Kurmay
13-11-2012, 06:16
Merhaba arkadaşlar,
Bize çok uzun bir süredir sürekli olarak bu soru sorulmakta: "Evrim'in varlığı dinleri ve/veya Tanrılara ters düşer mi?", "Tanrılar ve dinlerin evrim ile ilişkisi nedir?" vb. Biz de Evrim Ağacı olarak buna bir cevap vermek istedik.
Neden böyle bir not hazırlıyoruz?
Evrim Ağacı olarak bu soruya sadece bir defaya mahsus, çok kapsamlı ama doyurucu olacak şekilde, hiçbir tartışmaya girmeden ve hiçbir şahsi inanışa ve bu inanışların spesifik iddialarına girmeden açıklama yapacağız. Biz, işin bilim tarafındayız ve elbette ki bu konu da, bize göre, doğadaki her olgu gibi bilimsel olarak açıklanabilir ve açıklayacağız da. Dediğimiz gibi, bu başlığa da Genel Sayfa Kuralları dahilinde yaklaşacağız ve hiçbir bilim-dışı tartışmaya girmeyeceğiz. Genel Sayfa Kuralları'nda da belirtildiği gibi Evrim Ağacı hiçbir din sistemini veya dinsizliği desteklememekte ve okurlarını bunlardan herhangi birine teşvik etmemektedir.
Notu okurken yapılması gerekenler nelerdir?
Her şeyden önce, bir insan Tanrılar ve dinleri algılamak için, şahsi ve spesifik inançlarını bir kenara koymalıdır. Çünkü din, bilim ile bağdaşmayan, tamamen ayrı yöntemlere ve bakış açılarına sahip bir bilgi türüdür. Dolayısıyla günlük yaşamında bilime dini çerçeveden bakıp da, buna rağmen bilimi kullanarak dini açıklamaya çalışan biri, kendi kendini düğümleyecek ve hiçbir sonuca varamayacaktır. Bu sebeple, bilimsel tarafsızlık gereği, konunun anlaşılabilmesinin tek yolu, dini öğretilerin bu konudaki araştırmalar süresince göz ardı edilmesi ve konuya tıpkı, örneğin bir mantar türünün çevresiyle ilişkisi gibi sıradan bir konuyu incelermiş gibi tarafsız, ön yargısız ve nesnel olarak yaklaşılmalıdır. Lafı daha fazla uzatmadan konuya girelim:
En Güçlü Motiv: Korku
Canlılardaki en ilkin duygulardan bir tanesi, korkudur. Korku, sadece insan türünde değil, hemen hemen tüm hayvan türlerinde bulunan, beynin en ilkel ve en alt katmanlarında yer alan, en temel duygudur. Korku yönetiminden sorumlu bölge olan Amigdala, beynin en iç bölgesinde bulunur (beynimizde en içten en dışa doğru giderken, evrimsel geçmişimizdeki beynin evrimini görebilirsiniz; beyin içten dışarıya doğru genişleyerek evrimleşmiştir). Bu duygu, beyni veya bir sinir sistemi olan, yani belirli bir düzeyde zekaya sahip olan canlıların hayatta kalması için çok önemlidir. Çünkü bir hayvan, ölümcül bir tehlike ile karşılaştığında buna çok hızlı bir şekilde tepki verebilmelidir. Bir ceylan, bir aslandan korkmak zorundadır; çünkü korkusuz veya korkuyla ilgili beyin bölgesi zedelenmiş bir ceylan, aslan varlığına tepki veremeyecek ya da geç tepki verecek, böylece kolaylıkla av olacaktır.
İnsanoğlunun evriminin çok eski dönemlerinden beri korku duygusu beyinde yer almaktadır. Bu, Dünya üzerinde hiçbir insan ve şempanze türü bulunmazken, 6 milyon yıl öncesinden daha eskilerde, ağaçlar üzerinde yaşayan atalarımızın da, diğer tüm hayvanlar gibi, oldukça işine yaramıştır. Çünkü orman tehlikeler ve tehditlerle doludur. Özellikle avcıların sebep olduğu tehlikeler, korkunun beyindeki evrimini tetiklemektedir. Atalarımız da, karşılaştıkları tehlikelere ilk olarak korku duyarak tepki vermişler, sonrasında ise 3 ana tepkiden birini vermişlerdir: Don, Kaç ya da Savaş.
Her ne kadar bu apayrı bir yazının konusu olabilecek olsa bile, günümüzde korkuya halen bu 3 tepkiden birini göstererek cevap vermemiz, evrimsel geçmişimize kanıtlar sunmaktadır. En nihayetinde insan da bir hayvandır ve hayvanlarla aynı tepkileri vermektedir. Şaşırtıcı bir haber ya da korkutucu bir ses duyuğumuzda ilk olarak donup kalırız. Bu, tehdit unsuruna karşı "Ben burada yokum, beni göremezsin." demenin en temel yöntemlerinden biridir ve geyiklerin arabalar altında kalmasının da sebeplerinden biridir. Geyikler, üzerlerine gelen arabayı görünce donma tepkisi verirler ve bu da kazalara sebep olur. İlk tepkiyi atlatabilen bir hayvan ya kaçacak ya da savaşacaktır. Bunu insan olmayan hayvanlarda görmek çok daha kolaydır, insanlar ise beden dilleriyle cevap verirler. Beğenmedikleri ya da korktukları bir durumda insanlar tehdit unsuru ile aralarına çeşitli mesafeler koyarak "kaçma" tepkisi verirler veya diklenerek, hacimlerini genişleterek (göğüs dışarı, alın yukarı) "savaşma" tepkisi verirler. İşte tüm bunlar, beyni olan hemen hemen tüm hayvanlarla ortak olarak paylaştığımız korku bölgesiyle birebir ilişkilidir ve beynimizin en iç kısmında, en eski atalarımıza ait bölgelerde yer alır.
Zekanın Evrimi, Algının Gelişimi ve Korku İlişkisi
Hepimizin bildiği ve bizlerin de sık sık tekrarladığı gibi, insan evriminin en önemli (hatta belki de tek önemli) olayı, beynin büyümesi sonucu zekanın gelişmesidir. Ve yine sık sık açıkladığımız gibi, zekanın evrimi tek başına gerçekleşmemiştir, pek çok yan etkiyi de beraberinde getirmiştir. Bunların ilki, algı düzeyinin gelişmesidir. Yani zekası gelişen ve evrimleşen bir hayvan türü olan insan, daha önceki -en azından bildiğimiz- tüm canlılardan çok daha aktif bir şekilde etrafını algılayabilmeye başlamıştır. Zaten tüm kültürel evrimimizin temelinde de algının evrmi yatmaktadır.
Daha önce açıkladığımız gibi, algının gelişmesiyle birlikte insan türü, etrafındaki olgular arasında neden-sonuç ilişkileri kurmaya başlamıştır. Ancak etrafta o kadar çok olgu birbirine bağlı olarak gelişmekte ve gerçekleşmektedir ki, insanın zekası bunların hepsini bir seferde açıklamaya gücü yetmez, yetmemektedir. Eğer ki insan, Evren'in başlangıcından beri olan biten her şeyi an be an gözleyebilseydi, bu neden-sonuç ilişkilerini kurmakta hiç zorlanmaz, her şeyin bilgisine erişebilirdi. Ne var ki, bu bağlamda insan, olay yerine sonradan gelen bir detektif gibidir. Her şey olup bitmiştir (veya halen olmaktadır), ancak insan, halihazırda olmuş ve olan olguların arasındaki bağları, elindeki verileri kullanarak kurmak durumundadır. Detektif, bir suç mahalinde olan biten her şeyi bilemez; ancak o anda, içinde bulunduğu zaman diliminde edindiği verileri birbirine bağlayarak, olan bitenleri tekrardan canlandırabilir ve ilişkileri kurabilir. İşte algısı ilk gelişmeye başlayan atalarımızın karşı karşıya kaldığı zorlu durum budur: doğadaki binlerce olgu arasındaki ilişkileri çözmek ve bağları kurmak.
Dediğimiz gibi doğada pek çok tehdit unsuru bulunmaktadır. Her ne kadar bunların başlıcası avcı tehdidi olsa da, bu unsur tek başına değildir. Doğa olayları da ciddi bir biçimde tehdit veya en azından "bilinmeyenler" oluşturmaktadır: gök gürültüleri, şimşekler, depremler, heyelanlar, yangınlar, gün doğumu, gün batımı, gel-gitler, dev dalgalar (özellikle kıyı kenarındaki ormanlarda) ve daha nicesi...
Üstelik sadece avcılar ve diğer doğa olayları da insanın algısının artmasıyla çözülmesi gereken problemler haline gelmemiştir. Ayrıca insanın iç dünyası da, algının evrimiyle birlikte anlaşılmaya ve algılanmaya başlamıştır. Onlarca var olan ve bir o kadar da yeni yeni evrimleşmekte olan duygu, insanın neden-sonuç ilişkisi kurması gereken bir diğer olgudur: sevgi, nefret, aşk, öfke, mutluluk, hüzün, üzüntü, sıkkınlık, gerginlik, heyecan, sevinç, korku, rahatlık ve daha nicesi. İnsan, bu duygular ile dış dünyası arasında ve duyguların kendi içinde ilişkiler kurmaya ve neden-sonuç ilişkileri aramaya başlamıştır.
Zekaya sahip olan her canlı, bu olguların bir miktar farkındadır ancak bu olguların oluş sebeplerini sorgulamak için, belli bir zeka eşiğinin aşılması gerekmektedir. Örneğin pek çok balık akıntılardaki değişimleri algılar ve buna göre davranır; ancak hiçbiri akıntıların neden ve nasıl oluştuğunu veya neden ve nasıl değiştiğini sorgulamaz. Veya kuşlar, rüzgardaki sapmaları algılayabilir ancak rüzgarın varlık nedenini sorgulamaz, sorgulayamaz. Bir şempanze, aşk veya sevgi duyabilir, ancak bu duyguların nereden geldiğini sorgulamaz (bildiğimiz kadarıyla). İnsan türü, -bildiğimiz kadarıyla- bu sorgulamayı başarabilen ilk tür olmuştur.
Bunun sebebi açıktır: insan, sosyal bir hayvandır ve zekası da diğer sosyal hayvanlara göre birkaç adım ileri gitmiştir. Bu sebeple, sosyal bütünlüğünü koruması ve şahsi iyi durumunu (well-being, welfare) sürdürmesi gerekmektedir. Daha önce, insanların sosyal kalmak zorunda olduklarından bahsetmiştik, tekrar girmiyoruz. Bunun sağlanmasının da tek yolu, etrafını algılamaktan ve etrafını değiştirmekten, emek harcamaktan geçmektedir. İşte bu olgunun temelinde de, halihazırda milyarlarca yıldır var olan ve değişmekte olan olgular arasındaki neden-sonuç ilişkilerini kurmak yatmaktadır. İnsan da, etrafında olan bitenleri algılayarak, onları değerlendirir, aralarında ilişkiler kurar ve mümkünse, kendi ihtiyaçları doğrultusunda, emek harcayarak, bunları değiştirir. Emek harcayan tek hayvan insan türü değildir; ancak bunu bu kadar bilinçli yapabilen tek tür, bildiğimiz kadarıyla, insandır.
Tanrıların Ortaya Çıkışı ve Doğal Seçilim ile Desteklenmesi
Tanrıların ilk ortaya çıkışı ise, insanın korku duyması ve bunu dahasonradan gelişen algısı sonucu değerlendirmeye başlaması ile gerçekleşmiştir. İnsan, etrafındaki tehdit unsurlarının tamamından ve pek çok tehdit içermeyen ancak o dönemin şartları ve bilgisiyle anlaşılamayan olgudan korkmuştur. Birkaç örnek verelim:
Düşünün ki bundan 4 milyon yıl önce, henüz tam olarak günümüzdeki insan türüne (Homo sapiens) evrimleşmemiş bir atamızın soyundan bir bireysiniz. Henüz algılarınız yeni yeni gelişiyor, nesiller geçtikçe torunlarınızın beyin hacmi de günümüzdeki değerlerine yaklaşıyor. Henüz bırakın bilimi, ortada "bilgi" namına pek bir şey yok. Ancak beyniniz ve zekanız, etrafınızdaki olguları algılamak için oldukça gelişmiş bir vaziyette. Bu sebeple, günümüzde son derece "normal" olan pek çok olgu, size o dönemlerde "anormal" geliyor.
Şimdi, bu durumdayken, bir deprem olduğunu düşünün. Daha çevrenizi bile yeni yeni tanırken, yer, şiddetle sarsılmakta ve belki sığınmak için kurduğunuz mağaraları, sığınakları yerle bir etmektedir. Hatta size benzeyen “arkadaşlarınızın” ölümüne sebep olmaktadır. Tabii, ölümün de bildik ama tanımadık bir olgu olduğunu anlamanız gerekiyor. Pek çok canlı ölümün varlığını bilir; ancak bunu algılamaz, yani ölüme anlam yüklemez veya ne olduğunu sorgulamaz. İnsanlar, bunu yapabildiği için ölümden korkmuş, onu açıklamaya çalışmış ve hatta ölümden sonrası olabileceğine dair hayaller kurmuştur. Buna da sonra geleceğiz. Depreme dönecek olursak, hiç anlaşılmaz bir şekilde gelen bu şiddetli sarsılmalar, pek çok olumsuz sonuç yaratmaktaydı ve insan, elindeki verilerle bu olayın nedenlerini açıklayamıyordu.
Bir başka örnek: günlerden bir gün, gökyüzünde şiddetli bir gürültü duyuyorsunuz. Ancak bu gürültü nereden gelir, neden olur, ne sebeple olur, bunların hiçbirinin cevabını bilmiyorsunuz; ancak neden-sonuç ilişkisi kurmak istiyorsunuz. Veya her gün, sapsarı ve göz yakıcı bir cisim (Güneş) çok uzaklardan yükselmekte, gün boyunca hareket etmekte ve etrafı ısıtmakta, sonra da geldiği gibi gitmektedir ve “O” gidince, etraf soğumakta ve durumun nedenlerini anlayamamanıza rağmen üşümektesiniz. Yani o cismin varlığı ve yokluğu ile sıcak ve soğuk arasındaki nedensel ilişkiyi kurabiliyorsunuz; ancak o cismin neden hareket halinde olduğunu ya da aradaki ilişkinin tam olarak ne olduğunu (neden o varken ısınıyoruz da, yokken üşüyoruz) bilemiyorsunuz.
Başka örnekler: bazı zamanlar gökyüzü beyaz ya da siyah cisimlerce örtülmekte (bulut) ve sonrasında, anlam verilemez bir şekilde gökten bir şeyler düşmeye başlamakta, rahatsız edici bir şekilde sizi ıslatmaktadır (yağmur)! Üstelik kimi zaman ürkütücü parlaklıklar (şimşek, yıldırım), bu göğü kapatan siyah-beyaz cisimlerin içerisinde görülmektedir! Veya devasa su parçaları (denizler, okyanuslar) sürekli olarak ve korkunç bir biçimde hareket etmektedir (dalgalar). Kimi zamansa durup dururken tepelerden aşağıya devasa toprak parçaları inmekte ve her şeyi; evlerini, sığınaklarını, yaşam alanlarını berbat etmektedir (heyelan). Bu örnekler sayıca ve içerikçe çoğaltılabilir. Şu anda bizlere normal gelen hemen her şey, daha önce de dediğimiz gibi, o zamanlar için akıl almaz derece anormaldir.
Tüm bunları destekleyen en önemli bulgu, coğrafyaya göre değişen Tanrı tanımlarıdır. Örneğin yer aktivitesi daha düşük olan bir bölgede, bu konuyla ilgili Tanrı sayısı çok azken, volkanik bölgelerde ve fay hatları üzerinde yaşayan popülasyonlarda bu konudaki Tanrılara çok daha önem verilmiştir. Çünkü insanlar, bu aktiviteleri hayatlarındaki olaylar ile özdeşleştirmişlerdir. Bir kavga ya da savaştan sonra gelen deprem, onların arkasındaki "güçlerin" bir uyarısı olarak algılanmış olabilir. Bu sebeple de Tanrılar memnun edilmeye uğraşılmış, bu da dinlerin varlığını ve içeriklerinin gelişmesini tetiklemiştir.
İşte tüm bunlar, nedenselliği açıklayıp, sebeplerini açıklayamamaktır. Bunlar, sorgulayacak kadar algılamak; ancak tatmin edici cevaplar verememektir. O zamanlardan beri algı seviyesi gelişmiş olan insanlar, kafalarına sorular takmakta, ancak bunlara tatmin edici cevaplar verememektelerdi. Gökten düşen damlalar ile kara bulutları ilişkilendirebiliyorlardı ama neden bulutların toplanıp da o sıvıyı döktüklerini anlayamıyor, açıklayamıyorlardı. Bu da onların mental dengesini tehdir ediyor, beynin evriminin bir yan etkisi olarak onlara kısıtlayıcı bir faktör oluyordu. Beyin, tatmin edilmek ister. Çünkü algılar, doyurulmak için vardır. İnsan, zekasını evrimleştirmiştir, çünkü etrafını algılayarak hayatta kalma şansını arttırabilmiştir. Ancak etrafını daha çok algılamak üzere, üzerinde bir baskı vardır ve bu doyurulmazsa, mental sağlık bozulacaktır. Bunu da şöyle düşünebilirsiniz: aklınıza bir olayı taktığınız vakit, nasıl dikkatsiz, huzursuz ve gergin olduğunuzu, nasıl herhangi bir diğer olaya konsantre olamadığınızı düşünün. İşte böyle bir durumda, beyniniz sürekli olarak kendisini rahatlatacak bir cevap, cevap olmadığı takdirde de teselli arayacaktır. Kendinizi sakinleştirmek için "Önemli değil, sakin ol." gibi laflar sarf eder, çıkış yolları arar, bulamazsanız, size teselli verecek bir arkadaş ya da yakın ararsınız. Bu, beynin verdiği klasik bir tepkidir.
İşte anlaşılamayan doğa olaylarına da beyin benzer şekilde bir tepki vermiştir: cevap aramış; ancak bulamamış, dolayısıyla da teselli aramaya başlamıştır. Ve teselli, güç kavramından gelmiştir. Şöyle ki; insan, açıklayamadığı olguların arkasında, kendisinden daha güçlü bir diğer olgu var olduğu hissine kapılmıştır. Bu his, düşünce ve açıklama bir mem (düşünce, fikir, kültür birimi) olarak ortaya çıkmış ve insan yaşantısına avantaj sağladığı için memetik bilgilerimizle açıklayabileceğimiz şekilde, kalıcı olmuştur. Daha açık konuşacak olursak, anlaşılamayan olgular arkasında bir "güç" var olduğu fikri insana teselli olmuş, net cevaplar bulamadığı sorular için kullanabileceği "joker cevap" halini almıştır. Bu, evrimsel, psikolojik ve antropolojik açılardan oldukça mantıklı ve gereklidir, çünkü beyin, tatmin edilmiyorsa ve bir konu hakkında fazla çalışıyorsa, bir süre sonra sağlığını yitirecektir. İşte "güç" fikri, insana bu teselliyi ve ilacı sağlamıştır.
Memler, popülasyonlar, özellikle de sosyal popülasyonlar arasında çok hızlı bir şekilde yayılıp evrimleşebilirler. İşte "güç" kavramının evrimleşmesi de bu şekilde olmuştur. Popülasyonların bireyleri ve özellikle liderleri, bu bilgiyi kullanarak, toplumlarına teselli verici açıklamalar yapabilmeye başlamıştır. Kendi dillerinde: "Merak etmeyin, göklerdeki bu ses, X gücü tarafından var edilmektedir!" diyebilmektedirler. Bu, her ne kadar gerçek ve somut bir açıklama olmasa bile, sorgulayan insanları rahatlatacak ve en azından oyalayacak bir cevaptır. İşte günümüzde, açıklanamayan her türlü soru işareti için insan mental sağlığını korumak adına var edilen "güç" kavramına verilen isim Tanrı'dır.
Tanrı, insan mentalitesinin korunması adına var edilen bir X-elemanı'dır. Yani bu X, bireyin istediği her özelliğe sahip olabilir, her açıklamayı yapabilir. Tıpkı okey oyunundaki (ya da herhangi bir diğer oyundaki) joker taşı gibi. Bu taş, insanın istediği herhangi bir taş haline gelebilir ve boşlukları doldurabilir. Tanrı fikri de, insanın içindeki ve dışındaki bu boşlukları doldurmak için var edilmiştir. Eğer açıklayamadığımız bir olgu varsa, onu var eden daha güçlü ve daha erişilmez bir güç var ederek sorunu çözmeye meylederiz. Ne var ki insanlar bu tatmin ve teselli duygusu içinde, asıl soruyu uzun bir süre gözden kaçırmışlardır: Açıklanamayan her şeyin cevabı açıklanamayan bir Tanrı ise, bu Tanrı'nın var oluşuna dair cevaplar nerededir? Bu güç, kim ve ne tarafından var edilmiştir, nasıl var olmuştur, amacı nedir? İşte bu sorular, gök gürültüsünün arkasındaki sebepleri ararken sorduğumuz soruların aynısıdır. Ancak iş, bu olguların sebebi olarak sunulan açıklamanın sebeplerine gelince değişmektedir. Tanrı fikrine inananlara göre onun var oluş sebebinden bahsedilemez, o zaman ve mekandan bağımsızdır, onu var eden olmamıştır, vs. gibi cevaplar alırız. Bu son derece psikolojik bir savunma mekanizmasıdır: "korumak istediğin kavramı yücelt ve erişilmez kıl, böylece kimse ona ulaşamasın." Bu koruyucu davranışı günlük yaşantımızda da gözleyebiliriz. Örneğin kimi arkadaşlarınızın fanatik bir biçimde tuttukları takımları aşırı bir biçimde savunup, takımların olduğundan daha fazlası olduğunu iddia ettiklerini görmüşsünüzdür. Bu, korudukları şeyi ulaşılmaz kılma dürtüsünden ileri gelmektedir. Çünkü bilinçaltı, bu şekilde o kavramın korunmuş olacağını düşünür. İşte Tanrı fikri de, bu şekildeki psikolojik bariyerlerle korunma altına alınmıştır.
Tanrı meminin popülasyonlar içerisinde korunması yönündeki en güçlü savunma ise, ebeveynlerden yavrulara çok ciddi bir şekilde aktarılmasıyla gelişmiştir. Daha çok küçük yaşlardan bireyler bu fikirlere aşina edilmektedir, böylece ömürleri boyunca ebeveynlerinin "gerçekleri" (!) ile yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Bu mekanizmanın gelişmesi, Tanrı fikri için çok önemlidir. Çünkü yavrulara aktarılmayan bir mem, kısa sürede toplumdan silinecektir.
Bu şekilde, Tanrısal özellikleri pek çok açıdan bilimsel olarak değerlendirebiliriz. Örneğin, Tanrılara atanan sıfatların tamamı, insana ait özellikler veya bunların abartılmış halleridir. İnsan, kendisindeki ve başkalarındaki tüm iyi ve kötü özelliklerin farkındadır. Bu sebeple, her şeyin sebebi olan Tanrı imajını, kendisindeki ve diğer insanlardaki hep en iyi özellikler ile besler ve bu özellikleri abartarak onu koruma altına alır, üstünleştirir. Bunların hepsi, koruyucu psikolojinin birer ürünüdür.
Tanrı memi de, pek çok mem gibi, tıpkı doğada canlılar üzerindeki baskılarda olduğu gibi, Doğal Seçilim'e tabi tutulmuştur. Yani her kültür ve hatta birey bu fikre kendisinden bir şeyler katmıştır (bunu mutasyonlar veya genetik varyasyon olarak düşünebilirsiniz) ve bunlardan en tatmin edicileri, en güçlü cevaplar verenleri, en sağlam olanları seçilime direnerek varlıklarını sürdürmüştür. Diğer "başarısız" memler ise, değişen insan kültürü ve zaman içerisinde elenmiş ve yok olmuştur. Bu da bizi bir sonraki konumuza getirir.
Tanrıların Sayısı, Tanrıların Evrimi ve Dinlerin Doğuşu
Antik çağlardan günümüze kadar değişerek gelen Tanrılar, birer mem olarak incelendiğinde, bu konu kolayca anlaşılabilir. O zamanlarda gelişmemiş bilim sebebiyle, her şeye ama her şeye Tanrılar atanmıştır: Yer Tanrısı, Gök Tanrısı, Güneş Tanrısı, Ay Tanrısı, Doğa Tanrısı, vs. Bunun tek sebebi, korku ve belirsizliktir. İnsanlar, yukarıda açıkladığımız gibi pek çok olgudan korkmuş, pek çok doğa olayını izah edememiştir. Bu da mental dengesini tehlikeye atmış ve çeşitli psikolojik savunma mekanizmaları geliştirmeye itmiştir. Binlerce Antik Yunan ve Mısır Tanrısı bu ikisinin bir sonucudur.
Daha sonra bu "Tanrı türleri", tıpkı evrimde olduğu gibi, memetik olarak evrim geçirmiş, birbirleri arasında ilişkiler kurulmaya başlanmış ve en açıklayıcı, en tatmin edici cevapları verenler seçilim ile seçilerek toplum arasında kalıcı hale gelmiştir. İşte bu dallanıp budaklanmaların sonucunda dinler ortaya çıkmaya başlamıştır.
Din, temel olarak "Tanrılar sistemi" demektir. Tanrıların birbirleri arasındaki ilişkileri, insanların Tanrılar ile ilişkilerini ve insanların kendi arasındaki ilişkileri konu edinen ve düzenlemeyi hedefleyen bir bilgi türüdür. Dediğimiz gibi, insanın mental dengesini korumak için, beynimiz tarafından var edilen ve kulaktan kulağa aktarılan esasında bilimsel olarak asılsız, ancak insanlar için çok değerli hale gelebilmiş ve Evrim tarafından desteklenmiş, dolayısıyla da son derece doğal bir bilgi türüdür. Bu bağlamda dinler ile Tanrıları birbirinden ayırmak zordur.
İşte o zamanlardan itibaren memetik olarak evrimleşmeye başlayan Tanrılar ve dinler, pek çok yoldan geçerek, pek çoğu elenerek, pek çok yeni özellik edinip, pek çok özellik kaybederek günümüze kadar gelmiştir. Günümüzde var olan Tanrılar ve dinler ise, bu atalarımızın kendilerini teselli edebilmek ve cevaplayamadıklarına cevaplar bulmak için var ettiklerin arasında en güçlü olanları ve halen teselli verebilenleridir, bunu yukarıda açıklamıştık.
Dinler, varlıklarını sürdürmek için çok daha ilginç bir yönteme başvurmuşlardır. Daha doğru ifadeyle, bu az sonra açıklayacağımız yönteme başvuran dinler varlıklarını sürdürebilmişler ve popülasyonlar arasında yayılmışlardır (tıpkı Evrim'de olduğu gibi): İmgeler
İnsanın zekasının evrimi ile gelen bir diğer yan etki, hayalgücünün gelişimidir. Hayal gücü de tıpkı algılar gibi doyurulmak ister. Daha doğrusu hayal gücü ile olgular arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Olgular, hayal gücünü beslerken hayal gücü de olguların açıklanmasında bir araç olarak kullanılabilir. İşte din, bu hayal gücünü hedef alarak popülasyonlar içerisinde yerini almıştır. Din, soyut olan kavramları imgeler yoluyla somutlaştırmış ve insan hayal gücüne hitap etmeyi başarmıştır. Bu da bir mem olarak gücünü göstermektedir.
Bize çok uzun bir süredir sürekli olarak bu soru sorulmakta: "Evrim'in varlığı dinleri ve/veya Tanrılara ters düşer mi?", "Tanrılar ve dinlerin evrim ile ilişkisi nedir?" vb. Biz de Evrim Ağacı olarak buna bir cevap vermek istedik.
Neden böyle bir not hazırlıyoruz?
Evrim Ağacı olarak bu soruya sadece bir defaya mahsus, çok kapsamlı ama doyurucu olacak şekilde, hiçbir tartışmaya girmeden ve hiçbir şahsi inanışa ve bu inanışların spesifik iddialarına girmeden açıklama yapacağız. Biz, işin bilim tarafındayız ve elbette ki bu konu da, bize göre, doğadaki her olgu gibi bilimsel olarak açıklanabilir ve açıklayacağız da. Dediğimiz gibi, bu başlığa da Genel Sayfa Kuralları dahilinde yaklaşacağız ve hiçbir bilim-dışı tartışmaya girmeyeceğiz. Genel Sayfa Kuralları'nda da belirtildiği gibi Evrim Ağacı hiçbir din sistemini veya dinsizliği desteklememekte ve okurlarını bunlardan herhangi birine teşvik etmemektedir.
Notu okurken yapılması gerekenler nelerdir?
Her şeyden önce, bir insan Tanrılar ve dinleri algılamak için, şahsi ve spesifik inançlarını bir kenara koymalıdır. Çünkü din, bilim ile bağdaşmayan, tamamen ayrı yöntemlere ve bakış açılarına sahip bir bilgi türüdür. Dolayısıyla günlük yaşamında bilime dini çerçeveden bakıp da, buna rağmen bilimi kullanarak dini açıklamaya çalışan biri, kendi kendini düğümleyecek ve hiçbir sonuca varamayacaktır. Bu sebeple, bilimsel tarafsızlık gereği, konunun anlaşılabilmesinin tek yolu, dini öğretilerin bu konudaki araştırmalar süresince göz ardı edilmesi ve konuya tıpkı, örneğin bir mantar türünün çevresiyle ilişkisi gibi sıradan bir konuyu incelermiş gibi tarafsız, ön yargısız ve nesnel olarak yaklaşılmalıdır. Lafı daha fazla uzatmadan konuya girelim:
En Güçlü Motiv: Korku
Canlılardaki en ilkin duygulardan bir tanesi, korkudur. Korku, sadece insan türünde değil, hemen hemen tüm hayvan türlerinde bulunan, beynin en ilkel ve en alt katmanlarında yer alan, en temel duygudur. Korku yönetiminden sorumlu bölge olan Amigdala, beynin en iç bölgesinde bulunur (beynimizde en içten en dışa doğru giderken, evrimsel geçmişimizdeki beynin evrimini görebilirsiniz; beyin içten dışarıya doğru genişleyerek evrimleşmiştir). Bu duygu, beyni veya bir sinir sistemi olan, yani belirli bir düzeyde zekaya sahip olan canlıların hayatta kalması için çok önemlidir. Çünkü bir hayvan, ölümcül bir tehlike ile karşılaştığında buna çok hızlı bir şekilde tepki verebilmelidir. Bir ceylan, bir aslandan korkmak zorundadır; çünkü korkusuz veya korkuyla ilgili beyin bölgesi zedelenmiş bir ceylan, aslan varlığına tepki veremeyecek ya da geç tepki verecek, böylece kolaylıkla av olacaktır.
İnsanoğlunun evriminin çok eski dönemlerinden beri korku duygusu beyinde yer almaktadır. Bu, Dünya üzerinde hiçbir insan ve şempanze türü bulunmazken, 6 milyon yıl öncesinden daha eskilerde, ağaçlar üzerinde yaşayan atalarımızın da, diğer tüm hayvanlar gibi, oldukça işine yaramıştır. Çünkü orman tehlikeler ve tehditlerle doludur. Özellikle avcıların sebep olduğu tehlikeler, korkunun beyindeki evrimini tetiklemektedir. Atalarımız da, karşılaştıkları tehlikelere ilk olarak korku duyarak tepki vermişler, sonrasında ise 3 ana tepkiden birini vermişlerdir: Don, Kaç ya da Savaş.
Her ne kadar bu apayrı bir yazının konusu olabilecek olsa bile, günümüzde korkuya halen bu 3 tepkiden birini göstererek cevap vermemiz, evrimsel geçmişimize kanıtlar sunmaktadır. En nihayetinde insan da bir hayvandır ve hayvanlarla aynı tepkileri vermektedir. Şaşırtıcı bir haber ya da korkutucu bir ses duyuğumuzda ilk olarak donup kalırız. Bu, tehdit unsuruna karşı "Ben burada yokum, beni göremezsin." demenin en temel yöntemlerinden biridir ve geyiklerin arabalar altında kalmasının da sebeplerinden biridir. Geyikler, üzerlerine gelen arabayı görünce donma tepkisi verirler ve bu da kazalara sebep olur. İlk tepkiyi atlatabilen bir hayvan ya kaçacak ya da savaşacaktır. Bunu insan olmayan hayvanlarda görmek çok daha kolaydır, insanlar ise beden dilleriyle cevap verirler. Beğenmedikleri ya da korktukları bir durumda insanlar tehdit unsuru ile aralarına çeşitli mesafeler koyarak "kaçma" tepkisi verirler veya diklenerek, hacimlerini genişleterek (göğüs dışarı, alın yukarı) "savaşma" tepkisi verirler. İşte tüm bunlar, beyni olan hemen hemen tüm hayvanlarla ortak olarak paylaştığımız korku bölgesiyle birebir ilişkilidir ve beynimizin en iç kısmında, en eski atalarımıza ait bölgelerde yer alır.
Zekanın Evrimi, Algının Gelişimi ve Korku İlişkisi
Hepimizin bildiği ve bizlerin de sık sık tekrarladığı gibi, insan evriminin en önemli (hatta belki de tek önemli) olayı, beynin büyümesi sonucu zekanın gelişmesidir. Ve yine sık sık açıkladığımız gibi, zekanın evrimi tek başına gerçekleşmemiştir, pek çok yan etkiyi de beraberinde getirmiştir. Bunların ilki, algı düzeyinin gelişmesidir. Yani zekası gelişen ve evrimleşen bir hayvan türü olan insan, daha önceki -en azından bildiğimiz- tüm canlılardan çok daha aktif bir şekilde etrafını algılayabilmeye başlamıştır. Zaten tüm kültürel evrimimizin temelinde de algının evrmi yatmaktadır.
Daha önce açıkladığımız gibi, algının gelişmesiyle birlikte insan türü, etrafındaki olgular arasında neden-sonuç ilişkileri kurmaya başlamıştır. Ancak etrafta o kadar çok olgu birbirine bağlı olarak gelişmekte ve gerçekleşmektedir ki, insanın zekası bunların hepsini bir seferde açıklamaya gücü yetmez, yetmemektedir. Eğer ki insan, Evren'in başlangıcından beri olan biten her şeyi an be an gözleyebilseydi, bu neden-sonuç ilişkilerini kurmakta hiç zorlanmaz, her şeyin bilgisine erişebilirdi. Ne var ki, bu bağlamda insan, olay yerine sonradan gelen bir detektif gibidir. Her şey olup bitmiştir (veya halen olmaktadır), ancak insan, halihazırda olmuş ve olan olguların arasındaki bağları, elindeki verileri kullanarak kurmak durumundadır. Detektif, bir suç mahalinde olan biten her şeyi bilemez; ancak o anda, içinde bulunduğu zaman diliminde edindiği verileri birbirine bağlayarak, olan bitenleri tekrardan canlandırabilir ve ilişkileri kurabilir. İşte algısı ilk gelişmeye başlayan atalarımızın karşı karşıya kaldığı zorlu durum budur: doğadaki binlerce olgu arasındaki ilişkileri çözmek ve bağları kurmak.
Dediğimiz gibi doğada pek çok tehdit unsuru bulunmaktadır. Her ne kadar bunların başlıcası avcı tehdidi olsa da, bu unsur tek başına değildir. Doğa olayları da ciddi bir biçimde tehdit veya en azından "bilinmeyenler" oluşturmaktadır: gök gürültüleri, şimşekler, depremler, heyelanlar, yangınlar, gün doğumu, gün batımı, gel-gitler, dev dalgalar (özellikle kıyı kenarındaki ormanlarda) ve daha nicesi...
Üstelik sadece avcılar ve diğer doğa olayları da insanın algısının artmasıyla çözülmesi gereken problemler haline gelmemiştir. Ayrıca insanın iç dünyası da, algının evrimiyle birlikte anlaşılmaya ve algılanmaya başlamıştır. Onlarca var olan ve bir o kadar da yeni yeni evrimleşmekte olan duygu, insanın neden-sonuç ilişkisi kurması gereken bir diğer olgudur: sevgi, nefret, aşk, öfke, mutluluk, hüzün, üzüntü, sıkkınlık, gerginlik, heyecan, sevinç, korku, rahatlık ve daha nicesi. İnsan, bu duygular ile dış dünyası arasında ve duyguların kendi içinde ilişkiler kurmaya ve neden-sonuç ilişkileri aramaya başlamıştır.
Zekaya sahip olan her canlı, bu olguların bir miktar farkındadır ancak bu olguların oluş sebeplerini sorgulamak için, belli bir zeka eşiğinin aşılması gerekmektedir. Örneğin pek çok balık akıntılardaki değişimleri algılar ve buna göre davranır; ancak hiçbiri akıntıların neden ve nasıl oluştuğunu veya neden ve nasıl değiştiğini sorgulamaz. Veya kuşlar, rüzgardaki sapmaları algılayabilir ancak rüzgarın varlık nedenini sorgulamaz, sorgulayamaz. Bir şempanze, aşk veya sevgi duyabilir, ancak bu duyguların nereden geldiğini sorgulamaz (bildiğimiz kadarıyla). İnsan türü, -bildiğimiz kadarıyla- bu sorgulamayı başarabilen ilk tür olmuştur.
Bunun sebebi açıktır: insan, sosyal bir hayvandır ve zekası da diğer sosyal hayvanlara göre birkaç adım ileri gitmiştir. Bu sebeple, sosyal bütünlüğünü koruması ve şahsi iyi durumunu (well-being, welfare) sürdürmesi gerekmektedir. Daha önce, insanların sosyal kalmak zorunda olduklarından bahsetmiştik, tekrar girmiyoruz. Bunun sağlanmasının da tek yolu, etrafını algılamaktan ve etrafını değiştirmekten, emek harcamaktan geçmektedir. İşte bu olgunun temelinde de, halihazırda milyarlarca yıldır var olan ve değişmekte olan olgular arasındaki neden-sonuç ilişkilerini kurmak yatmaktadır. İnsan da, etrafında olan bitenleri algılayarak, onları değerlendirir, aralarında ilişkiler kurar ve mümkünse, kendi ihtiyaçları doğrultusunda, emek harcayarak, bunları değiştirir. Emek harcayan tek hayvan insan türü değildir; ancak bunu bu kadar bilinçli yapabilen tek tür, bildiğimiz kadarıyla, insandır.
Tanrıların Ortaya Çıkışı ve Doğal Seçilim ile Desteklenmesi
Tanrıların ilk ortaya çıkışı ise, insanın korku duyması ve bunu dahasonradan gelişen algısı sonucu değerlendirmeye başlaması ile gerçekleşmiştir. İnsan, etrafındaki tehdit unsurlarının tamamından ve pek çok tehdit içermeyen ancak o dönemin şartları ve bilgisiyle anlaşılamayan olgudan korkmuştur. Birkaç örnek verelim:
Düşünün ki bundan 4 milyon yıl önce, henüz tam olarak günümüzdeki insan türüne (Homo sapiens) evrimleşmemiş bir atamızın soyundan bir bireysiniz. Henüz algılarınız yeni yeni gelişiyor, nesiller geçtikçe torunlarınızın beyin hacmi de günümüzdeki değerlerine yaklaşıyor. Henüz bırakın bilimi, ortada "bilgi" namına pek bir şey yok. Ancak beyniniz ve zekanız, etrafınızdaki olguları algılamak için oldukça gelişmiş bir vaziyette. Bu sebeple, günümüzde son derece "normal" olan pek çok olgu, size o dönemlerde "anormal" geliyor.
Şimdi, bu durumdayken, bir deprem olduğunu düşünün. Daha çevrenizi bile yeni yeni tanırken, yer, şiddetle sarsılmakta ve belki sığınmak için kurduğunuz mağaraları, sığınakları yerle bir etmektedir. Hatta size benzeyen “arkadaşlarınızın” ölümüne sebep olmaktadır. Tabii, ölümün de bildik ama tanımadık bir olgu olduğunu anlamanız gerekiyor. Pek çok canlı ölümün varlığını bilir; ancak bunu algılamaz, yani ölüme anlam yüklemez veya ne olduğunu sorgulamaz. İnsanlar, bunu yapabildiği için ölümden korkmuş, onu açıklamaya çalışmış ve hatta ölümden sonrası olabileceğine dair hayaller kurmuştur. Buna da sonra geleceğiz. Depreme dönecek olursak, hiç anlaşılmaz bir şekilde gelen bu şiddetli sarsılmalar, pek çok olumsuz sonuç yaratmaktaydı ve insan, elindeki verilerle bu olayın nedenlerini açıklayamıyordu.
Bir başka örnek: günlerden bir gün, gökyüzünde şiddetli bir gürültü duyuyorsunuz. Ancak bu gürültü nereden gelir, neden olur, ne sebeple olur, bunların hiçbirinin cevabını bilmiyorsunuz; ancak neden-sonuç ilişkisi kurmak istiyorsunuz. Veya her gün, sapsarı ve göz yakıcı bir cisim (Güneş) çok uzaklardan yükselmekte, gün boyunca hareket etmekte ve etrafı ısıtmakta, sonra da geldiği gibi gitmektedir ve “O” gidince, etraf soğumakta ve durumun nedenlerini anlayamamanıza rağmen üşümektesiniz. Yani o cismin varlığı ve yokluğu ile sıcak ve soğuk arasındaki nedensel ilişkiyi kurabiliyorsunuz; ancak o cismin neden hareket halinde olduğunu ya da aradaki ilişkinin tam olarak ne olduğunu (neden o varken ısınıyoruz da, yokken üşüyoruz) bilemiyorsunuz.
Başka örnekler: bazı zamanlar gökyüzü beyaz ya da siyah cisimlerce örtülmekte (bulut) ve sonrasında, anlam verilemez bir şekilde gökten bir şeyler düşmeye başlamakta, rahatsız edici bir şekilde sizi ıslatmaktadır (yağmur)! Üstelik kimi zaman ürkütücü parlaklıklar (şimşek, yıldırım), bu göğü kapatan siyah-beyaz cisimlerin içerisinde görülmektedir! Veya devasa su parçaları (denizler, okyanuslar) sürekli olarak ve korkunç bir biçimde hareket etmektedir (dalgalar). Kimi zamansa durup dururken tepelerden aşağıya devasa toprak parçaları inmekte ve her şeyi; evlerini, sığınaklarını, yaşam alanlarını berbat etmektedir (heyelan). Bu örnekler sayıca ve içerikçe çoğaltılabilir. Şu anda bizlere normal gelen hemen her şey, daha önce de dediğimiz gibi, o zamanlar için akıl almaz derece anormaldir.
Tüm bunları destekleyen en önemli bulgu, coğrafyaya göre değişen Tanrı tanımlarıdır. Örneğin yer aktivitesi daha düşük olan bir bölgede, bu konuyla ilgili Tanrı sayısı çok azken, volkanik bölgelerde ve fay hatları üzerinde yaşayan popülasyonlarda bu konudaki Tanrılara çok daha önem verilmiştir. Çünkü insanlar, bu aktiviteleri hayatlarındaki olaylar ile özdeşleştirmişlerdir. Bir kavga ya da savaştan sonra gelen deprem, onların arkasındaki "güçlerin" bir uyarısı olarak algılanmış olabilir. Bu sebeple de Tanrılar memnun edilmeye uğraşılmış, bu da dinlerin varlığını ve içeriklerinin gelişmesini tetiklemiştir.
İşte tüm bunlar, nedenselliği açıklayıp, sebeplerini açıklayamamaktır. Bunlar, sorgulayacak kadar algılamak; ancak tatmin edici cevaplar verememektir. O zamanlardan beri algı seviyesi gelişmiş olan insanlar, kafalarına sorular takmakta, ancak bunlara tatmin edici cevaplar verememektelerdi. Gökten düşen damlalar ile kara bulutları ilişkilendirebiliyorlardı ama neden bulutların toplanıp da o sıvıyı döktüklerini anlayamıyor, açıklayamıyorlardı. Bu da onların mental dengesini tehdir ediyor, beynin evriminin bir yan etkisi olarak onlara kısıtlayıcı bir faktör oluyordu. Beyin, tatmin edilmek ister. Çünkü algılar, doyurulmak için vardır. İnsan, zekasını evrimleştirmiştir, çünkü etrafını algılayarak hayatta kalma şansını arttırabilmiştir. Ancak etrafını daha çok algılamak üzere, üzerinde bir baskı vardır ve bu doyurulmazsa, mental sağlık bozulacaktır. Bunu da şöyle düşünebilirsiniz: aklınıza bir olayı taktığınız vakit, nasıl dikkatsiz, huzursuz ve gergin olduğunuzu, nasıl herhangi bir diğer olaya konsantre olamadığınızı düşünün. İşte böyle bir durumda, beyniniz sürekli olarak kendisini rahatlatacak bir cevap, cevap olmadığı takdirde de teselli arayacaktır. Kendinizi sakinleştirmek için "Önemli değil, sakin ol." gibi laflar sarf eder, çıkış yolları arar, bulamazsanız, size teselli verecek bir arkadaş ya da yakın ararsınız. Bu, beynin verdiği klasik bir tepkidir.
İşte anlaşılamayan doğa olaylarına da beyin benzer şekilde bir tepki vermiştir: cevap aramış; ancak bulamamış, dolayısıyla da teselli aramaya başlamıştır. Ve teselli, güç kavramından gelmiştir. Şöyle ki; insan, açıklayamadığı olguların arkasında, kendisinden daha güçlü bir diğer olgu var olduğu hissine kapılmıştır. Bu his, düşünce ve açıklama bir mem (düşünce, fikir, kültür birimi) olarak ortaya çıkmış ve insan yaşantısına avantaj sağladığı için memetik bilgilerimizle açıklayabileceğimiz şekilde, kalıcı olmuştur. Daha açık konuşacak olursak, anlaşılamayan olgular arkasında bir "güç" var olduğu fikri insana teselli olmuş, net cevaplar bulamadığı sorular için kullanabileceği "joker cevap" halini almıştır. Bu, evrimsel, psikolojik ve antropolojik açılardan oldukça mantıklı ve gereklidir, çünkü beyin, tatmin edilmiyorsa ve bir konu hakkında fazla çalışıyorsa, bir süre sonra sağlığını yitirecektir. İşte "güç" fikri, insana bu teselliyi ve ilacı sağlamıştır.
Memler, popülasyonlar, özellikle de sosyal popülasyonlar arasında çok hızlı bir şekilde yayılıp evrimleşebilirler. İşte "güç" kavramının evrimleşmesi de bu şekilde olmuştur. Popülasyonların bireyleri ve özellikle liderleri, bu bilgiyi kullanarak, toplumlarına teselli verici açıklamalar yapabilmeye başlamıştır. Kendi dillerinde: "Merak etmeyin, göklerdeki bu ses, X gücü tarafından var edilmektedir!" diyebilmektedirler. Bu, her ne kadar gerçek ve somut bir açıklama olmasa bile, sorgulayan insanları rahatlatacak ve en azından oyalayacak bir cevaptır. İşte günümüzde, açıklanamayan her türlü soru işareti için insan mental sağlığını korumak adına var edilen "güç" kavramına verilen isim Tanrı'dır.
Tanrı, insan mentalitesinin korunması adına var edilen bir X-elemanı'dır. Yani bu X, bireyin istediği her özelliğe sahip olabilir, her açıklamayı yapabilir. Tıpkı okey oyunundaki (ya da herhangi bir diğer oyundaki) joker taşı gibi. Bu taş, insanın istediği herhangi bir taş haline gelebilir ve boşlukları doldurabilir. Tanrı fikri de, insanın içindeki ve dışındaki bu boşlukları doldurmak için var edilmiştir. Eğer açıklayamadığımız bir olgu varsa, onu var eden daha güçlü ve daha erişilmez bir güç var ederek sorunu çözmeye meylederiz. Ne var ki insanlar bu tatmin ve teselli duygusu içinde, asıl soruyu uzun bir süre gözden kaçırmışlardır: Açıklanamayan her şeyin cevabı açıklanamayan bir Tanrı ise, bu Tanrı'nın var oluşuna dair cevaplar nerededir? Bu güç, kim ve ne tarafından var edilmiştir, nasıl var olmuştur, amacı nedir? İşte bu sorular, gök gürültüsünün arkasındaki sebepleri ararken sorduğumuz soruların aynısıdır. Ancak iş, bu olguların sebebi olarak sunulan açıklamanın sebeplerine gelince değişmektedir. Tanrı fikrine inananlara göre onun var oluş sebebinden bahsedilemez, o zaman ve mekandan bağımsızdır, onu var eden olmamıştır, vs. gibi cevaplar alırız. Bu son derece psikolojik bir savunma mekanizmasıdır: "korumak istediğin kavramı yücelt ve erişilmez kıl, böylece kimse ona ulaşamasın." Bu koruyucu davranışı günlük yaşantımızda da gözleyebiliriz. Örneğin kimi arkadaşlarınızın fanatik bir biçimde tuttukları takımları aşırı bir biçimde savunup, takımların olduğundan daha fazlası olduğunu iddia ettiklerini görmüşsünüzdür. Bu, korudukları şeyi ulaşılmaz kılma dürtüsünden ileri gelmektedir. Çünkü bilinçaltı, bu şekilde o kavramın korunmuş olacağını düşünür. İşte Tanrı fikri de, bu şekildeki psikolojik bariyerlerle korunma altına alınmıştır.
Tanrı meminin popülasyonlar içerisinde korunması yönündeki en güçlü savunma ise, ebeveynlerden yavrulara çok ciddi bir şekilde aktarılmasıyla gelişmiştir. Daha çok küçük yaşlardan bireyler bu fikirlere aşina edilmektedir, böylece ömürleri boyunca ebeveynlerinin "gerçekleri" (!) ile yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Bu mekanizmanın gelişmesi, Tanrı fikri için çok önemlidir. Çünkü yavrulara aktarılmayan bir mem, kısa sürede toplumdan silinecektir.
Bu şekilde, Tanrısal özellikleri pek çok açıdan bilimsel olarak değerlendirebiliriz. Örneğin, Tanrılara atanan sıfatların tamamı, insana ait özellikler veya bunların abartılmış halleridir. İnsan, kendisindeki ve başkalarındaki tüm iyi ve kötü özelliklerin farkındadır. Bu sebeple, her şeyin sebebi olan Tanrı imajını, kendisindeki ve diğer insanlardaki hep en iyi özellikler ile besler ve bu özellikleri abartarak onu koruma altına alır, üstünleştirir. Bunların hepsi, koruyucu psikolojinin birer ürünüdür.
Tanrı memi de, pek çok mem gibi, tıpkı doğada canlılar üzerindeki baskılarda olduğu gibi, Doğal Seçilim'e tabi tutulmuştur. Yani her kültür ve hatta birey bu fikre kendisinden bir şeyler katmıştır (bunu mutasyonlar veya genetik varyasyon olarak düşünebilirsiniz) ve bunlardan en tatmin edicileri, en güçlü cevaplar verenleri, en sağlam olanları seçilime direnerek varlıklarını sürdürmüştür. Diğer "başarısız" memler ise, değişen insan kültürü ve zaman içerisinde elenmiş ve yok olmuştur. Bu da bizi bir sonraki konumuza getirir.
Tanrıların Sayısı, Tanrıların Evrimi ve Dinlerin Doğuşu
Antik çağlardan günümüze kadar değişerek gelen Tanrılar, birer mem olarak incelendiğinde, bu konu kolayca anlaşılabilir. O zamanlarda gelişmemiş bilim sebebiyle, her şeye ama her şeye Tanrılar atanmıştır: Yer Tanrısı, Gök Tanrısı, Güneş Tanrısı, Ay Tanrısı, Doğa Tanrısı, vs. Bunun tek sebebi, korku ve belirsizliktir. İnsanlar, yukarıda açıkladığımız gibi pek çok olgudan korkmuş, pek çok doğa olayını izah edememiştir. Bu da mental dengesini tehlikeye atmış ve çeşitli psikolojik savunma mekanizmaları geliştirmeye itmiştir. Binlerce Antik Yunan ve Mısır Tanrısı bu ikisinin bir sonucudur.
Daha sonra bu "Tanrı türleri", tıpkı evrimde olduğu gibi, memetik olarak evrim geçirmiş, birbirleri arasında ilişkiler kurulmaya başlanmış ve en açıklayıcı, en tatmin edici cevapları verenler seçilim ile seçilerek toplum arasında kalıcı hale gelmiştir. İşte bu dallanıp budaklanmaların sonucunda dinler ortaya çıkmaya başlamıştır.
Din, temel olarak "Tanrılar sistemi" demektir. Tanrıların birbirleri arasındaki ilişkileri, insanların Tanrılar ile ilişkilerini ve insanların kendi arasındaki ilişkileri konu edinen ve düzenlemeyi hedefleyen bir bilgi türüdür. Dediğimiz gibi, insanın mental dengesini korumak için, beynimiz tarafından var edilen ve kulaktan kulağa aktarılan esasında bilimsel olarak asılsız, ancak insanlar için çok değerli hale gelebilmiş ve Evrim tarafından desteklenmiş, dolayısıyla da son derece doğal bir bilgi türüdür. Bu bağlamda dinler ile Tanrıları birbirinden ayırmak zordur.
İşte o zamanlardan itibaren memetik olarak evrimleşmeye başlayan Tanrılar ve dinler, pek çok yoldan geçerek, pek çoğu elenerek, pek çok yeni özellik edinip, pek çok özellik kaybederek günümüze kadar gelmiştir. Günümüzde var olan Tanrılar ve dinler ise, bu atalarımızın kendilerini teselli edebilmek ve cevaplayamadıklarına cevaplar bulmak için var ettiklerin arasında en güçlü olanları ve halen teselli verebilenleridir, bunu yukarıda açıklamıştık.
Dinler, varlıklarını sürdürmek için çok daha ilginç bir yönteme başvurmuşlardır. Daha doğru ifadeyle, bu az sonra açıklayacağımız yönteme başvuran dinler varlıklarını sürdürebilmişler ve popülasyonlar arasında yayılmışlardır (tıpkı Evrim'de olduğu gibi): İmgeler
İnsanın zekasının evrimi ile gelen bir diğer yan etki, hayalgücünün gelişimidir. Hayal gücü de tıpkı algılar gibi doyurulmak ister. Daha doğrusu hayal gücü ile olgular arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Olgular, hayal gücünü beslerken hayal gücü de olguların açıklanmasında bir araç olarak kullanılabilir. İşte din, bu hayal gücünü hedef alarak popülasyonlar içerisinde yerini almıştır. Din, soyut olan kavramları imgeler yoluyla somutlaştırmış ve insan hayal gücüne hitap etmeyi başarmıştır. Bu da bir mem olarak gücünü göstermektedir.