ALKA
09-12-2012, 18:49
A- Allah'ın Varlığı Nasıl Kanıtlanabilir?
İslam düşünürlerince genellikle benimsenen bölümlemeye göre:
-"Varlığı zorunlu" olan ("Vacibu'l-Vücûd") vardır.
-"Varlığı olsa da olur, olmasa da olur" olan ("Mümkinü'l-Vücûd") vardır.
-"Varlığı hiç olamaz" olan (Mümteni'u'l-Vücûd") vardır.
Birinciye örnek: Allah
İkinciye örnek: Allahın dışındaki her şey.
Üçüncüye örnek: Allah'ın tersi ya da bir başka Allah (Yani Allah'ın karşıtı da, bir başka Allah da hiçbir zaman olamaz.)
Şunlar ortaya çıkıyor:
-İlle de olmak, zorunluluk ("vücûb").
-Olabilirlik-olmayablirlik ("imkan").
-Hiç olamazlık ("imtina").
Bir de:
-Sonradanlık ("hudûs") var.
İslam "Kelam"cılarına göre: "Allahın dışındaki her şey" - ki, buna "masiva" ve "alem" de deniyor - Ben "mümkinu'l-vücûd"dur yani "varlığı, olsa da olur, olmasa da olur" türdendir; hem de sonradan"dır. Çünkü "olmayabilirdi", olması "ille de gerekli, zorunlu" değildi, ama "olmuş", "yokken" ve "sonradan" olmuştur. Allah yaratmıştır. Allah'ın bir "hikmet"ine dayalı olarak varlık kazanmıştır. Allah istemeseydi yaratmazdı. Yani Allah için bir zorunluluk değildir bu.
İşte "Allah"ın varlığı "kanıtlanırken İslam felsefe ve Tanrıbiliminde ("kelam"ında) en çok, "alem"in (Tanrı'nın dışındaki her şeyin) bu özelliğine dayanılır. Başvurulan iki yol:
-"Âlem"in "sonradanlığı" yoluyla Allah'ın varlığını kanıtlamak.
-"Âlem"in "olması"nın da "olmaması"nın da "olabilirliği" ele alınarak Allah'ın varlığını kanıtlamak.
1- "Sonradanlık" ("Hudûs") Yolu:
"Âlem, 'sonradan olma'dı ('hadis').
Her 'sonradan olan'ın da bir yapıp ortaya koyanı ('Muhdis') vardır.
Öyleyse 'Âlem'in de hiç yokken 'sonradan' ortaya koyanı vardır.
İşte bu 'sonradan ortaya koyan', Allah'tır."
Yani; dağlarıyla, ırmaklarıyla, cansızı, bitkisi, hayvanı ve insanıyla bu yeryüzü, güneşi, ayı ve yıldızlarıyla şu gökyüzü, kat kat gökler, daha önce hiç yoktuysa ve meydana çıkması "sonradan"sa, bir VAREDİCİ'si, olmadan "var" olmuştur? Belli ki bir "Varedici"si vardır, işte o "Varedi-ci", Allah'tan başkası değildir. Allah'ı kanıtlamanın bir yolu bu. "Hudus yoluyla kanıtlama" denir buna.
İyi ama, "Âlem"in, "sonradan" olmadığı, "başlangıcı"nın hiç bulunmadığı, hep öyle süregeldiği ("kadim-ezeli") olduğu söylenemez mi?
Bunu söyleyenler de var kuşkusuz.
Evrenin "sonradan" olduğunu savunanlara karşı, bu görüşü benimseyenler evrenin bir zaman "yok"ken "sonradan" varolmuş olabileceğinin kabul edilemez olduğunu ileri sürmekteler. Felsefe-Kelam kitaplarında, bu iki kesim arasında şu tür karşılaşmalar bulunduğu görülür:
-Evren (alem), hiç yokken, "sonradan" olmuştur ("hadis"tir).
-Olamaz.
-Neden?
-Hiçbir şey "yok"tan var olamaz. Bir temeli, bir "madde"si olur da, öyle var olur. "-Bir maddesi vardır, alem o maddeden yaratılıp ortaya kondu." dense, o zaman da: "-Peki o madde nasıl ortaya çıktı, o madde hangi şeyden hangi maddeden yaratıldı?" sorusu karşıya çıkar. Demek ki alem sonradan olmuş değildir, "kadim"dir.
-Allah'ın gücü her şeye yeter. Bir şeyi, hiçbir temeli maddesi olmaksızın yaratmaya da yetmiştir ve alemi "yoktan" yaratmıştır.
-Varsayalım ki öyle. Ama alem bir zaman "yok"ken nasıl olmuş da ve hangi şey yol açmış da "var" olmuş?
-Allah'ın "hikmet"i. Kimse "O'nun hikmeti"ni bilemez.
-Varsayalım ki, alem bir zaman "yok"ken, bir "neden"i, "hikmet"i olmuş da "var" olmuş. "Nedenlerin nedeni" ve var olması için gerekli olan her şey bulunduğunda zorunlu olarak var olmuştur, ilk ve asıl neden, Allah'tır. Ama Allah, "ezeli"dir. Âlem de O'nun eseri olduğuna göre, alem için de "ezelidir" demek gerekiyor. Çünkü alemin meydana gelmesi için "gerekli olan her şey ve bütün neden (el illetü't-tamme)" bulunsun da alem meydana gelmesin; düşünülemez. "Her şeyin ve bütün neden"in bulunduğunda daha "zaman" yoktur, ezelilik vardır, "İlk Neden"in, "Nedenler Nedeni"nin, tümüyle "zamansız, öncesiz, ezeli" olduğu kabul edildiğine göre, o sırada ortaya konulması, yaratılması gereken alemin de başlangıçsız, öncesiz, zamansız (kadim) olması gerekir. Bu durumda evren için "sonradan olmadır" nasıl diyebiliyorsunuz?
-İlk Neden (Yaratıcı), "ezel"de, evreni yaratıp ortaya koymak dilerken "O'nun iradesi", evrenin zaman içinde ve falanca zamanda meydana gelmesini sonuçlandıracak biçimde gerçekleşmiş olabilir. Yani Allah, "-Âlem zaman içinde (falanca zaman) meydana gelsin!" demiş olabilir. O, dilediği zamanı seçmekte "özgür"dür ("muhtar").
Tartışmalar böyle sürüp gider.
Konu için "kelam" kitaplarına (örneğin Celalüddin Devvani, istanbul, 1316, c.l., s. 47,165) bakınız.
Evrenin "sonradan" ("hadis") olduğunu kanıtlama çabasına girişilirken çok çeşitli biçimlerin sergilendiği görülür. Örnek:
Bakılır ki, gözle görülen, duyuların herhangi biriyle algılanan cisimleri, bu cisimlerin aldığı biçimleri, gelip geçici durumların önce yokken sonradan ortaya çıkmaktalar, yıpranmaktalar, değişmekteler, yokolmak-talar. Bütün bunlar, varlıklarının "sonradan" ve bir "yaratma ürünü" olduğunu gösterir. Yaratan'sa Allah'tır.
Evren her şeyiyle birlikte değişmektedir. Değişken dansa "öncesiz'" ve "sonrasız" olamaz. Öyleyse evren (alem) de "öncesiz ve sonrasız" değildir, bir "illet"in, bir "tam neden"in sonucudur. Nedenler Nedeni'yse Allah'tır.
İbrahim Peygamber, En'am Suresinin 74. ve onu izleyen ayetlerinde anlatıldığı gibi, "yıldız"ı görmüş, "Tanrı'm" demiş sonra vazgeçmiş. "Ay"ı görmüş "Tanrı'm" demiş, sonra vazgeçmiş, "Güneş"i görmüş "Tanrı'm" demiş, yine vazgeçmiş. Bunlara "Tanrı" demekten neden vazgeçmiş? Bunların "ufûl" ettiklerini "kayıp gittikleri"ni, yani "değişir" olduklarını görmüş de ondan. Neden ki, Allah değişmez. Değişen de Allah olamaz. Çünkü değişen "sonradan" olmadır. Allah'sa "öncesiz" ve "son-rasız"dır. Allah için, böyle olmaktan başka türlüsü düşünülemez.
Özet olarak ve genellikle böyle anlatılır. (Bkz. Seyyid Şerif Cürcani, Şerhu'l-Mevakıf; Celaluddin Devvani ve öteki kelam kitapları. Ayrıca bkz. Bekir Topaloğlu, Allah'ın Varlığı, Diyanet yayınları.)
2-Olabilirlik-Olmayabilirlik (İmkan) Yolu:
Âlem için: "-İlle de olması gerekiyordu, zorunluydu"denemez. Ne var olması için, ne de var olmaması için "olamaz" denir. Yani, var da olabilir, yok da olabilir. Böyle olunca da, "olması" için bir zorunluluk yokken olduğuna göre, varlığını sonuçlandıran bir "illet", bir "Tam Neden" olma-lı-dır. Bir ortaya koyan bulunmalıdır. İşte bu Neden, "Nedenler Nedeni", Allah'tır. Yani, Allah olmasaydı, alem, durup dururken "var" olamazdı.
Kelam kitaplarında şöyle denir:
-Âlem mümkin'dir (yani olması da olmaması da zorunlu ya da imkansız değildir). Böyle olan her şey için bir "imkan veren" vardır. Demek ki aleme de imkan veren, varlık veren vardır. İşte O, Allah'tır. Allah'ın kendisi için böyle bir şey söz konusu olamaz. Yani: "-Allah'ı da var eden bulunmalıydı." denemez. Çünkü Allah'ın varlığı kendilidedir ve yokluğu "muhal"dir, düşünülemez.
3- Başka Yollar:
Allah'ın varlığını kanıtlamak için çok çeşitli yollar ileri sürülür. Bu yollardan kimi karmaşıktır, "felsefe"nin etkisiyle ve felsefeyi dinsel kavranılan savunmada kullanma çabalarıyla geliştirilmiş, sıradan halkın kolayca kavrayamayacağı biçimlerde kalıplaştırılmıştır. Kimiyse, düzdür, sıradan halkın kolayca anlayabileceği türdendir. Karmaşık yollarla Allah'ı kanıtlama çabalan, "kelam" kitaplarını doldurmuştur. Sayısız kapısı olan, kapılan tek tek açılıp içine girildikten sonra çıkış kapısının nerede olduğu bilinemeyen, şaşırılıp kalınan büyük bir binanın durumuna dönüştürülmüştür. Ünlü tasavvufçu Muhyiddin İbnü'l-Arabi (ölm. 1240) bile, evrendeki hiçbir şeyle, "Allah"ın Kendisini dile getiren bir anlatımın ortaya konamayacağını belirttiği halde, söz konusu karmaşık yola girişmekten kendini alamamakta, "Vacib"i, yani "Allah"ı "is-bat" için 5 yoldan sözetmekte, birincide "varlık" demek olan "VÜ-CUD"u, ikincide "Akl"ı, üçüncüde çeşitli anlamları yanında "Kendi" demek olan "NEFS"i, "NEFES"i, dördüncüde, "CİSM"i ve beşincide "varlığını başkasına, bir cisimle bağlı olarak sürdüren, kendi başına var olamayan" renk, koku, tat... gibi şeylere ad olarak verilen "ARAZ"ı ele olarak Allah'ın varlığını kanıtlama çabasını göstermekte. (Bkz. Muhyiddin İbnu'l-Arabi, el BulğaFi'l-Hikme, İstanbul, 1969, yayın. Nihat Keklik, varak 121-130.)
Allah'ın, varlığını kanıtlama konusunda genellikle karmaşık olmayan, düz yol seçilir. Şöyle:
-"Şu göklere, yıldızlara, şu yeryüzüne, dağlara, (aşlara, ağaçlara, çeşitli bitkilere, hayvanlara, insanlara, şu insandaki yapıya, şu yapının işleyişine, düzenine, şu renklere, şu uyuma, şu dengeye, şu şaşılasılıklara... bakın. Bunlar kendiliğinden olabilir mi? Bunları Yaralan, ortaya koyan vardır. Her yapının bir ustası olduğu gibi. İşte O, Allah'tır."
"-Evreni, düzenini, yapısını yarattıktan sonra, bu düzeni ve varlığı sürdüren gücün varlığı apaçık ortada. Yoksa gelişen, değişen biçim ve durumlar akışında her şey nasıl dengede durabilir?"
Bu ve benzeri anlatışlarla dile getirilen Allah'ın varlığı
Allah'ın varlığını kanıtlama çabaları, tarih boyunca süregelmiştir. Yahudi, Hıristiyan ve İslam Tanrıbilimcileri, çağa, düşünsel gelişmelere göre çeşitli yollar önermişlerdir. Yahudi Tanrıbilimcilerle, Müslüman Tanrıbilimciler eski felsefe ve mantıktan alabildiğince, benzer nitelikte yararlanmışlardır bu konuda. (Yahudi Tanrıbilimcilerinden en önde gelen ve 1135-1205 yıllarında yaşamış bulunan Musa ibn Meymun'un bu alandaki çabası için bkz. Delaletü'l-Hairin, yay. Hüseyin Atay, s. 231-273 ve öt.)
B- Allah'ın Kendisini Olduğu Gibi (Künhünü) Bilip Kavramak Mümkün mü?
Soru, daha kısa olarak şöyle de sorulabilir:
-Allah, tam olarak bilinebilir mi?
Bu soruya, genellikle verilen karşılık: "-Hayır!"dır.
Kur'an yorumcuları, En'am Suresinin 91. ayetindeki: "Onlar, Allah'ı yeterince değerlendiremediler" anlamındaki anlatımı, "-Allah'ı yeterince bilemediler." biçiminde yorumlayanlar bulunduğunu aktarırlar. Örneğin ayete, bu anlamı vermekte. (Bkz. F. Razi, c., 1., s. 72.) Tasavvuf kitaplarında, "-Subhan'sın (Yüce'sin) Tanrı'm! Seni yeterince bilemedik!" anlamında bir hadis aktarılır. Celalüddin Devvani'nin "Adudiyye" şehrinde bu hadis ve "Allah'ın nimetleri üzerinde düşünün, ama kendisi hakkında düşünmeyin, çünkü siz O'nu tam anlamıyla bilemezsiniz!" anlamındaki hadis aktarıldıktan sonra ilk dizesi Ebubekir'e, ikinci dizesi Ali'ye ait olduğu bildirilen şu anlamdaki "beyt"e yer verilir:
-"O'nun tam kavranılamayacağını kavramak, O'nu kavramaktır. O'nun 'Zatı'ının sırrı'ndan söz etmekse, O'na ortak koşmaktır (şirk)".
(Devvani-Gelenbevi, İstanbul, 1316, c.l, s.176-177.)
Devvani, Allah'ı "künhü"yle, yani olduğu gibi tam anlamıyla bilmenin, kimilerine göre, "hiç gerçekleşmemiş" olduğunu, kimilerine göre de bunun gerçekleşmesinin "mümkün olmayacağını yazar, ikinci görüşü savunanlar arasında "Hüccetü'l-İslam"ı ve "İmamu'l-Haremeyn"i de gösterir. (Bkz. Devvani, aynı kitap, s. 173-175.)
C- Allah'ın Sıfatları Üstüne Tartışmalar:
Allah'ın "sıfat"lan konusunda, "felsefeciler"in görüşleri ayrı, "ke-lamcılar"ınki ayrı, "kelamcılar"dan da "Sünnet Ehli"nden olanlarınki ayrı, "Mutezile"ninki ayrı, "Sünnet Ehli"nden de "Matüridiler"inki ayrı, "Eş'ariler"inki ayrı olarak aktarılır. Ne var ki, aktarmalar da (rivayetler) hep aynı değildir. Kimlerin hangi görüşte olduklarını falanca "akaid" ki- tabı ayrı aktarır, filanca kitap ayrı biçimde aktarır. "Asıl (temel) me-tin"lerde bir türlü aktarma ve açıklama yer alırken, bunların "şeriY'lerin-de, "haşiyelerinde, yani başkaları tarafından düşülen notlarda ve açıklamalarda karşı çıkışların ve başka tür bilgilerin yer aldığı görülür. Kısacası, kimin hangi görüşte olduğunu kesin ve net olarak söylemek kolay olmamakta. Kelam kitapları, bu alandaki tartışmalarla dolup taşmakta.
Celalüddin Devvani'nin "Adudiyye" şehrinden:
"Kelamcılarla bilgeler (felsefeciler) arasında, Allah'ın 'Âlim (Bilen)' 'Kadir (Güçlü)' 'Mürid (Dileyen)' 'Mütekellim (Konuşan)" olduğu ve öteki nitelikleri de böyle taşıdığı konusunda herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Yalnızca şu noktalarda görüş ayrılıkları var:
-Allah'ın sıfatlan Kendisi'nin aynı mıdır?
-Allah'ın sıfatlan Kendisi'nin dışında mıdır ('Gayrı mıdır')?
-Yoksa, sıfatlar, Allah'ın ne aynı, ne de kendisi'nin dışında mıdır?
Mutezile ile felsefeciler birinci görüşte, kelamcıların cumhuru (çoğunluğu) ikinci görüşte, Eş'ari de üçüncü görüştedir." (Arapçasından aynen çevrilmiştir. Bkz. Devvani-Gelenbevi, İstanbul, 1316, c. 1., s. 259,260.) Bu şehre not düşen (haşiye) Gelenbevi (Gelenbe'li İsmail, ölm. 1790) ise, "Kelamcıların cumhuru"nun ikinci görüşte olmadıklarını, yalnızca "Eşari'ler"in de üçüncü görüşte bulunmadıklarını, gerçekte "Eş'ari'-ler"in de "Maturidi'ler"in de üçüncü görüşü paylaştıklarını belirtir. (Bkz. Devvani-Gelenbevi, c. l., s. 261.) Mercani de bir not düşüyor, o da "Mutezile" ile "Felsefeciler"in aynı görüşte oldukları yolundaki açıklamaya karşı çıkıyor. "Mutezile'yle aynı görüşü paylaşan Hasan el Basri'den başlayarak ortaya çıkan 'Sonuncular'dır (Müteahhirin). " diyer. (Bkz. Devvani-Gelenbevi-Mercani, c. 1., s. 260.)
Ünlü "Emali" adlı kitabın yazan Siracuddin Ali de (ölm. 1173) iki "beyt"in de şöyle der:
"Allah'ın sıfatlan, Zat'ının (Kendisinin) aynı değildir. Kendisinden başka ve ayrı da değildir. Zat'ından (Kendisinden) ve işlerinden dolayı olan sıfatlarının tümü de KADİM'dir (önceleri ve sonraları yoktur) ve son bulmaktan uzaktır."
"Sünnet Ehli'nin görüşü: Allah'ın sıfatlan, kendisinin ne aynıdır, ne de başkasıdır. Bilgelerin (felsefecilerin) görüşü: Allah'ın sıfatlan, kendisinin aynıdır. Mutezile'nin görüşü: Allah'ın sıfatları, kendisinden başkadır. İbn Cemaa da böyle açıklar. Mutezi'leden ünlü aktarılışa göreyse, bu mezheb, Allah'ın sıfatlarını hiç kabul etmemektedirler..." (Ali el Kari, Şerhu'l-Emali, istanbul, 1985, Arapça, s. 20.)
Demek ki, "Allah'ın sıfatlan" olduğunu benimseyenlerden kimilerine göre bu sıfatlar Tanrı'nın kendisinden başka değildir, kendisinin aynıdır, kimilerine göre Tanrı'nın kendisi başkadır, sıfatlan başkadır; kimilerine göreyse, sıfatlar için ne "Allah'ın kendisinin aynıdır", ne de "Allah'ın kendisinden başkadır" denebilir. Sünnet Ehli'nin genellikle benimsediği görülen görüş sonuncu görüştür.
Peki nelerdir Allah'ın sıfatları?
Sıfatlardan kimi, Allah'ın "Zat"ından (Kendinden) dolayıdır, bunlara "Zati Sıfatlar (Sıfat-ı Zatiyye)" denir. Kimileri de "iş"lerinden dolayıdır, bunlara da "Sıfat-ı Fi'liyye)" denir:
İslam düşünürlerince genellikle benimsenen bölümlemeye göre:
-"Varlığı zorunlu" olan ("Vacibu'l-Vücûd") vardır.
-"Varlığı olsa da olur, olmasa da olur" olan ("Mümkinü'l-Vücûd") vardır.
-"Varlığı hiç olamaz" olan (Mümteni'u'l-Vücûd") vardır.
Birinciye örnek: Allah
İkinciye örnek: Allahın dışındaki her şey.
Üçüncüye örnek: Allah'ın tersi ya da bir başka Allah (Yani Allah'ın karşıtı da, bir başka Allah da hiçbir zaman olamaz.)
Şunlar ortaya çıkıyor:
-İlle de olmak, zorunluluk ("vücûb").
-Olabilirlik-olmayablirlik ("imkan").
-Hiç olamazlık ("imtina").
Bir de:
-Sonradanlık ("hudûs") var.
İslam "Kelam"cılarına göre: "Allahın dışındaki her şey" - ki, buna "masiva" ve "alem" de deniyor - Ben "mümkinu'l-vücûd"dur yani "varlığı, olsa da olur, olmasa da olur" türdendir; hem de sonradan"dır. Çünkü "olmayabilirdi", olması "ille de gerekli, zorunlu" değildi, ama "olmuş", "yokken" ve "sonradan" olmuştur. Allah yaratmıştır. Allah'ın bir "hikmet"ine dayalı olarak varlık kazanmıştır. Allah istemeseydi yaratmazdı. Yani Allah için bir zorunluluk değildir bu.
İşte "Allah"ın varlığı "kanıtlanırken İslam felsefe ve Tanrıbiliminde ("kelam"ında) en çok, "alem"in (Tanrı'nın dışındaki her şeyin) bu özelliğine dayanılır. Başvurulan iki yol:
-"Âlem"in "sonradanlığı" yoluyla Allah'ın varlığını kanıtlamak.
-"Âlem"in "olması"nın da "olmaması"nın da "olabilirliği" ele alınarak Allah'ın varlığını kanıtlamak.
1- "Sonradanlık" ("Hudûs") Yolu:
"Âlem, 'sonradan olma'dı ('hadis').
Her 'sonradan olan'ın da bir yapıp ortaya koyanı ('Muhdis') vardır.
Öyleyse 'Âlem'in de hiç yokken 'sonradan' ortaya koyanı vardır.
İşte bu 'sonradan ortaya koyan', Allah'tır."
Yani; dağlarıyla, ırmaklarıyla, cansızı, bitkisi, hayvanı ve insanıyla bu yeryüzü, güneşi, ayı ve yıldızlarıyla şu gökyüzü, kat kat gökler, daha önce hiç yoktuysa ve meydana çıkması "sonradan"sa, bir VAREDİCİ'si, olmadan "var" olmuştur? Belli ki bir "Varedici"si vardır, işte o "Varedi-ci", Allah'tan başkası değildir. Allah'ı kanıtlamanın bir yolu bu. "Hudus yoluyla kanıtlama" denir buna.
İyi ama, "Âlem"in, "sonradan" olmadığı, "başlangıcı"nın hiç bulunmadığı, hep öyle süregeldiği ("kadim-ezeli") olduğu söylenemez mi?
Bunu söyleyenler de var kuşkusuz.
Evrenin "sonradan" olduğunu savunanlara karşı, bu görüşü benimseyenler evrenin bir zaman "yok"ken "sonradan" varolmuş olabileceğinin kabul edilemez olduğunu ileri sürmekteler. Felsefe-Kelam kitaplarında, bu iki kesim arasında şu tür karşılaşmalar bulunduğu görülür:
-Evren (alem), hiç yokken, "sonradan" olmuştur ("hadis"tir).
-Olamaz.
-Neden?
-Hiçbir şey "yok"tan var olamaz. Bir temeli, bir "madde"si olur da, öyle var olur. "-Bir maddesi vardır, alem o maddeden yaratılıp ortaya kondu." dense, o zaman da: "-Peki o madde nasıl ortaya çıktı, o madde hangi şeyden hangi maddeden yaratıldı?" sorusu karşıya çıkar. Demek ki alem sonradan olmuş değildir, "kadim"dir.
-Allah'ın gücü her şeye yeter. Bir şeyi, hiçbir temeli maddesi olmaksızın yaratmaya da yetmiştir ve alemi "yoktan" yaratmıştır.
-Varsayalım ki öyle. Ama alem bir zaman "yok"ken nasıl olmuş da ve hangi şey yol açmış da "var" olmuş?
-Allah'ın "hikmet"i. Kimse "O'nun hikmeti"ni bilemez.
-Varsayalım ki, alem bir zaman "yok"ken, bir "neden"i, "hikmet"i olmuş da "var" olmuş. "Nedenlerin nedeni" ve var olması için gerekli olan her şey bulunduğunda zorunlu olarak var olmuştur, ilk ve asıl neden, Allah'tır. Ama Allah, "ezeli"dir. Âlem de O'nun eseri olduğuna göre, alem için de "ezelidir" demek gerekiyor. Çünkü alemin meydana gelmesi için "gerekli olan her şey ve bütün neden (el illetü't-tamme)" bulunsun da alem meydana gelmesin; düşünülemez. "Her şeyin ve bütün neden"in bulunduğunda daha "zaman" yoktur, ezelilik vardır, "İlk Neden"in, "Nedenler Nedeni"nin, tümüyle "zamansız, öncesiz, ezeli" olduğu kabul edildiğine göre, o sırada ortaya konulması, yaratılması gereken alemin de başlangıçsız, öncesiz, zamansız (kadim) olması gerekir. Bu durumda evren için "sonradan olmadır" nasıl diyebiliyorsunuz?
-İlk Neden (Yaratıcı), "ezel"de, evreni yaratıp ortaya koymak dilerken "O'nun iradesi", evrenin zaman içinde ve falanca zamanda meydana gelmesini sonuçlandıracak biçimde gerçekleşmiş olabilir. Yani Allah, "-Âlem zaman içinde (falanca zaman) meydana gelsin!" demiş olabilir. O, dilediği zamanı seçmekte "özgür"dür ("muhtar").
Tartışmalar böyle sürüp gider.
Konu için "kelam" kitaplarına (örneğin Celalüddin Devvani, istanbul, 1316, c.l., s. 47,165) bakınız.
Evrenin "sonradan" ("hadis") olduğunu kanıtlama çabasına girişilirken çok çeşitli biçimlerin sergilendiği görülür. Örnek:
Bakılır ki, gözle görülen, duyuların herhangi biriyle algılanan cisimleri, bu cisimlerin aldığı biçimleri, gelip geçici durumların önce yokken sonradan ortaya çıkmaktalar, yıpranmaktalar, değişmekteler, yokolmak-talar. Bütün bunlar, varlıklarının "sonradan" ve bir "yaratma ürünü" olduğunu gösterir. Yaratan'sa Allah'tır.
Evren her şeyiyle birlikte değişmektedir. Değişken dansa "öncesiz'" ve "sonrasız" olamaz. Öyleyse evren (alem) de "öncesiz ve sonrasız" değildir, bir "illet"in, bir "tam neden"in sonucudur. Nedenler Nedeni'yse Allah'tır.
İbrahim Peygamber, En'am Suresinin 74. ve onu izleyen ayetlerinde anlatıldığı gibi, "yıldız"ı görmüş, "Tanrı'm" demiş sonra vazgeçmiş. "Ay"ı görmüş "Tanrı'm" demiş, sonra vazgeçmiş, "Güneş"i görmüş "Tanrı'm" demiş, yine vazgeçmiş. Bunlara "Tanrı" demekten neden vazgeçmiş? Bunların "ufûl" ettiklerini "kayıp gittikleri"ni, yani "değişir" olduklarını görmüş de ondan. Neden ki, Allah değişmez. Değişen de Allah olamaz. Çünkü değişen "sonradan" olmadır. Allah'sa "öncesiz" ve "son-rasız"dır. Allah için, böyle olmaktan başka türlüsü düşünülemez.
Özet olarak ve genellikle böyle anlatılır. (Bkz. Seyyid Şerif Cürcani, Şerhu'l-Mevakıf; Celaluddin Devvani ve öteki kelam kitapları. Ayrıca bkz. Bekir Topaloğlu, Allah'ın Varlığı, Diyanet yayınları.)
2-Olabilirlik-Olmayabilirlik (İmkan) Yolu:
Âlem için: "-İlle de olması gerekiyordu, zorunluydu"denemez. Ne var olması için, ne de var olmaması için "olamaz" denir. Yani, var da olabilir, yok da olabilir. Böyle olunca da, "olması" için bir zorunluluk yokken olduğuna göre, varlığını sonuçlandıran bir "illet", bir "Tam Neden" olma-lı-dır. Bir ortaya koyan bulunmalıdır. İşte bu Neden, "Nedenler Nedeni", Allah'tır. Yani, Allah olmasaydı, alem, durup dururken "var" olamazdı.
Kelam kitaplarında şöyle denir:
-Âlem mümkin'dir (yani olması da olmaması da zorunlu ya da imkansız değildir). Böyle olan her şey için bir "imkan veren" vardır. Demek ki aleme de imkan veren, varlık veren vardır. İşte O, Allah'tır. Allah'ın kendisi için böyle bir şey söz konusu olamaz. Yani: "-Allah'ı da var eden bulunmalıydı." denemez. Çünkü Allah'ın varlığı kendilidedir ve yokluğu "muhal"dir, düşünülemez.
3- Başka Yollar:
Allah'ın varlığını kanıtlamak için çok çeşitli yollar ileri sürülür. Bu yollardan kimi karmaşıktır, "felsefe"nin etkisiyle ve felsefeyi dinsel kavranılan savunmada kullanma çabalarıyla geliştirilmiş, sıradan halkın kolayca kavrayamayacağı biçimlerde kalıplaştırılmıştır. Kimiyse, düzdür, sıradan halkın kolayca anlayabileceği türdendir. Karmaşık yollarla Allah'ı kanıtlama çabalan, "kelam" kitaplarını doldurmuştur. Sayısız kapısı olan, kapılan tek tek açılıp içine girildikten sonra çıkış kapısının nerede olduğu bilinemeyen, şaşırılıp kalınan büyük bir binanın durumuna dönüştürülmüştür. Ünlü tasavvufçu Muhyiddin İbnü'l-Arabi (ölm. 1240) bile, evrendeki hiçbir şeyle, "Allah"ın Kendisini dile getiren bir anlatımın ortaya konamayacağını belirttiği halde, söz konusu karmaşık yola girişmekten kendini alamamakta, "Vacib"i, yani "Allah"ı "is-bat" için 5 yoldan sözetmekte, birincide "varlık" demek olan "VÜ-CUD"u, ikincide "Akl"ı, üçüncüde çeşitli anlamları yanında "Kendi" demek olan "NEFS"i, "NEFES"i, dördüncüde, "CİSM"i ve beşincide "varlığını başkasına, bir cisimle bağlı olarak sürdüren, kendi başına var olamayan" renk, koku, tat... gibi şeylere ad olarak verilen "ARAZ"ı ele olarak Allah'ın varlığını kanıtlama çabasını göstermekte. (Bkz. Muhyiddin İbnu'l-Arabi, el BulğaFi'l-Hikme, İstanbul, 1969, yayın. Nihat Keklik, varak 121-130.)
Allah'ın, varlığını kanıtlama konusunda genellikle karmaşık olmayan, düz yol seçilir. Şöyle:
-"Şu göklere, yıldızlara, şu yeryüzüne, dağlara, (aşlara, ağaçlara, çeşitli bitkilere, hayvanlara, insanlara, şu insandaki yapıya, şu yapının işleyişine, düzenine, şu renklere, şu uyuma, şu dengeye, şu şaşılasılıklara... bakın. Bunlar kendiliğinden olabilir mi? Bunları Yaralan, ortaya koyan vardır. Her yapının bir ustası olduğu gibi. İşte O, Allah'tır."
"-Evreni, düzenini, yapısını yarattıktan sonra, bu düzeni ve varlığı sürdüren gücün varlığı apaçık ortada. Yoksa gelişen, değişen biçim ve durumlar akışında her şey nasıl dengede durabilir?"
Bu ve benzeri anlatışlarla dile getirilen Allah'ın varlığı
Allah'ın varlığını kanıtlama çabaları, tarih boyunca süregelmiştir. Yahudi, Hıristiyan ve İslam Tanrıbilimcileri, çağa, düşünsel gelişmelere göre çeşitli yollar önermişlerdir. Yahudi Tanrıbilimcilerle, Müslüman Tanrıbilimciler eski felsefe ve mantıktan alabildiğince, benzer nitelikte yararlanmışlardır bu konuda. (Yahudi Tanrıbilimcilerinden en önde gelen ve 1135-1205 yıllarında yaşamış bulunan Musa ibn Meymun'un bu alandaki çabası için bkz. Delaletü'l-Hairin, yay. Hüseyin Atay, s. 231-273 ve öt.)
B- Allah'ın Kendisini Olduğu Gibi (Künhünü) Bilip Kavramak Mümkün mü?
Soru, daha kısa olarak şöyle de sorulabilir:
-Allah, tam olarak bilinebilir mi?
Bu soruya, genellikle verilen karşılık: "-Hayır!"dır.
Kur'an yorumcuları, En'am Suresinin 91. ayetindeki: "Onlar, Allah'ı yeterince değerlendiremediler" anlamındaki anlatımı, "-Allah'ı yeterince bilemediler." biçiminde yorumlayanlar bulunduğunu aktarırlar. Örneğin ayete, bu anlamı vermekte. (Bkz. F. Razi, c., 1., s. 72.) Tasavvuf kitaplarında, "-Subhan'sın (Yüce'sin) Tanrı'm! Seni yeterince bilemedik!" anlamında bir hadis aktarılır. Celalüddin Devvani'nin "Adudiyye" şehrinde bu hadis ve "Allah'ın nimetleri üzerinde düşünün, ama kendisi hakkında düşünmeyin, çünkü siz O'nu tam anlamıyla bilemezsiniz!" anlamındaki hadis aktarıldıktan sonra ilk dizesi Ebubekir'e, ikinci dizesi Ali'ye ait olduğu bildirilen şu anlamdaki "beyt"e yer verilir:
-"O'nun tam kavranılamayacağını kavramak, O'nu kavramaktır. O'nun 'Zatı'ının sırrı'ndan söz etmekse, O'na ortak koşmaktır (şirk)".
(Devvani-Gelenbevi, İstanbul, 1316, c.l, s.176-177.)
Devvani, Allah'ı "künhü"yle, yani olduğu gibi tam anlamıyla bilmenin, kimilerine göre, "hiç gerçekleşmemiş" olduğunu, kimilerine göre de bunun gerçekleşmesinin "mümkün olmayacağını yazar, ikinci görüşü savunanlar arasında "Hüccetü'l-İslam"ı ve "İmamu'l-Haremeyn"i de gösterir. (Bkz. Devvani, aynı kitap, s. 173-175.)
C- Allah'ın Sıfatları Üstüne Tartışmalar:
Allah'ın "sıfat"lan konusunda, "felsefeciler"in görüşleri ayrı, "ke-lamcılar"ınki ayrı, "kelamcılar"dan da "Sünnet Ehli"nden olanlarınki ayrı, "Mutezile"ninki ayrı, "Sünnet Ehli"nden de "Matüridiler"inki ayrı, "Eş'ariler"inki ayrı olarak aktarılır. Ne var ki, aktarmalar da (rivayetler) hep aynı değildir. Kimlerin hangi görüşte olduklarını falanca "akaid" ki- tabı ayrı aktarır, filanca kitap ayrı biçimde aktarır. "Asıl (temel) me-tin"lerde bir türlü aktarma ve açıklama yer alırken, bunların "şeriY'lerin-de, "haşiyelerinde, yani başkaları tarafından düşülen notlarda ve açıklamalarda karşı çıkışların ve başka tür bilgilerin yer aldığı görülür. Kısacası, kimin hangi görüşte olduğunu kesin ve net olarak söylemek kolay olmamakta. Kelam kitapları, bu alandaki tartışmalarla dolup taşmakta.
Celalüddin Devvani'nin "Adudiyye" şehrinden:
"Kelamcılarla bilgeler (felsefeciler) arasında, Allah'ın 'Âlim (Bilen)' 'Kadir (Güçlü)' 'Mürid (Dileyen)' 'Mütekellim (Konuşan)" olduğu ve öteki nitelikleri de böyle taşıdığı konusunda herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Yalnızca şu noktalarda görüş ayrılıkları var:
-Allah'ın sıfatlan Kendisi'nin aynı mıdır?
-Allah'ın sıfatlan Kendisi'nin dışında mıdır ('Gayrı mıdır')?
-Yoksa, sıfatlar, Allah'ın ne aynı, ne de kendisi'nin dışında mıdır?
Mutezile ile felsefeciler birinci görüşte, kelamcıların cumhuru (çoğunluğu) ikinci görüşte, Eş'ari de üçüncü görüştedir." (Arapçasından aynen çevrilmiştir. Bkz. Devvani-Gelenbevi, İstanbul, 1316, c. 1., s. 259,260.) Bu şehre not düşen (haşiye) Gelenbevi (Gelenbe'li İsmail, ölm. 1790) ise, "Kelamcıların cumhuru"nun ikinci görüşte olmadıklarını, yalnızca "Eşari'ler"in de üçüncü görüşte bulunmadıklarını, gerçekte "Eş'ari'-ler"in de "Maturidi'ler"in de üçüncü görüşü paylaştıklarını belirtir. (Bkz. Devvani-Gelenbevi, c. l., s. 261.) Mercani de bir not düşüyor, o da "Mutezile" ile "Felsefeciler"in aynı görüşte oldukları yolundaki açıklamaya karşı çıkıyor. "Mutezile'yle aynı görüşü paylaşan Hasan el Basri'den başlayarak ortaya çıkan 'Sonuncular'dır (Müteahhirin). " diyer. (Bkz. Devvani-Gelenbevi-Mercani, c. 1., s. 260.)
Ünlü "Emali" adlı kitabın yazan Siracuddin Ali de (ölm. 1173) iki "beyt"in de şöyle der:
"Allah'ın sıfatlan, Zat'ının (Kendisinin) aynı değildir. Kendisinden başka ve ayrı da değildir. Zat'ından (Kendisinden) ve işlerinden dolayı olan sıfatlarının tümü de KADİM'dir (önceleri ve sonraları yoktur) ve son bulmaktan uzaktır."
"Sünnet Ehli'nin görüşü: Allah'ın sıfatlan, kendisinin ne aynıdır, ne de başkasıdır. Bilgelerin (felsefecilerin) görüşü: Allah'ın sıfatlan, kendisinin aynıdır. Mutezile'nin görüşü: Allah'ın sıfatları, kendisinden başkadır. İbn Cemaa da böyle açıklar. Mutezi'leden ünlü aktarılışa göreyse, bu mezheb, Allah'ın sıfatlarını hiç kabul etmemektedirler..." (Ali el Kari, Şerhu'l-Emali, istanbul, 1985, Arapça, s. 20.)
Demek ki, "Allah'ın sıfatlan" olduğunu benimseyenlerden kimilerine göre bu sıfatlar Tanrı'nın kendisinden başka değildir, kendisinin aynıdır, kimilerine göre Tanrı'nın kendisi başkadır, sıfatlan başkadır; kimilerine göreyse, sıfatlar için ne "Allah'ın kendisinin aynıdır", ne de "Allah'ın kendisinden başkadır" denebilir. Sünnet Ehli'nin genellikle benimsediği görülen görüş sonuncu görüştür.
Peki nelerdir Allah'ın sıfatları?
Sıfatlardan kimi, Allah'ın "Zat"ından (Kendinden) dolayıdır, bunlara "Zati Sıfatlar (Sıfat-ı Zatiyye)" denir. Kimileri de "iş"lerinden dolayıdır, bunlara da "Sıfat-ı Fi'liyye)" denir: