PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : ODTÜ'lü öğrencinin Başbakan Erdoğan'a hitaben yazdığı mektubu şöyle:


Ateist Eren
24-12-2012, 01:12
Başbakan;

Bu tür mektuplar genelde “Sayın” hitabıyla başlar, “Saygılarımla” veya “En iyi dileklerimle” gibi sözcüklerle biter. O kadar öfkeli ve o kadar haklıyım ki, bugün bunu milyon kere yapmayacağım.

“Memleket bunlara kaldıysa bitmiş”, “Derslere girmezlerse girmesinler, bunların yetiştireceği öğrenciler de ancak bu kadar olur” dediğiniz hocalardan ders alan bir ODTÜ öğrencisiyim. ODTÜ öğrencisi olmaya özel bir sıfat, bambaşka bir anlam yükleyecek değilim. Ama röportajınızı izledikten sonra anladım ki, onur duyulacak iki madalyayı arkadaşlarımla birlikte şimdiden göğsüme takmışım bile: üniversiteli ve bilhassa ODTÜ öğrencisi. Şimdi de, o günün başından itibaren polis saldırısına maruz kalmış birisi olarak, kampüsümde “çıkarttığınız olayları” özetleyerek anlatacağım.

Polisinizin kullandığı gaz meşhurdur. 31 Mayıs 2011 günü Metin Lokumcu’yu öldüren, bakanınızın “doğaldır, zararı yoktur”, emniyet müdürünüzün “gerektiği kadar alındı, gerektiği kadar kullanıldı” dediği biber gazıdır. Bu gazdan korunamazsınız, kaçamazsınız. Sadece etkisini azaltmak için yüzünüze ve burnunuza atkı sarar, vücudunuzu doğrudan temastan korumaya çalışırsınız. Gazın gelişinin ardından da limon ve sirke sürer, acınızı dindirmeye çalışırsınız. Ciğerlerinizden kaynaklı bir rahatsızlığınız varsa, bu gaz ölümcüldür. Hastalığınız yoksa, bu gaz o hastalıklardan birisini yaratabilecek kadar tehlikelidir. Özetle, bu bir kimyasal silahtır, faşizmin simgelerinden birisidir.

18 Aralık günü de kampüsümüze geleceğinizi haber almış, sermayeye peşkeş çektiğiniz bilimi, Suriye’ye yapacağınız emperyalist müdahaleye karşı barışı ve halkların kardeşliğini savunmak için TÜBİTAK binası önüne gelmek, burada bir basın açıklaması yapmak amacıyla toplanmıştık. En temel haklarımızdan birisi olan protesto hakkımızı kullanıyor, bunun bir aracı olarak ise sloganlar atarak yürüyorduk. Polisinizin kalkanlarına 100 metre bile yaklaşamamışken, tamamen bir formaliteden ibaret “dağılın” uyarıları bile yapılmadan atılan gaz bombalarının 5-6 el patlama sesini duyduk. Gaz bulutunun arasından çıkmaya çalışarak, öksürükler ve nefes daralmaları eşliğinde geriye doğru çekildik. Bu sırada polisiniz durmaksızın gaz bombası atmaya devam ediyordu(bunlara yine polisinizin attığı ses bombalarının eşlik ettiğini sonra öğrenecektik). İşte bunlardan sonrası ise size göre “eşkıyalık” size göre “memleket bitirmek” olan meşru direnişimizdi. Üzerinde “doğrudan atmayınız, yangın tehlikesi yaratır” yazılı olduğu halde üzerimize nişanlanarak atılan binlerce gaz bombası kapladı o gün kampüsümüzü. Polisiniz, arkadaşlarımızı öldüresiye coplayıp, tekmeledikten sonra “şimdi gözaltı yapmayalım, başımıza bela olurlar” deyip bıraktılar.

Panzerler okulumuzun ortasına kadar girdi. Tazyikli sudan, damacana taşıma arabasını kurtarmaya çalışan Fizik kantini çalışanı bile nasibini aldı.

“Çantalarında molotof taşıyorlardı” demişsiniz, başka iftira mı bulamadınız? Keşke daha inandırıcı bir yalan geliştirseydiniz. Boyalı medyadır bu, sizin söylediğiniz onlara kanundur ama halk inanmazdı bunlara. İnanmadı da. Biz de duyduğumuzda kaburgalarımızı tuta tuta güldük. Çok komik olduğundan değil, bir kısmımızın gördüğü polis şiddetinden, bir kısmımızın ise panzer üstlerine doğru sürüldüğünde koştuğundan ötürü kaburgaları fazlaca ağrımaktaydı. Hatta bir kadın arkadaşımız da omzunu tutarak güldü, zira onun da omzunu 18 Aralık günü gaz fişeği sıyırmış geçmişti.

Bir de, o gün çantamın içinde ne olduğunu yazayım hemen: 0,5 litrelik pet şişe içinde içme suyu, kütüphaneden aldığım birisi şiir kitabı olmak üzere üç kitap, o günkü derslerimin notlarının olduğu kağıtlar, kurşunkalemler, bir silgi ve Kızılay’da bir kitapçıdan aldığım edebiyat dergisi.

Size ekranda bolca söz hakkı verildi, yeri geldi sinirlenmiş, yeri geldi duygulanmış numarası yaptınız. Ben ise bu satırları, aslında size değil başkalarına, olanca haklılığım ve samimiyetimle yazıyorum. Sizin söylediklerinizden daha az bilineceğine ise, neredeyse eminim.

Siz "tutuklayın", "canlarına okuyun" emirleri vermeye devam ediyorsunuz. Bense bir koltuk üzerinde uyurken, bir kolumla sağımdaki arkadaşımı korumaya çalışıp, öbür kolumla başımı -gaz bombasının fişeğinden az da olsa korunmak için- kapatırken, bir patlama sesi dolaşıyor kafamın içinde, sıçrayarak uyanıyorum hala. Derken bir başka rüyamda, 20 metre ötemde polisinizin vurduğu Barış’ı görüyorum, bir kaldırımın üzerinde kanlar içinde yığılmış kalmış. Medyanız o kadar etkili ki, yanı başımda vurulmamış olsaydı, arkadaşının “Araba bulun”, “Ambulans çağırın” bağırışlarına birebir şahit olmasaydım, sizin istediğiniz gibi “kokmaz bulaşmaz” bir öğrenci olsaydım, belki de “acaba arkadaşları mı vurdu” deyip, medyanıza inanacaktım. Ama artık bunun yolu yok, çarpıtmalarınız sökmeyecek.

Kötülemelerinize ve iftiralarınıza maruz kalmaktan onur duydum. Bu demektir ki doğru yoldayım. Bu demektir ki, seneler sonra çocuklarımın yüzüne baktığımda, onları ta gözlerinin içinden görebileceğim. “Baba, sen üniversitedeyken ne yaptın?” sorusuna “Okulumu savundum, arkadaşlarımı savundum. Hocalarıma çamur atmaya kalktılar, onları da savundum.” diyebileceğim. Bunları söylerken gözlerimi kaçırmayacağım, sesim zerre tereddüt etmeyecek.

Bu direniş, karşılarındaki profesyonelce donanmış bir orduya karşı bedenlerini gaz bombalarına, panzerlere ve tazyikli sulara siper eden öğrencilerin ODTÜ’de yazdığı bir destandır. ODTÜ’nün bir üniversite olarak sorumluluğunu, tarihsel görevini bilip, bir pankart arkasında görevine gitmesidir. Yıllarca da böyle hatırlanacak.

18 Aralık 2012 günü okulumuza faşizmi yaşattınız. Andımız olsun ki, özgürlüğü de biz yaşatacağız. Arkadaşlarımızı, hocalarımızı, okullarımızı, mahallelerimizi, sokaklarımızı, var gücümüzle biz savunacağız. Halka zulmettiğiniz her yerde, karşınıza biz çıkacağız.

Osmanlı döneminde Sivas Valisi olan Halit Rıfat Paşa “Gidemediğin yer senin değildir.” buyurmuştu.

Sahi, siz hangi memleketten bahsediyordunuz?

İmza: Faşizme Karşı Direnmiş Üniversite Gençliğinden Bir Öğrenci

(soL-Haber Merkezi)

http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/bir-odtu-ogrencisinden-basbakana-acik-mektup-gidemedigin-yer-senin-degildir-haberi

Ben bu haberi okurken, bir ateist olarak gözlerim doldu, icim icime sigmaz oldu. Ne istiyorsun su gencecik ciceklerden? Bunlarin hayatini karartmaya hakki sana kim veriyor? Bu yaptiklarinin hesabi sorulmucakmi?
adalet sence bu mu?

Bu canlari sen alip zindana atarsin ey "padisah"! Ama bu devran bir gun dönecek! Sende 'onlar' gibi "Nasil geldiysen öyle gideceksin!"

prozac
24-12-2012, 16:34
Böyle düşünüp yazabilen gençlerin varolduğunu bilmek, yarınlar için umutlandırıyor beni..

Olimpiyat
24-12-2012, 21:49
ODTÜ her zaman gözbebeğim olmuştur.Küçük yaştan beri okumak istediğim bir üniversite idi. Kısmet değilmiş.

Umarım her zaman aydınlığın yüzü olurlar.

Corpse Bride
24-12-2012, 22:39
bu gençler bi keresinde sorularıyla sinan aygünü rezil kepaze etmiştlerdi.

Kemaloğlu
01-01-2013, 18:09
O öğrencilerin yaptıklarının aynısını ülkücüler veya dindar kesimin öğrencileri yapsaydı ne olurdu

İşte o zaman o öğrencilere faşist, şeriat geliyor, humeyni gibi olacak denmezmiydi.

Arkadaşlar karşılıklı olarak düşünelim bu ülkede hiç bir grup öğrencinin kemal kılıçdaroğlunu bu üniversitede istemiyoruz deme hakkı varmıdır.

Üniversiteler herkese açıktır ve kimseninde değildir herkes birbirine saygılı olmazsa nasıl yaşarızki bu ülkede

yarında başkası çıkar ben falancayı üniversiteme sokmayacağım derse ne olacak gençlerin duygularıyla oynamayalım onları kışkırtmayalım çünkü onların duyguları aklının önündedir suçlu olanlar onların abileri ablalarıdır

kendileri kör bağnaz ideolojileri için bir nesli yok ettiler şimdide bu nesle sıra geldi

acırlarmı size, gençliğinize....

upuaut
12-01-2013, 14:45
Evet, başlıkta okuduğunuz gibi eğer ders alınmış olsaydı, tarih yani tarihi olaylar aynen hiç tekrar eder miydi?

Demek ki tarih aynen tekrar ettiğine göre laf kar etmiyor. Aşağıdaki Milleyet gazetesinin 19 Mayıs 1919 tarihli İzmir İşgali'ni protesto eden İstanbul Darülfünun (şimdi üniversite) öğrencilerinin tepkisini ve mitinglerini dile getiren tam sayfa haber yapmış:

http://belgelerlegercektarih.files.wordpress.com/2012/06/izmir-isgali-gazete-miting.jpg
İzmir'in İşgali'nde öğrenci olayları (http://belgelerlegercektarih.files.wordpress.com/2012/06/izmir-isgali-gazete-miting.jpg).

Herhalde Milliyet gazetesi, bu tarihte Mustafa Kemal Atatürk'ün Samsun'a çıkışı nedeniyle, yani tarihi bir olay nedeniyle bu baskısını Osmanlıca Türkçesi'nden şimdiki Türkçe'ye çevirmiş ve bu arada, bize de geçmişimizi değerlendirme fırsatı çıkmıştır.

Açıkçası, ben çok heyecanlandım. Neden? Çünkü Mustafa Kemal Atatürk'ü ikinci kariyerinin başlangıç noktasında memlekette neler oluyor diye merak ediyordum. Gerçekte, o tarihlerde Atatürk'ü gazetelerin manşetlerinde oval bir çerçeve içinde kalpaklı fotoğrafıyla görürdük. Daha doğrusu, benim özel merakım nedeniyle bu tür gazetelere zamanında el atmış ve incelemiştim. Bize hep derslerde anlatılan Atatürk ile doğrudan ilk yakınlaşma bu tür gazetelerle oldu. Örneğin, sahaflardayken böyle bir gazetede, kapağında bol Osmanlıca Türkçesi yazıları içinde bir ya da birkaç resim olurdu ve Atatürk de oval bir çerçeve içinde kalpaklı fotoğrafıyla sanki gazeteden fırlayacakmış gibi görmüştüm. Bunun nasıl bir duygu olduğunu, Youtube'dan "Son Osmanlı" filmindeki bir sahneden görerek öğrenebilirsiniz.

Bu, benim için heyecan veren bir durum idi. İkincisi ise, yukarıdaki Türkçe'ye çevrilmiş sayfadan da gördüğünüz gibi, Atatürk o gün Samsun'a çıkarken, İstanbul'da da İstanbul Üniversitesi öğrencileri Yunanlılar'ın İzmir'i İşgali'ne tahammül edememiş olacaklar ki, üniversitede protestolara yapmışlar ve miting kararı almışlar. Örneğin, bu sayfanın sağ üst tarafında bir öğrenci "Memleket zaten yanmıştır. Yanacaksa bari şanslı olarak yansın!" diye bağırmış. Bu öğrencinin içinde bulunduğu kitle de "Kan dökerek ölmek isteriz" diye bağırmışlar. Ancak bu gençler hızlarını alamamış olacaklar ki, bir de Fatih'te büyük bir miting düzenleme kararı almışlar. Aynı gençler (sayfanın sağ alt köşesinde gördüğünüz gibi) 5 maddeden oluşan seferberlik istemişler. Fakat öğrencilerinin bu durumu gören hocaları ise, onlara destek vereceklerine sukunet tavsiye ederek kelimenin tam anlamıyla köstek olmaya çalışmışlar. Örneğin, Rıza Tevfik hoca, sanki dalga geçer gibi şöyle demiş: "Benim halim esasen matemdir". Karitakütürü de üstte.

Bir öğrenci onun bu açıklaması karşısında şöyle konuşuyor: "Ben Rıza Tevfik'in 90 değil, 100 defa konferansını dinledim. Fakat itidal yerine hareket tavsiyesini beklerdim. Memleket zaten yanmış. Yanacaksa bari şanslı olarak yansın"

Peki kimdi Rıza Tevfik hoca? Tam adıyla Rıza Tevfik Bölükbaşı (http://tr.wikipedia.org/wiki/R%C4%B1za_Tevfik_B%C3%B6l%C3%BCkba%C5%9F%C4%B1) İstanbul Üniversitesi'nde Felsefe hocası idi. Felsefenin eğitim sisteminde yer alması için çabaladı. 23 Temmuz 1908 tarihinde başlayan II. Meşrutiyet Dönemi (1908-1918) boyunca tiyatro salonları ve kıraathanelerde halka açık verdiği konferanslar ile tanındı

Osmanlı delegesi olarak, Sevr Antlaşması (http://tr.wikipedia.org/wiki/Sevr_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)'nı (10 Ağustos 1920) imzaladı. Bu nedenle Yüzellilikler (http://tr.wikipedia.org/wiki/Y%C3%BCzellilikler) listesinde yer aldı ve 1922 (http://tr.wikipedia.org/wiki/1922)’de yurtdışına kaçtı. Sürgün yıllarında Hicaz (http://tr.wikipedia.org/wiki/Hicaz), Amerika (http://tr.wikipedia.org/wiki/ABD), Ürdün (http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%9Crd%C3%BCn) ve Lübnan (http://tr.wikipedia.org/wiki/L%C3%BCbnan)'da yaşadı. Sürgünde iken yazdığı "Uçun Kuşlar" isimli şiirinde yer alan;

"Uçun kuşlar uçun! Burda vefa yok!
Öyle akar sular, öyle hava yok!
Feryadıma karşı aks-i sedâ yok!
Bu yangın yerinde soğuk kül vardır."

kıt'ası, o zamanki sıla özlemini dile getirir.

Peki 94 yıl sonra neler oldu? Örneğin bir rektör "Polis çağırmıştım! (http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=845531&CategoryID=97)" diyor. Diğer rektörlerden söz etmeye gerek yok, çünkü onlar 94 yıl önceki gibi hareket ediyorlardı (Bkz. "Üniversiteler ODTÜ'ye cephe aldı (http://www.cnnturk.com/2012/turkiye/12/24/universiteler.odtuye.cephe.aldi/689951.0/index.html)" haberine). Ama REDhack gibi guruplar sayesinde bu rektörlerden bazılarının olay anında böyle görürken, arka planda ne iş çevirdiklerini öğrenebiliyoruz (Bkz. "O rektör hakkında şok iddia (http://www.ulusalpost.com/haber/ulusal-haber/o-rektor-hakkinda-sok-iddia-/7055.html)" haberine).

Bu konuda söylenebilecek tek şey var: Tarih bize gösteriyor ki, dün olduğu gibi bugün de öğrenci olaylarında rektörler ve yöneticiler daima, işgale uğrasak bile, sükunet içinde kalmamızı ve tamamen teslim olmamızı isterler. Onların, olay biraz ileriye gittiği zaman zor kullanması da arka planda döndürdükleri işlerinden gelecek paradan, ünvandan ve çeşitli çıkarlardan mahrum kalacakları endişesinden ileri gelir.

Evet, Rıza Tevfik hocamız 94 yıl önce ne demişti:

"Uçun kuşlar uçun! Burda vefa yok!
Öyle akar sular, öyle hava yok!
Feryadıma karşı aks-i sedâ yok!
Bu yangın yerinde soğuk kül vardır."

Sesli
13-01-2013, 03:41
Sayın Upuaut,

Bütün rektörler aynı şekilde hareket etmezler. Mesela SIDDIK SAMİ ONAR gibi olanlar da var. Böyle olunca da bu kabil rektörlere DARBECİ diye isim takıyorlar.

Sıddık Sami öğrencilere karşı yaptığı bir konuşmasında öğrencilerin siyasete katılmak zorunda olduklarını söylemişti. 61yılında başta bulunan genel kurmay başkanı da dahil pek çok DP li milletvekili aşağı alınarak bir devrim yapıldı. Ve bu devrim 27 mayıs adıyla bayram olarak yıllarca kutlandı. Ne acıdır ki yine aynı ocaktan yetişmiş olan Kenan Evren bu bayramı kaldırdı. Daha sonra da Adnan Menderes'in ölü bedeni topraktan çıkarılarak top arabasına kondu ve Özal devrinde bu ölü bedeni GENERALLER çekti...

Tarih gerçekten ders alınması gereken bir olgu. Ders alamadıkça olaylar yinelenmeye mahkum...

Bu Milliyet gazetesindeki o devre ait yazınız için size çok teşekkürler.