Orijinalini görmek için tıklayınız : Hudeybiye Barışı ve Siyaset-ül Muhammedi
sodomo--
09-11-2006, 10:15
Muhammed rüyalara inanırdı ve rüyasında gördüğü şeylerin gerçekten olacağını düşünürdü, hatta düşünmek ne kelime bir çoğunun vahiy bezneri bir işaret olduğuna inanırdı. Sonuçta vahiy sözlü olarak geliyordu ama rüyalar da vahyin görsel yönünü oluşturuyordu. Biri kulağa hitap ederken diğer göze hitap ediyordu. Zaten Kuran'da da İbrahim gördüğü rüya üzerine oğlu İsmail'i kurban etmek istememiş miydi ? Yine Kuran'da Yusuf peygamber Mısır firavununun gördüğü rüyaları yorumlamış ve yedi yıl ard arda kıtlık ve kuraklık yaşanacağını söyemiş ve bu da gerçek olmuştu. Muhammed'de çevresindeki sahabelerin sabah sabah ona gelip rüyalarını anlatması üzerine onlara rüyalarının ne anlama geldiğini yorumlardı.
Muhammed yine günlerden bir gün, hicretin 6. Yılı Zilkade ayının başında (Mart 628) vahye yakın bir rüyasında (Bu ifade Ebubekir Siraceddin'e aittir) Kabe'yi tavaf ettiğini gördü ve bunun üzerine Umre'ye gitmeyi kafasına koydu ve 1400 adamı ile birlikte yola çıktı. Ama daha önceki seferlerinin aksine bu sefer amacı oldukça insani idi, zaten sefer savaşmanın haram olduğu aylardan biri olan bir Haram ayda yapılmaktaydı.
Niyeti sadece Umre ziyaretiydi ve umrenin ardından hac yapmayı da düşünüyordu çünkü Allah ona rüyasında öyle göstermişti. Her ne kadar yanlarına kılıçlarını almsalarda mühürlü ve kilitli silah teçhizatlarını ayrı sandıklarla taşıyorlardı.Yanlarında 70 adet kurbanlık deve de götürmüşlerdi. Muhammed, Zu'l Huleyfe denilen yerde kurbanlık hayvanların kulaklarını çıttırıp (!) boyunlarına tasma taktırdı ve böylece onların kurbanlık olduklarını işaretlemiş oldu. Aynı zamanda bu bölgede "ihram"a (geleneksel hac kıyafeti) girdiler. 20 kadar atlı süvariyi öncü olarak ve Bişr b. Süfyan’ı da Mekke'ye göndererek onlara geliş niyetlerinin "kötü" bir amaç taşımadığını haberini yaydı.
Mekke'liler ise müslümanların geldiklerini duyunca onları Mescid-i Haram'a sokmamaya karar verdiler ve Halid b.Velid komutasında 200 kişilik bir öncü birlik gönderdiler. Aynı zamanda Mekke'lilerin müttefiki ola Ehabiş kabilesi de onları yolda karşıladı ve müslümanları görecekleri mesafeye kadar yaklaşarak saf saf dizildiler. Muhammed burada boyunları tasmalı ve kullakları "çıttırılmış" 70 kadar deveyi onlara doğru gönderdi ve Ehabişlilerin komutanı Huleys de bunun bir hac ziyareti olduğunu anlayarak Mekke'ye giderek onların niyetinin sadece "hac" yapmak olduğunu söyledi ve Mekke'lilere Kabe'ye ziyarete gelenlere engel olunmaması gerektiğini söyledi. Çünkü "Allah'ın evine" ziyareti engellemek onun inancı gereğide doğru değildi. (Not: Burada müşrik, purperest vb isimlerle müslümanlar tarafından daima aşağılanan bu insanların dini hoşgörüsünden ve anlayışndan güzel bir örnek görüyorsunuz. Aynı anlayış ve hoşgörü Muhammed'de kesinlikle yoktur)
sodomo--
09-11-2006, 10:21
Burada Muhammed bir "şura" toplayarak ne yapılması gerektiğini ashabı ile görüştü ve Ebu Bekr'in dediğini yaparak saldırıda bulunmadılar ve gerektiğinde sadece savunma *amaçlı savaş yapmaya karar verdiler.
Görünen o ki, *Mekke'liler ve Ehabiş'liler müslümanları Mekke'ye sokmayacaklardı. Mekke'liler Cidde yolu üzerinde Mekke'nin 15 km batısında Hudeybiye denilen yerde toplandılar. Burası oldukça stratejik öneme sahip bir dar geçitti. Müslümanlarda bu bölgeye gelerek mola verdiler ve "korku namazı" kıldılar (Not: Korku namazı, Bakara 209 ve Nisa 102 ayetlerinde geçer), zaten Muhammed'in devesi "Kasva" da daha ileri gitmek istememişti ve bu Muhmammed için ilahi bir işaret gibiydi. Ve karşılıklı elçiler gönderildi. Kureyşlilerden Urve Muhammed'e gelmiş onunla konuşmaya başlamıştı. Muhammed de Urve daha kampta iken Hiras adında bir sahabesini deveye bindirip elçi olarak gönderdi ama İkrime onun devesini öldürdü ve onu da öldürmek isterken Huleys araya girip onu kurtardı ve adamı Muhammed'e geri gönderdiler.
Bunun üzerine Muhammed Ömer'i elçi olarak göndermek istedi ama Ömer Mekke'lilerin arasında bulunan kendi kabilesi Ben-i Adiy'in onu koruyacak kadar güçlü olmadığını söyleyerek gitmekten kaçındı ve Osman b. Affan'ın *gönderilmesini istedi. O da Ömer'in dediğini yaparak Osman'ı gönderdi. Kureyşliler Osman'a kendisinin hac vazifesini yapabileceğini ama Hudeybiye'dekilerin şehre sokulmayacağını söyledilerse de Osman bunu kabul etmedi. Sonra da Osman'ı esir olarak alıkoydular Tabii ilginçtir ki Osman'ın esir olarak alıkonulması müslümanların kulağına "Osman katledildi" şeklinde bir haber olarak gitti..
Not : İlginç olan Kureyş'lilerin Abdullah İbn Ubey'e de aynı imtiyazı sağladıklarını bir elçi ile haber vermeleri ama Ubey'in bunu "Allah'ın Resulü tavaf etmedikçe ben tavaf etmem" diyerek geri çevirmesi. (Tabii burada bu sözü tam bu şekilde söylemediğini zannetmiyorum çünkü o Muhammed'in peygamber olduğuna inanmıyordu ama birlite yürüdüğü insanları terkederek imtiyazlı bir teklife muhattap olmak istemediği görülüyor) Ubey genellikle müslüman tarihçiler tarafından "Medine'deki müşriklerin başı" olarak nitelendirilir ve her fırsatta karalanır. Halbuki Muhammed Medine'ye hicret ettiğinde Ubey Muhammed'in Medine'ye girmesini engelleyecek gücü olmasına rağmen bunu yapmamış hatta onun Medine'de barınması için imkanlar da sağlamıştır. Tabii müslüman tarihçiler için bunların hiç önemi yoktur çünkü onlar Muhammed'e beyat edip etmemesine bakarlar ve eğer beyat etmemişse o kafirdir / münafıktır şudur budur....ondan sonra gelsin bütün nankörce karalamalar...
sodomo--
09-11-2006, 10:24
Osman b. Affan'ın katledildiği şeklinde yanlış bir istihbarat alan Muhammed, "O kavimle çarpışmadan gitmeyiz" dedi ve Muhammed'in nidacısı insanları şöyle çağırdı : "Haberiniz olsun ki Resulullah'a Ruhu'l-Kudüs (Cebrail) indi ve ona bey'ati emretti, hemen çıkın Allah Teala adına Peygambere beyat edin" dedi. Bu sözler üzerine müslümanlar fırladılar ve "semûre ağacı" adı verilen altında toplandılar ve ellerini Muhammed'in elinin üzerine koyarak "savaştan kaçmamak üzere" yemin ettiler ve bu yemine "Allah'ın razı olması" anlamına gelen (Rıdvan=Razı olmak) "Rıdvan bey'ati" denildi. Toplam 1400 kişi bu şekilde bey'at etti.
İlginçtir ki, Muhammed Osman'ın öldürüldüğünü haber alır almaz bunu bahane ederek bir çeşit "savaş yemini" olan Rıdvan beyatını yaptırdıktan kısa bir süre sonra Osman çıkageldi (S.Ateş'e göre böyle) .
Ama Hamidullah'ın " Suheyl ibn ‘Amr baskanliginda kuvvetli bir heyet gönderdiler. Kuskusuz, görüsmelerden önce heyetin ilk işi, Osman’in öldürülmedigine dair güvence vermek oldu" şeklinde bir açıklaması var. Bu Osman'ın hangi aralıkta geri döndüğü meselesi biraz karışık. Anlaşılan o ki, Hamidullah ve S.Ateş'in iki farklı yorumu da doğru değil. Bence Mekke'liler Osman'ı Suheyl ibn Amr başkanlığındaki heyet ile birlikte gönderdiler. Çünkü Osman bu heyetle birlikte veya bu heyetten önce dönmemiş olsaydı bu Muhammed'in ve ashabının şüphelerinin devam etmesine neden olurdu ve Mekke'liler antlaşmaya dezavantajlı otururlardı. Çünkü Muhammed, Osman'ın öldürüldüğü yolundaki haberleri kullanarak "savaş yemini" ettirmişti ashabına ve Osman'ın Mekkeli heyet ile birlikte getirilişi Muhammed ve ashabının bu yeminini boşa çıkartacak ve Mekke'liler antlaşmaya daha rahat koşullarda başlayacaktı. Bu yüzden Suheyl başkanlığındaki heyetin gelirken yanlarında Osman'ı getirmiş olması muhtemel görünüyor veya en azından daha akıllıca bir hamle olarak görünüyor.
Uzun süren müzakereler sonunda bir antlaşma yapıldı. Antlaşma maddeleri şöyleydi :
1. Müslümanlar, Ka’be’yi ziyaret etmeksizin derhal Medine’ye dönecekler, ancak onlara ertesi yil Hac için üç günlük bir izin verilecektir.
2. Mekke’ye iltica eden hiç bir Medineli Müslüman iade edilmeyecek, fakat Muhammed, kendisine sığınan her Mekkeliyi, bu Mekkelinin velisinin (köleler için sahibi ya da aile reisi) istegi üzerine geri göndermek zorunda olacaktir.
3. Anlaşmaya katılan iki tarafın müttefiklerini de kapsayacak sekilde, iki topluluk arasinda on yıllık bir barış anlaşması yürürlüge konulacaktir. Bu barış anlaşmasıyla, taraflardan her birinin arazisi, karşı taraftan gelecek olan (kervan)ların barış amaçlı geçişlerine açılacaktır. Bu anlaşma ile taraflar, üçüncü bir tarafla savaş yapılması halinde tarafsız kalınacağını zimnen kabul ederler.
(Hamidullah İslam Peygamberi No: 420, S.216)
Evet tam bir fiyaskoydu sonuç. Ne olduysa bundan sonra oldu. Bu bir hezimet antlaşmasıydı, çünkü :
a) Muhammed antlaşmaya "Bismillahi-rahmani-rahim" diye yazdırmak istedi ama Suheyl buna itiraz etti ve: "Rahman nedir ? Biz Rahman'ın ne olduğunu bilmeyiz, eskilerde olduğu gibi yaz" dedi. Bunun üzerine antlaşmanın başlangıcını "Bi'simike Allahumme" yani "Allah'ım senin adına başlıyorum" olarak değiştirtti. (Not :Kureyşlilere kafir, putperest, müşrik vb.şeyler diyenler iyi okusun bunu)
b) Antlaşmanın sonunda isim olarak Muhammed'in ismine "Resulullah" sıfatı eklenmedi ve onun yerine "Muhammed b. Abdullah" yazıldı. Bu durum ilk defa oluyordu. Ashab-ı kiram oldukça şaşırmıştı bu duruma. Acaba Muhammed peygamber olmadığını mı tasdik ediyordu veya bugüne kadar onları kandırmış mıydı ? Herkesin kafasında bin bir çeşit şüphe oluşmaya başladı...
c) Müslümanlar o yıl Umre ziyaretinde bulunamayacaklardı. Halbuki 1400 kişi onca hazırlıktan sonra yola çıkmış ve günler boyu onca yolu yürümüştü umreyi ziyaret ümidi ile ama bütün ümitler suya düşmüştü.
d) Antlaşmanın ikinci maddesi tamamıyla tek taraflı idi. Mekke'lilerden kaçan müslümanlar geri iade edilmesine rağmen Medine'den Mekke'ye kaçanlar geri iade edilmeyecekti.
sodomo--
09-11-2006, 10:29
Aslında Muhammed'in kafasında başka bir amaç vardı ve bu amacını gerçekleştirecek cümleyi de bu antlaşmaya adeta "kurnazca" ilave ettmişti. O cümle son cümle idi ve şöyleydi: "Bu antlaşma ile taraflar, üçüncü bir tarafla savas yapılması halinde tarafsız kalınacağını zimnen kabul ederler."
Evet Muhammed Hayber'e saldırmayı kafasına koymuştu bir kere ama Hayberli yahudiler Mekke'lilerin oldukça iyi bir müttefiki idiler ve aralarında "içlerinden birine bir saldırı olduğu taktirde diğerinin ona yardıma geleceğine dair" bir antlaşmaları bile vardı. İşte bu son cümle ile Muhammed Hayber'e yönelik pek yakında yapacağı saldırıda Mekke'lilerin Hayber'lilere yardım etmesinin önüne geçmiş olacaktı.
Özellikle Ömer oldukça rahatsız olmuştu bu antlaşmadan ve şöyle diyordu: "Bizler dogru yoldayiz ve müsrikler de yanlış yolda değiller mi? O halde dinimiz ugrunda bu asağılanmayı niçin kabul edelim?” (Buharî, 65/48/5/4).
İlginçtir ama Hamidullah İslam Peygamberi kitabı 423 no'lu paragrafta Muhammed'in sığınmacıların tek taraflı olarak iadesine Ömer ve diğer ashabının itirazlarına şu şekilde cevap verdiği yazılı :
"İçimizden birinin kalkıp da Mekke’ye sığınmasını ancak bir dinden çıkma (irtidat) olarak görürüz ve bizim böylesi hainlere ihtiyacimiz yoktur; Buna karsılık, Mekkeliler arasından gelip bize katılan biri, kuskusuz Islam’a yeni girmiş biri olacaktır. Böyle bir kimse ise müşriklerden görebileceği eza ve iskencelerden dolayi Allah katında ödüllendirilecektir"
Yani Mekke'lilere eza ve cefa görecek olmasına rağmen teslim edilecek olan bu yeni müslümanlar için Muhammed "Allah katında ödüllendirilecek" diyerek bahane getirmektedir. Hamidullah ilginç bir yorum ile konuya şöyle devam eder:
"Öte yandan, bu tür zulme uğrayan kimselerin Islam’in lehine casusluk faaliyetlerinde bulunan gerçek bir “beşinci kol” oluşturacağını söylemeye gerek yoktur...."
Zulme uğrayacağını bile bile teslim et, yani kendi adamına ihanet et ve onlardan "beşinci kol" faaliyeti bekle... İşte yanlı, subjektif bakışın getirdiği komik ötesi yorumlar...
sodomo--
09-11-2006, 10:36
Ve çok ama çok ilginç bir şekilde bu tek taraflı iade maddesinin ilk kez uygulanacağı bir "iltica" girişimi de olmuştu. Hem de antlaşmayı Mekke'liler adına sonuçlandıran elçi Suheyl'in oğlu Ebu Cendel ayakları zincirlenmiş bir halde Muhammed'in yanına sığınmıştı. Babası müslüman olduğu için onu ayaklarından zincire vurmuştu..
İlginçtir ki Ebu Cendel'in öz abisi yani Suheyl'in diğer oğlu Abdullah da Muhammed'in ashabı arasındaydı ve onu karşılamak üzere iken Suheyl onu durdurdu ve Muhammed'e antlaşmanın imzalandığını ve bu antlaşma gereği onu geri alacağını söyledi. Antlaşmanın mürekkebi daha kurumamışken bu olay gerçekleşti ve Muhammed daha ilk anda antlaşmayı ihlal etmeyi göze alamayarak onu geri verdi. Bu olay adeta pişmiş aşa soğuk su kattı. Artık Muhammed sahabelerini dizginlemekte zorluk çekiyordu çünkü ilk defa bir müslümanı müşriklerin eline hem de onların gözü önünde teslim ediyordu.
Ömer'in sabrı taşmıştı ve Muhammed'İn yanına giderek ona :
"Sen Allah'ın peygamberi değil misin ?" diye sordu.
Muhammed:
--Evet, dedi
Ömer:
--O halde neden dinimizin şerefini bu kadar düşürüyoruz, diye sordu
Muhammed:
--Ben Allah'ın Resulüyüm *ve ona karşı gelemem, O bana zafer verecek, diye cevapladı
Ömer:
--Fakat sen bize Ka'be'ye gidip onu tavaf edeceğimizi söylememiş miydin, diye sordu.
Muhammed:
--Fakat ben sizin bu yıl gideceğinizi söylemiş miydim? diye cevap verdi.
Ömer:
--Hayır, dedi
Muhammed:
--Muhakkak Ka'be'ye gideceksiniz, dedi.
Ebu Cendel'in babası Suheyl ile birlikte geri götürülmesi ashab-ı kiramın duygularını galeyna getirmişti çünkü Ebu Cendel bir yandan ağlıyor ve bir yandan da "Beni bu zalimelere mi teslim ediyorsunuz" diyerek *Muhammed'in bir müslümanı o anda öylesi işine geldiği için harcamasını adeta yüzüne vuruyordu.
Ömer o kadar rahatsız olmuştu ki, dönüş yolunda Muhammed devesinin üzerinde tek başına giderken kendisine yaklaşarak, onu bıktıracak biçimde üç kez sormasina rağmen sorusuna bir cevap alamamıştı. Ve Ömer bu defa Ebu Bekr'e gidecek ona da aynı soruları soracak ama aynı cevapları alacaktı. İşte bütün bu şikayetlerin hemen ardından adeta *gönülleri sakinlestiren ve "sekinet" veren Fetih Suresi nazil olmuştu.
Üstelik Hudeybiye yenilgi antlaşması bu ayetlerde FETİH olarak geçiyordu:
Fetih 1: Biz sana apaçık bir fetih verdik.
Evet kastedilen Hudeybiye barış antlaşmasıydı ve apaçık bir şekilde bu antlaşmanın bir Fetih olduğundan bahsediliyordu. Halbuki fetih deyince müslmanların aklına o güne kadar savaş yolu ile elde edilen topraklar ve ganimetler gelmekteydi ve apaçık bir yenilgi antlaşması olan bu antlaşmanın fetihle de bir ilgisi yoktu çünkü değil savaş yolu ile müşrikleri yenilgiye uğratmak umre ziyareti için bile Ka'be'ye girememişlerdi. Bu nasıl bir Fetih di ?
Fetih 2. Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir.
Fetih 3. Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder.
Fetih 4. İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.
Fetih 5 (Bütün bu lütuflar) mümin erkeklerle mümin kadınları, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyması, onların günahlarını örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur.
Evet, her zaman olduğu gibi Muhammed yine içine düştüğü zor durumdan ayetlerin yardımı ile kurtulmaya çalışıyordu ama bunu yaparken de her zamana olduğu gibi yine battıkça batıyordu. Hatırlarsanız Uhud yenilgisinde de aynı şey söz konusuydu ve yardıma gelmeyen melekler ile ilgili Muhammed çeşitli bahaneler üretirken (tepedeki 50 okçuya suçu atarak) bocaladıkça bocalıyor, saçmaladıkça saçmalıyordu.
sodomo--
09-11-2006, 10:41
Ama ayetlerin bir çekiciliği vardı. En manasız ve gerçek ile çelişkili ayetler bile sahabe-i kiram *tarafından sorgusuz sualsiz kabul ediliyordu. Gerçekte bir yenilgi antlaşması olan Hudeybiye sulhü adeta allanıp pullanıp bir "zafer" diye takdim edilmişti.
Genellikle islamcı tarih yazarları bu antlaşmanın daha sonra sağladığı sözümona "stratejik" faydaları anlata anlata bitiremeseler de (ki bunların içinde pek yakın bir zaman sonra gerçekleşecek Hayber'in fethi ve iki yıl boyunca bu barış antlaşması sayesinde müslümaların nüfusunun iki katına çıktığı vb.) geleceğe isnat edilen bir takım avantaj sağlayıcı durumlar ile bunun bir yenilgi antlaşması olduğu gerçeğinin üstünü örterek adeta Fetih suresinde bahsedilen sözümona "fetih"in gerçekte yaşananlar ile bir çelişki oluşturmadığını ispatlamaya çalışıyorlardı.
Halbuki ortada ne "askeri bir fetih" ne de "gönüllerin fethi" vardı ve daha da ötesi oldukça barışçıl bir niyetle yapılacak olan "Umre" ziyareti bile yapılamamıştı ve ilk defa bir müslüman göz göre göre müşriklerin eline teslim edilmişti.
Peki öyleyse bu neyin Fethi idi ?
S.ateş'in meali ile devam edelim :
Fetih 18. Allah şu mü'minlerden razı olmuştur ki onlar, ağacın altında sana bi'at ediyorlardı, Allah onların gönüllerinden geçeni bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi.
Ağaç altında biat bu Rıdvan beyatı idi ve yakın fetihin ne olduğu konusu ise tamamıyla Muhammed'in kafasındaki Hayber'in işgali niyeti ile ilgiliydi. Tabii müslüman din adamları bu ayetleri adeta gelecekteki bir zaferi Allah'ın önceden haber vermesi olarak yorumlayarak bu ayetleri "gelecekten haber veren" mucizevi ayetler gibi anlatacaklardı ama Muhammed zaten Hayber'in fethini kafasına koymuştu ve bu amaçla da onların müttefiki olan Mekke'lilerle yaptığı Hudeybiye antlaşmasına "Bu anlaşma ile taraflar, üçüncü bir tarafla savas yapılması halinde tarafsız kalınacağını zimnen kabul ederler" şeklinde *bir cümle eklemiş ve buradaki niyetini de tamamıyla gizli tutmuştu.
Hal böyle iken Mekke'lilerin yardımını alamaycak olan Hayber'lilerin olası bir savaşta yenilgi ile çıkmaları oldukça muhtemeldi çünkü "saldırma" amacını icra etme ve bunun zamanlamasını belirleme işi tamamıyla Muhammed'in keyfiyetindeydi ve "saldırgan" tarafta olmanın keyfiyeti de Muhammed'e böyle gerçekleşmesi muhtemel bir zaferin kehanetinde bulunma fırsatı veriyordu.
sodomo--
09-11-2006, 10:43
Fetih 19. Yine onlara alacakları birçok ganimetler bahşeyledi. Allah üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Fetih 20. Allah size elde edeceğiniz birçok ganimetler va'detti. Şimdilik size bu(Hudeybiye Barışı)nı verdi. İnsanların ellerini sizden çekti ki bu, inananlara bir ibret olsun ve (Allah) sizi dosdoğru yola iletsin.
Fetih 21. (Size) Başka (ganimetler) de söz vermiştir ki henüz onları ele geçiremediniz, fakat Allah onları kuşatmış(sizin için ayırmış)tır. Allah her şeye yapabilir.
"Alacakları ganimetler" ifadesi ile Muhammed kafasında hesabını yaptığı Hayber'in ganimetleri vardı ve adamlarını her zaman olduğu gibi "ganimet vaadi" ile (bu sefer kazanılmış değil, gelecekteki ganimet) teskin etmeye çalışıyordu ve "İnsanların ellerini müslümanların üzerinden çekmesi" ile de Mekke'lilerin onlara artık rahatsızlık veremeyeceğini ve diğer kabilelere yapacakları ganimet seferlerinde *düşmanlarına destek çıkmayacaklarını ima ediyordu.
Peki eğer Fetih suresine göre bu barış antlaşması bir "fetih" ya da "zafer" idiyse neden Muhammed hala ashabına "ganimet " vaad ediyordu ?
Çünkü kendisinin ve sahabesinin kafasında "ganimet" ile mükafatlandırılmamış *bir "zafer" veya "fetih" manasızdı ve kendileri de bu manasız "fetih" sözcüğüne inanmıyorlardı.
Muhammed bunun farkındaydı ve onlara alışageldikleri fethi yani "ganimet" ile mükafatlandıkları fethin vaadinde bulunuyordu. Daha doğrusu "Madem bu bir fetih o halde nerede bunun ganimeti?"diye soracak olan ashabına, o ganimeti hiçte manevi *bir ganimet olarak göstermiyor ama somut alışılagelmiş fiziki ganimet anlayışını besleyecek bir tarz ile onu "vaad" ediyordu
sodomo--
09-11-2006, 10:46
Devam edelim olaylara : Ebu Beşr (veya Ebu Buseyr) *isminde bir müslüman da Mekke'de hapisten kaçmış (ki onu ailesi gözetim altında tutuyormuş) ve Muhammed'in yanına sığınmıştı. Onun arkasından da Kureyşli bir elçi gelerek Muhammed'den Ebu Beşr'i geri istemiş Muammed'de onu aynı Ebu Cendel'e yaptığı gibi geri vermişti. Ebu Beşr yanındaki iki elçi ile birlikte giderken elçilerden birinin kılıçını kapmış ve onun kafasına vurarak öldürmüş ve tekrar Muhammed'in yanına geri dönmüştü. Muhammed'i gördüğünde ona dedi ki :
--Ey Allah'ın Resulü, sen görevini yaptın beni onlara gönderdin Allah da beni serbest bıraktı.
Muhammed'de "Annesine yazık. Savaş için güzel bir meşale. Keşke yanında başkaları da olsaydı" diye mırıldandıktan sonra Ebu Beşr'e "nereye gidiyorsan git" diyerek yol verdi...
Gerçekte durum böyle miydi yoksa Muhammed, Beşir'e kendisine ait bir çete kurup Kureyş kervanlarına saldırması emrini mi vermişti (onun sorumluluk alanının dışında kendi başına buyruk olarak) bilinmez ama daha sonra Beşir (veya Buseyr) Mekke'den kendisi gibi kaçan yaklaşık 70 müslümanı etrafında toplayacak, islam toprakları dışında kervan yolu üzerinde bulunan Bedir yakınındaki Zu-l- Merve'de el-İs ormanına sığınacak ve bu bölgeden geçen Mekke kervanlarını yağmalamaya başlayacaktı *Mekke'liler bu durumdan ilallah ettikten sonra Muhammed'den Mekke'den kaçan müslümanları affederek yanına almasını ve onları kendi başlarına buyruk olarak bırakmamasını isteyeceklerdi; yani bir bakıma "suçluların iadesi maddesinin" işlevsizleşmesi anlamına geliyordu bu...
Muhammed her zamanki gibi bir çaresini bulmuş ve işine gelmeyen bir antlaşma maddesini bile düşmanlarına karşı kullanacağı bir silaha çevirmişti ve artık bu antlaşma maddesi görünürde onların lehine bile olsa aslında Mekke'lilerin aleyhine işliyordu. Madde sığınmacıların *iadesini şart koşuyordu ama teslim alınamayan sığınmacıları kim iade edecekti ki ?
sodomo--
09-11-2006, 10:49
Devam edelim: Mekke'den kaçan bir kadın da vardı Medine'ye gelip Muhammed'in yanına sığınan ve bu kız Ümmü Gülsüm idi.
Ümmü Gülsüm, Bedir savaşında esir alındıktan sonra Muhammed'in emri ile kafası kılıçla vurularak öldürtülen Ukbe bin Ebu Muayt'ın kızı idi. İşte şimdi Muhammed tarafından kafası uçurulan Ukbe'nin kızı gelip Muhammed'e sığınıyordu.
Acaba Ümmü Gülsüm babasının savaşta esir düştükten sonra Muhammed tarafından öldürüldüğünü bilmiyor muydu ?
Veya daha Muhammed Mekke'de iken onun getirdiği dini kabul eden bu kız acaba müslüman olduğu için Muhammed'i ve kendi din kardeşlerini öz babasından bile daha mı yakın hissediyordu kendisine ?
Nasıl olurda bir kız çocuğu babasının katilinin yanına sığınmacı olarak kaçardı? Müslüman olanların Bedir savaşında kendi babalarına, kardeşlerine veya evlatlarına acımadan kılıç salladıklarını ve onları esir aldıklarını biliyorduk ama bu sefer ki bir kız çocuğu idi ve belki de bir erkek çocuğuna göre daha farklı davranması beklenebilirdi ?
Ukbe b. Muayt belki de yıllarca onu yetiştirmek için ne çileler çekmiş, ne geceleri uykusuz kalmış ve nasıl bir geçim kaygısı ile didinip durmuş, yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmiş daha nice fedakarlıklar yapmıştı onun için. Şimdi ise bu kız kendi öz babasının katilinin yanına kaçıyordu....
Neyse devam edelim: Ümmü Gülsüm'ün iki kardeşi Velid bin Ukbe ile Umare bin Ukbe Hudeybiye antlaşması gereğince kardeşlerini geri almak amacıyla Medine'ye gelmişlerdi. Ama Muhammed ilk defa resmi anlamda antlaşma maddesini ihlal ediyor ve onları geri vermiyordu. Antlaşmanın sığınmacılar ile ilgili maddesinin erkekleri kapsadığını ve kadınları kapsamadığını söylüyordu onlara.
Tabii daha sonra bu çelişkili tutumuna meşruiyet sağlamak için bir ayet indirdi :
Mümtehine 10..Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları, imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların inanmış kadınlar olduklarını öğrenirseniz onları kafirlere geri göndermeyin...........
Devam edelim: Hudeybiye antlaşmasının üçüncü maddesi :" Anlaşmaya katılan iki tarafın müttefiklerini de kapsayacak sekilde...." ifadesi ile başlıyordu çünkü burada her iki tarafında "müttefikleri vardı. Mekke'lilerin müttefiki Benü Bekr kabilesi iken Muhammed'in müttefiki "Hûzaa'lılar idi. Bu ifade oldukça kritik bir öneme sahipti çünkü bu müttefiklerin aralarında çıkan bir savaş saha sonra Muhammed tarafından antlaşmanın ihlali olarak değerlendirilecekti.
Hamidullah'tan okuyalım : "Belazûri'nin naklettiğine göre Bir gün bir Hûzaa'lı Benu Bekr kabilesinden birinin Muhammed aleyhine hakarete varan sözler sarfettiğini söylediğini duyunca dayanamayıp üzerine atıldı ve Bekri'yi yaraladı. Bunun üzerine iki kabile arasında savaş patlak verdi...."
sodomo--
09-11-2006, 19:12
Bunun üzerine Bekriler misillemede bulunarak, Mekke’nin güneyindeki Vetîr ovasinda, Huzâ’alılara gece baskın düzenlediler. Tarihçilerin ifadesine göre bazi Mekkeliler onlara silah ve erzak yardıminda bulunmuşlar, hatta gizlice bu yağma olayına bizzat katılmışlardı. Bu suçu isleyenler daha sonra Mekke’ye sığınmışlar ve oradan himaye (eman) elde etmişlerdi. Bunun üzerine Huzâ’alılar da Medine’ye bir heyet göndererek, Resulullah (AS)’dan yardım talep etmişlerdi. Heyet sözcüsü Amr ibn Sâlim doğaçtan (irticalen) şu şiiri okumuştur:
“Ey Allahım! Ant verdim Muhammed’e (ki hatırlasın)
Babamızla babası arasında yapılan ittifak anlaşmasını…
Gerçekten Kureyşliler anlaşmayı bozdular;
Ve senin görkemli anlaşmanı da!
Onlar bana Kadâ’da bir pusu kurdular,
Ve yardıma çağıracak kimsem olmadıgını sandılar.
Bununla birlikte onlar horlanmis ve sayıca daha azdılar.
Ve bizi öldürdüler, diz üstü ya da secdede iken.”
http://ehlitevhid.de/Hz-Muhammed/Diger-Arap-Kabileleri.html
(Not : Hamidullah'ın referans aldığı kaynaklar: Belazûri I, S 740 ve Makrîzî I, 337)
sodomo--
14-11-2006, 04:29
Bu kabileler arasındaki asıl problem daha gerilere gidiyordu ve sebebi Benu el-Hadrami 'den Malik b. Abbad'ın Huzâa'lılar tarafından öldürülmesi idi. Malik'in Esvad b. Razn el Dili'nin Benu Bekr'în liderliğini yaptığı dönemde eman (güvence) hakkı vardı ve Huzâa kabilesinin kutsal kabul ettiği topraklara ticari bir amaç için gitmiş ve saldırıya uğrayarak öldürülmüş, malları da gaspedilmişti. Buna misilleme olarak Benu Bekr kabilesi de bir Huzâa'lıyı öldürmüştü ve daha sonra da Huzâa'lılar Benu Bekr'e saldırmış iki kişi ve Esved b. Razn'ın oğlu Duayb'ı öldürmüşlerdi. Öldürülenler Benu Bekr kabilesinin saygın isimleri idi.
Tabii aslında çok garip bir şekilde bu birbirine düşman olan iki kabile de antlaşmada taraf yapılmıştı. Bu iki kabilenin çok daha öncesinden bir "kan davası" haline gelmiş bir düşmanlıkları vardı ve bu aralarındaki bu son saldırıların nedeni hiçte Hamidullah'ın Belazûri'den yaptığı üstteki alıntıdaki gibi "Muhammed'e hakaret" nedeni ile başlamamıştı. Belki olsa olsa böylesine bir hakaret zaten varolan bir kan davasının "Hudeybiye sulhü" ile geçici bir süre ara verilmesine rağmen adeta "geliyorum" dercesine tekrar ortaya çıkması idi ve bunun için ufak bir "kıvılcım" olma özelliğine sahipti. Benu Bekr kabilesi en son Huzâa'lılar tarafından öldürülen üyelerinin intikamını almak istiyor ama Hudeybiye antlaşması nedeni ile müttefiki oldukları Kureyş'lilerin yaptığı ve kendilerinin taraf oldukları antlaşmayı ihlal etmek (üstelik antlaşma Kureyş'lilerin lehinde idi) işlerine gelmiyordu.
İşte bu son olaydan sonra; yani Benu Bekr'li bir kişinin Huzâa'lı birisi tarafından yaralanması olayından sonda, Benu Bekr'liler Vâtir denilen bir yere gece baskını düzenlemişler ve Munabbih isminde bir Huzâa'lıyı öldürmüşlerdi. (Kaynak: Taberi, Tarih: İslamın Zaferi'nin Michael Fishbein tarafından ingilizceye çevirisi)
İşte bunun üzerine Huzâa'lı Amr ibn Sâlim, Muhammed'in yanına gelerek bu yukarıdaki doğaçlama şiiri okuyarak ondan yardım istemişti.
Devam edecek...
ozgur_beyin
14-11-2006, 21:03
sevgili sodomo
* * * yazdıkların için ,derin bir teşekkür.
* * * bunların içinde (bana göre) *en ilginç olan şu. *alemleri yaratan allahın ve onun peygamberinin , Osman'ın *ölmediğinden bile haberleri yok. herhaldeufak işlerle uğraşmadıkları içindir.
sodomo--
15-11-2006, 13:58
Bu olaydan sonra Ebu Süfyan Medine'ye gelerek Hudeybiye antlaşmasını yenilemek ister ama Muhammed buna yanaşmaz çünkü uzun zamandır kolladığı fırsatı yakalamış ve antlaşmayı bozmak için bahanesini bulmuştur. Ebu Süfyan sırayla Ebubekir, Ömer ve Ali'nin ynına gitmesine rağmen hiç birisinden yüz bulamaz ve devesine atlayarak Mekke'ye geri döner.
----------
Evet şimdi en baştan itibaren aklımıza takılan sorularımızı sıralayalım:
1-Muhammed vahye yakın bir rüyasında Umre ziyaretinde bulunduğunu görmüş ve 1400 adamını toplayarak yola çıkmıştır ama yine kendi devesi Kesva'nın Hudeybiye de durup daha ileri gitmemesini de bir ilahi işaret olarak algılamış ve daha ileri gitmemiştir.
Acaba vahyini rüya olarak indiren Allah, Muhammed ile dalga mı geçmiştir veya Muhammed bu 1400 kişi ile mi dalga geçmiştir ?
Yoksa daha önce Uhud'da gördüğümüz gibi Allah burada da verdiği sözü yerine getirmemiş midir ? Yoksa Muhammed kendini mi kandırmaktadır ?
2- Elçisi Osman b. Affan'ın alıkonulması sonucu ashabına savaş yemini ettiren Muhammed bu kadar ilahi işaret almasına rağmen neden Osman'ın öldürülmediği yönünde bir işaret alamamıştı veya savaşmak için bir bahane mi aramaktaydı ?
3- İlk defa başta Ömer olmak üzere kendi ashabının tepkisini alan Muhammed neden müminleri kendi elleri ile Kureyş'lilere teslim etmek gibi aşağılayıcı ve kabul edilemez bir maddenin antlaşmada yer almasına göz yummuştu ? Sonuçta amaç sadece Umre ziyareti ise o halde sadece bu Umre ziyaretinin gerçekleşmesi için bu kadar büyük bir taviz nasıl verilebilirdi? Muhammedin ve ashabını Umre ziyareti (ki bir sonraki yıl sadece 3 gün için izin verilmişti onlara) Mekke'den kaçan müslümanların çektikleri eziyetlerden kurtulmalarından veya özgürlüklerine kavuşmalarından daha mı önemliydi ?
4-Bu antlaşmanın bir "fetih" olduğunu nasıl söyleyebilirdi ? Üstelik bu konuda adamlarını ikna etmeyi başaramamış ve ancak ayet indirerek onları yatıştırabilmişti...
5-Daha sonra da Mekke'den kaçan müslümanların İs ormanında çete kurup Kureyş kervanlarına saldırmalarını kendisi mi söylemişti ?
6- Neden antlaşmaya birbiri ile kan davası bulunan iki kabile de dahil edilmişti ? (Ki bu durum daha sonra antlaşmanın bozulmasına neden olacaktı)
7-Muhammed'in kafasında Hayber'in fethi vardı ve Hayber'liler Mekke'liler ile daha önce bir antlaşma yapmışlardı. Bütün islam tarihçilerinin işaret ettiği gibi bu antlaşma "stratejik" bir antlaşmaydı ve pek yakında gerçeleşecek Hayber saldırısında onlara destek verecek Mekke'lileri bu antlaşma ile pasifize etmek isteyen Muhammed'in akılcı bir taktiğinden başka bir şey değildi. O halde Muhammed bu stratejisini en baştan beri kafasında kurgulamış ama hiç kimseye söylememişti.
O halde Muhammed masum bir Umre ziyareti görüntüsünün arkasında sinsi bir savaş planı yapıyordu. Peki ama eğer böyle ise ve bu Hudeybiye'den dönüşte nüzul eden(!) ayetler ile Hayber ganimetleri (Fetih 19,20,21) kastediliyorsa o halde bundan altı hafta sonra gerçekleşecek olan Hayber saldırısının "haklı bahanesi" ne idi ? Daha doğrusu bu ayetler aynı zamanda Muahmmed'in "saldırganlığının" birer kanıtı değil miydi ?
8-Muhammed isteseydi kendi ayağına kadar gelen ve antlaşmayı yenilemek isteyen Ebu Süfyan ile Hudeybiye antlaşmasını yenileyebilir ve daha uygun koşullarda yeni bir antlaşma yapabilirdi ama o buna yanaşmadı acaba daha önce de Bedir savaşında indirdiği bu ayetin hükmünü mü uyguluyordu ?
Muhammed 35. Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. O amellerinizi asla eksiltmeyecektir
Açıkcası daha sorulacak sorular var ama lafı fazla uzatmaya gerek yok. Aslında Hayber'in fethini anlatmak istedim ama bu konunun Hudeybiye ile o kadar yakın bir bağı var ki Hudeybiye'yi anlatmadan Hayber tam olarak anlaşılamaz, diye düşündüm.
Bundan sonraki savaş topiğini "Hayber ve Allah'ın vaad ettiği ganimetler" ismi ile açacağım ve orada çok açıkca görülecektir Muhammed'in savaşlarını ne amaçla yaptığı....
Özgür-beyin, topiği okuduğun için sana teşekkür ederim, sorduğun soru yerindedir ve cevabı da basittir: Muhammed'e hiç bir zaman ve hiç bir yerden bir işaret gelmemiştir ve o da işini vahiylere ve işaretlere bırakmayacak kadar dünyevi ve kurnazdır.
paylaşımın için teşekkür ederim sodomo, bayağı çalkantılı bir dönemmiş, bişey belirteyim, hani derler ya peygamber geldi herkes ona koştu, hemen islamı yürekten benimsediler vs... ama işin aslına bakılırsa çoğu arap islama karşıydı, ancak siyasi olarak muhammed üstünlüğü sağlayınca insanlar mecburiyetten islama geçti sonraları. yani muhammed yönetimi ele geçirmemiş olsaydı ancak ona yürekten inanan bir avuç insan olurdu.
sodomo--
17-11-2006, 02:30
Servet aslında Muhammed'in islamı yayma biçimi zor, şiddet, psikolojik baskı, rüşvet vb. gayri meşru yollardır. Bunun o kadar çok örneği var ki, tek başına ayrı bir topic olur. Zannedildiği gibi o dönem Muhammed ile muhattap olan puta taparlar, hristiyan, museviler vb. hiçte saf değillerdi ve olağan üstü bir direnç gösterdiler Muhammede karşı.
Muhammedi sorgulamaları ve onunla dini konulardaki tartışmaları bile bugünkü entellektüel düzeyin üstündeydi. Tabii onların Muhammedi canlı görmek ve nasıl birisi olduğunu anlayabilmek gibi avantajları da vardı. Emin ol onlar bizden çok daha iyi biliyorlardı Muhammed'in sahte peygamber olduğunu. Muhammed'in yanında kılıç sallayanların bile bir çoğu onun peygamber olduğuna inanmıyor ama yükselen bir güç ile yan yana durarak servet ve iktidar sahibi oluyorlardı. Mesela Muhammed'e gelip "Senin dinine tabii olalım ama namaz kılmayalım, içki yasak olmasın, oruç tumayalım, zekat vermeyelim" diyen kabile liderleri vardı islamın yükselişi ile Muhammed'in yanında saf tutmak isteyen. Belli ki dertleri islam değildi sadece onun yanında saf tutarak onun saldırılarından korunmak ya da onunla birlikte savaşarak ganimet, zenginlik sahibi olmak istiyorlardı.
İlginç konuşmalar vardır mesela Muhammedin çevresi ile yaptığı ve bugün yaşayan insanlara mesaj niteliğindedir:
"Resulullah "Çocuklarını öldürmemek hususunda" nasihatlerde bulununca Hind: "Biz onları küçükken büyüttük, fakat onları sen öldürdün" dedi. O bu sözüyle oğlu Hanzale'yi kastediyordu. (Elmalılı C.7 s. 558)
Aslında Muhammed'in hayatı ve savaşları konusu o kadar çok malzeme sunuyor ki, bu tip herşeyin bir iki cümlede özetlendiği "can alıcı" dialoglar, olay ve davranış biçimlerini tek başına ayrı bir konu gibi ele almak mümkün...
Mesela kızı Zeyneb ve damadı Ebu'l As benim favori isimlerim ve en taktir ettiğim insanlar oldu. Özellikle kızı Zeyneb Muhammed'e adeta dünyanın kaç bucak olduğunu tek bir bir hareketi ile göstermiş ve onu manevi olarak per perişan etmiştir kocasına olan sevgisi ile.
Dediğim gibi bir ara "Muhammed'in can alıcı dialogları" ismi ile bir başlık açacağım bu savaşlarını bitirdikten sonra. Biraz o dönemin insanlarının halet-i ruhiyesini de ortaya koymak gerekiyor.
ozgur_beyin
03-06-2009, 21:12
güncelleme