istatistik
12-02-2013, 23:19
Bugün (12.02.2013) Cumhuriyet Gazetesinin internet sayfasındaki bir habere göre (Diyanetten Tuhaf Anket (http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=398534&kn=7&ka=4&kb=7)) Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye İstatistik Kurumu(TÜİK) yapmış oldukları “Vatandaş Memnuniyet Anketi” isimli ortak çalışma ile Türk Halkının dindarlığını da ölçtü. Adrese dayalı kayıt sistemi(AKS) aracılığı ile belirlenmiş olan örnekleme yöneltilen iki soru ile dindarlık algısı ölçülmeye çalışılmış: 1) Dini bilgileriniz açısından kendinizi nasıl değerlendirirsiniz, 2) Kendinizi ne kadar dindar buluyorsunuz. Haberde belirtildiğine göre çalışmanın detaylı bir sunumu önümüzdeki günlerde yapılacakmış.
Haberi okuduktan sonra, detaylı yayını beklemeden eldeki veriler ile çalışmaya bir “istatistikçi” gözü ile bakmak gerekliliği hissettim. Bunun nedeni, medyada sadece bu önsel verilerin haber değeri taşıması (ki detaylı çalışma yayınlandıktan sonra haber değerini yitirmiş olacaktır) ve yayınlanacak olan genişletilmiş raporun sadece sınırlı bir kesimin eline geçecek olmasıdır.
Şu hali ile yayınlanmış haberi okuyan ve iki büyük kampa ayrılmış görüntüsü veren ülkemizde insanların kafasında başlıca iki fikir oluşacaktır: 1) Durum vahim, 2) Dini bütün bir insanımız var. Ancak, veriler daha geniş bir bakış açısı ile incelenecek olursa, çok daha ilginç ve etkileyici bilgilere ulaşılacaktır. Gelin isterseniz satır aralarına gizlenmiş bu bilgileri beraber inceleyelim.
Öncelikle belirtilmesi gereken, dindarlık kavramının tam bir tanımının olmaması, bu kavramın ölçülebilir olmasına engeldir. Bu sebeple de bir kişinin/toplumun dindarlık durumunun/seviyesinin ölçülebilmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Ankette yer aldığı hali ile “Kendinizi ne kadar dindar buluyorsunuz” sorusu ise yine istatistiksel olarak anlamsızdır. Çünkü bu soru, dindarlıktan ne anlıyorsunuz gibi birden çok seçeneğin aynı anda işaretlenebileceği ve dindarlık konusunda belirli bir çerçeve oluşturan (ki bu çerçeve de net değildir ancak kafalarda bir fikir oluşmasını sağlayacaktır) bir soru olmadan hiçbir şey ifade etmemektedir. Eğer çalışmada gerçekten böyle bir anket sorusu bulunmuyorsa, çalışmayı yapanların istatistiğe yönelik bilgilerini tazelemeleri faydalı olacaktır.
Çalışma bu hali ile incelendiğinde ise çalışmaya katılanların %9’u çok dindarım, %63.1’i dindarım, %21.6’i ne dindarım ne değilim, %4.7’si dindar değilim ve %1.1’i hiç dindar değilim yanıtını vermiş. Herhangi bir dine inanmayanların oranı ise %0.5 olarak açıklanmış. Bu sonuçlara göre Diyanet İşleri Başkanlığı, “Çok sayıda Batı ülkesinin temel sorunu görünümünde olan dinden uzaklaşma/dinsizleşme eğilimlerinin Türkiye’deki etkisi oldukça sınırlı kalmıştır” yorumunda bulunmuştur. Dinden uzaklaşmayı tehlike/sorun olarak gören diyanet işlerinin bu kaygısının, herhangi bir dine inanmayan insanların çokça bulunduğu ülkelerin sosyal, kültürel, ekonomik ve haklar açısından durumları incelendiğinde oldukça “saçma” hatta “aptalca” bir kaygı olduğunu düşündürmektedir.
Anketten elde edilen bir diğer sonuca göre ise, erkekler kadınlardan, gençler yaşlılardan, liseliler ise üniversitelilerden daha dindar olduklarını düşünüyorlar. Aslında bu sonuçlar incelendiğinde, Türk insanının kafasındaki dindarlık düşüncesi hakkında da bir fikir yürütülebilmektedir. Bu konuda benim düşüncem ise, Türk insanının dindarlık anlayışının, erkek egemen bir din ve bu dine yönelik bilimsellikten uzak, dini körü körüne savunan bir düşünce olduğu yönünde. Bu bakımdan, özellikle sanal ortamda sıkça rastladığımız ve “ben dine inanmıyorum” şeklinde kendi fikrini beyan etmiş kişiye salakça tepkiler veren ve işi küfretmeye kadar vardıran kişiler kendilerini dindar yaptıklarını da dindarlık olarak görmekte. (Sanal ortamda bu davranışları sergilemiş olan kişilerin sosyal paylaşım sitelerinde beyan ettikleri bilgiler ışığında cinsiyet, yaş ve eğitim düzeyleri konusunda bir fikir sahibi olmak mümkün olduğuna göre yukarıda yapmış olduğum tespitin toptan yanlışlanması mümkün değildir)
Ankette yer alan ikinci soruya (Dini bilgileriniz açısından kendinizi nasıl değerlendirirsiniz) gelinecek olursa, elde edilen sayısal veriler üzerinden yapılabilecek yorumlamalar ise ilk soruya göre daha da ilginç olacaktır. Buna göre, çalışmaya katılan deneklerden dini bilgilerinin “çok iyi”, “iyi” ve “orta” seviyede olduğunu beyan edenler, örneklemin %92’sini oluşturmaktadır. Bu sorunun ve bu soruya verilmiş olan cevapların da istatistiksel olarak herhangi bir mantığının olmadığını, yine bir önceki sorudaki nedenler dolayısıyla söylememiz mümkündür. Ancak, bunu bir kenara bırakıp veriler üzerinde bir yorumda bulunacak olursak, ankete katılanların özgüvenlerinin aşırı yüksek olduğunu söyleyebiliriz.
Aslında bu özgüvenin kaynağı (ya da sorumlusu) bireylerin kendileri değil, Türkiye’deki din eğitimi algısıdır. Bunun nedeni, ülkemizdeki din eğitiminin Arapça ayetlerin ezberlenmesi, bu ayetlerin bir takım hareketler ile harmanlanarak namaza dönüştürülmesinin öğretimi ve 1400 yıl önceki savaşların anlatımından ibaret olmasıdır. Bu bakımdan, ilköğretimi (4+4+4 eğitim sistemine göre orta son sınıfı) bitirmiş olan bir “çocuk” bile din konusunda bir alimdir.
Ancak gerçekte ise durum bunun tam tersidir. Bu ülkede din konusunda alim geçinenlerin bile din hakkında bilgileri oldukça sınırlı ve eksiktir. Bunu anlamak için Turan Dursun’a açılmış olan ve beraat etmiş olduğu bir davayı incelemek faydalı olacaktır: Buna göre, söz konusu davada Muhammed’in cinsel hayatını yazan Turan Dursun, “Peygamberin manevi hatırasına hakaretten” yargılanmıştır ve beraat etmiştir. Davacıya göre yazılanlar hakaret içermektedir ancak mahkemeye sunulan noter onaylı ve yeminli tercümanlarca çevrilmiş belgeler durumun tersini göstermektedir. Yazılanlar sadece yalın gerçeklerdir. Şüphesiz dava açmayı sağlayan cesaret davacının bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bunun yanında, hayatta olduğu dönemde açıkça davet etmesine karşın hiçbir ilahiyatçının tartışma için Turan Dursun’un karşısına çıkmaya cesaret edememesi yine kendi bilgilerine olan güvensizliklerinden kaynaklandığını düşündürmektedir(Eğer saklayacak bir şeyleri yoksa).
http://img202.imageshack.us/img202/2294/41680230357064302496910.jpg
Sokaktaki vatandaşın ise din konusundaki cehaleti insanı çileden çıkartacak düzeydedir. Buna göre, herhangi bir tartışma ortamında, ayetler üzerinden yürütülen bir tartışmada bile insanlar yazılmış olan ayetten bir haber şekilde tartışmakta dahası ayeti de karşısındakinin uydurduğu suçlamasında bulunmaktadırlar. Daha temel bilgilerden bile yoksun bir toplumun %92’sinin dini bakımdan yeterli entelektüel donanıma sahip olduğunu düşünmek saçma olacaktır. Mantıksız ve yanlı olduğu daha ilk bakışta anlaşılan bir veriye “ciddi” bir çalışmada yer vermek ise bir istatistikçinin yapmaması gereken bir iştir.
Dindarlık konusunda gençlerin yaşlılardan daha iddialı olduğu yönündeki rakamlar, toplumda açıkça görülen muhafazakarlaşmanın somut veriye dökülmüş halidir. Ancak bu muhafazakarlaşma, uzmanların da belirttiği gibi bilgiden yoksun, içi boş ve yönlendirilmiş topluluklardan oluşan bir muhafazakarlıktır. Bu bakımdan bunu bir muhafazakarlaşmadan çok yozlaşma şeklinde yorumlamak daha uygun olacaktır.
Genel politik durum çerçevesinde diyanet işlerinin böyle bir anket yapma gereği hissetmesi anlaşılabilir olmakla beraber, istatistiksel olarak pek de kaliteli olmadığı izlenimi oluşturan bu çalışmayı TÜİK gibi “bilimsel” olduğunu iddia eden bir kurumun neden ve hangi koşullar altında yapmış olduğudur. Merak ettiğim, çalışmanın detaylarının açıklanması, yanlış olduğunu düşündüğüm noktaları aydınlatabilecek midir?
Haberi okuduktan sonra, detaylı yayını beklemeden eldeki veriler ile çalışmaya bir “istatistikçi” gözü ile bakmak gerekliliği hissettim. Bunun nedeni, medyada sadece bu önsel verilerin haber değeri taşıması (ki detaylı çalışma yayınlandıktan sonra haber değerini yitirmiş olacaktır) ve yayınlanacak olan genişletilmiş raporun sadece sınırlı bir kesimin eline geçecek olmasıdır.
Şu hali ile yayınlanmış haberi okuyan ve iki büyük kampa ayrılmış görüntüsü veren ülkemizde insanların kafasında başlıca iki fikir oluşacaktır: 1) Durum vahim, 2) Dini bütün bir insanımız var. Ancak, veriler daha geniş bir bakış açısı ile incelenecek olursa, çok daha ilginç ve etkileyici bilgilere ulaşılacaktır. Gelin isterseniz satır aralarına gizlenmiş bu bilgileri beraber inceleyelim.
Öncelikle belirtilmesi gereken, dindarlık kavramının tam bir tanımının olmaması, bu kavramın ölçülebilir olmasına engeldir. Bu sebeple de bir kişinin/toplumun dindarlık durumunun/seviyesinin ölçülebilmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Ankette yer aldığı hali ile “Kendinizi ne kadar dindar buluyorsunuz” sorusu ise yine istatistiksel olarak anlamsızdır. Çünkü bu soru, dindarlıktan ne anlıyorsunuz gibi birden çok seçeneğin aynı anda işaretlenebileceği ve dindarlık konusunda belirli bir çerçeve oluşturan (ki bu çerçeve de net değildir ancak kafalarda bir fikir oluşmasını sağlayacaktır) bir soru olmadan hiçbir şey ifade etmemektedir. Eğer çalışmada gerçekten böyle bir anket sorusu bulunmuyorsa, çalışmayı yapanların istatistiğe yönelik bilgilerini tazelemeleri faydalı olacaktır.
Çalışma bu hali ile incelendiğinde ise çalışmaya katılanların %9’u çok dindarım, %63.1’i dindarım, %21.6’i ne dindarım ne değilim, %4.7’si dindar değilim ve %1.1’i hiç dindar değilim yanıtını vermiş. Herhangi bir dine inanmayanların oranı ise %0.5 olarak açıklanmış. Bu sonuçlara göre Diyanet İşleri Başkanlığı, “Çok sayıda Batı ülkesinin temel sorunu görünümünde olan dinden uzaklaşma/dinsizleşme eğilimlerinin Türkiye’deki etkisi oldukça sınırlı kalmıştır” yorumunda bulunmuştur. Dinden uzaklaşmayı tehlike/sorun olarak gören diyanet işlerinin bu kaygısının, herhangi bir dine inanmayan insanların çokça bulunduğu ülkelerin sosyal, kültürel, ekonomik ve haklar açısından durumları incelendiğinde oldukça “saçma” hatta “aptalca” bir kaygı olduğunu düşündürmektedir.
Anketten elde edilen bir diğer sonuca göre ise, erkekler kadınlardan, gençler yaşlılardan, liseliler ise üniversitelilerden daha dindar olduklarını düşünüyorlar. Aslında bu sonuçlar incelendiğinde, Türk insanının kafasındaki dindarlık düşüncesi hakkında da bir fikir yürütülebilmektedir. Bu konuda benim düşüncem ise, Türk insanının dindarlık anlayışının, erkek egemen bir din ve bu dine yönelik bilimsellikten uzak, dini körü körüne savunan bir düşünce olduğu yönünde. Bu bakımdan, özellikle sanal ortamda sıkça rastladığımız ve “ben dine inanmıyorum” şeklinde kendi fikrini beyan etmiş kişiye salakça tepkiler veren ve işi küfretmeye kadar vardıran kişiler kendilerini dindar yaptıklarını da dindarlık olarak görmekte. (Sanal ortamda bu davranışları sergilemiş olan kişilerin sosyal paylaşım sitelerinde beyan ettikleri bilgiler ışığında cinsiyet, yaş ve eğitim düzeyleri konusunda bir fikir sahibi olmak mümkün olduğuna göre yukarıda yapmış olduğum tespitin toptan yanlışlanması mümkün değildir)
Ankette yer alan ikinci soruya (Dini bilgileriniz açısından kendinizi nasıl değerlendirirsiniz) gelinecek olursa, elde edilen sayısal veriler üzerinden yapılabilecek yorumlamalar ise ilk soruya göre daha da ilginç olacaktır. Buna göre, çalışmaya katılan deneklerden dini bilgilerinin “çok iyi”, “iyi” ve “orta” seviyede olduğunu beyan edenler, örneklemin %92’sini oluşturmaktadır. Bu sorunun ve bu soruya verilmiş olan cevapların da istatistiksel olarak herhangi bir mantığının olmadığını, yine bir önceki sorudaki nedenler dolayısıyla söylememiz mümkündür. Ancak, bunu bir kenara bırakıp veriler üzerinde bir yorumda bulunacak olursak, ankete katılanların özgüvenlerinin aşırı yüksek olduğunu söyleyebiliriz.
Aslında bu özgüvenin kaynağı (ya da sorumlusu) bireylerin kendileri değil, Türkiye’deki din eğitimi algısıdır. Bunun nedeni, ülkemizdeki din eğitiminin Arapça ayetlerin ezberlenmesi, bu ayetlerin bir takım hareketler ile harmanlanarak namaza dönüştürülmesinin öğretimi ve 1400 yıl önceki savaşların anlatımından ibaret olmasıdır. Bu bakımdan, ilköğretimi (4+4+4 eğitim sistemine göre orta son sınıfı) bitirmiş olan bir “çocuk” bile din konusunda bir alimdir.
Ancak gerçekte ise durum bunun tam tersidir. Bu ülkede din konusunda alim geçinenlerin bile din hakkında bilgileri oldukça sınırlı ve eksiktir. Bunu anlamak için Turan Dursun’a açılmış olan ve beraat etmiş olduğu bir davayı incelemek faydalı olacaktır: Buna göre, söz konusu davada Muhammed’in cinsel hayatını yazan Turan Dursun, “Peygamberin manevi hatırasına hakaretten” yargılanmıştır ve beraat etmiştir. Davacıya göre yazılanlar hakaret içermektedir ancak mahkemeye sunulan noter onaylı ve yeminli tercümanlarca çevrilmiş belgeler durumun tersini göstermektedir. Yazılanlar sadece yalın gerçeklerdir. Şüphesiz dava açmayı sağlayan cesaret davacının bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bunun yanında, hayatta olduğu dönemde açıkça davet etmesine karşın hiçbir ilahiyatçının tartışma için Turan Dursun’un karşısına çıkmaya cesaret edememesi yine kendi bilgilerine olan güvensizliklerinden kaynaklandığını düşündürmektedir(Eğer saklayacak bir şeyleri yoksa).
http://img202.imageshack.us/img202/2294/41680230357064302496910.jpg
Sokaktaki vatandaşın ise din konusundaki cehaleti insanı çileden çıkartacak düzeydedir. Buna göre, herhangi bir tartışma ortamında, ayetler üzerinden yürütülen bir tartışmada bile insanlar yazılmış olan ayetten bir haber şekilde tartışmakta dahası ayeti de karşısındakinin uydurduğu suçlamasında bulunmaktadırlar. Daha temel bilgilerden bile yoksun bir toplumun %92’sinin dini bakımdan yeterli entelektüel donanıma sahip olduğunu düşünmek saçma olacaktır. Mantıksız ve yanlı olduğu daha ilk bakışta anlaşılan bir veriye “ciddi” bir çalışmada yer vermek ise bir istatistikçinin yapmaması gereken bir iştir.
Dindarlık konusunda gençlerin yaşlılardan daha iddialı olduğu yönündeki rakamlar, toplumda açıkça görülen muhafazakarlaşmanın somut veriye dökülmüş halidir. Ancak bu muhafazakarlaşma, uzmanların da belirttiği gibi bilgiden yoksun, içi boş ve yönlendirilmiş topluluklardan oluşan bir muhafazakarlıktır. Bu bakımdan bunu bir muhafazakarlaşmadan çok yozlaşma şeklinde yorumlamak daha uygun olacaktır.
Genel politik durum çerçevesinde diyanet işlerinin böyle bir anket yapma gereği hissetmesi anlaşılabilir olmakla beraber, istatistiksel olarak pek de kaliteli olmadığı izlenimi oluşturan bu çalışmayı TÜİK gibi “bilimsel” olduğunu iddia eden bir kurumun neden ve hangi koşullar altında yapmış olduğudur. Merak ettiğim, çalışmanın detaylarının açıklanması, yanlış olduğunu düşündüğüm noktaları aydınlatabilecek midir?