irsArtvin
24-02-2013, 02:35
İnsanlar arasına karışıp sorsak, “polis nedir/kimdir?” diye, alacağımız cevap ortalamaya vurulduğunda üç aşağı beş yukarı aynı olacaktır: “bizi bütün tehlikelerden koruyan, toplumun düzenini sağlayan, vatandaşa yardımcı olan devletin resmi kolluk görevlileridir veyahut memurlarıdır vs.” Bu, malum bir bilgi; ancak herkesçe bilinen bu malum bilginin gerçekten de doğruluğu var mıdır ve ne kadar inandırıcıdır? Bunu anlamanın en kolay yolu, ancak reele yani polis ile sıradan vatandaşı bir araya getiren hayatın ta kendisine bakmaktır, zira geriye kalan tüm söylemler ve hamasi nutuklar laf-ı güzaftır ve de hiçbir ehemmiyeti bulunmamaktadır. Polisin; uyuşturucu tacirleriyle, kaçakçılarla, mafya ile tarih boyunca kol kola yürümüş olmasından dolayı kapitalist hukukun “yasadışı” diye nitelendirdiği birçok “suça” bulaşmış, iştirak etmiş olması genel olarak herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Ama bu mevzuya direkt buradan başlamak doğru olmaz; isterseniz ilk önce burjuva mülkiyet ilişkilerine istinat eden kapitalist sistemde polisin ne iş yaptığına bir bakalım:
Polis; kapitalist hukukun yani özel mülkiyeti kutsayıcı, her ne pahasına olursa olsun koruyucu, kollayıcı burjuva mülkiyet yasalarının vermiş olduğu vazifeleri yerine getirmekle mükelleftir. Bu vazifeler de anlayacağınız üzere kapitalist sistemi yani özel mülkiyeti tehlikeye atan ya da içinde tehdit unsuru barındıran her türlü insani faaliyeti engellemektir. Bu faaliyet bazen sıradan bir hırsızlıktır, bazen burjuvazinin sistem içindeki para düzenini, akışını yani tahakkümünü engellemesi, tehlikeye atması hasebiyle “suç” olarak nitelendirdiği her türlü kaçakçılık, kara para aklama, vergi kaçakçılığı vs. bazen de bir insanın öldürülmesinden kaynaklanan burjuvazinin halkın üzerindeki tahakkümünü kırmasına sebebiyet verebilecek nitelikteki bir kaosa tekâmül etme olasılığı bulunan bir cinayettir. Genel çerçevesi ile bakmak gerekirse, polis, insanların bireysel manada veya tüzel olarak muhtelif şekilde haiz olduğu mülkün korunması ile görevlendirilmiştir. İnsanlara sorduğumuzda “polis nedir/kimdir?” sorusuna genel olarak aldığımız yukarda yazdığım cevaplar, işte bu burjuva mülkiyet yasalarının alt yapısını oluşturduğu ve muayyen ettiği insani ilişkilerden ya da üstyapının ihtiva ettiği burjuva karakterdeki mülkiyet menşeili sorunlardan kaynaklanan polise verilmiş kapitalist sistemi korumakla mükellef olan görevler bütünüdür. Bir de unutmadan geçmeyelim, polisin korumakla mükellef olduğu bu görevler bütününü ifa ederken de her türlü şiddet içeren zorbalığı yapması yani cebirle yerine getirmesi “yasa”lara göre serbesttir ve bunda bir beis yoktur.
Polisin görevlerini genel hatları ile tanımladığımıza göre şimdi de doğduğumuzdan itibaren bize doğru olarak benimsetilmiş, kabul ettirilmiş ve bizim kanıksadığımız birçok dogmanın sorgulanmasına, gerçeğinin ve doğrusunun ne olduğunu anlamamıza yarayan, modern insan olmanın gereklerinden birisi olan sorma eylemini bizim de ifa etmemiz elzemdir, hatta olmazsa olmazımızdır. O zaman soralım, polis aslında neyi, kimi korur? Yukarıda neyi koruduğunu açık bir şekilde netleştirdik; şimdi de bu koruduğu şeyin gerçekte kimin işine yaradığının sorusunun sorulması zamanıdır. İşte can alıcı o soru: “bu kadar üzerine düşülen, titizlikle korunan bu özel mülkiyet yasaları üzerine inşa edilmiş sistem içindeki koruyucu, kollayıcı güç olan polis kimi kimden veyahut neyi kimden korumaktadır?” Emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayan, açlık veya yoksulluk sınırında yaşamını idame ettirmeye çalışan işçi sınıfına mensup Mehmet amcayı mı? Küçük çaplı sermayeye sahip, altında çalıştırdığı üç beş kişi ile burjuva mülkiyete dayalı, toplumun geneline bakıldığında diğerlerinden hallice “iyi” bir yaşam süren küçük burjuvaziye mensup sıradan vatandaş Ahmet amcayı mı? Yoksa kapitalist ekonomi içerisindeki kartel veya tröst diye tabir edilen, dünyanın birçok ülkesinde ticari varlığını sürdüren ve bu ülkelerdeki pazar faaliyetleri ile o ülkelerdeki insanların kanını emen, aynı zamanda da o ülkelerdeki siyasette de çoğu zaman etkili olup söz söyleme hakkı bulunan çokuluslu, emperyalist şirketleri mi? Bu sorunun cevabını da ilk başta yaptığımız gibi reele yani hayatın ta kendisine bakarak bulabiliriz. İnsanlara sorsak: “ülkemizde demokrasi var mıdır?” diye alacağımız yanıt bellidir ve cevap: “evet, kesinlikle vardır” olacaktır. Peki, ben de bu nokta da şu soruyu sorsam: “ülkemizde yaşayan herhangi bir sokaktaki vatandaş, yaşam içindeki tüm mecralarda olmak kaydıyla hayatını ilgilendiren ve genel olarak herkesin fikrini beyan etmesi lazım gelen mecliste çıkan yasalarda ne kadar söz sahibidir” diye, alacağımız cevap da büyük ölçüde bellidir ve cevap: “hiç” olacaktır. İşte tam da bu nokta da az çok herkesin bildiği bir gerçeği hatırlatmakta fayda var; bugün burjuvaziye mensup komprador tüm büyük şirketler (Boyner, Sabancı, Koç, Doğan, Ciner vs.) mecliste çıkan yasalara doğrudan, birebir olmasa da dolaylı yoldan müdahale etme imtiyazına sahiptirler. Günümüzde, hükümetlerin, başta ekonomi alanında olmak üzere, çıkarmış oldukları birçok ticari veya siyasi yasaları, ülkenin yönetiminde dolaylı yoldan da olsa söz sahibi olma hakkına sahip bu şirketlere ya da onların resmi mümessili olan TÜSİAD’a veya TÜSİAD’la aynı çizgide olan diğer patron örgütlerine danışmadan mı çıkardığını zannediyorsunuz? Eğer bu konudaki görüşünüz “evet” şeklinde ise, benim, size “iyi uykular” demekten başka yapabileceğim bir şey yok demektir. E hani demokrasi vardı! Daha, ülkenin tüm vatandaşlarını birebir ilgilendiren ve en temel hakkımız olan ülkenin yönetiminde söz sahibi olma hakkımıza, yani mecliste çıkan yasalarda söz sahibi olma hakkına bile sahip değilken bu, neyin, kimin demokrasisi! Cevabı ben vereyim: “burjuva demokrasisi.” Evet, yanlış okumadınız; bunun adı patronların, zenginlerin, büyük sermaye sahiplerinin yani tam anlamıyla devlete sahip olan oligarşinin demokrasisi. Devlet denen bu örgütlü büyük organizmanın sahiplerini muhtelif şekilde adlandırabilirsiniz; ister burjuvazi, isterse de oligarşi, bunun bir önemi yok, temel nokta şu ki, bu devletin bir sahibi var ve bu ülkedeki alınan kararlar devletin sahipleri olan bu egemen gücün menfaatine göre ve onların istediği minvalde şekil almaktadır. Kapitalist sistemdeki demokrasinin, her dört yılda bir insanların kendilerine hükmedecek padişahı kendi elleriyle seçmesi manasına gelen sözde seçme/seçilme hakkını onlara lütfetmesi hasebiyle bu sistemdeki demokrasinin gerçek demokrasi olduğunu zanneden milyonlarca insan var ülkemizde. Bu, es geçilmemesi gereken çok mühim bir mesele; ancak bu meselenin muhteviyatı çok derin olduğundan ayrı bir yazı gerekmektedir, ona göre de demokrasi meselesini daha fazla uzatmak istemiyorum.
İşte şimdi, işin en can alıcı kısmındayız; yani polisin korumakla mükellef olduğu özel mülkiyet menşeili yasaların kimin değirmenine su taşıdığı kısmında. Günümüzde, dünya üzerindeki birçok devletin feodal devirden sonra sanayinin ortaya çıkması ile birlikte temelleri 15. yy’ da atılmış olan ve bu vesile ile daha da büyüyen burjuvazinin isteği ve çabası üzerine ulus devletler biçiminde şekillendiği gerçeğini, biraz politika bilgisine haiz olan her insan bilir. Büyük imparatorluklar halinde var olan feodal devletler, sanayinin ortaya çıkması neticesinde üretimin de olabildiğince artmasıyla, yani burjuvazi için yeni pazarlar bulmanın zorunlu hale gelmesiyle birlikte feodal devletlerin gerek sınırları gerekse de feodal mülkiyet yasaları üzerine inşa edilmiş, sermayenin serbest biçiminde hareket etmesini kısıtlayan feodal devletler, yani imparatorluklar bir bir yıkılıp yerine tamamıyla sermayenin serbest dolaşımını garanti altına alan, özel mülkiyeti kutsaması sebebiyle aynı zamanda da dolaylı yoldan kendi mülk varlığını, sermayesini garanti altına alan ulus devletler ortaya çıkmıştır. Bu süreçte çoğu feodal bey ve toprak ağası şekil değiştirmiş, burjuvazi safına geçerek burjuva demokratik devrim sürecinde aktif rol alıp feodal devletlerin yıkılmasında büyük bir görev üstlenmişlerdir. İşte bu devletlerin sahipleri; feodal beylere, toprak ağalarına karşı gelerek onların feodal mülkiyet yasaları üzerine inşa edilmiş devletlerini burjuva demokratik devrimleri ile yıkıp zamanına göre daha ilerici, daha aydın, yukarıda bahsettiğim değerler üzerine kurulu, sözde “demokrasi” vadeden yeni ulus devletleri yaratan burjuvalardır; yani burjuvazidir.
Burjuvazi için günümüz ulus devletlerinin temel dayanağı özel mülkiyetin yani kendi sermayesinin korunması, garanti altına alınması olduğundan devletin hem iç hem de dış “tehdit”lere karşı müdafaası çok mühim bir mesele ve de burjuvazinin olmazsa olmazıdır. Tam da bu nokta da konumuz olan polis devreye girmektedir. Dış “tehdit”lere karşı koruma görevini askere yükleyen burjuvazi iç güvenliğini de başka bir kolluk kuvveti olan polise yaptırmaktadır. Temel görevi, devletin hâkimi olan burjuvaziyi ve onun sermayesini korumak olan polis, ülke sınırları içerisindeki burjuvazinin sermayesine karşı “tehdit” unsuru olan ya da olabilecek her türlü faaliyeti, topluluğu ya da kendini muhtelif biçimlerde gösteren diğer unsurları yok etmek zorundadır. Bu süreç içerisinde, burjuva mülkiyet ilişkileri üzerinde hayatlarını sürdüren sıradan insanların da mülkiyetini korumak ve bu mülkiyetin kaybolmasından kaynaklanan nedenlerle doğan diğer sorunlarla da baş etmek zorundadır. Bu sorunlar, genellikle hepimizin bildiği hırsızlık veyahut değişik şekillerde ortaya çıkan gasp olaylarıdır. Burjuvazinin ve sermayesinin korunmasının yolları sadece onun mülk varlığını garanti altına almakla olmadığı aşikârdır. Burjuvazinin ve onun sömürü düzeninin garantörü olan devletin varlığı için tehlike arz eden ve resmi ideolojinin “terörist” diye adlandırdığı birçok örgüt veya çete, mafya gibi “tehdit” içeren unsurlar da yok edilmelidir. Aynı zamanda da devletin varlığını “tehlike”ye atacak olan insanlar arasındaki münakaşalar, karışıklıklar, cinayetler gibi devletin işleyişinin devamlılığını bozabilme ihtimaline sahip insan menşeili toplumsal olaylar da önlenmeli, bu hadiselere kesinlikle engel olunmalıdır. Toplum içerisinde baş veren lokal veyahut biraz daha büyük ölçekli kavgalarda, münakaşalarda veya anlaşmazlıklarda polisin hemen yardıma koşmasını; polisin, halkı veya insanları çok sevdiği için ya da ezilenlerin, yoksulların veyahut herhangi bir azınlığın her zaman savunuculuğunu yaptığından dolayı mı kaynaklandığını düşünüyorsunuz? Elbette ki buna verilebilecek tek cevap koskoca bir “hayır”dan başka bir şey olmayacaktır. Çünkü yukarıda da belirttiğim gibi polisin bir sahibi vardır ve temel görevi, kendisini para karşılığında satın alan sahibini yani burjuvaziyi her ne pahasına olursa olsun korumaktır. Bu görev haricinde olan hiçbir şey de polisi ilgilendirmemektedir. Polisin bu görevini çok net bir şekilde gözler önüne seren ülkemizde ve de gerek beynelmilel boyutta gerekse de lokal çaplı olmak kaydıyla diğer dünya ülkelerinde vuku bulan binlerce olay yaşanmıştır ve halen daha günümüzde de yaşanmaktadır.
Ülkemizden misal vermek gerekirse, polisin esas görevini bariz bir şekilde anlamamızı sağlayan, aynı zamanda da sermayenin işçi sınıfına karşı içinde biriktirdiği kini apaçık bir biçimde gözler önüne seren onurlu TEKEL direnişi koskoca bir örnektir ve de çok mühim bir sübuttur. Hatırlayacağınız üzere AKP’nin, TEKEL’i bir tröst olan British American Tobacco’ya satması neticesinde en temel, asgari haklarından mahrum kalan TEKEL işçilerinin haklı ve onurlu direnişine karşı polisin tepkisi, daha doğrusu şiddeti oldukça yoğun ve sert olmuş ve bu şiddete, her cenahtan STK’dan, gerek yerli gerekse de beynelmilel boyutta faaliyet gösteren muhtelif örgütlerden ve de toplumun önemli bir kesiminden polisin uygulamış olduğu şiddetle aynı paralellikte ve boyutta tepki gelmişti. TEKEL işçileri; normal işçi statüsünde olan herhangi bir işçinin istihkak sahibi olduğu bir yıllık çalışma zaman dilimi, günümüz ekonomik şeraitinde yaşama şansının bitmesi anlamına gelen maaşlarında oldukça büyük bir düşüşe neden olacak olan maaş kesintisi ve de bir işçinin sahip olması elzem olan mesaiye kalma ve ücretli izin hakkı gibi kazanılmış tüm özlük haklarının ortadan kalkması anlamına gelen özelleştirmeye karşı büyük bir direniş göstermiş ve de bunun karşılığını da belli bir ölçüde alabilmişti. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, TEKEL işçilerinin sergilemiş olduğu haklı ve onurlu direnişin yanında bir de polisin bu direnişe karşı göstermiş olduğu tutumu ve davranışlarıdır. Her anlamda haklı olan ve sadece istihkakını almak isteyen TEKEL işçilerine karşı polis, acımadan coplamak, biber gazı sıkmak ve bunun gibi muhtelif şiddet eylemlerine başvurmak kaydıyla inanılmaz derecede sert bir tavır sergilemişti. Buna mukabil de evlerinde keyifleri rahat bir şekilde bu görüntüleri izleyen milyonlarca insan şaşırmıştı, polis, işçilere neden bu kadar sert bir şekilde karşılık verdi diye. Aslında bunda şaşırılacak herhangi bir durum yoktu, zira polis, tıpkı tarih boyunca her daim olduğu gibi yine sahiplerinin kendisine yüklemiş olduğu misyonu ve vazifeleri yerine getiriyor ve o misyon ve vazifeler paralelliğinde her türlü şiddeti mubah saymak koşuluyla TEKEL işçilerinin düzenin bugünkü sahipleri olan sermayenin iktidarına karşı gelmesini engellemeye çalışıyordu.
Burjuvazi, kendisinin en büyük ve başlıca düşmanı olarak addettiği ve varlığına karşı büyük tehlike arz eden işçi sınıfına, tabiatıyla hiçbir şekilde taviz vermek istememiştir. İşte, TEKEL işçilerinin sergilemiş olduğu bu onurlu ve haklı direnişte, burjuvazinin kendi kolluk gücü olan polisi kullanmak vasıtasıyla sert bir şekilde tepki göstermesi de bu yüzdendir. TEKEL direnişinde gördüğümüz burjuvazinin ve onun polisinin bu tavrı ve tutumu, dünya üzerinde gerçekleşen tüm eylem ve protestolarda da aynı şekilde görülmektedir. 15-16 Haziran 1970 tarihinde ülkemizdeki işçi sınıfının, özgür bir şekilde sendika seçme istihkakının elinden alınmasıyla neticelenecek olan bir yasaya karşı gerçekleştirmiş olduğu haklı ve onurlu büyük direniş ve yapmış olduğu geniş çaplı eylem sonucunda, her ne kadar işçi sınıfı istediğini almayı başarmışsa da burjuvazinin tahakkümündeki polisin, işçi sınıfına karşı uygulamış olduğu şiddet tarihin her döneminde olduğu gibi yine aynı biçimde sürmüştür. Polis şiddetinin daha iyi gözlemlenebilmesi için daha çok öğrencilerin tertiplediği ve tesiri işçi sınıfının gerçekleştirmiş olduğu büyük eylemlere nispeten daha az olan lokal ve küçük çaplı eylemlere bakmak yeterli olacaktır. Buna da en güzel örnek, Başbakan’ın açılış yapmak amacıyla geldiği ODTÜ’de Başbakan’ı protesto etmek isteyen öğrencilerin polise karşı göstermiş oldukları direnç ve buna mukabil de polisin her zamanki gibi uygulamış olduğu bilinçsiz ve hadsiz şiddetidir. Öğrencilerin sadece sözlü olarak bile eylem yapmasına tahammül edemeyen burjuvazi, polisini her zamanki gibi yine öğrencilerin üzerine salmış ve polis, öğrencilere adeta bir düşmanmışçasına panzeriyle, biber gazıyla, copuyla yani elindeki mevcut olan bütün silahlarıyla saldırarak eylemi bir an evvel sonlandırmak istemiş ve bunu yaparken aynı zamanda da ülkedeki tüm öğrencilere gözdağı vermek kaydıyla onları sindirmek istemiştir.
Polisin, sahipleri için kullanışlı olan birçok mühim fonksiyonu vardır; ancak bunlardan biri vardır ki, halkı korkutmakta ve susturmakta diğerlerine nazaran çok daha tesirlidir. O fonksiyon da halkın muhtelif nedenlerden dolayı yapmış olduğu protestolarda ve eylemelerde polisin göstermiş olduğu şiddet vasıtasıyla bilinçli olarak uyguladığı halkı korkutma ve sindirme politikasıdır, yani başka bir deyişle, yürütmüş olduğu psikolojik harbidir. Bu çok mühim bir husustur, zira eylem yapan gruba karşı yoğun bir biçimde şiddet uygulayan polis, bir yandan o grubu uyguladığı şiddet vasıtasıyla hemencecik ortadan kaldırırken bir yandan da yapılan protesto ve eyleme dahil olmayanlara karşı “eğer sen de herhangi bir protesto veya eyleme iştirak edersen, senin de sonun böyle olur!” mesajı vermekte ve bu yolla halka karşı çok büyük bir psikolojik harp yürütmektedir. Halkın sokaklara inmesi yoluyla herhangi bir şey için devlete karşı isyan etmesinin önündeki en büyük engellerden ve de isyan etmemesine sebep olarak gösterilebilecek olan başlıca amillerden birisi de polisin bilinçli bir şekilde yürütmüş olduğu psikolojik harbidir. Bunun yanında, bir de yazımın en başında da belirttiğim gibi polisin, dünyadaki en büyük sömürü mekanizması olan ceberrut devlet aygıtını kullanarak mafya ile girdiği samimi ilişkiler ve bununla dolaylı yoldan ilintili olarak da her türlü silah, uyuşturucu, vs. gibi kaçakçılık yapmak vasıtasıyla kapitalist hukuk sisteminin “yasadışı” olarak addettiği birçok olaya karışıp çok büyük paralar kazandığı, tabiri caizse, adeta vurgun yaptığı gerçeği vardır ki, zaten bu durum başlı başına akıllara zarar, vahim bir tabloyu karşımıza çıkarmaktadır.
En nihayetinde, görüldüğü üzere polis, halkın koruyucu ve kollayıcı gücü değil, tam aksine halkı tahakkümü altında tutmak isteyen burjuvazinin çok fonksiyonlu aracıdır. Unutmamak gerekir ki, işçi sınıfının, yani halkın en büyük düşmanı olan, burjuvazinin her anlamda muktedir olduğu kapitalist sistemin yıkılmasının önündeki en büyük engel, adına polis denilen satılık insanlar topluluğudur. İşçi sınıfı, bağlı olduğu zincirlerinden kurtulmak ve kendisini yoksulluğa, açlığa, sefalete mahkûm eden kapitalist sistemi yıkmak istiyorsa, bu gerçeğin farkına varıp polise karşı içinde beslediği merhamet duygusunu yok ederek gerekli tavır ve tutumu sergilemesi elzemdir…
Polis; kapitalist hukukun yani özel mülkiyeti kutsayıcı, her ne pahasına olursa olsun koruyucu, kollayıcı burjuva mülkiyet yasalarının vermiş olduğu vazifeleri yerine getirmekle mükelleftir. Bu vazifeler de anlayacağınız üzere kapitalist sistemi yani özel mülkiyeti tehlikeye atan ya da içinde tehdit unsuru barındıran her türlü insani faaliyeti engellemektir. Bu faaliyet bazen sıradan bir hırsızlıktır, bazen burjuvazinin sistem içindeki para düzenini, akışını yani tahakkümünü engellemesi, tehlikeye atması hasebiyle “suç” olarak nitelendirdiği her türlü kaçakçılık, kara para aklama, vergi kaçakçılığı vs. bazen de bir insanın öldürülmesinden kaynaklanan burjuvazinin halkın üzerindeki tahakkümünü kırmasına sebebiyet verebilecek nitelikteki bir kaosa tekâmül etme olasılığı bulunan bir cinayettir. Genel çerçevesi ile bakmak gerekirse, polis, insanların bireysel manada veya tüzel olarak muhtelif şekilde haiz olduğu mülkün korunması ile görevlendirilmiştir. İnsanlara sorduğumuzda “polis nedir/kimdir?” sorusuna genel olarak aldığımız yukarda yazdığım cevaplar, işte bu burjuva mülkiyet yasalarının alt yapısını oluşturduğu ve muayyen ettiği insani ilişkilerden ya da üstyapının ihtiva ettiği burjuva karakterdeki mülkiyet menşeili sorunlardan kaynaklanan polise verilmiş kapitalist sistemi korumakla mükellef olan görevler bütünüdür. Bir de unutmadan geçmeyelim, polisin korumakla mükellef olduğu bu görevler bütününü ifa ederken de her türlü şiddet içeren zorbalığı yapması yani cebirle yerine getirmesi “yasa”lara göre serbesttir ve bunda bir beis yoktur.
Polisin görevlerini genel hatları ile tanımladığımıza göre şimdi de doğduğumuzdan itibaren bize doğru olarak benimsetilmiş, kabul ettirilmiş ve bizim kanıksadığımız birçok dogmanın sorgulanmasına, gerçeğinin ve doğrusunun ne olduğunu anlamamıza yarayan, modern insan olmanın gereklerinden birisi olan sorma eylemini bizim de ifa etmemiz elzemdir, hatta olmazsa olmazımızdır. O zaman soralım, polis aslında neyi, kimi korur? Yukarıda neyi koruduğunu açık bir şekilde netleştirdik; şimdi de bu koruduğu şeyin gerçekte kimin işine yaradığının sorusunun sorulması zamanıdır. İşte can alıcı o soru: “bu kadar üzerine düşülen, titizlikle korunan bu özel mülkiyet yasaları üzerine inşa edilmiş sistem içindeki koruyucu, kollayıcı güç olan polis kimi kimden veyahut neyi kimden korumaktadır?” Emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayan, açlık veya yoksulluk sınırında yaşamını idame ettirmeye çalışan işçi sınıfına mensup Mehmet amcayı mı? Küçük çaplı sermayeye sahip, altında çalıştırdığı üç beş kişi ile burjuva mülkiyete dayalı, toplumun geneline bakıldığında diğerlerinden hallice “iyi” bir yaşam süren küçük burjuvaziye mensup sıradan vatandaş Ahmet amcayı mı? Yoksa kapitalist ekonomi içerisindeki kartel veya tröst diye tabir edilen, dünyanın birçok ülkesinde ticari varlığını sürdüren ve bu ülkelerdeki pazar faaliyetleri ile o ülkelerdeki insanların kanını emen, aynı zamanda da o ülkelerdeki siyasette de çoğu zaman etkili olup söz söyleme hakkı bulunan çokuluslu, emperyalist şirketleri mi? Bu sorunun cevabını da ilk başta yaptığımız gibi reele yani hayatın ta kendisine bakarak bulabiliriz. İnsanlara sorsak: “ülkemizde demokrasi var mıdır?” diye alacağımız yanıt bellidir ve cevap: “evet, kesinlikle vardır” olacaktır. Peki, ben de bu nokta da şu soruyu sorsam: “ülkemizde yaşayan herhangi bir sokaktaki vatandaş, yaşam içindeki tüm mecralarda olmak kaydıyla hayatını ilgilendiren ve genel olarak herkesin fikrini beyan etmesi lazım gelen mecliste çıkan yasalarda ne kadar söz sahibidir” diye, alacağımız cevap da büyük ölçüde bellidir ve cevap: “hiç” olacaktır. İşte tam da bu nokta da az çok herkesin bildiği bir gerçeği hatırlatmakta fayda var; bugün burjuvaziye mensup komprador tüm büyük şirketler (Boyner, Sabancı, Koç, Doğan, Ciner vs.) mecliste çıkan yasalara doğrudan, birebir olmasa da dolaylı yoldan müdahale etme imtiyazına sahiptirler. Günümüzde, hükümetlerin, başta ekonomi alanında olmak üzere, çıkarmış oldukları birçok ticari veya siyasi yasaları, ülkenin yönetiminde dolaylı yoldan da olsa söz sahibi olma hakkına sahip bu şirketlere ya da onların resmi mümessili olan TÜSİAD’a veya TÜSİAD’la aynı çizgide olan diğer patron örgütlerine danışmadan mı çıkardığını zannediyorsunuz? Eğer bu konudaki görüşünüz “evet” şeklinde ise, benim, size “iyi uykular” demekten başka yapabileceğim bir şey yok demektir. E hani demokrasi vardı! Daha, ülkenin tüm vatandaşlarını birebir ilgilendiren ve en temel hakkımız olan ülkenin yönetiminde söz sahibi olma hakkımıza, yani mecliste çıkan yasalarda söz sahibi olma hakkına bile sahip değilken bu, neyin, kimin demokrasisi! Cevabı ben vereyim: “burjuva demokrasisi.” Evet, yanlış okumadınız; bunun adı patronların, zenginlerin, büyük sermaye sahiplerinin yani tam anlamıyla devlete sahip olan oligarşinin demokrasisi. Devlet denen bu örgütlü büyük organizmanın sahiplerini muhtelif şekilde adlandırabilirsiniz; ister burjuvazi, isterse de oligarşi, bunun bir önemi yok, temel nokta şu ki, bu devletin bir sahibi var ve bu ülkedeki alınan kararlar devletin sahipleri olan bu egemen gücün menfaatine göre ve onların istediği minvalde şekil almaktadır. Kapitalist sistemdeki demokrasinin, her dört yılda bir insanların kendilerine hükmedecek padişahı kendi elleriyle seçmesi manasına gelen sözde seçme/seçilme hakkını onlara lütfetmesi hasebiyle bu sistemdeki demokrasinin gerçek demokrasi olduğunu zanneden milyonlarca insan var ülkemizde. Bu, es geçilmemesi gereken çok mühim bir mesele; ancak bu meselenin muhteviyatı çok derin olduğundan ayrı bir yazı gerekmektedir, ona göre de demokrasi meselesini daha fazla uzatmak istemiyorum.
İşte şimdi, işin en can alıcı kısmındayız; yani polisin korumakla mükellef olduğu özel mülkiyet menşeili yasaların kimin değirmenine su taşıdığı kısmında. Günümüzde, dünya üzerindeki birçok devletin feodal devirden sonra sanayinin ortaya çıkması ile birlikte temelleri 15. yy’ da atılmış olan ve bu vesile ile daha da büyüyen burjuvazinin isteği ve çabası üzerine ulus devletler biçiminde şekillendiği gerçeğini, biraz politika bilgisine haiz olan her insan bilir. Büyük imparatorluklar halinde var olan feodal devletler, sanayinin ortaya çıkması neticesinde üretimin de olabildiğince artmasıyla, yani burjuvazi için yeni pazarlar bulmanın zorunlu hale gelmesiyle birlikte feodal devletlerin gerek sınırları gerekse de feodal mülkiyet yasaları üzerine inşa edilmiş, sermayenin serbest biçiminde hareket etmesini kısıtlayan feodal devletler, yani imparatorluklar bir bir yıkılıp yerine tamamıyla sermayenin serbest dolaşımını garanti altına alan, özel mülkiyeti kutsaması sebebiyle aynı zamanda da dolaylı yoldan kendi mülk varlığını, sermayesini garanti altına alan ulus devletler ortaya çıkmıştır. Bu süreçte çoğu feodal bey ve toprak ağası şekil değiştirmiş, burjuvazi safına geçerek burjuva demokratik devrim sürecinde aktif rol alıp feodal devletlerin yıkılmasında büyük bir görev üstlenmişlerdir. İşte bu devletlerin sahipleri; feodal beylere, toprak ağalarına karşı gelerek onların feodal mülkiyet yasaları üzerine inşa edilmiş devletlerini burjuva demokratik devrimleri ile yıkıp zamanına göre daha ilerici, daha aydın, yukarıda bahsettiğim değerler üzerine kurulu, sözde “demokrasi” vadeden yeni ulus devletleri yaratan burjuvalardır; yani burjuvazidir.
Burjuvazi için günümüz ulus devletlerinin temel dayanağı özel mülkiyetin yani kendi sermayesinin korunması, garanti altına alınması olduğundan devletin hem iç hem de dış “tehdit”lere karşı müdafaası çok mühim bir mesele ve de burjuvazinin olmazsa olmazıdır. Tam da bu nokta da konumuz olan polis devreye girmektedir. Dış “tehdit”lere karşı koruma görevini askere yükleyen burjuvazi iç güvenliğini de başka bir kolluk kuvveti olan polise yaptırmaktadır. Temel görevi, devletin hâkimi olan burjuvaziyi ve onun sermayesini korumak olan polis, ülke sınırları içerisindeki burjuvazinin sermayesine karşı “tehdit” unsuru olan ya da olabilecek her türlü faaliyeti, topluluğu ya da kendini muhtelif biçimlerde gösteren diğer unsurları yok etmek zorundadır. Bu süreç içerisinde, burjuva mülkiyet ilişkileri üzerinde hayatlarını sürdüren sıradan insanların da mülkiyetini korumak ve bu mülkiyetin kaybolmasından kaynaklanan nedenlerle doğan diğer sorunlarla da baş etmek zorundadır. Bu sorunlar, genellikle hepimizin bildiği hırsızlık veyahut değişik şekillerde ortaya çıkan gasp olaylarıdır. Burjuvazinin ve sermayesinin korunmasının yolları sadece onun mülk varlığını garanti altına almakla olmadığı aşikârdır. Burjuvazinin ve onun sömürü düzeninin garantörü olan devletin varlığı için tehlike arz eden ve resmi ideolojinin “terörist” diye adlandırdığı birçok örgüt veya çete, mafya gibi “tehdit” içeren unsurlar da yok edilmelidir. Aynı zamanda da devletin varlığını “tehlike”ye atacak olan insanlar arasındaki münakaşalar, karışıklıklar, cinayetler gibi devletin işleyişinin devamlılığını bozabilme ihtimaline sahip insan menşeili toplumsal olaylar da önlenmeli, bu hadiselere kesinlikle engel olunmalıdır. Toplum içerisinde baş veren lokal veyahut biraz daha büyük ölçekli kavgalarda, münakaşalarda veya anlaşmazlıklarda polisin hemen yardıma koşmasını; polisin, halkı veya insanları çok sevdiği için ya da ezilenlerin, yoksulların veyahut herhangi bir azınlığın her zaman savunuculuğunu yaptığından dolayı mı kaynaklandığını düşünüyorsunuz? Elbette ki buna verilebilecek tek cevap koskoca bir “hayır”dan başka bir şey olmayacaktır. Çünkü yukarıda da belirttiğim gibi polisin bir sahibi vardır ve temel görevi, kendisini para karşılığında satın alan sahibini yani burjuvaziyi her ne pahasına olursa olsun korumaktır. Bu görev haricinde olan hiçbir şey de polisi ilgilendirmemektedir. Polisin bu görevini çok net bir şekilde gözler önüne seren ülkemizde ve de gerek beynelmilel boyutta gerekse de lokal çaplı olmak kaydıyla diğer dünya ülkelerinde vuku bulan binlerce olay yaşanmıştır ve halen daha günümüzde de yaşanmaktadır.
Ülkemizden misal vermek gerekirse, polisin esas görevini bariz bir şekilde anlamamızı sağlayan, aynı zamanda da sermayenin işçi sınıfına karşı içinde biriktirdiği kini apaçık bir biçimde gözler önüne seren onurlu TEKEL direnişi koskoca bir örnektir ve de çok mühim bir sübuttur. Hatırlayacağınız üzere AKP’nin, TEKEL’i bir tröst olan British American Tobacco’ya satması neticesinde en temel, asgari haklarından mahrum kalan TEKEL işçilerinin haklı ve onurlu direnişine karşı polisin tepkisi, daha doğrusu şiddeti oldukça yoğun ve sert olmuş ve bu şiddete, her cenahtan STK’dan, gerek yerli gerekse de beynelmilel boyutta faaliyet gösteren muhtelif örgütlerden ve de toplumun önemli bir kesiminden polisin uygulamış olduğu şiddetle aynı paralellikte ve boyutta tepki gelmişti. TEKEL işçileri; normal işçi statüsünde olan herhangi bir işçinin istihkak sahibi olduğu bir yıllık çalışma zaman dilimi, günümüz ekonomik şeraitinde yaşama şansının bitmesi anlamına gelen maaşlarında oldukça büyük bir düşüşe neden olacak olan maaş kesintisi ve de bir işçinin sahip olması elzem olan mesaiye kalma ve ücretli izin hakkı gibi kazanılmış tüm özlük haklarının ortadan kalkması anlamına gelen özelleştirmeye karşı büyük bir direniş göstermiş ve de bunun karşılığını da belli bir ölçüde alabilmişti. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, TEKEL işçilerinin sergilemiş olduğu haklı ve onurlu direnişin yanında bir de polisin bu direnişe karşı göstermiş olduğu tutumu ve davranışlarıdır. Her anlamda haklı olan ve sadece istihkakını almak isteyen TEKEL işçilerine karşı polis, acımadan coplamak, biber gazı sıkmak ve bunun gibi muhtelif şiddet eylemlerine başvurmak kaydıyla inanılmaz derecede sert bir tavır sergilemişti. Buna mukabil de evlerinde keyifleri rahat bir şekilde bu görüntüleri izleyen milyonlarca insan şaşırmıştı, polis, işçilere neden bu kadar sert bir şekilde karşılık verdi diye. Aslında bunda şaşırılacak herhangi bir durum yoktu, zira polis, tıpkı tarih boyunca her daim olduğu gibi yine sahiplerinin kendisine yüklemiş olduğu misyonu ve vazifeleri yerine getiriyor ve o misyon ve vazifeler paralelliğinde her türlü şiddeti mubah saymak koşuluyla TEKEL işçilerinin düzenin bugünkü sahipleri olan sermayenin iktidarına karşı gelmesini engellemeye çalışıyordu.
Burjuvazi, kendisinin en büyük ve başlıca düşmanı olarak addettiği ve varlığına karşı büyük tehlike arz eden işçi sınıfına, tabiatıyla hiçbir şekilde taviz vermek istememiştir. İşte, TEKEL işçilerinin sergilemiş olduğu bu onurlu ve haklı direnişte, burjuvazinin kendi kolluk gücü olan polisi kullanmak vasıtasıyla sert bir şekilde tepki göstermesi de bu yüzdendir. TEKEL direnişinde gördüğümüz burjuvazinin ve onun polisinin bu tavrı ve tutumu, dünya üzerinde gerçekleşen tüm eylem ve protestolarda da aynı şekilde görülmektedir. 15-16 Haziran 1970 tarihinde ülkemizdeki işçi sınıfının, özgür bir şekilde sendika seçme istihkakının elinden alınmasıyla neticelenecek olan bir yasaya karşı gerçekleştirmiş olduğu haklı ve onurlu büyük direniş ve yapmış olduğu geniş çaplı eylem sonucunda, her ne kadar işçi sınıfı istediğini almayı başarmışsa da burjuvazinin tahakkümündeki polisin, işçi sınıfına karşı uygulamış olduğu şiddet tarihin her döneminde olduğu gibi yine aynı biçimde sürmüştür. Polis şiddetinin daha iyi gözlemlenebilmesi için daha çok öğrencilerin tertiplediği ve tesiri işçi sınıfının gerçekleştirmiş olduğu büyük eylemlere nispeten daha az olan lokal ve küçük çaplı eylemlere bakmak yeterli olacaktır. Buna da en güzel örnek, Başbakan’ın açılış yapmak amacıyla geldiği ODTÜ’de Başbakan’ı protesto etmek isteyen öğrencilerin polise karşı göstermiş oldukları direnç ve buna mukabil de polisin her zamanki gibi uygulamış olduğu bilinçsiz ve hadsiz şiddetidir. Öğrencilerin sadece sözlü olarak bile eylem yapmasına tahammül edemeyen burjuvazi, polisini her zamanki gibi yine öğrencilerin üzerine salmış ve polis, öğrencilere adeta bir düşmanmışçasına panzeriyle, biber gazıyla, copuyla yani elindeki mevcut olan bütün silahlarıyla saldırarak eylemi bir an evvel sonlandırmak istemiş ve bunu yaparken aynı zamanda da ülkedeki tüm öğrencilere gözdağı vermek kaydıyla onları sindirmek istemiştir.
Polisin, sahipleri için kullanışlı olan birçok mühim fonksiyonu vardır; ancak bunlardan biri vardır ki, halkı korkutmakta ve susturmakta diğerlerine nazaran çok daha tesirlidir. O fonksiyon da halkın muhtelif nedenlerden dolayı yapmış olduğu protestolarda ve eylemelerde polisin göstermiş olduğu şiddet vasıtasıyla bilinçli olarak uyguladığı halkı korkutma ve sindirme politikasıdır, yani başka bir deyişle, yürütmüş olduğu psikolojik harbidir. Bu çok mühim bir husustur, zira eylem yapan gruba karşı yoğun bir biçimde şiddet uygulayan polis, bir yandan o grubu uyguladığı şiddet vasıtasıyla hemencecik ortadan kaldırırken bir yandan da yapılan protesto ve eyleme dahil olmayanlara karşı “eğer sen de herhangi bir protesto veya eyleme iştirak edersen, senin de sonun böyle olur!” mesajı vermekte ve bu yolla halka karşı çok büyük bir psikolojik harp yürütmektedir. Halkın sokaklara inmesi yoluyla herhangi bir şey için devlete karşı isyan etmesinin önündeki en büyük engellerden ve de isyan etmemesine sebep olarak gösterilebilecek olan başlıca amillerden birisi de polisin bilinçli bir şekilde yürütmüş olduğu psikolojik harbidir. Bunun yanında, bir de yazımın en başında da belirttiğim gibi polisin, dünyadaki en büyük sömürü mekanizması olan ceberrut devlet aygıtını kullanarak mafya ile girdiği samimi ilişkiler ve bununla dolaylı yoldan ilintili olarak da her türlü silah, uyuşturucu, vs. gibi kaçakçılık yapmak vasıtasıyla kapitalist hukuk sisteminin “yasadışı” olarak addettiği birçok olaya karışıp çok büyük paralar kazandığı, tabiri caizse, adeta vurgun yaptığı gerçeği vardır ki, zaten bu durum başlı başına akıllara zarar, vahim bir tabloyu karşımıza çıkarmaktadır.
En nihayetinde, görüldüğü üzere polis, halkın koruyucu ve kollayıcı gücü değil, tam aksine halkı tahakkümü altında tutmak isteyen burjuvazinin çok fonksiyonlu aracıdır. Unutmamak gerekir ki, işçi sınıfının, yani halkın en büyük düşmanı olan, burjuvazinin her anlamda muktedir olduğu kapitalist sistemin yıkılmasının önündeki en büyük engel, adına polis denilen satılık insanlar topluluğudur. İşçi sınıfı, bağlı olduğu zincirlerinden kurtulmak ve kendisini yoksulluğa, açlığa, sefalete mahkûm eden kapitalist sistemi yıkmak istiyorsa, bu gerçeğin farkına varıp polise karşı içinde beslediği merhamet duygusunu yok ederek gerekli tavır ve tutumu sergilemesi elzemdir…