Şüpheci Dinsiz
09-10-2013, 15:26
Sevgili arkadaşlar,
Çoğumuz, hayatın karşımıza çıkardığı azgın nehrin akıntısına kapılmışız, paldır küldür sürüklenip gidiyoruz. Her ne kadar sorgulasak da, akıntıya karşı koysak da, çıkmak istesek de kendimizi bir türlü sürüklenmekten kurtaramıyoruz.
* Doğuyoruz,
* Ailemiz tarafından yaşamaya hazırlanıyoruz, konuşmayı, toplumsal davranışları öğreniyoruz,
* Çalışabilmek ve hayatımızı kazanabilmek için meslek kazanmak gerektiğine şartlandırılıyoruz, okula gönderiliyoruz,
* Lüzumunda savaşmak gerektiğine şartlandırılıyoruz, erkek olanlarımız askere gidiyor,
* İşe girip çalışıyoruz,
* Ev sahibi olmak için para biriktiriyoruz, borçlanıyoruz, neticede Dünya dediğimiz gezegenin bir parçasını birinden satın alıyoruz, bunun tapu adlı bir belgesi oluyor, bu parçanın mülkiyeti bize ait oluyor,
* Ölüyoruz, bizim tapunun bize bir faydası kalmıyor, miras yoluyla bir başkasına devroluyor.
Yaşamın kısa özetine bakarak, mülkiyet denen şeyin geçici olduğu, biz yaşadığımız sürece bize ait olduğu, yani mülkiyetten ziyade "yaşam boyu kullanım hakkı" olduğu açıkça görülüyor.
Satın alınacak mülkün sahipliğinin tarihçesine inersek, mülkiyeti elinde tutan kişinin de miras yoluyla birilerinden devralmış olduğunu görürüz. Peki, ilk sahibi kimdi, o da o toprak parçasına çökmüş bir kişiydi, kimseden almamıştı, orası dünyaya, hayvanlara, doğal hayata aitti, birileri oraya çöktü. Yıllar içinde mirasla, işgalle, satarak devretmeyle sahibi değişti, bizim satın alacağımız kişinin eline geçti.
Miras, yakın tarihe kadar kan bağı olan kişilere bırakıldı, artık vasiyet edilerek de bırakılabiliyor. Genelde devlet miras kazanmayı bir gelir olarak değerlendiriyor ve miras vergisi adı altında vergi alıyor.
Mülkiyeti "ölene kadar kullanım hakkı" olarak değerlendirirsek, birden fazla mülk edinmek ve kullanabileceğinden fazla mülk edinmek diğer insanların/canlıların yaşam alanlarını/hakkını gasp etmek demek olur. Bunu herkes düşünür, bilir, ne var ki komünist doktrinler haricindeki doktrinler mülkiyet sınırlamasına karşıdır.
Kapitalist/liberal/serbest piyasa yönetimlerinde bireysel mülkiyet sınırlanmazsa ne olur:
Bakırköy'de işyeri için kiralık daire ararken 60'lı yaşlarda mütevazi bir amcayla tanıştım. Amcanın 300 dairesi vardı. Bulgar göçmeniymiş, Türkiye'ye geldiğinde Bakırköy'de (o zamanlar tarlaymış) bedelsiz yer verilmiş, sonra Bakırköy değer kazanınca amca arsayı %50 ile mütahite vermiş, böylece 600 dairenin 300'ü amcanın olmuş. Amca mütevazi dedim, çünkü kira gelirleri ile her ay bir daire daha alabilecekken almıyor. Şimdilik sadece parayı istifliyor. Aylık kira geliri 300 x (en az)1000 TL = (en az)300.000 TL.
Bir başka amcayla tanışmıştım, onun da İstanbul'un çeşitli yerlerinden 3000'den fazla dairesi vardı, tam sayısını bilmiyordu, borsa spekülatörüydü. Sohbet ederken arada ettiği/gelen telefonlarla bir kaç yüz bin lot hede hisselerinden alıp höde hisselerinden satmıştı. Her ay 5 daire/işyeri daha alırmış, AVM yapmanın daha karlı olduğunu söylemişti amca.
Bireysel mütevazi miras hadi hoşgörülebilir, ne bileyim bir ev vardır, bir dönüm arsa vardır, bir araba vardır eyvallah, ölünce eşe/çocuğa kalsın, bundan vergi de alınmasın.
Ama 300 ev nedir, 3000+ ev/işyeri nedir yahu. Mirası alan kişi de ayda 5 ev alırsa, her ay sahip olduğu ev sayısı da artacağından ayda aldığı ev sayısı da artacak. Yani zamanla bu kişi ve mirasçıları İstanbul'un/Türkiye'nin sahibi olacak. Üstelik hiç çaba sarfetmeden, hiç alın teri dökmeden. Bu, diğer insanların haklarının ihlali değilse nedir ?
Şimdi, şirketlerin de mülk edinmesi büyük tehlike haline geldi. Bireysel mirasta bari miras malının bir kısmı miras vergisi ile devlete aktarılıyorken, kurumsal mülkiyette miras söz konusu değil, çünkü kurum ölmüyor ki miras söz konusu olsun. Üstelik mülkiyet için harcanan para amortisman ayrılarak (20 yılda eşit taksitler halinde) kısmen vergiden de düşülüyor. Kapitalist düzende kurumların mülkiyet edinmeleri sonucunda tüm dünyayı mülkiyetine geçirmelerinin önü açık.
--/--
Dünya, milletler tarafından paylaşılmış. Milletleri yönetenler tüm yaşama ait olan alanları da insana peşkeş çekiyorlar. Yakında vahşi hayat tamamen yok edilecek. Nüfus artışı durdurulmalı ve insanın dünyadaki yayılmacılığına ciddi sınırlamalar getirilmeli. İşgal altındaki alanların çoğu doğaya iade edilmeli. Küresel bir yeniden yapılandırma zorunlu hale geldi.
--/--
Evet arkadaşlar, konumuz bireysel/kurumsal/ulusal/küresel miras ve mülkiyet, sizce nasıl hakkaniyetli bir düzene/şekle gelir ?
Sevgiler
bakkalmahmud
10-10-2013, 12:14
Sayin deist-tr,mülkiyet konusunda illada esitlikden yanayim diyemem, mesela insanliga faydali olan insanlarin rahat icinde yasamasini normal karsilarim ,ama kapitalizm rahatligi yanlis insanlara sunuyor, bes cent etmez adam lüx icinde sefa sürerken yokluk icinde insanliga faydali olmak icin yarisanlar ,canlarini verenler var,bunu yanlis buluyorum,kapitalizme karsi olmamda bundan diyebilirim(daha cok sebepleride var ama ayrintilara girmeyelim),,,Ezilenler sömürülenler cogunlukda olmasina ragmen, neden birlesip en azindan herkesin güven icinde yasayabilecegi bir dünya kuramiyorlar,bu bu kadarmi zor?.Insanlarin cogu yasanilir bir dünyadan yana olmasina ragmen zerre kadar bile etki edemiyor.saygilar
Şüpheci Dinsiz
10-10-2013, 18:32
Sevgili arkadaşlar,
Mülkiyet dağılımı belirli bir zümrenin lehine değiştiğinde derebeylik düzenine geri dönülüyor. Yani çoğunluk çalışıyor, azınlık sefahat içinde yaşıyor.
Bunu örneklemek için Türkiye'nin kuruluş yıllarına gidelim. Osmanlı yıkılmış, Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları ülkenin kalkınması, insanların devrimlere katılması, tebaası oldukları feodal ağalardan özgürleşmesi, ekonominin tekerinin dönmesi için bakın hangi sorunlarla boğuşmuş.
Aşağıdaki yorumlar ve alıntılar bu belgeden alınmıştır.
Kaynak (http://e-dergi.atauni.edu.tr/index.php/taed/article/viewFile/6007/5793)
A.Ü.Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi [TAED] 44 ERZURUM 2010, 345-359
ATATÜRK DÖNEMİ TÜRKİYE’SİNDE TOPRAK MÜLKİYET DAĞILIMI İLE İLGİLİ
BAZI DÜZENLEMELER
Distribution of Land Ownership When Atatürk Was Head of the State
İbrahim İNCİ
Bir yanda feodal ağalar var, bunların ortakçıları, marabaları var, bir yanda neresi kimin belli değil. Osmanlı, vaktiyle feodal ağaları muhattap almış, ekip biçip vergi vermeleri için geniş toprakların kontrolünü, kullanım haklarını bu ağalara vermiş. Bunu da bir kullanım izni/emri belgesi ile imzalı mühürlü olarak yapmış. Bu feodal ağalar sadece Güneydoğu'da değil, yurdun her yanında.
Bağımsızlık savaşlarında bu ağaların bir kısmı ortada yoklar, belki o sırada savaşa katılmadılar, belki savaştan kaçtılar. Cumhuriyet kurulunca ortaya çıkacak ve hak talep edecekler.
Cumhuriyet kurulduktan sonra toprak mülkiyeti konusunda bir karmaşa yaşanıyor. Hangi toprak kimin, bilinmiyor. Biraz acele davranılarak elinde Osmanlı'nın toprak kullanımı belgesi olan herkese tapu veriliyor. Böylece elinde sadece kullanım hakkı olan feodal ağalar, geniş toprakların maliki oluyor.
Bu sırada mecliste feodalitenin zayıflatılması ve topraksız köylülerin topraklandırılması konuları görüşülüyor. Mecliste feodal ağalardan toprakların alınıp köylüye dağıtılmasını, toprak mülkiyetine sınırlama getirilmesini isteyenler (Atatürk de bu gruba dahil), ve feodal ağalara dokunulmayıp hazine arazilerinin köylüye dağıtılmasını isteyenler olarak iki temel grup var.
Toprak Mülkiyetiyle İlgili Yasal Düzenlemeler
Kurtuluş Savaşının örgütlenmesini ve kazanılmasını sağlayan toplumsal ittifakta büyük arazi sahipleri önemli bir rol oynamışlardı. Belki de bu nedenle, büyük toprak sahipleri askeri-bürokrat yönetici kadronun bir iktisadi kalkınma stratejisi oluşturmasını da önemli ölçüde etkilediler. Cumhuriyet hükümetleri başlangıçta büyük arazi sahiplerinden yana bir tavırla yola çıktı. Ama yönetici aydın bürokrat kadronun mensuplarının bir çoğu, işin başından beri, köylünün mal sahibi olmasını ve köylülük kesiminin iktisadi olarak desteklenmesini kendi siyasal çıkarları ve gelişme politikaları açısından yararlı görüyordu. 14. hükümetin arazi politikası, incelenen dönem boyunca işte bu iki karşıt eğilimler arasında gerilimlerle dolu gel-gitlerin etkisi altında biçimlenmiştir.
O zamanlar sanayi yok, elde ekonomiyi idame ettirecek yegane sektör olarak tarım var, bu sebeple tarım konusu çok önemseniyor. Osmanlı'dan devralınan durum aşağı yukarı şöyle :
Bu dönemde Türkiye tarımının yapısı büyük ölçüde Osmanlı Devleti’nden devralınan miras tarafından belirlenmişti. Bu tarımsal yapıya ilişkin mirasın en belirgin özellikleri toprağın yüksek toplulaşma düzeyi ve pazar ekonomisinin gelişmişliği açısından farklı nitelikte bölgelerin varlığı idi.
İncelediğimiz dönemin başlarına ait yeterli istatistik bilgiler bulunmamaktadır. Bu yüzden verilecek rakamlar yaklaşık rakamlar olacaktır. 1920’li yılların toprak dağılımını ortaya koyabilmek için en önemli veri durumunda olan 1912-1913 yıllarında yapılan tarım sayımlarına ait rakamlar kullanılacaktır. I. Dünya Savaşı öncesinde yapılan bu tarım sayımları, Osmanlı döneminden devralınan toprak dağılımı ve işletme büyüklükleri konusunda bir takım bilgiler sunmaktadır. Anadolu için oluşturulan istatistiklerden kırsal kesimde yaşayan toplam bir milyon ailenin %87’sinin bütün toprakların %35’ine sahip olmasına karşılık, ailelerin sadece %1’inin toprakların %39’una ve %4’ünün toprakların %26’sına sahip olduğu anlaşılmaktadır. Yani toplam ailelerin %5 gibi, çok az bir kısmını oluşturan derebeyi ve toprak ağaları toplam tarım arazilerinin %65’ini elinde bulunduruyordu. Buna karşılık ailelerin yaklaşık %8’inin hiç toprağı yoktu.
İri feodal ağalar (%1) tüm tarım arazilerinin %39'una, orta feodal ağalar (%4) %26'sına, toplamda %65'ine sahipler, bu durum Tablo1'de gösterilmiş. Tarım arazilerinin bölgesel dağılımı da Tablo2'de gösterilmiş.
Köylüyü topraklandırma projesi yine hatalarla başlıyor. Önce feodallerin topraklarına dokunulmadan hazine ve vakıf arazilerinden 10 yıl taksitli satılarak köylü topraklandırılmaya çalışılıyor. Ne var ki, dertler bitmiyor, Osmanlı'nın pisliği Türkiye Cumhuriyetinin yakasını bırakmıyor.
Türkiye dışından gelen ve iskâna tabi tutulan göçmen ailelere dağıtılan arazi dışında, 1923-1934 yılları arasında 22 000 kadar yerli köylü ailesine 73 000 hektar devlet arazisi dağıtılabildi. Devlet bu kadar az arazi dağıtmasına rağmen, verdiği bu arazilerin yeni sahiplerinin ellerinde kalmasında da her zaman başarılı olamamıştır. Bunun başlıca nedenleri arasında; Türkiye’nin kadastrosunun yapılmamış, insanların maliklik iddialarının çok kere Osmanlı Devleti döneminde düzenlenmiş karışık belgelere dayanmış olması ve eski tapu kayıtlarının boşluklar ve belirsizliklerle dolu olması sayılabilir22. Bunlara ilave olarak yeni Medeni Kanun’un güçlü ailelerin geniş araziler üzerindeki mülkiyet iddialarını tescil ettirmelerini kolaylaştırmış olması, bir diğer önemli nedendir. Belirtilen bu sebeplerle, kendilerine Osmanlı döneminde geniş araziler hediye edilmiş kimseler olmak üzere, bir çok ayan, eşraf, mütegallibe ailesi, 1926 Medeni Kanun’a dayanarak açtıkları davalarla, kendilerine hükümet tarafından arazi verilen mübadil, muhacir ve topraksız köylüyü verilen arazilerden çıkartarak, bu arazilere sahip olmuşlardır. İncelenen dönemde uzun yıllar İçişleri Bakanlığı yapmış olan Şükrü Kaya, toprak ağalarının köylüye verilen arazilere nasıl el koyduklarını 15 Haziran 1934’de Meclis’te yaptığı konuşmayla çarpıcı bir şekilde açıklamaktadır:
“Devlet araziyi, metruk arazi diye muhacire veriyor. Onlar da imar ediyorlar. Sonra herhangi bir sahibi çıkıyor ve diyor ki, bu benim mülkümdür. Tapusunu gösteriyor ve muhaciri sokağa atıyor… Trabzon’da arazi çok dardır. On dönüm, yirmi dönüm araziye sahip olan kimse, büyük arazi sahibi ve zengin sayılır. Birisi çıktı 200 bin dönüme sahip olduğuna dair ilâm gösterdi ve köylüleri oradan çıkardı… (Eskişehir’de) hat boyundan geçerken Sazılar köyü vardır. Burası muhacirlerindi. Emin (Sazak) Bey’e sorarım, kimin namına mukayyettir (kayıtlı) ve ne zaman ona geçmiştir. Böyle kaç tane arazinin sahibi çıkmıştır… Gedikabat körfezinde yerli halk, bataklığı kuruttu. Burada sıtma vardı. Bunlar her türlü tehlikeyi göze alarak bataklığı kuruttular ve yerleştiler. Ektiler, biçtiler, çalıştılar, kanallar açtılar. Bir zat geldi, bu toprakların kendine ait olduğunu söyleyerek, bunları buradan çıkardı. Halk yine topraksız kaldı. Dağlara sığındılar, çalı çırpı toplayarak geçinmeye başladılar.”
Bunlar, Şükrü Kaya’nın da belirttiği gibi, mevcut yasalara dayanarak köylünün elinden topraklarını almaktaydılar. Bu yüzden toprağa kavuşturulan köylü, mülkiyetinden hiçbir zaman emin olamamaktaydı. Köylülerce kurutulan bataklıkların, imar edilen arazinin beklenmedik sahipleri çıkmaktaydı. Köylünün arazisini emeği ile değerlendirmesi, o araziyi yitirmesi tehlikesini yaratmaktaydı.
O ana kadar ortada olmayan feodal ağalar pıtırak gibi ortaya çıkarlar, davalarla Osmanlı'dan kalma belgeleri gösterirler, halkın elinden toprakları geri alırlar. Bu, acelecilikle feodal ağalara tapu vermenin cezasıdır, bundan başka, göçmenlerin topraklandırılmasının öz Anadolu halkının topraklandırılmasından öncelikli olarak ele alınması da önemli bir hatadır. Devlet yönetiminde deneyimi olan kadroların olmayışı nedeniyle atılan adımlar hedefine ulaşamıyordu.
Bu hatalar, özellikle feodal ağaların durumu meclis tarafından tartışılmaktaydı. Sonunda feodal ağaların elindeki toprakların bedelleri ödenerek kamulaştırılmasına ve halka bedelsiz dağıtılmasına yönelik kararlar alındı, üstelik toprak sahipliğine üst sınır getirilecek, toprakları kamulaştırılan feodal ağalar göç ettirilecekti. Nihayet feodaliteyle etkin bir şekilde mücadele edilecekti.
Bu hususu bir iktisatçı olan İsmail Hüsrev’in 1934’de yazdıkları teyit etmektedir:
“Bugün bazı mıntıkalarda köylünün istihsal tekniğinin ıslahından kaçmakta olduğu da müşahede edilmektedir. Bunun sebebi; topraksız köylüye, yahut muhacirlere devlet tarafından toprak verilen yerlerde köylü uzun seneler arazisinin bataklıklarını kuruttuktan, araziyi imar ve ıslah ettikten sonra bir gün işlediği arazinin bir sahibi ile karşılaşmakta ve toprak sahibi, toprağının kendisine ait olduğunu iddia ederek işlenmiş, ıslah edilmiş araziyi köylüden alarak, köylüyü ortakçı olarak kullanmaktadır. Köylü, senelerce emek sarf ederek işlediği toprağın, böyle bir kalemde elinden gittiğini görünce, tabii bir daha toprakla, mahsulle alakadar olmuyor, her hangi bir yeniliğe karşı pasif kalıyor. Bundan maada, bu akıbeti gören diğer köylüler de edindikleri toprakları ıslahtan çekiniyorlar.”24. Öte kırsal kesimdeki nüfuzlu kişiler 1930’lu yıllarda da devlete ait toprakları yağmalamaya devam etmişlerdir.
Cumhuriyet dönemi yöneticilerinin 1920’lerde büyük toprak sahibi gerçeğine karşı tavır almaları doğu illeriyle sınırlı kaldı. Bu konuda hükümeti harekete geçiren olay, 1925’de doğuda çıkan isyandır. Şeyh Sait isyanı sırasında, ayaklanmalarda başı çeken ailelerin, güçlerini, doğuda hüküm süren arazi sahipliği, yani feodal benzeri üretim tarzından aldığı anlaşıldı. Hükümet, 1927 yılında “idari, askeri ve içtimai” nedenlerle 1500 kadar ailenin Doğu Anadolu’dan batı vilayetlerine nakli için bir kanun çıkarttı. Batı’da iskan edilecek olan bu ailelerin terk ettiği araziler, iskân edilecekleri illerde kendilerine yeni arazi verilmesi şartıyla hazineye intikal edecekti25. Atatürk, 1928 yılında Meclisi açış konuşmasında, hükümete özellikle doğu illerinde toprağı olmayan çiftçilere toprak tedarik etmek meselesiyle ehemmiyetli olarak uğraşmak direktifini verdi. Bir yıl sonraki açış konuşmasında da bu isteğini tekrarladı. 1929 yılında, “Şark menatıkı dahilinde muhtaç zürraa” arazi dağıtılması için yeni bir kanun çıkarıldı. Bu yasaya göre, 1927’de çıkan yasa gereği hazineye intikal etmesi gereken araziden köylü, aşiret efradı, göçebe ve muhacirlere dağıtılmış olan yerler, dağıtım yapılanların üzerinde bırakılacak, hükümet doğudaki isyan bölgelerinde büyük arazi sahiplerine ait yerleri topraksız köylülere dağıtmak üzere kamulaştırabilecekti. Arazi sahiplerine, isterlerse 500 ile 2 000 dönüm arasında bir alan bırakılacak geri kalanın değeri 1914 yılında kayıtlı vergi değerinin en az 8 en çok 10 katı olmak üzere ödenecekti. Vergi kıymeti olmayan yerlerde ise aynı nispet dahilinde tapu kıymeti esas kabul edilip, bedelleri sahiplerine verilerek hükümet tarafından el konuyordu.
Ne var ki, feodaliteyle mücadele Doğu illeriyle sınırlı kaldı.
Başbakan İnönü’nün 9 Kasım 1929 günü Mecliste yaptığı konuşmada verdiği bilgilere göre, kanunun çıktığı yıl Doğu’da 20 000 dönümü büyük arazi sahiplerinden kamulaştırılan alanlar olmak üzere, 110 000 dönüm tarım arazisi topraksız köylülere dağıtıldı27. Bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi, özel mülkiyetin kamulaştırılarak muhtaç çiftçilere dağıtılması daha çok siyasi amaçlarla ve Doğu illerine özgü bir uygulama olarak kalmıştır. Dağıtılan topraklar içinde toprak ağalarına ait arazi çok az yer tutmaktaydı. Ne var ki, bu uygulama Doğu’daki feodal benzeri üretim ilişkilerinde belirgin bir iyileşme sağlayamamıştır.
CHP içinde toprak reformunun yurt geneline uygulanması, ortakçılığın ve marabalığın tamamen bitirilmesi, tüm tarım işçilerinin toprak sahibi olması için var gücüyle çabalayan bir kesim vardır, ne var ki getirdikleri öneriler oy çokluğuyla reddedilir. Toprak reformu konusunda yeni öneriler bir yana, daha önce alınmış kararlar bile uygulanmamakta, sekteye uğratılmaktadır.
Atatürk ve İnönü’nün 1930’ların ikinci yarısında ülkede genel bir toprak reformunun yapılmasıyla yakından ilgilendikleri anlaşılmaktadır. Atatürk 1936 ve 1937 yıllarında Büyük Millet Meclisi’nin açılış konuşması, genel bir toprak reformunun ülkede başlamak üzere olduğunun habercisiydi. Atatürk 1936’daki nutkunda;
“Toprak Kanununun bir neticeye varmasını Kamutayın yüksek himmetlerinden beklerim. Her Türk çiftçi ailesinin geçineceği ve çalışacağı toprağa malik olması behemahal lazımdır. Bundan fazla olarak büyük araziyi modern vasıtalarla işleyip vatana fazla istihsal temin edilmesini teşvik etmek lazımdır”
sözleriyle konuya verdiği öneme vurgu yapmaktaydı.
Yine aynı yıl içinde İsmet İnönü’nün CHP Kurultayı’nda yaptığı konuşma, hükümetin de Cumhurbaşkanı ile aynı görüşü paylaştığının, bu konudaki kararlılığının bir ifadesiydi. İnönü konuya ilişkin şunları söylemiştir:
“Yurdumuzda topraksız çiftçinin sayısı her tasavvurun üstündedir. En ziyade toprağı taksim edilmiş yerlerimizde bile köylünün yarısına yakın bir miktarı topraksızdır. Başkalarına ait topraklar üstünde, çok fena şartlar içinde ve çok verimsiz olarak çalışmak mecburiyetindedir. Hiçbir vakit, hiçbir adamın malını cebren zaptetmek fikrinde değiliz. Fakat hiçbir surette köylüyü ilelebet topraksız kalmaya mahkum eden bir çerçeve içinde bırakmağa razı olamayız. Toprağı köylüye dağıtmak meselesi, medeni memleketlerin birer birer içinden geçtiği “rejim agrer” namını alan zirai bir ilerleme safhası olmuştur. Memleketimizin de bu safhadan geçmesi bir tekamül eseri olacaktır… Bu işler için beş altı senede 100 milyon tahsis edebileceğimizi umuyorum”
Atatürk ve İnönü toprak reformu konusunda kararlıdır. Şükrü Kaya'nın tespitleri çok önemlidir.
1937 yılında İç İşleri Bakanı ve CHP Genel Sekreteri Şükrü Kaya toprak reformu konusuna akılcı bir şekilde yaklaşmanın zorunluluğuna işaret ederek ekonomik kalkınmada başarıya ulaşmanın büyük ölçüde buna bağlı olduğunu şu sözleriyle savunmuştur:
“Arkadaşlar, on sekiz milyon Türk’ün on beş milyonu çiftçidir. Bu on beş milyonun bir çoğu kendi toprağında çalışmaz. Çiftçiyi, Türk çiftçisini toprak sahibi yapmak demek, Türk çiftçisini, yani Türk’ün ekseriyet-i azimesini kendi ekonomik mukadderatına hakim kılarak, bu memleket için hayırlı ve aktif bir eleman yapmak demektir. Bu büyük kütleden, eğer büyük bir menfaat bekliyorsak, onu ötekinin berikinin toprağında çalışmaktan kurtarmalı, kendisini kendi topraklarına hakim kılmalıyız. Daire-i intihabiyemizin yarı çiftçisi topraksızdır. Çalışmayan ağa oturur, köylü çalışır. Antalya’da da böyledir. Şark vilayetlerimizde de böyledir. Bu memleketin agrer ıstırabı, büyük bir ıstıraptır. Eğer bunu halletmeyeceksek, bir çok topraksız çiftçiyi, Cumhuriyet’in ve İnkılabın büyük nimetlerinden mahrum bırakmış olacağız. Eğer o kenidi topraklarında ekmeğine hakim olmazsa, bu memlekette daha ne yapmak istiyoruz?”
.
Atatürk ise 1937 yılında, toprak reformunun ilkelerini tespit etmesi açısından
büyük önem taşıyan, konuşmasında şöyle demiştir:
“Milli ekonominin temeli ziraattır. Bunun içindir ki, ziraatta kalkınmaya büyük önem vermekteyiz... Fakat bu hayati işi isabetle amacına ulaştırabilmek için ilk önce, ciddi etütlere dayanan bir ziraat siyasetini tespit etmek ve onun için de her köylünün ve bütün vatandaşların kavrayabileceği ve severek tatbik edebileceği bir ziraat rejimi kurmak lazımdır...
Bu siyaset ve rejimde önemle yer alabilecek noktalar başlıca şunlardır: Bir defa memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olanı ise, bir çiftçi ailesini geçindirebilecek toprağın hiçbir sebep ve suretle bölünemez bir mahiyet almasını, büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliğini arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus kesafetine ve toprak verim derecesine göre sınırlamak lazımdır"
Atatürk bu nutkunda toprak mülkiyet dağılımını düzenlemek için üç ana
prensip ortaya koymuştur. Bunlar:
1) Memlekette topraksız çiftçi bırakmamak,
2) Bir çiftçi ailesini geçindirebilecek toprağın, hiçbir sebep ve suretle bölünmesine izin vermemek,
3) Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işleyebilecekleri arazi genişliğini makul ölçütlerle sınırlandırmaktı
Tablo3'te 1923-1938 arasında köylüye dağıtılan toprakların miktarlarını göreceksiniz. Yine ilginç bir şekilde, göçmenler öz Anadolu halkından önceliklidir. Örneğin dekar cinsinden,
Toprağa muhtaç yerli çiftçilere 4.482.567 tarla, 98.606 bağ, 160.300 bahçe verilmişken,
Muhacirler ve mültecilere 2.727.907 tarla, 58.814 bağ, 8.359 bahçe verilmiştir.
1923-1938 yılları arasında 246.431 aileye toplam 9.983.750 dekar toprak dağıtılmıştır. 1940-1944 yılları arasında ise 619 köyde 53.000 aileye 875.000 dekar toprak verilmiştir. Vakıflar İdaresi tarafından satılan topraklar ise Ziraat Bankası tarafından satın alınıp çiftçilere dağıtılmıştır. Bu toprakları da ilave edince 1944 tarihine kadar Cumhuriyet döneminde dağıtılan arazinin genel toplamı 11-12 milyon dekara ulaşmaktadır. Atatürk’ün hayatında dağıtılan toprak miktarı bu dönemde dağıtılan toprakların %91’i gibi çok büyük bir kısmını oluşturmaktaydı. Bu durum Atatürk’ün muhtaç çiftçiyi topraklandırma konusundaki hassasiyetini göstermektedir.
Son olarak sonuç bölümünü alıntılıyorum.
Cumhuriyet rejimini benimsemiş olan bir ülkede sosyal adaletin sağlanması mülkiyetin topluma yaygınlaştırılmasını gerektirmekteydi.
Bu, sosyal adaletin bir gereği olduğu kadar, ülkede yeni rejimin sağlam temeller üzerinde gelişmesi için de bir zorunluluktu. Türkiye’de o dönemlerde toprak dağılımını ıslah amacıyla bir toprak reformu yapmak, mülkiyeti belli bir zümrenin ayrıcalığı olmaktan çıkarmak anlamına geliyordu. Bu tür bir uygulama modern mülkiyet anlayışına da uymaktadır. Çünkü mülkiyetin yaygınlaştırılması amacına dönük bir uygulama, toplum sınıfları arasında bir denge kurmayı ve toplumsal barışı sağlamayı hedef edinmiş demektir. Demokratik Cumhuriyette, kamu otoritesinin halka karşı sorumlu olması temel ilkedir. Bu yüzden, mülkiyetin sağladığı hakimiyet, kişinin kişi üzerinde egemenliği sonucunu doğurduğu zaman önleyici şekilde müdahale etmek ve mülkiyet hakkını sınırlamak devletin üzerine düşen bir görev olmaktadır. Özellikle 1935 yılından itibaren bu anlayışla ülke genelinde uygulanabilecek bir toprak reformu kanunu hazırlama çalışmalarına başlanmıştır. Bu çalışmalar on yıl sonra neticelenmiş ve kapsamlı bir toprak reform kanunu olan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu çıkarılabilmiştir. Ne var ki, bu kanun, toprak ağalarının karşı koymaları nedeniyle, gerektiği gibi uygulanamamış, ülkede toprak üzerinde var olan adaletsiz mülkiyet dağılımı devam etmiştir.
--/--
İşte, bu makaleden görülebileceği gibi mülkiyet ve miras meseleleri, toplumdaki adalet, eşitlik bakımından çok önemlidir. Zamanında Cumhuriyetin kurucuları mülkiyet kavramı üzerinde çok durmuşlar. Başlangıç olarak iyi niyetli adımlar atmış, mülkiyeti dağıtmaya, üst sınır getirmeye çalışmış olmalarına rağmen, zamanla mülkiyetteki üst sınırlar kaldırılmış, mülkiyetin tabanda kalması için çaba gösterilmemiş, tersine belirli feodal/kapital gruplarının ele geçirmesinin önü açılmış, feodaliteyle mücadele bir kenara bırakılmış, ülke bu günkü durumuna getirilmiştir.
Sonuç olarak mülkiyetin geniş tabana yayılmasını istemek için illaki komünist olmaya gerek yoktur. Biraz akıl ve iyi niyet sahibi olmak, sosyal adaletin gerekli olduğunu, bunun için mülkiyete sınır getirmek gerektiğini düşünebilmek yeterlidir.
Sevgiler