PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Tesis 21


NAZGUL
21-10-2013, 13:01
AÇIKLAMA

Şimdi üniversitedeyim.Bu kitabı 2 yıl önce yazmıştım. Lisede sıkı arkadaş olan bi grup arkadaşlarıma adamak için yapmıştım.

Bu başlıkta kitabı tamamen yayınlayacaktım ama 25000 karakterlik bir yazım sınırı var. Bu nedenle parça parça yayınlayacağım. Umarım spam olarak değerlendirilmez.

3 arkadaşın macerasını anlatıyor. Sonuna kadar okuyanlar beğendi hatta bazı kısımları uzatıp bazı yerleri düzenledikten sonra bastırmamı bile önerdiler. Başları biraz kişisel olduğu için sıkıcı gelebilir.Örneğin şuan okuyacağınız birkaç bölüm. Sonlara doğru tansiyonun yükseleceğine inanıyorum. Hata görürseniz söyleyebilirsiniz. (Yazım hatalarım olduğuna eminim). İsimleri gerçek hayattan ve kendi kafamdan koydum. Umarım beğenirsiniz
______________________

UYARI

Gelen kişisel mesajlarda da çok argo olduğu yönündeydi. Hikayede "lan, la, " sözcüklerin tamamını ve lanet söylemlerinin çoğunu ve "oğlum" hitabının bir kısmını çıkardım. Anlaşılamayacak esprileri de çıkardım.Bu arada şunu da söylemem gerek, burada MEB i hiçbir şekilde aşağılamak niyetinde değilim. Aslında öğrenciler 5 yıldızlı bir otelde kalacaklardır. Bu otel o civardaki tek oteldir. Zaten orada ki tek otel olmasının sebebi oranın bir tür "doğal tatil köyü" olmasıdır. Ormanın içinde harika manzaralı bir yerdir. Ancak orada yangın çıkar. Ve MEB oraya en yakın yer olarak eski bir Türk subay olan Dursun Kovan dır. (Bu isim tamamen hayalidir. Hikayenin ileride ki bölümlerinde sorgu sırasında karşınıza çıkacak.) MEB o bölgede bir Türk askerin yanından daha iyi bir yer olmayacağı düşüncesi ile öğrencileri oraya yönlendirir. Ayrıca Burada Rusya devleti de kötü gösterilmemektedir. Hikayenin ileri ki bölümlerinde bu yapılanmanın devletten bağımsız olduğunu göreceksiniz. Teröristlerin dininin, ırkının, dilinin ne olduğunu lütfen kafaya takmayınız. Zira bende fazla takmadım. Kesinlikle bir ırkçılık düşüncesi barındırmamaktadır. Sadece o bölgedeki bir terörist grubundan ibarettir. Ve tamamen hayalidir.
Normalde kitap bölüm bölüm. Ancak hepsini birleştirince bölümler arası geçiş biraz karıştı. Bazı geçişlerde araya çizgi çektim. Bazılarında unutmuşum. Hikayeler arasında çok ani bir konu,mekan,kişi değişikliği olursa bilin ki farklı bir bölüme geçmişsiniz.
_______________________
GİRİŞ
“Kanka ne yapıyorsun oralarda?”
“Derslere çalışıyorum kanka ne olsun”
“Yeme beni”
“Oğlum ben size demedim mi ‘yazın hep çalışacağım’” diye.
“İyi inandım say.”
“Sayarım”
“Görüşürüz”
“Kendine iyi bak”
“Sende”
Murat, lisedeki 2 senelik arkadaşı Muhammed ile görüşmüştü. 12. sınıfta hazırlanması gereken YGS-LYS ikilisi için ailesinin yanına gelmişti. Burada daha iyi hazırlanabileceğini düşünüp ders çalışıyordu.
Tek istediği iyi bir Tıp fakültesi kazanıp doktor olmak, ve Dünya’yı turlamaktı. Asla monoton olmayacaktı. Amacı buydu. Kafasını arkadaşının araması ile böldüğü soruya tekrar dikti. Bitirmesi gereken testler vardı. Elini saçlarının arasında gezdirip ofladı ve kalemi eline tekrar aldı.
Odasının bir köşesinde giysi dolabı bir köşesinde kitaplık bir köşesinde çalışma basası ve gar dolabı vardı. Pencere açıktı ve yaz sıcağını odadan çıkartan bir rüzgar esiyordu. Oda olmasa çekilmez gibiydi.

Mustafa ise şuanda İstanbul’da geziyordu. Ailesinin zayıflarını kurtarırsan gezme hakkın olur, teklifini kabul etmiş ve sonuca bağlamıştı. Geçen günden kalan Güneş yanıkları vücudunu doldururken o güneşlenmenin verdiği rahatlıkla gözlüğü takmış etrafı turluyordu. Okullar açılana kadar kendini rahat hissediyordu.

Telefonunu çıkardı.Bakalım Yunus kanka ne yapıyormuş diyerek numarasını aradı. Mustafa’nın diğer bir kankası ise Yunus Emre Soydaş’tı. Onunla genellikle okul çıkışları ve hafta sonları basketbol oynamaya giderlerdi. Yorulana kadar oynarlardı. Ve bu bazen geç saatleri bulurdu.
“Alo, Emre, orada mısın?”
“Evet, buradayım”
“Nasılsın diye sormak için aradım”
“Ergenim kanka”
“Kapat emre, kapat”
“hahaha şaka lan, hiç gelemiyorsun he”
“Kötü esprilerine gelemiyorum doğrudur.”
“Iyyy ben çok meraklıyım slk”
“Bak bu güzeldi”
“Biliyorum”.
“E, telefonumu kurcalıyorum. Biraz sonra yani öğlen sonu yazın ilk denizine gidicizzzz”
“Anca mı?”
“Anca tabi, hava anca düzeldi”
“Git olum ya. Geçende gittim, her yerim yandı neden bahsediyorsun. Hava anca düzelmişmiş.”
“Geçmiş olsun ne diyeyim.”
“Geçmiş olsun dedin ya slk”
“Hahaha bak bu güzeldi”
“Evet, biliyorum. Neyse bende plajda turlayayım bari,”
“Gözlüğü unutma.”
“Ne kastettiğini anladım”
“İyi o zaman unutma “
“Unutmam, görüşürüz”
“Görüşürüz”

Emre telefondaki görüşmeyi kapatıp telefondaki oyunu oynamaya devam etti. Babasının Almanya’dan aldığı S2’yi elinden düşürmüyordu. Ona zarar gelmesine izin veremezdi. Onun kıymetlisiydi. Oynadığı oyunda son bölümlerdeydi. Gerçi bitirince internetten birkaç bölümlük yama indirip devam etmeyi planlıyordu. Birde dünyanın en zor oyunu diye bir oyunu vardı. Gerçekten zor olan bir oyundu.
Tatilden önce Mustafa ve Murat’la birlikte çok sık takılırdı şimdi diğer 2’si gibi biraz daha yalnız kalmıştı. Murat zaten ap ayrı bir ortamdaydı, Mustafa ve kendisi bir sene daha birlikte okuyacaklardı sonra kaderin onları nerelere sürükleyeceği belli değildi. Yinede ileride görüşmeyi asla kesmeyeceklerdi.
Onların asıl amacı aralarındaki bağı güçlendirecek işler yapmaktı. Murat’ın bu konuda bazı fikirleri vardı. Paraşüt gibi, ama Samsun’da bunu yapamazlardı. Aksiyon barındıran sporlar yapmak planlarıydı. Yada hiç arkalarına bakmadan yürümek. Ama bunlar artık ertelenmişti. Yinede Murat’ın aklında hala bu tip işler vardı, ve teklif gelse hiçbirinin ret edeceği yoktu.
Emre oyundan sıkılıp telefonu kapattı. O sırada ablası yemek için onu sofraya çağırdı, ve yemeye oturdu. Televizyon açıktı. Haberlerde MEB’in bir uygulamasından bahsediliyordu. Milli Eğitim Bakanı açıklama yapıyordu:
“Her ilden 30 öğrencinin katılacağı, ve farklı ülkelere olacak büyük çapta bir projeden bahsediyoruz. Bu daha önce olmamış bir uygulama. Bu sayede kendimizi dış ülkelere tanıtacağız. Katılımın az olduğu yerde ne kadar katılım varsa hepsini değerlendireceğiz, çok olan yerlerde ise elemeler düzenleyeceğiz. Bunun sonucunda uygun sayıyı bulacağız.”

Her ilden 30 kişinin olacağı gruplar farklı ülkelere gezilere katılacaktı. Ama bunu çocukları gezdirmekten çok kardeş okullar projesinden kaynaklanmaktaydı. Zira Türkiye’deki eğitim sistemi henüz Avrupa’daki gibi farklı ülkelere geziler düzenleyecek durumda değildi. Emre habere biraz daha yoğunlaştı. Bu Kendisi, Muhammed ve Murat’ın hep istedikleri birlikte vakit geçirme şanslarından biri olabilirdi. Yemeğini yerken bunu biraz daha düşündü. Yemekten sonra bu konuyu birde İnternetten araştırmayı düşünüyordu.
________________________________
“İvan seninle konuşmalıyım”
“Başka zaman şuan işim var”
“Lütfen dostum konuşmamız gerekiyor”
“Tamam söyle”
“Dışarı çıkalım”
“Ne? Neden?”
“Bu kalabalığın içinde söyleyemem.”
İvan ve Alex bilimsel araştırmaların yapıldığı bir tesiste, onlarca bilim adamının ve hemen kapının önünde, elinde AK47 silahları bulunan paralı askerlerin olduğu bir ortamdaydılar.
“Tamam, dışarı çıkalım.”
Birkaç kapıyı geçtikten sonra nihayet tesisin arka kapısından dışarı çıktılar. Alex tesisin arkasından geçen nehre bakarak biraz düşündü.
“E, beni ne söylemek için dışarı çıkartın söylesene”
Alex biraz daha düşününce, arkasını döndü ve konuşmaya başladı.
“Bu yaptığımız yanlış.”
“Ne?, Ahaha. Dostum dalga mı geçiyorsun? Burada yaptığımız biyolojik silahlara karşı panzehir, tedavi araştırmaları ve bunlar hükümet tarafından destekleniyor.”
“Hayır. Anlamıyorsun. Burada sadece ilaç üretmiyorlar.”
“Lanet olsun ne demek istiyorsun?”
“Bak dostum tesiste birçok bölüm var. Biz ise en üst katta, çalışmalar yapıyoruz ve bizi aşağıya sokmuyorlar. Ayrıca kendi çözümlerimizi dikkate almıyorlar sadece bizden istediklerini yapmamızı istiyorlar. Hükümetten gizli veya hükümetle birlikte, bilmiyorum ama kesinlikle bir şeyler karıştırıyorlar.”
“Hala ne demek istediğini anlamış değilim”
“Bir şeyler saklıyorlar. Bak 1 saat önce tesis müdür yardımcısı bana araştırmam için yeni bir ödev verdi.”
“Neymiş o?”
“TPR deneyini hatırlıyor musun?
“Hani şu gaz yolu ile böcekleri çıldırttığımız deney”
“Evet, böceklerin birbirlerini yemeye çalıştığı deneyden bahsediyorum”
“Bu sadece bir deneydi.”
“Deney burada bırakılmadı.”
“Ne demek bu?”
“Müdür deneyi 2. katta fareler üzerinde denememi istedi.”
“Anlamıyorum. Ne demek bu?”
“Daha fazlasını yapıyorlar İvan!”
İvan’ın göz bebekleri büyümüştü. Şimdi durumun ciddiyetini oda anlıyordu.
________________________________

“Yurt dışına yapılacak olan turlar, ülkelerin uzaklığına göre 3 gün ile 15 gün arasında değişmekte. Gönüllü katılacak öğrencilerden hiçbir şekilde bir ücret karşılanmayacak olup temel ihtiyaçlarını MEB karşılayacaktır. Ayrıca…”
Emre yazıyı okudukça daha bir ümitlenmişti. Bu konuyu Murat ve Mustafa’ya açsa hiç fena olmazdı. Facebook hesabına girip Mustafa’ya mesaj attı. Mustafa çevrimiçiydi ve konuyu hemen yanıtladı.
“Ya olum ailemiz izin vermez. Saçmalama.”
“Hemen bu şekilde olumsuz olmak zorunda mısın?”
“Hayır ama gerçekleri söylemek gerek. Şimdi Venezüella çıksa ailen seni gönderir mi? Hem Muratla aynı çıkacağımız kesin değil.”
“MEB arkadaşlık bağlarını dikkate alır. Eğer yeterli sayıda talep çıkmazsa kesin kabul ediliriz. Ve belki yeterli sayıda talep almayan bir ülkeye tercih yaparsak birlikte olabiliriz.”
“Aile izni konusunda bir şey söylemedin?”
“Buda bize kalıyor. Mecbur ikna kabiliyetimizi kullanacağız.”
“Fazla ümitli olma. Peki katılım ne zamana kadar?”
“Okul açılana kadar vaktimiz var. Ama uçaklar haftadan haftaya kalkıyor. Her hafta farklı ülkelere birkaç uçak kalkacakmış. Son uçak okullar açılmadan 2 hafta önce.”
“Murat’a bir sor.”
“Açık değil ki.”
“Ara. O zaman. Tamam sende Skyp’a geç orda konuşalım.”
“Tamam, arıyorum Murat’ı.”
Emre bir elinde telefon Murat’ı ararken diğer eliyle bilgisayardan Skyp’a girmeye çalışıyordu. Skyp’a girince Mustafa ile sesli arama başlattı.
“Alo.”
“Alo Murat benim Emre.”
“Efendim Emre.”
“Bir şey konuşmalıyız Skyp’ı açsana az”
“Tamam bekleyin az.”
Telefon kapanmıştı az sonra Murat’ta bilgisayardaki sesli konuşma hattındaydı.
“Söyleyin, dinliyorum”
“MEB’in haberini duydun mu?”
“Hayır. Duymadın. Ne? YGS mi kalkmış? Yalandır inanmayın.”
“Yok olum ya ne alakası var. Yurt dışına geziler düzeliyorlar.”
“Ya kim bilir ne kadar paradır. Yada abuk sabuk bir şeyler vardır mutlaka. Zaten iyi bir şeyse herkes katılır, bize yer kalmaz.”
“Yok lan. Çok büyük kontejyan var. Ortalama her ilden 100 kişi.”
“Vaaay.”
“Valla. Başta bende şaşırdım.”
“ Büyük ilerleme ne diyeyim.”
“E, bu mu yani? Katılmayacak mısın?”
“Ya YGS’ ye hazırlanıyorum. Hem yüzme dersi alacam benim vaktim yok.”
“Ne alakası var. Hiç mi boş vaktin yok lan”
“Olum bilmiyorum.”
“Bil! Sen beni sabahın köründe kaldırıp basketbola getirirken iyiydi.”
“Araştırmam lazım”
“Çabuk araştır o zaman ailenin ağzını yokla. Bi bak ne diyorlar”
“Bakarım ama söz veremem.”
“Siz hep böyle negatifsisiniz ya. Mustafa da öyle.”
Tüm konuşma boyunca susan Mustafa konuşmaya başladı,
“Negatiflikle ne alakası var.”
“Aynen kanka biz negatif değil realistiz o kadar.”
“Ben bilmem ne yapın ne edin izinleri alın.”
“Bir şey soracağım. Sen izin aldın mı emre? Hayır ikimizi de ikna peşindesin ve hiç kendinden bahsedemiyorsun”
“Ben izin alırım Mustafacım sen merak etme.”
“Sen mi?”
“Asıl sen kendine bak Murat. Rezalet yerden yeni çıktığın için temiz evinden ayrılmak istemeyebilirsin.”
“O yer rezalet değildi. Daha önce söyledim. Niye aynı konuyu açıyorsun ”
“Beyler sakin olun ”
“Uhhuhaha rahat oğlan konuştu.”
“Annesiz ”
“Annem yanında olum.”
“Sen dağ evinde kalmayacak mıydın lan? Hani hayatın zorluklarını öğreteceklerdi sana”
“Bi git ya”
“Neyse hepimizle dalga geçtiysek ben çıkıyorum.”
“Konuyu düşün.”
“Düşünürüm. Unutmazsam”
“Senin var ya…”
Bilgisayarda bir uyarı yazısı belirdi. “Murat’la görüşme sonlandırıldı.”
Mustafa farklı bir ses tonu ile konuşmaya başladı.
“Bence izin alamayacak”
“Bence de”

Nerede olduğu bilinmeyen eski bir binayı mesken tutmuş bir grup silahlı adamın olduğu alanda en iri olan -ki bellikli liderleri, diğerlerine
“Mahmut adamı getirdiniz mi?”
“Getirdik efendim.”
“Konuştu mu?”
“Maalesef efendim.”
“Onunla konuşmak istiyorum. Yanıma getirin.”
5 dk sonra kafasında çuval bulunan bir adam getirilmişti.
“Çuvalı çıkartın”
Denilen hemen yapıldı. Çuval çıkınca adam ilk önce etrafına bakıp nerde olduğunu anlamaya çalıştı.
“Sana net bir şekilde durumu anlatıyorum. Bir örgüt tarafından kaçırıldın. Yaşıyorsun çünkü senden almak istediğimiz cevaplar var. Soru sorma hakkın yok. Cevap vermezsen yada yalan konuştuğunu anlarsak her bir yalan yada cevapsızlıkta bir parmağını keserim. Eğer, istediğim cevapları alabilirsem seni serbest bırakırım. Anladın mı?”
“Evet.”
“Güzel. Şimdi söyle tesiste ne üzerinde çalışıyorsunuz?”
“Biyolojik silahlara karşı çözüm üretecek ilaç ve tedavi yöntemleri üzerine çalışıyoruz”
“Hayır, onu demiyorum. Diğer çalışma alanınız nedir?”
Adam bir süre sustu. Sonra parmaklarını okşayıp soruyu yanıtladı.
“Bir çeşit biyolojik silah”
“Nasıl bir silah?”
“Bilmiyorum.”
“Parmağını kesin”
“Hayır, hayır durun tamam cevap vereceğim.”
“Bir şansın daha olmayacak. Eğer tekrarlarsan şimdilik affettiğim parmağınla birlikte iki tanesini keserim.”
“Anladım.”
“Şimdi söyle nasıl bir silah.”
“İnsanları çıldırtma amaçlı. Saldırganlık aklın önüne geçiyor ve insanlar vahşileşiyor.”
“Daha kötü olmasını beklerdim.”
“Öyle zaten. Bu virüs hava yoluyla çok hızlı bir şekilde yayılıyor. Eğer bağışıklığınız yoksa çok kısa sürede etkisine kapılırsınız.
“Biraz daha bahset şu silahtan. Virüse yakalananlarda neler analiz ettiniz?”
“Bunları insanlar üzerinde denediğimizi kastediyorsanız…”
Adam parmaklarını düşünüp tekrar devam etti.
“Evet haklısınız.”
“Yakalananlar ilk önce mantıklarını kaybederek saldırgan olmaya başlıyorlar. 1-2 ay kadar bu şekilde devam ediyor. 1-2 ay sonra beyinde nedenini anlayamadığımız bir ödem meydana geliyor ve 1 hafta içinde ödem kişinin ölmesine sebep oluyor.”
“Hım. Peki virüs ne kadar güçlü.”
“Çok. Yayılma hızı müthiş derecede. Diğer virüslere göre çok daha güçlü etki yapıyor.”
“Tesisin her yerini biliyor musun?
“Evet.”
“Adamlarımı tesisi tarif edeceksin. Daha sonra bir müddet daha burada kalacaksın. Sonra seni salacağız.”
“Teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim.”

2 hafta sonra izinler alınmıştı. Ailelerin Oğlum kim bilir başına ne gelir oralarda” Sözlerine karşı “Bak gelince çok çalışacağım” sözleri düğümlenmişti.
Mustafa ve Emre Samsun’dan, Murat ise İstanbul’dan uçağa binmişti. Mustafa yanına aldığı yol bilgisayarını, emre telefonunu, Murat’ta dizüstü bilgisayarını karıştırıyordu. Kablosuz internetin sayesinde Murat tüm yol boyunca Emre ve Mustafa ile internet üzerinden konuşmuştu. Ama uçakta buna izin vermeyeceklerini iyi biliyordu. Yanına aldığı 3 yedek batarya ona 18 saatlik kesintisiz enerji sağlıyordu ama bunu uçaktan inince kullanmalıydı.
“Olum hala nasıl Rusya’da hiç tercih yapılmadığını anlamıyorum ya”
“Anlamayacak bir şey yok Emre. Moskova’ya gitmiyoruz, dağın başındaki bir Türk okuluna gidiyoruz.”
“Ya, olum biz gezeriz, ne o köy ziyareti gibi gidip gelecek miyiz sadece?”
“Yok lan. Ailemizden izin alıp az turlarız Moskova’yı.”
“Nah izin verirler.”
“Mustafa az sessiz ol. Millet rahatsız olacak.”
Murat yanında oturan 70 yaşlarındaki teyzeye pardon der gibisinden bir mimik yaptı.
“Siz merak etmeyin bir rehber kiralarız, onlar da izin verir.”
“Bak öyle olabilir”
Mustafa bilgisayarın yarı penceresinde bir mini oyun oynuyordu. Emre ise S2’deki oyununa devam ediyordu.
“Eee bu mu yani? İyi bende oyun açayım o zaman”
“Ne bileyim oğlum. Konuşacak ne kaldı.”
“Bul bir şeyler.”
“Bir saniye hostes geliyor.”
“Çabuk saklayın malzemeleri ”
Beyaz gömlek altına lacivert etek giyen bir hostes Emre ve Mustafa’ya doğru yaklaşıyordu. Mustafa bilgisayarı hemen bacakların arasında ki sırt çantasına sakladı. Emre cep telefonunu cebine koydu.
“Çocuklar uçak hareket etmek üzere lütfen telefon ve bilgisayar gibi elektronik aletleri kapayınız.”
“Tabi bayan.”
Hostes dönüp tekrar yerine gitti. O sırada Mustafa çantasındaki bilgisayarı açıp, görüşmeye devam etti.
“Ne oldu?”
“Salak hostes.”
“Hahaha neyse uçak hareket ediyor. Artık görüşme sonu beyler.”
“İnince görüşürüz.”
“Görüşürüz.”
Anlaştıkları gibi Mustafa ve Emre havaalanına gelmiş, Murat’ın uçaktan inmesini bekliyorlardı. Uçak geleli 15 olmuştu. Bu sırada Emre ile Mustafa kendi aralarında konuşup sıkça gülerek etraftakilerin dikkati çekmeyi başarmışları.
O sırada Murat sırt çantası ve Laptop çantası pistin olduğu bölümden içeriye kapıdan geçti. Mustafa ve Emre’ye en fazla 15 m uzaktaydı ve birbirlerini kısa sürede fark etmişlerdi.
“Hey, buradayız”
Murat elini kaldırarak gördüğünün işaretini verdi. Sonrada onlara doğru ilerledi. İlk karşılaşmada sıcak bir kucaklaşma vardı.
“Hoş geldin”
“Hepimiz hoş geldik”
“Oda doğru ya”
“Görmeyeli nasılsınız?”
“Oğlum ilk defa görüşmüyoruz Skyp’tan konuşup durduk ya”
“Yüz yüze tekrar sorulması gerekir kanka”
“Neyse hadi gidelim, taksi dışarıda bizi bekliyor”
“Nereye gideceğiz? Olum. Bizim grubun rehberi var. Ondan ayrılmamıza izin vermiyorlar. Birazdan oda gelir.”
“Kaç kişilik bir grupsunuz?”
“7 kişiyiz. Birde rehber”
“Nasıl olsa aynı yere gideceğiz. O zaman ben taksiyi gönderiyorum. Sizinle gidelim.”
“Tamam.”
Mustafa giderek gelemden önce pratik yaparak öğrendiği birkaç yabancı kelime ile taksiyi gönderdi.
“İşte bizim rehber.”
Geçiş kısmından bu sefer bıyıksız 35 yaşlarında normal kilolu esmer bir adam geçti. Arkasında 3 öğrenci daha vardı. Diğer 3’ü her an gelebilirdi.”
“Murat buraya gel.”
“Murat Emre ile birlikte rehberin yanına geldi.”
“Arkadaşlarım beni karşılamak için gelmişler. Onları rotası da aynı yere. Bizimle otobüste gelebilirler mi?”
“Elbette gelebilirler”
Birazdan Rusya’ya giden tüm öğrencilerin kalacağı otele gitmek için otobüse bineceklerdi. 1. gece otelde ikinci gece ve sonraki 1 hafta boyuncuda kardeş okul olarak hangi okul seçilmişse oradaki yurtta kalacaklardı.
Diğer 3 öğrencinin ve Mustafa’nın da gelmesiyle 10 kişilik grup havaalanın yakınındaki otobüse doğru hareket etti. Herkes etrafına bakıyor, farlı bir ülkede olmanın verdiği heyecanla farklı şeyler yakalamaya çalışıyorlardı.
“İşte orada”
Beyaz otobüsün yarısından fazlası doluydu.
“Emre sanırım ayakta kalacağız.”
“Belli olmaz Mustafa”
Otobüse geldikleri 4 kişilik boş yeri kantinde, tramvayda, minibüste elde edilen tecrübeler sayesinde Emre, Murat ve Mustafa’nın hepsi başarıyla kapmıştı. Mustafa ve Murat yan yana oturmuşlardı. Ortadan geçen dar otobüs boşluğunun hemen yanında da Emre ile yanındaki bir kız oturuyordu. Gerçi Emre rehbere oturması için yer teklif ettiyse de, rehber kendini genç göstermek için bunu ret etmişti.
Sonuç itibari ile 3’üde yan yanaydılar. Emre’nin yanında ki kız rehberle konuşmaya başladı.
“Acaba ne kadar yol gideceğiz?”
“5 saat kadar”
“5 saat ayakta kalmak sizin için zor olmayacak mı?”
“Hayır 1 saat içinde otobüsün yarısı boşalacak”
“Peki sağ olun”
Emre aradaki konuşmayı duymuştu. Kendi kendine oha 5 saat mi?” dedi
“Murat 5 saat yol gidecekmişiz lan”
“Ne bekliyordun?”
“Şehirden çıkmak sadece 2 saat alıyor emre.”
Mustafa gelmeden önce her şeyi araştırmıştı. O yüzden yol bilgisayarı yanında getirmiş oyun oynuyordu.
“Bende müzik dinlerim 1 saat. Sonrada bilgisayarı açarım artık”
“Lan hepiniz hazırlıklı gelmişsiniz ben ne halt yiyeceğim şimdi”
Emre’nin yanında ki kız S2 marka telefonu görünce konuştu.
“Korkmana gerek yok. Kablosuz internetin yok mu telefonunda.”
“Var”
“Bende de kablosuz internet var.”
“Bağlanabilir miyim?”
“Yok şaka olsun diye ‘internetin var mı?’ diye sordum sana…”
“Tamam, affedersin. Açık mı şuan?”
“1 dk.”
Kız PC çantasından kırmızı kapaklı büyük ekranlı, mükemmel bir tuş kombinasyonuna sahip bir bilgisayar çıkardı. Sadece dış görünüşü bile ne kadar yüksek performansı olduğunu gösteriyordu.
Mustafa ve Murat bunu görünce bilgisayarın markasını çabuk anladılar. Bu bir Monster’di. Bilinen en iyi oyun bilgisayarlarından biri ve fiyatları 8.000 tl civarındaydı.
“Aha monster” Mustafa Monsteri olan kız olabileceğine pek inanamamıştı.
Kız yan cebinden bir kablosuz internet aracı çıkartıp USB kısmına taktı. Kısa sürede yol bilgisayarı da, Laptopta, S2’de interneti görmüştü. Kızdan şifreyi istedir.
“foreverolones”
Üçü de birbirine baktı. Sonra hepside şifreyi girdi. Şimdi hepsi internette Facebook hesaplarına girmişlerdi. 1 saat içinde ise hepsi kendi ilgi alanlarında web sayfalarında geziniyorlardı.
“Kanka sana Duman’ın bir şarkısını gönderiyorum.”
“Hangisi”
“Manası yok.”
“Sanki biliyorum.”
“Oğlum onu dinlerken manyak ders çalışılıyor. Tavsiye edilir.”
“Neyse at bakalım. Marilyn Manson’dan iyidir.”
“Sus bi ya”
Emre’nin gözü telefonundaki Facebook hesabından, kızın girdiği yerlere kaydı. Bir şeyden bahsediyordu,
“Tesis 21.”
“Tamam çocuklar burada duruyoruz.”
“Geldik mi?”
“Evet geldik. Şimdi eşyalarınızı toplayıp dışarı çıkın.”
Tahmin ettikleri gibi yolun yarısında otobüsün yarısı bir sonraki durakta sadece kendileri kalmıştılar. Şimdi ise bir dağ eğinin kapısının öndeydiler ve etrafta kimseler yoktu. Hatta elektriğin gelmesi için kablo bile yoktu. Etraf sık ağaçlarla çevriliydi ve gecenin karanlığında gece hayvanlarının sesleri geliyordu.
“Lanet olsun, bizim burada ne işimiz var”
Murat’ın grubundan iri yarı bir çocuk söylemişti bunu.
“MEB bize daha uygun bir yer ayarlayamamış mı? Burası orman! Kurtlar saldırsa cesedimizi bulamazlar be!”
“Tamam çocuklar. Bu bana da biraz tuhaf geldi. Ama bize bildirilen yer burası. Hadi inin şimdi”
Hepside tedirgin bir şekilde otobüsten eşyalarını da alıp ahşap iki katlı ve geniş eve doğru yürümeye başladılar. Evin kapısının hemen önünde 4 tahta basamak vardı. Evin içinde muhtemelen gaz lambasına ait ışıklar camdan dışarı çıkıyordu.
Kapıyı birkaç kez tıkladı rehber öğretmen.
“Kimse var mı?”
Yavaşça yaklaşan birisinin ayak sesleri duyuldu. Sonrada kapı açıldı. Kafası gölgede kalan iri yarı boyu 2 metreden fazla şişmanca ve bol sakallı bir adam kapıyı açtı. Eğer Hary Poter filminde bir karakterle eşleşecek olsaydı bu kesinlikle Hagrid olurdu. Tok ve biraz gırtlaktan gelen sesi ile konuştu.
“Merhaba küçük efendiler”
Mustafa Emre ile göz teması kurmadan kocaman açılmış gözlerini adama dikmişken konuştu.
“Emre, ayvayı yedik.”
“Galiba”
Rehber öğretmen bile MEB’in ne amaçladığını anlamış değildi. Ve içinden küfürler ediyordu ancak durumu çaktırmamaya çalışıyordu.
“MEB’in bizim için 1 gecelik ayarladığı yer burası mı acaba bayım?”
“Evet. Sizden önce gelenler buraya çoktan yerleştiler.”
“Rehber öğretmen kafasını biraz büküp adamın yanından bakınca odanın yerlerinde battaniyelerle uyuyan 20 kadar öğrenciyi gördü.
“E, yatak yok muydu?”
“E aslında. MEB’in asıl önerdiği yer burası değil ancak orada büyük bir yangın çıktı ve kül oldu. Bana da 7 saat kadar önce öğrencileri bir gün evimde misafir edip edemeyeceğim soruldu ve bende kabul ettim.”
Biraz duraksadıktan sonra konuştu.
“İçeri girmeyecek misiniz?”
“Tabii”
9 kişilik grup içeri girdiler. Mustafa, Murat ve Emre en arkadan geliyorlardı.
“Biliyor musun Murat, korku filmleri de hep böyle başlar”
“Evet durum çok uygun. Ama ormanda yatmak gibi bir fikrim yok.”
“Siz gelmiyor musunuz?”
Adamın 3’lüye bakışları üçünün de içeri girmesi gerektiğini onlara anlatmıştı.
“E, evet geliyoruz.”
İçeri girdiklerinde yatacak yer bulmak konusunda şüpheye düşmüşlerdi. Saat 03.23’dü ve hepside yorgundu.
“Yanlış anlamayın ama evde fare var mı? Yani yerde yatıcağız anlaşılan”
“Yo yo. Birkaç saat önce tüm fare deliklerine harç döktüm ve evi iyice kontrol ettim. Kapı ahşap ama farelerin içeri girmesi mümkün değil. Endişe etmeyin.”
Mustafa, Murat ve Emre’yi kollarından tutup uyumak için uygun bulduğu bir köşeye doğru çekti. Buraya kurulsak iyi olur yani kapılmadan önce.
“Annem bu olanları bilseydi kesinlikle beni göndermezdi hatta şuan öğrense geri çağırır.”
“Bizimkilerde aynı oğlum. Adamın tipine baksana dağ adamı gibi”
“Olum bu zemin rutubetli ya”
“Yastıkta yok . Kafam üşüyor.”
“Ben saçımı yastık yaparım kanka ”
“Harbiden çok uzatmışsın ”
“Mustafa’nın ki kesilmeyeydi uzardı da üşümezdi garibim ”
“Harbi Mustafa niye kestirdi sen.”
“Ceza verdiler. ”
“Uhhuhaha”
“En azından bir maceramız oluyor demi lan. Üşüyoruz filan ama”
“Sabaha boşaltım bozuklukları yaşarsak görürüm macerayı”
O sırada çoktan herkes yatağına girmişti. Birkaç kişi telefonlarını karıştırıyor bazıları da laflıyordu. Ama çok uzun sürmeyeceği belliydi.

NAZGUL
21-10-2013, 13:05
Bölüm 8-Köprü

Mustafa bazı tıkırtılar duymuştu. Duvara dönük bir şekilde uyumuştu ve kıpırtılar ayak ucunun olduğu taraftan geliyordu. Ayak uçları kapıya dönüktü. Çaktırmadan baktı. Emre’nin yanında ki hepsine internet sağlayan kız kapıyı sessizce açıyordu. Henüz hava aydınlanmamıştı. Hemen dijital saatine baktı. Sabahın körünü gösteriyordu saat, 05.00.
“Ne yapıyorlar lan bu.”
İzin almadan dışarı çıkmanın yasak olduğunu biliyordu. Bu herkese söylenmişti. Hele ki hala hava aydınlanmamışken bu saate dışarı çıkmanın pek bir açıklaması olmazdı. Kızın dışarı çıktığından emin olunca pencereden gözledi. Ormandaki patika yola gidiyordu. Elinde parlak bir alet ve bir poşet vardı ama tam olarak ne olduğunu anlayamamıştı. Murat ve Emre uyuyorlardı. Uyandırmak istemedi. Sadece kapının önüne sessizce çıkıp nereye gittiğini öğrenmek istedi. Tuvalet dışarıda olmasına rağmen kızın gittiği yönle hiç alakası yoktu.
Patika yolda ilerledikçe karanlık artmaya başladı. Mustafa’nın karanlık ve dar alan fobisi vardı ve bunu tek başına yapamayacağını anladı. Koşarak geri döndü. Aralık bıraktığı kapıdan girip Murat’ı dürttü.
“Şiiiit, Murat uyan”
“Ne var oğlum ya”
“İşimiz var gel az.”
“Ne işi gecenin bir vakti zaten topu topu birkaç saat uyuyacağım git başımdan.”
“Lan olum gel az.”
“Of bekle az”
Murat çorabını ve ayakkabısı giyip Mustafa ile birlikte kapının önüne çıktı. Mustafa Murat’ı uyandırırken birde fener almıştı.
“Anlat ne oldu.”
“Şu Emre’nin yanında oturan kız var ya bize internet sağlayan.”
“Eee ne olmuş ona.”
Biraz duraksadıktan sonra alaylı bir şekilde,
“Ne planlıyorsun oğlum sen korkutuyorsun bak beni”
“Of Murat az dinle ya.”
“Tamam anlat.”
“Sabahın köründe elinde bir poşet birde parlak bir şeyle bu patikaya doğru koştu.”
“Bu saatte”
“Evet bu saate”
Mustafa bir yandan bunu anlatırken bir yandan da dökülmüş yaprakların olduğu sisli yoldan yürüyorlardı.
“Biraz hızlanalım bari.”
İkisi de bir müddet koştular.
İyice karanlık bastırmışken su sesini duydular. Sisin görmeyi imkansızlaştırdığı yere baktılar.
“Sanki bir su sesi var.”
“O değildi bu iğrenç koku ne ya. Leş mi var burada ne”
“Lan burası göl. Daha fazla yürüme.”
Murat Mustafa’nın sözü üzerine durup eğildi. Gerçektende bir adım ilerisi göldü.
“E, peki kız nerede?”
“İşte orda”
Murat Mustafa’nın işaret ettiği yere baktı. Sabahın köründe kız gölde yüzüyordu.
“Ne alaka !”
“Kamera şakası mı olum bu.”
Kız suda sık sık dalıp bir şeyler arıyormuş görünümü veriyordu. Su son derece sakindi. Ama 100 metre kadar ilerisi aşağı doğru eğimli olduğundan su orada hızlanıyordu. İkisi de olayın mantığını tam anlamamışken Murat’ın telefonu çalmaya başladı.
“Kapat şunu!”
“Hay aksi ya”
Murat hemen aramayı ret etti. Arayan Yunus’tu muhtemelen nerede olduklarını soracaktı. Murat her ne kadar birkaç saniye içinde telefonu meşgule atsa da kız ses duyar gibi olmuştu. Murat kafasını kaldırdığında kızın etrafı gözlediğini gördü.
“Çabuk gidelim buradan yanlış anlaşılıp adımız röntgenci olacak”
“Hadi yürü.”
Murat koşarken telefondan Emre’yi aradı.
“Alo, Emre!”
“Ne yapıyorsunuz oğlum siz? Şu Hagrid kılıklı adam uyandı. Sizin evde olmadığını anlamaması için yarım saatti adamı lafa tutuyorum! Çabuk gelin! İçeride pat diye girmeyin. Bak gene geliyor kapatmalıyım.”
“Koş Muhammet koş!”
İkisi de birlikte koşarak kapının önüne gelmişlerdi. Emre’nin dediği gibi yavaşça araladılar. Kapının 10 metre kadar ilerisinde adam arkası dönük elinde tüfek Emre’ye bir şeyler anlatıyordu. Emre arkadaşlarının kapıdan içeri girdiğini görünce biraz renk verdi. Adam tüfeği aldığı yere, yani duvarda asılı olduğu kısma koyacakken Emre bir şeyler daha söylemeye çalıştı.
“E, peki geyiği neresinden vurmak daha iyidir?”
Saçma bir soruydu. Adam bir an için yanlış anladığını düşündü, ama olmazdı çok net duymuştu. Soruyu yanıtlamak için tekrar Emre’ye döndü. Mustafa ve Murat’sa çoktan içeri girmişlerdi ama henüz yerlerine geçmemişlerdi. Onlar tam yerlerine geçince Emre adamın konuşmasını yarıda kesip,
“Çok teşekkür ederim. Gerçekten çok iyi bir avcıya benziyorsunuz. Ama ben yoruldum yerime geçsem iyi olur.”
Adamın suratında tuhaf bir ekşime oluştu. Neden anlamsızca dinlemeyi bıraktığını anlamamıştı. Halbuki anlatmak hoşuna gidiyordu.
Yunus arkadaşlarına doğru ilerledi.
“Şimdi bir şeyden eminim. Siz kaçıksınız!”
“Oğlum birazdan olacakları izle sen.”
“Ne olacak”
“Senin yanında ki kız var ya.”
Yunus alaycı bir yüz ifadesi ile,
“Ne diyorsunuz lan siz. Ne yaptınız oğlum!”
“Of, az dinle!”
“Tamam, tamam”
“Kız sabahın köründe kalkıp elinde parlak bir şey ve bir poşetle dışarı çıktı.”
“Mustafa peşine gitmek istemiş ama karanlık korkusu varmış ”
“Adam gibi anlat aq”
“Ahaha, neyse bende korkusuz yarasa çocuk olarak karanlığa Mustafa ile birlikte daldım. Ve kızın nereye gittiğini öğrendik”
“Nereye gitmiş.”
“Göle yüzmeye”
“Ha?”
“Ha ya. Baştan bende bir anlam veremedim ama belki balık kızdır diye anlayışla karşıladım. Yada yakalanmak korkusu ile adrenalin partisi filan veriyordur, başka bir şey gelmiyor aklıma”
“Sizi gördü mü?”
“Az daha senin yüzünden görecekti ama koşarak uzaklaştık. Büyük ihtimalle önemsememiştir.”
“Way canına.”
“Beni niye çağırmadınız ”
“Aslında bakma bu çakal beni de çağırmayacaktı ama, işte karanlık korkusu var garibimin”
“Kes bi ya. İyi ki çağırdık.”
“Tamam tamam”
“Bakalım şimdi kız ne yapacak bizim Hagrid uyandı”
Onlar bir yandan uyuyormuş gibi yapıp bir yandan da bunları konuşurken dışarıda sesler duyuldu. Dursun tüfeğini de alıp sesin geldiği yere, evin arkasına doğru yöneldi. Yaklaşık bir 5 dk kadar etrafı gezdi. Evin etrafında kimse olmadığından emin olunca eve geri döndü. Geri geldiği rehber öğretmeni ayakta buldu.
“Dursun bey, kız çocuklarından birini dışarı çıkarken gördünüz mü?”
“E, ben kimseyi dışarı çıkarken görmedim.”
“Ama, peki Ülkü nerde?”
Erhan hoca tamda endişelenmeye başlamıştı ki Ülkü kapıda belirdi.
“Affedersiniz, tuvalete gitmeliydim.”
“Rehber hocasının içi rahatlamıştı.”
“Peki Ülkü. Bir an için korktum doğrusu.”
“Affedersiniz.”
“İyide ben seni dışarı çıkarken görmedim?”
“Şimdi çıktım dışarı. Sanırım sizde bir şey için çıkmıştınız”
“Tamam önemli değil. Şimdi herkes uyanmalı saat 06.00 ve yola koyulmalıyız. 1 saatlik bir doğa yürüyüşün ardından bir otobüse daha bineceğiz. Sonra da kardeş okula varacağız.”
Etrafına bir baktı herkes uyuyordu.
“Hadi herkes uyansın!”
Birçok öğrenci homurdanarak uyandı. Bazıları kafasını bile kaldırmamıştı. Murat, Emre ve Mustafa ise zaten uyanık oldukları için hemen doğrulup çantalarını aldılar.
30 dk içinde herkes ayaktaydı. Rehber öğretmen her şey için Dursun’a teşekkür edip sayısı 32 olan grubu ile birlikte yola koyuldular.
Anlamsız bir şekilde Ülkü en önde yürüyordu. Onun bir şeyler karıştırdığı düşünün üçlü ise 45 derecelik bir açı ile arka çaprazlarındaydılar.
“Ağzına bakın.”
“Ne?”
“Biraz ilerleyin ve kızın ağzına bakın.”
Emre ve Murat, Mustafa’nın dediği gibi kızın ağzına baktılar. Silinmeye çalışılmış bir kırmızılık dikkatli bakılınca anlaşılıyordu.
“Asıl koluna bakın.”
Murat ve Mustafa kızın onların görüş alanının diğer tarafında olan koluna doğru biraz yaklaşarak baktılar. Kırmızı sıvı orada daha belirgindi.
“Ne bu?”
“Hiçbir fikrim yok.”
Yol aynen sabahleyin kızın gittiği yoldu. Orman içindeki patika. Ancak sis dağıldığı için önlerinde gölü daha iyi görüyorlardı. Özelliklede sabah fark etmedikleri asma köprüyü. Son derece sağlam gözüküyordu.
“Köprüyü hatırlamıyorum.”
“Karanlıktan görememişizdir”
Emre Mustafa ve Murat’ın arkasından geliyordu. Bir an köprünün başındaki ölü tavşan gözüne takıldı. Hayvan başka bir hayvan tarafından ısırılarak öldürülmüş gibiydi.
Ülkü kulaklığını taktı. Hareketli bir müziği seçip son ses ayarladı. Amacı müzik dinlemek değil gibiydi. Hızlanmaya başladı. Sanki köprüye ilk önce gitmek gibi bir çabası vardı. Ama aynı zamanda dikkat çekmemeye de dikkat ediyordu.
Onunla birlikte üçlüde hızlandı. Onu gözden kaçırmaya pek niyetleri yoktu. Hemen 3 metre kadar gerilerindeydi. Ama Ülkü bunu fark etmiyordu. Grup ile arasında 6 metre olduğunu düşünüyordu. Köprüye 3 metre kalmıştı. Kız biraz daha hızlandı. Sağ ve sol elinde eldiven ve bileklik vardı. Eldivenin içinde ki parlaklık grubun değil ama üçlünün içinde kıza en yakın yürüyen Murat’ın dikkatini çekmişti.
“Bir şeyler planlıyor hızlanın.”
“Dikkat çekme”
“Bir şeyler yapacak!”
Ülkü köprüye ilk adımını attı. Üçlü ise hemen arkasındaydı ama Ülkü’nün hesaplarına göre grupla arasında 10 m vardı. Rehber öğretmen aradaki uzaklığın açılması üzerine seslendi.
“Hey çocuklar fazla uzaklaşmayın”
O sırada Ülkü köprünün ortasına yaklaşmıştı elini köprü halatının üzerine koydu. O sırada üçlü eldivenin altındaki parlak şeyin küçük bir bıçak olduğu net bir şekilde anladı. Ve Murat rehber hocası Erhan’ın sesini tam duymuşken ve duracakken köprüye bir adım attı. Adımın atması ile köprünün çökmesi bir oldu. Hemen arkasındaki Mustafa onu yakalamak için hamle yaptı ama oda %80’i tehlikede olacak şekilde asılı kaldı. Onu da Yunus yakaladı. Ama ikisini birden çekemezdi. Murat’ın grubunda ki rehber hocası Erhan durumu gördü ve koşmaya başladı. Diğer rehber öğretmenler ise henüz durumu anlamamıştılar.
Murat ağırlık yaptığı için çantasını atmalıydı ama sarktığı yerin yanındaki çıkıntıyı görünce çantasını zar zor çıkartıp taş çıkıntısına taktı.Yunus seslendi,
“Daha fazla tutamayacağım!”
“Murat dayan!”
Murat Mustafa’nın bir elinden tutuyordu ama elinin terlediğini hissetti, tutmakta zorlanıyordu.
“Elin kayıyor!”
Yunus ise direncinin sonundaydı. Mustafa’nın eli onun elinden ayrılmak üzereydi.
“Mustafa düşmek üzeresin!”
“Olamaz
“Sıkı tut sakın salma!”
“Kimse yardım etmeyecek mi!”
“Çocuklar dayanın!”
Rehber hocası Erhan çok yaklaşmıştı.
“Mustafa seni tutamıyorum beni sıkı tut!”
“Emre kendini bir yere tutturamazsan hepimiz aşağı düşeceğiz!”
Bu doğruydu Emre çok ağır biri değildi. Murat ve Mustafa onu aşağı doğru çekiyordu. Ve o korkunç gerçeği anladı Emre. Onun vücudunun yarısı sarkıyordu. Altındaki toprak üzerinde biraz daha kaydı. Tam düşecekken onu da rehber hocası yakaladı. Ama şimdi üçü birden sarkıyordu ve rehber hocası Erhan hepsini tutamazdı. Erhan onları salmazsa düşeceğini anladı. Kendisi ve öğrencileri arasında seçim yapmalıydı. Ve seçimini yaptı…

Bölüm 9-Yüzmek

“Ölüceğiz”
“Hayır ölmeyeceğiz sakin olun!”
“Burası çok derin!”
“Suya karşı yüzmeyin. Yoksa çabuk boğulursunuz!”
“Ne? Çabuk mu boğuluruz? Söylediğin iyi oldu!”
Emre’nin yüzü suda bazen çıkıp bazen kayboluyordu. Mustafa ise köprüden düşen tahta parçalarından birine sıkıca sarılmıştı. Murat onlara göre daha iyi yüzme biliyordu.
“Mustafa odunu Emre ile paylaşmalısın!”
“Onu bana yaklaştır!”
Murat Emre’ye doğru yaklaştı. İkisi de hiç dalganın olmadığı bir sudaydılar. Akıntı çok yavaştı ama su oldukça derindi. Şuana kadar hiçbirin ayağı yere değmemişti. Rehber hocası ve diğer öğrenciler ise olup biteni izliyorlardı.
“Öyle bakacağınıza bize yüzen bir şeyler atın!”
Rehber hocası yol kenarında ki kütüğü fark etti.
“Şunun ucundan tutun çabuk!”
8 öğrenci ile birlikte zar zor kaldırdılar kütüğü. Birkaç metre ilerlediklerinde yıkılan köprünün ucundaydılar.
“Atıyoruz!”
“Çabuk!”
Kütük büyük bir hızla suya düştü ama ilk dalışının ardından hemen yükseldi. Murat kütüğü yakaladı ve Emre’yi oraya çekti. Mustafa ise biraz daha uzaklarında kalmışlardı. Akıntı sakin olmasına rağmen 50 metre kadar sürüklenmişlerdi bile.
“Emre kendinde misin? Bana bak!”
Emre hala şoktaydı. Biraz su yutmuştu ama ciddi bir şey yoktu.
“Ben iyiyim”
“Güzel”
“Bak sakın kütüğü bırakma”
“Tamam.”
“Mustafa!”
“Suya karşı durmaya çalışmalısın!”
“Su ile aynı yönde yüzün dediğini sanıyorum”
“Aramızdaki mesafe açılıyor. Biraz dayanmalısın!”
Mustafa elleri ile tahta parçasına sım sıkı sarıldı ve ayakları ile suya karşıt şekilde yüzmeye çalıştı. Bu oldukça zordu.
“Dayan geldik!”
Kütük Mustafa’nın yanından geçerken, hemen bir dal yakaladı.
“Tamam, şimdi hepimiz birlikteyiz.”
“Kız?”
“Ne”
“Kız nerede!”
“Ne önemi var!”
“Buna o sebep oldu biz kendi başımızın çaresine bakalım!”
“Tamam, şimdi hepimiz ayaklarımızla kenara doğru çeklim kendimizi!”
“O zaman hadi şimdi başlı…”
Mustafa’nın sözü yarım kalmıştı. Çükü akarsuyun hareketli bölümünü görebiliyordu. Eğim bir şelale olacak kadar değildi. Ancak bazı kısımlarda ufak şelaleler ve eğim vardı. Yüksek hızda küçük şelaleler onları öldürebilirdi.
“Şimdi ne yapıcağız!”
“Bilmiyorum”
Hepsi dehşete kapılmış göz bebekleri büyümüştü.
“Kemer” dedi Emre. Yorulmuş gibi biraz duraksadıktan sonra. “Kendimizi kütüğe bağlayalım!”
“Mustafa ve Muhammet birbirlerine tamam der gibi kafa sallayıp kemerlerini çıkardılar. Birbirlerine yardım ederek kemeri kütükten geçirdiler.
Sonrada hepsi bir kolunu kemere bağladı. Yunus bir ata biner gibi kütüğün üstündeydi. Diğer ikisi de sağ ve solundaydı.
“Ne olursa olsun kemeri salmayın!”
Eğime 6 m kalmıştı. 5,4,3,2,1…
“Oooooo!!” bir anda kütük hızlandı. Üçü de sarsılıyordu.
“Eğer bir kere ayrılırsak” Mustafa’nın kafası suya gömüldü sonra geri çıktı,
“Bir daha asla birbirimizi bulamayız.”
“Sıkı tutunun!”
Karşılarına ufak bir şelale çıktı. Tahminlerine göre 2 metre kadar olmalıydı. Hepsi birden havada kaldılar. Sonra büyük bir şiddetle suya çakıldılar. Suyun üstündeki tek kişi Emre’ydi. Murat ve Muhammet’in sadece kolları su üstünde kemerle kütüğe bağlanmıştı.
Dalgaların arasında zar zor nefes alıyorlardı
İkinci bir şelale karşılarına çıktı. Bu diğerine göre biraz daha yüksekti. Suyun üstündeki tek kişi olan emre bu sefer buna pişman oldu. Çünkü kütük düşerken ters dönmüştü ve emre altında kalmıştı. Kütüğü dönmesi ile Murat’ın kolu burkulmuştu. Emre’nin bedeni suyun içindeydi. Mustafa inledi.
“Bacağım!”
Emre kafasını dışarı çıkarttı. Nefes almaya çalışıyordu.
“Bu daha ne kadar sürecek!”
Şelalesiz bir 15 dk kadar dalgalarla boğuştular. Bir türlü kenarlara tutunamıyorlardı. Tuttukları her bir ot hızlarından dolayı ya kopuyor yada ellerinden kayıyordu.
“Murat, şelale yok. Bence kendimizi toparlamanın tam sırası”
“Ne yapacağız!”
“Suyun sakinleştiği yere kadar sanki kano kullanıyormuşuz gibi sakin davranalım. Hep birlikte kendimizi kenara doğru çekip kütüğün ucunu kenara çarpalım ancak bu şekilde durabiliriz.”
“Çok zor!”
“Başka yolu yok!”
“Hey şuraya bakın!”
Mustafa ve Emre ileri doğru baktılar.
Karşılarında su üstüne çıkmış kayalar vardı!
“Bunlar bizi budayacak!”
“Bittik”
“Tamam şimdi gerçekten öldük!”
“Aklınızdan bir fikir geçiyorsa şimdi söyleyin!”
“Dua edelim!”
Kütük büyük bir hızla kayalardan birine çarptı. Ama hemen sekerek tekrar nehirde hızlandı. Aslında kayaya dik çarpması iyiydi. Çünkü sıyırıp da geçerse, Mustafa yada Murat’a denk gelirdi. Mustafa dikkat et. Kütük bir kayayı sıyırdı. Mustafa kaya ile karşı karşıya gelmişti ve hızla çarpmak üzereydi. Ama kaya diğerlerinin aksine dik değil yataydı. Ve Mustafa kaya ile çarpışmadan önce ayağı kayanın suyun altında kalan kısmına denk geldi ve ayağa kalktı. Hemen kayanın üzerine doğru koştu. Şimdi tamamen nehirden kurtulmuştu. Tam da o anda sol bileğini kemer ile kütüğe bağladığını hatırladı ve çıkarmaya zaman bulamadan kütüğün onu çekmesi ile tekrar suya gömüldü. Bu şansı bir daha bulamayacaktı.
“Hala herkes hayatta mı!”
Hepside “evet” dedi.
“Ama bu böyle devam ederse fazla uzun sürmeyecek!”
Nehrin her iki yanın da sık ağaçlarla kaplıydı. Ama ağaçlar altlarındaki topraklar yüzünden yarım metre yukarıda kalıyordu.
“Bir fikrim var” dedi Emre. Sonrada tekrar dalga yüzünden suya gömüldü.
Hepside aynı anda sudan kafalarını çıkarttı.
“Nedir çabuk söyle!”
“Kemerleri çözüp birbirine bağlayalım. Hatta tişörtlerimizi de. Sonrada bir ucunu kütüğe bağlayalım. Birimiz kütüğün üstüne çıksın ve toprağa doğru zıplasın. Bulduğu ilk ağaca da yaptığımız bağı bağlar.”
“Kemerler olmazsa fazla dayanamayız!”
“Başka çare yok!”
“Tamam ama ilk önce elbiselerden deneyelim.”
Hepsi üzerlerindeki tişörtleri çıkartıp dalgaların verdiği zorlukta, bağladılar. Tam şimdi kemerler. Yine hepsi kemerleri çıkarttılar. Kemerleri birbirine bağladıklarında tutunmak için kütüğün etrafındaki dalları sımsıkı tuttular.
“Peki kim zıplayacak?”
“Muhammet”
“İçimizde en iyi zıplayan sensin”
“Kütüğün üzerinde dengede duramam.”
“Biz iki yandan da tutarak kütüğü sabitleriz.”
Mustafa biraz suratını buruşturdu. Yapabileceğinden emin değildi.
“Bunu yapmazsan buradan kurtula..”
Hepsi tekrar suyun içindeydiler. Ama bu sefer çok derine batmışlardı. Ve kemerleri de bağlı değildi. Yunus o sırada kütükten ayrıldı. Mustafa ve Murat sudan kütükle birlikte çıktığında Yunus çıkmamıştı.
“Yunus nerede!”
Yunus birkaç saniye sonra yanlarından çıktı. Ama kütüğe biraz uzaktı.
“Yunus çabuk kütüğü yakala!”
Emre kütükten daha hafif olduğu için daha hızlı bir şekilde nehirde ilerliyordu.Kütüğün yanından çok hızlı bir şekilde geçti. Murat onu yakalayamamıştı. Mustafa biraz daha uçtaydı. Eğer Mustafa’yı yakalamazsa bi r daha hiç şansı olmayacağını anlamıştı. Yakalamak için bir hamle yaptı ama boşa gitti.
“İçinden şimdi yada asla” dedi. Mustafa’nın eli hariç her şeyi bulanık görüyordu. Sanki ağır çekimmiş gibi eli yanından geçti. Biraz daha geç kalırsa hiç şansı olmayacaktı. Bağırdı!
“HADİİİ!
Büyük bir kuvvetle elini uzatabildiği kadar uzattı. Mustafa onu yakaladı ve kendine doğru çekti.
“Asla, asla ve asla kütüğü bırakmayın!”
“Mustafa şimdi sıra sende!”
Yunus hala olayın şokundaydı ama yapacak bir şeyi yoktu. Yüzü kanıyordu. Murat ve Emre kütüğü sabitlemeye çalıştılar. Mustafa önce dizleri ve iki eli üzerinde doğrulmaya çalıştı. Ama olmuyordu.
“Dallardan destek al!”
Ayağının birini dal ve kütük üstüne koydu. Sonrada elleri ile kütüğün üzerinde dengede durmaya çalıştı. Hazır olduğunda biraz eğildi. Uygun bir yer seçiyordu. Her şey mükemmel olmalıydı. Eğer yetişemezse kütüğü kaçırabilirdi.
Bir yeri gözüne kestirdi. Biraz daha eğildikten sonra bütün gücü ile sıçradı.

Tam istediği gibi toprağın üstüne çıkmıştı. Bundan sonra arkadaşları için uğraşmalıydı. Biraz kütüğün yanında koştuktan sonra kütükten daha hızlı koşarak, kütüğü arkada bıraktı ve önünde çıkan ilk ağaca bağı dolamaya başladı. Bağın kopması her şeyi mahvederdi. Bu hiçbirinin istemediği bir şeydi.
Son bir kez daha dolamıştı ki aradaki bağ gerildi ve kütük aniden durdu. Nerdeyse Murat ve Emre kütükten ayrılacaklardı. Mustafa kemer ve elbise yardımı ile yaptıkları bağı çekerek arkadaşlarını toprağa doğru çekti. Önce Yunus sonrada Murat kan ter içinde toprağa çıktılar.

NAZGUL
21-10-2013, 13:13
Bölüm 10- Bilimsel Olmayan Müdahale

Şimdi nereye gideceğiz?”
“Bilmiyorum burası neresi kim bilir”
“Sence kaç km sürüklendik”
“Hiçbir fikrim yok.”
Emre halsiz görünüyordu
“Hey benim göğsüm…”
Emre sözünü tamamlayamadan yer yıkıldı. Murat yanına koştu.
“Ne oldu Emre”
Emre konuşamıyordu sadece göğsünü ve boğazını tutuyordu. Murat durumu anlamıştı.
“Çok fazla su yutmuş. Ona suni teneffüs yapmamız gerekiyor ”
“Ben ne anlarım sen yap”
“Hiç pratiğim yok. Bunu bilmelisin!”
“Başka bir şey yok mu? Yani başka bir şey bilmiyor musun?”
“Aslında bir şey daha var”
Murat Yunus’un kafasına doğru baktı.
“Kafasını geriye doğru yatır.”
Murat göğüs kafesine düzenli aralıklarla bastırarak kapalı kalp masajı yapılmaya çalışıyordu. Aslında hiç pratiği yoktu kardeşinin alayları içinde birkaç kez üzerinde denemişti ama ne kadar etkili yaptığını bilmiyordu. Sonuçta sağlıklı bir kişinin alaylı tepkisi işi başarılı mı yoksa yanlış mı yaptığını açıklamazdı.
Yunus buna rağmen tepki vermedi. Murat en başta yapması gereken şeyi fark etti. Suni teneffüs. Ama kalp masajını Mustafa’ya göstermeliydi.
“Şimdi yaptığım şeyi aynen yapmaya devam et. Bende suni teneffüs yapacağım. “
İlk önce etrafına baktı. Elbiselerle yaptıkları halatı çözdü. Çözünce içinden bir tişörtü alıp Yunus’un ensesinin altına koydu. Kafasını geriye doğru çekti. Elini Emre’nin alnına, işaret ve baş parmakları burnu kapatacak biçimde yerleştirdi. Sonra derin bir soluk aldıktan sonra, yapay solunuma başladı. Soluğunu güçle verdi. Soluk verdikten sonra Emre’nin soluk vermesine izin vermek için ağzını açık tuttu. Hala pek belirti yoktu.
“Şimdi ne olacak.”
“Aklımda bir şey var ama emin değilim.”
“Çocuk ölüyor aklında ne varsa dene.”
“Ama hiç bilimsel değil.”
“DENE ŞUNU!”
Murat büyük bir güçle Yunus’un göğüs kafesine vurdu. Emre’nin öksürerek bağırması ise bir saniye sürmemişti.
Emre, hızla nefes alıp veriyordu. Etrafına baktı.
“Öldüm mü?”
“Henüz değil dostum”
Mustafa Emre’ye sarıldı.
“Pislik az daha ödümü patlatıyordun”
Sonra Murat’a döndü.
“Daha önce böyle bir ilk yardım görmemişim.”
“Yok zaten”
“Peki neden böyle bir şey deneme gereksini mi duydun?”
“O sadece şoktaydı. Bazen insanlar boğulup boğulamadıklarını tam anlayamazlar bu sinirler arası bozuklukla ilgili. Gereken şey onun sinirlerini uyarmaktı.”
“Bunu nereden biliyorsun?”
“Benim kardeşim boğulma tehlikesi geçirdi unuttun mu?”
“Evet hatırladım”
“Bir kitapta okumuştum. Adamın biri şu dev dondurucuların içinde kilitli kalmış. Ve donarak ölmüş. Ama olay yerine gelen polisler soğutucunun çalışmadığını görmüşler.”
“Demek adam kendi kendini dondurmuş”
“E, işte onlarda bu sonuca çıkmışlar ama o yalan bence. Hiç kimse kendi kendini donduramaz . Herhalde inceleme başladığında aradan geçen zaman nedeniyle dondurucunun yakıtı filan bitmiştir.”
“İyide bunu neden anlattın o zaman.”
“İçimden geldi. Birde şey var hani, bir müzakerede, gruplardan biri peynirin siyah olduğunu öne sürmüş ve kazanmış. Oda yalan işte”
“Murat biraz daha konuşursan.” Emre biraz soluklandı. Aldığı yumruk yüzünden hala karnı ağrıyordu. “Sana sert bir yumruk atarım”
“Tamam sadece şakaydı. Ama senin durumun otopsi hortlaklarına benziyor.”
“Ne demek o”
“Bazı insanlar tam otopsi sırasında neşter değdirildiğinde, o acı ile birlikte kendine gelir”
“Dirilir mi?
“Bence ölüm kalbin durmasından daha derin bir kavram.”
“Hım, güzel. Boğulma tehlikesi atlattıktan sonra nehre karşı konuşmak için güzel bir konu! Kalkın gidelim!”
“Nereye gideceğimizi biliyor musun?”
“Dümdüz gidelim işte. Elbet bir yere çıkarız”

Bölüm 11-Tesis

Suyun içinden çıkan gölge saklanarak ilerliyordu. Bekçileri görünce kendini tekrar suların içine bıraktı. Kalbi tam istediği gibi hızlı hızlı çarpıyordu. Bu onu tatmin etmekteydi.
Burası çok korunan bir binaya benziyordu. Her tarafı tellerle kaplı binanın sadece nehre bakan tarafında tel yoktu. Orayı ve etrafı gözleyen onlarca bekçi tellerin eksikliğini dolduruyordu.
Gölge kafasını sudan çıkardı. Etrafını gözledi. Derin bir nefes aldı. Gözünde dalış gözlüğü vardı. Bir elinde ise su içinde çalışabilecek bir fener.Suya daldı. Hızlıca etrafı gözledi. Kısa sürede görmek istediği şeyi görmüştü. Dışında parmaklık olan bir atık su borusu. Bulduğundan emin olunca tekrar su yüzüne çıktı. Sırtını duvara yaslayıp sırt çantasını açtı. İçinden küçük bir oksijen tüpü çıkardı. Büyüklüğü nedeni ile uzun süre oksijen ihtiyacı karşılamaya yetmezdi. Ama fazla oksijene ihtiyacı da yoktu. Tüpü sırtına bağlayıp oksijenin geleceği maskeyi taktı. Şimdi gitmeye hazırdı. Suya daldı. Boruya doğru ilerledi. Dışarı doğru hafif bir akım vardı. Ama bu onun girmesine engel değildi. Feneri borunun ucuna tuttu. Sonunda daha küçük ve farklı yönlere dağılan borular vardı. Bunların içine girmesi mümkün değildi. Cebinden şeffaf plastik ile kaplanmış bir harita çıkardı. Haritaya göre birkaç metre ilerlemesi gerekiyordu. Denildiği gibi yaptı. 9-10 metre ilerlemişti ki üstündeki ızgarayı fark etti. Bu ızgaralar eğer borudaki parmaklıklar tıkanırsa girip temizleyebilmek içindi ancak üzerindeki kirden ve pastan anlaşılan uzun süre kullanılmamış olduğuydu.
Ülkü ızgaranın altındaki hava boşluğunu fark etti. Girip çıkmak için bir demir merdiven vardı. Merdivenin bir kısmı su altındaydı. Ülkü buralara tutunarak yukarı çıkmaya başladı. Burası Howard’ın bahsettiği kadar gizli değildi ama işini görüyordu. Merdivenle nefes alabileceği bir yere kadar çıktı. Oksijen maskesini çıkartıp çantasından ki penseyi çıkarttı. Howard neyse ki her konuda onu bilgilendirmişti. Izgarada ki telleri pense ile koparttı. Daha sonra ızgarayı hafif bükerek başını içeriye çıkarttı. Etrafı gözledi. Burası yıllardır girilmemiş gibi bir odaydı. Her tarafta su boruları vardı ve bazıları akıtıyordu. Yerler ıslak ortam nemliydi. Yinede sessizce içeri girdi. Haritayı bir kez daha aldı. Haritaya göre bu odadan havalandırmaya girmeliydi. Ama kendisinin de tahmin ettiği gibi burada havalandırma yoktu. Zaten böyle bir yerde havalandırmaya gerekte yoktu. Burada hiç insan yoktu ki.
Şimdi ne yapacağını gerçekten bilmiyordu. Beklide geri dönmeliydi. Hala bir şansı vardı. Ama geri dönerse buraya kadar boşuna gelmiş olacaktı.
“Hadi bakalım” dedi kendi kendine sonrada en yakın kapıya yöneldi. Bu kada büyük bir binada bir havalandırma olduğu aşikardı. Zaten uydudan çekilmiş fotoğraflardan binanın tepesinde ki havalandırmalar rahatlıkla görülüyordu. Sorun buraya en yakın nereden gireceğini bilmiyor olmasıydı.
Howard’ın bu kadar çok şey bilmesine şaşırmıştı. Ama havalandırma konsun da neden yanıldığını anlayamamıştı. Ama bunu düşünecek vakti yoktu.
Kapıyı araladı. Kimseler yoktu. Hala pislik içindeki bir sistem kısmındaydı. Muhtemelen bodrumdu. Bu su kontrol bölümünden çıkmalıydı. Önüne çıkan diğer iki kapıda da kimse yoktu. Kendini şanslı hissediyordu.
Nihayet diğerlerinden farklı bir kapıya vardı. Bu demir kapının üstünde bir cam kısım vardı. Buradan etrafı gözledi.
Hiç kimse yoktu. Kapıyı araladı. Yavaşça kafasını çıkardı. Sonra hızlandı ve koridorda koşmaya başladı. Nereye gittiğini bilmiyordu.
“Hadi ama nerede bu havalandırma?!”
Koridorun ucuna yaklaşmıştı ki bazı sesler duydu. Panikledi. Hemen sağındaki odaya hızlıca girdi odada birinin olup olmamasını düşünmemişti bile. Ama şans eseri kimse yoktu.
Burası bir çalışma odası gibiydi. Bir bilgisayar ve defterler vardı. Odaya iyice bir baktı. Koltuğun hemen üstünde bir havalandırma ızgarası gördü. Fazla vakti yoktu hemen masanın üstüne çıkıp ızgarayı söktü. Neyse ki vida yoktu ve sadece el ile çıkartılıp takılabiliyordu. Izgarayı çıkarmaktan daha zor olan girmekti. Zira havalandırma çok yüksekteydi.
Birkaç kez zıpladı. Ama sadece elleri ile tutabiliyordu. Kendini çekmesi gerekiyordu. Tam o anda sesler duyuldu. Ve kapı açıldı.

“Alex şimdi ne yapıcağız!”
“Bilmiyorum İvan.”
“Bak, adam bir an önce raporumu okumak istiyor”
“Hazırlamadın mı”
“Elbette hazırladım. Ama anlamıyorsun. Bir şeyler yapmazsak bunlar sonunda amaçlarına ulaşacaklar.”
“Biz ise onlara yardım etmekten başka bir şey yapamıyoruz.”
“Aynen öyle.”
“Bak bence artık bunları polise bildirmenin vakti gelmiştir. Ne dersin.”
“Saçmalık eğer hükümet bu işin içindeyse bizim kafamızı kopartırlar.”
“O zaman bırakalım bu işi”
“İzin vermeyeceklerini biliyorsun. Çok fazla şey biliyoruz. Onlardan ayrılmamız için bizimde pisliğe bilerek karışmamız gerek. Bu işten pay alamız gerek ki bizi saldıklarında onların elinde bir şantaj malzemesi olsun.”
“O zaman pay alalım lanet olsun!”
“O kadar kolay değil. Niçin bu kadar uğraşıyorum sanıyorsun he?”
“Bu iş bittinde ne yapacaksın?
“Kaçacağım.”
“Bulamayacaklarını mı sanıyorsun?”
“Onlardan değil. Eğer bir soruşturma başlatılırsa devletten kaçacağım. İkimizde biliyoruz ki devletin daha az umurundayız.”
İvan biraz duraksadı. Masanın üzerindeki ayak izlerini fark etti.
“Hey buda ne böyle?”
“Ne oldu.”
“Masamın üstünde ayak izi var.”
Tüm bu konuşmalar yaşanırken Ülkü masanın altında her anı kalp krizine bedel dakikalar yaşıyordu. İvan ayaklarını uzatsa Ülkü’ye dokunabilirdi.
“Biri mi girmiş buraya?”
İvan tam cevap verecekti ki kapı ani bir tekme ile açıldı. Elleri silahlı gözleri kar maskeli veya peçeli 3 kişi odaya girip İvan ve Alex’e odanın ortasına elleri arkada uzanmalarını istedi. İkisi de kocaman olmuş göz bebekleri ile denileni yapmaya başlayacaklardı ki binanın 2 güvenlik görevlisi ellerindeki tabancalarla odaya girdiler. Onların girdiğini gören silahlı saldırganlar hemen ateş açtılar ama görevlilerden biri bir teröristi haklamayı başardı. Biri ise kolundan yaralandı. Güvenlik görevlileri ise kan içinde yere yığıldılar. Ülkü masanın altındaki boşluktan olanları izliyordu ve dehşet içindeydi.
O aradan bakarken Alex üzerine siyah botlarıyla basan adam yüzünden kafasını iyice yere yapıştırdığı anda Ülkü’yü gördü. Ama sakladığından onun bir terörist olmadığını düşündü. Ağzını yardım et der gibi hareket ettirdi. Bu sırada teröristler kendi aralarında konuşuyordu.
“Kafir beni vurdu!”
“Tamam, sakin ol ve kapıyı gözle”
“Hanginiz İvan!”
“Ben”
Terörist hala dudaklarını aralayarak yardım isteyen Alex’in kafasına hiç duraksamadan bir el ateş etti. Ülkü bağırmamak için ağzını kapadı. Bunları hiçbiri planda yoktu.
“Hayır!Alex dostum!”
“Yürü yoksa sonun aynı olur.”
Teröristler İvan’ı silahlarının ucunda odadan çıkarttılar. Olaylar daha yatışmamıştı ki çatışma sesleri duyulmaya başladı. Ülkü daha fazla bu masa altında saklanamazdı. Ama koridordaki silah sesleri dışarısın hiç güvenli olmadığını gösteriyordu. Tekrar masanın üstüne çıkıp ızgarayı açtı. Tüm gücü ile kendini yukarı çekip ilk denemesinde kanındaki adrenalin sayesinde içeri girdi. Kapağı kapayıp ilerledi. Artık önemini kaybeden haritayı hiç önemsemiyordu. Doğaçlama yapacaktı. Hala bir kanıt bulamamıştı. Şimdiye kadar kaydettiği görüntü ve sesler hala istediğini vermiyordu. O teröristlerin kim olduğunu bilmiyordu, o adamların iyi mi yoksa kötü mü olduğunu da bilmiyordu. Tek istediği bir an önce kanıtı elde etmesiydi. Havalandırmada hızlıca ilerlerken aşağı doğru olan bölümü göremedi.
Birden boşluğu bastığını hissetti ve aşağı doğru düşmeye başladı. Burası daha geniş bir havalandırma kısmıydı ve 1 metre kenarlara sahip bir kare şeklindeydi.
Birkaç metre düştükten sonra ülkü kendini gererek sürtünmeyi arttırıp hızını düşürdü. Kendini iyice gerdiğinde ise artık kontrolü sağlamıştı.
Kaç kat düştüğünü bilmiyordu bildiği tek şey artık bokun içinde olduğuydu. Tekrar çıkmak hiç kolay olmayacaktı. Hemen altındaki ızgaraya baktı. Yaklaşık 20-25 kişilik bir terörist grubu çok kalın ve dayanıklı bir kapıyı açmaya çalışıyordu. Ülkü biraz daha ilerledi. Bu sefer teröristlerin açmaya çalıştığı kapının diğer tarafındaydı. Burada ise birkaç bilim adamı ve 3 güvenlik görevlisi kapının arkasına ne varsa yığıyorlardı. Biraz daha dikkatli baktığında buranın çok geniş bir araştırma salonu olduğu gözüküyordu. Bazı bilgisayar tarafından zamanlanmış deneyler hala devam ediyordu. Ülkü kamerasını çıkartı. Bunları çekmesi yararlı olabilirdi.
Soğuk bir kadın sesi (belli ki bilgisayar) duyuldu.”
“Solunum yolu ile deney 221 başlatılıyor. Sesler dışarı veriliyor”
“Ülkü nerede bu deney mekanizması diye etrafına baktı. Ama bir şey göremiyordu. Biraz daha baktığında salonun bir köşesinde 10 metre karelik bir alandaki cam odayı gördü. Oda sanki bekleme alanı gibiydi. İçeride deri bir koltuk, saat nereye açıldığını bilmediği ahşap kapı, saat ahşap zemin ve bir tablo vardı. İçerdeki 2 adamdan biri önlerindeki gazetelerden birini okuyor diğeri geriye doğru yaslanmış yarı açık gözlerle bir şeyi bekliyordu.
“Hişt. Bizi odada oturmamızı söyleyen sekreteri gördün mü?”
Gazeteyi okuyan aldırmazmış gibi yaptı.
“Dostum çok seksiydi. Ne göğüsler ama wuuuhuuu”
“Çeneni kapar mısın?”
“Tamam, tamam sakin ol. Sadece çok sıkıldım anladın mı?”
Ülkü durumu anlamıştı. Bu cam oda aslında bir deney kafesiydi içerdekiler bir odada olduklarını muhtemelen de bir şeyi beklediklerini sanıyorlardı ama aslında bir deney kafesinde denektiler!
Soğuk kadın sesi tekrar devreye girdi.
“Geri sayım.”
“3,2,1,0”
Geri sayım tamamlandığında odaya gaz salımı başladı. Ülkü bunları çekiyor ancak çektiğin farkında olmadan izliyordu.
Bilim adamları ve güvenlik görevlileri hala kapıya bir şey yığıyorlar, deney bilgisayar tarafından yönetiliyordu.
Gaz salınamaya başlayınca 2 adamda paniğe kapılıp kapıyı açmaya çalıştılar. Tabiî ki de kapı kitliydi. Gaz iyice yayıldığında kapıları yumruklama başladılar. Sonra ikisi de birden duraksadılar. Gaz artık o kadar yoğundu ki adamlar gözükmüyordu. Ülkü ne olduğunu anlamıyordu. Gözlerini kısıp neler olduğun anlamaya çalıştı. Sesler dışarı verilmeye devem ediyordu.
Önce patırdılar duyuldu. Anlam verilemiyordu. Tam o anda adamın biri kafası cama çarpıp yere yığıldı. Belki onun kafasını çarpan başında duruyordu. Ama hiç beklemeden tekrar hamle yapıp yumruklamaya başladı. Adamı ölesiye yumruklamasına rağmen kimsenin umurunda değil. Herkes kapıdan girip muhtemelen kendilerini öldürecek teröristleri düşünüyordu. Ama Ülkü teröristler olmasa da kimsenin umurunda olacağını sanmıyordu.
Artık istediği sonuca ulaşmıştı. Gidebilirdi. Kameranın ekranını kapatmak için odaklandığında ekran da hemen önündeki biri gözüktü. Başını kaldırdığında bir adam gördü. Elinde silahı vardı ve Ülkü’ye doğrulttu.
“Ne işin var burada!”
“Ben. Ben. Bak beni öldürürsen bu dar geçitten asla geçemesin.”
Bu doğruydu. Havalandırma boşluklarından en fazla bir kişi geçebilirdi.
“Geri geri git!”
“Tamam. Sakin ol.”
Ülkü denildiği gibi geri geri gitti.
“Buradan bir çıkış biliyor musun?”
“Hayır. Sen.”
“Geldiğim yoldan çıkmak çok zor olabilir.”
“Fark etmez tek yol o anlaşılan arkanı dön ve yürü.”
Çok dar olan bir alanda Ülkü aldığı cimlastik derslerin faydasını görerek döndü. Ve emekleyerek ilerlemeye başladı.
“Kimsin sen?”
“Ne önemi var”
“Silah bende! Bu önem teşkil ediyor mu?”
“Burayı araştırmak için gelmiştim. Hepsi bu.”
“Hiç gerçekçi gelmedi.”
“Doğruyu söylüyorum!”
“Tamam devam et!”
İkisi de emekleyerek ilerlerken Ülkü altındaki ızgaradan kapıya paylayıcı yerleştirilmiş
Olduğunu gördü. Patlayıcı hemen altlarındaydı ve 10 diyordu. Bir saniye sonra rakam 9 olmuştu. Ülkü birden hızlandı. Silahlı adam ne olduğunu anlayamamıştı. Ülkü’nün geçtiği ızgaranın üstüne geldiğinin de rakam ne yazık ki 1 olmuştu.
Büyük bir gürültü ile kapı havaya uçtu. Hemen arkasından teröristler içeri doluştular. Silahlı adam ise bağırıp duruyordu.
Ülkü arkasını dönüp ona baktı. Patlama sırasında göğsüne bir şarapnel parçası saplanmıştı. Ayrıca şarapnel parçasının bir kısmı da havalandırmaya saplanmıştı. Bu 1 metrelik bir demir çubuktu. Adamın hareket etmesi mümkün değil. Ülküye seslendi.
“Buraya bak! Bu önemli!”
Ülkü silahın hala menzilinden çıkmamıştı. Ona doğru yaklaştı.
“Ne var. Seni kurtaramam!”
“Biliyorum. Sırt çantamda önemli bir şey var”
“Zehrinize ihtiyacım yok!”
Adam zor zor bir kahkaha attı. Ardından biraz kan kustu.
“Hayır hayır. Bu panzehir. Bak. Burada işlerin belli bir sırası var. İlk önce zehir sonra panzehir üretilir. Çantamda şimdiye kadar ürettiğimiz panzehirlerden 20 tanesi var.”
“Kaç tane üretmiştiniz”
“30 tane haha”
“Haha” deyişi sanki formalite icabı gibiydi ve hiç duygu yoktu.
“Benden ne istiyorsun?”
“Bunu. Bunu al ve….”
Adamın gözlerindeki ifade soluklaştı. Artık canlılık belirtisi yoktu. Ülkü öldüğü anlamıştı.
“Lanet olsun.”
Çantasını alıp hızlıca ilerlemeye başladı. Altında bir ızgara daha çıktı. Bu sefer teröristler birkaç malzeme ile dışarı çıkıyorlardı. Taşıma yapanlar en önden gidiyorlardı. Arkadan silahlı olanlar devam etti. Tam gitmeye hazırlanıyordu ki teröristlere doğru bir el bombası fırlatıldı. Bomba tam havalandırmanın altındaydı. Ülkü’nün sadece bir hamle yapacak vakti vardı ve bu hamle ile en fazla 1 metre uzaklaşabildi. Aniden bir patlama oldu. Sonrasında havalandırma çöktü. Şimdi savaş alanına dönmüş koridorun ortasında kabak gibi ortadaydı. Hızla uzaklaşan teröristleri görüyordu. Gözleri yavaşça kapandı.

NAZGUL
03-11-2013, 20:08
Bölüm 12-Keskin Dişler

“Sence o kızın amacı neydi?”
“Bilmiyorum ama her şeyi onun planladığı kesindi”
“Demek gecenin bir vakti gitmesinin sebebi buydu.”
“Aklıma başka bir şey gelmiyor.”
“Peki gecenin bir vakti ne yapmaya gitti”
Mustafa biraz düşündü. Sonrada konuşmaya başladı.
“Bence gece köprüye zarar verdi. Ve onu tutan bir sağlam ip bıraktı. Geçerken de en önde gitmesinin sebebi köprüdeki son ipi keserek duruma kaza süsü vermekti.”
Murat hala anlam veremiyordu.
“İyide neden böyle bir şey yaptı.”
“Beklide yurt dışında kaçak kalmak istiyordur. Beklide kendini öldü gösterip temiz bir sayfa açacaktır kendine”
“Çok mantıklı”
Bu sefer Emre sordu.
“Peki düşünce yaşayacağını nereden biliyordu. Ya keskin bir kayaya denk gelseydi. Elbet bir sorun çıkabilirdi.”
Murat cevapladı.
“O gece suya girmesinin sebebi düşeceği yeri kontrol etmesiydi. Derinliğinden emin oldu. Tabi ya. Her şeyi önceden planlamış!”
“MEB’in başı belada o zaman”
“Biz bunları anlatırsak belaya girmez.”
Hepside sırılsıklam karşılarına bir yolun veya evin çıkmasını umut ederek yürüyorlardı. Başlarına gelen şey hepsinin istediği macerayı onlara vermişti. Şimdilik her şey yeterli dozdaydı. Artık bitmeliydi.
“Aslında kız tam bizim kafa la”
“He evet. Onu ihbar etmek biraz kötü olacak.”
“Murat! Mustafa! Canı cehenneme , az daha onun yüzünden ölüyorduk neden bahsediyorsunuz oğlum. Fazla su yuttunuz herhalde. Kendinize gelin.”
“Bak onu unutmuşum ”
“Murat bu bizim suçumuzdu kızı takip etmek için o kadar yaklaşmasaydık, burada olmazdık”
“Orası da var”
“En azından arkasına baksaydı salak”
“Salak değil, umursamaz olacak o. Zeki olduğuna şüphem yok.”
Hepsi etraflarına bakarak yürümeye devam ediyorlardı. 30 dk kadar yürümüşlerdi ama hala bir yerleşim yeri bulamamışlardı. Hepside yorulmuştu.
“Akşam çökmeden bir yer bulsak bari.”
“Hey sende duydun mu?”
“Neyi?”
“Tıkırtıyı”
Hepsi sesi dinlemeye başladılar. Evet bazı tıkırtılar vardı. Sesin geldiği yöne doğru baktılar. Çalılar sallanıyordu. Kısa bir sallanışın ardından sesin kaynağı göründü.
BU BİR AYIYDI!
Mustafa sakince fısıldadı.
“Sakın kımıldamayın. Kımıldamazsak saldırmaz.”
“Nerden biliyorsun!”
“Televizyondan. Ne oldu yarasa çocuk. Korktun mu!”
“Sana siyah peynir hikayesini anlatmıştım demi. Yani duyduğumuz her şey doğru değildir.”
“Murat kapa çeneni”
“3 deyince koşuyoruz.”
“Hayır!”
“Murat Sakın!”
“Bu hayvan aptal değil hepimizi yiyecek mantığım burada durmamızı ret ediyor.”
“Başlatma mantığından!”
“Hoşça kalın çocuklar”
Murat birden koşmaya başladı. Hemen ardından ayı çok sesli bir şekilde hırlayıp peşinden koşmaya başladı. Emre ve Mustafa’nın yanından geçen hayvan büyük bir hızla Murat’ın peşinden gidiyordu. Murat ise olabildiğince ağaç kenarlarından kaçarak hayvanı engellemeye çalışıyordu.
“Ona yardım etmeliyiz!”
“Emre nasıl! Hayvan hepimizi öldürür!”
“Bir planım var.”
İkisi de ayının peşinden koşmaya başladılar. Emre ayının peşinden koşarken durup nehirden çıkmalarını sağlayan bağı aldı. Gerçi ona tıbbi müdahale için Murat bir tişört çözmüştü ama hala uzun sayılırdı.
“Planını bana da anlatacak mısın?”
“ Şimdi değil.”
Murat ayıdan kaçabilme ihtimalinin çok düşük olduğun farkındaydı. Hantal gözükmelerine rağmen çok hızlıydılar. Beyni hiç durmuyordu.
“Nehre mi atlasam. Tekrar nasıl çıkacağım ama. Ağaca tırmansam. Hayır, hayır tırmanır. Ama belki kendimi savunabilirim. Ah, ne diyorum ben.”
Gözleri bir anda baya büyük iki kayanın arasındaki boşluğa takıldı. Hemen içene doğru atıldı. Ama bu boşluğun içinde çıkış yoktu. Ayrıca ayıdan çok uzak değil. Hayvan pençesi ile içeriyi tırmalıyor pençesi ile zarar vermeye çalışıyordu. Murat’ın yapabileceği tek şey pençelerden kaçmaktı.
Kısa süre sonra Emre ve Mustafa oraya geldiler. Ayı hemen 15 metre önlerindeydi ama onları fark etmiyordu. Tek ilgilendiği Murat’tı.
“Şimdi planını söyle”
“Bunu belime bağlayacağız. Nehrin kenarında durup hayvanın bana doğru koşmasını sağlayacağım. Şanslıysak hayvan koşarak bana hamle yapar. O sırada ben aşağı atlayacağım ama bağın bir ucu ağaçta bağlı olduğundan aşağı düşmeyeceğim.”
“Umarım işe yarar.”
“Mustafa sen şimdi git. Ayı tek hedefe odaklanmalı!”
“Tamam. İyi şanslar.”
Mustafa ayının görüş alandan çıkacak derecede uzağa gitti. Ama Emre’yi görebiliyordu. Emre hazır olduğunda bağırmaya başladı.
“Hey mal kafa gel de kendime senden kürk yapayım!”
Ama hayvan oralı bile olmadı. Hemen önündeki hedef daha cazip geliyordu beklide.
“Gelsene !”
Mustafa Emre’nin biraz yardıma ihtiyacı olduğunu anlamıştı. Bir taş alıp ayıya doğru fırlattı.
Ayı kafasına çarpan sert cisim sayesinden iki ayağı üzerine kalkıp etrafa baktı.
“Emre umarım bu yaptığım yüzünden ölmezsin.”
Emre tekrar bağırdı.
“Hey, koca ayı gel de oynayalım!”
Hayvan kafasına çarpan hedef nedeni ile oldukça sinirliydi. Hızlıca Emre’ye doğru koşmaya başladı.
“Lütfen başarayım, lütfen başarayım.”
Hayvan ona iyice yaklaşmıştı. Pençeleri keskin birer bıçak gibiydi. O hamle yaptığında Emre kendini hızlıca arkaya bıraktı. Hayvan son anda durumu anlayıp geri dönmek için manevra yaptı. Şimdi tam uç noktada zar zor duruyordu.
Mustafa olanları izliyordu.
“Yo bu olamaz”
Emre hayvanın tam uçta olduğunu görebiliyordu. Ayı iyice sinirlenmişti. Çok güçlü bir şekilde hırladı. Bütün dişleri gözüküyordu. Keskin bakışları Murat’a öfkeyle dönmüştü. Ama Emre pes etmeye niyetli değildi.
“Oyun henüz bitmedi pire torbası”
Emre iki ayağı üzerinde adeta öfke nöbeti geçiren hayvanın kuyruğundan tutup çekti. Hayvanın suratında ki öfke biranda şaşkınlık duygusuna dönüşmüştü. Düşmemek için direniyordu. Olanları gören Murat koşarak ayıya doğru yöneldi. Tüm hızı ile koşuyordu.
Ayı tam dengesini sağlayıp, Emre’nin kuyruğunu çekmesini etkisiz kılacak bir pozisyona gelmişti ki Murat koşarak ona çarptı.
Mustafa’nın gördüğü en son şey hem Murat’ın hem de ayının nehre doğru düştüğüydü. Ne ayı ne Murat neden Emre görüş alanındaydı. Olduğu yerde kımıldamadan duruyordu.
Umutsuzluk girdabına düşecekken ilk önce 2 sonrada 3 ve nihayet 4 tane el nehrin yamacından gözüktü. Daha sonra Emre dirseklerini dayayıp yukarı çıktı.
Çıkması için Murat’a yardım etti. O sırada Mustafa’da yanlarına gelmişti. Hepsi birbirine sarıldılar.


Bölüm 13-Olay Yeri İnceleme

Polis memuru Ashton Duplo yarım yamalak dikilmiş, dağınık saçları ve ağzındaki sigarasıyla arabadan indi. Diğer polislere bir göz attı. Sonra hızlıca ilerledi. Olay yeri polisleri çoktan köprünün başına gelmiş, öğrencileri ve öğretmenleri sorguluyor etrafı araştırıyordu. Ashton rehber öğretmene sorular soran bir polis memurunu basit bir el işareti ile uzaklaştırıp rehber öğretmene yeni hitabının kendisi olduğunu belli edecek bir bakış attı. Aslen İngiliz olmasından kaynaklanan bir İngiliz aksanı ile konuşmaya başladı.
“Ben polis memuru Asthon, size birkaç soru sormak istiyorum. İlk sorum kaç öğrenci düştü.”
Erhan başta bu ani girişe bir anlam verememişti. Kısa bir süre duraksayıp Asthon’u süzdü.
“4 öğrenci. 1 kız 3 erkek.”
“İlk kim düştü?”
“Kız”
“Adı neydi?”
“Ülkü”
“Neden ilk o düştü? Neden durumu fark etmediniz?”
“Şey, aslında onu uyardım. Fazla hızlı gittiğini söyledim. Ama kulaklığı takılıdıydı.”
Rehber öğretmen biraz soluklandı hala şoktaydı.
“Muhtemelen duymadı”
“Nasıl düştü?”
“Köprü aniden çöktü. Hiçbir şey anlamadım. Aslında ben birazda köprünün sağlam olduğuna inanıyordum.”
“Köprünün birden çökmesi mantıklı değil. Farkındasınız demi”
“Evet. Biliyorum”
“Peki çocuklar diğer?”
“Bilmiyorum. Onlarda kızın birkaç metre arkasındaydılar.”
“Peki onlar nasıl düştü?”
“En öndeki benim uyarımı duydu ama son anda köprü çökünce aşağı düştü. Onu arkasındaki arkadaşı yakaladı. Adı Mustafa. Onun yarısı sarkıyordu. Onu da Emre yakaladı.”
“Sonra?”
“Emre kilo olarak çok ağır biri değildi. Onları tutamazdı ama salmaya niyeti yoktu.”
“Peki neden yardım etmediniz?”
“Ettim! Son anda Emre’yi yakaladım. Ama salmasaydım bende düşecektim. 3 çocuk aşağı yukarı 120 kilo demek. Eğer Emre diğerlerini bıraksaydı belki birini kurtarabilirdim ama olmadı.”
“Anlıyorum.”
Polis biraz daha düşündü. Yıkılan köprüye baktı.
“Suya düştüklerinde ne oldu?”
“Bağrıştılar. Onlara köprüye giden yolun yanındaki bir kütüğü taşıyarak attık. Belki bu sayede kurtulmuşlarıdır.”
“Belki?”
“Sürüklendiler. Gözden kayboldular.”
“Yani onları boğulurken görmediniz.”
“Hayır. Sadece belki kız boğulmuş olabilir. Onu düştükten sonra hiç görmedim.”
“Tamam.”
“İfadenizi birde yazılı olarak arkadaşlarım alacaklar.”
“Tabi olur.”
Asthon Erhan ile olan konuşmasını bitirip arkasını dönmüştü ki bir polis memuru Asthon’a seslendi.
“Efendim buna bir bakmalısınız”
Asthon olay yeri inceleme bandını kaldırıp onu çağıran genç polin yanda durdu diğer yanında ukala polis memurlarından biri olan Dimitri Hor vardı. Dimitri’nin ağzındaki sakızı rahatsız edici derecede sesli çiğniyordu.
“Owww, bakın kim gelmiş. Asthon seni vuruldu biliyordum”
Sesinde alay her halinden belli oluyordu.
“Düzeldim. Bu benim için zor değil!”
Dimitri içinden “aşağılık herif” diyordu ama Asthon bunu çoktan anlamıştı. Onun başarısını her zaman kıskanmıştı ve böyle devem edecekti. Dikkati olayı açıklamaya verdi. Bunu yaparak birazda Asthon’a zeki olduğunu kanıtlamak istiyordu.
“Çok basit. Birkaç kurt köprünün yanındaki tavşanı avlamışlar. Tavşan ısırılmış ve yenmiş. Sonrada köprüdeki halatlara zarar vermişler. Her şey bu pislik yaratıklarının suçu”
Asthon biraz düşündükten sonra hiç istifini bozmadan birkaç kez ve abartısız bir şekilde alkış yaptı. Dimitri buna anlam veremiyordu. Ama rahatsız olmuştu.
“Tebrik ederim Dimitri. Ama yanlış.”
“Ne? Saçmalık her şey ortada!”
“Öyle mi?”
“Asthon ölü tavşana doğru yaklaştı ve biraz kontrol etti.”
“Bir kurt,tilki yada her neyse. Neden avını burada bırakmış?”
“Ne bileyim. Kurt yani hayvan bu sonuçta.”
“Peki neden bunu yedikten sonra köprüdeki ipleri zedelesin?”
“Dedim ya Kurt bu. Her şeyi yapar.”
“Hımm. Bir bakalım. Son bir soru daha”
Asthon ölü tavşanı kuyruğundan yakalayıp Dimitri ile yüz yüzü gelecek kadar yaklaştı ve tavşanı yüz hizasına kaldırdı.
“Bu Kurtun ısırıklarında neden insan ağzının yapısı var?”
Dimitri bu zekice çıkışa karşılık aynı cevabı veremedi.
Asthon tavşanı yanında ki genç polis memurunun kollarına doğru fırlattı. Polis tavşanı zor yakaladı.
“Tavşanın üzerinden ve iplerden doku arayın. İleride DNA eşleşmesi ile kimin yaptığını bulmamızda işe yarar.”
Sonrada Dimitri’ye “Buda cevap olsun” der gibi bir bakış atıp arabasına doğru döndü.