PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Ruhçuluğa bir eleştiri...


anthemoessa
17-12-2013, 21:09
Tanrı, madde ve ruhu açıklamada düalist görüşü benimseyen gruplardan biri ruhçulardır. Ruhçular kendilerini spiritüelist ve ülkemizde de neo-spiritüelist/deneysel ruhçu gibi isimlerle adlandırırlar. Hatta son zamanlarda uzun süreden beri "saklanan" (54 yıl) ve "zamanı geldiği için" yeni yayımlanan "İlahı Nizam Ve Kainat" gibi kitaplar da medyada ruhçuluğa olan ilgiyi artırmıştır. Ruhçulukta en önemli bilgi kaynağı, çeşitli seviyelerdeki ruhlardan/varlıklardan alındığı söylenen bilgilerdir. Bu grubun evrenle ilgili görüşleriniz kısaca inceleyelim.

Ruhçulara göre her şeyin üstünde “esas varlık” denilen Tanrı/Allah vardır ve asla erişilemez, ulaşılamaz, anlaşılamazdır. Bu yönüyle 3 dinin kitaplarının zahiri manalarıyla hemen hemen aynı şeyi söylerler. “Hemen hemen” dedim çünkü bazı ufak tefek farklılıklar da vardır. Örneğin ruhçular “Allah’ın sıfatları yoktur ona sıfat bile yakıştırılmaz” der. Onlara göre sadece bir Tanrı vardır ve “esas İlke” de dedikleri bu Tanrı, kendisinden tamamen ayrı olan nerdeyse sonsuz sayıda ruh yaratmıştır. Kendisinin ruhları yaratmak ve onlara hükmetmek dışında onlarla hiçbir bağı yoktur, özleri farklıdır. Aynı Tanrı “esas madde” de denilen, neredeyse sonsuz sayıda maddesel öz de yaratmıştır. Tıpkı ruhlar konusunda olduğu gibi, Tanrı’nın “yoktan yaratma” eylemi dışında bu maddesel özlerle de hiçbir bağlantısı yoktur. Bu farklı farklı maddesel özler, “esas ilke” olan Tanrı’nın gönderdiği “tesir”lerle önce çok ilkel bir atoma dönüşmüş sonra da varlık aşamasına gelince de Tanrı’dan gelen tesirler, yerini yine Tanrı tarafından yaratılan “vazifeli yüksek varlıklar” tarafından gelen tesirlere bırakmıştır. Böylece madde “vazifeli yüksek varlıklar” tarafından gönderilen tesirlerle git gide karmaşık hale gelmiştir ve karmaşıklaşmaya devam edecektir. Böylece sonsuz sayıda maddesel özler, tesirlerle sonsuz evrenlere dönüşmüştür.

Maddenin tek amacı ruhların “tekamül”ünü sağlamaktır. Ruhlar ancak maddeyle içli dışlı olarak tekamül edebilir. Hatta ilk atom bile kendisiyle sürekli içli dışlı olan ruhların tekamülü için var olmuştur. Görüldüğü gibi Tanrı maddeden/evrenden, ruhlardan tamamen ayrı olarak onların dışında olarak anlatılmıştır. Tanrı ile ruhların ve maddenin özsel hiçbir ortak yanı yoktur. Buraya kadar anlatılardan anlaşılabileceği gibi, “ruhlar” ve “tekamül” konuları dışında anlatılanlar felsefi olarak 3 dinin zahiri olarak söyledikleriyle nerdeyse aynıdır.

Ruhçuluğa göre Tanrı ezeli, madde ve uzay-zaman-boyut da Tanrı’nın yoktan yarattığı ezeli olmayan olgular ise Tanrı’nın ya da “asli ilke”nin, bunları yaratmadan önce mantıken gerçekten de “tek” olması gerekir. Yani Tanrı, maddeyi, zamanı, uzayı, boyutu yaratmadan önce yanında başka hiçbir şey düşünülemeyecek, kendisinden başka ikinci bir şey olmayan bir varlıktı. (Kendisinden başka ya da içinde kendisinin bulunmadığı bir boşluk, boyut, mekan, uzay, zaman…vs yoktu) Gerçekten de Tanrı’nın “başlangıçta” kendisinden başka hiçbir şey, ne uzay ne zaman ne madde ne de boyut yoksa “kendisinden ayrı” şekilde tam olarak nereye yaratacaktır bütün bunları? Başta “Kendisinden ayrı” sözcüğü “Başlangıçta Tanrı’dan başka hiçbir şey olmama” sözcüğüyle çelişmektedir. Tanrı’dan başka hiçbir şey yoksa kendisinden ayrı bir yer, bir mekan, bir şey de olamaz. Dolayısıyla Tanrı’nın kendisinden ayrı olarak yaratacağı bir “yer” “boyut” da olamaz, her şey Tanrı’nın/Tanrılığın içinde kalır. Ruhçuluğun iddiasına göre Tanrı’nın, maddeden uzaydan zamandan ve boyuttan özsel olarak tamamen ayrı olduğunu da düşünürsek, bütün bu kavramlar Tanrı’nın öz enerji potansiyeli içinde de oluşamaz, oluşursa maddenin “Tanrı’dan tamamen ayrı” olduğu söylenemez çünkü. Dolayısıyla ortaya içinden çıkmanın imkansız olduğu mantıksal bir çelişki yumağı çıkıverir. Bu nedenle pek çok Sufi üstad, Plotinus ve aynı zamanda uzakdoğu felsefeleri; maddeyi, uzayı, zamanı ruhu her şeyi Tanrı’nın içinden ya da Tanrı’dan tezahür etmiş olarak niteler. Böyle olunca da ortaya mantıksal olarak bir “birlik” felsefesi ortaya çıkar. Yani hepimizin, her şeyin hamuru tektir, birdir. Dolayısıyla özsel olarak hepimiz ve her şey biriz. Çünkü her şey, sonsuz potansiyelin içinden tezahür etmiştir. Bu nedenle de Tanrı’nın maddeden, evrende ve insanlardan “tamamen ayrı” olduğunu söylemek imkansızdır.

Bu çelişkinin farkında olan bazı düalist görüşler de vardır. Onlar, “durumu kurtarabilmek” için maddesel özlerin ya da maddenin de Tanrı gibi ezeli, başlangıcı ve sonu olmayan olduğunu kabul ederler. Hem bir Tanrı’yı, esas ilkeyi kabul edip onun hiçbir şeyle kıyaslanamaz olduğunu söyleyip hem de ondan tamamen ayrı olan onunla bağlantısı olmayan ama başka bir“ezeli” olgunun, maddenin de var olduğunu söylerler. Öyleyse bu ezeli maddenin inandıkları Tanrı gibi ikinci bir Tanrı olduğu mantığından kaçılamaz. Tanrı da ezelidir, Tanrı ile hiçbir bağlantısı olmayan madde de tıpkı Tanrı gibi ezelidir. Böylece iki birbirinden tamamen ayrı ve farklı Tanrı ortaya çıkar. Ayrıca Tanrı’nın “hiçbir şeyle kıyaslanamaz” “hiçbir şeyle ortak noktası olmayan” olduğunu söyledikten sonra, ezeliyet gibi çok önemli bir kavram bakımından maddeyle ortak noktası olduğu ileri sürülmüş olur ve yine çelişkilerden kaçılamaz.

Ruhçuluk ile Vahdet görüşünü birleştirmeye çalışanlar da vardır. Onlara göre evet, evren ve her şey Tanrı’dan tezahür etmiştir. Ama aslında Tanrı’nın kendisinden değil de onun bilgisinden ya da kanunundan tezahür etmiştir. Yani Tanrı’nın kendisi yine öz olarak her şeyden ayrıdır. “Tanrı’nın kendisi” ile “Tanrı’nın bilgisi/Kanunu” şeklinde yapay bir ayrıştırma yapıp hem Vahdeti-i Vücut’u “bir anlamda” kabul etmek hem de ruhçuluğun temel ilkeleriyle çelişmemek amaçlanmıştır. Eğer Tanrı’nın kendisi (zatı) ile Tanrı’nın kanunları/kuralları biçiminde birbirinden öz olarak yani tamamen farklı iki başka “cevher” kabul edilirse yukarda belirttiğim çelişkiler yeniden başlar. Üstelik başlangıçta ya da “başlangıçsız” başlangıçta Tanrı’nın zatından öz olarak, cevher olarak tamamen farklı olan “Tanrı’nın kanunu, yasası” sadece yoktan var edilmiş olmalıdır. Eğer böyle yani yoktan var edilmiş olmasaydı öz olarak Tanrı’nın zatından farklı olmazdı. Tanrı’nın kendisinden tamamen ayrı bir şey meydana getirmesi konusundaki mantıksal çelişkileri de yukarda izah etmeye çalışmıştım. Üstelik “Tanrı’nın kendisi/zatı” ile “Tanrı’nın kuralları/kanunu” gibi ayrımlar yapılması, Tanrı’yı hala bir anlamda insan gibi düşünmenin bir yansımasıdır. Tanrı sanki sonsuz güçlü bir nevi insanımsı bir kraldır da kendi “kişiliği” vardır/zatı vardır ve Tanrı’nın koyduğu kurallar da kişiliğini yansıtır denir. Yani kural koyucu bir irade ve ortaya çıkan kurallar vardır. Tanrı’yı kişilikli insanımsı bir varlık olarak nitelemek yerine örneğin “sonsuz potansiyeli içinde barındıran bir enerji formu” şeklinde benzetme kullanırsak yapay ayrımlardan da kendimizi kurtarmış oluruz. “Tanrı’nın zatı” gibi sembolik ifadeler de ancak o enerjinin en baştaki hiçbir şeye dönüşmeden önceki durumunu/özünü ifade eder ama bu öz ile ondan sonraki dönüşümleri, asla “ayrı cevherler” “birbirinden ayrı” olamaz.

Bütün bunların yanında, ruhçuluğun tıpkı dinlerdeki zahiri görüşler gibi, esas sorulara yanıt vermede mantık yürütme gücü zayıftır. Yani “asli ilke” neden maddesel özleri ve ruhları yaratmıştır? Hiçbir şeye muhtaç olmayan, sonsuz güçlü, hatta bunlardan da öte aklımızın hayalimizin alamayacağı bir varlık neden tekamüle muhtaç ruhları yaratıp tekamül için maddesel özleri yaratıp her şeyi başlatmıştır? Bütün bunların, bütün bu sistemin anlamı nedir? “Bunları biz hiçbir şekilde anlayamayız” denir, bu “zor sorular” atlanır ve onun yerine, hakkında fikir yürütmenin çok daha kolay olduğu maddesel evrim aşamalarıyla ilgili bol spekülatif, bol süslü bir süreçten bahsedilmeye başlanır. Tabi ki evren, hayat, Tanrı gibi kavramlar sonsuz bir gizemdir ve bu gizem bir gün çözülebilecek türde bir gizem değil, mutlak gizemdir. Ancak “biz hiçbir şey bilemeyiz, anlayamayız” deyip işin içinden basitçe çıkmak yerine, gücümüzün yetebileceği felsefi ve mantıksal tarzda örnekler kullanıp sezgi ve hayal gücümüzü harekete geçirerek, bize konu hakkında belirli bir vizyon sağlayacak şekilde mantıksal bazı bağlar kurup en azından ucundan kıyısından da olsa anlatmaya çalışılan gizem hakkında bir ipucu vermek, soruyu tam olarak cevaplamasa da çok daha ikna edici olur.

Peki ruhçuların bilgi alma yöntemleri güvenilir midir? Ruhçular, çeşitli “celse”lerle ruhlardan bilgi aldıklarını söylemektedirler. Fakat sadece bir ruhçuyu değil de dünya çapında, yaşayan çeşitli ruhçuların yazdıkları kitapları okursak, ruhlardan bilgi alan ruhçuların hemen hemen her zaman, akıllarındaki felsefeyi, kişisel görüşlerini ruhlara teyit ettirdiklerini görürüz. Yani örneğin Vahdet-i Vücud gibi hem Sufizmde hem de uzakdoğu felsefelerinde yeri olan köklü ve derin bir görüşü zaten baştan kabul etmeyen ya da sıcak bakmayan, bu görüşe karşı çıkan bir ruhçu; ruhlarla yaptığı görüşmelerde hemen hemen her zaman “Vahdet-i vücud yanlıştır, Haşa” gibi bilgiler almaktadır. Fakat dünyada Vahdet-i Vücud ya da benzeri görüşlerin nihai gerçek olduğunu söyleyen ruhçular da bolca vardır. Onlar da üst düzey ruhlardan bu bilgileri aldıklarını söylerler. Şimdi kime, hangi gruba inanmamız gerekir?

RainFall
17-12-2013, 21:10
Ruhbanlar Hristiyan inancındada vardır dinlerin çıkış noktalarını düşünürsek.

anthemoessa
17-12-2013, 21:12
Rainfall, konumuzun "ruhban"larla ilgisi yok. Bu konu başka bir şey. "Ruhçuluk"tan kasıt, batıda Spiritism ülkemizde ise "Neo-Spiritüelizm" (Bedri Ruhselman ekolü) olarak bilinen görüştür.

Jolly Jocker
18-12-2013, 00:45
Fırat, doğru noktalara değinmişsin. Ruhçular bu soruları yanıtlayamaz.

Açıkçası spiritüalizmi fazla bilmiyorum. Bir ara, spiritüalistiz deyince fazla alıcı bulamadıklarından olsa gerek, kendilerini bir tür satanist olarak gösteren bir internet sitesine denk gelmiştim. Resmen spiritüalisttiler ama kendilerini satanist diye pazarlıyorlardı. Adları da ''Satan In Turkey'' miydi, neydi. Soytarılık sadece...

Neva
18-12-2013, 03:06
Oldukca fazla sayida insanin ilgilendigini okumustum. Daha cok sanirim belli senelerde, ortaya cikmis agirlikli bir akim diye dusunuyorum. Ruh cagirma seanslari vs.

Ornek olarak;
http://ferhatgedik.blogcu.com/ata-nirun-roportaj/7842554


Incelemen icin tesekkurler firatb84.

EcemRng
18-12-2013, 04:44
Tanrı ve evren kavramları konuşulurken "mıştır", "muştur" eklerini kullanmak bana son derece mantıksız geliyor, neden;

1. Tüm teoriler ya da fikirler zihnimizin elverdiği kadarıyla zanlar üzerine kurulu.

2. İnsan zihni bundan 100000 yıl önce çok daha farklı ya da noksandı, ve örneğin internet'i açıklayamazdınız o zamanın insanına, görse dahi anlamayazdı.

3. "Tanrı evreni yaratmıştır" dediğiniz zaman, güya sıfat yüklenemez varlığa "yaratıcı" sıfatı yüklemiş oluyorsunuz. Ayrıca zamandan izole olduğu tahmin edilen bir varlığın "karar veme - eyleme geçirme" gibi aksiyonlarda bulunduğunu söylediğiniz zaman, bu varlığı kısaca zamana dahil olmakla niteliyorsunuz. Çünkü mantıksal olarak sonsuz bir varlık karar veremez, düşünsel ya da fiziksel değişime uğrayamaz, çünkü "sonsuz", mevcut potansiyelin mutlaklığa ulaşmış değil-kendiliğinden ulaşık hali demektir. Mutlaklık olama göre bir şekilde tanımlanabilir (neyin mutlağı vb. - gibi) fakat tanrının limitsiz olması gerektiği için "mutlak" burada sonsuz demek. "Sonsuz" ise tanım değil sıfat.

Eğer ortada dahil ya da hariç bir sonsuzluk var ise (ki şu anki mantığıma göre var olması gerekiyor), bu sonsuzluğun öz bir işlevselliği olmalı. Bana göre tanrı dediğimiz varlık evreni yaratmaya mecburdu, çünkü dışsal bir öğe olmadan öznelliğizi bilemezsiniz. Tanrı'nın kendisini bilmesinin tek yolu bilinçlenmektir, bilinçlenmek için de izolasyondan kurtulması gerekmektedir. İzolasyondan kurtulması için de dışsal etmen gerekmektedir, ve salt tek bir etmenin bulunduğu, başka hiç bir etmenin bulunmadığı ortamda herhangi bir etki ya da reaksiyon gerçekleşemez.

Buradan evren ve Tanrı'nın, bir kısır döngü üzerine birbirlerine dönüştükleri sonucunu çıkarabiliyorum, çünkü herhangi bir "sonsuzluğu" başka türlü açıklayamıyorum. Sonsuzlukta değişim olamayacağına göre, ve görebildiğimiz kadarıyla değişim/gelişim de olduğuna göre (ki fiziki sabitler de bir nizamın bulunduğunu açıklayabilir bu durumda evrene fiziksel olarak sonsuz da diyemiyorum) demek ki sonsuz olan değişimin kendisi, yani sonsuzluğa evriliş var. Ama bu evriliş evrenin değil tanrının bilincinin mutlak öznelliği üzerindeki evrilişi, ve tanrının kendini anlamaya başladığı noktada evrenin daha fazla var olması için bir sebep yok gibi, ve belki de süreç en başına dönüyor. Yani tanrı potansiyeli gördüğü an evren yok oluyor, ve tanrı tekrar yanlız kalıyor.

Daha kısaca;

Tanrı (ya da tek, orijinal varlık) bilinçsiz ama kendini farkında bir zihin olarak teklikten bir şekilde süisidal bir hal alıp evreni evrilen şekilde var eden sistemi ister istemez var ediyor olabilir. Evren tanrı kendisini gördüğünde yok oluyor (potansiyel anlaşıldığı için), tanrı ise tekrar en baştaki bilinçsiz halini aldığında tekrar aynı süreç işliyor olabilir. Döngü bana göre sonsuzluğun tek açıklaması. Belki de (büyük ihtimalle) saçmalıyorum :D

anthemoessa
18-12-2013, 14:55
Oldukca fazla sayida insanin ilgilendigini okumustum. Daha cok sanirim belli senelerde, ortaya cikmis agirlikli bir akim diye dusunuyorum. Ruh cagirma seanslari vs..

Türkiye'de gerçekten zaman zaman yaygınlaşan bir akım. Hatta en yaygın "ruhsal" görüş olduğu bile söylenebilir. Google'a "Bedri Ruhselman", "deneysel ruhçuluk" "neo spiritüelizm" yazınca hayli fazla kaynak çıkıyor ortaya. :) Yazıyı yazarken birkaç küçük yeri atladığımı farkettim. Spiritüelizm aslında 2 farklı manada kullanılıyor: Birincisi yukardaki yazdıklarımla alakasız, genel olarak "manevi/ruhsal/felsefi konularla ilgilenmeyi seven" anlamına gelebiliyor. İkinci olarak da Bedri Ruhselman akımını anlatmak için "Neo-Spiritüelizm" olarak kullanılıyor ülkemizde. Ancak batıdaki karşılığı "spiritualism" değil "spiritism". Bunu yazmak istedim ki yanlış anlama olmasın. Bu akımın öncülerinden biri Allan Kardec'tir. Bizdeki Bedri Ruhselman da görüşlerinin %95'ini onun kitaplarından almıştı.

Türkiye'de ezoterizm, mistisizm gibi konularla ilgilenen ve bu konuda kitap çıkaran birçok yazarın ve yayınevinin Bedri Ruhselmancı olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle örneğin 54 yıldır saklanan "İlahi Nizam Ve Kainat" kitabı çıktığında gazetelere haber bültenlerine konu olmuştu. Eh, insanlarımız da felsefeden ziyade "ruh çağırma" "cin çağırma" "cinlerden ruhlardan bilgi alma" "ruhlardan geleceğe dair bilgi alma kıyamet bilgileri alma"...vs gibi konulara daha çok ilgi gösterdiği için bu tip şeyler popülerleşiyor ülkemizde.

RainFall
18-12-2013, 18:38
Tanrı ve evren kavramları konuşulurken "mıştır", "muştur" eklerini kullanmak bana son derece mantıksız geliyor, neden;

1. Tüm teoriler ya da fikirler zihnimizin elverdiği kadarıyla zanlar üzerine kurulu.

2. İnsan zihni bundan 100000 yıl önce çok daha farklı ya da noksandı, ve örneğin internet'i açıklayamazdınız o zamanın insanına, görse dahi anlamayazdı.

3. "Tanrı evreni yaratmıştır" dediğiniz zaman, güya sıfat yüklenemez varlığa "yaratıcı" sıfatı yüklemiş oluyorsunuz. Ayrıca zamandan izole olduğu tahmin edilen bir varlığın "karar veme - eyleme geçirme" gibi aksiyonlarda bulunduğunu söylediğiniz zaman, bu varlığı kısaca zamana dahil olmakla niteliyorsunuz. Çünkü mantıksal olarak sonsuz bir varlık karar veremez, düşünsel ya da fiziksel değişime uğrayamaz, çünkü "sonsuz", mevcut potansiyelin mutlaklığa ulaşmış değil-kendiliğinden ulaşık hali demektir. Mutlaklık olama göre bir şekilde tanımlanabilir (neyin mutlağı vb. - gibi) fakat tanrının limitsiz olması gerektiği için "mutlak" burada sonsuz demek. "Sonsuz" ise tanım değil sıfat.

Eğer ortada dahil ya da hariç bir sonsuzluk var ise (ki şu anki mantığıma göre var olması gerekiyor), bu sonsuzluğun öz bir işlevselliği olmalı. Bana göre tanrı dediğimiz varlık evreni yaratmaya mecburdu, çünkü dışsal bir öğe olmadan öznelliğizi bilemezsiniz. Tanrı'nın kendisini bilmesinin tek yolu bilinçlenmektir, bilinçlenmek için de izolasyondan kurtulması gerekmektedir. İzolasyondan kurtulması için de dışsal etmen gerekmektedir, ve salt tek bir etmenin bulunduğu, başka hiç bir etmenin bulunmadığı ortamda herhangi bir etki ya da reaksiyon gerçekleşemez.

Buradan evren ve Tanrı'nın, bir kısır döngü üzerine birbirlerine dönüştükleri sonucunu çıkarabiliyorum, çünkü herhangi bir "sonsuzluğu" başka türlü açıklayamıyorum. Sonsuzlukta değişim olamayacağına göre, ve görebildiğimiz kadarıyla değişim/gelişim de olduğuna göre (ki fiziki sabitler de bir nizamın bulunduğunu açıklayabilir bu durumda evrene fiziksel olarak sonsuz da diyemiyorum) demek ki sonsuz olan değişimin kendisi, yani sonsuzluğa evriliş var. Ama bu evriliş evrenin değil tanrının bilincinin mutlak öznelliği üzerindeki evrilişi, ve tanrının kendini anlamaya başladığı noktada evrenin daha fazla var olması için bir sebep yok gibi, ve belki de süreç en başına dönüyor. Yani tanrı potansiyeli gördüğü an evren yok oluyor, ve tanrı tekrar yanlız kalıyor.

Daha kısaca;

Tanrı (ya da tek, orijinal varlık) bilinçsiz ama kendini farkında bir zihin olarak teklikten bir şekilde süisidal bir hal alıp evreni evrilen şekilde var eden sistemi ister istemez var ediyor olabilir. Evren tanrı kendisini gördüğünde yok oluyor (potansiyel anlaşıldığı için), tanrı ise tekrar en baştaki bilinçsiz halini aldığında tekrar aynı süreç işliyor olabilir. Döngü bana göre sonsuzluğun tek açıklaması. Belki de (büyük ihtimalle) saçmalıyorum :D
Ama zihnimize sınır koyarsak nasıl ilerleme gösterebiliriz?

anthemoessa
28-01-2014, 21:00
Ülkemizdeki 2 büyük, birbirleriyle rekabet içinde olan (Daha doğru bir ifadeyle birbirlerini sevmezler) "ruhçu" ekol vardır. Bedri Ruhselman ekolü, ruhlardan bilgi alınarak yazmaya dayanır. Vedia Bülent Çorak ekolü ise hem ruhlardan hem de uzaylılardan bilgi alınarak yazmaya dayanır. Bedri Ruhselman, Vahdet i Vücut'u/Advaitayı hiç sevmez ve her kitabında eleştirir. Vedia Bülent Çorak ise dünyadaki çoğu ruhçuyla paralel bir biçimde Vahdeti Vücut ya da benzerlerini öğretir. Her 2 ekolde de bir ruh olarak "Mustafa Molla" diye bir kişiden bahsediliyor. Mustafa Molla isimli ruh, Bedri Ruhselman'a şu bilgileri verir:

"Allah’ı, kainatı ve insanı yek vücut sayan sapıklık yolcuları!.. Bir zerrenin dahi sırrını çözemezken, kendi içlerindeki başıboş ışık sellerini Yaradan’ın makarrı sanmışlardır....Pek az düşünür, pek çok yanılırsınız. ” -Mustafa Molla (Ruh) (Bedri Ruhselman, Allah isimli kitabındaki bir celsede ruh Mustafa Molla'nın sözleri)

Ama gariptir, Mustafa Molla isimli bu ruh, Vedia Bülent Çorak'a farklı bilgiler verir:

"Insan Kemal bulunca, Kudretini sorunca, Bizlerle konusunca, Büyüklük TANRi'
daysa, Sen de O'ndan parçasın."- Mustafa Molla (Ruh) (Vedia Bülent Çorak'ın Bilgi Kitabın'da bir celsede ruh Mustafa Molla'nın sözleri).

Devam edecek...

Neva
29-01-2014, 11:35
Türkiye'de gerçekten zaman zaman yaygınlaşan bir akım.

Biraz da market payi dikkate alinirsa, zaman zaman yayginlasmasinin bir izahi olabilir belki.

anthemoessa
03-02-2014, 17:51
"Üstat" olan üstün "ruh"lardan gelen bilgiler güvenilir midir peki? Neo Spiritüelizmin kurucusu ünlü Bedri Ruhselman, 1946'da yayınlanan "Ruh Ve Kainat" isimli kitabında şöyle diyor:

http://www.ruhunyolculugu.com/ruh_ve_kainat_10-t276.0.html;wap2

"Üstatlarımızdan aldığımız bilgilerden bazılarını okuyucularıma sunuyorum:
......Hava basıncı, Güneşten uzaklaştıkça hafifler"

1940'lı yıllarda böyle sanılıyordu ancak artık bu işin böyle olmadığını ve bu genellemenin asla yapılamayacağını, doğru olmadığını biliyoruz.

"Jüpiterde basınç dünyanıza oranla daha hafiftir. Jüpiter de Güneşten kopmuştur. Ve onun kopuşu dünyanızla zamandaştır. Fakat ölümü, dünyanızdan sonra olacaktır. Jüpiterin on tane uydusu vardır.”

"Ruhlardan" gelen ve 1940'lı yıllardaki astronomik bilgileri yansıtan bu bilgiler de yanlıştır. Jupiter'deki hava basıncı (Atmospheric pressure) 10 bar iken dünyada bu oran 1 bar dır. Ayrıca Jupiter'deki yer çekimi gücü, dünyadakinden 2.5 kat daha fazladır. 1940'lı yıllardaki genel görüş, "güneşten uzaklaştıkça gezegenlerdeki hava basıncı azalır" şeklindeydi ve "üstat" ruhlardan gelen bu bilgiler de o dönemki görüşleri yansıtmıştır. Jupiter'in 10 tane değil keşfedilen 67 tane uydusu vardır. Tabi 1979'da fırlatılan Voyager uzay aracından önce, 1940'lı yıllarda, Jupiter'in 10 tane uydusu var sanılıyordu. Ruhlardan gelen bilgiler de tabi ona göre oldu.

“Satürn’ün dokuz uydusu vardır. Satürndeki en çok ve en az sıcaklık dereceleri Jüpiterdekine oranla daha azdır. Satürnde iki mevsim vardır. Ve aralarında çok fark görülür. Keza Jüpiterde de iki mevsim vardır. Ve bunların arasındaki fark, Satürnünkinden daha derindir.”

Satürn'ün 9 değil keşfedilen 62 tane uydusu vardır. Ancak 1980'li yıllarda gönderilen Voyager araçlarından önce gerçekten de sadece 9 uydusu olduğu düşünülüyordu.

"Örneğin dünyanızda 100 kiloluk bir cisim Uranüste bir kiloya denk olabilir. Bunun gibi, dünyanızda bin kilo gelen bir cisim Neptünde deminki örneğinize karşı ileri sürdüğüm kayıtlar ile iki kilo gelir.”

Uranüs'ün yerçekimi, hava basıncı ve daha pek çok etmen işin içine katıldığında, günümüzdeki astronomi bilgileriyle, biliyoruz ki dünyada 100 kiloluk bir cisim Uranüs'te bir kilo değil yaklaşık 89 kilo gelir. (%89). Dolayısıyla hiç de üstat ruhun iddia ettiği gibi kayda değer bir fark yoktur.

http://www.universetoday.com/18962/mass-of-uranus/

Dünyada 1000 kilo gelen bir cisim ise Neptün'de daha fazla 1140 kilo gelir. Yani üstat "ruh"un dediğinin tam tersi, çok daha az değil daha fazla. (1 kg değil 1140 kg):

http://www.universetoday.com/21639/gravity-on-neptune/ (http://www.universetoday.com/21639/gravity-on-neptune/)

"Bu bilgilerin bir kısmı astronomların bize vermiş olduğu bilginin dışında kalıyor. Hatta bazı yerlerde Üstadın, astronomik bilgileri düzelttiğine okuyucularım dikkat etmişlerdir. "

Verilen bilgiler, günümüz astronomi bilgilerine göre yanlış olup 1940'lı yıllardaki astronomi bilgilerini yansıtmaktadır.

Şimdi, eğer bu üstat ruhlar daha güneş sistemimizi çözemediyse ve ancak 1940'lı 50'li yıllardaki astronomi bilgilerine sahipseler ve verdikleri çeşitli bilgiler günümüzdeki modern astronomi bilgilerinin zıttıysa yani 1940'lı yıllardan kalmışsa, bu ruhlara nasıl güvenebiliriz? Yani daha güneş sistemimizle ilgili hatalı bilgiler veriyorlarsa koskoca evren hatta evrenler hatta madde ötesi ruhsal konularda verdikleri bilgilerin doğruluğuna nasıl inanacağız?

Devam edecek...

anthemoessa
03-02-2014, 19:57
“Ayın size yalnız bir tarafını göstermesi, dönüşünü yaparken aldığı vaziyet gereğidir. Ayın size görünen ve görünmeyen taraflarındaki sıcaklık derecesi arasındaki fark 100 – 120 ve bazen daha fazladır.”

"Üstat" ruhlardan gelen bu bilgi de yanlıştır. Gerçekten de kitabın yayınlandığı 1940'lı yıllarda, ayın bir yüzü dünyaya hiçbir zaman görünmediği için, "Ayın karanlık tarafı" şeklinde adlandırılıyordu ve insanlarda güneş ışığını hiç almadığı şeklinde bir algı oluşuyordu. Bu algı 1959 yılında Sovyet Luna 3 aracı tarafından "karanlık" denilen yüzün fotoğrafı çekilene kadar sürdü.

Günümüzde biliniyor ki, ayın bize görünen tarafı da bize görünmeyen tarafı da ortalama aynı miktarda güneş ışığı almaktadır ve bu nedenle "100-120 ve bazen daha fazla" şeklinde sıcaklık farkı yoktur.

http://en.wikipedia.org/wiki/Far_side_of_the_Moon#Definition

anthemoessa
19-07-2014, 00:43
Şu anda da "İlahi Nizam ve Kainat" kıtabını inceliyorum. Bu konularla ilgilenen ve kitabı okumuş arkadaşlar varsa, bu kitap ile ilgili görüşlerini dinlemek isterim.

Felâsife
29-04-2015, 00:15
Bu ruhçuluk ekollerini incelemedim ama şöyle bir bakınca, Tanrıdan vahye, dinlerden vahdeti vücuta kadar, ne kadar mistik şey varsa, hepsine evet demişler, hayır dememek üzerine hareket etmişler sanki.
Birde birşeye HAYIR deyin.

Bu iş aslında bu kadar basit değil, hatta RUHLAR her zaman DOĞRU da söylemezler bile diyebilirim, helede bu kadar açık ve seçik konuşuyorlarsa, iyice şüphelenin derim.

Zira mistik dünyanın dili semboliktir, helede gelecek hakkında AÇ OLAN İNSAN bir takım bilgiler alıyorsa, ona anca beklediği şey verilir, yani DOĞRU BİLGİ asla VERİLMEZ.
İçeriğinde bazı doğrular olabilir, lakin doğrular tek başına da bir anlam ifade etmezler.

O yüzden bu tür bilgi alanlar, bu işlere merak saranlar, bu işi amaç edinenler vb.leri bu tür BİLGİDEN KAÇIN.
Asla doğru bilgi gelmeyecektir bu Ruh seanslarından, veya irtibatlarından, emin olabilirsiniz... hem niye gelsin ki HAYAT rayında gidiyor zaten, sizlerin müdahalesine bir ihtiyaçta yok !...

O yüzden ruhçuluk ile gelen bilgi boştur benden söylemesi.

---*

Bedri beyin "İlahi Nizam ve Kainat" kitabını okumadım hiçte gerek yok benim için, lakin kitabın hikayesi oldukça ilginç, 1950 lerde Bedri bey noter'e kitabı teslim ediyor ve kitap 54 yıl sonra 2013 te yayınlanıyor.
Eminim içindeki bilginin çoğu zaman aşımına uğramıştır, 54 yıl az zaman değil, dil bile farklıllaşmıştır o günden bu güne.

Sonuç: Bedri bey “Bu eser benim değil, yukarının eseridir” dediği halde eser kendi kendini adeta imha etmiş görünüyor, acaba Bedri bey bunun böyle olacağını hesap edebilmiş midir?
Ruhlara güvenmekle doğru mu yapmıştır?
Kitabın o zaman bile yazılması hata iken, illa kitap yazmak, bu işleri kurcalamak, ruhlardan haber vermek heyecanını taşıyan bir kalbin, kibarca sukutu hayale uğratılmasıdır bu bana göre.

Dediğim gibi birileri Ruhları çözdüğünü filan iddia ederse, onlar adına konuşursa, ne bileyim kitap filan yazarsa, BOŞA yazar, BOŞA söyler.
Fazla detaya adeta izin yok gibi, Çünkü ...

Neyse o kadarı yeterli olur, nasıl olsa inanan çok yok bu işlere, İnansın inanmasın benide dinlemeyeceğine göre, bu yazıda kendi kendini çürüten bir yazı olmuş oldu böylelikle, ötesi değil.