Orijinalini görmek için tıklayınız : Muhammed'in diğer peygamberlere üstünlüğü ve çeliskiler
Erdem Alaca
20-01-2014, 16:34
GELMİŞ GEÇMİŞ BÜTÜN PEYGAMBERLERE
ÜSTÜNLÜĞÜYLE ÖVÜNEN MUHAMMED, KENDİ
EYLEMLERİ VE YAŞAM TARZIYLA ÇELİŞKİLİ BİR
DURUM YARATMIŞ OLUR
Muhammed, her ne kadar kendisini Allah'ın "sevgilisi" ve geçmişteki bütün peygamberlerin en yücesi, en güçlüsü, en şereflisi, en şehvetlisi, en hoşgörülüsü, en imtiyazlısı, en ahlaklısı, vs. şeklinde tanımlayıp bu yönleriyle övünse de, tüm yaşantısı itibariyle bu söylediklerinin doğruluğunu kanıtlayamamış, hatta gerçeği söylemek gerekirse başkalarından bir hayli gerilerde kalmıştır. Örneğin kendi söylemesine göre Tanrı diğer peygamberlerin çocuk edinmek hususundaki dileklerini yerine getirirken, Muhammed'in erkek çocuk edinme isteğini geri çevirmiştir.
Bu durumda şöyle sormak gerekiyor: "Eğer Tanrı Muhammed'in her dilediğini, şefaat dileklerini bile karşılamaya hazır idiyse, neden dolayı erkek çocuk edinme konusundaki dileğini yerine getirmesin? Neden dolayı başka peygamberlere, örneğin İbrahim ile Sara'ya ya da İmran ile Hanna'ya, onların arzularını yerine getirmek üzere erkek çocuk edinme mutluluğunu versin de (bkz. 3, İmran Suresi, ayet 34) Muhammed'i bundan mahrum etsin ve verdiklerini dahi çok küçük yaşlardayken geri alsın ve onu üzüntüler içerisinde kıvrandırsın? Ya da neden dolayı başka peygamberlerin ana babalarını ve yakınlarını "inananlardan" yapsın da, böyle bir nimeti Muhammed bakımından düşünmesin; örneğin onun ana ve babasını ve kendisine babalık eden amcasını (Ebu Talib'i) putperestlikten kurtarmasın?
Gerçekten de Kur'an'da Tanrı'nın, Süleyman "Peygamber"in ana ve babasına nimetler verdiği, onları Müslüman yaptığı yazılı (bkz. K.27, Neml Suresi, ayet 19). Yine aynı şekilde Tanrı güya Süleyman'ın gönlünü öylesine pekiştirmiştir ki, Süleyman bu sayede Sebe Melikesi Belkis'i bile Müslüman yapabilmiştir (bkz. K.27, Neml, 29-44). Yine bunun gibi Kur'an'da Tanrı'nın Meryem'e büyük nimetler verdiği, örneğin ruhundan üflediği, onu her türlü şaibeden koruduğu, yine onu ve oğlunu "alemler için mucize" kıldığı (bkz. K.21, Enbiya, 91), İsa'yı daha beşikteyken konuşur yaptığı (bkz. K.19, Meryem, 30-33), vs. yazılıdır.
Ama bu aynı Tanrı, Muhammed'in anası Amine'ye ve babası Abdullah'a, hiçbir iltifatta bulunmamış, onların adını dahi ağzına almamış ve onları Müslüman yapmaya yanaşmamıştır; Müslüman yapmadığı için Muhammed'e, anası için mağfiret dileme iznini dahi vermemiştir! Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Anlatmak istediğimiz şudur ki, Muhammed, başka peygamberlere üstünlük iddiasında bulunarak övünürken, farkında olmadan onların kendisinden daha üstün imtiyazlarla donatılmış olduğunu ortaya vurmuştur. Böylece birtakım çelişkilere saplanıp kendi kendisini güç durumlarda bırakmıştır. Ama bu çelişkiler, onun günlük siyasetinin gereksinimlerinden oluşma şeylerdir. Örneğin Kur'an'a koyduğu ayetlerle İsa'nın anası Meryem'i, "Müslüman" olarak göstermiş ve yüceltmiştir; çünkü İsa'yı ve anasını "İslam" olarak göstermekle, Hristiyanları kendisine inandırabileceğini, onlar tarafından "peygamber" olarak kabul edileceğini düşünmüştür. Ama kendi anası Amine (ve babası Abdullah) "putperest" olarak öldükleri için, onların adını Kur'an'a almamış ve Tanrı'nın kendisine onlar için mağfiret dileme iznini vermediğini söylemiştir. Böylece kendi taraftarlarını, onların Müslüman olmayan ana babalarına (ve akrabalarına) karşı düşman olmaya zorlamış, ya da hiç değilse onların etkisi altında kalmamaları olanağını hazırlamıştır.
Öte yandan kendi sözlerine dayalı nitelikleri ya da eylemleri bakımından da kendisini, yine farkında olmadan, diğer "peygamber"lere nazaran daha olumsuz durumlarda tutmuştur. Bir iki örnek verelim:
Erdem Alaca
20-01-2014, 17:17
I) İbrahim "Peygamber", Putperest Olan Babası İçin Mağfiret Dilerken, Muhammed, "Kafir" Olarak Öldü Diye Anası Amine'ye,
Babası Abdullah'a ve Kendisine Babalık Eden Amcası Ebu Talib'e Böyle Bir Davranışta Bulunmayıp Onları Cehennemlik Sayar
Muhammed, kendisini, diğer nice üstünlük yanında bir de "hoşgörülü" ve "vefakar" (özellikle ana babaya ve yakınlara karşı sevgiyle dolu) bir kimse olarak tanımlamakla beraber, her hususta "hoşgörüsüzlük" ve "vefasızlık" örneği olmuştur. O kadar ki, Müslüman imanında ölmediler diye kendi öz anası Amine'ye ve babası Abdullah'a ve kendisini evladı gibi yetiştiren amcası Ebu Talib'e karşı dahi hoşgörülü bir tutum takınamamıştır. Bunun böyle olduğunu anlamak için onu diğerleriyle kıyaslamak yeterlidir. Nice örnekten biri olarak İbrahim'i ele alacak olursak görürüz ki, Kur'an'daki anlatışa göre İbrahim, kendi öz babasına karşı "putperesttir" diye vaziyet almış olmakla beraber, yine de Muhammed'in kendi ana babasına ve yakınlarına karşı gösterdiği hoşgörüsüzlüğü ve vefasızlığı göstermemiştir. Gerçekten de Kur'an'da, İbrahim'in putperest bir babası olduğu ve bu babasını "doğru yola" sokmak için uğraştığı ve kendisine şöyle yalvardığı yazılıdır:
"Babacığım! işitmeyen, görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?
...Doğrusu sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Bana uy, seni doğru yola eriştireyim. Babacığım, şeytana tapma,
çünkü şeytan Rahman'a başkaldırmıştır... Doğrusu sana Rahman katından bir azabın gelmesinden
korkuyorum ki, böylece şeytanın dostu olarak kalırsın." (Bkz. K.19, Meryem Suresi, ayet 42-45)
Buna karşılık babası kendisine şöyle karşılık verir;
"Ey İbrahim! Sen mi benim tanrılarımı beğenmiyorsun?
Bundan vazgeçmezsen mutlaka seni taşlarım." (K.19, Meryem Suresi, ayet 46)
Fakat böyle olduğu halde İbrahim, büyük bir hoşgörürlükle babasına şöyle der:
"Sana selam olsun (Babacığım). Senin için Rabbimden
mağfiret dileyeceğim..." (Bkz. K.19, Meryem Suresi, ayet 47)
Bunu derken Tanrı'nın bu dileği kabul edip etmeyeceğini bilmediğini anlatmak için de şöyle ekler:
"Andolsun ki, (babacığım) senin için mağfiret dileyeceğim.
Fakat Allah'tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm
yetmez..." (K.60, Mümtehine 4; ayrıca bkz. En'am 74; Meryem 41-48)
Oysa ki, Muhammed, Müslüman imanında ölmedi diye anası Amine için mağfiret dilemekten kaçınmış, "Tanrı bana bu izni vermedi" demiştir.(1) Kendi öz babası Abdullah'ı ve daha küçücük yaşlardan itibaren kendisine babalık eden amcası Ebu Talib'i, aynı nedenle cehennemlik bilmiştir.(2)
Görülüyor ki, İbrahim, kendi babasını (ve kavmini) puta tapmaktan vazgeçirip hanif olmaya (Tanrı dinine sokmaya) çalıştığı halde babası bunu kabul etmiyor, fakat İbrahim, yine de babasına "Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim..." diyebiliyor. Başka bir deyimle babasına, imana girmesi için fırsat yarattığı halde, babası bunu kabul etmiyor; fakat İbrahim, yine de ona "mağfiret" dilemekten geri kalmıyor. Her ne kadar İslamcılar, İbrahim'in, imana girsin diye babasına süre tanıdığını ve bu süre sonunda babası için "istiğfardan" (dua etmekten) men edildiğini ve çünkü "kafirler için istiğfar'ın caiz olmadığını" söylerlerse de, ortada yine de İbrahim lehine bir durum var ki, o da, hiç değilse hoşgörü yolunu seçmiş olmasıdır. Oysa Muhammed, daha ortada Araplar için gönderilmiş bir din yokken (putperest ya da Yahudi olarak) ölen ana ve babası için mağfiret dileme yoluna gitmemiştir.
Eğer düşünülecek olursa ki, Amine ve Abdullah Müslüman olma olasılığına sahip bulunmadan ölmüşlerdir. Şu durumda Muhammed'in kalkıp da "Tanrı bana anam için mağfiret dileme izni vermedi" demesinin ve babasını cehennemlik bilmesinin hoşgörüyle ya da ana baba sevgisiyle bağdaşır bir yönü olamaz. Çünkü böyle yapmakla ana babasını haksız yere cezalandırılmış bir duruma düşürmüştür; hem de Tanrı'nın, kendilerine din gönderilmeden önce ölen kimselerin cezalandırılmayacaklarına dair emri bulunduğunu söylemesine rağmen!
Her ne kadar Muhammed, amcası Ebu Talib'e Müslüman olması için teklifte bulunmuşsa da, onun bu teklifi geri çevirmesi üzerine kendisine cehennemi uygun bulmuştur. Kuşkusuz ki, sırf farklı bir inançtadır diye amcasına karşı böyle bir davranışta bulunması hoşgörüsüzlükten başka bir şey değildir. Oysa ki, Ebu Talib, farklı bir dinsel inanca sahip bulunmasına rağmen, Muhammed'i korumuş, onun inançlarına saygı göstermiş ve gerçek anlamda hoşgörü örneği olmuştur.
Fakat her ne olursa olsun durum şu ki, Muhammed, Tanrı'nın bütün "peygamberler" içerisinde sadece kendisine kıyamet günü'nde şefaat hakkını tanıdığını ve şefaatinin mutlaka kabul edileceğini söylediği halde, kendi öz ana babası ve amcası lehine bu hakkı kullanmayı aklından geçirmemiş, onların hepsini cehennemlik saymıştır. Oysa İbrahim, putperestlikten ayrılmayacağını anladığı babasına mağfiret dilemekte devam edeceğini bildirmiş, "Sana selam olsun (Babacığım). Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim..." demiştir. Kendisine kıyamet gününde şefaat etme hakkı tanınmış olsaydı, kuşkusuz ki, babasına şefaatte bulunurdu.
Şimdi karşılaştırınız İbrahim'in bu tutumuyla Muhammed'in yukarıdaki tutumunu ve kararlaştırınız kimin üstün olduğunu!
Erdem Alaca
20-01-2014, 20:46
II) İbrahim "Peygamber", Tanrı'ya Haksızlık Yapmamasını Söyleyebilirken,
Muhammed Tanrı'nın Haksızlıklarını Olumlu Karşılar: (Bkz. Tevrat/Tekvin
Kitabı, Bap 18: 23-26; Kur'an, A'raf Suresi, Ayet: 3-4)
Tevrat'ın Tekvin adlı kitabında Tanrı'nın Sodom ve Gomorra halklarına karşı gazaba geldiği ve suçlu-suçsuz ya da iyi-kötü ayrımı yapmaksızın hepsini de helak etmek istediği, fakat buna karşılık İbrahim'in O'na karşı çıktığı ve böyle bir haksızlık yapmaması için dilekte bulunduğu yazılıdır. Örneğin Tekvin'in 18. Bap'ında, İbrahim'in Tanrı'ya hitaben şöyle dediği yazılı:
"(Ya Rab!) Salihi (günahsız olanı) kötü ile beraber yok edecek misin?
Belki şehrin içinde elli salih vardır; içinde olan elli salih için bağışlamayıp
yeri yok edecek misin? Böyle yapmak senden ırak olsun, salih de kötü
gibi olsun diye, salihi kötü ile beraber öldürmek senden ırak olsun; bütün
dünyanın Hakimi adalet yapmaz mı? (Tevrat/Tekvin, Bap 18: 23-25)
Bu sözleri dinleyen Tanrı, İbrahim'i haklı bularak şöyle yanıt verir:
"Eğer Sodom'da, şehrin içinde, elli salih bulursam, bütün yeri
onların hatırı için bağışlayacağım." (Tevrat/Tekvin, Bap 18:26)
Bundan cesaret bulan İbrahim, "salih" kişilerin sayısının elliden az olma ihtimalini öne sürerek Tanrı'ya yeni bir teklifte bulunur:
"Belki elli salihten beşi eksilir, beş kişi için bütün
şehri harab edecekmisin?" (Tevrat/Tekvin 18:28)
Tanrı cevap verir:
"Eğer orada kırkbeş kişi bulursam, harab etmeyeceğim." (Tevrat/Tekvin 18:28)
Bu kez İbrahim, biraz daha cesaret bularak pazarlığı sürdürür ve her defasında beş kişi indirimi yaptırtarak Tanrı'yı bu işten tamamıyla vazgeçirtir (Tevrat/Tekvin, Bap 18: 29-33). Böylece İbrahim Tanrı'yı haksızlık yapmaktan alıkoymuş olur. Fakat anlaşılan odur ki, Tanrı, daha sonra sözünden dönerek bu halkları helak etmiştir.
Oysa ki, Muhammed, bu aynı olayı Tevrat'tan (Tekvin'den) alarak Kur'an'a koyarken, İbrahim'in ahlakilik örneği sayılması gereken yukarıdaki davranışından farklı bir davranışa yönelmiş, onun yaptığının aksini yapmıştır. Daha doğrusu Tanrı'nın Sodom ve Gomorra halklarını, "günahsızlar" ile "günahlılar" ayrımı gözetmeksizin helak ettiğini örnek vermiş ve bunu Tanrı'ya yaraşır bir davranış olarak tanımlayıp kendisi için izlenmesi gereken bir yol saymıştır. Gerçekten de Kur'an'ın A'raf Suresi'ne bu hikayeyle ilgili olarak koyduğu ayette Tanrı'yı şu şekilde konuşur göstermiştir:
"Biz nice memleketler helak ettik ki, o köy (halkı) gece yatarlarken
yahud gün ortası istirahat ederlerken azabımız o köy halkına gelmiş
(basıvermiştir)." (Bkz. K.7, A'raf Suresi, ayet 4)
Görülüyor ki, Tanrı, Muhammed'in söylemesine göre, gece vakti uyuyan, ya da gün ortasında istirahat halinde bulunan halkları tüm olarak helak ettiğini bildirmekte! Muhammed, böyle bir ayeti Kur'an'a koymakla kendi izlediği günlük saldırı siyasetine "meşruiyet" kazandırmak istemiş ve daha doğrusu Tanrı'nın uyguladığı bir eylemi kendisi için bir dayanak yapmıştır. Nitekim "müşriklere" (putperest Araplara) karşı giriştiği saldırılarda çoluk çocuk, ihtiyar-genç, kadın-erkek, "suçlu"-suçsuz ayrımı yapmaksızın köyleri basar, helak ederdi. İslam kaynaklarından öğrenmekteyiz ki, bu işe Hicret'in daha birinci yılında Ebva ve Veddan (http://turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=34412) denilen ve Medine'ye 23 mil mesafede bulunan köylere karşı giriştiği ilk savaş sırasında başlamıştır. Her iki köyü de yerle bir etmiş, kadınlar ve erlik çağına erişmemiş çocuklar dahil, halkı kılıçtan geçirmiş, ganimetler edinmiştir.
Bundan dolayıdır ki, saldırı vesilesiyle Veddan'a mensup Sa'b İbn-i Cessam adında biri, günahsız insanların bu şekilde öldürülmelerinden doğma vicdan sızlamasıyla Muhammed'e sorar:
"(Ya Resula'llah!) müşrik... lerden aile sahibi bulunanlara gece baskını yapılıyor da
...bunların kadınları, küçük çocukları da musab oluyor (kötülüğe uğruyor)."
Muhammed'in cevabı şudur:
"Müşriklerin kadınları ve çocukları kendilerinden sayılır."
Başka bir deyimle "Onlar (yani kadınlar ve çocuklar) da müşrikler (camiasın) dandır" demek ister; ve ekler: "(Harb halinde) kimsenin kimseyi korumak kudreti yoktur, korumak yalnız Allah'a ve Resul'ine aiddir".(3) Muhammed'in bu yanıtını insaf ölçüleriyle bağdaştırmak kolay olmuyor. Şu bakımdan ki, hem bir yandan çoluk çocuk, kadın-erkek bir sürü suçsuz insanın, sırf "müşriklerdendir" diye, uykularındayken gece baskınlarıyla öldürülmelerini uygun bulmakta hem de bunları koruma olanağının Tanrı'ya ve "Resul" olarak kendisine ait bulunduğunu söylediği halde bu yola gitme gereğini duymadığını anlatmaktadır. Dayanak olarak da Kur'an'a koyduğu yukarıdaki ayeti (A'raf 4) kullanmaktadır.
Şimdi siz, bir bu tutumu ve bir de İbrahim'in biraz yukarıdaki tutumunu karşılaştırınız ve kendisini bütün peygamberlerin üstünde gören Muhammed hakkında kararınızı veriniz. Şeriatçı yazarlar Muhammed'in bu tutumunu özürlü ve meşru göstermek için akıldışı mantık oyunlarına ve yalanlara başvururlar. Örneğin derler ki:
"...-'Müşriklerin kadınları, çocukları kendilerinden sayılır'- şeklindeki sözleriyle Muhammed,
kadınların ve çocukların "bilihtiyar" (gelişigüzel) öldürülmelerine cevaz vermiş değildir. Onun
maksadı sadece savaş zamanında, yani suçlu ile suçsuzu ayırmak mümkün olmayan hallerde
bu durumların hasıl olacağını anlatmaktır..."
Bunu açıklığa kavuşturmak için şöyle eklerler:
"Bir gemide muharipler aileleriyle beraber bulunduğu
halde geminin batırılması; yine böyle aileleriyle beraber
bir kaleye tahassun eden muhariplerin kale yıkılarak
aileleriyle beraber öldürülmesi şer'an mübahtır."(4)
Bu iddianın, yukarıda söz konusu ettiğimiz olay bakımından geçersiz olduğu aşikardır; çünkü bir kere Muhammed'in yaptığı şey, haksız bir saldırıya karşı koymak (ve bu vesileyle insanların öldürülmelerine istemeyerek sebep olmak) değildir. Muhammed'in yaptığı şey, farklı inançtaki insanları (olayımızda "müşrikleri"), sırf Müslüman değillerdir diye öldürmek ya da Müslümanlığa zorlamak için haksız bir saldırıya başvurmaktır. Üstelik olay, "müşrikler"e karşı savaş meydanında girişilmiş bir saldırı da değil; aksine gece vakti uyumakta olan ya da istirahat halinde bulunan köy halkının, çoluk çocuk, genç-ihtiyar, kadın-erkek ayrımı yapmadan kılıçtan geçirilmesi şeklinde oluşuyor. Ve bütün bu işler (yine Muhammed'in söylemesine göre) Tanrı adına ve güya Tanrı'nın "Biz nice memleketler helak ettik ki, o köy (halkı) gece yatarlarken yahud gün ortası istirahat ederlerken azabımız o köy halkına gelmiş (basıvermiştir)" (bkz. A'raf Suresi, ayet 4) şeklindeki konuşmasına uygun olarak yapılıyor.
Yine şeriatçının söylemesine göre Muhammed, güya hiçbir zaman kadınların ve çocukların öldürülmelerine taraftar olmamıştır; güya Mekke'nin fethi günü kadınların ve çocukların öldürülmüş olmalarını çirkin görüp tasvip etmemiştir.(5) Güzel ama Mekke'nin fethi Hicret'in 8. yılına rastlar. Oysa ki Muhammed, farklı inançtandırlar diye suçsuz ve günahsız insanlara karşı saldırıp kadınların ve erlik çağına erişmemiş çocukların öldürülmeleri siyasetine, Hicret'in daha ilk yılında başlamış ve bu siyaseti ölünceye kadar amansızca uygulamıştır. Ne Mekke'nin fethine gelinceye kadar ve ne de sonra taraftarlarını farklı bir davranışa sürüklemek maksadıyla ikazda bulunmuş değildir; örneğin onlara "Aman dikkat edin, saldırırken kadınları, çocukları, ihtiyarları, vs. öldürmeyin" diye bir şey demiş değildir. Aksine, yukarıdaki hadis hükmünde görüldüğü gibi, "Müşriklerin kadınları ve çocukları kendilerinden sayılır... Kimsenin kimseyi korumak kudreti yoktur, korumak yalnız Allah'a ve Resul'ine aiddir" diyerek günahsız insanların öldürülmelerinin doğal olduğunu bildirmiştir.
Öte yandan, her ne kadar Mekke'nin fethi günü kadınların, çocukların öldürülmelerini yasakladığı söylenirse de,(6) bu yasak "genel" bir nitelik taşımaz. Olsa olsa kendinden bildiği ve taraftarlarının ailelerinden oluşan Kureyşlilere özel bir ayrıcalık sağlama hevesine örnek demektir ki, bu da kendi çıkarlar siyasetinin bir sonucudur. Çünkü bu sayede taraftarlarını hoşnut edip kendisine boyun eğdirtme kolaylığını düşünmüştür. Kaldı ki, Mekke'yi fethettiği zaman halk, tüm olarak zaten artık korkuya kapılıp Müslümanlığı kabule yanaşmıştı.
Erdem Alaca
20-01-2014, 21:53
III) Süleyman "Peygamber", Putperest Kadınlarla Evlenip
Onlara Putperest Kalma Olanağını Tanırken, Muhammed,
Bütün Putperestlerin Öldürülmelerini ve Putperest Kadın-
larla Asla Evlenilmemesini Emreder
Ahd-ı Atıyk'dan (Tevrat'tan) öğrenmekteyiz ki, Davud'un oğlu Süleyman, birçok güçlü ülkeyle iyi ilişkiler kurmak istemiş ve bu amaçla bu ülkelerin krallarının kızlarıyla evlenmiştir. Bunlar arasında Mısır Firavununun kızından başka, Moabi'lerin, Ammoni'lerin, Edomi'lerin, Saydalıların ve Hıtti'lerin kızları da vardır. Fakat Süleyman, sadece siyasal mülahazalarla değil, aynı zamanda gönlünün itişlerine kapılarak da yabancı kadınları haremine katmıştır. Her ne kadar Tanrı, İsrailoğullarına yabancılarla evlenmeyi, onlara karışmayı yasaklamış ve sebep olarak da yabancı kadınların kendilerini saptırabileceğini bildirmişse de, Süleyman bu emri dahi dinlememiştir.
Nitekim yabancı milletlere mensup olarak aldığı kadınların sayısı 700, cariyelerin sayısı da 300'ü bulmuştur.(7) Bu kadınların hemen hepsi, o tarihlerde Asya ve Afrika kıtalarında benimsenmiş olan çoktanrılı dinlere mensuptular. Fakat ilginç olan şu ki, Süleyman, bu kadınlarla evlendikten sonra onları inançlarından ayrılmaya, ya da putperestlikten çıkmaya zorlamamıştır. Zorlamak şöyle dursun, bir de onlara, kendi dinlerinde ibadet edebilmeleri için özel yerler yaptırmıştır. Böylece bu kadınlar kendi ilahlarına buhur yakıp, kurbanlar adayabilmişlerdir. Yine Ahd-ı Atıyk'ta yazılanlara göre Tanrı bu yüzden Süleyman'a öfkelenmiş ve şöyle demiştir:
"Madem ki, bu şey senin tarafından oldu ve sana emrettiğim
ahdimi ve kanunlarımı tutmadın, mutlaka krallığı senin elinden
çekip alacağım ve onu senin kuluna vereceğim. Ancak baban
Davud'un hatırı için bunu senin günlerinde yapmayacağım;
onu senin oğlunun elinden çekip alacağım. Ancak bütün krallığı
çekip almayacağım; fakat kulum Davud'un hatırı için ve seçmiş
olduğum Yeruşalim'den ötürü bir sıptı senin oğluna vereceğim."
(Tevrat/Ahd-ı Atıyk, I Krallar, Bap 11: 9-13)
Görülüyor ki, Tevrat'ta yazılanlara göre Tanrı, Süleyman'ın hoşgörülü tutumunu hoşgörüsüzlükle karşılamış olmakla beraber onu cezalandırmıyor, krallığı onun elinden almıyor; sırf babası Davud'un hatırı için! Yine Davud'un hatırı için krallığı Süleyman'ın oğlunun elinden çekip alacağını bildiriyor! Yine aynı kitapta yazılanlara göre Süleyman, 40 yıl boyunca İsrail üzerinde krallık etmiştir. Öldükten sonra da krallık, oğlu Rehoboam'a geçmiştir. Görülüyor ki, Süleyman yukarıdaki davranışıyla oldukça özgür ve aynı zamanda hoşgörülü (hatta Tanrı'dan bile hoşgörülü) bir kimsedir.(8)
Muhammed, Ahd-ı Atıyk'taki Süleyman'la ilgili haberleri ve hikayeleri kendine göre yaptığı değişikliklerle Kur'an'a aktarmıştır. Fakat onun yukarıdakine benzer hoşgörülü yönlerini yansıtmamıştır. Aksine onun, bir süre müşrikliğe kaymış olduğunu, ceza olarak hükümdarlığını yitirdiğini, tahtının kendisine benzer başka birisi tarafından işgal edildiğini, fakat tövbe ettiği için Tanrı tarafından affedilerek tahtına iade edildiğini bildirmiştir (bkz. K.38, Sad Suresi, ayet 30-38).
Fakat her ne olursa olsun şimdi geliniz Süleyman'ı, bir de bu açıdan Muhammed'le kıyaslayalım ve örneğin onun, kendi karılarının müşrikliğine aldırış etmeyip onların inanç özgürlüğüne saygılı oluşunu, Muhammed'in müşriklere karşı takındığı hoşgörüsüz tutumuyla karşılaştıralım. Hemen ekleyelim ki, böyle bir kıyaslama Süleyman lehine sonuç verecek niteliktedir. Şu bakımdan ki, Muhammed bir yandan "Müşrikleri nerede görürseniz öldürün" (bkz. Tevbe Suresi, ayet 5) diyerek dehşet saçarken, diğer yandan Müslümanların "müşrik" kadınlarla evlenmelerini yasaklamak üzere Kur'an'a ayetler koymuştur.
Örneğin Bakara Suresi'ne: "Ey müminler, müşrik ve (gayr-ı müslim) kadınları da, iman etmedikçe nikah etmeyiniz..." (bkz. Bakara Suresi, ayet 221) hükmü yanında Mümtehine Suresi'ne: "Kafir karılarıyla nikahlanmayın, onları nikahınız altında tutmayın, bu kadınlara verdiğiniz (mehri) isteyin..." (bkz. K.60, Mümtehine Suresi, ayet 10) diye ayetler yerleştirmiştir.(9) Bu yüzdendir ki, Müslüman erkeklerden "müşrik" kadınlarla evli olanlar, karılarını boşamışlardır. Örneğin Ömer b. Hattab, kendi karılarından ikisini (Kureybe ile Ümm-i Gülsüm'ü), Müslüman değillerdir diye derhal boşamıştır.
Erdem Alaca
20-01-2014, 23:32
IV) Davud, En Yakın Bir Arkadaşının Karısına (Betşabe'ye) Aşık Olup Onunla
Evlendikten Sonra Tanrı'dan Af Diler, Günahının Bağışlanmasını İster. Muhammed
ise, Kendi Oğulluğunun Karısına (Zeyneb B. Cahş'a) Aşık Olup Onunla Evlendikten
Sonra, Tanrı'nın Kendisini Hidayete Eriştirdiğini Söyleyerek Övünür
Tevrat'ta Davud "Peygamber"in Betşabe adındaki bir kadına aşık olup onunla evlenişi hikaye edilmiştir ki, gerçekten vicdan sızlatıcıdır. Hikayeye göre Davud, bir gün sarayının damında gezinirken, civardaki evlerden birinde güzel bir kadın görür. Adamlarını gönderip kadını getirtir. Kadın, Davud'un en yakın arkadaşlarından birinin (Uriya'nın) karısı Betşabe'dir. Uriya ise o sırada cephede savaşmaktadır. Davud, güzelliğine vurulup deli gibi aşık olduğu Betşabe ile cinsi münasebette bulunur. Betşabe'nin kocası cepheden gelince durumu öğrenir ve karısını boşar. Bunun üzerine Davud, Betşabe'yle evlenir. Evlendikten hemen sonra kumandanlarına emrederek Betşabe'nin kocasını cepheye göndermelerini ve en tehlikeli ateş hattına yerleştirmelerini ister. Sonunda Uriya, savaş meydanında ölür. Fakat bu olaydan sonra Davud, pişman olur ve Tanrı'nın gazabını dindirmek üzere dualar etmeye başlar (bkz. Tevrat/II.Samuel, Bap 11-24).
Benzeri bir olay, değişik bir şekliyle, Muhammed'in yaşamında da ortaya çıkar ki, Zeyd İbn Muhammed'in karısı Zeynep bin Cahş ile ilgilidir. Diğer yayınlarımızda da ele aldığımız konunun çok kısa özeti şöyle: Zeyd, vaktiyle Muhammed'in ilk karısı Hatice tarafından satın alınıp Muhammed'e hediye edilmiş olan bir köledir. İslamı ilk kabul edenlerden olduğu için Muhammed onu kendine oğul edinmiş ve adını da Zeyd İbn-i Muhammed olarak değiştirmiştir. Zeyd daha sonra Zeyneb bin Cahş ile evlenmiş ve ondan bir de çocuğu olmuştur. Medine'ye Hicret'ten sonra Muhammed sık sık onun evine gider, ziyaret edermiş. Böyle bir ziyarette bulunduğu günlerden birinde Muhammed, kendisine kapıyı açan Zeyneb'in yarı çıplak görünüşünden hoşlanmış olarak: "...kalpleri değiştiren Tanrı kutludur..." şeklinde bir şeyler mırıldanır. Zeyneb onun bu söylediklerini duymuştur.(10)
Akşam kocası Zeyd eve gelince ona olan bitenleri anlatır. Zeyd, karısı Zeyneb'i boşar, bunun üzerine Muhammed Zeyneb'le evlenir. Olay Hicret'in 5. yılına rastlıyor. Söylemeye gerek yoktur ki ortada, Zeyd'in Zeynep'le birlikte uzun yıllar boyunca sürdürmüş oldukları bir yuvanın yıkılışıyla ilgili bir olay var. Ancak Muhammed, nedamet duymak şöyle dursun, aksine Zeyneb'in güzelliğine kapılıp ona aşık olmasını ve onunla evlenmesini Tanrı emrine bağlar. Bunun böyle olduğunu, Tanrı'dan vahiy geldi diyerek Kur'an'a geçirir (K.33, Ahzab Suresi, ayet 37). Tanrı'nın bu şekilde hidayetine mazhar olmayı da, kendisi için övünme vesilesi yapar.(11)
Şimdi karşılaştırınız yukarıdaki iki olayı ve veriniz kararınızı:
Arkadaşının karısıyla evlenmekten ve onun aile yuvasını yıkmaktan pişmanlık duyan Davud'un Tanrı'dan af dileyen davranışıyla, kendi oğulluğunun karısıyla evlenen Muhammed'in, her şeyi Tanrı'ya atfeden davranışını teraziye vurunuz ve üstünlük iddiaları konusunda değerlendirmenizi yapınız.
Erdem Alaca
21-01-2014, 00:16
V) İsa'nın Tutum ve Davranışlarıyla Kıyaslama Yapıldığında,
Muhammed'in Üstünlük İddialarına Hak Vermek Güçleşiyor
Her ne kadar İsa "Ben dünyaya ateş atmağa geldim, eğer şimdiden tutuşmuş ise daha ne isterim... Dünyaya selamet getirmeğe mi geldim sanıyorsunuz? Size derim ki: hayır, fakat daha doğrusu ayrılık getirmeğe geldim..." demiş ve buna benzer başkaca yıldırıcı şeyler söylemişse de, her şeye rağmen hoşgörüye ve insanlar arası sevgiye yönelik tutum ve davranışlarda bulunmuş, kin ve intikam duygularından uzak kalmış, hiçbir cana kıymamış, elinde kılıç hiçbir saldırıda bulunmamış, hiç kimselere karşı savaş açmamış, şiddet usullerine asla başvurmamış, kindarlıktan ve intikamcılıktan uzak kalmış, insanları "kul" değil, "Tanrı'nın eşit çocukları" saymış, "sevgi" denen şeyi "iman"ın üstünde kılmış ve örneğin "Sevgi çok sabreder, lütufla muamele eder; sevgi haset etmez; sevgi övünmez; kibirlenmez, çirkin muamele etmez, kendi çıkarlarını aramaz, hiddetlenmez... asla zeval bulmaz, fakat peygamberlikler ise iptal (yok) olunacaklar, diller ise bitecek..." şeklinde konuşmuştur. Bununla da kalmamış, fakat insanlar arası düşmanlık duygularını kökünden yok etmek amacıyla "Düşmanınızı sevin" diyebilmiş ve örneğin şöyle eklemiştir:
"...'Sen komşunu sevecek ve düşmanından nefret edeceksin'- denildiğini
işittiniz. Fakat ben size derim: -'Düşmanlarınızı sevin ve size eza edenler
için dua edin ki, siz de göklerde olan babanızın oğulları olasınız..."
Dikkat ediniz şu sözlere: "...-'Düşmanlarınızı sevin ve size eza edenler için dua edin...-..."! Buna benzer bir buyruk bulamıyoruz Muhammed'in sözleri arasında! Aksine, "müşriklerin" ve "kafirlerin" ve "irtidat edenlerin" (İslamdan dönenlerin) öldürülmelerinden tutunuz da, farklı inançtaki ana baba ve çocuklar ya da yakın akrabalar arasına düşmanlık salmaya varıncaya kadar her olumsuzluğa yer vermiştir. Kur'an'a: "Allah ve resulüyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası, ya boyunlarının vurularak öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin ayaklarının çapraz kesilmeleri, ya da bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların (bu) dünyada çekecekleri rezilliktir" (Maide Suresi, ayet 33) şeklinde hükümler yerleştirmiş, "Din'den çıkanları derhal öldürünüz" diye buyruklar getirmiştir.
Sadece bu tür sözleriyle değil, bizzat kendi tutum, davranış ve eylemleriyle de bu olumsuzlukları sürdürmüştür. Medine'ye hicret ettikten sonra "müşriklere" ve "kafirlere" karşı 29 savaş yapmış, kırktan fazla çete yollamıştır. "Hırsızlık", "katil" ya da "irtidat" (dinden dönmek) gibi suç işleyenlerin gözlerini oydurtup, ellerini ve ayaklarını doğrattıktan sonra kızgın güneş altında ölüme terk etmek (örneğin Ukl ya da Ureyne kabilelerinden yedi kişiye yaptığı gibi), savaş yoluyla ele geçirdiği yüzlerce esirin kellesini bir gecenin sabahında kestirtmek (örneğin Beni Kureyza kabilesine karşı yaptığı gibi) ya da bunlara benzer nice örnek vermek suretiyle iş görmüştür.(12)
Bütün bunları göz önünde tutarak bir kıyaslama yapacak olursak, Muhammed'in diğer peygamberlere ve özellikle İsa'ya karşı giriştiği üstünlük iddialarını değerlendirmemiz kolaylaşacaktır.
Erdem Alaca
21-01-2014, 00:48
VI) Muhammed Kendisini "Okuma Yazması Olmayan Peygamber" Olarak Tanımlamayı Övünme
Vesilesi Yaparken, Tanrı'nın Başka Peygamberlere Okuma Yazmayı, Hatta Kuşdili ve Karınca Dili
Gibi Dilleri Dahi Öğrettiğini Belirtmekle Çelişkiye Düşer (Maide 110; Neml 15-16, 28)
Daha önce belirttiğimiz gibi, Muhammed, "okuma yazması olmayan peygamber" şeklinde görünmekle övünmüş, "okumasızlığını" Tanrı'nın kendisine bir lütfu ve ilahiliğinin bir işareti şeklinde göstermiştir. Ne var ki, kendisini okumasız kılan bu aynı Tanrı'nın diğer peygamberleri okuma yazma bilir kıldığını ve hatta bazılarına kuş dilinden tutunuz da karıncaların konuştukları dile varıncaya kadar, hayvanlara ve haşarata özgü dilleri bile öğrettiğini ve bunu onlara "lutf" olmak üzere yaptığını söylemekten de geri kalmamıştır. Örneğin Maide Suresi'ne koyduğu ayetlerle Tanrı'nın İsa'ya nimet olmak üzere okuyup yazmayı ve bu arada Tevrat ile İncil'i öğrettiğini aynen şöyle belirtmiştir:
"Allah o zaman şöyle diyecek: -Ey Meryem oğlu İsa!
...Sana Kitabı (okuyup yazmayı), hikmeti, Tevrat ve
İncil'i öğretmiştim..." (Bkz. Maide Suresi, ayet 110)
Yine bunun gibi Kur'an'ın Neml Suresi'ne koyduğu ayetlerle, Süleyman "Peygamber"in, kuşların ve karıncaların dillerinden anlar ve bu dilleri konuşur olduğunu, bu dillerin ona Tanrı tarafından "bir lutf" olmak üzere belletildiğini, bu suretle müminlerin çoğundan üstün kılındığını bildirmiştir; ayet şöyle:
"Davud ile Süleyman'a ilim verdik, ikisi de -'bizi mümin kullarından çoğuna
üstün kılan Allah'a hamdolsun-' dediler. Süleyman, Davud'a varis oldu:
-'Ey insanlar! dedi, bize kuşların dili öğretildi ve her şey verildi. En aşikar
lütf-u inayet budur." (Bkz. K.27, Neml Suresi, ayet 15-16)
Yine Muhammed'in Kur'an'a koyduğu ayetlerden öğrenmekteyiz ki, Süleyman, kuş dilini anlar ve bu dili konuşur olmak sayesinde Sebe Melikesi'yle haberleşmiş ve sonunda onu "inananlardan" yapmıştır. Gerçekten de Neml Suresi'nde Süleyman'ın Hüdhüd adındaki kuşla konuştuğu, örneğin Hüdhüd'ün Süleyman'a "...Senin bilmediğini öğrendim. Sana sebe'den dosdoğru haber getirdim. Orada bir kadının hükümranlık ettiğini gördüm... Kendisini de kavmini de Allah'ı bırakıp güneşe secde eder gördüm...(vs.)" (Neml 22-26) dediği ve Süleyman'ın da Hüdhüd adındaki kuşa "Bakalım doğru mu söylüyorsun? Yoksa yalancılardan mısın? Şu mektubumu al, onların eline ver, sonra onlardan biraz çekil, ne cevap vereceklerini gör..." (Neml Suresi, ayet 28) diye emrettiği, kuşun bu mektubu Sebe Melikesi'ne götürdüğü ve sonunda da Sebe Melikesi'nin "Süleyman ile birlikte bütün alemleri var eden Allah'a teslim oldum" (bkz. Neml Suresi, ayet 29-44) dediği yazılıdır.
Başka bir deyimle Süleyman, kuş dilini bilir olmak sayesinde Sebe Melikesi'ni ve kavmini "inananlardan" yapabilmiştir. Üstelik Süleyman sadece kuşların değil, karıncaların diline de vakıftır. Yine Kur'an'daki aynı sureden öğrenmekteyiz ki, Süleyman'ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan müteşekkil bir ordusu vardır ve bu ordusuyla karıncaların bulunduğu bir vadiye geldiğinde, karıncalardan biri telaş içerisinde diğer karıncalara "Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman'ın ordusu farkına varmadan sizi ezmesin" der (Neml Suresi, ayet 17). Süleyman karınca dilinden anladığı için, yukarıdaki konuşmayı duyunca "hafifçe güler" ve Tanrı'ya şükürler eder: "Rabbim" der, "bana, anama, babama ihsan ettiğin nimetlere şükretmeyi, hoşnut olacağın ... işleri işlemeyi müyesser kıl!..." (K. Neml Suresi, ayet 19)
Görülüyor ki, Muhammed'in söylemesine göre Tanrı, peygamberlerinden bazılarına, kendi dillerinden başka bir de sırf "lutf" olsun diye başka diller öğretmiştir, ama sevgili peygamberi Muhammed'i "okumasız" bırakmıştır. Çünkü güya, okuryazar kılmış olsa, herkes onun başka kitaplardan (Tevrat'tan, İncil'den, vs.) aşırmalar yaptığı kanısına kapılırmış! Evet ama eğer bu gerekçe geçerli olmuş olsaydı, Tanrı'nın diğer peygamberleri de okumasız kılması gerekmez miydi? Örneğin Tevrat'tan aşırma yapar diyerek İsa'yı okumasız kılması doğru olmaz mıydı?
Öte yandan bir de şu var ki, okumasız olmak, kitaplarda yazılı olan şeylerden habersiz kalmak demek değildir! Okuma yazma bilenler aracılığıyla bu kitaplarda yazılı olanlar hakkında pekala bilgi edinmek mümkündür. Nitekim Muhammed Tevrat'ı ve İncil'i bilenlerden yararlanmış, Kur'an'ı bu kitaplardan aldığı hükümlerle doldurmuştur.
Erdem Alaca
21-01-2014, 01:48
VII) Diğer Peygamberlere Üstünlük İddiasında Bulunurken
Kendi Kusurlarını Göz Ardı Eder!
Daha önce de belirttiğimiz gibi Muhammed, her vesile ve fırsatta Tanrı'yı kendisine hayranlık içerisinde tanımlamıştır. Güya Tanrı, kendisini Araplar arasından seçmiş, peygamberlerin en sonuncusu ve en yücesi bilmiş ve başına taç etmiştir; hem de öylesine ki, melekleriyle kendisine "salat ve salavat" getirmiştir (Ahzab Suresi, ayet 56). "Pek güzel ama nedir Tanrı'nın Muhammed'e karşı olan bu hayranlığının nedeni ve neden bu kadar insan dururken, Muhammed'i kendisine böylesine yüce ve ulu bir elçi olarak seçmiştir?" diye sorulacak olursa, bunun cevabını Muhammed'in Tanrı anlayışında aramak gerekir. Çünkü Muhammed'in tanımladığı kadarıyla Tanrı, her bakımdan keyfi bir Tanrı'dır ve keyfi olduğu için bu işi de, keyfilik esasına göre yapmıştır.
Bu vesileyle belirtmek yerinde olacaktır ki, Muhammed, diğer peygamberleri kendisine oranla günahkar, aşağı, vs. kılıklarda tanımlarken gerçekleri saptırmıştır. Çünkü gerçek odur ki, yaşamı boyunca giriştiği davranışlar onu, bu konularda diğerlerinden farklı durumda kılmamıştır. Örneğin birçok yayınımızda belirttiğimiz gibi, İslamı yayma bahanesiyle ardı ardına saldırı ve savaşlarda bulunması, ganimetler ele geçirip kendisine ve Tanrı'ya paylar ayırması, ezan sesi gelmeyen köylere gece baskınları yapıp kadın-erkek, çoluk çocuk günahsız insanların öldürülmelerini doğal sayması, köleliği doğal kılması, köle alıp köle satması, şehvetinin çokluğuyla övünmesi ve haremini iki düzineye yakın genç ve güzel kadınla süslemesi ya da buna benzer daha nice tutum ve davranış, onu, diğer insanlardan ya da diğer peygamberlerden üstün kılmış değildir.
Bunun böyle olduğunu kanıtlayan örneklerden birçoğuna değindik: Oğulluğu Zeyd'in eşi Zeyneb'e aşık olup onunla evlenmesi, bir günün gecesinde 900 savaş esirinin kellesini kestirtmesi, kocasını ve babasını öldürttüğü Safiye ile olay gecesi (ya da birkaç gün sonra) zifaf etmesi, Müslüman imanında ölmedi diye kendi öz ana babasına "mağfiret" dilemekten kaçınması ve bütün bunları Tanrı emriyle yaptığını söylemesi gibi birkaç örnek bile, onu, herhangi bir üstünlük iddiasında bulunma hakkından uzak kılmaya yeterlidir.
İlhan Arsel, Muhammed'e Göre "Muhammed", Kaynak Yayınları: 316, Kasım 2000, ISBN: 975-343-312-3, s.284-303
_________________________
(1) Bu hadisler için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı, c.IV, s.536
(2) Hadisler için bkz. Sahih-i..., c.IV, s.537. Bu konuda ayrıca Şeriat ve Kadın adlı kitabıma bakınız.
(3) Sa'b İbn-i Cessame'nin rivayeti ve Buhari'nin yorumu için bkz. Sahih-i..., c.VI-II, s.384-6; Hadis No: 1262
(4) Sahih-i..., c.VIII, s.386
(5) Buhari'nin Abdullah İbn-i Ömer'den rivayeti için bkz. Sahih-i..., c.VIII, s.387, Hadis No: 1263
(6) Abdullah İbn-i Ömer'in rivayet ettiği hadiste bu hususun belirtildiği söylenirse de (bkz. Sahih-i..., c.VIII, s.386) hadisin içeriğinde böyle bir şey yoktur.
(7) Bu husus Tevrat'ın (Ahd-ı Atıyk'ın) "I. Krallar, Bap 11:14" bölümünde yazılıdır.
(8) Bu konuda bkz. Ahd-ı Atıyk, "I. Krallar", Bap: 11; ayrıca bkz. H. W. Loon, The Story of the Bible..., New York, 1923, s.189
(9) Bu konudaki hadisler için bkz. Sahih-i..., c.VIII, s.173, 180; ve c.XI, s.282. Bu konuda ayrıca Şeriat ve Kadın adlı kitabıma bakınız.
(10) Bu konuda bkz. Taberi, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1966, c.II, s.462 vd.
(11) Bu konuda Şeriat ve Kadın ile Şeriat'tan Kıssa'lar adlı kitaplarıma bakınız.
(12) Bu hususları diğer yayınlarımda, son olarak Kur'an'ın Eleştirisi adlı kitabımda ele aldığım için, burada fazla durmamaktayım.
Baslik, sayin Erdem Alaca tarafindan bolume kazandirilmistir.