Natan
01-02-2007, 04:48
HER ŞEYİYLE *BUDA VE BUDİZM
sevgili dostlar , islam dışındaki dinlere göz atacak olursak bir çok tabu ve inançla karşılşacağız . bunlardan bir taneside BUDİZM dir.
Bu çalışmamızda bütünüyle buda inancını ele alacağız , her şeyiyle *. . .forum arkadaşlarımıza aydınlatıcı bilgi olması en içten dileğimdir.
Buda (Buddha) Kimdir ?
Tanrısız bir dinin, Budizm'in kurucusu (M.Ö. 560'a doğru).
Kral Suddhodana ile kraliçe Maya'nın oğlu, sonradan Buda (yani «Tanrı'dan esin almışÂ») adını alacak olan bu bilge, M.Ö. VI. yy.'da Hindistan'ın kuzeyinde doğdu. Mutlu bir gençlik dönemi geçirdi ama bir gün, insanların çektiği acıları seyretmek, onun yaşamını altüst edecekti. 29 yaşında, bir incir ağacının altına oturmuş düşünürken, «ilham» geliverdi: her türlü ıstırabın kaynağı, başkalarının olan şeylere göz dikmekti. Ve sağduyunun yolu, en yüce mutluluk hali olan nirvana'ya ulaşmaktı. Bunun için her türlü isteğin kesinlikle yok edilmesi gerekiyordu.
Ganj kıyılarının kutsal kenti Benares ve dolaylarında, Buda, tam dört yıl vaazlar verdi. Vaazlarında dile getirdiği ilkeler ölümünden sonra Asya'ya yayılmağa başladı.
Günümüzde Hinduluk, Budizm'in (Budacılık) yerini almıştır; ancak, 1949'da komünizmin yerleşmesine kadar Çin'de derin etki gösterdikten sonra, gene de, Güneydoğu Asya'nın, Moğolistan'ın, Kore ve Japonya'nın esas dinlerinden biridir. 500 milyon mensubu vardır, bunlara örnek kişiler, bonzlar yön verir ve bu bonzlar, din eğitimi yaptıkları gibi, bazı ülkelerde (bu arada Vietnam'da), siyasal yaşamı da derinden etkiler.
Acaba, Budacılık gerçekten bir din midir? Batılıların genellikle olumlu cevap verdikleri bu soru, her zaman rahatça sorulabilir. Bununla birlikte, bonz topluluğu gerçek bir din adamları sınıfı oluşturmaz ve budistler, Hıristiyanlığa veya Müslümanlığa benzetilebilecek bir inanç sahibi olmağa yanaşmazlar. Onlara göre Budacılık, bir tanrı olmayan ve insan sağduyusunun örneği olan Buda'nın koyduğu temel kurallara uyarak, bir tür yaşam tarzına yönelmekten başka bir şey değildir.
Çağımızda, Buda ve Budacılık üstüne yapılan incelemelerde büyük bir gelişme oldu. Buda dinine ait kuralların yorumunu ve tarihini konu alan bu yeni bilim dalına Budabilim denir.
Bir Tibet manastırında bulunmuş olan yukarıdaki resimde Buda, kutsal haberciye kulak verdiği sırada gösterilmiştir.
Buddha (Canlı)
Bazı Tibet ve Moğol tapınaklarının ulu kişilerine verilen unvan; bunlar buddha veya buddha ulularının sürekli cisimleşmesi olarak kabul edilirler. («Cisimleşmiş lama» diye de adlandırılırlar.)
Canlı buddhalar arasında Dolaylama ve Pantçen rinpoçe en başta yer alır; sonra daha az önemli buddhalar, bodhi'satva'lar, Hint ermişleri ve cisimleşmiş Kutuktuslar gelir. Bunlar bölgesel ermişlerin cisimleşmiş şeklidir.
Tibet'te bir hayli vardır. Bunların çoğunlukla aralıksız cisimleşmeden daha çok, ölümlerinden iki üç yıl sonra suret değiştirdikleri kabul edilir. Şu halde bunlar buddhadan çok bodhisatva'dır. Cisimleşme öğretisinin Hint öğretilerinden geldiği sanılır (Vişnu'nun cisimleşmeleri).
Buddha (Ermiş)
Buddha'cılıkta, her türlü arzuyu yok ederek yetkin bilgiye, başka bir deyişle «ilham»a (bodhi) eren ve böylece ruh göçünden sonsuza dek kurtulan kimseye verilen ad.
Buddha adını taşımaya en çok lâyık olan, tarihi bir kişi ve Buddha'cılığın kurucusu Gautama veya Sakyamuni'dir («Sakyaların Bilgesi»). Geleneğe göre Gautama'dan önce birçok buddha daha gelmiştir; önce dört, sonra altı buddha. Mahayana inancına göre, buddha sayısının çokluğu, buddhaların yalnız geçmişte değil, evreni meydana getiren sayısız dünyalarda da var olmalarındandır.
Buddha'cılığın evrimi onu Mesih'çiliğe götürmüştür. Mesih'çiliğin başlıca konusu Sakyamuni'nin yerini alacak olan geleceğin buddhacısı Maitreya'dır. Bu evrimin bir sonucu da Amitabha gibi kültlerde somutlaşan tanrıcılıktır. Tam olarak batılı bir görüşe buddha'ları «insan buddhaları» (manuşi-buddha) ve «istiğrak buddhaları» (dhyuni-buddha) olarak ikiye ayırır.
Buddha uzun zaman ancak sembollerle canlandırıldı. Sonunda heykel ve resimlerindeki tip ortaya çıktı. Bu tip, sanıldığına göre, İsa'dan sonra I. yy.da Hindistan'ın kuzeyinde (Mathura) veya kuzeybatısında (bugün Pakistan'da kalan Gandhara'da) aynı zamanda doğdu. Buddha ayakta veya bağdaş kurmuş olarak gösterilir. Sırtında keşiş cüppesi vardır. Bu cüppe okullara ve çağlara göre bazen iki omuzu birden örter, bazen sağ omuzu açıkta bırakır.
Merkezleri aynı olan büklümleri vardır veya vücuda yapışmıştır, belli belirsizdir. Tavırları (mudra) ya korkusuzluğu, ya şefkati, ya düşünceyi belirtir veya ders verir gibidir. Onda ermişliğin belli başlı belirtilerini görürüz: kafatasında çıkıntı (uşnişa), iki göz arasında kıllı ben (urna), elinin ayasına derin çizilmiş kutsal tekerlekler (şakra).
Gupta'lar devrinde idealleştirilmiş yüz çizgileri (IV.-VI. yy.) Buddha'ya esrarlı ve düşünceli bir anlam kazandırır. Meselâ Sarnath müzesindeki ve Kalküta'nın Hint müzesindeki budhalar böyledir. Bu buddha tipi Hindistan dışına da yayılmıştır. Yalnız Khmer ülkesi. Cava gibi Hintlileşmiş memleketlerde değil Çin'de ve Japonya'da da görülür. (Guimet müzesindeki [Fransa] buddha heykelleri.)
Buddha Dakini
Tibet'te önemli dakini grubunu meydana getiren, bazı zaman iyi dilekli, bazı zaman da şeytanca düşünceli tanrıçaların kraliçesi.
Bütün kudretini paylaştığı en üstün Buddha (Vajrasattva'nın «sakti»si veya karısıdır) kendisinden istenen lütûfları büyük bir cömertlikle yerine getirmesiyle tanınır.
Buddha Kapala
Tibet ve Nepal'de uygulanan Lama Buddha'cılığında (Tantra Buddha'cılığı) Buddha Sakyamuni'nin en üstün sayılan sınıfa girebilmesi için aldığı şeytani biçim.
Bu sınıfa giren Yidam buddhalarına veya koruyuculara büyü ile ilgili kurban âyinlerinde bas vurulur. (Bu halde, dört elinde silâh, danseder; sağ ayağıyla bir ölüyü çiğner ve bu arada da gücünü kişileştiren bir tanrıça, şakti kendisini dört eliyle sarmış durumda temsil edilir.)
Buddhabilim
Buddha'cılığı inceleyen bilim.
XX. yy.ın ilk yıllarında buddha üstüne yapılan incelemelerde büyük ilerleme oldu. Bu ilerlemeler Türkistan'da arkeolojik keşiflerden (P. Pelliot, Sir Aurel Stein) ve buddha dinine ait kuralların çevirilmiş olduğu Hint-Avrupa ve başka ülke dillerinin çözülüp okunabilmesinden sonra sinolog (Ed. Cavannes) ve hindiyatçıların (Sylvain Levi) sıkı işbirliğiyle mümkün oldu.
O zamandan beri buddhabilim batı ve doğu bilginlerinin çok sayıda eser vermeleri özellikle bilgi derleştirmeye ve ekip halinde çalışmaya dayanan Japon bilimi sayesinde gelişti. Bundan başka, arkeoloji, filoloji çalışmalarını tamamladı.
Buddhacılık (Budizm)
Sakyamuni'nin kurduğu öğreti ve dinin adı.
Avrupalıların Buddha'cılık adını verdikleri din, Hindistan'da Nepal ile Audh sınırlarında M.Ö. VI. yy.ın ikinci yarısında ortaya çıktı. XIX. yy.daki batılı eleştiriciler gerçek varlığını inkâr etmişlerse de bu dinin kurucusu yaşamış bir insandır. Kurduğu öğreti Orta Hindistan'ın bütün doğu bölgesine yayılmış, batıya ve kuzeybatıya (belki de Taksila'ya kadar) taşmıştı.
Buddha yaşadığı sürece bu yeni inanç kâğıda dökülmedi. Buddhacı topluluğun (sangha) ne bir dini kanunu, ne de tam anlamıyla bir kuralı vardı. Buddhanın parinirvana'sından (M.Ö. 478 [?]) sonra usul ve kurallara (vinaya), inançlara, dini kanuna, (dharma) ve metafiziğe (abhidharma) ait öğretileri birliğe kavuşturmak ihtiyacı doğdu.
Bu amaçla önce Rajagriha'da (M.Ö. 477 [?]), sonra Vaicali'de (M.Ö. 367 [?]), ve Pataliputra'da (M.Ö. 242 [?]) ruhani meclisler toplandı. Bu arada çeşitli mezhepler (Sihavira, Mahasanghika, Sarvastivadin v.b.) kuruldu. Mezheplerin sayısı her gün artıyordu.
İmparator Aşoka'nın Buddha'cılığı benimsemesiyle (M.Ö. 250-249) [?]), din yeni bir güç kazandı. Misyonerler bu dinin imparatorluğun hem içinde hem dışında yayılmasını kolaylaştırdılar. Seylan'nı Buddha'cılığı kabul etmesi (M.Ö. 241 [?]) bu döneme rastlar. Mezhepler gitgide birbirinden farklı hale geldiler, öyle ki.
Milâdın baslarına doğru Buddha'cılıkta bir parçalanma oldu, bu dinin yeni bir şekli ortaya çıktı: Gelenekçi Buddha'cılığa (theravada veya hinayana) karşı olan mahayana. Siyasi olaylar, özellikle kuzeyde ve kuzeybatıda Kusana imparatorluğunun doğuşu Buddha'cılığın Yukarı Asya yoluyla Çin'de yayılmasını kolaylaştırdı. Kanişka. zamanında (II.yy.) Keşmir'de yeni bir ruhani meclisin toplandığı sanılmaktadır.
Buddha'cılık hızını hiç kaybetmeden Gupta'lar devrinde bir kat daha gelişti (IV. ve V. yy.). Zulümler ve özellikle V. yy.da Hun istilâsı yüzünden Buddha'cılık Hindistan'da gerilemeye başladı. Kanauj'lu Harsa zamanında (VII.yy.) ünlü Çin gezgini Hiuan-Çang ülkenin birçok yerinde Buddha'cılığın terk edildiğini görmüştür.
Âyincilik yavaş yavaş Lâma'cılığa kadar vardı. Brahman'cılık, Buddha'cılıkla giriştiği yarışta git gide daha başarılı olmaya başladı, İslam istilâları Buddha'cılığı kesin şekilde bozguna uğrattı (XII. yy.ın sonu, XIII. yy.ın başlangıcı). Ama Asya'nın çeşitli ülkelerine yayılan Buddha'cıhk gene de varlığını sürdürdü. Bugün dünyanın en büyük dinlerinden biridir.
Dinlerinin yenileşmesini, genişlemesini, derinliğine işlenmesini isteyen buddhacılar bu konularda önemli adımlar attılar. Buddha'nın ölümünün 2500. yıldönümü dolayısıyla 1956'da Hindistan'da, Seylan'da ve Birmanya'da düzenlenen törene Çin Halk cumhuriyeti delegeler yolladı. Daha önce 1950'de Buddha'cılığın öğretisini ve törelerini derleyip toplamak amacıyla 29 ulusun delegeleri tarafından Kolombo'da Milletlerarası Buddha'cıhk birliği kurulmuştu.
1966 Mayısında 25 yy. dan beri ilk olarak Kolombo'da buddhacıların dünya ölçüsünde konferansı toplandı. Kamboç'ta, Laos'ta ve Tayland'da Buddha'cılığın öteden beri yürürlükte bulunan devlet dini statüsünü Birmanya kendi ülkesinde uyguladı (1961). Vietnam savaşı Buddha'cılığın yeniden ele alınmasını gerektirdi.
Bu ülkede, geleneksel statik bir Buddha'cılığın yanısıra yenileşmiş Buddha'cılık adı altında bir de dinamik Buddha'cıhk ortaya çıktı. Kendini kabul ettirmesi kolay olmadı; buddhacıların ser kanadı'nın hükümete karşı koyması dolayısıyla Vietnam Buddha'cıhk enstitüsünün yönetici komitesi topluca istifa etti.
Buddhacılıkta Dogmalar
Theravada Buddha'cılığının dogmaları geniş ölçüde Brahman felsefesinden, özellikle Kapila'nın Samkhya okulundan alınmıştır. Buddha'cılık da onun gibi ilkel maddenin ebediliğine, yok edilmez olduğuna inanır. İlkel madde, önüne geçilmez, mekanik bir kanunun etkisiyle Tanrı gücünü, Tanrı yönetimini işe karıştırmadan, kendi unsurlarını kümeler ve birleştirir. Evrende ne varsa böylece vücuda gelir. Dünyalar kurulur, durmadan gelişir, geriler, yok olur, sonra yeniden doğar. Bu dört aşamanın her birine kalpa adı verilir. Canlıların ruhu da dünyaların boyun eğdiği kanunlara uymak zorundadır.
Bu ruh bütün yoga'lar boyunca hayvandan insana, insandan Tanrı'ya doğru gelişir. Sevaplarına, günahlarına göre kâh yükselir, kâh alçaklara düşer. Bu değişiklik, ruh ayıplarından ve erdemlerinden sıyrılıp Nirvana'ya varıncaya kadar sürüp gider. Ruhların göçünü bu denli korkunçlaştıran da ebediliği kadar sürecek olan bu durmaksızın yeniden doğuşlardır.
Sakyamuni bunu önlemek için dört yüce yol (Arya-Satyani) doğmasını ileri sürer: acı, sebebi, yok edilişi, bu yok edilişe götüren yol. Acı, hayattan ayrılamaz. Hayatın kaynağı bilgisizliktir. Tutkular, arzular, dış nesnelere bağlanış bilgisizlikten doğar. Dış nesneler (veya tutkular, arzular, nesnelere bağlanış) duyular yoluyla varlıkları yaratır.
Bilgisizlik ortadan kaldırılırsa duyuların gücü de yok olur ve yeni doğuşlar önlenir. İzlenecek yolda 4 aşama vardır: bilim dış dünyanın, ölümlü unsurlardan kurulu nesnelerin, ben'in hiçliğini, boşluğunu, kararsızlığını, gerçekdışı olduğunu ve bütün bunlara bağlanmanın ne büyük bir çılgınlık olduğunu gösterir. «Beş yasak»a uymak: zina etmemek, hırsızlık yapmamak, cana kıymamak, yalan söylememek, sarhoş olmamak.
«On günahtan çekinmek» katilden, hırsızlıktan, zinadan, yalandan, dedikodudan, küfürden, gevezelikten, hasetten, kinden, inanç yanlışından kaçınmak. Herkes eylemlerinden sorumludur, ister istemez hesabını verecektir. Bilge, erdemlerine göre, ışıklar dünyasının ululan arasında veya sadece daha üstün mevkide bir insan olarak doğar, kemale ermişse bodhisatva, nihayet buddha olur, erdem böyle mükâfalandırılır.
Dinsiz veya günahkâr, daha aşağı mevkide bir insan olarak karanlıklar dünyasının ruhları arasında cinler ve hayvanlarla bir arada, 18 cehennemden birinde doğar. Cehennem ebedi değildir. Çekilen cezaların şiddeti ve süresi islenen suçlara göre değişir. Ceza bittikten sonra, ruh varlıklar zincirinde vaktiyle islemiş olduğu edimlere göre lâyık olduğu yeri alır. Tanrıların gücü de, mutluluğu da bağımlıdır. Basit birer memurdur bunlar. Belli bir zaman için evreni korumakla görevlidirler. Onlar da ölüp ölüp dirilmek zorundadırlar. Yalnız buddhalar yeniden doğmaz. Onlar Nirvana'nın sonsuz mutluluğuna erişmişlerdir.
Mahayana Buddha'cılığı çok farklı görüşlere dayanır. Theravada'nın ileri sürdüğü ahlâk yerine gönül ve düşünce yolunu öğütler. Tarih boyunca Buddha'cılığın bu iki şeklini geniş bir edebiyatı olan felsefe okulları temsil eder.
Buddhacılıkta Kurumlar
Buddha Sakyamuni'nin çevresinde kurulan topluluk, müritlerle veya laik müminlerle (upasaka), kesişlerden (bhikshu) meydana gelir. Buddha'yı, kanunu ve topluluğu ululaştırmakla, baş temel yasağı gözetmekle, topluluğa yapılan bağışlarla, keşişlere verilen sadakalarla, kutsal kitabı dinlemekle laikler erdeme ulaşırlar.
Mahayana'da laiklerin önemi artar. Çünkü Bodhisatva'nın amacı dünya işlerinden el etek çekmeksizin kendini ve varlıkları kurtarmaktır. Theravada geleneğine göre bhikşu'lar gezgin dilencilerdir. Ermiş (arhant) sıfatına ve Nirvana'ya en uygun aday bunlardır. Laik müminlerden mutlak saygı beklerler. Ama bir anda rahip olunmaz; 8 yaşında mürit, 20 yaşından sonra rahip olunur. Bunun için sıkı bir sınav geçirilir. Rahip olanlar manastırda yaşarlar. Kıdem ve ehliyetlerine göre derecelendirilirler. Hata işleyince disiplin cezasına çarptırılırlar, tövbe istiğfar ederler.
Buddha tarafından kendi istekleri olmadan rahibe yapılan kadınlar (bhikşhuni) rahiplerle aynı kurala uyarlar. Ama yaşları ne olursa olsun bhikşu'lara saygı göstermek zorundadırlar. Bu müessese manayana'da laiklere verilen öneme kıyasla daha az önemlidir. Mahayana'da günah çıkarma pek gelişmiştir. Günah çıkarmanın kurallarını bugün özellikle Tibet'te ve Uzakdoğu'da sürüp giden şekillerden anlamak mümkündür.
Buddhacılıkta Tapınma
Buddha'cılık gelişmesinin ilk çağlarından itibaren Buddha'yı, kanunlarını ve topluluğu ululaştıran birtakım tapınma şekillerini benimsemiştir. Kutsal emanetlere karşı ilk zamanlardan beri büyük bir saygı gösterilirdi. Bu emanetleri saklamak veya Buddha'nın hayatına ve daha önceki hayatlarına ait olayları anmak için anıtlar yükseltildi (stupa).
Bununla beraber Buddha'nın resimlerine tapınma nispeten daha sonraki bir tarihte başlamış gibi görünmektedir. Bu tapınma tarzı bugün de Buddha'nın heykeline çiçekler, giysiler, süsler sunmak, ilâhiler okumak, vakıflara büyük bağışlarda bulunmak suretiyle devanı eder. Zamanla bu tapınmalar başlangıçtaki keşişçe sertlikle hiçbir ilgisi kalmayan bir debdebe haline gelecektir. Bu törenlerde sihirler yapılır, cinler kovulur. Şefaatte bulunulur. Bunlar Buddha'cılık öncesi veya doğrudan doğruya halk kaynaklı âdetlerdir. Efsunlar, muskalar, resimler, dövmeler aynı kaynaktan gelmektedir.
Mahayana'nın ibadet şekilleri ile theravâda'nınkiler aynıdır. Kutsal metinlere karşı çok gelişir. Bu metinler kendi başlarına kurtarıcı bir değer kazanır. Büyük bir itina ile yazılıp resimlendirilen yazmalar (mandala) çoğalır. Lâmacı ibadetler, bu kavramları daha da çoğaltmıştır. Çok girift törenler büyük yer tutar.
Budist Misyonerler
Hint uygarlığının Güneydoğu Asya'ya sızmasının ilk dönemlerinde, Budistlerin de rolü oldu; ancak belki de Hinduizm, yerel geleneklere Budizmin gösterebileceğinden çok daha büyük bir konukseverlik gösterebildiği için, Güneydoğu Asya'nın çoğu bölgesine Hindu dinsel düşünceleri ve uygulamaları egemen odu. Dağların kuzeyindeki ülkelerde ise, Hinduizm hiçbir zaman önemli bir etki yaratamadı. Buna karşılık Budizm, İ.S. 200-600 arasında güçlü bir sel gibi Çin'e akıp, Çin'den Kore'ye ve Japonya'ya yayıldı.
Budizmin Çin'de kabul edilişi, Konfüçyüsçü geleneklerden ve değerlerden bilinçli bir kopuş demekti. Gerçekten Konfüçyüsçülük, aileye ve siyasal görevlere önem vermekle birlikte, coşkusuz, "budünyacı" ılımlılığına, hiçbir şey, dünyadan kaçma yolunu izleyen ve çileci uygulamalarla insanı dünyaya bağlayan tüm bağlardan kaçınmayı öğütleyen Budizmden daha yabancı olamazdı.
Belki de Çinlileri çeken Budizmin Konfüçyüsçülüğe bu kadar ters, Konfüçyüsçülüğün bir antitezi oluşuydu. Çünkü Han Hanedanı tüm ülke üzerindeki egemenliğini yitirmeye başlayınca ve barbar istilaları iç savaşın yol açtığı acılara yeni bir boyut katınca, Konfüçyüsçülüğün ılımlı ve terbiyeli davranışlarda bulunulmasını öğütlemesi, Yunan felsefesinin aynı çağda Romalılara fısıldadığı avutucu düşünceler kadar boş sözler gibi gelmiş olmalı.
Bu gibi zamanlarda ruhun daha güçlü ilaçlara gereksinimi vardır. Bu ilacı Romalılar Hıristiyanlıkta, Çinliler Budizm'de buldular. Budizm Çinliler arasında geniş bir izleyici kitlesi bulduysa da, eski Konfüçyüsçü öğretinin üstatları tümüyle ortadan kalkmadılar ve Budizm gibi -hiç değilse harfi harfine alındığında- günlük yaşam ve siyasal disiplin açısından böylesine yıkıcı bir öğretiye karşı duydukları güvensizliği hiçbir zaman unutmadılar.
Buda ile ilgili doğru bilgileri ve onun gerçek resimlerini ve heykellerini elde etme çabaları, birçok Çinli hacmin Hindistan'a gitmesine ve Buda'nın yaşadığı yerleri ziyaret etmesine yol açtı. Bu hacılardan bazıları, Budist metinlerin tümünü içeren kitaplarla birlikte döndüler ve bunların sistemli bir biçimde çevrilmesi işini düzenlemeye giriştiler. Fakat Budist bilgilerin isteyerek edinilmesi hareketinin bu başlangıç aşaması İ.S. 600 dolaylarında sona ermişti bile.
Çin Budistleri, Hintlileri bölen mezhep farklılıklarına hiçbir zaman fazla önem vermediler. Hintli keşişlerin tüm güçlerini adadıkları karmaşık ve metafizik düşünce kurguları da Çinlilere çekici görünmedi. Bununla birlikte Budizmin, gizemci yöntemlerle ulaşılan aydınlanma kavramı ve kafalarını dinginliğe ulaştırmak isteyenlerin uygar toplumun yaşamından çekilip kendileri gibi düşünenlerden oluşan disiplinli topluluklara katılmaları gibi yanları, ne Konfüçyüsçü ne de Taoist Çin geleneklerinin karşılayabildikleri gereksinimlere yanıt getirdi. Bu nedenle Çin Budizmi, çok geçmeden kendi yönünde ve özellikle Budizmin Hindistan'da girdiği çöküş çizgisinden bağımsız olarak gelişmeye başladı.
Budizm, Çin'e kendine özgü bir sanat biçemi de getirdi. Yunan ve Hint sanatından alınan öğeler, daha önce Orta Asya'da gösterişli, etkili bir sanat biçimi yaratmak üzere birbiriyle kaynaşmıştı. Çin'de Budist sanat, Çin çevresine hızlı bir uyarlanma süreci içine girdi. Öyle ki, İ.S. 600'de etkili ve şaşmaz biçimde Çinli Budist sanat biçimi gelişmiş bulunuyordu. Budizmin kabul edilmesinden önce, Çin sanatının tersine Budist sanatı, Bodhissatvaların, yani insanlığın insan görünümüne girmiş tanrısal yardımcılarının stilize edilmiş ve yine de doğalcı portreleri üzerinde odaklaşmıştı.
Bunlara ek olarak Budist duvar resimleri ve oymalar, sanatçının yaptığı şekiller arasında yer ilişkilerini ve öteki ilişkileri belirtmesini gerektiren bir öykü anlatmaya çalışıyordu. Budist sanatın bu yönleri, Çin sanat geleneğinde önemli bir zenginleşmeye yol açtı ve Budizm pek çok Çinli tarafından reddedildikten sonra bile Çin sanatı içinde sahip olduğu önemi yitirmedi.
Budizmin Kore ve Japonya üzerindeki etkisi daha derin oldu. Bu ülkelerin Budizmden önce pek övünülecek bir yüksek kültürleri yoktu. Çin'in büyük bir istekle Budizmi özümlediği bir dönemde, bu ülkeler kendilerini Çin'in etki alanının uç sınırlarında buldu. Bu durumda, Kore topraklarını bölüşen krallıkların her birinde, i.S. 372-528 yılları arasında, Budizmi devlet dini yapan, Kore krallarını ve öteki saray adamlarını çeken Budist giysilere bürünmüş bir Çin uygarlığıydı.
Japonya daha uzakta olduğundan, Çin uygarlığının en son kalıplarını benimsemeye Kore kadar hazır değildi. Bununla birlikte, İ.S. 552'de, Doğan Güneş ülkesine ulaşan bir Budist misyonerler topluluğu önemli başarılar elde etti. Bu tarihten başlayarak Japon Adaları, Çin'in büyük çekim alanı çevresinde toplanan uygarlaşmış (ve yarı uygarlaşmış) halklar çemberine katılmış oldu.
Budizm
M. Ö. 4. yüzyılda, Hindistan’ın kuzeydoğusunda, Brahmancılık'ın sert uygulamalarına alternatif olarak kurulan, Buddhacılık veya Budizm olarak bildiğimiz ekolün mimarı olan Gautama Buddha’nın yaşamı hakkında kesin ve net bir bilgi birikimine sahip değiliz.
Çeşitli kaynaklarda, O'nun M. Ö. 560-480 yılları arasında yaşadığı belirtilmektedir. Gautama’yı Himalayaların eteklerinde Lumbini Ormanı'nda dünyaya getiren annesi, doğumdan yedi gün sonra ölmüştür. Çocukluk ve gençlik çağını sorunsuz bir şekilde yaşayan Buddha, çevresindeki acılardan etkilenerek, ailesini bırakıp çok sıkı bir çileye girmiştir.
Yavaş yavaş etrafında bir cemaat oluşmuştur. Bundan sonraki yıllarda, öğretisini yoğun bir şekilde, Hindistan’ın kuzeydoğusundaki Ganj Havzası'nda yaymaya çalışmıştır. 80 yaşına bastığı gün, Kuşinagara’da eceliyle ölmüştür. Hint adetlerine göre, cesedi yakıldıktan sonra külleri sekiz kişi tarafından paylaşılmıştır.
Düşünceleri, ölümünden sonra dört ayrı şekilde ele alınmıştır. Buddha’ya göre "akıl, gelip geçici olaylardan temizlenmelidir. Düşünce zinciri, kontrole imkan olmayan girdaplarda mahvolur gider." Mutlak Yaratıcı için "Hiçbir fani göz O’nu görememiştir, O’nu görmek için açılan perdenin arkasında, kendisini saklayan bir başka perde çıkar; fakat perdeler sonsuzdur." ifadelerini kullanır ve şöyle devam eder:
"Mutlaka, karanlıklar aydınlanacaktır; ama kurbanlar, armağanlar vererek güçsüz tanrıların himayesini aramaya kalkışmayınız. Göklerde melekler bile geçmiş zamanların meyvesini toplamaktadır. Cehennemin en geniş çukurlarında da şeytanlar cezalarına katlanıyorlar. Kainat ise durup dinlenmeden doğmasına devam ediyor. Sizi bu aleme bağlayan zincirleri koparın. Eşyanın ruhunu ve özünüzü tadın, göksel bir rahatlığa kavuşun."
"Ben ki, kardeşlerimin ızdıraplarına ağlarım ve bu alemin tüm acıları ile yaralanmış olan Buddha’yım. Şimdi gülüyorum ve bahtiyarım, zira, hürriyetin varolduğunu, iradenin acılardan ve elemlerden daha üstün olduğunu biliyorum. Ey ızdırap çekenler, sizler de bilin ki, bu ızdıraba sebep olan yine kendinizsinizdir. Geçmişte yapılan hareketler elem, ileride yapılan hareketler ise, bireye mutluluk verir. Ama bunlar izafidir. Şayet ızdırabın kaynağını bilen kimse, bu ızdıraba sabırla katlanabilirse, aşk ve hakikat için savaşabilirse, hergün biraz daha hareketli ve merhametli olur. O kişi öldüğü zaman, hesaba hazırdır."
"Sonunda, işkence halini alan tutkuları bilmez, lekeleyen günahı tanımaz. Yeryüzünün hep işkence ve elemden başka bir şey olamayan sevinç ve kederleri, artık onun esenliğini bozamaz. O Nirvana'ya girmiştir, bizim gibi yaşayamaz. Fakat, yine hayatla birlik halindedir. Nirvana’ya ereni, bu fani alemde sarsacak hiçbir kuvvet bulunmaz."
"Dünya, Ahiret'in tarlasıdır. İnsan, dünyada ihtiyar ve iradesiyle iyilik ve kötülükten ne yaparsa Ahiret'te onun karşılığını bulur" diyen Buddha’nın yaşamı boyunca çektiği çileler sayesinde, bazı gerçekleri somut bir hale dönüştürdüğü, bir beşerin kazanç hanesinde gördüğü izafi değerleri kayıp olarak nitelendirdiği; özellikle de kendi aslına ve hakikatine ulaştığı, yaşam verilerinden kaynaklanan cümlelerle belirginleşmiş durumdadır. Budizm; ahlakı, doğruluğu, akıl ve aksiyon bakımından kötülüklerden uzak kalmayı yeğler.
sevgili dostlar , islam dışındaki dinlere göz atacak olursak bir çok tabu ve inançla karşılşacağız . bunlardan bir taneside BUDİZM dir.
Bu çalışmamızda bütünüyle buda inancını ele alacağız , her şeyiyle *. . .forum arkadaşlarımıza aydınlatıcı bilgi olması en içten dileğimdir.
Buda (Buddha) Kimdir ?
Tanrısız bir dinin, Budizm'in kurucusu (M.Ö. 560'a doğru).
Kral Suddhodana ile kraliçe Maya'nın oğlu, sonradan Buda (yani «Tanrı'dan esin almışÂ») adını alacak olan bu bilge, M.Ö. VI. yy.'da Hindistan'ın kuzeyinde doğdu. Mutlu bir gençlik dönemi geçirdi ama bir gün, insanların çektiği acıları seyretmek, onun yaşamını altüst edecekti. 29 yaşında, bir incir ağacının altına oturmuş düşünürken, «ilham» geliverdi: her türlü ıstırabın kaynağı, başkalarının olan şeylere göz dikmekti. Ve sağduyunun yolu, en yüce mutluluk hali olan nirvana'ya ulaşmaktı. Bunun için her türlü isteğin kesinlikle yok edilmesi gerekiyordu.
Ganj kıyılarının kutsal kenti Benares ve dolaylarında, Buda, tam dört yıl vaazlar verdi. Vaazlarında dile getirdiği ilkeler ölümünden sonra Asya'ya yayılmağa başladı.
Günümüzde Hinduluk, Budizm'in (Budacılık) yerini almıştır; ancak, 1949'da komünizmin yerleşmesine kadar Çin'de derin etki gösterdikten sonra, gene de, Güneydoğu Asya'nın, Moğolistan'ın, Kore ve Japonya'nın esas dinlerinden biridir. 500 milyon mensubu vardır, bunlara örnek kişiler, bonzlar yön verir ve bu bonzlar, din eğitimi yaptıkları gibi, bazı ülkelerde (bu arada Vietnam'da), siyasal yaşamı da derinden etkiler.
Acaba, Budacılık gerçekten bir din midir? Batılıların genellikle olumlu cevap verdikleri bu soru, her zaman rahatça sorulabilir. Bununla birlikte, bonz topluluğu gerçek bir din adamları sınıfı oluşturmaz ve budistler, Hıristiyanlığa veya Müslümanlığa benzetilebilecek bir inanç sahibi olmağa yanaşmazlar. Onlara göre Budacılık, bir tanrı olmayan ve insan sağduyusunun örneği olan Buda'nın koyduğu temel kurallara uyarak, bir tür yaşam tarzına yönelmekten başka bir şey değildir.
Çağımızda, Buda ve Budacılık üstüne yapılan incelemelerde büyük bir gelişme oldu. Buda dinine ait kuralların yorumunu ve tarihini konu alan bu yeni bilim dalına Budabilim denir.
Bir Tibet manastırında bulunmuş olan yukarıdaki resimde Buda, kutsal haberciye kulak verdiği sırada gösterilmiştir.
Buddha (Canlı)
Bazı Tibet ve Moğol tapınaklarının ulu kişilerine verilen unvan; bunlar buddha veya buddha ulularının sürekli cisimleşmesi olarak kabul edilirler. («Cisimleşmiş lama» diye de adlandırılırlar.)
Canlı buddhalar arasında Dolaylama ve Pantçen rinpoçe en başta yer alır; sonra daha az önemli buddhalar, bodhi'satva'lar, Hint ermişleri ve cisimleşmiş Kutuktuslar gelir. Bunlar bölgesel ermişlerin cisimleşmiş şeklidir.
Tibet'te bir hayli vardır. Bunların çoğunlukla aralıksız cisimleşmeden daha çok, ölümlerinden iki üç yıl sonra suret değiştirdikleri kabul edilir. Şu halde bunlar buddhadan çok bodhisatva'dır. Cisimleşme öğretisinin Hint öğretilerinden geldiği sanılır (Vişnu'nun cisimleşmeleri).
Buddha (Ermiş)
Buddha'cılıkta, her türlü arzuyu yok ederek yetkin bilgiye, başka bir deyişle «ilham»a (bodhi) eren ve böylece ruh göçünden sonsuza dek kurtulan kimseye verilen ad.
Buddha adını taşımaya en çok lâyık olan, tarihi bir kişi ve Buddha'cılığın kurucusu Gautama veya Sakyamuni'dir («Sakyaların Bilgesi»). Geleneğe göre Gautama'dan önce birçok buddha daha gelmiştir; önce dört, sonra altı buddha. Mahayana inancına göre, buddha sayısının çokluğu, buddhaların yalnız geçmişte değil, evreni meydana getiren sayısız dünyalarda da var olmalarındandır.
Buddha'cılığın evrimi onu Mesih'çiliğe götürmüştür. Mesih'çiliğin başlıca konusu Sakyamuni'nin yerini alacak olan geleceğin buddhacısı Maitreya'dır. Bu evrimin bir sonucu da Amitabha gibi kültlerde somutlaşan tanrıcılıktır. Tam olarak batılı bir görüşe buddha'ları «insan buddhaları» (manuşi-buddha) ve «istiğrak buddhaları» (dhyuni-buddha) olarak ikiye ayırır.
Buddha uzun zaman ancak sembollerle canlandırıldı. Sonunda heykel ve resimlerindeki tip ortaya çıktı. Bu tip, sanıldığına göre, İsa'dan sonra I. yy.da Hindistan'ın kuzeyinde (Mathura) veya kuzeybatısında (bugün Pakistan'da kalan Gandhara'da) aynı zamanda doğdu. Buddha ayakta veya bağdaş kurmuş olarak gösterilir. Sırtında keşiş cüppesi vardır. Bu cüppe okullara ve çağlara göre bazen iki omuzu birden örter, bazen sağ omuzu açıkta bırakır.
Merkezleri aynı olan büklümleri vardır veya vücuda yapışmıştır, belli belirsizdir. Tavırları (mudra) ya korkusuzluğu, ya şefkati, ya düşünceyi belirtir veya ders verir gibidir. Onda ermişliğin belli başlı belirtilerini görürüz: kafatasında çıkıntı (uşnişa), iki göz arasında kıllı ben (urna), elinin ayasına derin çizilmiş kutsal tekerlekler (şakra).
Gupta'lar devrinde idealleştirilmiş yüz çizgileri (IV.-VI. yy.) Buddha'ya esrarlı ve düşünceli bir anlam kazandırır. Meselâ Sarnath müzesindeki ve Kalküta'nın Hint müzesindeki budhalar böyledir. Bu buddha tipi Hindistan dışına da yayılmıştır. Yalnız Khmer ülkesi. Cava gibi Hintlileşmiş memleketlerde değil Çin'de ve Japonya'da da görülür. (Guimet müzesindeki [Fransa] buddha heykelleri.)
Buddha Dakini
Tibet'te önemli dakini grubunu meydana getiren, bazı zaman iyi dilekli, bazı zaman da şeytanca düşünceli tanrıçaların kraliçesi.
Bütün kudretini paylaştığı en üstün Buddha (Vajrasattva'nın «sakti»si veya karısıdır) kendisinden istenen lütûfları büyük bir cömertlikle yerine getirmesiyle tanınır.
Buddha Kapala
Tibet ve Nepal'de uygulanan Lama Buddha'cılığında (Tantra Buddha'cılığı) Buddha Sakyamuni'nin en üstün sayılan sınıfa girebilmesi için aldığı şeytani biçim.
Bu sınıfa giren Yidam buddhalarına veya koruyuculara büyü ile ilgili kurban âyinlerinde bas vurulur. (Bu halde, dört elinde silâh, danseder; sağ ayağıyla bir ölüyü çiğner ve bu arada da gücünü kişileştiren bir tanrıça, şakti kendisini dört eliyle sarmış durumda temsil edilir.)
Buddhabilim
Buddha'cılığı inceleyen bilim.
XX. yy.ın ilk yıllarında buddha üstüne yapılan incelemelerde büyük ilerleme oldu. Bu ilerlemeler Türkistan'da arkeolojik keşiflerden (P. Pelliot, Sir Aurel Stein) ve buddha dinine ait kuralların çevirilmiş olduğu Hint-Avrupa ve başka ülke dillerinin çözülüp okunabilmesinden sonra sinolog (Ed. Cavannes) ve hindiyatçıların (Sylvain Levi) sıkı işbirliğiyle mümkün oldu.
O zamandan beri buddhabilim batı ve doğu bilginlerinin çok sayıda eser vermeleri özellikle bilgi derleştirmeye ve ekip halinde çalışmaya dayanan Japon bilimi sayesinde gelişti. Bundan başka, arkeoloji, filoloji çalışmalarını tamamladı.
Buddhacılık (Budizm)
Sakyamuni'nin kurduğu öğreti ve dinin adı.
Avrupalıların Buddha'cılık adını verdikleri din, Hindistan'da Nepal ile Audh sınırlarında M.Ö. VI. yy.ın ikinci yarısında ortaya çıktı. XIX. yy.daki batılı eleştiriciler gerçek varlığını inkâr etmişlerse de bu dinin kurucusu yaşamış bir insandır. Kurduğu öğreti Orta Hindistan'ın bütün doğu bölgesine yayılmış, batıya ve kuzeybatıya (belki de Taksila'ya kadar) taşmıştı.
Buddha yaşadığı sürece bu yeni inanç kâğıda dökülmedi. Buddhacı topluluğun (sangha) ne bir dini kanunu, ne de tam anlamıyla bir kuralı vardı. Buddhanın parinirvana'sından (M.Ö. 478 [?]) sonra usul ve kurallara (vinaya), inançlara, dini kanuna, (dharma) ve metafiziğe (abhidharma) ait öğretileri birliğe kavuşturmak ihtiyacı doğdu.
Bu amaçla önce Rajagriha'da (M.Ö. 477 [?]), sonra Vaicali'de (M.Ö. 367 [?]), ve Pataliputra'da (M.Ö. 242 [?]) ruhani meclisler toplandı. Bu arada çeşitli mezhepler (Sihavira, Mahasanghika, Sarvastivadin v.b.) kuruldu. Mezheplerin sayısı her gün artıyordu.
İmparator Aşoka'nın Buddha'cılığı benimsemesiyle (M.Ö. 250-249) [?]), din yeni bir güç kazandı. Misyonerler bu dinin imparatorluğun hem içinde hem dışında yayılmasını kolaylaştırdılar. Seylan'nı Buddha'cılığı kabul etmesi (M.Ö. 241 [?]) bu döneme rastlar. Mezhepler gitgide birbirinden farklı hale geldiler, öyle ki.
Milâdın baslarına doğru Buddha'cılıkta bir parçalanma oldu, bu dinin yeni bir şekli ortaya çıktı: Gelenekçi Buddha'cılığa (theravada veya hinayana) karşı olan mahayana. Siyasi olaylar, özellikle kuzeyde ve kuzeybatıda Kusana imparatorluğunun doğuşu Buddha'cılığın Yukarı Asya yoluyla Çin'de yayılmasını kolaylaştırdı. Kanişka. zamanında (II.yy.) Keşmir'de yeni bir ruhani meclisin toplandığı sanılmaktadır.
Buddha'cılık hızını hiç kaybetmeden Gupta'lar devrinde bir kat daha gelişti (IV. ve V. yy.). Zulümler ve özellikle V. yy.da Hun istilâsı yüzünden Buddha'cılık Hindistan'da gerilemeye başladı. Kanauj'lu Harsa zamanında (VII.yy.) ünlü Çin gezgini Hiuan-Çang ülkenin birçok yerinde Buddha'cılığın terk edildiğini görmüştür.
Âyincilik yavaş yavaş Lâma'cılığa kadar vardı. Brahman'cılık, Buddha'cılıkla giriştiği yarışta git gide daha başarılı olmaya başladı, İslam istilâları Buddha'cılığı kesin şekilde bozguna uğrattı (XII. yy.ın sonu, XIII. yy.ın başlangıcı). Ama Asya'nın çeşitli ülkelerine yayılan Buddha'cıhk gene de varlığını sürdürdü. Bugün dünyanın en büyük dinlerinden biridir.
Dinlerinin yenileşmesini, genişlemesini, derinliğine işlenmesini isteyen buddhacılar bu konularda önemli adımlar attılar. Buddha'nın ölümünün 2500. yıldönümü dolayısıyla 1956'da Hindistan'da, Seylan'da ve Birmanya'da düzenlenen törene Çin Halk cumhuriyeti delegeler yolladı. Daha önce 1950'de Buddha'cılığın öğretisini ve törelerini derleyip toplamak amacıyla 29 ulusun delegeleri tarafından Kolombo'da Milletlerarası Buddha'cıhk birliği kurulmuştu.
1966 Mayısında 25 yy. dan beri ilk olarak Kolombo'da buddhacıların dünya ölçüsünde konferansı toplandı. Kamboç'ta, Laos'ta ve Tayland'da Buddha'cılığın öteden beri yürürlükte bulunan devlet dini statüsünü Birmanya kendi ülkesinde uyguladı (1961). Vietnam savaşı Buddha'cılığın yeniden ele alınmasını gerektirdi.
Bu ülkede, geleneksel statik bir Buddha'cılığın yanısıra yenileşmiş Buddha'cılık adı altında bir de dinamik Buddha'cıhk ortaya çıktı. Kendini kabul ettirmesi kolay olmadı; buddhacıların ser kanadı'nın hükümete karşı koyması dolayısıyla Vietnam Buddha'cıhk enstitüsünün yönetici komitesi topluca istifa etti.
Buddhacılıkta Dogmalar
Theravada Buddha'cılığının dogmaları geniş ölçüde Brahman felsefesinden, özellikle Kapila'nın Samkhya okulundan alınmıştır. Buddha'cılık da onun gibi ilkel maddenin ebediliğine, yok edilmez olduğuna inanır. İlkel madde, önüne geçilmez, mekanik bir kanunun etkisiyle Tanrı gücünü, Tanrı yönetimini işe karıştırmadan, kendi unsurlarını kümeler ve birleştirir. Evrende ne varsa böylece vücuda gelir. Dünyalar kurulur, durmadan gelişir, geriler, yok olur, sonra yeniden doğar. Bu dört aşamanın her birine kalpa adı verilir. Canlıların ruhu da dünyaların boyun eğdiği kanunlara uymak zorundadır.
Bu ruh bütün yoga'lar boyunca hayvandan insana, insandan Tanrı'ya doğru gelişir. Sevaplarına, günahlarına göre kâh yükselir, kâh alçaklara düşer. Bu değişiklik, ruh ayıplarından ve erdemlerinden sıyrılıp Nirvana'ya varıncaya kadar sürüp gider. Ruhların göçünü bu denli korkunçlaştıran da ebediliği kadar sürecek olan bu durmaksızın yeniden doğuşlardır.
Sakyamuni bunu önlemek için dört yüce yol (Arya-Satyani) doğmasını ileri sürer: acı, sebebi, yok edilişi, bu yok edilişe götüren yol. Acı, hayattan ayrılamaz. Hayatın kaynağı bilgisizliktir. Tutkular, arzular, dış nesnelere bağlanış bilgisizlikten doğar. Dış nesneler (veya tutkular, arzular, nesnelere bağlanış) duyular yoluyla varlıkları yaratır.
Bilgisizlik ortadan kaldırılırsa duyuların gücü de yok olur ve yeni doğuşlar önlenir. İzlenecek yolda 4 aşama vardır: bilim dış dünyanın, ölümlü unsurlardan kurulu nesnelerin, ben'in hiçliğini, boşluğunu, kararsızlığını, gerçekdışı olduğunu ve bütün bunlara bağlanmanın ne büyük bir çılgınlık olduğunu gösterir. «Beş yasak»a uymak: zina etmemek, hırsızlık yapmamak, cana kıymamak, yalan söylememek, sarhoş olmamak.
«On günahtan çekinmek» katilden, hırsızlıktan, zinadan, yalandan, dedikodudan, küfürden, gevezelikten, hasetten, kinden, inanç yanlışından kaçınmak. Herkes eylemlerinden sorumludur, ister istemez hesabını verecektir. Bilge, erdemlerine göre, ışıklar dünyasının ululan arasında veya sadece daha üstün mevkide bir insan olarak doğar, kemale ermişse bodhisatva, nihayet buddha olur, erdem böyle mükâfalandırılır.
Dinsiz veya günahkâr, daha aşağı mevkide bir insan olarak karanlıklar dünyasının ruhları arasında cinler ve hayvanlarla bir arada, 18 cehennemden birinde doğar. Cehennem ebedi değildir. Çekilen cezaların şiddeti ve süresi islenen suçlara göre değişir. Ceza bittikten sonra, ruh varlıklar zincirinde vaktiyle islemiş olduğu edimlere göre lâyık olduğu yeri alır. Tanrıların gücü de, mutluluğu da bağımlıdır. Basit birer memurdur bunlar. Belli bir zaman için evreni korumakla görevlidirler. Onlar da ölüp ölüp dirilmek zorundadırlar. Yalnız buddhalar yeniden doğmaz. Onlar Nirvana'nın sonsuz mutluluğuna erişmişlerdir.
Mahayana Buddha'cılığı çok farklı görüşlere dayanır. Theravada'nın ileri sürdüğü ahlâk yerine gönül ve düşünce yolunu öğütler. Tarih boyunca Buddha'cılığın bu iki şeklini geniş bir edebiyatı olan felsefe okulları temsil eder.
Buddhacılıkta Kurumlar
Buddha Sakyamuni'nin çevresinde kurulan topluluk, müritlerle veya laik müminlerle (upasaka), kesişlerden (bhikshu) meydana gelir. Buddha'yı, kanunu ve topluluğu ululaştırmakla, baş temel yasağı gözetmekle, topluluğa yapılan bağışlarla, keşişlere verilen sadakalarla, kutsal kitabı dinlemekle laikler erdeme ulaşırlar.
Mahayana'da laiklerin önemi artar. Çünkü Bodhisatva'nın amacı dünya işlerinden el etek çekmeksizin kendini ve varlıkları kurtarmaktır. Theravada geleneğine göre bhikşu'lar gezgin dilencilerdir. Ermiş (arhant) sıfatına ve Nirvana'ya en uygun aday bunlardır. Laik müminlerden mutlak saygı beklerler. Ama bir anda rahip olunmaz; 8 yaşında mürit, 20 yaşından sonra rahip olunur. Bunun için sıkı bir sınav geçirilir. Rahip olanlar manastırda yaşarlar. Kıdem ve ehliyetlerine göre derecelendirilirler. Hata işleyince disiplin cezasına çarptırılırlar, tövbe istiğfar ederler.
Buddha tarafından kendi istekleri olmadan rahibe yapılan kadınlar (bhikşhuni) rahiplerle aynı kurala uyarlar. Ama yaşları ne olursa olsun bhikşu'lara saygı göstermek zorundadırlar. Bu müessese manayana'da laiklere verilen öneme kıyasla daha az önemlidir. Mahayana'da günah çıkarma pek gelişmiştir. Günah çıkarmanın kurallarını bugün özellikle Tibet'te ve Uzakdoğu'da sürüp giden şekillerden anlamak mümkündür.
Buddhacılıkta Tapınma
Buddha'cılık gelişmesinin ilk çağlarından itibaren Buddha'yı, kanunlarını ve topluluğu ululaştıran birtakım tapınma şekillerini benimsemiştir. Kutsal emanetlere karşı ilk zamanlardan beri büyük bir saygı gösterilirdi. Bu emanetleri saklamak veya Buddha'nın hayatına ve daha önceki hayatlarına ait olayları anmak için anıtlar yükseltildi (stupa).
Bununla beraber Buddha'nın resimlerine tapınma nispeten daha sonraki bir tarihte başlamış gibi görünmektedir. Bu tapınma tarzı bugün de Buddha'nın heykeline çiçekler, giysiler, süsler sunmak, ilâhiler okumak, vakıflara büyük bağışlarda bulunmak suretiyle devanı eder. Zamanla bu tapınmalar başlangıçtaki keşişçe sertlikle hiçbir ilgisi kalmayan bir debdebe haline gelecektir. Bu törenlerde sihirler yapılır, cinler kovulur. Şefaatte bulunulur. Bunlar Buddha'cılık öncesi veya doğrudan doğruya halk kaynaklı âdetlerdir. Efsunlar, muskalar, resimler, dövmeler aynı kaynaktan gelmektedir.
Mahayana'nın ibadet şekilleri ile theravâda'nınkiler aynıdır. Kutsal metinlere karşı çok gelişir. Bu metinler kendi başlarına kurtarıcı bir değer kazanır. Büyük bir itina ile yazılıp resimlendirilen yazmalar (mandala) çoğalır. Lâmacı ibadetler, bu kavramları daha da çoğaltmıştır. Çok girift törenler büyük yer tutar.
Budist Misyonerler
Hint uygarlığının Güneydoğu Asya'ya sızmasının ilk dönemlerinde, Budistlerin de rolü oldu; ancak belki de Hinduizm, yerel geleneklere Budizmin gösterebileceğinden çok daha büyük bir konukseverlik gösterebildiği için, Güneydoğu Asya'nın çoğu bölgesine Hindu dinsel düşünceleri ve uygulamaları egemen odu. Dağların kuzeyindeki ülkelerde ise, Hinduizm hiçbir zaman önemli bir etki yaratamadı. Buna karşılık Budizm, İ.S. 200-600 arasında güçlü bir sel gibi Çin'e akıp, Çin'den Kore'ye ve Japonya'ya yayıldı.
Budizmin Çin'de kabul edilişi, Konfüçyüsçü geleneklerden ve değerlerden bilinçli bir kopuş demekti. Gerçekten Konfüçyüsçülük, aileye ve siyasal görevlere önem vermekle birlikte, coşkusuz, "budünyacı" ılımlılığına, hiçbir şey, dünyadan kaçma yolunu izleyen ve çileci uygulamalarla insanı dünyaya bağlayan tüm bağlardan kaçınmayı öğütleyen Budizmden daha yabancı olamazdı.
Belki de Çinlileri çeken Budizmin Konfüçyüsçülüğe bu kadar ters, Konfüçyüsçülüğün bir antitezi oluşuydu. Çünkü Han Hanedanı tüm ülke üzerindeki egemenliğini yitirmeye başlayınca ve barbar istilaları iç savaşın yol açtığı acılara yeni bir boyut katınca, Konfüçyüsçülüğün ılımlı ve terbiyeli davranışlarda bulunulmasını öğütlemesi, Yunan felsefesinin aynı çağda Romalılara fısıldadığı avutucu düşünceler kadar boş sözler gibi gelmiş olmalı.
Bu gibi zamanlarda ruhun daha güçlü ilaçlara gereksinimi vardır. Bu ilacı Romalılar Hıristiyanlıkta, Çinliler Budizm'de buldular. Budizm Çinliler arasında geniş bir izleyici kitlesi bulduysa da, eski Konfüçyüsçü öğretinin üstatları tümüyle ortadan kalkmadılar ve Budizm gibi -hiç değilse harfi harfine alındığında- günlük yaşam ve siyasal disiplin açısından böylesine yıkıcı bir öğretiye karşı duydukları güvensizliği hiçbir zaman unutmadılar.
Buda ile ilgili doğru bilgileri ve onun gerçek resimlerini ve heykellerini elde etme çabaları, birçok Çinli hacmin Hindistan'a gitmesine ve Buda'nın yaşadığı yerleri ziyaret etmesine yol açtı. Bu hacılardan bazıları, Budist metinlerin tümünü içeren kitaplarla birlikte döndüler ve bunların sistemli bir biçimde çevrilmesi işini düzenlemeye giriştiler. Fakat Budist bilgilerin isteyerek edinilmesi hareketinin bu başlangıç aşaması İ.S. 600 dolaylarında sona ermişti bile.
Çin Budistleri, Hintlileri bölen mezhep farklılıklarına hiçbir zaman fazla önem vermediler. Hintli keşişlerin tüm güçlerini adadıkları karmaşık ve metafizik düşünce kurguları da Çinlilere çekici görünmedi. Bununla birlikte Budizmin, gizemci yöntemlerle ulaşılan aydınlanma kavramı ve kafalarını dinginliğe ulaştırmak isteyenlerin uygar toplumun yaşamından çekilip kendileri gibi düşünenlerden oluşan disiplinli topluluklara katılmaları gibi yanları, ne Konfüçyüsçü ne de Taoist Çin geleneklerinin karşılayabildikleri gereksinimlere yanıt getirdi. Bu nedenle Çin Budizmi, çok geçmeden kendi yönünde ve özellikle Budizmin Hindistan'da girdiği çöküş çizgisinden bağımsız olarak gelişmeye başladı.
Budizm, Çin'e kendine özgü bir sanat biçemi de getirdi. Yunan ve Hint sanatından alınan öğeler, daha önce Orta Asya'da gösterişli, etkili bir sanat biçimi yaratmak üzere birbiriyle kaynaşmıştı. Çin'de Budist sanat, Çin çevresine hızlı bir uyarlanma süreci içine girdi. Öyle ki, İ.S. 600'de etkili ve şaşmaz biçimde Çinli Budist sanat biçimi gelişmiş bulunuyordu. Budizmin kabul edilmesinden önce, Çin sanatının tersine Budist sanatı, Bodhissatvaların, yani insanlığın insan görünümüne girmiş tanrısal yardımcılarının stilize edilmiş ve yine de doğalcı portreleri üzerinde odaklaşmıştı.
Bunlara ek olarak Budist duvar resimleri ve oymalar, sanatçının yaptığı şekiller arasında yer ilişkilerini ve öteki ilişkileri belirtmesini gerektiren bir öykü anlatmaya çalışıyordu. Budist sanatın bu yönleri, Çin sanat geleneğinde önemli bir zenginleşmeye yol açtı ve Budizm pek çok Çinli tarafından reddedildikten sonra bile Çin sanatı içinde sahip olduğu önemi yitirmedi.
Budizmin Kore ve Japonya üzerindeki etkisi daha derin oldu. Bu ülkelerin Budizmden önce pek övünülecek bir yüksek kültürleri yoktu. Çin'in büyük bir istekle Budizmi özümlediği bir dönemde, bu ülkeler kendilerini Çin'in etki alanının uç sınırlarında buldu. Bu durumda, Kore topraklarını bölüşen krallıkların her birinde, i.S. 372-528 yılları arasında, Budizmi devlet dini yapan, Kore krallarını ve öteki saray adamlarını çeken Budist giysilere bürünmüş bir Çin uygarlığıydı.
Japonya daha uzakta olduğundan, Çin uygarlığının en son kalıplarını benimsemeye Kore kadar hazır değildi. Bununla birlikte, İ.S. 552'de, Doğan Güneş ülkesine ulaşan bir Budist misyonerler topluluğu önemli başarılar elde etti. Bu tarihten başlayarak Japon Adaları, Çin'in büyük çekim alanı çevresinde toplanan uygarlaşmış (ve yarı uygarlaşmış) halklar çemberine katılmış oldu.
Budizm
M. Ö. 4. yüzyılda, Hindistan’ın kuzeydoğusunda, Brahmancılık'ın sert uygulamalarına alternatif olarak kurulan, Buddhacılık veya Budizm olarak bildiğimiz ekolün mimarı olan Gautama Buddha’nın yaşamı hakkında kesin ve net bir bilgi birikimine sahip değiliz.
Çeşitli kaynaklarda, O'nun M. Ö. 560-480 yılları arasında yaşadığı belirtilmektedir. Gautama’yı Himalayaların eteklerinde Lumbini Ormanı'nda dünyaya getiren annesi, doğumdan yedi gün sonra ölmüştür. Çocukluk ve gençlik çağını sorunsuz bir şekilde yaşayan Buddha, çevresindeki acılardan etkilenerek, ailesini bırakıp çok sıkı bir çileye girmiştir.
Yavaş yavaş etrafında bir cemaat oluşmuştur. Bundan sonraki yıllarda, öğretisini yoğun bir şekilde, Hindistan’ın kuzeydoğusundaki Ganj Havzası'nda yaymaya çalışmıştır. 80 yaşına bastığı gün, Kuşinagara’da eceliyle ölmüştür. Hint adetlerine göre, cesedi yakıldıktan sonra külleri sekiz kişi tarafından paylaşılmıştır.
Düşünceleri, ölümünden sonra dört ayrı şekilde ele alınmıştır. Buddha’ya göre "akıl, gelip geçici olaylardan temizlenmelidir. Düşünce zinciri, kontrole imkan olmayan girdaplarda mahvolur gider." Mutlak Yaratıcı için "Hiçbir fani göz O’nu görememiştir, O’nu görmek için açılan perdenin arkasında, kendisini saklayan bir başka perde çıkar; fakat perdeler sonsuzdur." ifadelerini kullanır ve şöyle devam eder:
"Mutlaka, karanlıklar aydınlanacaktır; ama kurbanlar, armağanlar vererek güçsüz tanrıların himayesini aramaya kalkışmayınız. Göklerde melekler bile geçmiş zamanların meyvesini toplamaktadır. Cehennemin en geniş çukurlarında da şeytanlar cezalarına katlanıyorlar. Kainat ise durup dinlenmeden doğmasına devam ediyor. Sizi bu aleme bağlayan zincirleri koparın. Eşyanın ruhunu ve özünüzü tadın, göksel bir rahatlığa kavuşun."
"Ben ki, kardeşlerimin ızdıraplarına ağlarım ve bu alemin tüm acıları ile yaralanmış olan Buddha’yım. Şimdi gülüyorum ve bahtiyarım, zira, hürriyetin varolduğunu, iradenin acılardan ve elemlerden daha üstün olduğunu biliyorum. Ey ızdırap çekenler, sizler de bilin ki, bu ızdıraba sebep olan yine kendinizsinizdir. Geçmişte yapılan hareketler elem, ileride yapılan hareketler ise, bireye mutluluk verir. Ama bunlar izafidir. Şayet ızdırabın kaynağını bilen kimse, bu ızdıraba sabırla katlanabilirse, aşk ve hakikat için savaşabilirse, hergün biraz daha hareketli ve merhametli olur. O kişi öldüğü zaman, hesaba hazırdır."
"Sonunda, işkence halini alan tutkuları bilmez, lekeleyen günahı tanımaz. Yeryüzünün hep işkence ve elemden başka bir şey olamayan sevinç ve kederleri, artık onun esenliğini bozamaz. O Nirvana'ya girmiştir, bizim gibi yaşayamaz. Fakat, yine hayatla birlik halindedir. Nirvana’ya ereni, bu fani alemde sarsacak hiçbir kuvvet bulunmaz."
"Dünya, Ahiret'in tarlasıdır. İnsan, dünyada ihtiyar ve iradesiyle iyilik ve kötülükten ne yaparsa Ahiret'te onun karşılığını bulur" diyen Buddha’nın yaşamı boyunca çektiği çileler sayesinde, bazı gerçekleri somut bir hale dönüştürdüğü, bir beşerin kazanç hanesinde gördüğü izafi değerleri kayıp olarak nitelendirdiği; özellikle de kendi aslına ve hakikatine ulaştığı, yaşam verilerinden kaynaklanan cümlelerle belirginleşmiş durumdadır. Budizm; ahlakı, doğruluğu, akıl ve aksiyon bakımından kötülüklerden uzak kalmayı yeğler.