PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Beyin ve inanç! İnançlar neden değişime dayanıklıdır?


Şüpheci Dinsiz
11-08-2014, 19:14
Sevgili arkadaşlar,

Hepimiz ister inançlı olalım, ister inançsız; inanç konusunu tartıştığımız karşıt görüşlü muhattabımızın fikirlerinin çoğunlukla değişmediğine tanık olmuş, onun sabit fikirli olduğunu düşünmüşüzdür.

Peki bu neden böyledir? Muhattabımız aptal mıdır, veya inatçı mıdır, eğitimsiz midir, kara cahil midir, nedir?

Neden çoğu insan çocukken edin(diril)diği fikirleri değiştirmekte zorlanır?
Neden çoğu insan dahil olduğu grubun fikirlerini yanlış olsa dahi savunma gereği hisseder, yanlış olduğunu kabul etmekte, değiştirmekte zorlanır?

Bu başlıkta hep birlikte bunun fizyolojik bir sebebi olup olmadığını inceleyelim istedim.

--/--

Wiki kaynağından beyin (http://tr.wikipedia.org/wiki/Beyin), nöron (http://tr.wikipedia.org/wiki/Sinir_h%C3%BCcresi) ve sinaps (http://tr.wikipedia.org/wiki/Sinaps) konularını anlayarak okuyunuz.

Bu konular içinden, özellikle sinaps başlığından bir alıntı yapmak istiyorum:
Sinaps, nöronların (sinir hücrelerinin) diğer nöronlara ya da kas veya salgı bezleri gibi nöron olmayan hücrelere mesaj iletmesine olanak tanıyan özelleşmiş bağlantı noktaları. Bir motor nöron ile kas hücresi arasındaki kimyasal sinaps, aynı zamanda neuromuscular junction nöromusküler bağlantı olarak adlandırılır.
Kimyasal sinapslar sayesinde merkezi sinir sistemindeki nöronlar birbirleriyle nöral devreleri içeren bir sinir ağı oluşturabilirler. Bundan dolayı, algılama ve düşünme gibi zihinsel işlevlere temel teşkil eden biyolojik kompütasyonda sinapslar temel bir rol üstlenmektedirler. Ayrıca sinir sisteminin vücudun diğer organlarıyla iletişim kurması da sinapsların varlığına bağlıdır.
İnsan beyninde muazzam sayıda kimyasal sinaps bulunur. Küçük çocuklar 10^16(10.000 trilyon) sinapsa sahipken, bu rakam yaş artışıyla ters orantılı olarak azalır ve yetişkinlerde stabilize olur. Bir yetişkinin sahip olduğu sinaps sayısı tahmini olarak 10^15 ile 5x10^15 (1.000 den 5.000 trilyona kadar) arasındadır.
Sinaps sayısının zamanla düşmesi bir kayıp olarak düşünülmemelidir. Bu, elektronikteki ROM programlamaya benzetilebilir. Bu cihazlar fabrikadan bütün cell'leri birbirine bağlı gelir ve cihazın secilen bazı hücreleri arasındaki bağlantıların bilinçli olarak koparılması yoluyla programlanır. Bu anlamda insan gelişimi sırasında bazı sinir hücreleri arasındaki sinapslar koparılarak beyin gelişir, programlanır.

Elbette Wiki kaynağında sinapsların rolü oldukça yüzeysel olarak anlatılmış, isteyen arkadaşlar buradan (http://med.stanford.edu/news/all-news/2010/11/new-imaging-method-developed-at-stanford-reveals-stunning-details-of-brain-connections.html) detaylı olarak (Stanford Tıp - İngilizce) okuyabilirler.
Burada da sinapsların (İngilizce: synapse) görsel bir sunumu yer alıyor.
http://www.youtube.com/watch?v=-YIYPSAyySg

--/--

Kırmızıya boyadığım kısımda sinapsların algılama ve düşünmedeki temel rolü, mavi boyalı metinde ise insanın büyüme çağında gerçekleşen "kişiye özgü sinaps gelişimi" vurgulanmıştır.

Yani kişi, sahip olduğu bilgi-tecrübe (ki buna karşılaştığı olaylar, aldığı eğitim, aile ve toplum tarafından tekrarlı belletilen örfler, ahlak anlayışı vesaireyi de dahil etmek gerekir) doğrultusunda sinaps gelişimine (programlamasına) maruz kalmaktadır.

Bu sebeple, belli konulara karşı sahip olduğu bakış açısını değiştirememekte, veya değiştirmekte zorlanmaktadır. Çünkü, sahip olduğu bakış açısı adeta beynine kazınmıştır.

Mavi yazıda ROM örneği verilerek adeta konuya en uygun örnek seçilmiştir. Elektronikte ROM, Read Only Memory - Sadece okunabilir bellek demektir. Yani küçüklükten gelişen bazı karar mekanizmalarımız OTP (One Time Programmable - Bir kez programlanabilir) karakterli ROM belleklere benzetilmiştir.

Ne iyi ki, beynimizdeki sinaps yapıları OTP ROM bellekler gibi değildir. Değiştirilmesi zordur, ama imkansız değildir. Zorluğu da, beynin karmaşık hafıza mekanizması ve karmaşık hormon sistemimizdir. Eğer küçüklükten beynimize kazınan programları;
- Sistemli bir şekilde,
- Yeterince uzun süre,
- Kişiyi karar verebilecek bilgiyle donatarak,
- Kararı kişiye bırakarak,
- Kişinin kararı ne olursa olsun dışlanmayacağına ikna ederek,
- Kişinin yeni yaşamına uyum göstermesine yardımcı olarak,
değiştirmeyi denersek, kişinin beyni ve hormon metabolizması kişinin yeni düşüncelerine paralel sinapslar üretecek, kişinin metabolizmasını yeni yaşamında mutlu olması yönünde destekleyecek biçimde organize edecek, düzenleyecektir.

Burada bize düşen görev forumu okuyan aşırı inançlı, ırkçı kişileri sabırla, sevgiyle forumda tutmaya çalışmak, "tarafsız düşünmeyi" öğretmektir.

Sevgiler

Kuel Tigin
11-08-2014, 19:25
Kendi mantığımın işleyişine göre, göklerden indirildiği söylenen bir kitapta "en ufak" bir çelişki dahi olması mümkün değil(di). Fakat gördüm ki ancak ilkokul çocuğun yapabileceği (bazen o bile değil, misal dünyanın "düz" olması) türden hatalar var. Ben kendimi mantığımın bu yönde işleyişi sayesinde kurtardım.

Gelgelelim bu saplantıdan çıkamayan çokça insan da var. Siz ne kadar Kur'an çelişkileri, Muhammed'in tuhaf yaşantısını, Tanrı gibi yüce olması gereken bir varlığın andiçmelerini, küfürler savurmasını, tuzaklar kurmasını, vb. anlatırsanız anlatın, o tür insanlar sizin için "Bu adamı şeytan ele geçirmiş" diye düşünür, kesinlikle en ufak bir sorgulama teşebbüsü dahi göstermezler.

Evet merak ediyorum, bu iki insan tipi arasındaki fark nedir?

evrensel-insan
11-08-2014, 23:03
Sevgili arkadaşlar,

Hepimiz ister inançlı olalım, ister inançsız; inanç konusunu tartıştığımız karşıt görüşlü muhattabımızın fikirlerinin çoğunlukla değişmediğine tanık olmuş, onun sabit fikirli olduğunu düşünmüşüzdür.

Peki bu neden böyledir? Muhattabımız aptal mıdır, veya inatçı mıdır, eğitimsiz midir, kara cahil midir, nedir?

Neden çoğu insan çocukken edin(diril)diği fikirleri değiştirmekte zorlanır?
Neden çoğu insan dahil olduğu grubun fikirlerini yanlış olsa dahi savunma gereği hisseder, yanlış olduğunu kabul etmekte, değiştirmekte zorlanır?

Bu başlıkta hep birlikte bunun fizyolojik bir sebebi olup olmadığını inceleyelim istedim.

--/--

Wiki kaynağından beyin (http://tr.wikipedia.org/wiki/Beyin), nöron (http://tr.wikipedia.org/wiki/Sinir_h%C3%BCcresi) ve sinaps (http://tr.wikipedia.org/wiki/Sinaps) konularını anlayarak okuyunuz.

Bu konular içinden, özellikle sinaps başlığından bir alıntı yapmak istiyorum:


Elbette Wiki kaynağında sinapsların rolü oldukça yüzeysel olarak anlatılmış, isteyen arkadaşlar buradan (http://med.stanford.edu/news/all-news/2010/11/new-imaging-method-developed-at-stanford-reveals-stunning-details-of-brain-connections.html) detaylı olarak (Stanford Tıp - İngilizce) okuyabilirler.
Burada da sinapsların (İngilizce: synapse) görsel bir sunumu yer alıyor.
http://www.youtube.com/watch?v=-YIYPSAyySg

--/--

Kırmızıya boyadığım kısımda sinapsların algılama ve düşünmedeki temel rolü, mavi boyalı metinde ise insanın büyüme çağında gerçekleşen "kişiye özgü sinaps gelişimi" vurgulanmıştır.

Yani kişi, sahip olduğu bilgi-tecrübe (ki buna karşılaştığı olaylar, aldığı eğitim, aile ve toplum tarafından tekrarlı belletilen örfler, ahlak anlayışı vesaireyi de dahil etmek gerekir) doğrultusunda sinaps gelişimine (programlamasına) maruz kalmaktadır.

Bu sebeple, belli konulara karşı sahip olduğu bakış açısını değiştirememekte, veya değiştirmekte zorlanmaktadır. Çünkü, sahip olduğu bakış açısı adeta beynine kazınmıştır.

Mavi yazıda ROM örneği verilerek adeta konuya en uygun örnek seçilmiştir. Elektronikte ROM, Read Only Memory - Sadece okunabilir bellek demektir. Yani küçüklükten gelişen bazı karar mekanizmalarımız OTP (One Time Programmable - Bir kez programlanabilir) karakterli ROM belleklere benzetilmiştir.

Ne iyi ki, beynimizdeki sinaps yapıları OTP ROM bellekler gibi değildir. Değiştirilmesi zordur, ama imkansız değildir. Zorluğu da, beynin karmaşık hafıza mekanizması ve karmaşık hormon sistemimizdir. Eğer küçüklükten beynimize kazınan programları;
- Sistemli bir şekilde,
- Yeterince uzun süre,
- Kişiyi karar verebilecek bilgiyle donatarak,
- Kararı kişiye bırakarak,
- Kişinin kararı ne olursa olsun dışlanmayacağına ikna ederek,
- Kişinin yeni yaşamına uyum göstermesine yardımcı olarak,
değiştirmeyi denersek, kişinin beyni ve hormon metabolizması kişinin yeni düşüncelerine paralel sinapslar üretecek, kişinin metabolizmasını yeni yaşamında mutlu olması yönünde destekleyecek biçimde organize edecek, düzenleyecektir.

Burada bize düşen görev forumu okuyan aşırı inançlı, ırkçı kişileri sabırla, sevgiyle forumda tutmaya çalışmak, "tarafsız düşünmeyi" öğretmektir.

Sevgiler

Sorunun en basit yaniti; dogumdan itibaren verilmesi, bilincaltina yerlesmesi, nesillerden nesile dogumdan sonra aktarilmasi, otomatikman Kabul edilmesi, bir seyi bilmek zahmetine katlanilmamasi, degisime acik olmamasi, bilgiye bilime bilise acik olmamasi. Kisinin kendi ozelliklerinin farkindaligini onlemesi (kulluk), beyni sadece hafiza olarak kullanmasi.

Bu sadece inanclar icin degil; ideolojiler izmler etik her turlu deger, estetik degerler ve dogmalar icin gecerlidir.

Kisaca bilgiye bilince ve farkindaliga kapalidir. Beyin sorgulamaz. Dusunce dusunmez ve islevi yoktur. Sadece olani otomatik alisilagelmis ve yerlesmis olarak kullanir.

evrensel-insan
11-08-2014, 23:09
Kendi mantığımın işleyişine göre, göklerden indirildiği söylenen bir kitapta "en ufak" bir çelişki dahi olması mümkün değil(di). Fakat gördüm ki ancak ilkokul çocuğun yapabileceği (bazen o bile değil, misal dünyanın "düz" olması) türden hatalar var. Ben kendimi mantığımın bu yönde işleyişi sayesinde kurtardım.

Gelgelelim bu saplantıdan çıkamayan çokça insan da var. Siz ne kadar Kur'an çelişkileri, Muhammed'in tuhaf yaşantısını, Tanrı gibi yüce olması gereken bir varlığın andiçmelerini, küfürler savurmasını, tuzaklar kurmasını, vb. anlatırsanız anlatın, o tür insanlar sizin için "Bu adamı şeytan ele geçirmiş" diye düşünür, kesinlikle en ufak bir sorgulama teşebbüsü dahi göstermezler.

Evet merak ediyorum, bu iki insan tipi arasındaki fark nedir?

Fark, beyin yetilerinin fonksiyonel temel de kisi tarafindan degerlendirilmesi farkidir.

Mesela bir teist te teizm bilinci yoktur, bir ateistte teizm bilinci olusmamissa, teizme geri donebilir.

Cunku bilinc farkindalik olrak sorgular. Yani teizmin bilincine varmak demek, olumsuzlugunun/rahatsizliginin/sorunun v.s. bilincine varmak demektir.

Iste bir teist ancak bu duzeyden sonra teizmini sorgular.

Kisaca bir seyi olmak, onun bilincinde olmak degildir.

Cunku bilinc olunani olumsuz kilar ve sorgular.

Mesela ateizmin bilinci de teolojik noncognitivizme acilir.

Bu butun duzeyler icin gecerlidir.

Olunan, bilince bir ust olunan onun bilinci v.s. diye gider.

Kisaca bilinc yoksa, olunandan memnuniyet, huzur ve rahatlik vardir.

evrensel-insan
11-08-2014, 23:34
Mesela ilginc olan, teolojik noncognitivizm algi ve farkindaliginin olumsuzluk ve sorgulama temelinde acildigi yer; bilissel noncognitivizmdir.

Burada metafizik temelli teizm ile epistemolojik temelli ateizm tamamen algi olarak biribirinden farklilasir.

Yani ikisi de tanriyi sorgulamaz.

Teist "aklin almadigi, erisilmez, ulasilmaz" v.s. temelli inancindan dolayi sorgulamazken; ateist, tamamen tanri kavraminin fenomenal bir gorungusu olmadigindan dolayi, ve herhangibir fenomeni ya da zihinsel bir yaratimi tanri kavrami ile ozdeslestirmeyecek bilinc duzeyinde oldugundan, bilimsel bir icerigi olmadigi icin sorgulamaz.

Cunku burada serbest dusunurluk devreye girer ve tanriyi varliksal/inancsal olarak degil de; kavramsal/bilgisel olarak degerlendirir.

Dolayisi ile varliksal var yok ve inancsal inan inanma devre disi kalir.

Tanri sadece kavram olarak, insanoglunun yasam ve iliskisinde kavramda olumlu ve olumsuzyer alista bir sosyo-psikolojik problem olur.

Iste burada tanri kavraminin insanoglu uzerindeki olumlu/olumsuz yer alisinin sosyo-psikolojisinin sorunsal yapi ve temelinin ortaya konusu bilisseldir.

Kisaca bilinc oyle bir duzeye erisirki, ortada olan bir kavramdan kendi beynini her yonlu sahiplenmeden arindirir ve kurtarir.

Yani kisi kavramin yonlendirdigi bir beyni degil; beyninin kavrami yonlendirmesi bilincine ulasir.

Tabi ki butun bunlarin olabilmesi icin, once kisinin kendi birini kendi disinda baska bir seyle ozdeslestirmeyecek duzeye erismesi gerekir. (konu ile ilili mesaj evrensel-insan zihniyeti basligindaki son mesaj)

Yani bilinc artik diyelim tanri kavramindan tamamen ozgurdur ve onu sadece aciklamanin bir kavrami olarak kullanir. Yani tanri kavraminda varliksal/inancsal olumlu ya da olumsuz bir tarafi yoktur.

Ustelik bilisselligi ona baska birinin tanri kavramindaki her turlu teolojik varliksal/inancsal tarafin kendi tarafini yasam ve iliskisinde ortaya koymasinin hak ve ozgurlugunu de tanir.

Felâsife
12-08-2014, 01:20
Burada bize düşen görev forumu okuyan aşırı inançlı, ırkçı kişileri sabırla, sevgiyle forumda tutmaya çalışmak, "tarafsız düşünmeyi" öğretmektir.


Güzel düşünce. :)

Şüpheci Dinsiz
12-08-2014, 01:51
Sevgili arkadaşlar,

Bu başlıkta dogmanın, kesin inançlılığın fizyolojik sebeplerinin olup olmadığı araştırılıyor. Eğer fizyolojik bir sebebi varsa -ki varmış gibi görünüyor-, nasıl aşılabileceği de tartışılıyor.

TÜBİTAK'tan konu hakkında bir makale:
http://www.biltek.tubitak.gov.tr/gelisim/psikoloji/depresyon.htm
[...]
Şimdi isterseniz, bu çalışmanın depresyon modellerine yansıyan karşılıklarını irdeleyelim. Sürekli ve şiddetli elektrik şoklarını hayatımızdaki stres unsurları olarak düşünebiliriz. Okul ya da iş ortamındaki olaylar, sosyal çevreyle yaşadığımız çeşitli sorunlar bizleri sürekli olarak sıkıntı ve üzüntüye sokabiliyor. Tüm bunlar birikim yaparak depresyon belirtilerini tetikliyor.

Günlük hayatımızda karşılaştığımız pek çok sorun bizleri sürekli olarak sıkıntı ve üzüntüye sokabiliyor.

Başlarda sıkıntılara karşı koymaya çalışsak da, birikim yapmaya devam ettikçe çaresiz olduğumuza ve onları engelleyemeyeceğimize inanmaya başlıyoruz. Kontrolsüzlük hissi hayattaki hemen hemen tüm aktivitelere karşı ilgimizi kaybetmemize ve onlardan aldığımız zevki azaltmaya başlıyor. Öğrenilmiş çaresizlik çalışmalarında hayvanlar travmatik durumlarda hayatlarını bile yitirebiliyorlar. Araştırmacılar, depresyon sırasındaki ölüm ve intihar düşünceleriyle laboratuarlardan çıkan bu sonuçlar arasında da ilgileşim kuruyorlar. Diğer bir deyişle depresyon, öğrenilmiş bir çaresizlik olarak da tanımlanabiliyor.

DEPRESİF SIKINTILAR KÜLTÜRLE ŞEKİLLENİYOR

Gözlerimiz kapalı, parmaklarımızı bir dünya haritasının üzerinde gezindirip rasgele duraksatalım. Seçtiğimiz o bölgeye ait yerli halk, depresyonu bir hastalık olarak tanımıyor bile olsa, o halk içinde depresif belirtiler gösteren bireylere rastlama olasılığımız oldukça yüksek. Çünkü depresyon ya da benzer türevleri her kültürde gözlemleniyor. Kültürden kültüre farklılık gösteren ise yalnızca bu sıkıntının kişi tarafından nasıl görülüp deneyimlendiği. Örneğin, Nijeryalılar içinde bulundukları durumu "beynimde karıncalar yürüyor" gibi deyimlerle tanımlarken, Çinliler sinir yorgunluğu yaşadıklarını ve kalplerinin sıkışıp ağırlaştığını dile getiriyorlar. Bu farklılığa genel hatlarıyla bakacak olursak, Batı kültürleri depresyonun kendi içlerinde çekirdeklendiğini düşünme eğilimindeyken geleneksel Asya toplumları, üzüntü gibi sıkıntı uyandırıcı duygusal durumların dış dünya kaynaklı olduğuna inanıyor.

Peki, tüm bu örneklerden varacağımız çıkarım depresyona dair öznel deneyimlerin kültürler arası bir fark mı gösterdiği acaba. Yanıtımız, evet gibi görünüyor. Çünkü bireyselciliğin yaygınlaştığı toplumlarda depresyondan şikâyetçi olan kişiler içlerindeki çaresizlik, umutsuzluk, suçluluk ve kendine güvensizlik hislerine vurgu yaparken, daha az bireyselci toplumlar yorgunluk, iştah kapanması, hareketlerin yavaşlaması gibi davranışa yönelik belirtilere odaklanıyorlar.

Depresyonda yoğun olarak deneyimlenen "suçluluk" hissi ise 16. ve 17. yüzyıllara değin bu hastalığa ait bir belirti olarak ortaya konmuyor. Araştırmacılar, Endüstri Devrimi ile beraber adı depresyonla beraber anılmaya başlayan suçluluğun fark edilişindeki bu gecikmenin doğal olduğunu söylüyorlar. Teknolojideki gelişim, beraberinde sosyal yapıda da farklılaşma getirerek bireyselleşme sürecine salık veriyor ve bireysel sorumluluk ön plana çıkıyor. Bireysel sorumluluktaki bu öne çıkış, olumsuz sonuçlar karşısında bireysel suçluluk duygularını da tetikliyor.

Sonuç olarak, tüm bu örneklerde de gördüğümüz gibi, kültür bir hastalıktan duyduğumuz sıkıntıyı hangi kelimelerle, nasıl ifade edeceğimizi etkilemekle kalmayıp, fiziksel deneyimlerimizin niteliğine bile yansıyabiliyor

Bu makalenin başlığa uygun özeti şöyle olabilir :
Çocuğa "o yasak, bu günah, şu cehennemlik, bu cennetlik" diyerek belletilen olgular çocuğun beynine kazınıyor. Böylece, kendisine belletilen örfler, kurallar, dogmalar dışında düşünebilmeye yarayan düşünce merkezleri oluşmuyor, oluşturamıyor, çünkü belletilenlerin aksini düşündüğünde suçluluk duyuyor, mutsuz oluyor. Haliyle tüm yaşamını, kendisine belletilenlerin "doğru" olduğu, karşıt tüm bilgilerin, olguların "yanlış" olduğu, hatta "düşman" olduğu üzerine üzerine kurguluyor. Bu yaşam tarzının onay gördüğü bir toplum içinde yaşadığı sürece mutlu oluyor, başka türlü düşünen/yaşayan toplumlara kin duyuyor.

Öğrenilmiş çaresizlik (http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/40/497/5903.pdf) ve otoriteye koşulsuz biat etme konulu Milgram Deneyini (http://tr.wikipedia.org/wiki/Milgram_deneyi) okuyunuz. Özellikle Milgram Deneyinin bulguları insanlık adına çok yıkıcı ve düşündürücüdür.

Dünün beyinleri yıkanan çocukları, bu günün dinci terör örgütlerinin ölüm emri veren liderleri ve öldüren, kafa kesen, insan ciğeri yiyen müritleri haline gelmiştir. Bu sebeple çocukların eğitimi, bilimsel eğitim vermeyen kurumların, kişilerin, camaatlerin, merdiven altı tekkelerin eline asla geçmemelidir.

Çocuk kendisini savunamayan bir bireydir. Ailesinin bile çocuğu bilimsel eğitimden mahrum etme hakkı yoktur, olamaz. Bir çocuğu bilimsel eğitimden mahrum etmek, düşünmeyi, sorgulamayı öğretmemek açıkça insan hakları ihlalidir.

Sevgiler

evrensel-insan
12-08-2014, 01:57
Peki nedir inancin fizyolojik sebebi?

Verilen ornekler tamamen zihinsel yonlendirmeye yonelik.

Burada ne bu zihinsel yonlendirimi yapan "suclu"

Ne de bu zihinsel yonlendirim ile yonlenen "suclu"

Bu tamamen nesillerin bir birine kendi degerlerini aktarimidir.

Iste onemli olan bu degerlerin sorgulanmasidir.

Bu da beyinin yetisinin fonksiyonu ile olur.

Yoksa inancin hic bir sekilde dogumdan gelen evrimsel ya da fiziksel/biyolojik bir yonu yoktur.

Tamamen yasamdan ogrenilir ve uygulanir.

Iste zaten birey bilincinin onemi de bu sorgulamada yatiyor.

Dialectics
12-08-2014, 11:20
Öğrenilmiş çaresizlik (http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/40/497/5903.pdf) ve otoriteye koşulsuz biat etme konulu Milgram Deneyini (http://tr.wikipedia.org/wiki/Milgram_deneyi) okuyunuz. Özellikle Milgram Deneyinin bulguları insanlık adına çok yıkıcı ve düşündürücüdür.



Paylaştığınız Milgram deneyi neden otoriter liderlerin daha başarılı göründüğünün de bir açıklamasıdır sanırım.

Şüpheci Dinsiz
12-08-2014, 17:43
Sevgili evrensel-insan,
Peki nedir inancin fizyolojik sebebi?

Verilen ornekler tamamen zihinsel yonlendirmeye yonelik.

Burada ne bu zihinsel yonlendirimi yapan "suclu"

Ne de bu zihinsel yonlendirim ile yonlenen "suclu"

Bu tamamen nesillerin bir birine kendi degerlerini aktarimidir.
İnsan beyni, nesneleri, kavramları, olguları çok boyutlu olarak depolar.

Örneğin "gül", kokusuyla, rengiyle, yapraklarıyla, dikenli dalıyla, temas yumuşaklığıyla her duyu için ayrılmış hafıza merkezlerine ayrı ayrı birbirleriyle ilişkili bir biçimde kaydedilir. Bu hafıza merkezlerinin herhangi birinin uyarılması halinde ilişkili bütün anılar yorumlama merkezinde toparlanır, değerlendirilir.

"Gül" dendiğinde, görmeden kokusunu duyulduğunda, görmeden gül yaprağına-dikenine dokunulduğunda hemen aklımıza gül'e ait görüntü, koku, diğer özellikler ayrıntılı olarak gelir.

Gül ile bülbül'ün hazin hikayesini okumuşsak, bülbül dendiğinde de aklımıza gül gelir. Gül'ün sevgi sunmayı sembolize eden bir çiçek olduğunu biliyorsak sevgili dendiğinde de aklımıza gül gelir.

Sebebi, hayatımızdaki tekrarlı, önemli veya kalıcı olan nesnelerin, kavramların, olguların, olayların birbiriyle ilişkili olarak çeşitli hafıza merkezlerine kayıt edilmesi ve bu ilişkilerin sağlanması için nöronlar, sinapslar üretilmesidir.

Yani beyinde fiziksel bir değişim olmaktadır.

Başlığın konusuna geri dönecek olursak;
Gül örneğini Allah inancı olarak değiştirelim ve tekrar edelim.
Öğreti : Allah var, her şeyi o yarattı, o her şeyi bilir, görür, kaydeder, onun isteği dışında hiç bir olay olmaz, duaları kabul eder. Kendisine inananı, eş koşmayanı ve kötülük yapmayanı cennete, kendisine inanmayanları, eş koşanları, ve kötülük yapanları cehenneme gönderir.

- Bu öğretinin mutlak doğru olduğuna inandırılmış
- İnanmayanların cehennemlik kafir olduğuna inandırılmış
- Her olayı Allahın yaptığına inandırılmış
bir insanın beyni bunun doğruluğunu içselleştirecek nöronlar ve sinapslar üretmiştir. Özellikle dindar toplumlarda dinin yapışkan örgüsü toplumun hemen tüm faaliyetlerine yerleşmiş olduğu için bu öğreti kişinin algılarında çok fazla tekrar edilmekte ve bir yaşam biçimi haline dönüşmektedir. Öyle ki, araba kazası olur: Allah, insan ölür:Allah, çocuk doğar:Allah, hastalık olur:Allah, insanlar evlenir:Allah, aç kalınır:Allah, tuvalete girilir:Allah, gaz çıkarılır:Allah, yemek yenir:Allah, selam verilir:Allah, teşekkür edilir:Allah, küfür edilir:Allah.

Neden her şeye Allah?
1- Beynin tüm doğrulayıcı mekanizmaları bu inancı doğrulamak üzere biçimlenmiştir.
2- Beynin tüm savunma/sorgulama mekanizmaları bu inancın dışındaki olgulardan zarar göreceğine inandırmak üzere biçimlenmiştir. Yani sorgulamaya karşı ket vurulmuştur.

Iste onemli olan bu degerlerin sorgulanmasidir.
Beyindeki sorgulama mekanizmaları gelişmemiş kişiler sorgulayamazlar. Başlığın konusu budur. Bu kişilerin uzun süreli sistemli terapi eşiliğinde sorgulamayı öğrenmeleri gerekir.

Bu da beyinin yetisinin fonksiyonu ile olur.
Beynin muhakeme yetisi geliştirebildiği nöron-sinaps ilişkisi ve çeşitliliği ile doğru orantılıdır. Ki bu, edindiği bilgi-tecrübe-empati ile zenginleşir.

Yoksa inancin hic bir sekilde dogumdan gelen evrimsel ya da fiziksel/biyolojik bir yonu yoktur.

Tamamen yasamdan ogrenilir ve uygulanir.

Iste zaten birey bilincinin onemi de bu sorgulamada yatiyor.
Bilinç=edinilen bilgi+tecrübe+empati=nöron+sinaps zenginliği.
Okuyan, bakmasını bilen, olayların üzerinde düşünen insanlar, hafızasında sahip olduğu bilgiler arasında sıradan insanlara göre çok daha fazla ilişki/bağlantı kurabilirler.

Yani beyinde fiziksel olarak nöron ve sinaps üretiminden bahsediyorum. Kişi, anlayarak öğrendikçe, beyin -tıpkı ağırlık çalışanların kas üretmesi gibi- hücre üretiyor.

Okumayan arkadaşlara Carl Sagan - The Dragons Of Eden - Cennetin Ejderleri ve Francis Crick - Şaşırtan Varsayım kitaplarını okumalarını öneririm.

Burada (http://melihapa.blogspot.com.tr/2013/10/francis-crick-sasrtan-varsaym.html) da Şaşırtan Varsayım hakkında önemli cümleler ve alıntılar toplu şekilde sunulmuş.

Sevgiler

evrensel-insan
12-08-2014, 18:51
Sevgili evrensel-insan,

İnsan beyni, nesneleri, kavramları, olguları çok boyutlu olarak depolar.

Örneğin "gül", kokusuyla, rengiyle, yapraklarıyla, dikenli dalıyla, temas yumuşaklığıyla her duyu için ayrılmış hafıza merkezlerine ayrı ayrı birbirleriyle ilişkili bir biçimde kaydedilir. Bu hafıza merkezlerinin herhangi birinin uyarılması halinde ilişkili bütün anılar yorumlama merkezinde toparlanır, değerlendirilir.

"Gül" dendiğinde, görmeden kokusunu duyulduğunda, görmeden gül yaprağına-dikenine dokunulduğunda hemen aklımıza gül'e ait görüntü, koku, diğer özellikler ayrıntılı olarak gelir.

Gül ile bülbül'ün hazin hikayesini okumuşsak, bülbül dendiğinde de aklımıza gül gelir. Gül'ün sevgi sunmayı sembolize eden bir çiçek olduğunu biliyorsak sevgili dendiğinde de aklımıza gül gelir.

Sebebi, hayatımızdaki tekrarlı, önemli veya kalıcı olan nesnelerin, kavramların, olguların, olayların birbiriyle ilişkili olarak çeşitli hafıza merkezlerine kayıt edilmesi ve bu ilişkilerin sağlanması için nöronlar, sinapslar üretilmesidir.

Yani beyinde fiziksel bir değişim olmaktadır.

Başlığın konusuna geri dönecek olursak;
Gül örneğini Allah inancı olarak değiştirelim ve tekrar edelim.
Öğreti : Allah var, her şeyi o yarattı, o her şeyi bilir, görür, kaydeder, onun isteği dışında hiç bir olay olmaz, duaları kabul eder. Kendisine inananı, eş koşmayanı ve kötülük yapmayanı cennete, kendisine inanmayanları, eş koşanları, ve kötülük yapanları cehenneme gönderir.

- Bu öğretinin mutlak doğru olduğuna inandırılmış
- İnanmayanların cehennemlik kafir olduğuna inandırılmış
- Her olayı Allahın yaptığına inandırılmış
bir insanın beyni bunun doğruluğunu içselleştirecek nöronlar ve sinapslar üretmiştir. Özellikle dindar toplumlarda dinin yapışkan örgüsü toplumun hemen tüm faaliyetlerine yerleşmiş olduğu için bu öğreti kişinin algılarında çok fazla tekrar edilmekte ve bir yaşam biçimi haline dönüşmektedir. Öyle ki, araba kazası olur: Allah, insan ölür:Allah, çocuk doğar:Allah, hastalık olur:Allah, insanlar evlenir:Allah, aç kalınır:Allah, tuvalete girilir:Allah, gaz çıkarılır:Allah, yemek yenir:Allah, selam verilir:Allah, teşekkür edilir:Allah, küfür edilir:Allah.

Neden her şeye Allah?
1- Beynin tüm doğrulayıcı mekanizmaları bu inancı doğrulamak üzere biçimlenmiştir.
2- Beynin tüm savunma/sorgulama mekanizmaları bu inancın dışındaki olgulardan zarar göreceğine inandırmak üzere biçimlenmiştir. Yani sorgulamaya karşı ket vurulmuştur.


Beyindeki sorgulama mekanizmaları gelişmemiş kişiler sorgulayamazlar. Başlığın konusu budur. Bu kişilerin uzun süreli sistemli terapi eşiliğinde sorgulamayı öğrenmeleri gerekir.


Beynin muhakeme yetisi geliştirebildiği nöron-sinaps ilişkisi ve çeşitliliği ile doğru orantılıdır. Ki bu, edindiği bilgi-tecrübe-empati ile zenginleşir.


Bilinç=edinilen bilgi+tecrübe+empati=nöron+sinaps zenginliği.
Okuyan, bakmasını bilen, olayların üzerinde düşünen insanlar, hafızasında sahip olduğu bilgiler arasında sıradan insanlara göre çok daha fazla ilişki/bağlantı kurabilirler.

Yani beyinde fiziksel olarak nöron ve sinaps üretiminden bahsediyorum. Kişi, anlayarak öğrendikçe, beyin -tıpkı ağırlık çalışanların kas üretmesi gibi- hücre üretiyor.

Okumayan arkadaşlara Carl Sagan - The Dragons Of Eden - Cennetin Ejderleri ve Francis Crick - Şaşırtan Varsayım kitaplarını okumalarını öneririm.

Burada (http://melihapa.blogspot.com.tr/2013/10/francis-crick-sasrtan-varsaym.html) da Şaşırtan Varsayım hakkında önemli cümleler ve alıntılar toplu şekilde sunulmuş.

Sevgiler

Kisaca konu ve kavram ne genetiktir ne de dogum ile gecer.

Tamamen yasam ve iliskilerden ogrenilir.

Burada bilimsel olan "neuroplasticy" yani sinirlerin kisi tarafindan etkilenebilecegi ve beyne giden mesajlarin degistirilebilecegidir.

Iste kisinin kendi beynine yon vermesi bilici budur. "evrimci ve devrimci sorgulama"

Yani kisi beyninin esiri degildir, beynine kendisi de hukmedebilir ve yon verebilir.

Bunun en guzel ornegi karar verme ve uygulama mekanizmasidir.

Mesela kan davasindaki iki farkli kisiden biri kan davasinin direktifini sorgulamadan yerine getirken, digeri getirmeyebilir.

Burada onemli olan dusunulecek davranilacak konu ve kavram uzerinde once beynin bir rahatsizlik bir agri bir aci hissetmesidir.

Eger kisi zaten her turlu inanc ve ideolojisini uygularken kendince mutlu ve mesut ve de rahatsiz degilse; zaten onu uygular.

Herseyden once, daha once aciklandigi gibi; dusunce bir isim, dusunmek ise bir eylemdir.

Iste burada onemli olan dusunce ismine verilen sifatin ilk eylem olmasidir?

Konumuz o andaki bizde olan dusuncenin, sifat olarak; kotumser/rahatsiz edici/negatif v.s. olmasidir.

Yani "Su andaki dusuncemiz, nasildir?" dusunmek eyleminin sifat vermesi temelinde "Rahatsiz edici bir dusuncedir."

Simdi bu temelde bakalim.

Yalniz burada once dusuncenin de icerdigi, cemberimizin diger ogelerini ortaya koyalim.

Fiziksel/sinirsel uyari

Hisler/seziler/duygular

Davranis

Dusunce.

Iste bu cemberin, herhangibirindeki olan hersey, diger ogeleri de etkiler.

Yani sizin eger rahatsizlik verici bir dusunceniz varsa, bu otomatikman; size bir uyaridir,
hislerinize/sezginize/duygunuza, davranisiniza ve de dusuncenize etkir.

Once rahatsizlik veren dusuncelere herkesin yasaminda ve iliskisinde yer alan ornekleri verelim.

Zihinsel suzgec- uymayanlari red etme, ve neyi alabiliyorsak onu alma, sadece olan bitenin negatif yanini one cikarma her turlu uygun dusunceyi ve aslinda olani bertaraf etme, kovma.

Zihin okuma- Baskalarinin ne dusundugu hakkinda bildigine yonelik ahkam kesme.

Tahmin- Gelecekte ne olacagini bildigine inanmak

Mukayese ve rahatsizlik- Her seyin uygununu baskalarinda gorme ve kendini bu yonde negatif olarak digerleri ile karsilastirma

Kendini/Baskasini yerme- Kendin ile ilgili dusunurken, kendini suclama, yerme ve her seyden sorumlu tutmaya da tamamen sucu baskasina yukleme.

Meli/Mali- Bir seyi tamamen bir kesinlik icinde degerlendirme ve kendini bu sartlanmisliga zorlama Boylece kendi uzerinde baski kurma. Ayrica gerceklesmeyecek beklentiler saptama.

Muhakeme- Her sey hakkinda olani gormek yerine, kendince degerler ortaya koyma.

Duygusal Sorgulama- iyi hissetmedigin icin, iyi olmadigini dusunme ve evhama kapilma.

Evhami buyutme- her turlu evhami daglar gibi yukseltme her seyi olumsuzluga tasima ve olmayan tehlikeler yaratma

Cileden cikma- Cok kotu seyler olacagini hayal etme ya da inanma.

Siyah/beyaz- Bir seyi iki kutup arasinda tikama "Ya iyidir, ya da kotudur" gibi. Kutuplara savrulma. Ortadaki griyi algilayamama.

Hatiralar- Icinde bulundugun olumsuz dusunceyi, gecmisteki olumsuz hatiralar ile ozdeslestirme Gecmiste olan olumsuzluklarin da bu sefer olacagina inanma.

Iste butun bu ornekler, olumsuz bir dusuncenin, dusunme eylemleridir.

Simdi butun bunlari bir ornek ile isleyelim ve yapilabilecekleri gorelim.

Diyelim yolda yururken, karsi tarafta bir tanidiginizi gordunuz ve el salladiniz. Sonuc olarak ta hic bir karsilik almadiniz.

Iste burada en basta olumlu mu yoksa olumsuz mu bir dusunce akliniza geliyor?
Diyelim, akliniza ne geldi ise; bu gelen dusunce sizi rahatsiz etti.

Burada yapilabilecek ilk sey;

Bu olumsuz dusuncenin algisi olarak farkina varmaktir.

Daha sonar bu olumsuz dusunceye bir etiket/ad/anlam ve icerik vermektir.

Iste bu ikisini yaptiktan sonra, ilk yapilabilecek sey; bu olumsuz dusunce ile mucadeleye girmektir.

Iste burada sorun, ne kadar nasil ve ne sekilde mucadele edilirse edilsin, bu olumsuz dusunceden kurtulamamaktir.

Peki burasi yolun sonu mudur? degildir.

Bilim bizlere, "neuroplasticity" denilen, kisinin isterse ve basarirsa beynindeki dusuncenin kendisini rahatsiz etmeyecegini gostermistir.

Bunun bilinen adi "mindfulness" tir.

Ingilizcesini yazdim, cunku turkce olarak tam bir karsiligini bulamadim.

Bu bir yerde rahatsiz eden dusunceye, tamamen farkli ve baska bir yonden yanasmaktir.

Aslinda bir suru bilinen terapiler mesela yogo, bu amac ile yapilir.

Buradan soylenmek istenen sey nedir?

Birincisi dusunce ile mucadele etmemektir.

Dusunceyi baska bir yere/seye odaklamaktir.

Tum vucudu control edebilecek bir dusuncenin vucuda konstrasyonu gerekir.

Dusunceden kurtulmaya calismamaktir.

Soyle dusunun, birden bire elinizde bir torba oldugunu algiliyorsunuz, bu sizi rahatsiz ediyor ve bu torbadan kurtulma olanaginiz da yok.

Yine soyle dusunun, bu torbayi oraya buraya salliyorsunuz, gozunuzun onune koyuyorsunuz, yani torbayi kendinize dert ediniyorsunuz.

Iste bu torba ile olumsuz dusuncenizi ozlestirin.

Yani torbadan kurtulamayacaginizin bilincine varin.

Kisaca, taki dusunce odagi dagilana kadar, ne yaparsaniz yapin; o torba ile birlikte yapacaksiniz.

Burada aslinda yine deprem "dede" devreye giriyor. Yani "o torba ile yasamayi rahatsiz olmadan ogrenmek"

Bu ne bir kabullenmektir, ne de bir red etmektir. Kisa olarak torbayi torba olarak algilamak bilisselligine varmak ve de ona saygi duymaktir.

Onu sevmenize, onun ile mucadele etmenize hic gerek yok; sadece varliginin bilisselligine varin ve saygi duyun yeter.

Yani ne olumsuzu olumluya donusturuyorsunuz, ne onu olumsuz olarak kabul ya da red ediyorsunuz. Sadece ve sadece onun varliginin bilisselliginde olarak ona saygi duyuyorsunuz.

Burada onemli olan, diger her turlu yasam ve iliskilerinizde dusunce ve davranislarinizda onun varliginin bilisselliginde ve ona saygida devam ederek, onun sizi etkilemesini ya da size yon vermesini onlemis oluyorsunuz.

Bunun bilim olarak hic te kolay bir sey olmadigini bilim cevreleri de kabulleniyor ve soyluyor.

Iste bunun basarilmasinin tek olanagi, o rahatsiz eden dusunceyi; sizden alip ayri bir mustakil var olan varlikmis gibi gozleminize tasimak

Iste mindfulness bilimselligi ve bilisselliginin yaptigi da budur.

Bunun terapi yonu de soyledir.

Bir sandalyeye ayaklariniz yere basarak ve sirtinizi yaslayarak oturun, eger sorun olmazsa gozlerinizi kapayin.

Tum beyninizin dusuncesini bir noktaya odaklayin ve dusunmeden sadece dinleyin.

Mesela bunu tum vucudunuz icin de, dunyayi ve her turlu fenomenlerini beyninizde canlandirarak ta yapabilirsiniz.

Mesela once ayaklarinizdan baslayin, ayaklariniz ile beyniniz arasindaki uyariyi saglayin ve sadece ona odaklanin. Bunu tum vucudunuzu dolastirarak yapabilirsiniz.

Ya da diyelim duraktasiniz ve aklinizdan rahatsiz edici bir dusunce gecti.

Onu sizin vucudunuzdan ve beyninizden alarak, diyelim gelen bir otobusun reklam tablosuna asin. ordan da okuyun.

Kisaca sizin olan ve sizi rahatsiz eden dusunceye tamamen odaklanarak onu bir torba gibi beyninizden ve vucudunuzdan cikarin ve mustakil var olan bir varlik gibi yaniniza alin.

Aslinda tam olarak ne dendigi belki algilanamayabilir, yalniz; benim daha once bu konuda yazmis oldugum yazilar var. Mesela " bir kisinin kendisini gozlemlemesi" gibi.

Size ilginc bir not.

Bugun bilim cevreleri, bunun basarilabildigi zaman, her turlu sinirsel uyarilarin da kontrol edilebilecegi ve hatta degisebilecegini soyluyor. Iste bu "neuroplasticity" henuz bilissel bilimde yeni bir olgu ve de her turlu zihinsel degusimi kisinin bilisselligi farkindaligi ile yapabilecegini ortaya koyuyor.

Ustelik bunun fiziksel degisime de neden olabilecegi dusunuluyor.

Yani kimse fiziksel yapisinin/uyarisinin esiri degil.

Şüpheci Dinsiz
12-08-2014, 19:01
Sevgili evrensel-insan,
Kisaca konu ve kavram ne genetiktir ne de dogum ile gecer.
Yazdıklarımı okumuyor, bildiğinizi okuyorsunuz.

Tamamen yasam ve iliskilerden ogrenilir.
E günaydın.

Sevgiler

evrensel-insan
12-08-2014, 19:05
Sevgili evrensel-insan,

Yazdıklarımı okumuyor, bildiğinizi okuyorsunuz.


E günaydın.

Sevgiler

Ben sizin yazdiklarinizdan "kisinin kendi beynini yonlendirebilecegini ve control edebilecegini" algisini almadim.

Cunku konuya sadece evrimsel bakiyor ve zihni hesaba katmiyorsun.

Ayrica bunun beyin fizigi ile de ilgisi yok.

Kim isterse bunu basarabilir, yani beyin irkciligi yoktur.

"bu kisinin beyni musait degil" denmez.

Eger yazdiklarinizdan algiladigim yanlis ise, ozur dilerim.

Felâsife
16-08-2014, 03:38
Bu makalenin başlığa uygun özeti şöyle olabilir :
Çocuğa "o yasak, bu günah, şu cehennemlik, bu cennetlik" diyerek belletilen olgular çocuğun beynine kazınıyor. Böylece, kendisine belletilen örfler, kurallar, dogmalar dışında düşünebilmeye yarayan düşünce merkezleri oluşmuyor, oluşturamıyor, çünkü belletilenlerin aksini düşündüğünde suçluluk duyuyor, mutsuz oluyor. Haliyle tüm yaşamını, kendisine belletilenlerin "doğru" olduğu, karşıt tüm bilgilerin, olguların "yanlış" olduğu, hatta "düşman" olduğu üzerine üzerine kurguluyor. Bu yaşam tarzının onay gördüğü bir toplum içinde yaşadığı sürece mutlu oluyor, başka türlü düşünen/yaşayan toplumlara kin duyuyor.


Aslında burada ilginçte bir durum var ve sanırım bu forumda bile bunun çok örneği var.
Zira pek çok Ateist düşünen insanın geçmişinde dinin ciddi bir yeri var ve yılarca böyle yaşayıp, bir gün bu patlama yapıp, terk ediliyor.
ve işin dahada garibi halada dindir, kitaptır, Tanrıdır gibi düşünce ret olsada bir şekilde devam ediyor.

Tabii burada sorulması gereken garip bir soruda var ki, DİN OLMASAYDI bu insanlar gene böyle olur muydu? böyle düşünebilir miydi?

Bence böyle olmayacaklardı.

Şöyle ki bu insanlarda temeli atılmış bir din eğitimi var ve insanoğluda sürekli ileri giden bir yapısı var.
Yani din, abdest al namaz kıl, oruç tuttan öte, okuma gibi bir yönüde var ki insanlar okudukça okudukça kafalarına bir şeyler dank eder ve sorular oluşur..
Bu sorular biriktikçe ve mantık çerçevesinde cevapları olmayınca, mantıksız cevaplar geldikçe, dinden kopuş ve soğumalar başlar.
Buda dinin dışında değil içerisinde olur.

Özetle bir insana DİNİN TAM ANLAMIYLA VERİN bir süre sonra o insan dinden soğuyacaktır.
Değilmi ki o insan OKUYACAK, sonunda illaki soğuyacaktır.

Tabii bu herkeste böyle olmaz/olmamıştır ama olanlarda böyle olur, neticede bende böyle biriyim diyebilirim.

Bunun tersi durumlarda olur, yani bir insanı Ateist olarak yetiştirin ve bunu yaşamada da özgür olsun, o da ileride dine sıcaklık duyacaktır.

Hasılı insan bilmediğini bilmek ister ama bildiğiniyse icabında kaldırır atar.

Sevgiler

Şüpheci Dinsiz
25-08-2014, 17:44
Sevgili arkadaşlar,

Beyin, yorumlama, bilgi, algı üzerine düşüncelerimi aktarayım.

Bilgiyi yaşamda karşılaştığımız, öğrendiğimiz nesneler, bu nesnelere bağlı olgular/olaylar olarak tanımlayalım.

Algıyı beynimize kaydettiğimiz bilgilerin birbirleriyle bağlantısı olarak tanımlayalım.

Yorumlamayı, bir durum karşısında bilgi+algı olarak sahip olduğumuz kapasiteyi, sahip olduğumuz genel siyasi/iradi/insani/mesleki/sosyal algı/statü ölçüleri dahilinde etiketleme ve tavır alma hali olarak tanımlayalım. Ki, genel siyasi/iradi/insani/mesleki/sosyal algı/statü ölçüleri de bilgi+algı'dan oluşur.

Farkındalığı beynimize kaydettiğimiz bilgilerin birbirleriyle bağlantı çokluğuna bağlı olarak olarak "evrensel olduğu düşünülen biçimde" yorumlama kabiliyeti olarak tanımlayalım.

Bilgi, algı ve yorumlamayı, meslekleri örnek vererek daha iyi anlatabilirim sanırım.
Örneğin, elektronik mesleği...

Direnç, kondansatör, bobin, transistör, diyot, fet, mosfet, sigorta, anahtar, buton, entegre gibi elektronik malzemeler birer nesnedir.

Direncin uçlarına uygulanan gerilime ve değerine göre üzerinden akım akması bir olay/olgu/karakteristik özelliktir. Dirençten geçen akımın I=E/R (akım=gerilim/direnç değeri) bağıntısını bilmek bilgidir. Direncin 1 Ohm, 1 kilo Ohm, 1 Mega Ohm olması değerdir/değişken özelliktir.

Tüm elektronik malzemelerin karakteristik özelliklerini bilen bir kişi, bunların bir araya gelip devre oluşturmalarını anlayabilir, devre tasarlayabilir, arızalı bir devrenin arızasını tespit edebilir. Çünkü konu hakkında sahip olduğu bilgileri/olguları birbiriyle ilişkilendirmeyi öğrenmiş, beyninde bu ilişkileri kurmayı ve yorumlamayı sağlayan nöronlar/sinapsalar oluşturmuştur.

Çoğu nesne/olgu, yaşamdaki olgularda/olaylarda bir blok içinde yer alır. Örneğin direksiyon simidi dendiğinde, otomobil ve otomobili yönlendirme işlemi akla gelir. Mesleklerde böyle blok ilişkiler çokça bulunur. Bunu, meslekteki belli ihtiyaçların kalıplaşmış bazı yöntemlerle çözülmesi olarak düşünebiliriz. Elektronik mesleğinde güç kaynağı, osilatör, shift register, flip floplar, xor/or/nor,and/nand kapıları, ADC/DAC çeviricileri böyle birer blok çözümdür, devre şemasında bir kutu/sembol olarak gösterilir, aslında bir çok elektronik malzemeden oluşmuş blok devrelerdir.

Yaşamda da, bilinen bir çok nesneyi/olayı/olguyu beynimize kaydederken blok halinde ilişkilendirir öyle kaydederiz.

Elbette meslek sahibi olmak bir süreçtir, okullarda sistemli eğitim almak ve çok pratik yapmak "mesleği bilmek, meslek sahibi olmak", literatürü takip ederek bilgiyi arttırmak/yenilemek "meslekte iyi olmak, yaratıcı olmak, tasarımcı olmak", daha çok eğitim+bilgi+yaratma+pratik "meslekte otorite olmak" demektir.

İnsan bilgi edindikçe, edindiği bilgiler arasında ilişki kurdukça, bu bilgiler ve ilişkiler arasında blok çözümler oluşturdukça vücut -tıpkı kas geliştirenlerde olduğu gibi- beyin hücreleri üreterek ihtiyacını karşılıyor.

Yani mesleğinde iyi olan biri, sıradan insanlara göre mesleki nesneleri/olguları daha çok kaydetmiş, bunlar arasında daha çok ilişki kurabilmiş, bunlarla ilgili problemlere daha çok blok çözüm geliştirmiş, yorumlayabilecek merkezler üretmiş, haliyle o meslek hakkında mesleği icra edecek yetiye sahip olmuş kişidir. Bunu da yıllarca öğrenerek, pratik yaparak, üzerinde düşünerek başarmıştır.

Mesleğin dışında olan insanlarla arasındaki fark budur.

Bir engeli olmayan, konuya ilgisi olan her insan, öğrenmeye ve pratiğe yeterince zaman ayırdığında her mesleği öğrenebilir.

Beyin, -tıpkı kas geliştirenlerde olduğu gibi- ısrar üzerine hücre üretir. Yani, bir konuyu/olguyu öğrenmek, iyi bilmek, iyi yorumlamak için yeterince zaman ayırmak, pratik yapmak ve bunda ısrarcı olmak gerekir.

--/--

Bu bilgileri inanç konusuna bağlarsak;
Yatıp kalkıp din diyen kişilerden,
- "Konuyu iyi bilenler" dini meslek edinmişlerdir.
- "Konuyu iyi bilip hayatını bu işten kazananlar" dini profesyonel meslek olarak edinmişlerdir.
- "Benim dinim iyi, diğerleri kötü, kendi dinimi iyi biliyorum ama diğer dinleri bilmiyorum" diyenler dini meslek edinmekle birlikte mesleki bilgisi eksik olan kişilerdir. 4000 küsur din gelip geçtiği düşünülürse mesleki bilgilerinin ne kadar eksik olduğu hakkında fikrimiz olur.
- "Benim dinim iyi, diğerleri kötü, dinimi de bilmiyorum" diyenlere "o zaman nereden biliyorsun kendi dininin iyi, diğerlerinin kötü olduğunu?" demekten başka bir sözüm yok.

--/--

Din konusu insanda nasıl kalıcı yer ediniyor?
Hoca, şeyh, şıh, imam, üfürükçü, tılsımcı, geçiyor bir topluluğun karşısına, üfürüyor da üfürüyor. O onun kafasını kesmiş, o kafirmiş, bu hazretmiş, beriki evliyaymış, Tanrıymış, peygambermiş, cinmiş, periymiş, huriymiş, şeytanmış.
- Karşıdaki garibanın duyduğu soyut/somut her şey "bilgi" olarak kaydedilir.
- Soyut şeyler, soyut olaylarla ilişkilenerek kaydedilir. Ki, yeterince tekrar edilirse yaşamdaki gerçeklerle de ilişkilendirilmeye başlanacaktır, böylece "doğrulanmış bilgi" gibi görülmeye başlanacaktır. Örneğin içindeki çalma isteğinin şeytan tarafından aklına sokulduğunu düşünecektir. Çünkü kendisinin çalma isteği gösterecek kadar kötü olduğunu düşünmek işine gelmez. Şeytan artık soyut günah keçisidir.
- Soyut şeyler somut olaylarla ilişkilenerek kaydedilecektir. Örneğin, saksı düşmüş, kafasını sıyırıp geçmiştir "Allah korudu" der. Aslında saksının taban alanıyla kafanın tepe alanının karşılaşma ihtimalinin çok düşük olması ile açıklanabilecek basit bir olaydır. "Allah koruyor olsaydı kimse kaza geçirmezdi" diye düşünmez. Çünkü kendisinin iyi insan olması sebebiyle Allahın onu koruduğu fikri daha romantiktir/daha ego doyurucudur.
- Tekrarlı ibadetler, dini kıyafetler, dini söylemler, dinin sürekli yaşamın içinde olması, dinin doğduğu habitatı/atmosferi oluşturacak, dinin tüm yaşamsal bilgilerle, olgularla, blok çözümlerle ilişkilenmesine sebep olacaktır. Örneğin, "evde kalan kız, filanca duayı 3000 kere tespihle okursa koca bulur" denmişse, bu kişinin kafasında artık her evde kalan kıza iletilmesi gereken bir blok çözüm haline gelmiştir bu. Benzer şekilde, "başı açık olan kadın iffetsizdir" söylemi çoğu inançlı kişinin kafasında blok yargılara sebep olur, başı açık kadınları o gözle görür, öyle davranırlar.

--/--

Sonuçta bildiğimiz, bildiklerimizle ilişki kurduğumuz, anladıklarımızla yorum yapabildiğimiz ortadadır. Kendi deneyimlerimizin yanısıra başkalarının da bilgilerini/yorumlarını okuduğumuz oranda bildiğimiz, yorumlama kabiliyetimizi geliştirdiğimiz ortadadır. Cahil toplumların neden bilgi, teknoloji, eşit gelir dağlımı, adalet üretemediğinin açıklaması da budur. Dinlerin neden cahil toplumlar ürettiğinin açıklaması da budur.

Sevgili arkadaşlar, herkes fikrini yazsın. "Slow forum" olmayı bırakıp "üreten forum" olmayı hep birlikte deneyelim. Konu hakkında kitaplar bulup önerelim, filozofların, akademisyenlerin konu hakkındaki tespitlerini alıntılayalım. Kendi yorumlarımızı da yapalım.

Bu konunun toplumumuz için çok önemli olduğu düşüncesindeyim. Değerli katkı/eleştirilerinizi bekliyorum.

Sevgiler

Neva
28-08-2014, 02:21
Inanclarin degisime dayanikli olusunun temel sebebi, bence kulturel geleneklerin dini inanclari meydana getiriyor olusudur. Inanclardan vazgecmek, geleneklerden vazgecmekten daha kolay cok kere.

Şüpheci Dinsiz
27-10-2014, 20:15
Sevgili arkadaşlar,

İnsan beyninde anlaşılarak öğrenilmiş bilgileri tıpkı araç/gereçler gibi düşünebiliriz.

Diyelim ki hafif inşaat işleri yapacağız;
Kum, çimento, mala, kürek, kova, su, çekiç, keski vs. gibi araçlar ve mesleki bilgi lazımdır.

Diyelim ki ağır inşaat işleri yapacağız;
Hafif inşaat araçlarının yanında merdiven, kalıp malzemeleri, hafriyat araçları vs. gibi araçlar ve mesleki bilgi lazımdır.

Diyelim ki boya işleri yapacağız;
Spatula, zımpara, alçı, boya fırçası, boya, merdiven vs. gibi araçlar ve mesleki bilgi lazımdır.

Diyelim ki elektrik işleri yapacağız;
Kontrol kalemi, düz/yıldız tornavida, yan keski, kargaburun, pense, kablo vs. gibi araçlar ve mesleki bilgi lazımdır.

Diyelim ki elektronik işleri yapacağız;
Ölçü alet(ler)i, düz/yıldız tornavida, yan keski, kargaburun, pense, kablo, lehim, havya, elektronik malzeme vs. gibi araçlar ve mesleki bilgi lazımdır.

Diyelim ki yazılım işleri yapacağız;
Bilgisayar, yazılım geliştirme araçları vs. gibi araçlar ve mesleki bilgi lazımdır.

Nasıl ki gerekli araçlar eksik olduğunda o iş yapılamaz, yapılsa da bir şeye benzemez, beynimizde de gerekli bilgilerimiz yoksa yargılarımız, çıkarımlarımız, öngörülerimiz, kararlarımız yanlış/hatalı olur.

Nedir beynimiz için gerekli bilgiler?
En gerekli bilgi, eğitimini almış herkes tarafından deneyimlenebilen, doğruluğu teyit edilmiş olan referanslara sahip olmaktır.
Bunu sağlayan tek bir kaynak vardır: bilim.

Kişisel eğilimlerimiz ve mesleğimiz gereği bilim insanı olmayabiliriz, ama bilimin bulgularına güvenmeli, düşüncelerimizi, bilgilerimizi sınayacağımız tek kaynak olarak benimsemeliyiz.

Kişisel eğilimlerimiz ve mesleğimiz gereği bilim insanı olmasak bile, asgari bilim bilgisine sahip olmalıyız.

Örneğin, merkezkaç (savrulma) kuvvetini bilmeyen bir kişinin otomobil kullanması sakıncalıdır, 1 tonluk otomobil ile viraja hızlı girip savrularak kendisinin ve/veya başkasının ölümüne sebep olabilir.

Örneğin, göz->beyin->el/ayak koordinasyonundaki yaklaşık 1 sn.lik gecikmeyi bilmeyen biri, hızlı akan trafikte takip mesafesi kuralını ihlal eder, trafik durunca pul gibi öndeki araca yapışıverir.

Trafik kuralları, fizik kuralları dikkate alınarak oluşturulmuş evrensel kurallardır. Bazı noktalarda konulmuş işaretler sürücüye saçma da gelse harfiyen uymak zorundadır. Kullanılmakta olan araç yaklaşık 1 tondur ve bilinçsiz kullanımda çok ağır zararları olabilir, ölüme/sakatlanmaya sebep olabilir. Bir ülkenin gelişmişlik seviyesi trafik kurallarına uyma oranıyla da ölçülebilir. İyi eğitim veren ülkelerde bu oran çok yüksektir, haliyle trafik kazaları sonucu ölüm/yaralanma/sakatlanma oranı düşüktür. Trafik kazalarında ölüme/yaralanmaya yol açan olan temel sebepler yüksek hız sonucu aracın hakimiyetinin yitirilmesi veya durma mesafesinin iyi hesaplanamamasıdır ki, (maganda olmaktan başka) fizik cahili olmaktan, fizik kurallarına meydan okumaktan başka bir şey değildir.

Örneğin, insan vücut yapısını, ihtiyaçlarını bilen, kendi bedenini tanıyan biri yapabileceğinin üzerinde yükler taşımaktan, hareketler yapmaktan kaçınır, mümkün olduğunca doğru beslenir, spor yapmaya özen gösterir. Bunu bir yaşam şekli haline getirir, böylece hem bir çok hastalıktan korunur, hem daha sağlıklı/zinde yaşar.

Günümüzde ülkemizde, sağlıklı beslenme/yaşama konusunda her kafadan bir ses çıkıyor. Peki kime inanacağız? Elbette tüccar olmayan bilim insanlarına.

Toplumsal yaşamda da bazı bilgilere sahip olmak çok önemli ve gereklidir. Toplumda hukuki davaların artması, davaların yıllarca sürmesi, mağdur olanların haklarını alamamaları, devlet baskısının, işkencenin, faili meçhullerin, magandaların, zorbalığın artması adaletin azaldığının, hukukun yetersizliğinin, bunları öğretmeyen bir eğitim sistemine sahip olunduğunun çok önemli bir göstergedir.

Örneğin, devlet nedir?
Kabaca, verdiğimiz vergilerle bize adalet/koruma/eğitim/yol/su/elektrik gibi kamusal hizmetlerde bulunmasını beklediğimiz bir yapıdır. Toplumda hizmet alamadığından şikayet eden, hakkını arayan, haklıyken ve/veya sebep yokken dayak yiyen, gazlanan, işkence gören, hapse atılan, öldürülen insanlar varsa, üstelik bu insanlar çoğunluğu oluşturuyorsa, gelir dağılımı küçük bir azınlığın lehine bozulmuşsa, bu arazlar bir süreklilik haline gelmişse, denetlenemiyorsa, devlet denen yapı halkın kontrolünde/hizmetinde değil, bir avuç tiranın eline geçmiş demektir.

Zamanımızda 200'den fazla devlet var.
Bunları incelediğimizde, teknolojiye, bilime, eğitime, üretime, adalete önem veren ülkelerde halkın devlet yönetimine daha katılımcı olduğunu, gelir dağılımının nispeten düzgün olduğunu, hukukun daha adil olduğunu, insan haklarının, sanatın, sporun çok daha ileri olduğunu ve insanların çok daha mutlu olduğunu görüyoruz.

Eğitim kalitesi düştüğünde, teknolojinin, bilimin, üretimin, adaletin azaldığını, halkın tiranlara biat ettiğini, gelir dağılımının bir avuç kişinin lehine bozulduğunu, toplumun büyük kesiminin yoksullaştığını, toplumun ahlaki çöküntüye uğradığını, insanların mutsuz, ümitsiz, sinirli olduğunu görüyoruz.

Peki,
Eğitimsizlik, bir toplumun yozlaşmasına nasıl sebep olabiliyor?
Nitelikli eğitim, bir toplumun refaha kavuşmasını nasıl sağlayabiliyor?

Vakit buldukça devam edeceğim. Konuya tüm arkadaşların değerli katkılarını bekliyorum.

Sevgiler