PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Demokrasi ve Komünizm..


Sayfa : [1] 2

dilaver
03-02-2007, 13:29
Bana garip gelen Dilaver kardeşimizin hem komünist hem de demokrasi aşığı olması..
Kendisine bu iki farklı ve birbirleri ile çelişkili eğilimi nasıl bağdaştırdığını soralım..

* * * *Sayın Ömer

* * * *Öncelikle aramıza hoş geldiniz diyeyim. Bizzat açan tarafından farklı mecralara taşınan konu başlıgında sorunuzu tartışmaktansa degişik bir başlıkta cevaplamayı uygun gördüm.

* * * * Benim gençlik günlerimde komünizm bir öcüydü, tabuydu ve yasaklıydı. Ögrenilmesi taraftarlarınca bile, emperyalist kültürel bombardımanın etkisiyle yozlaştırılan ortamlarda gerçekleştirildi. Bu ögreti taraftarı konumunda olan pek çok insanın, bugün kemalizmin gericiligine sürüklenmesinin nedenleri de burada aranmalıdır.

* * * * *Sizin de bu argümanı kullanırken ve bu soruyu sorarken ögrenim kaynaklarınızın birinci el degil yozlaştırılmış ikinci ellerden oldugu anlaşılıyor. O halde ögretinin sahibinin düşüncelerinden işe başlamak gerekiyor.

* * * * * Marx komünist düşünceyi manifest ederken ilham aldıgı toplum düzeni ilkel demokrasi idi. Devlet öncesi kabile demokrasilerinde görülen ortak nokta henüz sınıflaşmanın olmadıgı ve tüm kabile bireylerinin eşit katılım ve söz hakkı olmasıydı. Şef yalnızca bir idareci konumundaydı ve diger toplum bireylerinden saygınlıgı dışında bir ayrıcalıgı yoktu. Bu saygınlıgı da davranış ve eylemleri ile kazanmıştı.

* * * * * Gerçi tam da şefin şeflik konumu, özel mülkiyetin gelişimiyle sınıfların oluşmasının ön temelini oluşturmuştu ama Marx bu demokratik oluşumun temelinin mülkiyetin toplumsal olmasından kaynaklandıgını tespit etmişti. Daha sonra mülkiyetin özel nitelik haline gelmesiyle demokrasinin kullanımı alanının daraldıgını ve yalnızca mülk sahibi sınıflar için demokrasi oldugunu digerleri için ise bunun bir diktatörlük anlamına geldigini izleyebiliyoruz.

* * * * * *İşte tam da bu noktada devlet ortaya çıkar, ve toplum siyasi bir örgütlenme haline gelir. Devlet i ise, bir sınıf ya da sınıfların, diger sınıflar üzerine tahakküm aracı olarak tanımlayabiliriz.
O halde demokrasi burada devleti yöneten sınıflar için gerçek, degerleri için ise geçici olmaktadır. Atina demokrasisinde demokrasi soy üyeleri için geçerli fakat köleleri ve digerleri için geçersizdir. Roma halk meclislerinde başlangıçte hem patrisyen hem de plebler için varolan demokrasi daha sonra plebleri dıştalamıştır, kölelerin ise böyle bir hakkı toktur. Tüm bu gelişmelerin ekonomik mimarı mülk edinmenin hakim zümreler elinde birikmesidir.

* * * * * *İlk komünist siyasi örgütlenmeler sosyal demokrat partiler olarak örgütlenmişlerdir. Hem demokrat hem de sosyalist anlamını içerir bu partiler. 2 Enternasyonelden sonra ise sınıf işbirligi çizgisine karşı Lenin sosyal demokratlarla ipleri atarak RSDİP ismin Rusya Komünist *Partisi ne dönüştürmüştür.

* * * * * *Devletin bir sınıf diktatoryası oldugu tezi demokrasi açısından sosyalist bir ülkede mülk sahibi sınıflar için diktatörlük, mülksüzler ve emekçiler için demokrasi anlamına gelir. Burada çogunlugun azınlık üzerinde tahakkümü varsayılır. Uygulamaya ilişkin eleştirileri burada bir kenara bırakıyoruz, bu ögretinin saflıgını degiştirmez. Gene ögreti devletin sönmesi teziyle sınıfların ortadan kalkarak demokrasinin bir devlet biçimi olmaktan çıkıp bir sosyal yaşantı biçimi olmasını öngörür.

* * * * * *Ne var ki ilk sosyalist ülkenin kazanımları ve toplumsal örgütlenmeyi emegin verimliligi esasına göre kurması burjuva ve emperyalist ülkelerde bir panige yol açtı. Komünizmi haklı olarak baş düşman ilan ettiler ve bu ögretiye ve uygulamaya karşı yogun bir ideolojik kampanya ile yanılsama saldırıları düzenlediler. İnsanları bu kampanyaya göre şekillendirmeye çalıştılar. Geldigimiz sonuç kapitalizmin başarısını gösteriyor. Yaygın olan düşünce biçimi komünizmin astıgı astık, kestigi kestik demokrasiyi yok sayan bir ögreti oldugunun kabulü oldu.

* * * * * Komünist toplum adı üzerinde komünler halinde yaşam demektir. Herkesten yetenegine göre, herkese ihtiyacı kadar ilkesini kendine temel düstur olarak koyan bu ögreti ve toplum biçimi, kapitalist ekonominin gelişimini varsayar. Kapitalizmin gelişmedigi şartlarda ise önüne asgari ve azami program olarak iki hedef koyar. Asgari program demokrasinin gelişimi, azami hedef ise komünizme varış sürecidir. Bugünkü sosyal devlet prensipleri ve sosyal hayatımızdaki demokratik kazanımlar ideolojik önderligini komünist ögretinin yaptıgı mücadelerle burjuvaziden zorla alınan mevzilerdir.

* * * * * Son söz olarak komünist olmanın ön koşulunun sınırsız ve özgür bir demokratik anlayışı oldugunun altını çizmek durumundayım. Komünizmin özü her türlü emek sömürüsünün ve sömürü araç ile kurumlarının yadsımasıdır.


* * * * * saygılarımla

sosyalist18
08-02-2007, 22:03
Dilaver hocam, uzun zamandir siteye giremiyordum.Ama ilk yorumu ben yapayim.Cok guzel aciklamissiniz.
Lisedeyken,Birgun halk kutuphanesine gittim."Sinif Mucadelesi" diye bir kitap vardi,yazarini hatirlamiyorum.Komunizm hakkindaki ilk cumle "Komunizm;Dinsizlik dinidir.Peygamberide Marx'tir" yaziyordu :) Bu nasil bir carpitmadir insaf! Insanlar boyle bilgi birikimi olan CUMHURIYETIN kutuphanesinde Komunizmi bir ocu gibi ogrenmesi cok normal galiba hocam.
*Zaten sinifsiz bir dunya olmadan demokrasiden soz edilemez.Insanlardaki milli bilinc oldugu kadar sinif bilincide olsa ne kadar guzel olurdu :)

]"Devletin *bir *sınıf *diktatoryası *oldugu *tezi *demokrasi *açısından *sosyalist *bir *ülkede *mülk *sahibi *sınıflar *için *diktatörlük, *mülksüzler *ve *emekçiler *için *demokrasi *anlamına *gelir"[/color] bu cumle cok guzel ozetliyor.

commandante
09-02-2007, 14:05
Demokrasiyi bugünkü anlamda düşündüğümüz takdirde doğru lomünizm demokrasiye karşıdır.Kapitalist devletlerde uygulanan oligarşik demokrasiye karşıdır.Komünizm kapitalistlerin aksak demokrasilerine bir tepki olarak ortaya çıkmış ve gerçek demokrasiyi savunmuştur.Ancak kemalist ideolojinin taraftarıları ve dinci mürteciler tarafından 80'den sonra empoze edilen eğitim ile komünizm Türkiyede anti demokratik anti insani olarak tanıtılmıiş ve insanları komünizmden soğutmayı ve insanlara yanlış tanıtmayı başarmışlardır.

deli_cevat
09-02-2007, 16:38
Ancak *kemalist *ideolojinin *taraftarıları *ve *dinci *mürteciler *tarafından *80'den *sonra *empoze *edilen *eğitim *ile *komünizm *Türkiyede *anti *demokratik *anti *insani *olarak *tanıtılmıiş *ve *insanları *komünizmden *soğutmayı *ve *insanlara *yanlış *tanıtmayı *başarmışlardır.

kimmiş bu kemalist ideolojinin taraftarları türkeşin itlerimi kemalist oldu ?

commandante
10-02-2007, 01:46
KENAN EVREN VE İ.... ÖZAL VE İ....LERİİ BUNLAR HEM MÜRTECİ HEM LEMALİST GEÇİNİRLERDİ

sosyalist18
10-02-2007, 13:15
80'lerden sonra degil.Ta Cumhuriyet kuruldugundan beri kurumlar sosyalizmi tehdit olarak gormusler.MILLI Egitim sisteminin uzak hedeflerinden en onemlisi; *"ATATURK Ilke ve inkilaplarina bagli TURK gencligi yetistirmektir".
Ilk adimdan beri butun ideolojiler Kemalizme tehdit olarak goruluyor.Sosyalizmin Ulkeyi bolmek icin SOVYET RUSYADAN tarafindan disardan sokulan bir ideoloji oldugu bile yaziliyor.
Bizzat CUMHURIYETIN solcu gecinen (kemalist) aydinlari sosyalizmin dogru algilanmasina zarar vermistir.illaki ornek vermek gerekiyorsa mesela solcu aydin Hıfzı Veldet Velidedeoğlu.Veya Bizzat CUMHURIYET gazetesi.Bu SOLCU kemalist aydinlarca Nedense Mustafa kemalin Anti emperyalist ve halkci *Tarafi vurgulanirda vurgulanir.Bazen sosyalizmle bagdastirilir bu yonu ile.Ama milli Kapitalist burjuva sinifi yaratmaya calisan yonunu hic anlatmazlar(gerci onada bahaneleri hemen hazir!)

Kont
14-02-2007, 16:02
Kemalizm'in direk "gerici" ilan edilmesine karşıyım.Mustafa Kemal bu ülke için önemli bir insandır ve öne çıkarılması gereken özellikleri komünistlere yardımcı olabilir.En başta bir materyalisttir."Ben size hiçbir dogma bırakmıyorum." demiştir,kemalizmden yararlanılabilinir.

Ayrıca kemalizmin bir öğretisi olmadığı içinde kemalizmin ne olduğu tam olarak bilinmiyor.Kenan Evren'de kemalist,Uğur Mumcu'da günümüzdeki neo-liberaller de Atatürkçü...

1960'larda Deniz Gezmiş'in Türk bayraklarıyla Atatürk posterleriyle yürümesinden önemli dersler çıkarmak lazımdır.

aldostu
14-02-2007, 20:42
Ben komünizm, demokrasi ve kalkınmanın beraberce
uygulanabildiği müreffeh bir ülke görmedim.

1970 senesinde Mühendislik 3. sınıfta bir yurt dışı staj hakkı kazanıp,
Yugoslavya'ya gitmiştim.
Bizdeki bir zamanlar TOFAŞ'ın yaptığı gibi,
onlarda FİAT lisansı ile Zastava(Bayrak) marka otomobil imal/monte ediyorlardı.
2 ay orada onlarla beraber çalıştım,yaşadım.

Tito zamanıydı ve en iyi komünistin kendileri olduğunu iddia ediyorlardı,
bütün eksikliklerine rağmen..
Daha sonra gözlemlerimi uzunca anlatırım,
ama gördüğüm bir aksaklığı sorduğumda,
verdikleri cevap beni çok güldürmüştü..

Hayal/iyi niyet/teori başka;
gerçekler,uygulanabilirlik ve insan faktörü bir başka..

Aldostu..

commandante
14-02-2007, 21:41
nolursa komünizm demek gözlerini gerçeklere kapatmak olacaktır ama şunuda söylemek istiyorumki komunizm en iyi sosyal,siyasal ve ekonomik düzendir.

sargon
14-02-2007, 22:25
Demokrasi ile komunizm birlikte olur mu sorusu Marksist açıdan bakıldığında anlamsız bir sorudur aslında. Ancak pratik bunun tam tersini gösterdi. Biri buna liderlerin hataları, başka biri 2. dünya savaşında biçilen komünist kadrolar, bir diğeri bürokrasi ile başedememek gibi gerekçeler getirebilir. Bu gerekçeler çoğaltılabilir. Gerçekte bunun nedeni nedir sorusu yıllarca üzerinde düşündüğüm bir konu oldu.

Olayı teorik olarak "Proletarya Diktatörlüğü" ile açıklamak doğru olmaz. Bu konuda "diktatörlük" sözcüğü insanları yanıltıyor, ayrıca yaygın olarak bir propaganda malzemesi olarak kullanıldığından bu yanılma zor da olmuyor. Halbuki Marksizm'deki "proletarya diktatörlüğü" baskı rejimi anlamına gelmez. Marksizme göre her sınıfın iktidarı o sınıfın diğer sınıflar üzerindeki diktatörlüğüdür. Bu demokrasi biçiminde olabileceği gibi, askeri bir dikta rejimi, faşizm yada daha farklı özgül biçimlerde de olabilir. Örneğin Fransa'da burjuva demokrasisi varken Arjantin'de askeri diktatörlük vardır. Ama her ikisi de "burjuva diktatörlüğü"dür. "Proletarya diktatörlüğü" kavramı da aynı şekildedir, bu yüzden de devlet tipi ve devlet biçimi tartışmaları yapılır.

Markist sınıflar mücadelesi ve kapitalizm-sosyalizm-komünizm sıralamasından bir diktatörlük gerekliliği çıkarmak mümkün değil aslında. Peki gerçek neden farklı oldu? İşler niye kitaplarda olduğu gibi olmadı?

Cevabı elbette birkaç düzeyde açıklamak mümkün ama bence en temel neden şudur. Marks'a göre toplumlar belli gelişme aşamalarından geçerler. Bu devinimi sağlayan da üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkidir. Buna göre aslında sosyalizme geçişin kapitalizmin gelişmiş ve artık çürüme aşamasına geldiği ülkelerde sosyalizme geçişlerin olması gerekirdi. Ancak teori hayat uymadı. Bu durumu Lenin emperyalizmle açıklamaya çalıştı. Bu açıklama yaygın bir kabul gördü Marksistler arasında. Emperyalizm gelişmiş ve sömürüğü ülkelerden elde ettiği avantajlarla kendi cephesindeki çelişkileri hafifletiyordu. Çelişkiler emperyalizmin çürük halkalarında büyüyordu ve gerçekten de devrimler oralarda patladı. Aslında demokrasi kültürü ile hiç tanışmamış, geçmişinde bir meclis deneyimi bile olmayan doğunun despot rejimleri sırayla devrimle ve kolayca bu devrimlerin ideolojisi haline gelmiş olan sosyalizmle tanıştılar.

Rusya, ardından Çin, sonra Çün Hindi ülkeleri, 2. Dünya savaşından sonra Rusya'nın kontrolunde Doğu Avrupa ülkeler, giderek Latin Amerika'ya sıçarayan devrim ve sosyalizm dünyanın üçte birini kısa zamanda kapladı. İşler hiç de gelişmişlikle, üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişkilerle ilerlememiş, basbayağı politik mücadeleler asıl belirleyici olmuştu. Altyapı yani iktisadi temel, üstyapıyı yani siyasal ve sosyal yapıyı belirlememiş, direk üstyapıda hareket eden parti ve gruplar altyapıyı da üstyapıyı da belirlemeye soyunmuşlardı. Doğru dürüst bir işçi sınıfı bile olmayan ülkelerde köylü yığınları monarşik bir iktidarı devirip kurdukları düzenin üstüne de sosyalizm yazıyordu.

Sosyalizm aslında Marksizm'deki teroik çerçevesinden oldukça bağımsız bir biçimde düzene başkaldırma, egemen sınıfları alaşağı etme, alt sınıfların onlara karşı iktidarı şeklinde bir biçime büründü. Aynı dönemde birçok doğu halkında milliyetçi duygular yeni yeni oluşuyordu. Bu duyguların da sözcülüğünü yapacak şekilde sentezler bile ortaya çıktı. Hatta birçok ulusal akım sosyalizmi bri kalkınma modeli olarak kullanabileceğini de gördü. Çünkü merkezi bir yapılanma öngörülüyordu. Teroideki merkezi yapılanma aslında bir dikta rejiminin zorla uyguladığı ekonomik politikanın adı değil daha verimli, daha adil bir uygulama idi ve ekonomik gelişme bunu zorunlu kılacaktı. Pratikte ise adı "sosyalist" olan hükümetlerin elindeki ekonomik bir güç oldular. Devletçilik adında bir ekonomik uygulama bu merkezi ekonomik politikanın adı oldu bütün dünyada.

Bu karmakarışıklığın içinde demokrasi'ye ne oldu? Komünizm'in demokrasiyle nasıl bir ilişkisi vardır? Bu rejimler neden demokratik olamadılar? Bunları da bir sonraki yazıda anlatacağım. Tabii kendi bakış açımdan..

dilaver
14-02-2007, 22:39
kmonünizm en ii sosyal,siyasal ve ekonomik düzendir. * * *commandante

* * *sevgili cammandante

* * *komünizmin sosyal ve ekonomik düzen oldugu tespitiniz dogru da siyasal tespit biraz abartılı. Komünizm sınıfları yadsıdıgı için sınıf siyasetlerini de yadsır.

Ben komünizm, demokrasi ve kalkınmanın beraberce
uygulanabildiği müreffeh bir ülke görmedim. * * * *aldostu

* * *sevgili aldostu

* * *iletimin başında Ömer'e ya da dogru tabirle Hacı'ya cevabımda emperyalist yozlaştırma politikası uyarınca komünizmin ancak ikinci el duyumlarından ögrenildigini ve burjuva kültürel baskısı neticesinde ne olundugu bilinmeden tu-kaka edildiginden bahsetmiştim. Teoride komünizmin iki aşaması oldugu varsayılır. Birincisi sınıfların varoldugu ve bu sınıfların varlıgının proleterya diktatörlügü aracıyla yok edilmeye çalışıldıgı sosyalizm aşaması; digeri ise ancak dünya çapında ve özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerin sosyalistleşmesiyle varılabilecek komün uygulaması ya da sınıfların olmadıgı aşama.

* * Hal böyle olunca böyle bir ülke görebilmenin olanagı yok. Kaldı ki teori geregince böyle bir düzeni ülke sınırları içine hapsetmenin de olanagı yok. Sovyetler Birligi deneyimi başta olmak üzere şahit oldugumuz süreç bir denemeler sürecidir. Ögrenme sürecidir. Ders çıkarılması gereken bir süreçtir. Belki sosyalizmden bahsedebilir ve yanlış ve savaplarını dile getirebiliriz. Ama bunu komünizm adına yapmak gerçekçi degildir. Komünizm hakkında yapılabilecek tek ciddi eleştiri zamanın başbakanı Bülent Ecevit'in dedigi gibi *çok iyi bir sistem ama bence ütopik noktasında olabilir ve onu tartışabiliriz.

1960'larda Deniz Gezmiş'in Türk bayraklarıyla Atatürk posterleriyle yürümesinden önemli dersler çıkarmak lazımdır. * * * * kont

* * * * *sevgili kont

* * * * *dogrudur, Denizler kemalizm adına sosyalizmi savunmuşlardır. Hüseyin İnan haricindeki o zamanki THKO kadrolarının hiç biri sosyalizmi kavramamışlardır. Aynı ekolde bu ideolojiye en çok yaklaşan İbrahim Kaypakkaya olmuştur.

* * * * *O dönem kadrolarında hakim olan düşünce anti emperyalizm ve bagımsızlık demokrasi düşüncesidir. Aslında onlar kemalizmin sol versiyonu idiler. Ne teori üretmeye ne de teorinin ne olduguna dair araştırma zamanlrı olmuştur. Ancak asla taviz vermemişler, asla uzlaşmamışlar ve gerçek birer halk kahramanı olmuşlardır. O dönemde anadoluda dogan pek çok cocugun ismi Deniz dir, devrim dir. En temel meseleleri sosyalizmin bir işçi sınıfı hareketi oldugunu kavaramamaışlardır ve buna uygun örgütlenme yerine maceracı bir silahlı başkaldırıya kalkışmışlardır.

* * * * *Türkiye'de kemalizmin ideologlarından biri Vedat Nedim Tör dür. * 1925 senesinde parti listesi ile birlikte teslim olarak TKP yi dünyada kendi kendini tasfiye eden ilk KP yapmıştır ve bundan sonrada Kadro dergisi teorisyenleri ile birlikte Kemalizmin ideolojik yapısını kurmaya soyunmuştur. Kemalizm 1920 lerin kuruluş ideolojisidir. Bunu 21 yy da yaşatma ve sürdürme şansı yoktur. Nitekim olmuyor da.

Ne yazık ki eskinin komünist devletleri Polonya, Çekoslovakya ve Macaristan 1990 larda çoğulcu demokrasi rejimine geçeli 10 yıl bile geçmeden bizim 80 yıllık demokrasimizi sollamıştır * * * * cem

* * * * * *sevgili cem

* * * * * *bu tespitinden sonra neden diye sormak gerektigine inanıyorum. Kautsky Lenin ayrışmasında Kautsk ye hak vermene katılmıyorum. Nitekim tarik bolşevikleri haklı çıkardı. Burada Kautsk Lenin haricinde Trotsky'yi degerlendirmek lazım diye düşünüyorum. Ama neden bu tespitini ne yazık ki diye başlayıp ne acı ki diye bitirmeni anlamış degilim. İletinde tartışılması gereken son derece çarpıcı ve güzel tespitler var. Özellikle reel sosyalizm ile ilgili.

* * * * * *Bu tartışmanın süregidebilecegini umuyor ve bunları tartışmayı daha sonraya bırakıyorum.


* * * * * * saygılarımla

Kont
14-02-2007, 23:13
Sayın dilaver,

Haklısınız kavrayamadılar zaten Türkiye'de komünizmin istenilen etkiye ulaşamamasının en önemli nedeni ülkemizde tabansız olmasıdır.Bu yüzden Deniz Gezmiş ve arkadaşları küçük burjuva devrimcisi damgası bile yemiştir.

Kautsky-Lenin konusunda Kaustsky'e haklı demek bana göre zordur,çünkü "proleterya diktatörlüğü" Lenin'in icadı değildir.Tamamen Marx'tan çıkarsamasıdır.Kautsky ise hem Marksizm'den kopamıyor aynı zamanda da Marx'a göre proleterya diktatörlüğüne gerek olmadığı gibi desteksiz açıklamalarda da bulunuyordu.Dolayısıyla II.Enternasyonal'deki o efsanevi Kautsky yerini bir oportuniste bıraktı.

Lenin'in bir sözü vardır:"Kautsky'nin bu dönekliği karşısında artık Bernstein fino köpeği kalır." :)

Son olarak demokrasi konusuna değinecek olursam:Marx ve Engels her türlü ikiyüzlülüğü,ahmaklığı ellerinin tersiyle etmiş,tabuları da paramparça ederek tarihi materyalist bir şekilde değerlendirmişlerdi.Burjuva ideologlarının en çok üstünde durdukları konu *"Marksizm'de Ahlak"tır.Çünkü Marx ve Engels değişmez ahlak kurallarını reddediyordu fakat bu öyle çarpıtmalara söz konusu oluyordu ki marksistler ahlaksız" olarak nitelendiriliyordu.Saf halkta Allah,Muhammed,İsa laflarıyla çok kolay uyuşturuluyordu.Demokrasi,diktatörlük gibi kavramlarda aynı ahlak gibi burjuva tarafından olağanüstü bir şekilde kullanıldı ve hala kullanılıyor.

commandante
14-02-2007, 23:14
sevgili dilaver
Bence komünizm siyasl bir düzendir çünkü yadsımanın yadsınması ilkesine göre komünizm bir siyasal sistemdir.Komünizm proleterya lehine diğer sınıfları yok sayar ve bir proleterya diktatoryası komünizmin ayaklarından bir değilmidir?Komünizm yaşam sanatı ve siyasetidir

dilaver
14-02-2007, 23:27
sevgili kont

* * *proleterya diktatörlügü komünizmin ilk aşamasının siyasi sitemi ancak bu sistem içinde siyaseti ve sınıfları barındırıyor ki bir devlet biçimi. Ama sınıfların olmadıgı bir noktada siyasetten bahsetmek anlamsız bana göre. Yadsımanın yadsıması şöyle işliyor.

* * *ilkel toplum - bu bir sosyal toplumdur

* * *sınıflı toplum *- bu siyasal toplumdur ve yadsımadır

* * *sınıfsız toplum - bu siyasallıktan ve sınıflardan uzak teknoloji aırlıklı bir toplumdur ve yadsımanın yadsımasıdır. Temel itibarı ile siyasetten çok sosyallik içerir.

* * *Sınıfsız toplumun temeli olabilecek olan komünleri ele eldıgımızda burada siyaset olmaz. Ama düşünce , eleştiri ve yapıcılık olur. Bu tam manasıyla sosyal bir toplumdur, tam anlamıyla sosyal bir *demokrasidir.

* * * Denizlerin küçük burjuva devrimcisi damgası yedigi tahlilin biraz öznelcilik içeriyor. Çünkü bu tahlil bizzat birlikte savaştıgı arkadaşları tarafından yapılagelen siyasi bir özeleştiridir. Bu nesnel bir durum tespitidir ve temeli sınıfların düzene karşı bakış açıları temel alınarak yapılmıştır. Bu Denizlerin devrimci cesaret ve özverileri ile inançlarını yadsımaz.


* * * *saygılarımla

sargon
15-02-2007, 00:11
Geliyoruz demokrasiye. Dünyaya Marks'ın döneminden ve Avrupa'dan baktığınızda, demokrasi mücadelesinden çok sınıf mücadelesi görürsünüz. Gerçekten de Fransız devriminden sonra Avrupa'da arka arkaya patlayan devrimler ve ayaklanmalarda (1815, 1830, 1848, 1871) çok açık bir sınıf çatışması vardır. Sınıflar da temsilcileri de apaçık ortadadır. İşçiler, burjuvalar, köylüler kendi sınıfsal taleplerini öne sürerler. Aslında bütün bu süreç Avrupa'yı derinden etkilemiş olan Fransız devriminin artçı sarsıntılarıdır. Kapitalizm sessiz sedasız falan değil gümbür gümbür gelir, bütün Avrupa'yı birbirine katar, arkasına işçileri de alır. İşçiler daha da ileri gidip burjuvazinin isteklerinin çok ötesine geçer ve burjuvaların gözünü korkutur. Onları nefret ettikleri monarşilerle ittifaka zorlar.

Görüldüğü gibi bu süreçte demokrasi mücadelesi kavramı pek büyük bir öneme sahip değildir. Mark proletarya diktatörlüğü sözünü kullandığında bu kavram bugün insanlarda yarattığı etkiyi yaratmıyordu. Anlatmak istediği şeyi tam olarak anlatıyordu.

Demokrasi mücadelesi kavramı da aslında nerdeyse 2. Dünya savaşına kadar bugünkü anlamda pek kullanılmadı. Daha doğru bir ifadeyle siyasal rejimi ifade eden bir kavramdan çok sınıf ilişkilerini ifade eden biraz melez bir kavramdı.

Bugün demokrasi kavramına yüklenen anlam hala yeine oturmuş değil. Bunun ayrıca tartışılması gerekir belki de. Kavramı açıklamaktan daha önemli olan süreci açıklamak olsa gerek. Benim iddiam şudur: Demokrasi bir süreklilik taşır. Toplumların gelişme süreci ile birlikte oluşan birşeydir. Yani iktidara gelen Ahmet'in, Mehmet'in sunmasıyla veya zorlamasıyla, şu yada bu şekilde siyasal süreçlerin sıkıştırmasıyla ortaya çıkmış bir devrimle falan demokrasi olmaz. Uzun ve zorlu bir süreçtir. Batı Avrupa ülkelerinde katılım mekanizmaları, düşünceyi ifade etme mücadelesi, sistemden bağımsuz kurumlar, anayasalar vb. çok yeni şeyler değildir aslında. Bizim Ortaçağı karanlığı olarak düşündüğümüz dönemlerde bu tür gelişmeler var örneğin. Magna Carta'nın tarihi 1215'dir. Daha Osmanlı beyliği bile ortada yoktu. Elbette vatandaşlık hakları ve giderek insan hakları kavramlarına ulaşmak için yüzyıllar gerekiyordu. Ancak bunlar için verilen mücadelelerin sonucudur demokrasi denen şey.

Eğer bir ülkede daha feodal dönemlerde "demokrasi" ne kadar gelişmişse o ülkede kapitalist sistemde de o kadar gelişmiş bir "demokrasi" ortaya çıkıyor. Aralara giren birkaç yıllık yada birkaç onyıllık baskı rejimleri olsa da toplumsal gelişmişlik ve alışkanlıklar demokratik kültürü tehrar kurmayı başarıyor. Bu mücadelelerin olmadığı yada oldukça uzun süre kötürüm edilmiş olan toplumlarda ise demokratik bir kültür ya gelişmemiş oluyor yada hep sorun yaşıyor.

Sosyalist siteme geçen Rusya bir köylü toplumuydu. Bolşevik partinin iktidarı alma süreci incelenirse görülecektir ki, bu sadece birkaç aylık bir süreçtir. Bir partinin o anki gelişmelerden dolayı kısa süreli olarak çok yüksek bir desteğe sahip olması gibi şeyleri bugün çokça yaşıyoruz. Geçmişte DP, ANAP, AKP gibi partiler böyle şayleri yaşadılar. *Hatta kurtuluş savaşından sonra Kemalistler de böyle bir kitlesel güce ulaşmışlardı. Bolşevikler'in bu iktidarı elde tutmaları aslında uzun süre mümkün de değildi. Mecliste ikinci parti durumundalardı. Ama devrimle birlikte iktidarı ele geçirdiler. Birinci parti durumundaki Sosyalişst Devrimciler'le ittifak yapıp sonra da onları safdışı bıraktılar. Sonra da başka bir partiye izin vermediler. Aslında demokratik brikimi olan bir ülkede olsaydı bunu yapmaları mümkün değildi. Ama Rusya'nın daha ilk meclis deneyimiydi ve Çar sultasında yaşayan bir köylü toplumu sözkonusuydu. Türkiye'deki süreç de benzer şekilde yaşandı. Kemalistler iktidarı ele geçirdiklerinde belki bir süre geniş bir toplumsal desteğe sahiptiler. Sonra bu desteği kaybetmelerine karşın iktidarı bırakmadılar.

Burda bir parantez açmak lazım aslında. Rusya ile Türkiye karşılaştırıldığında birinde çok partili hayata geçmeyen diğerinde ise geçen bir ülke görüyoruz. Peki Türkiye'de deomrasi birikimi Rusya'dan daha mı fazlaydı? Hayır, aslında daha az olduğu çok rahat gösterilebilir. Fark şu ki, ABD'nin Stalin'i çok partili rejime zorlayabilecek gücü yoktu, tersine en sıkı rajkibi idi Sovyet rejimi. Türkiye'yi ise çok rahatça zorlayabiliyordu. Görüldüğü gibi toplumsal dinamikler zorlamadan da çok partili hayat falan olabiliyor. Ama bunun epeyce göstermelik olduğu sonraki yıllardaki darbelerle ortaya çıktı.

Parantezi kapatıp demokrasinin sürekliliğine devam edelim. Sosyalist ülkelerde deomkrasiden yoksunluğu onların toplumsal dinamiklerinin gelişmemişliği ile açıklamak yöneticilerini aklamak anlamına gelebilir. Buna da birkaç şey söylemek isterim. Komünist parti liderlerinde neden iktidarı bırakma diye bir alışkanlık yoktur? Lenin erken öldü, Stalin ölene kadar devlet başkanı idi, Kruşçev hastalanmasaydı o da ölene kadar liderliği bırakmazdı. Mao da öyle, Tito da, Castro da. Yani George Washington'un 1789-1797 arasında 3 dönem başkanlık yapıp sonra başkanlığı bırakması ve bunun bir gelenek haline gelmesi (http://tr.wikipedia.org/wiki/ABD_ba%C5%9Fkanlar%C4%B1) düşünüldüğünde gerçekten garip bir durumdur bu. *1917'ye kadar nerdeyse 150 yıl var. Ortada 150 yıllık bir gelenk var. İyi yada kötü nerdeyse 200-300 yıldır bir meclis geleneği var dünyada. Ama sosyalist liderlerin aklına hiç geliyor iktidarı bırakmak. Çok partili hayat için de aynı şey söylenebilir. Rusya'da bolşevikler devrimden önce meclistelerdi ve 1917'de yapılan seçimlerde ikinci parti haline gelmişlerdi. Devrimden sonra da sosyalist devrimcilerle koalisyon yaptılar. Yani aslında bir çok partili hayat deneyimi vardı. Ama çok partiyi bir kez daha düşünmediler. Gerekçe hazırdı. Her sınıfın bir partisi olur!.. Nerden çıkmış bu? Neden bir sınıfın bir partisi olsun? Bu tamamen bir diktatörlük rejimini sürdürmenin bahanesi idi. Biri çıkıp "ben de komünistim kardeşim, ama iktidardaki komünistler gibi düşünmüyorum, farklı bir yol izleyeceğim, parti kurmak istiyorum" bile diyemiyordu. Kısacası aslında sosyalist ideoloji diktatörlüğün ideolojik kılıfı olmuştu. Bu gelenek sosyalist ve komünist partiler üzerinde o kadar büyük bir etki yarattı ki, bugünün birçok gelenekçi partisi adeta birer demir yumrukla yönetilirler. Başlangıçtaki içerikten tamamen kopmuş, demokrasi, insan hakları, özgürlükçülük, çoğulculuk, seçim ve çok partili hayat, farklılıkların korunması, azınlıklar *gibi şeylerden tamamen uzakta ve bunları tamamen bir araç yada laf olsun diye ağzına alan bir kesim haline gelmiş durumdadır. Elbette bu insanlar muhalif oldukları için, ezildikleri ve saldırıya uğradıkları için fazla üzerlerine gitmek doğru değil. Ancak demokratik bir kültürden uzak oldukları sürece insanlara sundukları sosyalizm yada devrim alternatifinin geçmişteki sosyalist rejimlerde yaşadıklarımızdan hiç bir farkı olmayacaktır.

Sonuç olarak, demokrasi bilinci olmayan, buna önem vermeyen, burun kıvıran veya tamamen göstermelik bir araç olarak gören bir toplum ister kapitalist ister sosyalist ister "Kemalist" -Türkiye özgüllüğünde bazı Kemalistler ikisinden de farklı bir Kemalist rejim olduğunu iddia etikleri için- isterse de "İslamist" - aynı iddiayı İslamcılar da kendi açılarından ileri sürüyorlar- olsun geri kalmaya, baskı rejimleri içinde bocalamaya, ekonomik, siyasal ve sosyal açıdan zayıf olmaya mahkumdur. Demokrasi mücadelesi göstermelik, önemsiz birşey değil, tersine bütün siyasal eksenin temelinde yer alması gereken bir omurgadır.

dilaver
15-02-2007, 01:00
Demokrasi bir süreklilik taşır. Toplumların gelişme süreci ile birlikte oluşan birşeydir

* * * *sargon, tahminim Marx da böyle düşündü. Süreç olarak ele alındiginda da onun öngörüsünün dogru oldugu görülüyor. Ancak özellikle Marx tan etkilenmeler sonucu olarak ortaya çıkan sosyal demokrasinin ya da sosyalizmi kabul eden demokratların azgelişmiş ya da kapitalizmin gelişmedigi ülkelerde demokrasi ile ilgili başka seçenekleri yoktu ve kafayı gözü yara yara ilerlediler.

* * * * Konumuz komünizm olduguna göre Marx ın hiç bir yerde ilkel demokrasileri komünizm adına alkışlamadıgını görüyoruz. Aksine o Almanyadaki, İngilteredeki, Fransadaki bir işçi devrimini bekliyordu. Çagı da bu devrimlere müsaitti. Onun için Paris Komününü alkışlamıştı.

Sosyalist siteme geçen Rusya bir köylü toplumuydu. Bolşevik partinin iktidarı alma süreci incelenirse görülecektir ki, bu sadece birkaç aylık bir süreçtir

* * * * bir devrimde önemli olan kitlelerin tarafsız kalmasıdır, yoksa 100 milyon nüfusu olan bir ülkede 50 milyonun diger elli milyonla kavgası düşünülemez. Nitekim bolşevik devrimi sırasında bolşevik partisinin üye sayısı 3,000 civarıdır ve bu yetmiştir. Önemli olan sovyetlerdeki kitle önderlerini ikna edip kazanmak idi ve yapılmıştır. Kaldı ki 9 ay az bir zaman degildir. Rusya köylü toplumu olmakla beraber hakim üretim tarzı kapitalist idi. Yeteri kadar işçisi vardı ve bu da yeterli olmuştu.

* * * * diger hususlar da önemli ama daha sonra


* * * * saygılarımla

Kont
15-02-2007, 03:24
Denizlerin  küçük  burjuva  devrimcisi  damgası  yedigi  tahlilin  biraz  öznelcilik  içeriyor.  Çünkü  bu  tahlil  bizzat  birlikte  savaştıgı  arkadaşları  tarafından  yapılagelen  siyasi  bir  özeleştiridir.  Bu  nesnel  bir  durum  tespitidir  ve  temeli  sınıfların  düzene  karşı  bakış  açıları  temel  alınarak  yapılmıştır.  Bu  Denizlerin  devrimci  cesaret  ve  özverileri  ile  inançlarını  yadsımaz.
Â
----

Haklısınız sayın dilaver,ne olursa olsun sindiremiyor insan,hoşgörün o kadarını. :)

tewderi
15-02-2007, 11:16
komunizm , Ütopya(vigtor Hugo) daki görüşlerle bağlantısı varmı?
Oradaki Komunizm mi ?

Komunizm hakkında pek bilgim yok.

sargon
15-02-2007, 15:15
* * bir devrimde önemli olan kitlelerin tarafsız kalmasıdır, yoksa 100 milyon nüfusu olan bir ülkede 50 milyonun diger elli milyonla kavgası düşünülemez. Nitekim bolşevik devrimi sırasında bolşevik partisinin üye sayısı 3,000 civarıdır ve bu yetmiştir. Önemli olan sovyetlerdeki kitle önderlerini ikna edip kazanmak idi ve yapılmıştır. Kaldı ki 9 ay az bir zaman degildir. Rusya köylü toplumu olmakla beraber hakim üretim tarzı kapitalist idi. Yeteri kadar işçisi vardı ve bu da yeterli olmuştu.

Bahsettigim sey tam da buydu. Devrim yapmak icin uygun zaman ve durumda kucuk bir azinlik yeterli olabilir. Ancak daha sonra o devrim yapan iktidari surekli iktidarda tutabilmek icin cogu zaman bir baski rejimi gerekir. Sovyetlerde olan da buydu. Bunu degistirmek ve daha demokratik bir sistem ornegi kurmak olanaksiz da degildi. Ancak olmadi. Demokratik birikim cok zayifti.

Bolsevik devrimde kitleler tarafsiz kalmadi. Tersine cok buyuk bir hareketlilik var aslinda. Bolsevik partinin uye sayisinin azligi yaniltici olabilir. Cunku sert uyelik kistaslari vardi. Ama kitle destegi cok buyuktu. Aslinda sosyalist devrimcilerin kitle destegi onlardan da buyuktu. Monarsi yanlisi olanlar azinlikta kaliyorlardi. Bolsevikler ulke 1. dunya savasinin icinde iken savasa karsi ciktilar ve bu politikalari buyuk bir guc kazanmalarini sagladi.

Benim asil vurgulamak istedigim konu gume gidiyor gibi geliyor bana. Demokrasinin bir komunizm, laiklik, Kemalizm, su yada bu rejim meselesi olmadigini, bir sureklilik arzettigini vurgulamak istiyorum asil olarak.

Kemalizm tartismalarinda da, laiklik tartismalarinda da, Kurt sorunu tartismalarinda da bu one cikiyor hep. Bircok laik var, demokrasi ile alakasi bile yok adamin. Sistem laik olsun da isterse fasizm olsun. Yada devrimci, komunist falan var, demokrasi hic bir onem tasimiyor. Birinci sirada devrim geliyor, komunizm geliyor. Hatta bircok devrimci aslinda bir sinifsal cikarla bile hareket etmiyor, dusunmuyor. Cunku yuzde 80'i aslinda kucuk burjuvadir. Iscilikle alakasi bile yoktur. Ne sinif cikari olacak ki. Tamamen bir politik bagnazlik aslinda. Bu politik bagnazligin temel nedeni de demokrasi kultrunden uzakliktir. Bircok defa sunu soyleyen insan duydum: "Aslinda cok partili hayata gecilmekle hata yapildi. Herseyin nedeni bu." Yani bazi Kemalistler icin laikligin falan elden gitmesinin nedeni demokrasidir. Mantik garabetini goruyor musunuz?

Butun bu karmasada neyi birinci siraya koydugunuz onemlidir. Hem komunistim hem demokratim diyorsun. Yada hem Kemalistim hem demokratim diyorsun, Yada hem Islamciyim hem demokratim diyorsun. Hangisi birinci sirada geliyor?

Bunun benim acimdan sundan farki yoktur. Hem insanim hem muslumanim, hem insanim hem milliyetciyim , hem insanim hem sosyalistim. Oncelikli olan insan olmak midir yoksa ideolojik tercihin mi? Eger birinci siraya insan olmayi koyuyorsan, politika cephesinde de birinci siraya demokrat olmayi koymalisin. Olayin anahtari benim acimdan budur. Ideolojik tercihini insan olmanin, demokrat olmanin onune koyan insanlarin tarihe hediye ettikleri sayisiz cirkinlik var. Bunlardan kurtulabilmek icin diyorum ki, once insanim sonra sosyalistim yada *once demokratim, sonra sosyalistim.

antimuhammed
15-02-2007, 17:32
İslam ve demokrasi farklı şeylerdir. “Demokrasiye açık” ya da demokrasiyle “bağdaşır” olmamak salt İslam’a ilişkin olmayıp tüm dinlere ait bir özelliktir ve dinler genel olarak tutuculuğu ve itaatı telkin etmelerine karşın, herbir dini inanca dair “demokratik argümanlar”dan da söz edilebilir. Bir erkeğin 4 kadınla evleenebileceği, recm gibi cezaları, ramazan ayında sokakta yemek yemeyi ... örnekler sonsuzdur gelide demokratik bir islamla özdeştir

“Boş inançlar yeryüzünde hep iktidar sahibi/. Körün başka körlere kılavuzu gibi.”

http://www.youtube.com/watch?v=QuIVWUkw85s

sargon
15-02-2007, 17:44
Fatmanur arkadasim, yanlis baslikta tartisiyorsun. Kuran'da yada Islam'da demokrasinin olmadigini anlatan yuzlerce baslik var bu forumda. Burasi komunizmde demokrasinin olup olmadigini tartisan baslik. :)

tewderi
15-02-2007, 17:45
Fatmanur konuyla alakası yok biliyorum ama merak etim sen şu islamışığı mıydı neydi öyle bir islami forum vardı oradaki fatmanursun değil mi ?

antimuhammed
15-02-2007, 17:51
3. Eger (kendileriyle evlendiginiz takdir de) yetimlerin haklarina riayet edememekten korkarsaniz begendiginiz (veya size helâl olan) kadinlardan ikiser, üçer, dörder alin. Haksizlik yapmaktan korkarsaniz bir tane alin; yahut da sahip oldugunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrilmamaniz için en uygun olanidir.

Hala anlamıyor musun. öyle yada böyle işin özünde 1 den fazla eş alma durumu var. Kadın Erkek eşittir. Cinsi organlar hariç *dışında biyolojik olarakta aynı organlardan oluşur. Ve bu ayette ki ismi Nisa neden erkeklere sesleniyor evlenme konusunda? Bu ayette sanki kadınlar tezgahta sıralanmış maller gibiler.



Bu mu demokrasi. Suçu işlediğinde daha yaşı 16 olan çocukları asmak?
http://www.dailykos.com/story/2005/7/22/102249/246

tewderi
15-02-2007, 18:04
Fatmanur hiç kadınlara seslendiği Ayet varmı Allah .c.c

antimuhammed
15-02-2007, 18:23
O recm de atılacak taşların büyüklüğünü bile belirleyip o taşları atanlar kim? Müslümanlar değil mi?
Histeri halinde taşları fırlatanlar inançlarını demokratik olarak yerine getiriyorlar değil mi? 16 yaşındaki çocuğun ipini çeken kim?Demokrasi değil mi? Tabi hadisler var demokrassiyi sağlamlaştıran. O hadisler ve Kuran öyle açık bir kitap ki o açıklıktan insanlar demokratik olarak RECM i çıkartıyorlar. İslâmiyet, bir teokrasidir.Kuran'a ve hadislere bakarak bir hukuk sistemi yaratmak ta mümkün değildir. Mümkün olsa bu hukuk sistemi demokrasiyle uyuşmaaaaaz.

İslâmiyette otorite ile iktidar arasında ananevi bir ayırım yok. Umumiyetle ikisi de bir vakıa olarak kabul edilir. Ruhani iktidar Kuran bilgisine dayanır; Kuran'ı ve Sünneti bilen her müslüman, öteki müslümana eşittir. Ruhani ile cismani içiçedir. İdeal İslâm sitesinde bütün müminlerin belli hakları vardır. Ehliyetleri olmak şartıyla sitenin bütün makam ve mevkilerine geçebilirler. Mevkiler ayrıdır, içtimai durumlar farklıdır, ama müminlerin mümin olmak haysiyetiyle hakları eşittir. İslâmda a öncelikli bir imtiyaz ve sınıf mefhumu yoktur
Demokraside ise söz konusu olan ilk büyük değer, insan kişiliği ve hürriyetidir. Sosyal hiyerarşi, tabii hiyerarşinin bir uzantısıdır. Eşitlik nisbidir.

Oysa, hür insan kavramı, İslâm için hukuki bir kavramdır, meteafizik bir kavram değil. Hürriyetin temeli, İslâm camiasının bütün üyeleri arasındaki çok güçlü ve sürekli bir inanç: tam bir hak eşitliği olduğu inancı. Bütün müminler, kanun karşısında eşittirler, çünkü kardeştirler. Kulun bütün haysiyeti mümin oluşunda; kul, mümin olunca hukuki bir statü kazanır, dilenciyi halifeye eşit kılan bir statü. İman Tanrı ile kul arasında tek taraflı bir mukavele. Mukavelenin kula yüklediği görev: Rabbin birliğini ikrar.

İnsanlar doğuştan eşittirler İslamiyette, çünkü kuldurlar, fanidirler. Menfi bir eşitlik bu, hiçbir değer belirtmez. Sonra iman sayesinde yeni bir eşitlik kazanır, kardeş olurlar. Rabbin lütuflarından aynı ölçüde faydalanacaklardır: hukuki ve müspet bir eşitlik.

* * *Buraya kadar yazdıklarım çok güzel şeylerdir ama bunlar demokrasi için yeterli değildir. İşler bir müminin suç işlemesiyle yada farklı düşünmesiyle değişiyor. Her ne kadar islam yönetimde inananlara bunları sunuyorsa da inanmayanlar açısından bakıncada madalyonun öbür yüzü ortaya çıkıyor


Hükm, yalnız Allah'ındır.Vatandaşlığı yapan kan ve toprak birliği değil, inanç birliği. Ümmetin demokraside karşılığı yok. Hem siyasi hem dini bir bağ bu.

Kuran Tanrısı dünya üzerindeki adaletsizliklerin de kendisi istediği için var olduğunu iddia eder. (Ali Imran 26,37/ Necm 48) Bunun doğruluğunu savunur. (Sura 27/Alak 6,7)Ve bu adaletsizliğe karşı çıkılmasınıda da eleştirir. (Zuhruf 32) Üstelik "öbür dünya", eşitsizliklerin daha da fazla olduğu bir yerdir (Isra 21). Şartlar böyleyken mevcut adaletsizlikleri değiştirmeye çalışmak da, Allah'in iradesine karşı çıkmaktır. Kuran'in toplumsal bir kurtuluş projesi üretememesinin de sebebi budur. Çünkü "Kurtuluş"un tanımı gereği toplumsal düzenlemelere gitmek Allah'ın iradesine ters düşmek demektir.

Demokrasinin en önemli kuralı, egemenliğin halka ait olmasıdır. Seriatçı ise, "hakimiyet Allahıindır" iddiasındadir. Yine demokrasinin en önemli gereklerinden düşünce özgürlüğü de Şeriatta olmayan bir kavramdır. Hatta Islam'da en büyük suçolarak geçer. Eğer *inanmıyorsaniz öldürülürsünüz. (Tevbe 5/Bakara 190-191/Nisa 89,91/Maide 33)

tewderi
15-02-2007, 18:23
Fatmanur kadını nasıl kurtardı merak etim mirastamı boş boş boş ol diyemi ?
Veya birden fazla eşe karşı çıkmayarak mı?

Yada cariyelik sistemini kaldırmadığından mı?

Yada bekar kadın kalmasın diye Hz Hasan 300 tane eş aldığından mı ?

antimuhammed
15-02-2007, 18:42
Hala anlaşamadık. Ben ne diyorum sana. Olması gereken bu değil. Kadın erkek EŞİTTİR: Ne demek yaaa Allah cebine para verdiyse, ve birde haksızlık yapmaktan korkarsanız diye bir suçu hafifleten cümle var. Sonuç değişmiyor. ERKEK DÖRT KADIN ALABİLİR:. Bütün diğer denenlerin bir anlamı kalmıyor. ADALET YOK. *

Koskoca Nisa da ki Nisa kadınlar demek ve sadece erkeklere sesleniyor. (Nisa 4 Kadinlara mehirlerini gönül rizasi ile (cömertçe) verin demek bir kadın hakkı değil). Miras konusun da kadına verilen pay eşit değil.
Ya ne demek bu (Harp esiri olarak) sahip oldugunuz cariyeler müstesna, evli kadinlar da size haram kilindi. Böyle adalet mi olur? arkasından da Süphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir. Bu kararın ilimle ne alakası var?
Hele bu ne demek? Demokrasi mi. Hür kadından bahsediyor cariye köle!!

25. Içinizden, imanli hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altinda bulunan imanli genç kızlarınız(sayılan) cariyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Hep aynı köktensiniz . Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da tutmamaları şartı ve sahiplerinin izni ile onları (cariyeleri) nikâhlayip alın, mehirlerini de normal miktarda verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadinların cezasinin yarısı(uygulanır). *Başlığı kadınlar olan Nisa da sadece erkeklerin kadınları nasıl kullanacağı yazılmış. Geriye kalan yerlerde kadınlarla alakası olmayan konulardan bahsedilmiş. İsa nın ne alakası var kadınların başlığı altında?

antimuhammed
15-02-2007, 18:57
peki *cahiliye *de *ne *vardır....bunların *hic *biri *yoktu...kadın *bir *maldı *resmen.ve *hic *bir *hakkı *yoktur.mirastanda *hic *bir *sey *alamıyordu.yanı *kuran *kadının *kurtarıcısı *oldu.
*

Cahiliye devri Arapların kendi utancıdır. Bu o dönemde bütün dünyanın cahiliye dönemi yaşadığı anlamına gelmez. O dönemde kafir olarak yaşayan Türklerde ki kadının hayatına bir göz atıver. Tarihin çok eski dönemlerinde insanlık anaerkil olarak yaşamıştır. Totemist toplumlar anaerkil aile yapısına sahiptir; türk toplumu ise babaerkil aile yapısındadır.

“Ben Ebulgazi Bahadır Han, bu günün Türk kuşağına derim ki: Türk’te kadın erkekten değerlidir, otağın asıl sahibi KADIN’dır. Analarımız, kızlarımız, karılarımız, Tanrı’nın erkeklere erlik (olgunluk) yolundaki armağanı olan kadınlarıdır. Babam Yadigâr Han anlatırdı ki, onun çocukluğunda kadın önden gider aş’a (yemeğe) önce o el atar, miras kız çocuğa kalırmış. Daha sonra kör olası Rus ve Arap düşünceleri iki yanlı gelmişler, bize olmayan nice nice duygular getirip içimize salmışlar”

Bu arada sadece Pakistan'da özellikle muhafazakar kırsal kesimlerde 5 yılda yaklaşık 4 bin kadın cinayetine kurban gitti.. Bunlar resmi rakamlardır. Gayri resmisini gelin siz hesap edin.14 islami ülkedeher yıl 5 bin kadın namus cinayeti mağduru.

antimuhammed
15-02-2007, 19:48
Hadi bir git İran a Arabistana gör nasılda ana erkil bir din İslamiyet. Tutmuş bana Meryem i örnek veriyorsun.
İyide ona mı inanıcam. Bakire Meryem hikayesine. Bir Allah a güveniyordum ama oda Meryem i kirletti. Ona inanırsam Zeus a ve diğerlerinede inanmam lazım. Çünki o dinlerdede bu hikayelerden onlarcası var. Okumasıda çok zevk verici.

Zeus un Danoe nin odasına bir ışık gibi girip kızı hamile bırakması mesela.

Argos kralı Akrisios’un tek çocuğu vardı. Danae adındaki bu kız, ülkenin en güzel kızıydı. Günlerden bir gün Akrisios, Delphoi tapınağına giderek bakıcıya ilerde torunu olup olmayacağını sordu. Bakıcı, Danae’nin bir oğlu olacağını, çocuğun da büyüyerek ileride kralı öldüreceğini bildirdi.

Üzüntüden şaşkına dönen kralın yapabileceği tek şey vardı aslında: kızını öldürmek! Ama Akrisios’un elinden gelmedi bu babalık duyguları pek güçlü değildi güçlü, ama tanrılardan korkuyordu. Yeraltından demirden bir ev yaptırdı; evin sadece damında küçücük bir delik vardı. O delikten içeriye hava ve ışık girebiliyordu. Kimsenin o eve giremeyeceğine aklı yatan Akrisios, kızını oraya kapattı.

Demir duvarlı odasında uzun günlerin, uzun saatlerin geçmesini beklemekten başka bir şey yapamayan, sadece tavandaki delikten beyaz bulutlara bakan Danae, bir gün Zeus’la sevişti. Tanrılar tanrısı altın bir yağmur olarak inmişti tavandan. Sonunda Delphoi’deki bakıcını dedikleri çıktı; kral Akrisios’un bir torunu oldu.

“Danae oğlunu bir süre kraldan gizledi; ama oda küçücüktü. Çok geçmeden Akrisios, bebeğin farkına vardı.
“Oğlun oldu demek!” diye bağırdı öfkeyle.
“Evet,” dedi Danae.
“Kimden bu çocuk?”
Danae gururla: “Zeus’tan,” diye cevap verdi.

Akrisios önce inanmadı buna. Torununu öldürmek istedi, ama yine tanrılar geldi aklına. Büyük bir sandık yaptırdı. Perseus adı verilen bebekle Danae’yi o sandığı koyup denize attırdı.(Musa da sepette Nil e atılıyor.)

Merak ediyorsan gerisini okursun detaylı bir şekilde.

Zeus un Ganimedes isimli genç bir delikanlıyı göğe alıp ona tanrısallık verdiğini bilmem biliyor musunuz. (isa nın göğe alınması gibi)

Athena bilindiği gibi annesi yoktur direkt Zeus tan olmadır. Nasıl olur böyle bir şey derseniz o olur mu olur. Baş Tanrı Zeus gücü her şeye yeter. Athena bekaretin simgesidir kendisini hiç bir Tanrıya vermemiştir cinsel anlamda. Ona inanan rahibelerde Athenanın yolunu izlemişler erkeklerle olmayıp bakire kalmışlardır( Hırıstiyanlıkra ki rahibelerde aynı şekilde bakire olarak yaşarlar. Acaba bu gelenek nerden kaynaklanıyor? )

İncil “Yu 6:53 İsa onlara şöyle dedi: «Size doğrusunu söyleyeyim, İnsanoğlu'nun bedenini yiyip kanını içmedikçe, sizde yaşam olmaz. Bu Dionysos ve Attis kültüdür...Bu ayin bir pagan ayiniydi..Dinysosçular da *sembolik olarak (hatta bazen bir hayvanı kurban ederek onun etini sembolleştirip) Dionysos’un *etini *yiyip *kanını *içiyorlardı....Bu sembolik ayin ile Dinysos’un ruhuyla birleştiklerine,ölümsüz olduklarına, arınıp yeniden doğduklarına..vs *inanıyorlardı

“Yu 2:7 İsa hizmet edenlere, «Küpleri suyla doldurun» dedi. Küpleri ağızlarına kadar doldurdular.

Yu 2:8 Sonra hizmet edenlere, «Şimdi bundan alın, şölen başkanına götürün» dedi. Onlar da götürdüler.

Yu 2:9-10 Şölen başkanı, şaraba dönüşmüş suyu tattı.”

Evet “SUYU ŞARABA *DÖNÜŞTÜRME”...İlginç bir mucize...

İsa’nın şarapla ne ilgisi vardı?

Bu ayetin kökeni de ŞARAP *TANRISI DIONYSOS’TAN *GELMEKTEDİR...

Dionysos’ta aynı İsa gibi SUYU ŞARABA *DÖNÜŞTÜRMÜŞTÜ...Ve bu mucize Dionysos inanlılarınca *sürekli dile getiriyordu...Yuhanna *incili yazarları bu mucizeyi kendi tanrıları olan İsa’ya uyarlayıverdiler..

Roma Mitrası'nın da Hıristiyan İsa'sı ile benzeşen pek çok yönü olduğu öne sürülmektedir. Mitracılığın Roma versiyonunda Mitra ölüp dirilir, kendini insanlık uğruna feda eder.

Frigya bereket tanrıçası Kibele'nin Sevgilisi Attis her yıl 22-25 Mart arasında canlanır ve Kibele ile aşk yaşar. Attis bir bakirenin oğludur ve Ortadoğu ve Anadolu'da Tammuz, Osiris, Dionisus ve Orpheus adıyla anılan tanrılarla aynıdır.
Tanrı ve tanrıçalar 3 gün boyunca yeraltına inerler ve toprağı kötülükten arındırırlar.

Bereket Tanrıçası Demeter'in kızı Persephone yeraltı tanrısı Hades tarafından kandırılır ve kaçırılır. Bunun üzerine Demeter bolluğu bereketi dünyadan esirger. Araya giren tanrılar (Zeus) Persephone'nin altı ay yeraltında Hades'le altı ay ise yerüstünde annesiyle kalmasına karar verir. 21 Mart Persephone'nin Demeter'e kavuştuğu ve yeryüzünde bolluk ve bereketin başladığı dönemdir.
Işık tanrısı ikizi olan karanlık tanrısı üzerinde 21 Mart'ta zaferini ilan eder.

Paskalya 22 Mart'tan 25 Nisan'a kadar Pazar günlerine denk gelebilir. Genel bir kural olarak 21 Mart'tan sonraki ilk "yeni ay" gerçekleştikten sonraki ilk Pazar günü bayram kutlanır ancak bu durum mezhep ve coğrafyalara göre değişebilir.

Tarihsel olarak Hıristiyanlar Paskalya'yı iki olayla anlamlandırırlar:

Melek Cebrail'in 25 Mart'ta Meryem'e hamile olduğunu bildirdiğine inanılır. Zaten İsa'nın da tam 9 ay sonra 25 Aralık'ta doğduğu inancı hakimdir.
İsa bir Cuma günü çarmıha gerilir. Öldükten sonra İsa'nın bedeni 3 gün boyunca cansız olarak Cehennem'de bekler. 3. gün sonunda (Paskalya Pazarı) İsa'nın ruhu bedeniyle birleşerek ölümden uyanır ve cennete yükselir. Hıristiyanlar bir anlamda İsa'nın ölüm üzerindeki zaferini kutlarlar. 1582 yılında Papalık Gregoryen takviminin başlangıcını Noel olarak belirleyene kadar tüm Hıristiyanlık dünyası 21 Mart tarihini yeni yılın başlangıcı kabul ediyordu.

Bir Kuranı üç beş tefsiri okumakla bu işler yürümez. Hadi bakalım siz kum havuzuna.....

sosyalist18
15-02-2007, 21:11
Sayin sargon ve dilaver ustam.Tartismanizi zevkle takip ediyorum.Konuyla alakasiz tartisma yapan diger arkadaslar lutfen ilgili topic'e yazsinlar.Bosu bosuna forum kirlenmesin.

dilaver
15-02-2007, 22:17
musluman ınsan demokrattır zaten.ıkısı bırbırınden ayrılmayan parcadır.ıkısını bırbırınden ayıramayız.burada sana katılmıyorum.ben komunism gelsin istemem acıkcası.cunku fasismle ornek olmus tarihinde.sebep bu yada su.hic onemlı degıl.yazdıkların dogrudur.ancak komunizm gelirse.insanların inancında ki demokrası ılkesı koruncaksa gelsın.basımın ustunde yerı var.ben gıder namazımı kılarım.devletım kazansın ısterım.su anda da bu boyle degıl mı? ancak komunizm gelırse.bugun mescıdı aksaya saldıran ısraıl toplulugunu yaratcaksak.uzak kalsın kardesım.ki zaten komunistlerin turkıyede kı mıktarı ne kadar.100 de 3...


* * *Sayın fatmanur10

* * *Başlıgımdan ne istediginizi anlayabilmiş degilim. Pek çok yazdıgınız başlıkla ilgili olmayan iletilerden tek seçebildigim yukarıdaki cümleleriniz. İlgili cümlelerdeki anlatımınızdan iletinin en başında yazmış oldugum gibi komünizm kelimesini sadece ikinci el kaynaklardan duyarak fikir yürüttügünüz anlaşılıyor. Şayet başlıgımı alakasız yazılarla doldurmaktan vazgeçerseniz belki bu tartışmalar sonucunda komünizmin ne olup olmadıgını birinci elden ögrenmek imkanına sahip olabilirsiniz.

* * * Herşeyden evvel komünizm bir devlet biçimi degildir ve komünizmde devlet olmaz. Dolayısıyla sizin *devletım kazansın ısterım söyleminizin hiç bir anlamı yoktur. Anlamı olmadıgı gibi bu argüman komünist düşünceye karşı yürütülen ideolojik saldırıların temellerinden biridir. Komünist toplum teorik olarak sınıfların var olmadıgı, dolayısıyla bu sınıf çelişkisinden kaynaklanan bir devletin de olmadıgı, polisin askerin, mahkemenin, verginin, vs. olmadıgı bir toplumsal yaşam biçimidir. Devlet olamayacagı için ne devletin ne de herhangi bir kimsenin kazanması mevzuu bahis degildir. Kaldı ki kazanç diye bir şey bile söz konusu degildir.

* * * İsmi üzerinde komünizm komünler halinde yaşam demektir. Kendi kendine yeterli topluluklar halinde herkesten yetenegi kadar, herkese ihtiyacı kadar ilkesinin hayata geçirilmesidir. Marx ın tabiriyle cevaplandırırsak şayet komünist toplumda bir kişi sabah kalkıp arnavutköy sahilinde kahvaltısını ettikten sonra gidip fabrikada bir iki saat çalışır, ögle yemeginden önce bir saat kadar tenis oynadıktan sonra ögle yemegi yiyip balık tutmaya gider. Saat dört gibi Verdinin operasını dinledikten sonra akşam yemegine kadar quantum fizigi tartışmalarına katılır.

* * * *Bu bir hayal degildir. Artı emegin ve artı zamanın toplum yararına degerlendirilmesidir. Gene teoriye göre komünizm dünya çapında gerçekleştirilebilecek bir olgudur. Münferit olarak dünyadan bagımsız bir sınıfsız toplum yaratmak imkansızdır. Bu anlamda dün ya da bugün bir komünist toplum biçimi varolmadı ve varolmayan daha henüz denenmeyen, bilinmeyen bir olguyu sanki örnekleri varmış gibi eleştirmeye çalışmak abesle iştigal etmekten başka bir şey degildir.

* * * * Bugüne kadar da sizin deyiminizle komünist olan hiç bir ülkenin, kendi tabirleri ile sistemi komünist degil ama sosyalisttir. Bu ayrımı çok iyi yapabilmek gerekiyor. Bunu yaptıktan sonra ise sosyalizmin ne olduguna bakmak gerekiyor. Sosyalizm ise komünizmin bir geçiş aşamasıdır. Zorunlu olarak işçi sınıfının burjuva sınıfı üzerine bir diktatörlügünü varsayar. Her devlet biçiminin bir diktatörlük oldugunu kabullenen marksistler bu aşamanın proleterya diktatörlügü oldugunu hiç çekinmeden söylemişlerdir.

* * * * *Sosyalist uygulamalardan bahsedebilirsiniz, reel sosyalizmden de bahsedebilirsiniz. Bunu tartışabiliriz. Ancak sosyalist biçim ile sosyal bir oluşum olan komünizmi birbirine karıştırdıgınızda bu işin içinden çıkılamaz.

* * * * *Komünistler tarihlerinin hiç bir döneminde insanların inançlarına karışmadılar, zaten buna da imkan yoktur. Herkes istedigi şeye inanabilir. Ancak bu dini inaçların da devlet desteginde süregelmesine izin vermediler. Dinin bir afyon oldugundan hareketle dine karşı teorik ve ideolojik mücadele verdiler. Fakat bu mücadele Sünnilerin Alevilere, Hıristiyanların Yahudi ve Müslümanlara yaptıgı gibi bir soykırıma bürünmedi ve şiddet içermedi. Şayet böyle olsaydı bugün Rusya da bir tek kilise bile bulabilme imkanımız olmazdı.

* * * * *Şimdiye kadar hep tek yönlü ve size verilen kaynaklardan bilgi edindiginiz için sizin ve sizin gibi milyonlarca insanın komünizmi bir öcü gibi görmesi gayet dogaldır. Onlarca yıllık bir ideolojik bombardıman altında bu şekilde şartlanmışlık da gayet dogaldır. Ancak günümüzde demokrasiden bahsedebiliyorsak eger bu Sovyet Kızılordusunun ve Sovyet halkının Stalingrad önünde Alman Faşizmini geri püskürtmesine baglı oldugunu da unutmamamız gerekir.

* * * * 2. Dünya Harbi sırasında Alman işgali altında direnen tüm ülkelerde Fransa'da , Çekoslavakyada, Bulgaristan'da ve sayabileceginiz tüm ülkelerde direnişin başında komünistleri ve partizanları görürsünüz. Demokrasi savaşımının başını 20. yüzyıldan itibaren daima komünistler çekmişlerdir. Fazla uzaga gitmeye de gerek yok. Türkiyede yaşananları hatırlamak yeterli. Bugün Türkiyede 141,142 , 163 maddeler kalktıysa , bunu gene komünistlerin yaşamları pahasına verdikleri uzlaşmaz mücadeleye borçlusunuz. Bugün bu satırları yazabiliyor ve tartışabiliyorsak bunu canları pahasına gericilige adım adım mevzilerini kaybettiren bu ugurda bedel ödeyen insanlara borçlusunuz.

* * * *Son olarak kul olan bir kimsenin demokrat olabilmesi mümkün degildir. Kulluk ile demokrasi birbiriyle bagdaşamayacak iki zıt kutuptur. Demokrasi ise kölelige ve kulluga karşı bir mücadeledir. O halde bir din ile demokrasi tamamen bir çelişkidir.


* * * *saygılarımla

dilaver
15-02-2007, 23:49
Bunun benim acimdan sundan farki yoktur. Hem insanim hem muslumanim, hem insanim hem milliyetciyim , hem insanim hem sosyalistim. Oncelikli olan insan olmak midir yoksa ideolojik tercihin mi? Eger birinci siraya insan olmayi koyuyorsan, politika cephesinde de birinci siraya demokrat olmayi koymalisin. Olayin anahtari benim acimdan budur. Ideolojik tercihini insan olmanin, demokrat olmanin onune koyan insanlarin tarihe hediye ettikleri sayisiz cirkinlik var. Bunlardan kurtulabilmek icin diyorum ki, once insanim sonra sosyalistim yada *once demokratim, sonra sosyalistim.


* * * * Sevgili Sargon

* * * * Bir noktada hep yanlış davranıyoruz. O da gerçekleri degil de atfedilen şeyleri eleştiriyoruz. Bu tartışmanın beni ilgilendiren kısmı demokrasi ile sosyalizmin asla birbirini dıştalamadıgı. Teoriyi tartıştıgımıza göre gene teoride kalmamız gerekir diye düşünüyorum. Ama pratikten yola çıkarak da teoriyi hangi kıstaslara göre eleştirmek lazım o da ayrı bir yöntem tarzı olması gerekiyor.

* * * * Bugünkü çagdaş degerlerimize göre insan olmak ile demokrat olmayı birbirimizden ayırdedebilmemiz mümkün görülmüyor. Tabii bahsettigim demokratlık demokrat partili olmak degil mutlaka. *:lol: * Demokrat olmayan biri için zaten insan olabilme tanımını yapamıyoruz. İnsanlık tanımında birleştigimiz zaman bu tanımın olmazsa olmazı demokrasi olarak öne çıkıyor.

* * * * Aynı şeyi sosyalizm için de söylemek mümkün. Mazdek isyanından Şeyh Bedrettin kalkışmasına kadar hep bu demokratik ve paylaşımcı hareketler sosyalizmin ilk nüveleri olarak görüldü ve övüldü. Demokrasinin kırıntısının oldugu yerlerde bile sosyalizme yakınlıgı çlçütleri arandı. Sosyalizm her zaman şu anda içinde bulundugumuz demokratik sisteminin daha ileri bir aşaması, ya da uygulamada daha geniş özgürlük olarak görüldü.

* * * * *Tarihte de hep sosyalistler demokrasi mücadelesi içinde yer alarak bedeller ödediler. Fikir hürriyetinden örgütlenme ve ifade özgürlügüne kadar her mücadele içerisinde hemen hemen her ülkede bunların sosyalist önder ve militanlarını bulabilmek mümkündür. Ülkemiz de şayet bugüne kadar bir kaç uluslararası degere sahipse bunlar da sosyalist ve komünistlerdir. Bak istersen şimdiye kadar ki onurlarımıza ve bizi dünyada olumlu tanıtan degerlerimize. Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Yaşar Kemal.

* * * * * Burada şuna dikkat etmek gerekiyor. Her demokrat sosyalist olmayabiliyor ama her sosyalist istisnasız bir demokrattır hem de katıksız bir demokrat. Bu anlamda bir demokrat komünist olmayabilir ama bir sosyalist ya da komünistin demokrat olmaması düşünülemez.

* * * * * *Reel sosyalizmin uygulayımında karşılaşılan problemler ve bu düzenlerin karşı devrim ile tekrar eski sitemlerine dönüşü ise apayrı bir konudur. Ama bu genede teorik olarak şimdiye kadar bilinen en kusursuz demokrasinin sınıfların olmadıgı bir toplum olan komünist toplumda olabilecegini varsaymak yanlış olmaz.

* * * * * * Komünar yaşam bir devlet biçimi olan demokrasiyi bir yaşam biçimi haline getirmesiyle , siyasi bir olguyu sosyal bir olgu haline getirmesiyle benzerlerinden ayrılır. Bu gerçekleşir mi, gerçekleşemez mi bu apayrı bir konudur ve esas itibarıyla ekonomik temelleri baz alınarak tartışılmalıdır. Herşeyden evvel de kültürel temeller üzerinde de durulmalıdır. Ama benim argümanım her komünistin kayıtsız ve şartsız olarak bir demokrat olması gerektigidir.


* * * * * * saygılarımla

sargon
16-02-2007, 01:54
Sevgili Dilaver,

yukarda alıntıladığın sözleri şu sırada tartışırken aklıma gelivermiş olan düşünceler değil. Elbette herkesin deneyimleri vardır. Ben de kendi deneyimlerimden bu sonuçları çıkardım. Özellikle "anahtar" sözcüğünü kullanmamın nedeni de benim için gerçekten bu bakış açısının bir anahtar olmuş olmasıdır. Bahsettiğim şey bir teori-pratik tartışması değil. Sosyalizmi pratikten eleştirip bununla teoriye yüklenmek de değil. Bunları karıştırmadım. Zaten yazının başında da Marksizm'deki kavramları, sonrada sosyalizmin nasıl bir yol izediğini kısaca açıklamaya çalıştım.

İfade ettiğin şeyler doğru. Gerçekten de her sosyalist yada komünistin demokrat olması gerekir. Bu bir niyet, gerçekten de güzel bir niyet. Ama hayat böyle değil. Böyle olmadığını sadece yüzyıllık dünya tarihinden değil kendi pratiğimizden de biliyoruz aslında. Niyetlerle gerçekler bir olmuyor işte. Sosyalizm tarihinde nice diktatöre isimleri vardır. Stalin'in demokrat olduğunu kim iddia edebilir ki. tersine kimse de sosyalist değildi diyemez. Stalin inanmış bir sosyalistti ama demokrat falan değildi. Yazılarını okusan satır aralarından çözersin bunu. Pratiği ise apaçıktır. Muhaliflerinin çoğuna yaşam şansı tanımamıştır. Birçok sosyalist ise faşizme karşı mücadele koşulları diyerek bunu geçiştirmeye çalışır. Halbuki 2. Dünya Savaşı öncesinde de birçok zorbalığı vardır Stalin'in. Hindi Çin'deki sosyalist liderlerin bazıları ise nam-ı diğer apaçık diktatörlerdir. Pol Pot'un yaptığı katliamları anlatmak bile acı vericidir. Sosyalizmi alt sınıfların egemen sınıflara karşı kini olarak algılamış ve bir sürü şehirli, aydın insanı köylere sürüp ölümlerine neden olmuştır. Uygulamanın adı sosyalizmdi.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Pol_Pot

Yada Kore'nin lideri Kim-İl Sung. Anlatmakla bitecek gibi değil ki. Bu adamlar hep sosyalisttir. Ama demokrat falan değil apaçık diktatördürler.

Bugünkü yaşamımızdan da örnekler verebilirim aslında ama bence gerekli değil. Kısaca şunu söyleyebilirim. Bir taraftan idam cezasına karşı olup diğer taraftan takır takır adam vuran, "hainlere" ölüm cezası yağdıran ve sosyalistliğinden de zerre taviz vermeyenler tanıyorum. İşte bu yüzden diyorum ki, önce demokratım sonra sosyalistim. Çünkü sosyalistim dendiğinde otomatik olarak demokrat olunmadığını kendi yaşamımda yüzlerce defa gördüm. "Anahtar" sözcüğünün benim için anlamı budur. Ne zaman bir karar vermek zorunda kalsam bunu düşünüyorum artık. İdeolojimi mi öne alıyorum, insanlığımı mı? Yukarda saydığımız liderler yada bugün yaşamımızda karşılaşabileceğimiz bir takım "sosyalist" tipler insanlıklarını öne almayı çoktan unuttukları için, *her tür saldırganlıklarını ideolojilerini önlerine oturtarak kamufle ettiler ve ediyorlar. İşte bu, sosyalistin de başka ideolojilere sahip olanların da turnusol kağıdıdır. İki örnek vereyim. Eğer bir adam diyorsa ki, evet Kürtleri katlettik, iyi de ettik, işte o adam insanlığını unutmuş bir zavallıdır. Peki bunu bir lider yaparsa ne olur? Bir adam diyorsa ki evet Kronstatd bombalandı ama bu gerekliydi, emperyalizmin oyunuydu, işte görme duyusunu kaybetmiş birisi. Koca liderlerin böyle hırslara yenik düşmeleri ne kadar acı. Bu acıyı yaşatan kimler? O kadar sözünü ettiğimiz, vurduğumuz Stalin değil. Bombalama işini yapan Troçki, kararı veren ise Lenin. (Bu arada Lenin'in bu hatası bence kendisinin kabul etmediği en büyük hatalarından biridir. Çok değer verdiğim biri olmasına karşın bu hatası en kahraman denizcilerin katliamına neden oldu.)

Aslında bu akşam Türkiye'de demokratik birikim üzerine birşeyler yazmak istiyordum ama kısmet buna imiş. Bence bu konuda yoğunlaşmakta fayda var. Çünkü Rus tarihi değil bizim tarihimiz ilgilendiriyor bizi. Bu tartışma bende ayrıca 1. Dünya Savaşı ile ilgili yazma isteği de yarattı. Tarihimizin en acı sayfalarına hiç de hakettiği önemi vermiyoruz ve tabii ders de çıkarmıyoruz.

dilaver
16-02-2007, 02:31
Sevgili Sargon

* * *Pratik gözlemler olarak dediklerin son derece dogru şeyler ve genel anlayışa katılmamak elde degil. Ancak uygulayıcıların gerçekten sosyalizm düşüncesini kavrayıp kavramadıklarını tartışmamız lazım diye düşünüyorum.

* * *Marx'ın ögretisinde sosyalizmin burjuva ideolojisi üzerinde temellenmesi gerektigi belirtilir. Halbuki bizim siyasi pratigimizde önder kadroların feodal kökenlerine, alevi kökenlerine ya da etnik kökenlerine göre kadroların yaşamları ve görüşleri şekillenmiştir. Benim dönemimde devrimciler parka giyerdi, askeri parka. Polis de parka giyenleri hemen toplar basardı sopayı. Ama gene de parka giymekten vazgeçilmezdi. 77 lere kadar. Sonra bir tesbih modası çıktı. Her devrimcinin elinde bir tesbih vardı. Fazla abartanlar 99 luk bile taşırlardı. Hele hele erkek ve kadınlar için karşı cinse olan tavır başlı başına bir tabu idi. Bir kaç siyasi çizgi dışında bu saydıgım örneklerin hiçbiri merkezi görüşler degildi, ancak aşılamıyordu. Aynı islam dinindeki çaput baglama, türbe ziyaretleri gibi. Egemen olan feodal kültür olunca ve bu sosyalizm diye lanse edilince inanan, yürekleri halk ateşi ile yanan genç militanlar da bunları bagnazca uyguladılar.

* * * Bu ayrımı çok dikkatle yapmak gerekiyor. Burjuva ideolojisini tam anlamıyla kavrayamadan sosyalist olunamıyor. Olunsa da senin de dedigin gibi bir taraftan idamlara karşı olup fiiiliyatta tam aksi davranılabiliniyor.

* * * Mao bir köylüydü ve köylü devrimcisi idi. Köylü toplumuna uygun bir geçiş dönemi uygulamaya kalktı ama başarılı olamadı. Sonuç binlerce insanın Tien An meydanlarında toplu kıtaali oldu. Biz 12 Eylül den evvelki kuşak aşkı yaşamadık. Aşk bize haramdı. Aşk yasaktı. Kız erkek el ele tutuşamazdı hele cinsellik asla yaşanamazdı. Bu derece temel insani kavramların olmadıgı bir yerde , aşkın olmadıgı bir yerde elbette sevgi dolu bir toplum yaratmanın imkanı yoktu ve sonuç da olamayacagını gösterdi.

* * * *Nitekim dikkat edersen bu gün en bagnaz kemalizm savunucuları bu tür rahleyi tedrisattan geçmiş eski köylülerdir. Hala burjuvalaşamamışlardır ve onlar için hala eski feodal degerlerin, islami degerlerin önemi vardır ve bunu da toplumsal pratige yansıtırlar.

* * * *Nitekim burjuva ideolojisinin ne oldugu kavranamadıgı gibi burjuvanın ne oldugu da kavranamamıştı. Devletin devrimin ne oldugu kavranamamıştı. Sonuç, paydos düdügüyle beraber oyuncular sahneyi terk ettiler. Sonuç yılgınlık ve komünizme yasal statü tanınması oldu. Çünkü egemenlerin artık bir korkusu kalmamıştı.

* * * *Kritik dönemlerde ve tayin edici anlarda ise bir ayaklanma anında terör ve şiddet zorunlu hale gelebilir. Ama bunun şartları vardır. Sosyaklist devrimciler bu yüzden kitlelerden koptular ve liderligi bolşeviklere bıraktılar. Terör belli belirsiz ve gelişigüzel bir amaçla yapılıyorsa bunun ismi kovboyculuk olur ve o kadrolara da yazık olur. Sonuç ve toplumsal pratik de bunu dogruluyor.

* * * *Burada ben hatayı, ideolojilerde ya da öznel olarak sosyalizm ideolojisinde degil öncelikle bu ideolojinin kavranmamasında ve en azından onun burjuva arka palanının bilinmemesinde görüyorum. Ancak bunu kavrayarak siyaset yapanlar da oldu bu memlekette. 15 kişilik T.İ.P. milletvekili grubu bir dönem meclisin altına üstüne getirdiler.

* * * *Sonuç sucu insan olamamkta , insanlıgı kavrayamamkta ne savundugunu bilmemekte aramak gerektigi düşüncesindeyim. Bu yüzden Marx dünya devrimi için hep gözünü Almanya, İngiltere, Fransa gibi ülkelerin işçilerine dikmişti.

* * * *Şayet Şeyh Bedrettin'e ya da her ortaklaşmacılıgı savunana sosyalist damgası vurursak sonuç şimdikinden pek de farklı olmayacaktır.Önemli olan savunanın savundugu ideolojiyi tam manasıyla özümsemesi ve ona bunun özümsetilmesidir. Sosyalist insan yeni bir insan tipidir. En zor olan ise kültürel şekillenmedir. Çünkü binlerce yılın birbiri üstüne geçmiş birikimlerini barındırır kültürel üstyapı. Yeni insanın kadrolarını yaratamazsanız yeni toplumu kurma ümidiniz de kalmaz.


* * * * saygılarımla

dilaver
16-02-2007, 04:17
komunizm , Ütopya(vigtor Hugo) daki görüşlerle bağlantısı varmı?
Oradaki Komunizm mi ?

* * *Sevgili Tewderi

* * *Bahsettigin Ütopya Thomas Moore un olması gerekiyor. Ben Victor Hugo'nun böyle bir eserini duymadım.

* * *Moore a da Fourier ve Saint Simon la birlikte Ütopik sosyalistler deniyor.


* * *saygılarımla

tewderi
16-02-2007, 10:14
Sevgili Dilaver ,

Kitabın yazarını yanlış yazmışım özür dilerim.

Ünv döneminde okumuştum ve çok etkilenmiştim burada sizin paylaşımları okuduktan sonra hatırladım.
*komunizm *gerçektende öğrenmek istiyorum. komunizm *nedir? Marksizm'min bir kolumu?

Harun YAHYANIN *bir kitabında okumuştum (biliyorum güleceksiniz ) o kadar kötülüyor ve okadar kötü bir düzen olarak anlatıyordu ki hiç araştırmya bile cesaret etmedim .

dilaver
16-02-2007, 12:48
değerli arkadaslar.komunizm de mantık.devlete pay bicer.ben bunları bılırım bunları soylerım.bugun cın de komunizm olmasa o devletın hali ne olur bılıyor musunuz ? peki stalın neden tarla mahsulunun 100 de 90 ınını halktan devlete pay olarak ıstedı.vermeyenlerınde canını aldı yada kıtlıktan oldurdu.bunları gormezlıkten mı gelıcez


* * * * * Sayın Fatmanur

* * * * * Dilin kemigi yok elbette, isteiginizi söyleyebiliyorsunuz. Ancak bunları nereden bildiginizi de bize açıklasanız da biz de ögrensek çok iyi olurdu. Bu bilgilerin tek kayanagı ABd menşei olmalarıdır. Tamamen de anti-komünizm içerir. Dinlerin bir tanrı vahyi oldugu uydurmacasına iman edebilirsiniz ana sosyal ve aiyasi bir olguyu ele alırken inançla tartışamayız.

* * * * * *Sovyetler Birliginde Stalin'in halkın bugdayının % 90 ının devletin aldıgını iddia ediyorsanız şayet bunun belgesini de getirebilmeniz gerekir. Sovyetler birligi neden batmıştır biliyor musunuz. O bugday tarlada keldıgı için batmıştır. Artı zamanın iyi degerlendirilemedigi için batmıştır.

* * * * * *29 kapitalizmin genel bunalımından dünya üzerinde tek etkilenmeyen ve sorunlarla karşılaşmayan ülke SSCB dir. Çünkü sistem haricidir.ABD önderlikli sistem derin bir bunalıma girerken bu dünya krizinden SSCB büyüyerek çıkmıştır. Sonuç bu ilk sisteme karşı Almanya ve diger ülkelerde faşizmin örgütlenmesidir.

* * * * * * Türkiye de SSCB de takribi aynı senelerde kuruldu. 1960 larda her iki ülkenin de gelişmeleri ortadadır. Bir tanesi uzay yolculuguna hazırlanacak birikim ve teknolojiyi yaratmış digeri ise daha otomobile bile zor ulaşmıştır. Ben bilirim ben söylerim mantıgının dışına çıkıp neden diye sormak gerekir diye düşünüyorum.

* * * * * * *Ben ne söylerim tamburam ne çalar denmiştir, yazınızı okuyunca neden söylendigi daha iyi anlaşılıyor.

* * * * * * * Çin de ise tarihinin hiç bir döneminde sosyalizm uygulanmamıştır. Çin bugün de gelişmekte olan devasa bir kapitalist ülkedir. Devletçi politikalar ve bazı sosyalizasyon etkinlikleri Çin deki artı emegin toplum yararına kullanılmasını saglayarak Çin'in bugünkü gelişmesinin mimarı olmuştur.

* * * * * * * *Görmezlikten geldiginiz tek şey sosyalizmin ekonomi politigi ile uygulayımlarıdır. Görmezden geldiginiz şeyler için bir de uydurulmuş, atfedilmiş şeyleri veri diye getiriyorsunuz işte yanlış olan şey burada.


* * * * * * * *saygılarımla

dilaver
16-02-2007, 13:12
guzel dilaver bunları amerıkanlar yazmıyor.butun tarih kıtapları yazıyor.bolşevik devrımı adlı kıtabtan okumustum.cok degerlı bir adamdı.ademdi galıba yazarı.soyadını hatırlayamıycam.stalın bir katıldır.lenınde oyle.bunların hepsı marx ı tanrı edınmıs bir delı.zaten lenın nasıl oldu ? bir hatırlayın...normal bır sekılde mı oldu...delırerek oldu?



* * * * *Sayın Fatmanur

* * * * *Şimdi yukarıdaki söyleminizi inceleyelim.

* * * *1- Bunları bütün tarih kitaplarında yazdıgını söylüyorsunuz. Bütün tarih kitaplarından anladıgınız da yazarının kim oldugu belli olmayan bir kitap. İsmi sakın Hz. Adem olmasın.

* * * *2- Çok degerli oldugu kendinden menkul olan bu zatı muhteremin degeri ismini ve soyadını akılda tutulamayacak bir konumda oldugu anlaşılıyor.

* * * *3- Stalin bir katildir, Lenin de öyle demişsiniz. Çok güzel teoriyi kurdunuz şimdi sıra onlara ispat olabilecek safsataları bulmaya kaldı. Muhammed ne kadar katil ise Stalin de o kadar katildir.

* * * *4- Lenin 'in katil olarak tanımlandıgını çok azılı anti komünistler halinde ben pek duyumsamadım. Fatmanur bilirmisiniz ki Lenin öldügü zaman istisnasız tüm dünyada işçiler üretimi bırakıp saygı duruşunda bulundular. Bu evrensel anma ve saygı oluşumu bugüne kadar başka hiç bir insan için böyle kitlesel bir şekilde icra edilmemişti.

* * * * bunların hepsi marx'ı tanrı edinmiş bir deli diye buyurmuşsunuz. Sayın Fatmanur biz burada sizin alışagelmediginiz bir yöntemi izliyoruz. Konuştuklarımızın veri destekli olmasına özen gösteriyoruz. Deli tanımı psikolojik bir tanım, sosyal bir tanım. Deli dediginiz kişi bizim Kurtuluş Savaşımızın ilk destekleicisi. Deliliginden dolayı mı bu destegi verdi sizce.

* * * * *Lenin'in delirerek öldügünü uydurma cesaretini nereden buldugunuzu bilemiyorum. Buna arapça alimi babanız bile cesaret edemez. *Siz bir hatırlatsanız da biz de nasıl oldugunu ve bundan nerede bahsedildigini bir ögrenebilsek.

* * * * *Sayın Fatmanur bazen en büyük erdem bilmediginiz konularda ahkam kesmemeye ve ögrenmeye çalışmaktır.


* * * * * saygılarımla

sargon
16-02-2007, 15:09
Fatmanur arkadaş yine almış başını gitmiş. Yahu biraz saygı rica ediyorum tartışmalara. "Hani şu kitap, adı neydi, yazarı neydi" tarzında chat yapar gibi forum tartışması mı olur. Ciddiye alınmak istiyorsanız ciddi şeyler yazın.

Cem'in yaptığı değerlendirme üzerine konunun yeni boyutları karşımıza çıktı. Sorduğu soru gayet yerinde bir soru. Az gelişmiş ülkelerde yaşanan başarısızlığı dışsal nedenlerle açıkladığımızı kabul edelim, peki sosyalizm Batı'da neden başarısız oldu? Acaba başarısız mı oldu? Ben buna başka bir cevap verebilirim. Belki de Cem'le aynı noktaya geleceğiz bu konuda. Yani Kautsky'nin haklı olduğu noktasına.

Batı'da, özellikle 2. Dünya Svaşaından sonra ortaya çıkan "sosyal devlet" kavramı temel olarak sosyalizm korkusunun ürünüdür. Bunu sadece sosyalist devletlerden duyulan korku olarak anlamak doğru olmaz. Batı ülkelerinde son derece güçlü bir sosyalist birikim vardır ve hala da varlığını sürdürmektedir. İşte sosyal devleti yaratan bu güç oldu. Evet, batıda tamamen siyasal dönüşümler yaşanıp kapitalist devletler sosyalist devletlere dönüşmedi ama ABD'deki gibi vahşi bir kapitalizmden uazklaştılar, ortaya yeni bir oluşum çıktı.

Sosyalizm anlayışını da bu noktada açmak gerek. Sosyalizm, Marks ve Engelgs'ten önce de vardı. Temel olarak insanların ortaklaşa, eşit ve özgür bir yaşam idealleridir. Marks ortaya bir teorik çerçeve koydu ve toplumsal sistemlerin gelişimini ve onun dinamiklerini açıkladı. Hatalı tespitleri olabilir ama toplumsal sistemlerin gelişmesinin dinamikleri üzerine yaptığı tespitler doğru idi. Sosyalizm = ML demek bence tamamen yanlıştır. Marksizm-Leninizm bir ideolojidir, hataları ortaya çıktıkça terkedilir yada yenilenir vb. Ancak sosyalizm insanların en temel özlemlerin ifadesi olduğu sürece gelişme o yönde olacak gibi görünüyor. Avrupa ülkelerindeki sosyal devlet bence bunun bir ifadesidir. Ve bu yapı oluşurken hiç de bir ideolojiye falan dayanarak oluşmuyor. İsviçre'yi buna örnek olarak gösterebilirim. Birçok azgelişmiş ülkenin sosyalisti, burdaki sosyal sistemi görünce sosyalizm etiketini yapıştırıyorlar. Tersinden ABD'li biri de aynı şeyi söylüyor. Gerçekten de adeta bir polis devleti sözkonusu. Üç çocuğunuz varsa, 4 odalı evde yaşamak zorundasınız. Yok kardeşim ben 2 odalı evde kalacam deme şansı yok. Elli tane yaptırım görüyorsunuz. Aslında bir gün buranın sistemini anlatmak isterim. Gerçekten garip bir sistem. Kısa geçeyim. Buna karşın hiçbir İsviçreli sosyalizm sözünü kabul etmez, hakaret kabul eder hatta. Ama sosyal devlet uygulamaları onlar için sıradan, doğal birşeydir. Sağlık sigortası olmayan birisinin olması düşünülemez bile.

Sosyalizm 19. yüzyılda yaygın bir ideal olarak ortaya çıktı ve kısa zamanda pratik karşılıklarını buldu. Gerçekte iktidara geldiği ülkelerde birer kalkınma modeli olmuştu, onların hızlı bir şekilde kapitalizme geçişlerini sağladı bence. Şöyle de denebilir. 70 yıllık sosyalizm deneyimi, doğunun kapitalizme sancılı geçişinin adıydı. *(Bu düşüncemi ilerde açacağım.) Batıda ise sosyal devletin yaratılmasını sağladı. Bir-iki yüzyıl içinde gerçekleşen şey bu oldu. Belki ilerde ML partiler falan kalmayacak, belki ML sosyalizmin teorik mirasının bir parçası olarak kalacak, ama insanların eşit, adil, özgür,sömürünün olmadığı,
sefaletin olmadığı bir sistem idealleri olduğu sürece sosyalizm de bitmeyecektir.

deli_cevat
16-02-2007, 16:32
guzel *dilaver *bunları *amerıkanlar *yazmıyor.butun *tarih *kıtapları *yazıyor.bolşevik *devrımı *adlı *kıtabtan *okumustum.cok *degerlı *bir *adamdı.ademdi *galıba *yazarı.soyadını *hatırlayamıycam.stalın *bir *katıldır.lenınde *oyle.bunların *hepsı *marx *ı *tanrı *edınmıs *bir *delı.zaten *lenın *nasıl *oldu *? *bir *hatırlayın...normal *bır *sekılde *mı *oldu...delırerek *oldu?

fatmanur sen ağzını toplucanmı yoksa bende açayımmı

Kont
16-02-2007, 17:11
Lenin'e insaflı davranmak gerekir.Türk milletine Kurtuluş Savaşı'nda her an maddi mannevi desteği veren önemli bir liderdir.Hakkındaki övgü dolu lafları benden değil TBMM milletvekillerinin meclisteki konuşmalarından ve Kemal Paşa'nın telgraflarından görebilirsiniz.

Stalin konusunda çekincelerim hep olmuştur,Stalin UKKTH'yi uygulamak bir kenara sosyalizm(!) adına ülke bile işgal etmiştir.Dünyada şu an komünizmin öcü olarak görünmesinde maalesef Stalin gibi liderlerin sosyalizmi hoyratça kullanmasının payı büyüktür.

dilaver
16-02-2007, 17:38
Muhammed ne kadar katil ise Stalin de o kadar katildir. * Dilaver


* * * * Sayın Fatmanur

* * * * Dedigim çok net ve açık bunu saga sola çarpıtmanın ve benim demedigim şeyler için hayıflanmanın bir anlamı yok. Haa fikrimi istiyorsanız Stalin'i bir katil olarak görmedigimi belirteyim. Ama siz yukarıdaki lafımdan Muhammedin katil oldugu sonucuna varıp da neden bir balya laf ettiniz anlamış degilim.

* * * * *Sizden defalarca rica ettim. Bu başlıkta Pkk nın, ateizm tanımının, katil tanımının kitap yazarlarının pek bir alakası yok. Şayet müsaade ederseniz tartışmaya çalıştıgımız konuyu genişletelim. Ve konu sınırları dahilinde üretmeye , üretilenlerden faydalanmaya çalışalım.
Hatta izleme sabrını gösterebilir ve daldan dala atlamaya çalışırsanız bunların size bile bir faydası dokunabilir.

* * *
* * * * * sevgili Sargon ve cem

* * * * * proleterya diktatörlügü ve dönek Kautsky yi tartışmamız gerektigini söylüyorsunuz. Yerinde bir tartışma olacaga benziyor. Ancak burada temel mesele Kautsky nerede haklı çıkmıştır. Ya da işçi iktidarı bir proleterya diktatörlügü olmayacaksa ne tarz bir diktatörlük olacaktır. Bence burada devlet tanımını tartışmaya dogru gidiyoruz.

* * * * * *Sargon'dan bu konuda açılımlar olacaga benziyor. Bunu bekleyip ondan sonra tartışmayı derinleştirelim.

* * * * * *Yalnız şunun altını çizmek zorundayım. Komünistler hiç bir zaman parlementer demokrasiyi bir oyun olarak görmediler. Sosyalizme geçişi de mutlaka şiddet yoluyla öngörmediler. 1977 seçimlerine Türkiye'nin üç ilinde bagımsız adaylarla katılmıştık. Sonuç daha seçimler olmadan bu adayların derdest edilip içeriye tıkılması oldu. Bu adaylar hafızam beni yanıltmıyorsa uzun yıllar cezaevi ikametlerine devam ettiler. O zaman 141-142 gündemdeydi. İşte Lenin in oyun tabiri burada ortaya çıkar. Kautsky ise Devlet tanımını sınıf işbirligi tavrı ile birleştiriyordu.



* * * * * *saygılarımla

tewderi
16-02-2007, 17:55
Fatmanur Destur kardeşim hemen gardını alıp sağlı solu saldırmaya başladın bir soluklan *kimse şerefsiz değildir ...

Ben de müslümanım Starlin Kafa kesmişse bugun müslüman liderlerde kafa kesiyor ya mafya olarak *olarak veya devlet başakanı olarak..

Saddam 5 bin kürdün üzerine kimyasal bomba atığında tekbir sesleri yükseliyordu odamı sıtarling gibi veya musoloni gibi komonist idi ..

Veya Beni kueysa kafalarını keserken

tewderi
16-02-2007, 18:02
Sen marxsa saldıroyn fakat fillerin savaşında olan çimlere oluyor bende sitenin üyesiyim ne bileyim bizede dokunurmu diye düşünmüştüm:D

tewderi
16-02-2007, 18:08
Senin ve Marx'sın savaşı

tewderi
16-02-2007, 18:37
Sevgili Ylf ,

Konu hakında pek bilgim olmadığı için onuda komonist olarak biliyordum ama faşisti o artık dönmesi de duru sanırım :D

Bu kadar değerli bir konuda gereksiz mesajlarla katkıda bulunduğum için sevgili dilaver ve diğer üyelerden özür dilerim mümkünse benim bu konu hakında ki mesajlarımın silinmesin talep ediyorum..
Saygılarımla...

sosyalist18
16-02-2007, 18:38
Onune gelen Stalinin zulmunden bahsediyor.Lutfen sebebleri ve belgeleri ile aciklarmisiniz stalinin yaptigi katliamlari? Ogrenmek istiyorum.
2. Dunya savasi sirasindaki tavizsiz uygulamalarimi dikdator yapiyor?

spartacus
16-02-2007, 18:50
Bence öncelikle zorunluklukları değerlendirmek durumundayız.

Marks'ın somut tahlilleri vardır. Her türlü önyargıdan çıkarak Tahlilleri ele aldığımızda nasıl bir sonuca ulaşacağız bence bu mesele çok önemli. Eğer; hayır Marks bu tahlillerde yanılmıştır diyebiliyorsak o halde çözüm noktasında ortaya çıkan(komünizm) öğretileride ele alabiliriz. Hayır tersinden gideceksek zaten hiç bir yere varamayız, sonucuda anlayamayız, irdeleyemeyizde. Öncelikle yapı taşlarına bakmak gerekir ki, bununda temeli nesnel dünya ve toplumsal sosyal yaşam üzerine olan tahlillerdir.

Cumhuriyet döneminde Ağalığın ısrarla direncini görmekteyiz. Ağalar yeni gelen ve en sağlam temeli 1789 yılında Fransa'da atılan Burjuva Devrim'e karşı idiler.. Çünkü ağalık kurumu, Feodal bir kurum olduğu gibi, ayrıca feodal sistemde egemen ana sınıfı temsil etmekteydi. Burjuvazinin kaderi öncelikle Feodal sistemi devirmek, ana sınıf olan ağalığı tasviye ederek yeni bir egemen sınıf yapısında örgütlenmek zorundaydı. Kısaca kapitalizm nasıl ki gelişim ve aydınlanma dönemlerinde egemen feodal yapı ve kurumlarınca yüz yıllarca lanetli olarak işlenmiş ve hatta nasıl ki, burjuvazinin kitle edinme gereksiniminden ortaya çıkan milliyetçilik gibi argümanları dahi ret etmiştir, kapitalist bir sistemde daha ileriyi temsil etmek namına olacak her türlü hareket de, aynı dirençle karşılaşacaktır. Feodal sistem kendi iç direncinde, kapitalizmin kitabını yazarken, kapitalist sistemde kendi iç direncinde sosyalizmin kitabını yazacaktır... Bu kaçınılmazdır...
Mesala Ağalık kurumunu ve egemen sınıf olarak ağalığı tasviye etmenin en önemli adımını köylüye toprak verilmesi oluşturur. Bu aslen bir tahlil sonrası politik bir manevrayoı gösterir. Burada asıl önemde olan ortada olan tahlilin ne olduğudur.
Tahlil şudur;
1.) Toprak Mülkiyeti ve kullanım haklarıda dahil olmak üzere Ağa sınıfının elindedir.
2.) Mülkiyetten mahrum kesimler(serfler-maraba-"köylüler") hayatta kalmak ve yaşamlarını sürdürmek için Ağanın mülkiyetinde üretime katılmak zorundadır.
3.) Mülkiyet sahibi olan sınıflar mülksüz sınıflar üzerinde tahakküm(yaptırım) uygularlar.
4.) Devlet aslen sınıfları uzlaştırmak yada dengelemek için değil, toplumsal açıdan egemen olan sınıf yararına ortaya çıkan kurumlar toplamıdır.
5. ) Feodal sistemde Demokrasi yoktur yerine Otokrasi vardır.
6. ) Feodal sistem Milli bir aidiyetliğe değil, ümmi bir birliğe dayalı kitle gücünü kullanır.

Basit bir kaç tahlil ve Burjuva Devrimcilerin yapması gerekenler; işte uygulama tahlillere göre başlıyor.
1.) Ağanın temel gücü olan Mülkiyet O'ndan alınmalıdır?
2.) Ağanın direncine karşı toplumsal başkaldırı sağlayacak en iyi talep, köylüye toprak talebidir. Bu durumda toplumun çoğunluğunu oluşturan köylülük Burjuvazinin yanında yer alacaktır...
3.) Feodal egemen sınıfın diğer toplumsal gücü olan Ümmi birlik yerine, en az O'nun kadar kitlesel potansiyel sağlayacak ve ileride, aslen sınıf çelişkilerinin bir ürünü olan devletin hem meşru ama hemde kitlesel zeminini oluşturacak, Milli unsur dahilinde toplum kazanılmalıdır, ümmi etki kırılmalıdır. Din ve devlet işleri birbirinden ayrılacaktır. Oysa Feodal sistemde Devlet din devleti temsilindedir.... "Kapitalist devlet ise laik devlet olamaz, din yerine Milleti geçirmiştir, yerine göre feodal etki kırıldıktan sonrada din ile uzlaşmıştır- örnek Türkiye"
......

Görüldüğü gibi bence doğru bir noktadan gidebilmek için öncelikle tahlilleri koyarak ele almak zorundayız... Şimdide kapitalist sistem tahlillerine bakalım;
Kabaca;
1.) Mülkiyete dayalı ve sınıflı bir toplumdur. Üretim toplumsal mülkiyet bireyseldir.
2.) Feodal sistem dini kullanırken kapitalist sistemde aynı şekilde milleti kullanır.
3.) Mülk sahibi sınıflar egemen sınıflar olarak kurumlarda örgütlenir ve kurumlar toplamından ortaya devlet çıkar. Devlet aslen çoğunluğun değil, azınlığın temsili temeline dayanır.
4.) Mülkiyetden mahrum sınıflar şehirlerde işçi, kırsal alanda ise toprak işçisi yada hizmetli(çoban vs) olarak çalışmak zorundadırlar. Kendilerine yetecek emeğin iki katını sarfederek, kendi ihtiyaçlarını karşılayan emekten gayrısı, efendisinindir (burjuva) ve ayrıca karşılığını hiç bir zaman görmedikleri oranda vergi verirler, egemen sınıfların devletide yine sömürülen kesimlerce finansa edilir.
5.) Demokrasi anlayışı Temsili demokrasidir ve hiç bir şekilde denetim mekanizması yoktur, çoğunluğun oluşturduğu alt sınıflar devletin ve kurumların egemen sınıfsal örgütlenişi gereği tam temsil sahibi olamazlar, örgütsüdürler ve özgür iradelerince örgütlenmelerine bir çok yöntemle *izin verilmez...
6.) Eğitim ve kitle araçları egemen sınıfın hakimiyetindedi, egemen sınıfın çıkarı ile çelişmeyecek bir eğitim sistemi vardır, egemen sınıfın çıkarlarına ters olan her türlü öğreti egemen sınıf çıkarına manüple edilir, egemen sınıflar kapitalizmde kurumlar için özel çaba sarfetmek zorunda değillerdir, hali hazırda olan zaten onların kurumlarıdır..
7.) Sistemin temeli emek sömürüsüne dayanır...
8.) Bireycidir ve toplumsal-sosyal açıdan zayıftır.
.......

Kaba yazdım, aslen detaya inilse çok daha derin ayrıntılar var, sonuçta şu kapıya çıkıyoruz, bu günün dünyasındaki demokrasi aslen temsili demokrasi olmakla birlikte gerçek demokrasi değildir. Belirli derecede örgütlenmiş bir azınlığın çoğunluk üzerinde tahakkümü olarak tanımlandığında bu gün temsili demokrasi aslen bir sınıf diktatörlüğüdür. Azınlığın çoğunluk üzerindeki diktatörlüğü...

Diktatörlük kelimesi, soğuk ve eğrelti bir kelime olsa gerek, sosyalizm ise yukarıdaki kaba maddelerin tam tersi çözümler üretmekle, çoğunluğun azınlık üzerinde ki diktatörlüğüdür denmiştir. Proletarya Diktatörlüğü..
1.) Sömürünün olmadığı(bunun için yukarıdaki tahlillerin gerçek nedenleri ortadan kaldırılamlı değil mi?)
2.) İnsanlar arasında, sınıf, cinsi, dil, ırk, renk ayrımlarının olmayacağı ve üstelik bunların birer politik kurumsal malzeme olarak kullanılamayacağı, çoğunluğun temsiline ve karar verme yetisine sahip tam laik bir iktidar anlayışı..
3.) İhtiyaca göre üretimin yapılacağı ve böylelikle aşırı kar hırsı ve üretimin oluşturduğu olumsuz sonuçların ortadan kaldırılması.. Üretimin toplumsal karakteri gereği üretim alanları mülkiyetinin toplumsal olması.
4.) Toplumun öncelikle işyerlerinden(çalışma koşullarından) hareketle ve her kademede *örgütlendiği ve kendi içlerinden temsilciler çıkartarak alt organdan üst merkez organa kadar karar verme yetisi ve denetleme mekanizmasına sahip olduğu bir demokrasi anlayışı... Temsilciler seçenlerce geri alınarak yerine yenisi seçilebilir, denetlenebilir ve seçmenlerine hesap vermekle yükümlüdürler, temsilciler kurumlarda bizzat seçmenlerin kendi içinden seçilirler. Alt organlar üst organlara bağlı çalışırken, üst organlar alt organlara hesap vermek zorundadırlar...
5.) Üretimin amacı birilerinin kar etmesi için değil, genel anlamda toplumun ve her insanın ihtiyacını gidermek amacıyladır.

Dünyada hiç bir ülkede Komünizm yaşanmamıştır, Komünizm sınıfsız ve sınırsız bir dünya demektir. Böyle bir dünya tarihde ilkel komünal dönemi saymazsak hiç bir zaman olmamıştır. Sınıflı toplumlardan sınıfsız topluma geçişde ara evre Sosyalizm'dir ve sosyalizmde kapitalizm gibi sınıflı bir toplumdur, bu anlamda sınıfsal açıdan tam demokrasi olamaz, kapitalizmde azınlığın çıkarı(egemenlerin) çoğunluğun(tüm emek sarfedenlerin-üretenlerin) çıkarına üstündür ve çatışır.

Demokrasi ise aslen bir biçimdir, kısaca demokrasi bu gün yada yarın bir yönetim biçimi olacaktır. Bu her kademede olabilir, ister politik ama isterse sosyal örgütlenmelerde ama isterse ekonomik kurum ve kuruluşlarda olsun, bir yönetim biçimi olarak ortaya çıkar. Ya birilerinin bizleri yönetmesi yada bizlerin kendimizi yönetmesi, işte burjuva demokrasi ile sosyalist demokrasi arasındaki temel fark budur.
Kautsky konusunda ise eleştirinin nereden yapıldığı ve tahlilleri bence iyi değerlendirilmelidir. 1. Dünya savaşında Kautsky'nin demokrasi tanımı sınıfsız bir demokrasi anlayışıdır ve egemen olan ve daha doğrusu emperyalistleşmiş başka ülkeleri fetihlere çıkmış kendi Alman burjuvazisini destekleme noktasına gelmiştir. Her hangi bir sınıfın herhangi bir sınıf ile uzlaşmasında sınıfsız bir demokrasi elde edilemez, bu nesnel gerçeğede ters olur. Gerçekten sınıflar var olduğu sürece demokraside bir biçim olarak var olmak zorundadır çünkü demokrasi de devlet gibi, uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin ürününden başka bir şey değildir, bu halde ortada sınıflar var iken ve bir tanesi egemen olarak örgütlenmiş iken sınıfsız bir demokrasiden bahsetmek bir yanılgıdır. Burada tahlil hatası vardır, sorun uygulama hatası değil... Kaldı ki, o gün, Kapitalist devletler uzlaşmaz sınıf çelişkileri üzerinde inşa edilmişken, nasıl olurduda demokrasi sınıfsız olabilirdi, kaldı ki, sınıf uzlaşması demek ile, öne çıkmış burjuva aydınların uzlaşması demek farklı şeylerdir. Çıkarları zıt olan sınıflar sistem dahilinde bir çok noktada uzlaşabilirler, karşılıklı iknalar gelişmişde olabilir ama bu öz anlamıyla sınıfların temel-nihai uzlaşması olarak öngörülemez... Verili koşullarda her sınıfın bireyi, aslen çıkarı ile ters olan sınıfa karşı mücadele verir, kendisinin bir sınıf olduğunu dahi bilmesine gerek yoktur. Bir zaman dönemi çalışan daha fazla isterken, çalıştıran daha az zam yapmak isteyecektir işte bu en doğal ve kendiliğinden bir mücadeledir, bu taleplerde nihai açıdan uzlaşmak mümkün değildir... Her iki sınıfında varlık nedenine terstir.. Kautsky'nin savaş dönemi Demokrasi anlayışı malesef doğru değildir ki konu oraya geldiğinde gereklerimi izah ederim. Egemen sınıf için demokrasi nasıl bir yönetim biçimi ise Faşizm de bir yöntemdir, bir yönetim biçimidir ve 2. Dünya Savaşı öncesi Alman egemenlerinin yönetim biçimi olarak demokrasi değil, Faşizmi tercih ettiklerini göreceğiz.. Ve en sonunda aslen bunun bir tercih meseleside değil, şartlar ve koşulların zorunluluğuna göre hareket etme, biçim belirleme olarak ortaya çıktığınıda...

İnsanın kiralık yada satılık bir eşya gibi, bir ücret konarak çalışıtılması dahi insana yabancılaşmadır, böylesi bir koşulun geçerli olduğu sistemlerde gerçekden sınıfsız yada gerçek bir demokrasiden bahsetmek mümkün değildir... Kişi kendisini temsil edemez, bu şartlarda aç kalıp ölmeyi göze almak zorundadır.. Tabi o kadar bilincede sahipse oda ayrı mesele..

mep
16-02-2007, 19:31
Anti komunist ablam

''Darvin cahil insanları kandırıyo'' demişsinya.Bilim camiası bile cehaletinden utanmıştır valla.
İyiki varsın be ablam.senin gibi akıllılar olmasa Darvin bütün cahil(!) leri takıp peşine götürecek
direnin ablam mücadeleye devam.Lenin'i delirttin,evrimcileri Cahil yaptın.helal olsun sana valla
Tarihi yeni baştan yazıyon,sen daha önce nerdeydin be ablam?.

simonuniti
16-02-2007, 21:47
Darwin,Marks ,Stallin .....

oyle keyfiyete oyle sirf Laf olsun torba dolsun diye konusuluyor.
Darwin=Stallin zihniyeti iste ne dersin bunlara.Gariban Darwini
it kopek essek yerine koydular.Adam kendince bir teori ortaya koymus
dogru veya yanlis...ister inan ister inanma.Sanki darwin siyasi bi adammiydi
da devrim yapma gibi bir istegi olsun.Ateistlerin devrim yapma gibi istegi niye
olsun ki bre bilgisiz kardesim?Ateizm siyasi bir hareket mi ?Iste bilgisizlik ne kadar
da tehlikeli birsey,insani boyle cahilce yorumlar yaptirir.Yeter ki kendisinden
bir oncekine cevap yazilsin da...kendimizden sonra daha yazilmamis yaziya
cevap vermek marifettir,olcumuz o olmali ...

Kont
16-02-2007, 21:57
Onune gelen Stalinin zulmunden bahsediyor.Lutfen sebebleri ve belgeleri ile aciklarmisiniz stalinin yaptigi katliamlari? Ogrenmek istiyorum.
2. Dunya savasi sirasindaki tavizsiz uygulamalarimi dikdator yapiyor?

UKKTH'yi reddedip üstüne bir de sosyalizm(!) adına fetihlere çıkmak nedir?

sosyalist18
16-02-2007, 22:37
Sayin kont stalin "Uluslarin Kendi Kaderini Tayin Hakkini" redmi etmistir???
Ayrica stalinin yaptgi katliamlari ogrenmek istiyorum(Bilginin kaynagi ile).Ama kuru siki olmasin.

Kont
16-02-2007, 23:40
O zaman sorayım:

UKKTH hakkını isteyen Türk liderler neden asıldı?

Sosyalist Teoriye bir ülkeyi işgal etmek mümkün müdür?

spartacus
17-02-2007, 10:48
Sevgili Kont;
Ne olursak olalım konu başlığı açık, aslen ne savunu tahtası nede yergi tahtası yapmadan konuya eğilelim derim. *Kişileri tartışmaksa gaye ve aslen konu ile gerçekten alakalı olduğunu düşünüyorsanız bence şu anda yeri değil. Bence diyalektiği kavramadan bu konuyu tartışamayız ve hatta Kişi isimleri, putlaştırılmış kahramanlar, tahlillerden değil sonuçlardan giden dogmacılık, metafizikçilik vs bir öğretinin temel taşı olamazlar. Konu UKKTH değil, Stalin'de değil...

Bu gün Türkiyede örgütlenme anlayışı hala feodal kurum anlayışını yıkamamıştır, ümmet anlayışında bir örgütlenme mevcut iken, bir çok değer yargıları kalkan yada dillere plesenk yapılarak kullanılmaktadır. Tabiri caizse, tarikatcılık bizde zihniyet olmaktan daha öte, iliklerimize kadar işlemiş... Her şeyi sembollerle açıkalrken, aslen insan kelimesinin kendi gerçeğini es geçmiş oluyoruz. İnsan için nasıl iyi bir dünya sorusu ile, herhangi kişisel yada ideolojik düzlemde sembollerin öneminin olmaması gerekir...

Basit bir şey söyleyeceğim, Rusya'da Devrim süreci ile Türkiyedeki Devrim süreci pratik açıdan uygulama alanlarında benzerlikler taşır. Taşımak zorundadır, çünkü her iki devrimde evvela Feodal Otokrasiyi devirmiştir.. Bu ne demektir bu şu demektir, iki devrimde ilk aşamada ortak noktalara vurgu yapmıştır. Bir önceki yazımda özellikle ağaların direncine değindim, aynı dirençle Rusyadaki Sovyet devrimide karşılaşmış hatta katmerlisini yaşamıştır. Evvel sistemin egemen sınıfı olan ağaların altından toprak kaymaktadır, bir şekilde düzenlerini korumak zorundadırlar, 600 yıllara varana değin, iyice yerleşmiş, içselleşmiş feodal savunu mekanizmaları dahi yeni gelmekte ve gelişmekte olan sistem karşısında sonsuza kadar direnemeyecektir... Kimsede cennetini kaybetmek istemez elbette, Türkiyede görürüzki, Ağalık düzeni Cumhuriyetin karşısına kitle gücü elde edebilmek için Din elden gidiyor çağrıları ile olmuştur. Mesala en basit insan keşiflerinde keşifler Şeytan icadı, mucitler ise şeytan olarak nitelenmiştir, neden çünkü bu keşifler ve teknoloji eğer pazar payı ednirde, ihtiyaçlar yaratırsa, feodal pazar önemini kaybedecek, yerini kapitalist pazarlar alacaktır..
Türkiyede de bu iç karışıklıklar dönemi yaşanmıştır, ancak kökenine indiğimizde gerçekten sınıfsal çıkarların çatışması olduğu kadar ağa sınıfının egemenliğini kaybetmeme direncini görürürz. Neyi kullanacaktı? Elbette ümmeti çünkü feodal sistemin kitle gücü, uyku hapı ümmettir.. Peki ne oldu, bu ayaklanmalar güllerle mi karşılandı? Olabilirmiydi ? Rusyada ise, Otokrasinin direnci kırıldığında, bu seferde Burjuvazinin direnci başlıyor çünkü Rusyadaki devrim salt Burjuva devrim değil, feodal sistemin yıkılmasına mütakip devrimi işçi devrimi stratejisine yükseltme olarak ortaya konuyor.. Bunlar tahlillere dayanır, ortada tahliller vardır ve bu tahliller doğrultusunda ne yapılması gerektiği ortaya çıkar. Eğer tahlillerden çok, idoller yada semboller öne çıkmış ise orada doğru uygulamalara dönük hareket edilebileceği kuşkuludur.. Hatta imkansızdır..
Çok fazla bu noktada detaya girmeden, Rusyada ağa sınıfı ve büyük toprak zenginlerinin yaptığı, halklar kıtlık çekerken, kuraklık var iken, bunlar feodal pazar güçleri olan ambarlarda ürünleri saklıyorlardı. Biraz incelerseniz Rusyada devrim öncesi yani feodal dönem, iktidarın ağalarda olduğu dönemlerde her ailedeki çocuk ölüm oranı neredeyse %50 ler civarındadır. Ortalama 7 çocuklu bir ailede yaşama şansı bulan çocuk sayısı 3-4 civarıdır, ölüm nedenleri açlık, yetersiz beslenme, ağır sömürü koşulları, büyük psikolojik bunalımlar ve çeşitli alkolik bağımlılıklar....... Oysa toplumun yaşam koşulları bu noktada iken, dünyanın en güzel sarayları Moskovadadır, ağaların yani aslen prenslerin, derebeylerinin saray hayatı dillere destan zenginliklerdedir....... Bu zenginliği kaybetmemek için büyük direnç sergiliyorlar, tarlalarda hasada yakın dönemdeki ürünleri ateşe veriyorlar, sanayisi gelişmemeiş ve üretim olarak hala toprağa dayalı doğu bölgesi toprak beyleri ayaklandırılıyor ve doğu bölgesinde egemen olan Kazaklardır. Aslen ayaklanmalar ağa ayaklanmalarıdır ve kullanımda dahi milliyeti göremezsiniz...... İlk devrimden sonra, yani feodal otokrasi devrildikten sonra, Rus burjuvazsisi, yenilmişte olsa direncinden vazgeçmemiş ağalık sınıfları ile, çarlık kurumları ile, işçi devrimi ve iktidarı hedefine karşı uzlaşmıştır. Tahlil budur...

Mesala Mustafa Suphilerinde Türkiyeye geliş nedenlerinden en önemlisi yine tahlile dayanmaktadır, bu tahlilde denir ki; Emperyalizme karşı mücadelede uzalşamaz sınıf çelişkileri vardır ve bu mücadelede mücadeleye hangi sınıfın önderlik ettiği çok önemlidir. Bu tahlile göre, Türkiyede Emperyalizme karşı mücadelede önderlik işçi-köylüde değil, burjuvazidedir, önderliğin işçi-köylü önderliğine yükseltilmesi gerekir... Bu tahlilde feodal otokrasiyi devrimek yetmez, bu süreci işçi-köylü, emekçilerin önderliğinde bir iktidara taşımak gerekir noktasına varmıştır... Doğru yada yanlış, kişiler abukdu, ahmet yada mehmet bu tahlillerde adını bile anmak anlamsızdır...

Kısaca adına Komünizm demeyelim, sosyalizmde demeyelim, ne dersek diyelim, madem bu kelimeler sembolleştirilmiş ve madem sınıfsal çıkarlar gereği ve kimi uygulama yanlışları gereği Cadı haline getirilmiştir, o halde tahlillerimizi yapalım ve gerçek bir demokrasi için olmaz ise olmaz ana tahlillerimiz ne olmalıdır bunun için kafa yoralım... Adıda olmasın hiç sorun değil, ne olursa tam anlamıyla insanın, rengimle, dilimle, dişimle, işimle, cinsimle, emeğimle... ben bir insanım diyebileceği bir sosyal yaşam, bir demokrasiye sahip olabiliriz? Bence asıl konu bu olmalıdır... Ne herhangi bir kimsenin nede herhangi bir sembolün savunmayada yerilmeyede ihtiyacı yoktur, ortada tarih denen kapağı açık kalmış bir kitap vardır.

spartacus
17-02-2007, 11:20
"komunizm , Ütopya(vigtor Hugo) daki görüşlerle bağlantısı varmı?"

Sevgili Tewderi değinmiş madem ama yazarı yanlış hatırlamışda olsa, 19. Yüzyıl gerçektende Ütopik Sosyalizmin insan hümanizması açısından gündemde olduğu dönemdir. Victor Hugo'dan bir açıklama..

"Romantizm Bildirisi -(Victor Hugo)

Yeryüzünde her zaman aynı toplum bulunmadı. İnsan türü, bizlerden biri gibi, kendi bütünü içinde büyüdü, gelişti ve olgunlaştı. Çocuktu adam oldu, şimdide onun yaşlılığına tanık oluyoruz. Çağdaş toplumun eski (antique) dediği dönemden önce bir başka çağ vardı. Eskiler bu çağa masal çağı diyorlardı. Aslında ilkel çağ demek daha yerinde olur.
...
İlkel çağda, kişi, yeni doğan bir dünyaya gözlerini açtığı zaman, şiirde onunla birlikte uyandı. Gözlerini kamaştıran ve onu kendinden geçiren şeyler önünde söylediği ilk şey ilahi oldu. Tanrıya çok yakından dokunduğu için tüm düşüncelerini coşku, tüm düşlerini ise hayaller oluşturuyordu. Soluk alır gibi şarkı söylüyor, içini döküyordu. Lirinin yalnızca üç teli vardı. Tanrı, ruh ve yaratılış. Herşeyi bu üçlü gizem kaplıyor, her şeyi bu üçlü düşün içeriyordu. Yeryüzü hemen hemen ıssızdı. Halklar değil, aileler, krallar değil, babalar vardı. Her soy rahatça varlığını sürdürüyordu; özel mülkiyet yoktu yasa yoktu, kırgınlıklar yoktu, savaşlar yoktu. Herşey hem tek kişinin hem herkesindi. Toplum şekli komündü*. İnsan huzursuz değildi. İnsan bütün uygarlıklara beşiklik eden ve yalnız adamın gözlemlerine, tutkulu düş hallerine pek uygun düşen bir çoban ve göçebe yaşamı sürdürüyordu. Dilediğini yapıyor, dilediği yere gidiyordu. Yaşam gibi düşünceside rüzgara göre şekil ve yön değiştiren rüzgara benziyordu."

Aktaran Erdoğan Alkan, Şiir sanatı, Sayfa:54-55
*Komün:Erdoğan Alkan Orjinalinde "Communatue" olan kelimenin türkçe karşılığı olmadığı için, Cemaat olarak çeviri yapmış, aslen Komün demekle daha yakın anlama ulaşıyoruz, kısaca ortak yaşam demek komün yaşam demektir... Cemaat yerine ben komün yazdım..
İşte Ütopya için madem adıda geçti Victor Hugo'dan basit bir örnek..

İnsanlar huzursuz değildi diyor, evet çünkü doğa ve insan diğer canlılar gibi bir bütündü, özel mülkiyet yoktu diyor doğal olarak ben bahçemi çevirdimde ya diğerleri mallarımı yerse? Çünkü mallar sadece doğanın ve isteyen dilediği gibi yiyebilir... Ben bu insanları çoğunu köle yaptım, çalıştırıyorumda ya bunlarda benimle aynı yaşamı(cenneti) isterlerse? İşte dinde dahil bir çok mekanizmanın anası huzursuzluklara basit bir örnek... İnsanların doğa karşısındaki gözlemlerinde kapıldıkları muhteşemlik ve doğaya olan aşk(ilahiler) bir gün Onlara karşı silah olarak geri dönecek, onların köleliğinin mührü olacaktı. *Mesala neden Cennet tasviri Fırat, Dicle ve Nil'dir, çünkü o bölgelerde bol bol toprak üretimi, bol bol mülkiyet ve bol bol çalışıtırlacak köleler edinilebilir denmektedir...

tewderi
17-02-2007, 13:23
Sevgili Sparta ,
Yazdıklarınızı sürekli büyük bir beğeni ile takip ediyorum..

Kitaptan hatırladığım kadarıyla ; Kimsenin kendine ait mülkiyeti yok,Zihniyet eşyasına önem vermezler ,kölelik sistemi de var fakat köleler toplumda suç işleyenler olarak görülüyor ,Toplumun beli bir dini vardı rahipleri falan *,Yönetim şekli ise seçimle başa gelir bir kez görev alan birdaha görev alamazdı yönetici olarak.

Kimsenin kendisine ait evi olmadığı için sürekli insanlar göç halinde idi *savaşlara girmez bunun yerine paralı askerler tutardı (paralı askeride o dönemde dönekliği le meşur olan iskoçlar dan oluştururlarmış)
*
*Giyimleri çok ilginçti yünden rahata pek önem vermez aile sistemleri de ane Baba,ve çocuk yani hısımları ile yaşamazlarmış..

Hım birde Yasaları vardı yasalardan cezalı görünen ler önce köle yapılır devletin işlerinde kulanılılarmış sonra cezası biterse tekrar normal yaşantısına döndürülerdi..

Hatırladığım bu kadar ama tekrar okurum bu kitabı ...

Bu kominizm mi

deli_cevat
17-02-2007, 17:51
tewderi kardesım...acarsın bakarsın kurana yeri varsa o zaman ıslamı hareket olur...bugun silahın yanına kuran koyan ınsanlar..o kitabın ıcınde kı sılah kelımesının dahı olmadıgını bılmeyecek kadar gerı kafalı kımselerdır.ben bu sitedekilere saldırmıyorum ki..ben marx a saldırıyorum. :D

oturmuş garibim düşünmüş düşünmüş nasıl daha sığ yazarım nasıl daha sığ yazarım diye neticeyede varmış bayaa sığ olmuş fatmanur bak sana aşağıda linkleride veriyom eğer bu adamların yazdıkları kitapların içerisinden bir cümle bulursan sağı solu öldürün katledin yakın yıkın keyfinize göre kıyın diye bırakacam komunizmi

http://www.kurtuluscephesi.com/marks/kitaplist.html

dilaver
19-02-2007, 02:41
Başka şeyler yazacaktım ama Cem'in iletisi bana, proleterya diktatörlügü konusunda çok özgül bir örnek vermek imkanı sagladı.

* * Çok basit ve içinde yaşadıgımız bir örnek verecegim. Tabii ki benim şu andaki tartışmalarım hep teorik planda oluyor ve uygulamaya pek deginmek istemiyorum. Bunun nedeni de bazı arkadaşların komünizm konusunun teorisi konusunda pek fazla fikir sahibi olmamaları ya da bir fikirleri oluşsa bile bunların temellerini antikomünist cepheden almış olmaları. Uygulamaları daha sonra ele almak ve özeleştiride bulunmak kaydıyla şimdilik yalnız teoriyi ele almaya çalışıyorum.

* * Proleterya diktatörlügünün nasıl bir şey oldugunu görmek istiyorsanız bu siteye bakmanız kafidir. Sitemizde bir dinlerden özgürlük grubumuz var *, dinsizlerden oluşuyor ve çogunlugu temsil ediyor. Sitemizde bir de dini inaçları olanlar var ve ateist bir site olmamız nedeniyle azınlıkta kalıyorlar. Dinlerden özgürlük grubuna üye olamadıkları içinde seçme ve seçilme hakları olmuyor ve yönetici organlara gelemiyorlar. Sitemiz zorunlu olarak ateistlerin yönetimde oldugu bir platform olma özelligi taşıyor ve bu minvalde anayasa hükmünde bir tüzüge sahip bulunuyor.

* * *Ancak şu ana kadar ciddi bir biçimde kimse sitemizin yapısının demokratik olmadıgını iddia etmedi ve etmiyor. Üslup ve seviyeyi korumak kaydıyla her kesimden her üye istedigi gibi düşüncelerini ifade edebiliyor. Hatta bazen saçmalıgı konusunda herkesin üzerinde ittifak halinde oldugu söylemlere ve iddialara da karışmıyoruz ve izin veriyoruz. Geniş anlamda da demokrasi yürüyor. Anayasaya uymayan da gereken yaptırımlara ugruyor.

* * * İşte proleterya diktatörlügü de tamı tamamına teoride böyle bir uygulamadır. Proleterya ( ateistler ) en geniş çogunluktur ve burjuvazinin ( inananların ) üzerine bir şiddet uygular ( seçme ve seçilme hakkının olmaması, yönetime gelmenin imkansızlıgı ). Bunun dışında hiç kimse üzerinde ne bir baskı ne de bir haksızlık vardır. İnsan hakları konusunda ( şikayet mekanizması ) bagımsız yargıçlar ( DK ) görev yapmakta ve gerektiginde merkez komitesini ( YK ) denetleyebilmektedirler.
Yönetim erkinin zaafiyete ugraması ya da taze kan gerektigi durumlarda parti ( dinlerden özgürlük grubu ) takviye yapmakta ve içinden yeni yöneticiler çıkarmaktadır.

* * * *Teşbihte hata olmaz derler. Bu yüzden bu örnegimi kimse üzerine alınmasın ve espri konusu da olmasın, ancak bizim sitenin işleyişi tam da olması gereken bir proleter demokrasi örnegidir. Teoride bu böyle olmak zorundadır.

* * * *Şimdi uygulamada farklı mecralara gitmiş olsa da yukarıda ana hatlarını çizdigim örnegin teorik olarak bir eksikligi var mıdır ya da teorik olarak uygulanamama şansı var mıdır. Daha dogrusu pratikte, bu mükemmel teori ne gibi hata ve eksikliklerle karşılaşmıştır ki bu kadar tu kaka edilmiştir. Bunlara da çok sonra deginmek istiyorum.

* * * *Ancak şunu tekrardan belirtmek durumundayım. Marksistlerin temel özelliginin her şart ve koşul altında baskı ve tehdidin boyutu ne olursa siyasi düşünce ve tahlillerinden taviz vermeden, yazılı ya da yazısız hiç bir yasayı ciddiye almadan dile getirilmesi olmalıdır. Marksistler diktatörlük tanımını yaparlarken her devlet biçiminin bir sınıf aygıtı oldugu ve diger sınıf ve sınıflar üzerinde bir baskı aracı oldugu gerçeginden hareket ederler. Kendi iktidarları altında oluşacak devlet biçiminin de bu anlamda bir diktatörlük olacagını açık açık savunurlar kimseyi de kandırmazlar. Dikatatörlük kavramı şayet hoş gelmiyorsa bu yönetim biçimini proleter demokrasisi olarak da nitelendirebiliriz ama bu onun diktatörlük özelliklerini ortadan kaldırıp, yadsımaz. Söylemi yumuşak ve daha iyi kavranabilir hale getirir o kadar.


* * * * saygılarımla

sodomo--
19-02-2007, 09:54
Sevgili Dilaver
Ne kadar çok "diktatörlük" kelimesini kullanmışsıun bu yazında.
Biz insanoğlu işte böyle yapay kavramlar icat eder sonrada kendi icadımız olan bu kavramlara adeta tapmaya paşlarız.

Burjuvazi
Proleterya,
Burjuva diktatörlüğü
Proleterya diktatörlüğü
Sınıf devrimi
Küçük burjuva
Kapitalizm
Sosyalizm
....
....

Önce bu kavramlar ortaya atılır sonra da bu kavramlar üzerinden çeşitli teoriler ve sonrada gelsin ideolojiler, siyaset, particilik şu bu...

Her şeyden önce bu kavramların hepsini çöpe atarak işe başlamalısın.
Aksi taktirde kendi zihnini bu kavramlarla örülü yapay bir ideolojik kalıbın içinde bulursun.
Bütün düşünce sistematiğin bu kalıbın içinde çalışır, dışına çıkamazsın ve sadece bu kavramları kulllanarak 3-5 kombinasyonluk kısır mı kısır fikirler üretirsin.

Herşey kağıt üzerinde çözülebilecek bir matematiksel denklem gibidir.
Burjuva mı var, atarsın onu yerine proleteryayı koyarsın.
Burjuva devleti mi var, atarsın onu yerine proleterya devletini koyasrın
Burjuva diktatörlüğü veya onun bir diğer adı olan faşizm mi var, atarsın onu yerine proleterya diktatörlüğü koyarsın
Sonra da rahatça yatar uyursun.

Peki hayat bu kadar basit midir veya bu kadar düz müdür ?
Tabii ki hayır.
Aslında ortada ne burjuva vardır ne proleterya
Aslında bütün diktatörlükler aynı kapıya çıkar.
Aslında devlet ister burjuva olsun ister sosyalist, bürokrasi her daim aynıdır.
İkisinde de asker vardır, ikisinde de polis vardır, iksisi de insanlar nüfus cüzdanı verir, ikisi de insanları savaşa sokar ve savaştırır, ikisi de vergi alır şu bu...

Sonuçta birisinde daha az diğerinde daha çok bürükratik bir diktatörlük devam eder.

Önce şu kavramları sorgulamalıyız.
Nedir proleterya ? İşçi sınıfı
Nedir işçi sınıfı ? Sosyalistlerin anladığı kadarıyla fabrikada çalışan emekçiler
Gerçi daha sonra bunu kol emeği-beyin emeği gibi kategorik ayırımlara tâbi tuttular ama o da gerçeği kavramaktan uzak mı uzak.
Maksat mümkün olduğu kadar ortak bir payda içinde toplamak.
Nedir Buruvazi ? Üretim araçlarını ellerinde bulunduranlar
Ne yapar bunlar? Üretim araçlarını ellerinde bulundurmayanları çalıştırır ve artı değeri ceplerine atarlar.
Peki üretim araçlarını ellerinde bulundurmayanlar ne yaparlar buna karşı ?
Sendika kurarlar, hak arama mücadelesinin içinde olurlar ve fırsat bulurlarsa devrim yapıp bu üretim araçlarına el koyarlar.
Peki herşey bu kadar basit miydi ?
Tabii ki hayır...
Çünkü aslında ortada ne işçi sınıfı vardı, ne burjuva, ne sosyalizm ne de kapitalizm
Ortada sadece yapay kavramlar üretip sonra bu kavramlar üzerinden basit denklemler kuran ve
kendi kurduğu basit denklemleri de matematiksel bir zeka ile çözen ve hayatı da kağıt
üstünde  basit denklemler kurmak ve çözmekten ibaret zanneden sosyalist kuramcılar.
Ve dahası bu ilkokul düzeyindeki basit denklemleri çözme işine de "bilimsellik" atfederek konuyu iyice mübalağ eden teorisyenler.

Er geç işçi sınıfı burjuvayı yıkacak ve kendi sınıfsal devrimini yaparak sosyalizmi kuracak ve daha sonrada sınıfsız bir toplum olan kominizme yelken açacaktır.

Hep berber topyekün mutlu olacağız.

İnsan doğasında bulunan eşitlik, özgürlük, barış gibi güzel değerlerin bir yapay teori üstüne kurulmuş ideoloji tarafından en geniş istismarı.

Hem de ne istismar.
Proleterya diktatörlüğü adıyla tarihin gördüğü en büyük bürokrasi diktatörlüğünü kur ve o diktatörlük altında işçiler ellerini yıkamak için sabun bile bulamasınlar ve koca sistemin bir kaç ay içinde yerle yeksan olsun hem de proleterler tarafından.
Herşeyin iki yüzü vardır.
Birisi içeriye diğeri dışarıya bakar.
Dışarıya hep başkadır.
Sözümona anti-faşist olanlar ellerine fırsat geçtiğinde faşimin en sertini uygularlar.
Sözümona proleterya iktidarını kuracağını söyleyenler devasa büyüklükte bürokratik diktatörlük kurarlar
Ortada ne burjuva kalır ne işçi sınıfı.
Memur olanlar az buçuk karınlarını doyurur
Üretim araçlarını Â mülkiyetini işçi sınıfına vermek adıyla heryere KİT'ler açılır.
Oralarda partinin adamları nemalanacak kapı bulurlar kendilerine.
Doktoru, mühendisi, bilim adamı, işçisi karın tokluğuna çalışır
Ayda 10-50 dolar arası hizmet yürütür hepsi
Piyasa diye bir şey kalmaz.
İnsanların ne üreteceklerine olduğu gibi ne tüketeceklerine de devlet karar verir.
Yılda iki pantolon giyme hakkın vardır.
İşçi olsan ne yazar.
Okuyacağın kitaplar bile belirlenmiştir devlet tarafından.
Daha bir sürü şey.
Aslında herşey baştan beri bellidir ama hayatı basit kavramlar üzerinden teoriler ve ideolojiler kurarark tanımlamaya çalışanlar bir türlü kurtulmazlar o alışkanlıklarından. Çünkü ideolojiler insana bir kalıp içinde düşünme rahatlığı sağlar. Ne gerek var ki onca detaya ?
Ortada zengin kalmaz ama fakirlik adeta sosyal bir eşitlik olarak çıkar ortaya.
Hepimiz eşitiz ama nerede ?
Fakirlikte.
Tepede devasa büyüklükte devlet mekanizması ve onun despotik yönetimi
altta ise fakir ama eşit insanların mutluluğu
Artık eşitsizlik sorunu çözülmüştür fakirliği nasıl olsa aşarız.
Sonuçta üetimimiz de planlı olarak ilerlemekte.
Bu sene iki pantolon giyen işçilerimiz seneye üç pantolon bir sonraki sene de dört pantolon giyeceklerdir.
Pantolonların rengine ve kumaşına karar vermek hakkı da devletindir tabii ki.
Öyle stilistik, modelistik kıyafetler de istemeyin küçük burjuvalar gibi.
Bırakın bu küçük burjuvanın sığ ve yoz kültürünü.
Pantolonlarımız gri, siyah ve kahve rengi olmak üzere üç renktir, bayanlar için ayrıca bordo renkte etekler de üretilecektir bu yıl farklı olarak.
Hepimiz eşitsek o halde hepimiz aynı renkte aynı kalitede giyinmesini de bileceğiz...
Yaşasın işçi sınıfının iktidarı !



Not: Yorulduğum için bıraktım sonra devam ederim de...

spartacus
19-02-2007, 13:01
"Zenginlerin tarlalarını - bütün toprak az sayıda kimsenin elinde toplanmıştı - kaldırdıkları ürünün yalnızca altıda birini kendileri için alıkoymak üzere ekip biçiyorlardı. Geri kalan altıda beşi kira ücreti olarak tarla sahiplerine vermezlerse kendileri ve çocukları köle olarak satılıyorlardı." Aristoteles Atinalılar Devleti, Bölüm 2.

Online olarak E-Kitabı okumak isteyenler için link;
http://www.toplumdusmani.net/modules/wfsection/article.php?articleid=94

Kitapdan devam Edelim;
"Ares tepesindeki meclisin ödevi yasaları korumaktı. Devlette en geniş yetkileri, en yüksek erki olan oydu. Düzgün davranmayanları cezaya ya da para cezasına çarptırabilirdi. Arkhonlar zengin ve yüksek soylu kimseler arasından seçiliyorlar, Arkhonluk etmiş olanların arasından Areopagos Meclisi'ne üye alınıyordu." Bölüm 3

2 Nolu bölümde ne deniyor;
1. Toprak az sayıda kişinin elinde toplanmıştı.
2. Çoğunluk 6 da birci olarak anılmaktaydı, kısaca üretmekte ve 1/6 sını kendisine geri kalanı toprak sahibine sunmakta, sunmaz ise Köle olmaktaydı...

3. Nolu bölümde ise; Meclis den söz etmekte ve bu meclis üyelerinin zenginler olması şartı öngörülmektedir. Aslen Zenginler Sınıfı der Aristo, kitap okunduğunda sınıfların varlığının Marksizme özgü bir terim olmadığı görülür...

Şimdi;
Toprak az sayıda kişinin elinde toplanmış ise bu bir.
Ve devlet kademsinde temsil hakkı toprak sahibi zenginler için meşru kılınmış, diğer geriye kalanlar için böyle bir temsil yok ise bu iki..
Bu Atina Devleti İlk Demokrasili bir devlet ise, burada azınlığın çoğunluğa iktidarı görülüyor ise, azınlık için demokrasi iken geriye kalan çoğunluk için, azınlığın çoğunluk üzerindeki diktatörlüğü diyebilirmiyiz. Farzedelim demeyelim, o halde bu çoğunluk kendisini nasıl temsil edebilecektir, çoğunluk kendisini temsil ettiği anda, beni köle olarak kullanıyor ve sömürüyorsun, buna izin vermiyorum diyebilecekmidir? Peki diyelim ki dedi, o halde toprak yani aslen bireylerin değil, toplumun olması gereken kullanım hakkı insanların tümüne verilecekmidir? Verilmeyecektir çünkü var olan devletin görevi, azınlık yararına onların haklarını korumak üzerine inşaa edilmiştir, devletin tüm kurumları, eğitimden silahlı ve iç güvenlik kurumlarına kadar, din ve Tanrısına kadar her şey o azınlığın çıkarı doğrultusunda şekillenmiştir bu üç..

Dönem ne zaman MÖ 300 küsürlü yıllar ve Atina Devetinde gerçekten temsile dayalı meclisli bir Demokrasi var. Meclisde söz sahibi ancak Toprak beylerinde, ve tabi onlar içerisinde sınıfsal kavgalarda var, rekabet var ve bu rekabette partiler var... Hangi parti gelirse gelsin bu sömüren ve egemen olan azınlık için önemli iken, geriye kalan çoğunluk için çok fazla bir şey ifade etmemektedir. Çünkü Meclisde temsil edilmemektedirler...

Bu köleci toplum dönemidir ama diğer taraftanda toprak üretiminin feodal topluma genişlemesi dönemidir, laf olsun diye söylenmemiş yada teoride değildir, gerçeğin tahlillere dayalı ifadesidir bu... Daha sonralarda ise gerçekten Feodal toplum dönemi başlıyor, geçiş süreci Köleci toplumlarda iktidar olgusunda ortaya çıkıyor, egemen sınıfların temsil için birbirlerini yemesindense ve çok parçalı soy devletçikleri yapısından, feodal sistemde, iktidar bir ailenin temsiline verilirken, toprak mülkiyeti daha keskin yasalarla ve egemen sınıfın(ağa) statüsü daha keskin meşruluklarla garanti altına alınıyor. Kabile toplumlarından merkezi, yerleşik feodal toplumlara geçişde, Osmanlı Hanedanı yada evvel İslam ülkeleri(Emevi, Abbasi vs) bakılabilir, İlkel demokrasi yani temsil demokrasisinin yerini, Feodal Otokrasi almıştır ve bu gerçekten egemen ve sömürgen sınıflar için çok daha hayırlı sonuçlar doğurmuştur.....

Feodal sistemde Manifaktür yani toprağa dayalı olmayan atölye üretimi gelişirken, şehircilikde evvel tanımından çıkıp, atölye şehirleri olma noktasına doğru gelişiyor. Feodal sistemde toprağa dayalı toplumdan baktığımızda, feodaller Burjuva terimini kullanıyorlar, aslen küçük atölye sahiplerine denirken kelime anlamı şehirli demektir. Feodal pazara alternatif olarak gelişen bu atölye sektörünü Feodal devletler denetim altına almak ve burjuva gelişime dur demek yada en azından bu gelişimi kendi kontrolleri altına almak için Lonca sistemi gelişiyor....

Aristo'nun ifade ettiklerinden Feodal sistemler dönemine kadar 19. Yüzyıl değişen ne var? Değişen bir şey var mı?

Peki şimdi değişen ne var? Gerçekten var mı?

Bence demokrasi denen olguya salt insan iradesi olarak değil, insanların iradelerinden bağımsız girdikleri üretim ilişkileri temelinden bakmak lazım. Çünkü insanların evvela;
1. Gıda
2. Barınak
3. Sığınak(giyim vs)
4. Eğitim
5. Yaşam Garantisi
Bunlar açısından bir düşünelim, Demokrasi dediğimiz şey her ne ise, ayakları üzerinde durmasını sağlayalım, demokrasi insanların bu 5 maddelik önceliklerini, nasıl sağlayacak? Onun sapı bunun çöpü tartışma serbestliğimi, yoksa gerçekten sömürü ve menfii çıkarlara dayalı olmayan bir üretim süreci mi?

İnsanlar neden üretir?
Bu 5 Maddelik ihtiyaçlarını sağlamak için.
Peki bu gün üretim gerçekten bunlar için mi yoksa insanların yaşamsal ve en önemli ihtiyaçları insanları birer ticaret malı ve birer pazar müşterisi ve birer meta üreticisi halinemi getirmiş...

Eğer 4-5 yıl gibi süreçlerde Vitrinde olan ve aynende Aristo'nun dediği gibi, zenginlerin ancak oralara geleceği bir temsili demokrasi, bir meclis anlayışı mı yoksa bizzat, çorabından şapkasına kadar kendi kendisini yöneten bir toplum mu? Bunun asıl anahtarı ekonomi değil mi? Kim kendisini yönetirken ben köle olacağım der? İşte bunun içinde eğitim maddesi önemli diyoruz, ama devletin kurumları aslen Aristonun ifade ettiği gibi bir yapı üzerine bina edilmiş ise, orada gerçek bir demokrasiden bahsetmek mümkün değildir, heleki bu gün hiç değildir..

Basit bir soru sorayım, Zonguldağın kömürü kimindir? Topulumun mu?

pante
19-02-2007, 21:47
Bu konu çok detaylı, çok derin bir konu. Neresinden başlayacaksınız yazmaya?
3-5 yazıda irdelenebilecek, açıklanabilecek kadar basit değil.
Sodomo'nun dediği gibi tüm kavramları kenara atıp yalın bir anlatımla herkesin
katılabileceği ve anlayabileceği şekilde mi tartışmak gerekir. Kavramlar olmadan
bu ne derece mümkün olacak? Yine de zorunlu kalmadıkça kavramlar batağına
saplanmadan görüşlerimizi dile getirmeye çalışalım. Bunun genel katılım olarak
başarılabileceği fikrinde değilim. Çünkü öteden beri gelen bir hastalık olarak forum
ve konferanslardaki konuşmalarda özellikle kavram ağırlığına yer verilir.
Bunun getirdiği en büyük sorun ise adına mücadele edilen sınıfların en başta
proleteryanın sınıf bilincinden ve sosyalizm öğretisinden yoksun kalışı ve devrimdeki
öncülüğü ile iktidardaki egemenliğinin lafta kalışıdır.

Sosyalizm konusunun objektif olarak tartışılabilmesi ve doğru analizlerinin yapılabilmesi
için tüm tabulardan, en başta da  Marks, Lenin'den başlayıp Çayan'lara,
Kaypakkaya'lara kadar tüm teorisyen ve önderlerin tabularından özgür olmak gerekir.
Ne yazık ki Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra bu yıkılışı bir son değil, sosyalizm
yolunda bir deneyim, bir ders olarak görmediler ve bunu bir fırsat olarak görmeyip
herşeyi yeniden ele alıp değerlendirmediler.
Geçmişte yapılan hataların ve Sovyetleri yıkıma götüren uygulamaların bugün dahi hala
savunulmakta olduğunu görmekteyiz.

Şimdi özellikle Komünizmin ütopya mı gerçekleşebilir bir teori mi olduğu konusuna ışık
tutacağını ve tartışılması gerektiğini düşündüğüm bir düzine sorum olacak:

1- İlkel Komünal Toplum düzeninde  paylaşımcılık olduğu kesin. Peki eşit paylaşımdan
  söz edebilir miyiz?
2- İlkel Komünal Toplum düzeninde komünlerarası barış ve dayanışma var mıdır?
3- İlkel Komünal Toplum düzeninde ilkel de olsa özel araç yok muydu?
  Bunlar kişinin mi yoksa komünün  mü malıydılar?
4- İlkel Komünal Toplumlar üretici değil hazır tüketici değiller miydi?
5- İlkel Komünal toplumdan feodaliteye, kapitalizme, sosyalizme ve sonunda da
  Komünizme geçileceği teorisi ne derece bilimseldir?
6- Marks'ın sermaye birikimi ve bunalımından dolayı ileri emperyalist bir ülkede
 devrim teorisi neden gerçekleşmemiştir?
7- Marks'ın devrimde önder güç ve devrim sonrası iktidar olarak gördüğü proleterya
  işçi sınıfı içindeki yoksul kesimdi. Örneğin özel mülkiyete, küçük de olsa
  üretim araçlarına sahip manifactür işçileri proleteryadan sayılmıyordu. Bu bağlamda
  bugün emperyalist ülkelerin kalkınmış işçilerini proleteryadan sayabilir miyiz?
8- Marks dönemi demokrasisiyle günümüz demokrasisi aynı mıdır? Buna göre parti ve
  devrim stratejilerinin yeniden gözden geçirilmesi gerekmez mi?
9- Sosyalizmde diktatörlüğün amacı, yeni ekonomik düzenin oluşturulmasında
  engellemelerin aşılması ve kararların uygulanabilmesinin yanında, düzenin
  devamını  sağlamak ve karşı devrimi engellemek içinse, çok partili parlamenter
  rejime izin verilmemesi ve lider diktatoryasının sebebi nedir?
10- Aslolan Burjuvanın elindeki üretim araçlarının toplumsallaştırılması iken, ve özel
  mülkiyetin kısıtlanması yeterliyken tüm özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ne
  derece gereklidir?
11- Dünyada komünizme geçişte, sosyalizmin sürecini tamamlaması ve tüm üretim
  araçlarının mülkiyetinin kaldırılmış olması yeterli olacak mıdır? Yoksa bu süreç
  tüm insanların karakteristik yapılarının, yaşam tarz ve amaçlarının komün
* * yaşamına uygun  hale gelmesiyle mi gerçekleşecektir?
12- Devletin, güvenlik güçlerinin olmadığı komün toplumlarında dünyadaki gerçek adalet
  ve dünya nimetlerinin eşit-adil paylaşımı konusunda küresel farklılıkların giderilmesi
  ve insan egosunun, mülkiyet edinme isteğinin yeniden hortlamaması nasıl
* * sağlanacaktır?

dilaver
20-02-2007, 00:18
1- İlkel Komünal Toplum düzeninde *paylaşımcılık olduğu kesin. Peki eşit paylaşımdan
* söz edebilir miyiz? * * Pante


* * * * İnsanlıgın ilk ortaya çıkışı ilkel sürü şeklinde. Bu ilkel sürünün bir ya da birden fazla olmasının konumuzla bir ilgisi bulunmadıgından bunu tartışmanın da bir faydasını görmüyorum. İlkel sürü belli bir aşamadan sonra nüfus fazlalıgı nedeniyle yiyecek kaynaklarının elde edilmesi amacıyla bölünmek zorunda kalır. Ortaya çıkan bu topluluklar birbirleriyle baglantılarını yitirdiklari sürece, bu degişiklik niceliksel bir degişiklik olmaktan öteye gidemedi. Yani bir topluluk yerine iki topluluk çıkmıştı ortaya. Ama belli bir aşamaya gelindiginde bu degişiklik niteliksel bir durum aldı. İki topluluk yiyeceklerini kendi başlarına elde etmekten vazgeçerek birbirine baglı iki klan biçiminde bütünleşti. böylece totem klanları ve totem dini de ortaya çıkmış oldu.Her birinin ürettigi yiyecek iki klan arasında bölüşüldü. ve bu işbirligi düzeni totem türünün dolaysızca edinilmesine *konulan tabu aracılıgıyla korundu. Başka bir deyişle totem türünün bulundugu anda ve yerde yenilmesi yasaktı, bölüşülmek üzere klana getirilmesi gerekiyordu. Her topluluk ürünlerini öteki klanla paylaşan bir totem klanı haline geldi.

* * * *Bu baglamda ilk dinsel biçimler de paylaşım gereginden ve paylaşım amacından ortaya çıktı. İlkel toplumun ortaklaşmacılıgı ve paylaşımcılıgı bir zorunluluktu ve dogaya karşı yaşamı sürdürme mücadelesini ancak bu şekilde devam ettirebilir ve hayatta kalabilirlerdi. Totem törenleri totemin paylaşılıp toplu yenilmesinin bir ifadesi ve toplumsal bir kutlama ve şenlik biçimiydi. Bunlar daha sonraki dinsel seromonilerimizin ve ayin ile zikir törenlerimizin ilk habercileri oldular. *

* * * *Gerek avcılık ve toplayıcılık evresinde ve daha sonraki göçebe tarımcılık ve bahçecilik döneminde üretim fazlası olmayan her yerde eşit paylaşımdan söz edebiliriz. İlk üretim fazlası ise toplum yararına toplanıyor, biriktiriliyor ve büyük sagaltıcı ya da büyük kollayıcı diye isimler alan bir klan üyesi tarafından toplumun menfaati için ortaklaşa olarak bu şölenlerde tüketiliyor ya da diger klanlara hediye ediliyor ve tam anlamıyla bir eşit paylaşım ortaya çıkıyordu. Bu eşit paylaşım gönüllü olarak toplanan ve toplulugun yararı için harcanan ürün fazlasının daha sonraları büyük sagaltıcı tarafından zorunluluga dönüştürülmesi ile bozulmaya başlar ve toplumun sınıflara bölünmesi ile paylaşım yerini mülkiyete bırakmaya başlar. *



* * 2- İlkel Komünal Toplum düzeninde komünlerarası barış ve dayanışma var mıdır?

* * * * * * Üretim ve paylaşım bu şekilde düzenlendikten sonra varlık sürdürme ihtiyacına dayalı olarak bir totem tabusu daha ortaya çıktı. Bu klan içinden evlenme yasagı idi. Başka klandan koca alma uygulaması, her klanın kendi üretemedigi yiyecekleri de elde etmesini ve böylece yiyecek çeşidinin çogalmasını sagladı. Dıştan evlenmenin başlangıçtaki işlevi yiyecek dolaşımının gerçekleştirilmesiydi. Görüldügü gibi toplumun tüm örgütlenişi ortaklaşmacılıga, paylaşımcılıga , barış ve dayanışmaya baglıydı. Daha sonra bu ayrı totem klanları kabileler olarak örgütlendi . Bu soy örgütlenmesini ortaya çıkardı.

* * * * * * *Klanlar ya da komünler birbirlerine karşılıklı bir hizmet agıyla baglıdırlar. Bu karşılıklı hizmet agı içerisinde yapıcı bir yarışma ruhundan kaynaklanan istekle, saygınlık ugruna birbirleriyle yarışırlar. Bir av fazlası elde eden kimse başka bir klanı kendi klanı ile ile şölene katılmaya çagırarak başarısını gözler önüne serer. Onun çagrısı aslında bir meydan okumadır aynı zamanda. Karşısındakini bu çagrıya olabildigince fazlasıyla karşılık vermek zorunda bırakan bir meydan okuma. Bu paylaşımcılıgı ve dayanışmayı arttırır.

* * * *Bir klanın adamı herhangi bir nedenden dolayı başka bir klanın adamını öldürdügünde öldüren adamın klanına bir yakınmada bulunuluyor ve zararın ödenmesi için bir istem sunuluyordu. İstenen ödence verilirse sorun kalmıyordu. Bu sistem daha sonra kısas olarak islmiyete girmiştir. Yok talepler yerine getirilmezse o zaman ölenin klanının üyeleri arasında bir öc alma birligi kurularak öldüren yakalanıp öldürmekle görevlendiriliyordu. Aynı klan içinde öldürme olursa öldüren derhal klandan dışlanıyor ve memleket degiştirmege zorlanıyordu.

* * * * Ancak bunlar son derece ender rastlanan şeylerdi ve ilkel kabilede ciddi bir suç teşkil etmiyordu.

* * * * *Miken kazıtlarının birinci katında savaş araçları, ok yay vs bulunmuştur. İkinci katmanda savaş aletlerinin yanı sıra ana tanrıça heykellerine de rastlanır. Üçüncü ve en eski katmanda ise hiç bir savaş aletine rastlanmaz yalnız ana tanrıça heykelcikleri ile incik boncuklara rastlanmıştır.


* 3- İlkel Komünal Toplum düzeninde ilkel de olsa özel araç yok muydu?
* * * * * * *Bunlar kişinin mi yoksa komünün *mü malıydılar?


* * * * *İlkel komünal toplumların yer aldıgı aşamalar insanlıgın yabanıllık ve barbarlık aşamalarına tekabül eder.

* * * * *Yabanıllık aşamasında mülkiyete konu olabilecek bir şey yoktur. Bu dönemin insanında mülkiyet tutkusu da yoktur. Kaba ve basit silahlar araçlar ve gereçler, bunların birleştirilmesinden oluşan basit makinalar, çakmaktaşından , taş ve kemikten aletler, süs ve ziynet eşyaları bu dönemin başlıca mal varlıgını oluşturmaktaydı. Topraklar kabilenin ortak mülkiyetinde bulunuyor ve hepsi büyük bir avluya bakan evler ise içinde oturanların ortak mülkiyetinde bulunuyordu. Kişisel eşyalardan en çok deger verilenler ise sahibiyle birlikte gömülerek özel mülkiyet düşüncesinin ilk tohumlarını atmıştır.

* * * * * *Barbarlıgın alt aşamasında toplumların ilkel bahçecilikle tanıştıgını ve toprakların ekilmeye başlandıgını görüyoruz. Burada toprak üzerindeki mülkiyet gene ilkel toplumundur fakat artık bireylere bu mülkiyet üzerinde kullanım hakkı verilmeye başlanmıştır. Kişi topragın sahibi degil de zilyedi durumundadır. Toplum soy esasına göre örgütlendiginden ölenin mirası soy içerisine kalıyor ve mülkiyetin dagılması engelleniyordu. Kadın ve kocanın kişisel eşyaları ayrı ayrıydı ve ölümlerinden sonra soy topluluklarına geçmekteydi. Yani bir çocuk anasının soyuna baglı oldugu için babasının mallarından pay alamazdı ( kişisel eşyaları ) ve babasının kişisel eşyaları babasının soyuna geçerdi. Annesinin kişisel eşyaları ise ana soyuna yani kendi klanına geçerdi.

* * * * * *Barbarlıgın orta aşamasıyla birlikte sulama tarımının başladıgını dogu yarımkürede hayvancılıgın ve sıgırtmaç ekonomisinin oluştugunu görüyoruz. Bu dönemde mülkiyette büyük gelişmeler olmuş, ayrıca insanın toprakla ilişkilerinde de büyük degişmeler başlamıştır. Toprak üzerindeki egemenlik hala kabile toplumuna aitti, fakat topragın bir bölümü yönetim harcamalarını karşılamak için, bir bölümü dinsel işlere ve tapınak yapımına ve asıl büyükçe bir bölümü de halkın geçimini saglamak için ayrılıp soylara ya da aynı komünal köye yerleşen topluluklara dagıtılmıştır.Fakat kişinin toprak ya da konut sahibi olması, bu konudaki mülkiyuet hakkına dayanarak malını istedigine istedigi fiyattan satması söz konusu bile degildi. Toprak üzerindeki mülkiyet bu dönemde soy ya da komün çerçevesindeki ortak mülkiyetti.Aynı çatı altında yan yana yerleştirilmiş gözlerden meydana gelen evlerde akrabalar ve yakın aileler birlikte yaşıyorlardı. Büyük ev düzeni ve toprak üzerindeki ortak mülkiyet kişisel mülkiyete izin vermemekteydi.

* * * * * * *Barbarlıgın üst aşamasında köleciligin ve köle emeginin karşılıksız kullanılmaya başlanmasıyla özel mülkiyete yaygın bir şekilde geçilmeye başlandıgını görüyoruz. Bu dönemde ergitilmiş demir ve bunun ürünleri olan kılıç ile saban birlikte üretimin yaygınlaşıp gelişmesiyle üretim için gerekli olan köle emeginin saglanması birlikte yürümüştür. Özel mülkiyet ve bunun sonucu olarak sınıfsal ayrışma artık toplum üzerinde belirgin hale gelmeye başlamış ve sistem soy örgütlenmesinden, devlet örgütlenmesine dogru dönüşmeye başlamıştır. Babasının ölümünden sonra mal varlıgının çocuklara kalması verasetin temel kuralıdır.

* * * * * * *Başlangıçtan beri soy örgütünün tümüne açık olan ve seçimle gelinen çeşitli derecelerdeki reislik görevleri artık babadan ogula kalmaya ve bir kural olarak oluşmaya başlamıştır. *Barbarlıgın son döneminde yeni bir öge olan aristokrasinin gelişmetye başladıgı görülmüştür. Ve mülkiyetin bu şekilde evrilmesiyle ilkel demokrasi yerini oligarşik biçimlere bırakmaya başlamış toplum sosyal bir örgütlenmeden siyasal bir örgütlenmeye dogru degişmeye başlamıştır. Şimdi gene demokrasiden bahsedilir ama ancak mülk sahiplaeri için demokrasi geçerlidir.

*
* * * * 4- İlkel Komünal Toplumlar üretici değil hazır tüketici değiller miydi?

* * * * * *
* * * * * * *Yukarıda sıraladıgım aşamalardan sonra ilkel toplumların son derecede yaygın ugraş veren üretici topluluklar oldugu açıktır. Zaten bireysel olarak yaptıkları üretim varlıklarını sürdürmeye yetmediginden kollektif yaşam sürdürmeye başlamışlar ve ortaklaşa olarak ürettiklerini gene ortaklaşa olarak paylaşabilmişlerdir. Üretimin yaygınlaşıp yogunlaşmasıyla birlikte ,köle emeginin de katkısıyla mülkiyet tek ellerde toplanmaya başlanmış ve bu da ilkel demokrasinin sonunu getirmiştir.

* * * * * * * Eskiden saygın bir toplum lideri konumunda olan şef artık bir tirana ve krala dönüşme egilimindedir. Bunun için de toplumu örgütleyebilecegi bir mekanizmaya ihtiyacı vardır. Bu mekanizma çalışan insanların ürün fazlasına el koyarak öncelikle o toplumu baskı altında tutmaya yarayacak olan idari ve askeri mekanizmaların geçimini saglamak ve egemenin zor alımını serbestçe vergiler, harçlar , kiralar vs yoluyla sürdürmesini saglamaya yarayacaktır.
İşte bu mekanizma devlet olarak artık sahneye çıkmıştır.


* * * * *saygılarımla

dilaver
20-02-2007, 01:31
5- İlkel Komünal toplumdan feodaliteye, kapitalizme, sosyalizme ve sonunda da
* * * * Komünizme geçileceği teorisi ne derece bilimseldir?


* * * * * Marksizmin ekonomik öngörüsünün temeli artı-deger, artı-emek tanımlamasına dayanır. Toplumun yeniden örgütlenmesi ile artı emek ve artı degerin toplum için kullanılmasıyla ekonomik sorunların aşılacagını kapitalizmin bunalımlarının yaşanmayacagını ve toplumun refah ve gelir dagılımının hızlı bir şekilde artacagını öngörmüştür.

* * * * * Ekim devrimi ile başlayan süreç ve pek çok ülkede işçi iktidarlarının kurulması vu bu iktidarların başta SSCB de olmak üzere uygulayımlarının sonuçları bu teorinin denenerek gerçekliginin oldugunu kanıtlamıştır. 1917 ekim devrimi ile Çarlık rusyasının dünyanın en ileri ve süper devletlerinden birine dönüşmesi yüzlerce yıllık kapitalist gelişme ivmesini ekonomik programlarıyla bir kaç on yılda yakalaması bu teorinin bilimsel oldugunun kanıtıdır.

* * * * * *Sosyalizm meselesinin özü artı emek in kullanımı ile ilgilidir. Artı emek in yarattıgı artı degeri ya bireysel kullanıma ve mülkiyet kullanımına tahsis edeceksiniz ve bunun sonucunda kişi başı milli geliriniz 3000 dolar denilecek ve bunun içinde 1 milyon dolar kazanda kişibaşı sayılacak 100 dolar sayılanda. Toplumun zenginligi bir kaç zümrenin elinde toplanacak ve bunlar bütün dünyanın kaymagını yiyecekler ve gurme adı verilen beyzadeler 40 milyara bir ögün yemek yiyecekler. Ya milli gelir gene 3000 dolar olacak ama en az kazanan ile en çok kazanan arasındaki fark 1 e 4 ten fazlaya ulaşmayacak.

* * * * * * Bir tarafta egitim, saglık harcamaları ücretsiz ve herkese açık olacak diger tarafta insanlar hastahanelerde rehin kalacak ya da yanlış teşhisten mevlaya kavuşacak.

* * * * * * Sosyalizmin en büyük uygulama hatası artı emek kavramını artı zaman kavramı ile birleştirememiş olmasında yatmaktadır. Bu da sosyalizmin tüm felsefesine terstir.


* * 6- Marks'ın sermaye birikimi ve bunalımından dolayı ileri emperyalist bir ülkede
* * * * *devrim teorisi neden gerçekleşmemiştir?


* * * * * * Devrim olabilmesi için üç şart gerekmektedir *:

* * * * * * *1- Yönetenlerin yönetim aczine düşmesi

* * * * * * *2- *Yönetilenlerin yönetilmek istememesi

* * * * * * *3 - Bu oluşumu örgütleyecek devrimci bir partinin varlıgı

* * * * * * * * * * Bu üç ögeden herhangi birinin eksikligi bir ayaklanma girişimini başarısız kılar. Nitekim 1979 senesine kadar Türkiye'de ilk iki şart olmasına ragmen öznel etkenin yoklugu devrimci durumun gerilemesine ve Türkiye devriminin yenilgisine yol açmıştır.

* * * * * * * * * * Marks'ın bu öngörüsünün gerçekleşmeme nedenlerini burada aramak gerekiyor. Kaldı ki Alaman işçilerinin kalkışması da kanla bastırıldı ve önceden önderleri öldürüldü. Yani o dönemlerde dişe diş bir savaş vardı. Ancak devrim emperyalist zincirin en zayıf halkası olan Çarlık Rusyasında gerçekleşti. Daha sonra da anti emperyalist mücadeleler olarak başta Anadolu olmak üzere azgelişmiş ve feodal ekonomilere yöneldi. * *


* 7- Marks'ın devrimde önder güç ve devrim sonrası iktidar olarak gördüğü proleterya
* işçi sınıfı içindeki yoksul kesimdi. Örneğin özel mülkiyete, küçük de olsa
* üretim araçlarına sahip manifactür işçileri proleteryadan sayılmıyordu. Bu bağlamda
* bugün emperyalist ülkelerin kalkınmış işçilerini proleteryadan sayabilir miyiz?


* * * * Açık fikrimi söylemem gerekirse degil emperyalist ülkelerin işçilerini Türkiyenin büyük sanayiinde çalışan bir kesim işçiyi bile bugün proleteryadan saymamız zor görülüyor. Bunlara Marks işçi aristokrasisi diyordu.

* * * * Aslında olayın nedeni çok açık. Bunu egemenler biliyor ve uyguluyorlar. Suna Kıraç anılarında Arçelik in hikayesini anlatırken 60 lı yılların sıonuna dogru Bernar Nahum'un Arçelik *işçilerinin sendikalı olmasını istedigini ve tüm yönetimin bunakarşı çıktıgını yazıyor. Bernar Nahum ise şu gerekçeyle onları ikna ediyor. " Şayet bu işçileri sigortalamazsak buzdolabını satacak kimseyi bulamayız." Suna Kıraç ise öngörüsünün ne kadar dogru çıktıgını ve onun haklı oldugunu belirtiyor. )" Yaşamımdan Uzun ideallerim Vardı ")

* * * * * Bu örnek bize patronların sömürü çarkının işleyişini ve işçileri bölme yöntemini çok iyi özümsediklerini gösteriyor.

* * * * * *Gene bu örnegi baz alarak çok uluslu emperyalist devlerin neden emek yogun ülkelerde yatırım yaptıklarını, ucuz işgücü olan azgelişmiş ülkeleri seçtiklerini anlamamıza yardım ediyor. OOnlar kazançlarının vergisini ise bulundukları ana ülkede veriyorlar. Ve bu vergiler ve sermaye transferi bugün adıana sosyal devlet denilen bazı uygulayımların ileri kapitalist ülkelerde neden kara ragmen gelişebildigini açıklıyor.

* * * * * *O ülkedeki işçi aristokrasisinin bedelini benim ülkemdeki gariban asgari ücretlim ödüyor.


* 8- Marks dönemi demokrasisiyle günümüz demokrasisi aynı mıdır? Buna göre parti ve
* * * * * *devrim stratejilerinin yeniden gözden geçirilmesi gerekmez mi?


* * * * * *Bu ülkeden ülkeye degişir. Her ülkenin içinde bulundugu ekonomik ve siyasi şartlara uygun olarak bir stratejisi olma zorunlulugu vardır. Geçmiştede böyle bir şablon yoktu şimdi de yok. 80 öncesi tüm devrimci örgütlenmeler yeraltındaydı ve şiddet yoluyla iktidar hedefleniyordu. Şimdi gelişen şartlarda ise siyasi yapıların legal olarak örgütlendigini ve bunların önceleri varolan yeraltı uzantılarının ise süreç içerisinde kendi kendilerini tasfiye ettigini görüyoruz.

* * * * * * Şayet serbestçe derdini anlatabiliyorsan ve engellenmiyorsan elde silah kovboyculuk oynamanın hiç kimseye bir faydası olamaz. Bir evde saklanıp belli periyotlar içinde çıkıp suikast gerçekleştirmenin ise ne devrimle ne de sosyalizmle bir alakası yoktur. Sosyalizm her şeyden önce bir demokrasi mücadelesidir. İnsanları ikna edip son kalkışma için en azından tarafsız kalmalarını saglama mücadelesidir. Önce demokrasi sonra sosyalizm. Ama bunlar içice ve bir süreç içerisinde olmak zorunda.


* * * * saygılarımla

dilaver
20-02-2007, 02:22
9- Sosyalizmde diktatörlüğün amacı, yeni ekonomik düzenin oluşturulmasında
* engellemelerin aşılması ve kararların uygulanabilmesinin yanında, düzenin
* devamını *sağlamak ve karşı devrimi engellemek içinse, çok partili parlamenter
* rejime izin verilmemesi ve lider diktatoryasının sebebi nedir?


* * * * * * Parti sınıfların örgütlendigi siyasi teşkilatlardır. Sınıf içerigi ve amacı taşır. Sosyalizmde amaç kendi halinde bir sınıf olan işçi sınıfının kendisi için bir sınıf haline gelerek kendisi ile birlikte tüm sınıfları ortadan kaldırmasıdır.

* * * * * *Sınıf paylaşımdan ve iş bölümünden kaynaklanır. Mülkiyet ilişkilerinden kaynaklanır. Sınıfaları ortadan kaldırmayı amaçlayan bir iktidar başka bir sınıfın sınıf olarak örgütlenmesine ve kendisi ile iktidar mücadelesine girmesine izin veremez. İşçi sınıfı olmadan burjuva sınıfı olamaz. Ama burjuvazi ortadan kalkarsa işçi sınıfına bir şey olmaz. Daha dogrusu üretim bir işveren olmadan da yürüyebilir. Fakat işçi olmadan üretim yapılamaz.

* * * * * *Bu yüzden işçi iktidarı mülk sahibi sınıflara diktatörlük uygulamak ve onları sınıf olarak yok etmek zorundadır. Temel amaç herkesin devlet olmasıdır. Herkesin devlet olması demek ya da bu sürece hızla ilerlemek demek devletin de sönmesi süreç içerisinde yok olması demektir. Bu yüzden sosyalizmde emekçi sınıfın haricindeki kesimin seçme ve seçilme hakkı olmaz. Bunu daha önceki iletilerimde site örnegi ile teşbihe de yer vererek açıklamaya çalışmıştım.

* * * * * *Parlementer rejim ve temsili demokrasi zaten en alt birimden başlayarak vardır. Sscb anayasaı ise ( halen aynı mı bilmiyorum ) dünya üzerinde yapılan en demokratik anayasadır. Sınıfları ortadan kaldırma amacı olan bir iktidarın sınıf örgütlenmesine izin vermesi demek baştan amacını gerçekleştiremeyeceginin ilanı demektir.

* * * * * *Parti diktatörlügü ve lider diktatörlügü ise deneyimde ve uygulayımda yaşanmış ama asla teoride uygulanması gereken yanlışlardan bir tanesidir. Örnegin Koreyi ele alan iletisinde Sargon'un örnekledigi Kim İl Sung un oglu bir sosyalist önderden çok tipik bir bürokrat burjuva ya da aristokrat bir yönetici görünümündedir.

* * * * * *Her ne gerekçe ile olursa olsun parti içinde demokrasinin ortadan kalkması ya da kaldırılması o partinin artık komünist bir parti hüviyetinden çıkmaya dogru gittiginin ve burjuvalaştıgının bir ön habercisi olarak ele alınmalıdır.

* * * * * *İşçiler ya da devrimciler idealler için falan mücadele etmiyorlar. Başlangıç daha iyi yaşamaktır, daha iyi ve insanca, adilce bir düzende yaşamaktır . Olay böyle başlar ancak mücadele içinde ideale ve fedakarlıga dönüşür. Yönetici olanların devrimi hazırlama esnasında gösterdikleri fedakarlıktan iktidarı aldıktan sonra verdikleri tavizler yeni tür bir burjuva sınıfın dogmakta oldugunun ön habercisidir.

* * * * * *Sosyalist iktidarın tekelci devlet kapitalizmine dönüşme olasılıgının yeni tip bir burjuva sınıfın oluşmaya başlamasıyla pek de zor olmadıgını tarih bize göstermiştir.


*10- Aslolan Burjuvanın elindeki üretim araçlarının toplumsallaştırılması iken, ve özel
* *mülkiyetin kısıtlanması yeterliyken tüm özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ne
* *derece gereklidir?

* * *
* * * * *Hiç bir şekilde gerekli degildir. Hatta anlamsızdır. Bu feodal ve göçebe kültürün yagma politikasının bir uzantısı ve kalıtıdır. Temel üretim araçların toplumsallaşmasıdır. Üretimden dogan artı emek kazanımının tüm toplumun sosyal menfaati için kullanılmasıdır. Ancak mülkiyet yeniden meta üretimini geliştirebilecek bir özellik ihtiva ediyorsa gereksizdir.

* * * * *Sosyalist toplumun güvencesi bizzat toplumun örgütleniş biçimidir. Şimdi kapitalist olan tüm eski sosyalist ülkelerdeki saglık, egitim, yakacak vs gibi hizmetlerin parasız oldugunu biliyoruz. Böyle bir örgütlenmede mülkiyetin ya da bina mülkiyetinin ancak zilyetligi düşünülebilir. Bunun veraseti düşünülemez. Servet sosyalist bir ülkede gerekli degildir. Amaç herkesten yetenegi kadar herkese ihtiyacı kadar ilkesinin hayata geçirilmesini saglamaktır.

* * * * * Çalıştıgınız yere son derece yakın bir yerde her şart altında tüm modern ihtiyaçlara haiz olan bir konuta her şart altında sahip olacagını bilirseniz ve her geçen gün artı zaman elde ediyorsanız bir süre sonra böyle bir evin sadece kendi malınız olmasını arzu etmezsiniz. Kaldı ki bunun alım satımını yapamayacak ve veraset konusu olamayacaksa.

* * * * * *Gayri menkul için bu söylediklerim taşınabilir şeyler için geçerli olmayabilir. Ancak komün yaşantısı içinde herkesin gereksinimini karşılayacak oranda raba sayısının olması belki düşünülebilir. Taa ki araba üretimi herkesin ihtiyacını karşılayana kadar.
*

* *11- Dünyada komünizme geçişte, sosyalizmin sürecini tamamlaması ve tüm üretim
* *araçlarının mülkiyetinin kaldırılmış olması yeterli olacak mıdır? Yoksa bu süreç
* *tüm insanların karakteristik yapılarının, yaşam tarz ve amaçlarının komün
* *yaşamına uygun *hale gelmesiyle mi gerçekleşecektir?


* * * * * * İnsanların karakterlerinin bir olması gibi bir şey düşünülemez. Aynı tip insan olabilmesi bilime ve evrime aykırıdır. Bu insanların özellikleri kadar tercihleri de zevkleri ve ilgi alanları da farklı olacaktır. Aksi takdirde toplumda ne uygarlık olur, ne sanat olur ne bilim olur ne de üretim verimliligi artabilir. Tek tip elbise tek tip insan düşüncesi olsa olsa cezaevi mantıgından başka bir şey degildir ve ancak ilkel feodal kafaların ürünüdür.


* * 12- Devletin, güvenlik güçlerinin olmadığı komün toplumlarında dünyadaki gerçek adalet
* * ve dünya nimetlerinin eşit-adil paylaşımı konusunda küresel farklılıkların giderilmesi
* * ve insan egosunun, mülkiyet edinme isteğinin yeniden hortlamaması nasıl
* * sağlanacaktır?


* * * * * * * * insan egosunun mülkiyet egosu davarın evcilleştirilmesi ile ve bu evcilleştirmenin bireysel bir iş olması ile ve bu bireysel edim sonucu kişisel kazanç ve yarar elde edilmesiyle başladı. Bu kişisel yarar kıt olan kaynakların ve varlık sürdürma biçimlerinin ikamesinde kullanıldıgı için mülk güdüsü kuvvetlendi. Bu da köleci ekonomiye ve köleci topluma, özel mülkiyete sınıfsal ayrışmaya yol açtı.

* * * * * * * * Burada temel problem üretim verimliligi idi. Kaynakların kıt olması ve yeterli olmaması idi. Herkesin yeterli kaynaklara sahip oldugu bir toplum yaşantısında fazla bir ürünün hiç bir deger taşımadıgı şartlarda , bu fazlanın metaya dönüştürülemedigi şartlarda mülkiyet edinme isteginin yeniden hortlaması için hiç bir gerekçe yoktur.

* * * * * * * * Burada yarar ve fayda ilişkisini gözönüne almak gerekmektedir. Köleci ekonomi üretim verimliligini arttırdıgı için bir yarar sagladı ve özel mülkiyete yol açtı ve bir toplumsal ilerlemeyi temsil etti.

* * * * * * * * Ama artık verimliligin geldigi aşama artık dogadan almayı degil dogayı korumayı gerektiriyor. Haaa insanlar aç kalırsa insanlar ihtiyaçlarını karşılayamazsa artı emegin toplumsal kullanımı artı zamanı ve bu artı zamanın bireysel ve kültürel gelişimi gerçekleştirmiyorsa bunun hiç bir garantisi yoktur.

* * * * * * * * Burada bir düzine soruya bir düzine cevap vermeye çalıştım. Ne kadar yeterli ve tatminkar olabildigimi bilemiyorum. Bu arada Sodomo'nun eleştirileri tamamen uygulayıma dönük oldugu için o iletiyi bu tür tartışmalara girdigimiz takdirde degerlendirmeyi tercih ettim.

* * * * * * * * Önce teoride net olmamız gerektigini düşünüyorum Teoride bir yere varabiliyorsak ya da bazı konularda bir uzlaşma zemini bulabiliyorsak, pratik deney ve yanlışları ondan sonra ele almak gerekiyor.


* * * * * * *saygılarımla

spartacus
20-02-2007, 11:52
Sevgili Cem;

Temsili Demokrasi, özde değil temsildedir bu açıdan temsili demokrasi diyorum. İşte bu günki seçim ve demokrasi, yani parlamento anlayışı temsiller üzerine kurulu bir demokrasidir. Kurumlar işlevselliğini temsil üzerinden kazanmaktadır oysa doğrudan kurumlar yoktur. Asıl ve nihai olan Parlamento görülmekte, parlamentonun alt organı ise, belirli dönemlerde bir oy hakkıdır. Altı boştur yani, toplum parlamentoyu denetleyecek kurumlardan ve dolayısıyla vekillerini(?) işlevsel kılmak ve denetlemekten yoksundur, çünkü parlamento aslen tüm alt organların toplamından oluşan bir üst organ işlevinde değildir. Aslı burasıdır, konu derin fazla detaya inemiyoruz...

Bu gün Meclisdeki milletvekillerine baktınız mı? Kaç milyar harcadılar vitrinde olabilmek için? Ve biz kimi seçtik? Oysa doğrusu tabandan tavana kadar seçimlerle işleyen bir demokratik yapıdır. Adayları öncelikle toplum kendi içerisinden çıkartmalıdır, doğrudan denetleyebilmeli, seçtikleri kişilerin yükümlülüklerini yerine getirmediğine kanaat getirdikleri anda vekilin vekilliğine son verebilmelidir, vekiller ise oraya kadar gelme sürecinde olan alt organlara hesap vermeli, bilgilendirmelerde bulunmalı ve bilgi almalıdır, aslı öne çıkmış ve vitrinde yer alabilecek kadar bürokratik gücü olan ve toplum genelinde aslen elit olan kimselerin değil, bizzat toplumun kendi içinden kendi temsilcisini belirlemektir. Toplum aylık 1000 YTL ile geçimini sağlamak zorunda iken, toplum aylık 400 küsür YTL lik bir asgari ücrete tabi iken, Vekili ne almaktadır ve gariptirki vekilin ücretini neresi belirlemektedir, vekiller konseyi mi? Toplum 65 Yıl çalışıp, 40 yıl vergi ödeyip ancak emekli olabilirken, karşılığında ne barınak, ne enerji, ne sağlık ama nede eğitim alamazken, vekil 5 yıl içinde süper emekli olmaktadır? Bu gerçekten, gerçek demokrasinin sorunu değil mi?

Çok fazla detaya inmek istemiyorum, Aristo örneğindeki çok sade bir dille anlatım, temele inmek gerekir diyorum ve temeli Aristodaki 1/6 cılar oluşturuyor, bu gün ise 1/2 ciler olmuşlardır.

5 Maddenin 5 i nasıl sağlanacak?
Barınak, Gıda, Sığınak(yakacak, enerji, giyim), Sağlık, Yaşam Garantisi...

Ne feodal sistemde ama nede günümüzde asıl çelişki toplumsal üretimi sağlamak değildir. Aslen üretim zaten toplumsaldır. O halde çelişki nerededir;
1. Günümüzde üretim toplumsal iken mülkiyet bireyseldir. Buradaki mülkiyetten kalem kağıt anlaşılmasın, üretim araçları mülkiyeti anlaşılsın.
2. Üretim insanlığın ihtiyacını karşılamak değil, kar içindir. Kar ise yine toplumsal üretime rağmen üretim araçları mülkiyetinin bireyselliğinden dolayı, mülk sahibi kesimlerin karıdır. Artı-artık değer...
3. Ürünlerde değer üretmeyen bir kar payı vardır. Kapitalizmde bu değer üretmeyen kar payından dolayı sürekli krizler yaşanacaktır, yaşanmak zorundadır, neden zorunda olduğunu izah edeceğim.

Feodal sistemde toprak bin parçaya bölünmüş ve toprak mülkiyeti toplum dahilinde elit-azınlık, soylu ailelerindir. Devlet kurumları ümmet üzerinden şekillenirken, omurgasını bu elit, azınlık olan mülk sahibi sınıflardan oluşturmuştur. Sömürünün asıl ortaya çıkışı, üretim yine toplumsaldır ancak mülkiyetin bireyselliği, insanların emek sarfederek ürettikleri ürünlere, tüm topluma mal olan ürüne bir kişinin el koyması sürecidir. Bu bir yerde doğayı sınırlara bölerken yine aynı şekilde dünyayıda paylaşım alanına çevirmektedir, daha çok toprak ve daha büyük bir egemenlik alanı daha fazla kazanç faktörü, egemenlerin tarla gibi kendi sömürü alanı olan devletleride oluşturmasını, diğer topraklardan pay kaparak genişlemek için savaş gereksimini ortaya çıkartır. İlkel Komünal toplumun insanlığın gelişimi ile birlikte yıkılması ve üretim sürecine geçişte devamının sağlanamamasının asıl sebebi budur. Bu noktadan sonra yönetim erki oluşmakta ve bu erk azınlık ama zengin, güçlü, efendi sınıfının çıkarı temelinde örgütlenmektedir. Bu egemen örgütlenmelerin toplamından ortaya devlet çıkmaktadır, buna herşeyi dahil, Tanrısına kadar tüm kurumlar egemen kurumlardır...
Kapitalizm ile feodalizm arasında ki en temel fark, üretim tarzında ortaya çıkar. Basmakalıp, alışılagelmiş ideolojik kelimelere saplanıp kalmaktansa, tahlillere bir bakmamız gerekir. Sistemleri belirleyen 3-5 kelimelik semboller yada birilerinin ham ideolojik fanatikliği değildir. Varsada bu sorun kişilere aittir, tahlil sürecinde beni bağlamıyor. Mümkün olduğunca gerçeğe bakmaya çalışacağız, gerçek karşısında sembollerin benim açımdan zerre kadar belirleyici değeri yoktur, kıstas değillerdir hiç bir tabum yoktur.
Üretim tarzı değiştikçe, sistemlerde değişiyor. Sistemlere feodal yada kapitalist yada köleci düzen denmesi, mülkiyet biçiminin, kurumların üretim tarzına göre şekillenmesi, toplumların bu üretim tarzı dahilinde girdikleri tüm üretim ilişkileridir, mülkiyetin karakteri değiştikçe, yeni sınıflar ortaya çıkmaktadır....

1.) Üretim toplumsal mülkiyet bireysel -> Toplumsal üretilen Ürünler mülk sahibi sınıfların tasarrufuna geçer.
2.) Üretim kar içindir bu kontrolsüz ve iflah olmaz bir ürün fazlasına yol açar. Bir çok ürün ihtiyaç fazlası haline gelerek heba olur. İnsan doğadan ihtiyacı olmayanıda almıştır, şimdi ise kullanamamaktadır... Buda diğer bir krizdir...
3.)Üretim kar içindir, ihtiyaç temelli değildir. Demokrasi açısından en önemli ve Asıl meselemiz burasıdır. Neden?
a.) Bir ürünün bedeli, ona harcanan toplam emek(enerji dahil)-zaman ile belirlenir. Mesala çok basit bir ürünü ele alalım;
Bir defter üreteceğiz, Oduncunun emeği = 1 YTL, Enerji için 1 YTL, Makina ve üretim araçları için defter başına 1 YTL, Kalem işçisinin emeği için 1 YTL, Pazara sunma-aracı ve tezgah için 1 YTL...
Kaç etti 5 YTL.....
Biz bu ürünü üretirken Topluma ne verdik? 5 YTL, yani havuza 5 YTL bıraktık. Burada neyi hesaba katmadık, mülkiyet sahibi olan ve toplumsal açıdan üretilen ürünün sahibi olacak mülk sahibinin karını? Onuda koyalım;
Defterin asıl bedeli 5 YTL demekki toplum bu ihtiyacını 5 YTL ile karşılamaktadır.... Mülk sahibi karı ile 10 YTL. Burada ne var, biz topluma 5 YTL verdik ama karşılığında defteri alması için 10 YTL istiyoruz, değer üretmeyen ve karşılığı olmayan bir 5 YTL lik kar koyduk. Nereden çıkacak bu 5 YTL? Çıkmayacak, bunu tüm ürünler ve tüm toplum, ülkeler düzeyinde düşünün karşımıza nasıl bir tablo çıkıyor? Ülke havuzu, her ürün üretilirken ülke havuzuna gerçek bedelini bırakır, mülk sahibi kesimin karşılığı olmayan kar payı ise, sorun teşkil eder. Bu ekonomik krizlere yol açar, ileri ülkeler bu krizlerini aşmak için sürekli kendi havuzlarına az gelişmiş ülkelerin havuzlarından aktarırlar. Bu durumda az gelişmiş ülkelerde zaten havuz kendisine yetmez ve mülk sahibi kesimler karlarınıda alıp havuzu boşaltırken, bu durum çok derin krizlere yol açar. Buna engel olmak için, az geşlişmiş ülkelerde sürekli para basılır, paranın değeri düşer, sürekli para dğer kaybetmeye başlar, gelişmiş sövüşleyici ülkeler krediler verir, faizleri ile krizde olan ülkeler daha da bir batar, buhran patlak verir. Az gelişmiş ülkeler bittim artık S.O.S dediğinde, bu sefer gelişmiş ülkelerin havuzlarıda azınlık denen burjuva efendilerin karını sağlayamaz hale gelir. Toplu işçi çıkarımları, sosyal haklar vs budanmaya başlanır.... emokratik kurumların altı boşaltılmaya ve haklarda bununla birlikte yokedilmeye başlanır.. Bu bir süreçtir, çok gelişmiş ülkelerin görece demokrasisinin asıl kaynağı, bir yerde az gelişmiş ülkelerden aktarılan sömürüden dolayıdır..
1929 Büyük Buhranı çözüm olarak kamu iktisadi uygulamaları kimi ülkelerde tek parti dönemleri, ardından demokrasinin terk edilmesi, 145-50 ler devam, bir çok ülkede darbelerin yapılması ve demokrasinin rafa kaldırılması(Almanya, İtalya, İspanya, Şili...), 1960, 1970, 1980........

Basitce ve elimden geldiğince ekonomik terimlerden kaçınarak anlatmaya çalıştığım, bu 3 çelişki nasıl çözülecek ? Demokrasi bunu çözecek mi, peki hangi demokrasi? 21. Yüzyılda, insan sömürüsünü, insanın insana sırf hayatı pahasına kul olmasına olur veren, dil, ırk, cins, renk..... ayırdımı gözeten bir anlayışın demokrasi olması düşünülebilir mi?

Ben derimki boşverelim bu konuda sembolleri, ideolojileri, önce hiç birimizin önyargı koyamayacağı tahlilleri yapalım, özneye insanı koyalım, daha sonra yapalım hayat felsefesini..

dilaver
13-09-2007, 02:14
Son zamanlarda herkesin ayrı bir köşesi oldu, ben de bir köşe edinmektense bu başlıga yerleşmeye karar verdim ve kaldıgımız yerden demokrasi ile sosyalizmin meselelerini zamanın elverdikçe tartışmaya çalışacagım. Öncelikle Marks demokrasi sorununa nasıl bakıyordu bunu açmak gerekiyor. Ahmet İnsel in bir yazısından alıntılıyorum bazı paragrafları.

* * * Insanin biyolojik yapisi, fiziki varligi yaninda bir de "insani" dedigimiz vasfi var. Bu onun toplumsalligidir. Obur turlu, insanlar gelismis hayvanlar olarak varolurlardi. Toplumsallik icinde vardir insan, toplumsal bir varliktir. Marx, sivil toplumdan toplumsal insana gecis kavramini kullanirken, *toplumsal insana tekabul eden toplumsal demokrasiyi isaret eder aslinda. Toplumsal demokrasi, Marx'a gore, Insanin butun farkli varolus bicimleri icinde yaraticiligini gerceklestirebilmesi, varolusuna egemen olmasidir. Toplumsal demokrasi sosyal, siyasal, ekonomik bir demokrasidir. Marx komunizm kavramini kullanmadan once, butun Avrupa sosyalist geleneginde komunizm tabiri yerlesmeden once, onun es anlamlisi olarak kullanilan kavram toplumsal demokrasiydi zaten.

* * * *Niye toplumsal demokrasi? Demokrasi, bu haliyle burjuva demokrasisi, hukuki bir esitlikten ibarettir. Sozde bir esitlik, bicimsel bir esitlik, sadece dis cephesiyle bir esitliktir bu. Halbuki sosyalistlerin dusundugu esitlik, butun insanlarin 'konumsal esitligidir; Atina'daki yurttasin agoraya geldigindeki mutlak esitligi, butun statulerden arinmis bir esitliktir, herkes her sey uzerine soz sahibidir. Proletarya diktatorlugu gibi kavramlar "Komunist Manifesto "da daha cok hitabet gucu oldugu icin kullanilan kavramlar. Ama, Marx'in butun metinlerine baktiginizda, "devrim", toplumsal demokrasidir. Toplumsal demokrasi, sivil toplumdaki demokrasi kavraminin asilmasidir. Yani sadece ve sadece munferit bireyin esitligine, soyut esitlige indirgenmis esitligin asilmasi: insanin ozgunlugunu yaratma *gucunu yeniden sahiplenerek varolusunu zenginlestirmesidir.Toplumsal demokrasi, ozgunlugunun tasiyicisi olan insanlarin toplumudur.

* * * *Kapitalist duzende bir insanin bir baska insani somurmesi, daha dogrusu sermayenin emegi somurmesi iyi ve kotunun otesinde bir seydir. Kapitalist duzen icinde bu boyle olur, baska turlu olmaz. Ve sadece kapitalizmde degil, ucretli emek iliskisi icinde bu boyle olur. Baska turlu olabilecegini hayal etmek abesle istigal etmektir. Burada iyi ve kotunun otesinde bir olgu var. Kapitalizmin bu cephesi, kapitalizm var oldugu surece kaldirilamaz

* * * *Somut toplumun icinde, ezilenler tarafinda oldugunuz zaman Ozgurlugunüzun kayboldugunun bilincinde olabilirsiniz. Ama bunu nasil donusturebilirsiniz? Veya ezenler tarafinda oldugunuz zaman da, aslinda, ozgurlugunuzun eksIk oldugunun bilincinde olabilirsiniz. Cunku Marx'in o unlu sozunde oldugu gibi, bir baskasinin ezilmesine dayali bir ustunluk ozgurluk degildir, ezilme iliskisine tabi bir ozgurluktur, dolayisiyla kendisi de o iliskinin esiridir. Marx'a gore, insan diger insanlara bagimliysa eger, o iliskinin empoze ettigi konuma da bagimliysa, insanin kendini ozgurlestirebilmesi icin, iliskide oldugu insanlari ozgurlestirebilmesi lazimdir. Ancak iliskide oldugu digerlerini de ozgurlestirme cabasi icinde insan kendini ozgurlestirebilir.

* * * *Sadece ezilenin veya ezenin, ezen veya ezilen konumundan kurtulmasi icin yapacagi bir bireysel caba degil, digerleriyle beraber ancak kendisini ozgurlestirebilecegi Icin, insanin kendisine karsi bir etik sorumlulugu soz konusudur. İşte sınıf olarak kendini yok etme ve diger sınıfları da özgürleştirmenin anlamı budur. Bu ise ancak ve ancak üretici sınıflar, emekçi sınıflar tarafından gerçekleştirilebilir. Bireysel olarak kurtulmadan, toplumsal olarak kurtulmanın bilincine varan kişi başkalarının kurtuluşu ile baraber kendi kurtuluşunu da hazırlayacak ve tüm toplumun özgürleşmesini saglayacaktır. Bu da gerçek bir demokrasinin ön koşuludur. Gerçek demokrasi ise bir devlet biçimi olan burjuva demokrasisinden bir sosyal yaşam biçimi olan demokrasiye geçişle, her türlü ezen ezilen ilişkisinin reddiyele gerçekleşebilecektir.


* * * *saygılarımla

demokles
14-09-2007, 18:00
genel tartışmalar alıntılarla dolu. bu duruma sevinmeli mi üzülmeli mi anlam veremiyorum. öncelikle marx ın manifestoyu yazdığı dönemin konjonktürü ile 21. yy ın siyasal politik konjonktürü aynı değil. dolayısıyla değişen şeyler mutlaka olmalı. zira çözümsüzzlük kendisini çözüm olarak dayatmaya başlar.
20. yy boyunca dünyada devrim hareketleri yükseldi. birçok yerde zaferler kazanıldı. fakat sonuç yine dünya halkları adına başarısızlık ve hüsran oldu. bunun nedenleri araştırılırsa konunun başlığıda kısmen açıklığa kavuşabilir.
devrimin hayali 20. yy boyunca devleti ele geçirmek temelli oldu. burjuva diktatörlüğü yerine Proleterya diktatörlüğü denendi. sovyetlerde ve diğer sosyalist..? ülkelerde iktidar işçi sınıfı adına parti meclisine bırakıldı. gerekçe ise işçi sınıfının politik bilinçten yoksun oluşuydu.bu durumun yol açtığı sonuçları hepimiz biliyoruz. ama artık dengeler değişiyor. kapitalizm ve onunla atbaşı giden modernizm yerini neoliberalizme ve post-modernizme bırakıyor. dolayısıyla devrimci dinamiklerde değişmek zorunda. işte bu noktada sınıflı toplumun aygıtı olan devletle demokrasi arasındaki sınır kendisini dayatıyor. çünkü birinin rolünün arttığı noktada diğerinin rolü azalıyor. ve artık sol siyaset iktidarı hedeflemek yerine açık toplum anlayışıyla hareket edip 3. alan denilen sivil toplumu inşaa ediyor. nihai hedef aynı yani sınıfsız sömürüsüz bir toplum... yöntem değişiyor anlayacağınız. ve sanıldığı gibi komünizm ile demokrasi birbirine zıt şeyler değil. tam tersi sınıfsız yapının inşaa edilmesi için kullanılan araçlardan biridir.

__KokTengri__
14-09-2007, 23:25
Bana garip gelen Dilaver kardeşimizin hem komünist hem de demokrasi aşığı olması..
Kendisine bu iki farklı ve birbirleri ile çelişkili eğilimi nasıl bağdaştırdığını soralım..

* * * *Sayın Ömer

* * * *Öncelikle aramıza hoş geldiniz diyeyim. Bizzat açan tarafından farklı mecralara taşınan konu başlıgında sorunuzu tartışmaktansa degişik bir başlıkta cevaplamayı uygun gördüm.

* * * * Benim gençlik günlerimde komünizm bir öcüydü, tabuydu ve yasaklıydı. Ögrenilmesi taraftarlarınca bile, emperyalist kültürel bombardımanın etkisiyle yozlaştırılan ortamlarda gerçekleştirildi. Bu ögreti taraftarı konumunda olan pek çok insanın, bugün kemalizmin gericiligine sürüklenmesinin nedenleri de burada aranmalıdır.

* * * * *Sizin de bu argümanı kullanırken ve bu soruyu sorarken ögrenim kaynaklarınızın birinci el degil yozlaştırılmış ikinci ellerden oldugu anlaşılıyor. O halde ögretinin sahibinin düşüncelerinden işe başlamak gerekiyor.

* * * * * Marx komünist düşünceyi manifest ederken ilham aldıgı toplum düzeni ilkel demokrasi idi. Devlet öncesi kabile demokrasilerinde görülen ortak nokta henüz sınıflaşmanın olmadıgı ve tüm kabile bireylerinin eşit katılım ve söz hakkı olmasıydı. Şef yalnızca bir idareci konumundaydı ve diger toplum bireylerinden saygınlıgı dışında bir ayrıcalıgı yoktu. Bu saygınlıgı da davranış ve eylemleri ile kazanmıştı.

* * * * * Gerçi tam da şefin şeflik konumu, özel mülkiyetin gelişimiyle sınıfların oluşmasının ön temelini oluşturmuştu ama Marx bu demokratik oluşumun temelinin mülkiyetin toplumsal olmasından kaynaklandıgını tespit etmişti. Daha sonra mülkiyetin özel nitelik haline gelmesiyle demokrasinin kullanımı alanının daraldıgını ve yalnızca mülk sahibi sınıflar için demokrasi oldugunu digerleri için ise bunun bir diktatörlük anlamına geldigini izleyebiliyoruz.

* * * * * *İşte tam da bu noktada devlet ortaya çıkar, ve toplum siyasi bir örgütlenme haline gelir. Devlet i ise, bir sınıf ya da sınıfların, diger sınıflar üzerine tahakküm aracı olarak tanımlayabiliriz.
O halde demokrasi burada devleti yöneten sınıflar için gerçek, degerleri için ise geçici olmaktadır. Atina demokrasisinde demokrasi soy üyeleri için geçerli fakat köleleri ve digerleri için geçersizdir. Roma halk meclislerinde başlangıçte hem patrisyen hem de plebler için varolan demokrasi daha sonra plebleri dıştalamıştır, kölelerin ise böyle bir hakkı toktur. Tüm bu gelişmelerin ekonomik mimarı mülk edinmenin hakim zümreler elinde birikmesidir.

* * * * * *İlk komünist siyasi örgütlenmeler sosyal demokrat partiler olarak örgütlenmişlerdir. Hem demokrat hem de sosyalist anlamını içerir bu partiler. 2 Enternasyonelden sonra ise sınıf işbirligi çizgisine karşı Lenin sosyal demokratlarla ipleri atarak RSDİP ismin Rusya Komünist *Partisi ne dönüştürmüştür.

* * * * * *Devletin bir sınıf diktatoryası oldugu tezi demokrasi açısından sosyalist bir ülkede mülk sahibi sınıflar için diktatörlük, mülksüzler ve emekçiler için demokrasi anlamına gelir. Burada çogunlugun azınlık üzerinde tahakkümü varsayılır. Uygulamaya ilişkin eleştirileri burada bir kenara bırakıyoruz, bu ögretinin saflıgını degiştirmez. Gene ögreti devletin sönmesi teziyle sınıfların ortadan kalkarak demokrasinin bir devlet biçimi olmaktan çıkıp bir sosyal yaşantı biçimi olmasını öngörür.

* * * * * *Ne var ki ilk sosyalist ülkenin kazanımları ve toplumsal örgütlenmeyi emegin verimliligi esasına göre kurması burjuva ve emperyalist ülkelerde bir panige yol açtı. Komünizmi haklı olarak baş düşman ilan ettiler ve bu ögretiye ve uygulamaya karşı yogun bir ideolojik kampanya ile yanılsama saldırıları düzenlediler. İnsanları bu kampanyaya göre şekillendirmeye çalıştılar. Geldigimiz sonuç kapitalizmin başarısını gösteriyor. Yaygın olan düşünce biçimi komünizmin astıgı astık, kestigi kestik demokrasiyi yok sayan bir ögreti oldugunun kabulü oldu.

* * * * * Komünist toplum adı üzerinde komünler halinde yaşam demektir. Herkesten yetenegine göre, herkese ihtiyacı kadar ilkesini kendine temel düstur olarak koyan bu ögreti ve toplum biçimi, kapitalist ekonominin gelişimini varsayar. Kapitalizmin gelişmedigi şartlarda ise önüne asgari ve azami program olarak iki hedef koyar. Asgari program demokrasinin gelişimi, azami hedef ise komünizme varış sürecidir. Bugünkü sosyal devlet prensipleri ve sosyal hayatımızdaki demokratik kazanımlar ideolojik önderligini komünist ögretinin yaptıgı mücadelerle burjuvaziden zorla alınan mevzilerdir.

* * * * * Son söz olarak komünist olmanın ön koşulunun sınırsız ve özgür bir demokratik anlayışı oldugunun altını çizmek durumundayım. Komünizmin özü her türlü emek sömürüsünün ve sömürü araç ile kurumlarının yadsımasıdır.


* * * * * saygılarımla


Ben 1. Ağızdan duyduklarım doğrultusunda komünizm hakkında kendi kendime şöyle bir görüş ürettim:

Komünist bir ülkede halk zengin değildir ama halk fakirde değildir.Komünizm de devlet zengindir.Demokrasi de ise halk zengindir veya fakirdir.Bireyin zengin veya fakir olması devletin zengin veya fakir olmasında 1. nedendir.

Komünizm de halkın kullandığı gereçler sadece o vasıfa uygun şekilde üretilir. Örneğin bir otomobil sadece otomobil olduğu için üretilir. *Demokrasi de ise otomobil satılmak için üretilir.İçine ıvır zıvır doldurulur.

Tabi Komünizmin kötü yanlarıda vardır.Birey olarak elinizde varolan herşeyi bir anda kaybedebilirsiniz ve hiçbir hakkınız yoktur.Ayrıca fiş sistemide kötüdür.Eğer evinize bir hırsız girer ve fişlerinizi çalarsa aç kaldınız demektir.Bulgaristan 1989 göçünde bizzat benim ailem Türkiyeye gelirken elindeki tüm mal varlığına el konmuştur.Hemde baya bi hatırı sayılır bir mal varlığı.Çok.

Şahsen benim kullandığım kurmalı kol saatin (raketa) üstünde Made In CCCP yazıyor ve bir dakika daha gecikmiyor.Öte yandan swatch saatimin kayış yeri aşındı ve çöpe gitti.

Ama yinede şunu söylemek istiyorum komünizm iyi bir yönetim şekli değil.Türkiye için en iyi yönetim şeki demokratik yönetim şeklidir.Türkiyenin etnik yapısından dolayı demokrasiden başka her türlü yönetim şekli Türkiye'yi parçalar.Benim görüşüm tabiki :)

dilaver
15-09-2007, 00:56
,
* * *sayın koktengri

* * * Takip eden yukarıdaki ilk iletimde ve başlıktan itibaren polemikler haricindeki yazılarımda vurgulamaya çalıştıgım şey, bir devlet biçimi olarak burjuva demokrasisi ile bir toplum biçimi olan, bir yaşam biçimi *olan demokrasi arsındaki farklardır. Devlet altındaki demokrasi burjuva demokrasisidir ve sınıf çatışması temelinde yükselen sınıf egemenligine dayanır. Bir sosyal olgu olarak demokrasi ise sınıfların olmadıgı, dolayısıyla devletin olmadıgı bir yaşam biçimidir ve bunun ismine biz komünizm diyoruz. Komünal yaşam biçimi.

* * * *Komünizm dünya çapında olabilecek bir olgudur. Dil, din, sınıf, milliyet vs farkları yadsır. Gerçekleşmesi tüm dünya üzerinde mümkündür. Paranın olmadıgı bir sistemdir. Herkes yetenegi ölçüsünde verir, ihriyacı ölçüsünde alır. Üretim kar amacıyla degil, ihtiyaç amacıyla yapılır. Üretimin haricinde bir işe gerek yoktur. İşbölümü esas anlamıyla ortadan kalkmıştır. Asker,milletvekili, bakan, polis, memur, tüccar, esnaf, komisyoncu vb. üretimden kopuk sınıflara yer yoktur. Herkes üretim içerisinde olacagından ve üretimin bir sürecinde yer alacagından toplam nüfusa oranlanınca çalışma zamanı düşer ve artı zaman insanların entellektüel ve zihinsel gelişimi için harcanır.

* * * * İleride daha da detaylandırma imkanını bulabilecegimiz bu konuya kısaca degindikten sonra sizin hiç bir zaman komünist olmamış, fakat emperyalizm tarafından bir ideolojik mücadele aracı olarak beyinlerimize lanse edilmiş bu başarısız sosyalist denemelere atıfta bulunmanız sosyalizmin ne oldugunun bilinmediginin bir göstergesidir. Zaten bu başlıkta benim de yapmak istedigin bunun anlaşılması ve ideolojik bombardımandan temizlenip özünün tekrar bilinebilirliginin saglanmasıdır.

* * * * Kaldı ki buna ragmen saat örneginde kar için degil de toplum için üretimin son derece basit bir örnegini vermişsiniz. Ekonomi şayet kıt kaynakların, sınırsız insan ihtiyaçlarına uydurulması bilimi ise sizin örneginizden en *verimli ekonominin sosyalizm oldugu görülmekte. Kaynaklar zayii olmuyor.
Devletin zengin olması ise yanlış bir örnektir, çünkü komünist bir toplumda devlet olmaz, devlet bürokrasisi ve egemen baskı aygıtları olmaz. Komünal birimlerde tüm üyelerin karar katılmasıyla oluşacak süreç tüm komünal birliklerin ortak karar aşamasında tüm komünler üyelerinin ortak menfaati ve işbirligi süreciyle merkezileşip planlanır. Teknoloji ise içinde yaşadıgımız çagda bunu örgütleyebilp sürdürebilecek konuma ulaşmıştır.


* * *saygılarımla

dilaver
24-09-2007, 06:49
,

* * *Federal Alman Merkez Bankasi, Agustos 2007 itibariyle Almanya’da hane basina dusen toplam mal ve para varliginin dokuz trilyon Avro’ya yukseldigini ve 1,6 trilyonluk borcun dustukten sonra, ozel net mal ve para varliginin 7,7 trilyon Avro oldugunu açikladi Bu rapora dayanarak haber yapan sermaye medyasi, tasarruf hesaplarinda, hisse senetlerinde, hayat sigortalarinda v.s. menkul kiymetlerde 4,5 trilyon Avro’ya ve gayri menkullerde 4,8 trilyon Avro’ya sahip olan Almanlarin 1991’den bu yana istatistikî ortalama zenginligini iki katina çikaran ekonomi politikalarina ovguler dizdi. Oyle ya 16 yilda hane basina dusen ortalama mal ve para varligi 60 bin Avro’dan 115 bin Avro’ya çikmisti ve bu sayilar kapitalizmin nimetlerini gozler onune sermekteydi.

* * Bu hesapları biz ülkemizden de çok yakın olarak biliyoruz. Başbakan, Maliye Bakanı ya da muhtelif bakan veya üst düzey devlet büroratları ile sermaye kesiminin sözcüleri zaman zaman rakamlarla oynamaya bayılırlar. Onların açıkladıklarına göre benim gelirim devamlı artmaktadır. İşin garip tarafı benim gelirimin arttıgının, refahımın yükseldiginin benden başka herkes farkındadır da bir tek ben farkında degilimdir.

* * *Geçenlerde bir arkadaşım sitedeki bir başlıkta Türkiye'nin 100 ailesinin 170 milyar dolar servete hükmettiginin haberini astı. Aynı olay Almanya için de geçerli. Almanlarin yarisindan fazlasi toplam mal ve para varliginin sadece yuzde 4’une sahipken, toplumun yuzde onluk bir kesiminin ise toplam zenginligin yuzde 48’ine sahip olmasi okunan ve sayılan rakamların gerçek yüzü aslında. Yani bilinen ama toplum tarafından bilinmesi dile getirilmesi istenmeyen yüzü.

* * * Şimdi ise bu kapitalizmin yüce ülkesinin gerçek yüzünü görelim.

* * * *Federal İs Ajansi’nin *verilerine gore bu yilin Mart ayi itibariyle Almanya’da 15 yasin altinda olan toplam 1.929.000 çocuk yoksulluk sinirinin altinda yasamaktaydi. Bu sayi 2005 yilinda 1,5 milyondu, yani iki yilda 400 bin artmisti. Ancak aileler çocuklarin 18’e girene kadarki masraflarini tasimakla yukumludurler , o zaman bu sayı gerçekte *600 bin artarak 2,6 milyona ulasiyor. Yani dunyanin en zengin ulkelerinden biri olan Almanya’da 2,6 milyon çocuk yoksulluk sinirinin altinda yasamak zorunda birakiliyor *9 trilyon Avro zenginlige sahip olan bir ulkede, 2,6 milyon çocuk yoksulluk sinirinda. Bu basit gerçek kapitalizmin ne menem bir illet oldugunu gostermeye yetmez mi?

* * * * Demokrasi derseniz, demokrasi havarilerince örnek gösterilen bir ülke, özgürlük derseniz gıpta edilen bir ülke. Ama tüm bunların arkasında yatan gerçek bu. Bir tarafta devasa zenginligin kaymagını yiyen egemen bir sınıf azınlıgı, diger tarafta 2,6 milyon yoksul çocuk. Almanyanın bu durumu karşısında kendi ülkemizin durumuna girmek bile istemiyorum. Kalkınmada Almanya ve muadillerini örnek alanların hedefledikleri acaba yoksul çocuk sayısını bu orana mı çekmektir acaba. Elbette ülkemizle kıyaslandıgında daha olumlu bir sayı, ama acaba hedef bu mu olmalı.

* * * * *Peki çözüm ne olacak a dostlar. İnsanlıktan anladıgımız, medeniyetten anladıgımız bu mu dur.

* * * * *saygılarımla

dilaver
24-09-2007, 09:22
sevgili psiko

* langayı bilmiyorum ama çengelköyde artık tarla kalmadıgını biliyorum. O yüzden çengelköy hıyarı da kalmadı, ama manavlarda çengelköy hıyarından bol bir şey yok. İşin garibi o koskoca hormonlu hıyarlarla neredeyse atbaşı fiyatla gidiyor. Yani çengelköyde bir hıyar bile olamadan bu dünyadan göçüp gitmek kaderimiz herhalde. EE bu zamanda hala bu başlıkta yazarsan adamı hıyar yerine bile koymuyorlar *:lol: . Çengelköy tarlalarının mülkiyetine sahip olanlar da arada bir bu başlıga bakıp ulan bu herif amma hıyar diye düşünüp egleniyorlar mıdır acaba. *:cry:


* * *saygılarımla

hiramusta
24-09-2007, 09:45
Çözüm basit Dilaver.

...Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: 'İhtiyaçtan artakalanı.' Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz;Bakara 219

Herkes ihtiyacından fazlasını ortaya koyar ve bunlar ihtiyaç sahiplerine dağıtılırsa kimse aç,açık,çıplak kalmaz.Tabi ben balık vermek yerine balık tutmasını öğretmek taraftarıyım.

dilaver
24-09-2007, 09:51
sevgili psiko

* * mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi gerçekleşmedikten sonra her türlü bildiri iyi niyetten öteye geçemeyecektir. Önemli olan öncelikle toplumsal bilincin üzerinde inşa edilebilecegi ekonomiktemeli yaratmak olmalıdır. Meta ekonomisi varlıgını sürdürdügü müddetçe ve emek sömürüsü devam ettigi müddetçe insanların sisteme bagımlı olmasının önüne geçilemez. Hangi konumda olursa olsun bu bagımlılık özgürlügün önünü kapayacaktır.

* * Elbette bu tarz bildiriler etki edici ve dönüşüme yardımcı olacak zorlamalarda bulunabilirler. Etki edici yönleri olabilir ama bir restorasyonu engellemenin tek yolu gerekli ekonomik temelde nesiller süren bir üretimle bireysel egilimin yok edilerek toplum bilincinin kazanılmasıdır.

* * İnsan insanal özelliklerini özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla kaybetti ve kendine, insana, dogaya yabancılaştı. Bu degişim süreci yadsınmadan gerçek bir dönüşümden bahsedebilme olanagımız yoktur diye düşünüyorum.

* * * saygılarımla

dilaver
24-09-2007, 09:58
yaklaşıyorsun hiram da ihtiyaçları nasıl ve neye göre tespit edecegiz önemli olan bu. Komünizmin prensibi herketen yetenegi kadar, herkese ihtiyacı kadar dır. Ama bu ihtiyaçları neye göre tanımlayacagız.

* * Bir gazete haberinde Asil Nadirin dügününün 3 gün 3 gece sürecegi yazıyor, epey de milyon dolarlar harcandıgı anlaşılıyor, adalar kiralanıyor. Sorarsan bu da onun ihtiyacı. Öyle midir. Asil Nadirin ihtiyacından fazla kırıntıları mı dagıtacaksn, yoksa insanlara balık tutmayı ögretip ada etrafında avlanmalarını saglayarak bu dügünden faydalanıp kültürel olarak kendilerini geliştirmelerini mi önereceksin.

* * *saygılarımla

hiramusta
24-09-2007, 10:54
Sevgili Dilaver,İslam hukukunda bir vatandaşın haksızlıkla,hırsızlıkla veya gayrimeşru başka yollarla elde ettiği servet dışındaki hiçbir malına devlet el koyamaz,herhangi bir müdahelede bulunamaz.Devlet yalnızca alınması gereken vergiyi (zekatı) tahsil eder.İslam hukuku canın ve namusun koruyucusu olduğu gibi malın da koruyucusudur.Tabi alın teriyle,emekle kazanılan malın.İslam'ın sosyal adaletin ekonomi boyundaki fonksiyonu genel ilkeleri belirlemesidir.Aslında bu ilkeleri vatandaş öncelikle vicdan muhasebesiyle kendisi belirler.Yani kişi iyi bir mü'min olmak istiyorsa kendi ihtiyaçlarını tesbit eder,artakalanı da ihtiyaç sahipleriyle ya da aracı kurumlarla paylaşır.İhtiyacın tesbit edilmesinde lükse kaçılmaz.Çünkü lüks israftır.Malumunuz israfta haramdır.Ama konforlu yaşam isteği makuldür.Peki devletinb buradaki fonksiyonu ne olabilir?Devlet burada basamaklar şeklinde bir gelir seviyeleri tesbit eder.Bu gelir seviyelerine göre bir yaşam standardı belirler.İnfak için aracı kurumları organize eder.Mal sahiplerinin infaklarının ihtiyaç sahibi bireylere ya da aracı kurumlara akmasını sağlar.Altını çizmek istediğim husus;devlet vergiyi tahsilde zorlayıcıdır ama infakta zorlama hakkı ve yetkisi yoktur.

dilaver
25-09-2007, 00:18
sevgili hiram

* * iletinden kavrayabildigim kadarıyla refahın temelinin İslami toplumda sadaka oldugunu savunuyorsun. O halde zengin ve yoksul, sadaka veren ile sadaka alan sınıfları mutlaklaştırıyorsun. Kullugun oldugu bir ögretide ezen ezilen ayrımının olmaması düşünülemez zaten.

* * *Şayet her şey Alllah ın ise bu varlıkları tün insanlar arasında eşit paylaşı temelinde bölüştürmek ve Allahın olan mülkiyeti gene Allaha bırakmak daha dogru degil mi.

* * * Adem e tarlalar verilmedi, çocuklarına da. Nuh tufandan çıkınca buldugu topraklara el koydu. Yani sahipsiz topraklara önce el koyma , daha sonra da sahipli toprakların zor alımı var. Biz bu toprakların hepsini Allahın ilan etsek ve bu topraklar üzerindeki özel mülkiyeti kaldırsak, bu topraklar üzerinden elde edilen ürünü de tün Allahın kullarının ihtiyaçları kadarını kullanmalarına açsak daha adil olmaz mı.

* * * Tabi aynı şeyleri sırasıyla diger üretim araçları için de yapacagız. Böylece ne sadaka verene gerek kalır, ne de sadaka alana. Mülk de esas sahibinin olur.

* * * *saygılarımla

3.yol
25-09-2007, 06:03
Sevgili Dilaver ve katkida bulunan diger arkadaslara tesekkurler. Bu konu benim de ilgimi cekiyor, ve uzerinde zaman zaman dusunuyorum. Boyle bir basligin farkina yeni vardim.
Bastan sona okumam gerekti ama yararli oldu benim acimdan.

Ilk once arada atlanan bir konudan bahsetmek isterim:
Sevgili Sodomo'nun kavramlastirmadan ve kavrama tapinimdan yakinmasi.

Oncelikle sunun kavranmasi gerekiyor : kavram kavramak eyleminin nesnesidir. Bu bir zihinsel aksiyonun soyutlastirilip kelimelestirilmesidir. Kavram , bilginin/dusunun paketlenip kodlanmasi ve kelime seklinde aktarilmasidir. Ornek olarak "av" kelimesini ele alalim. Bir kisi "elime silahi aldim , ormana/bayira gittim silahima mermileri yerlestirdim, nisan aldim ve silahimi atesleyip geyigi vurdum" yerine "geyik avladim" diyerek ayni eylemleri aciklayabilir. Dolayisiyla kavramlar bilginin en az zamanda aktarilmasinda ise yarar. *Yani kavramlar icat edip onlarin etrafinda felsefe yapmak absurd olur. Esasen felsefe yapilan dusunlerin kavramlasmasi soz konusudur. Bizim burada yazdigimiz gunluk yasamimizda kullandigimiz kelimelerin hepsi aslinda birer kavramdir. Cok kaniksadigimiz icin ya da basitliklerinden dolayi toplumun her kesimi tarafindan kabul gordugu icin goze carpmaz. Ama daha karmasik felsefeleri/dusunceleri ifade eden kavramlar - demokrasi , sosyalizm , komunizm , kapitalizm , laiklik gibi - daha ust duzeyde soyutluk icerdikleri icin goze carparlar. Zaten butun cevrelerce ayni degerlerin yuklenmedigi bu karmasik kavramlar uzerinde cok tartisilir.

Dilaver arkadasimizin oncelikle komunizm ve demokrasi kavramlari uzerinde mutabakata varmak acisindan ( bu basligi takip edenler acisindan) *ve bu kavramlarin aciklik kazanmasina caba gostermelerindeki gaye bu olsa gerek diye dusunuyorum. Zaten kavramlarin altinin bosaltilmasi , ve bu bosaltilmanin farkinda olmayan kisilerce kullanilmasi buyuk yanilgilar olusturmakta bu kavramlarin ne anlama geldigi konusunda.

Herneyse , bu lagara lugaradan sonra sunu sormak istedim :
Sanirim Spartacus yazmisti. 10 YTL ye satilan malin 5 YTL lik deger uretmeyen kar payinin ekonomik krizlere yol acagini soylemisti verdigi ornekte. Ben su ana kadar okudugum makroekonomi kitaplarindan ( amatorce) anladigim kadariyla bu krizler uretim fazlasindan kaynaklaniyor. Yani ekonominin iyi gittigi zamanlarinda sirketlerce yapilan gelecek yil planlarinda fazlaca iyimser davrandiklarinda ellerinde kalan envanteri nakte ceviremediklerinde uretimi durdurmaya basliyorlar. Uretimin azaltilmasi isci cikarmalara, *isci cikarmalar ise tuketici kitlesinin azalmasina dolayisiyla zincirleme bir etkilisimle ulkede ekonomik krize yol actigi uzerine idi.

Bunla Spartacus'un bahsettigi deger uretmeyen karin bir iliskisi varmi sizce ?

Sevgili Hiramusta ,
Islamiyetin demokrasiden once Kuran'da gecen kolelik cikmazini cozmesi gerekir diye dusunuyorum.

yavuz-a
31-10-2007, 01:21
Bu konu çok kaarmaşık görülebilir. Gerçete ideal ile hazırlık arasındaki farkı anlamaya baglı.Kominizim; Bir ideal *Sosyalizim; Bu idealin hazırlık dönemi.
* * * *Tam rekabet piyasası; Bir ideal Eksik rekabet pisası; hazırlık dönemi
* * * Tam kominizimde herhangi bir ihtiyacınızı karşılamak istediğinizde gider o ihtiyacınızınn
sunlduğu kurumdan ihtiyacınız kadar mal veya hizmet alırsınız. Daha fazlasını almassınız çünkü
ihtiyacınız yoktur. Alsanız bile degerlendiremezsiniz. ( faiz, özel mülkiyatten kaynaklanan kar,işletme karı...v.b)
* * * * Ama bunun yanına her türlü mal ve hizmet üretiminde herkezin berlirli süreli ve nitelikli
çalışma ödevi vardır.
* * * * *Tam rekabet piyasaında ise mal ve hizmet üretimi konusunda, *her türlü bilgiye erişmek
mümkündür. (İnternetin daha gelişmiş halini düşünün ) Bu durumda üretim yapanlar ancak
zahmet *çektikleri kadar kazanç elde edebileceklerdir. Bu faliyetleri esnasında herkez üretim bilgi-
lerine sahip olduğu için ve herkezle rekabet ettikleri için ürettikleri mal ve hizmet fiyatlarını maliyetlerine kadar indirmek zorunda kalacaklardır.
* * * * * Sonuç olarak; İdeolojik yapıda bu ik zıt yapının aynı refah idealini paylaştığını görüyoruz.
* * * * * Ben tabiki mensup olduğum sınıfa göre ideolojimi seçerim.
* * * * * Eğer ben tam rekabet piyasaının oluşmasını beklersem ve benim gibi bütün işçiler bunu
beklerse patronlarimiz çok mutlu olur.
* * * * * *Yapmamız gereken şey; Siyasal katılımın bireyselden daha fazla toplumsal ("Dernek" "Sendika" ...v.b ) olmasını saglamak. Yeni yapılmak istenen anayasa da da mevcut
engellerin kaldırılmasını gözetmek olmalı.

dilaver
08-11-2007, 02:22
Bitmemiş Devrim

Bolşevikler de, 18. Yüzyıl Fransız Jakobenleri gibimilyonlarca insanın esin kaynağı oldular, onlara öz saygınlıklarını vekendi güçlerine inancı yeniden kazandırdılar. Bütün otoriterliğinekarşın Ekim Devrimi muazzam bir özgürleştirici güç yarattı.
Green left weekly - Moskova 07 Kasım 2007, Çarşamba *Boris KAGARLITSKY

* * Bugün Rusya'da işçilerin ve köylülerin iktidara geldikleri ilk büyükdevrimin 90. yıldönümü. Gerçekleşmesi kadar 2000'de Rusya'daki çöküşüyle birlikte de dünyanın çehresini iki kez baştan sonadeğiştiren Ekim Devrimi'nin 90. yıldönümümde Rus sosyalist düşünür Boris Kagarlitsky'nin 10 yıl önce 80. yılda Avustralya'nın sosyalist haftalık dergisi "Green Left" için kaleme aldığı bir eleştirel değerlendirmesine yer veriyoruz. Makaleyi İngilizcesinden Ertuğrul Kürkçü çevirdi.

* * * Rus Devrimi konusunda söylenebilecek herşey söylenmiş gibi görünüyor.Devrimi eleştirenler de savunanlar da 1920'lerde yazılmış ve söylenmişolanları tekrarlayıp duruyor. Sovyetler Birliği'nin hüküm sürdüğü onyıllarda solcular, rejimin büroktratik yozlaşması, devrimci sürecin
tamamlanmamışlığı ve geri döndürülmesi olasılığı üzerine Troçki vebiyografisini yazan İsaac Deutscher'in açıklamalarını biteviye tekrarladılar. Sosyal Demokratlar Kautsky ve Martov'un Bolşevik deneyiminin hamlığı ve antidemokratik karakteri konusundaki düşüncelerini tekrarlarken, liberaller piyasa ve özel mülkiyet temeline dayanmayan bir ekonominin ayakta kalamayacağı üzerinde durdular. Sovyet sisteminin 1989-1991 arasında çöküşü sanki i'lerin noktalarını koyacak ve tartışma, hiç değilse duygusal düzlemde bitecek gibi görünüyordu. Ancak, bu yıllarda meydana gelen olaylar ideologlar için tam bir sürpriz oldu.

* * *Rus Devrimi yeniden tartışılırken Kapitalizm propagandacılarına *"Rus deneyimi"nin akıbeti çok doğal birsonuç gibi geliyordu. Ama tarih 1989'dan sonra liberallerle dalga geçmeye başlar gibi oldu; bütün toeri ve öngörülerini doğruladıktan sonra onları yalanlamaya başladı. Bütün o parlak gelecek, dinamik büyüme ve "normal eknomi" vaatleri zıddına dönüştü. "Olumlu"reçetelerin biri bile işe yaramazken liberal değerler, profesyonel entelektüeller dışında kimsenin ilgisini çekmez oldu. Liberal ideologların, Sovyet komünizminin diline, onun argümanlarını bire bir yansıtarak başvurmaları çok çarpıcı.

* * * Liberaller de şimdi geçiş döneminin güçlüklerinden, reform politikalarının yetersiz uygulanmasından, özgül yanlışlardan dahası, tarihin gidişine karşı duran hatta bunu tersine çevirmeye çabalayan düşman güçlerin direniş ve sabotajlarından söz ediyorlar. Bu, sırf Rusya'daki bütünkapitalizm ideologlarının, Doğu Avrupa ülkelerinin çoğundaki gibi Komünist Parti okullarından gelmelerinden ötürü böyle olmuyor. Hiçbiri Sovyet okullarından gelmeyen Batılı "uzmanlar" da aynı şeyleri söylüyor. Bunun gerisinde tarihin açıklanamayan mekanizmaları karşısındaki güçsüzlük ve somut sorulara açık yanıtlar vermeyeteneksizliği ile isteksizliği yatıyor.

* * Rus Devriminin sonuçları üzerine tartışmanın bu arkaplan üzerindeyeniden başlaması sürpriz değil. Toplumun durumunun belirsizliği insanların durmadan geriye bakmaları anlamına gelir. Eğer herşey dedikleri kadar açıksa olsa neden herşey bu kadar bulanık olsundu ki.Geçmişe bakmak gelecekten duyulan korkuyu gizlemeye yarar. Tartışma halkalar hallinde genişliyor. Herkes 1989-91 olaylarının eskitezlerini doğrulaması umuduyla eski argümanlarını sıralıyor. Ama bu arada karşılarına bir paradoks dikiliyor: Geçmişe anlam verebilmekiçin önce bugünü iyice anlamak gerekir.

* * Sovyet Devriminin çöküşü sosyal demokrasiyi de vurdu Sovyet sisteminin çöküşü sadece 1917 Rus Devrimi'nin, ideolojisinde merkezi bir rol oynadığı ve bir mitler sistemi kazandırdığı komünist harekete indirilmiş öldürücü bir darbe olmakla kalmadı. Sosyal demokrasi de bu çöküşten en az komünist hareket kadar hatta kimi bakımlardan ondan da fazla zarar gördü. Bu, şimdilerde Avrupa'nın bir çok ülkesinde merkez-sol hükümetlerin iktidarda olduğu bir dönemde neo-liberalizmin kesintisiz bir hegemonyaya sahip olduğu birkaç yıl öncesine göre çok daha kuvvetle hissediliyor. Solcular iktidara kendi programlarını uygulamaya değil, neo-liberallerin politikalarını sürdürmek için geliyorlar. Bu yeni dönmeler pek çok açıdan "normal"burjuva politikacılardan daha tehlikeli. Peki o zaman komünizmin çöküşü neden komünistleri lanetlemek için hiçbir fırsatı kaçırmış olmayan sosyal demokrasinin moral çöküşüyle atbaşı gidiyor.

* * * Batıdaki sağcı sosyal demokrat ideologlar yüzyıl başlarında solpartilerin seçimlerde oylarını durmaksızın artırmaları halinde er yada geç halkın çoğunluğunun desteğini alacaklarını ve barışçıl yoldan görev başına geleceklerini söylerlerdi. Ama 1917 Rus Devrimi öncesinde hiçbir sol hükümetin iktidara gelmediği de apaçık bir hakikatti. Bu belki de sadece bir raslantıydı. Ama Rusya'da meydana gelen olayların Batının hem işçi sınıfları hem burjuvazisi üzerinde de muazam bir etkisi olması kaçınılmazdı. 1917 sonrasında sosyal reformizm ideolojik olarak üç ana öncüle dayanıyordu: Nitelik olarak kapitalizmden farklı bir toplum mümkündür; toplumsal dönüşüm sürecinin devrimci olması gerekli değildir; "karmaekonomi" çerçevesinde Batının demokratik kazanımlarını Doğu'nun toplumsal kazanımlarıyla birleştirmek esastır.

* * Bu arada Batının işçi hareketi devrimci yolu reddetti ve toplumsal uzlaşmayı tercih etti. Ne var ki uzlaşma her iki tarafın da tavize hazır olmasını gerektirir. Rusya'daki olaylar yalnızca burjuvaziyi değil işçilerin kayda değer bir bölümünü de korkutmuştu. İşçilere Boşeviklerin acımazsızlığıyla ilgili ne kadar şey anlatılırsa işçilerin çoğunluğu arasında reformcu yönelim o kadar güç kazanıyordu.

* * *Rus Devriminin başarı ve açmazları Özünde bugün gördüğümüz şey, 1917 Rus Devrimi'nin tarihsel sonuçlarının krizinden başka birşey değil. Savaş sonrası dönemin toplumsal reformları Batı toplumunun devrime verdiği bir tür tepkiydi.Prens Kropotkin sağlığında Lenin'e devrimci şiddetin FransızDevrimi'nin ilkelerinin Avrupa'da yayılmasını 80 yıl gecktirdiğinianımsatmıştı. Kropotkin'in görüşüne göre aynı şey Rus sosyalizminin de başına gelecekti. Lenin şüphesiz herşeyi başka türlü görüyordu. Ama elbette, devrim sonrasında olanlar yalnızca şiddetle değil aynı zamanda devrimden doğan sistem ve yapılarla da bağlantılıydı. Sovyetmodeli Avrupa'da yeniden üretilmeye uygun değildi. Bolşevikler, 18.Yüzyıl Jakobenleri gibi sert, otoriterdiler ve kimi zaman da işin ehlideğildiler. Ama aynı zamanda öylesine uzun dönemli değişiklikleryarattılar ki bunların tam önemi ancak yüzyıllar sonra ortaya çıkabilecek. Bütün hatalarına ve suçlarına karşın Jakobenler de Bolşevikler de milyonlarca insanın esin kaynağı oldular, onlara özsaygınlıklarını ve kendi güçlerine inancı yeniden kazandırdılar. Budüzlemde Rus Devrimi bütün otoriterliğine karşın muazzam birözgürleştirici özelliğe sahipti.

* * Halkın işlerin denetimini elinde bulundurduğu duygusunu, tarihsel olayları seyretmeyip onlara katıldıkları bilincini kazanması, hem Kızıllar'ın İç Savaş'taki zaferini hem de SSCB'nin sonraki yıllardaki başarısını belirledi. Bunu "devrimci itilim" diye adlandırabiliriz. Ne denli paradoksal görünürse görünsün, sanayileşme döneminde komünis tideoloji Rusya'da o ünlü "protestan ahlakı"nın yerini tuttu. 1991 sonrasında Rus seçkinlerinin (Çinlilerden farklı olarak) komünizme son vermelerinin aynı anda kapitalizmin gelişmesinin de biricik mümkün psikolojik ve etik önkoşullarını da ortadan kaldırmış olmasının nedenibudur. Çindekiler başarılı olurken "Rus reformları"nın başarısızlığa uğramasının nedeni budur. Belki de Moskova'daki mevcut rejimin tektarihsel hizmetinin bunu ortaya çıkartmak olduğu söylenebilir.

* * 1917 Rus Devrmi'nin Batı toplumu üstündeki etkisi de muazamdı ama bu Ekim ideologlarının olmasını umduklarından çok farklı bir biçimde gerçekleşti . Rus deneyimi hem egemen sınıfları uzlaşmalar yapmaya zorladı hem de köklü toplumsal değişim için Avrupa'ya özgü bir model arayışını engelledi. Çözüm reformculukta bulundu. Reformcu aranışların başarısı, dünya komünist hareketinde cisimleşen devrim olasılığının ve Sovyet tehdidinin ciddiyetiyle doğru orantılıydı. Sosyalizm tam da sahip olduğu antikapitalist öz dolayısyla kapitalizmin işleyişinin düzeltilmesinde büyük bir rol oynadı. Eğer sosyalizm ciddi bir seçenekolmasa, yeni bir toplumun kuruluşu için gerçek bir temel oluşturan kendi ekonomik ve toplumsal mantığına sahip olmasa başarılı reformlar için gerekli düşünce ve yaklaşımların geliştirilmesini sağlayamazdı. Sistemde reform için dıştan gelen bir ideolojik itki gerekliydi.Sosyalist ideoloji kapitalizme karşı bir temel seçenek olmaktan çıkmış, işçi hareketi enerjik militan karakterini yitirmiş olsa, ve burjuvaziye karşı kararlı mücadele yeteneğini yitirse hiç kimseyi yada hiç birşeyi kendine tabi kılamazdı. Sınıf düşmanlıkları olmasa hiçbir sosyala reform ya da sosyal ortaklık olamazdı. Bu bağlamda ortaklık, ortaklar arasındaki karşılıklı sempatiden değil, ortaklığın reddinin felaketli sonuçlara yol açabileceği anlayışındankaynaklaıyordu.

* * *Buna " ertelenmiş devrim" diyebiliriz.

* * *Gericilik çağı"Liberal "sağduyu" açısından bakıldığında 1917'den bu yana geçen bütün dönem geriye doğru bir suçlar ve hatalar zinciri olarak görünebilir.Bu izlenim yanıltıcıdır. 1917'nin itkisinin bu denli uzun sürebilmesinin nedeni bu yolda aynı zamanda ekonomik olanlar da dahil etkileyici zaferlerin de kazanılmış olmasıdır. Bununla birlikte 1990'lardan bakıldığında Rusya'nın peşpeşe şoklar yaşadığını söylemek mümkün: Kızıl terör, kollektifleştirme, Stalinci Termidor, 1930'ların kitlesel baskıları, savaşın dehşeti, savaş sonrası yeniden inşa döneminin sıkıntıları, Batıdan ithal tüketim toplumu, yaşayabilir birdemokrasi ve "uygar" kapitalizm. Bunlardan biri olmaksızın diğerinin olamayacağı, yüzeysel olarak bakan birinin gözünden kaçabilir.Batı'nın "başarılar"ının tarihi bizim trajik tarihimiz olmasa mümkün olamazdı. 1930'lardan itibaren Sovyetler Birliği artık "devrimci bir rejimle" yönetilmiyordu. Troçki, yeni siyasal düzene, yeni seçkinlerin"proleter devrimi"ne değil artık kendi çıkarlarına hizmet ettikleri Sovyet Termidor'u derken haklıydı. 1940'larda Sovyet süper devletinin doğuşuyla birlikte rejim git gide Bonapartist bir karakter kazandı.Çok çok zayıflamış olsa da devrimci itilim hala hissediliyordu, ve hemSSCB'nin savaş sonrası dönemde sosyo-ekonomik başarılarının hem de ülkemizin gelişmekte olan ülkeler için çekiciliğini sürdürmesinin sırrı burada yatıyordu.

* * *Ne var ki bu itilim, sonunda tükendi. 1980'ler sonundan başlayarak verimsiz bir biçimde süper-merkezileşmiş (ama planlanmış değil) bir ekonomisi, iktidar kadar servet sahibi de olma peşinde koşan, bir ur gibi şişmiş devasa bir bürokrasisi olan kocaman bir ülke olmıştuk."Sovyet Termidor"u çağı kapanıyordu: Restorasyon devrine gelmiştik. Bu tarihsel görevi Batı desteğiyle Yeltsin rejimi üstlendi. Basının liberal reformlar" diye kutsadığı gericilik çığırı açıldı. Bu gericilik sadece Rusya'ya özgü bir iç durum değil, dünya çapındaki bir sürecin parçasıydı. Tıpkı Napolyon savaşları sonrasında Avrupa'daki Kutsal İttifak'ın Frasız devrimin köklerini kazımaya girişmesi gibi bugün de Uluslararası Para Fonu (IMF) Maastricht Avrupası ve Amerikan"yeni dünya düzeni" eski seçkinlerin devrimci deneyimin başarısızlığına verdikleri gerici yanıtı temsil ediyor. Bu toplumsal gericiliği onun teknolojik başarıları temelinde mazur göstermek yanlış. Kutsal ittifak dönemi de yoğun teknolojik gelişme dönemiolmuştu ama bu o çağın gerici özünü ortadan kaldırmadı. Devrimizin asıl tarihsel başarısının Batıda kapitalizmn reforma uğratılmasıolduğu söylenebilir. Şimdiyse, komünizmin çöküşünün sonucu olarak, bu kazanım tehdit altında. Devrimin yenilgisi sadece refromculuğu zayıflatmakla kalmıyor onu bir anlamda imkansızlaştırıyor da.

* * Sovyet sisteminin çöküşünün sosyal demokrasi için de bir felaket olması şaşırtıcı sayılmaz. 1989'dan bu yana Batıdaki işçi hareketinin reformcu hattı bütünüyle tükendiği gibi yeni bir strateji ya da ideoloji de ortaya çıkmadı. Bunun sonuçları tahmin edilebilir. Batı keskin toplumsal çatışmalara ve bulanık politik seçenekler dönemine girerken reformculuk ve devrimciliğin yerini eşgüdümdem yoksun saldırgan talepler ve örgütsüz protestolarda ifadesini bulan kendiliğinden radikalizm alıyor. Tarihin son bulmayışının bir basit nedeni var: Kapitalizm komünizmle savaşından galip çıksa da kendi iç güçlerine, kendini yok etme eğilimine tabi olmaya devam ediyor. Sanki Ekim-öncesi günlere dönmüş gibiyiz.

* * Görevimiz: Yeni toplumsal varoluş biçimlerini aramak Sonunda bir "yaşarkalma sorunu"na varan tarihsel görevimiz olmaksızın ne politikanın ne ekonominin mümkün olduğu yeni toplumsa lvaroluş biçimlerini arayış halini alıyor. Rusya'da bu toplumsal varoluş, tam olarak gerçekleşmiş bir burjuvazi olmadığı için bir burjuva varoluş olamaz. Ama geriye dönük olarak, özelleştirme temelinde bir burjuvazi yaratmak da, tıpkı bir insanın kendi hayatını yeniden yaşaması kadar olanaksız. Şekillenen modelin işe yaramazlığından ötürü başka pek çok ülke gibi Rusya için de,ekonominin gelişme ufku kapitalist olamaz. Dolayısıyla köklü, yaratıcı bir seçenek oluşturma görevi gündemdeki yerini korumaya devam ediyor.

* * *Solun ideolojisi kollektivizmi dolayısıyla toplumun *örgütlenişinde önemli bir etmen olabilir. Rusya'da solun görevi yalnızca varolan çıkarların oldukları gibi ifadesi değil, aynı zamanda onlarınoluşmasına yarımcı olamak ve kendini bir politik güç halindeyaratmaktır. Bunun yeni baştan yapılması gerekiyor. Toplumsal varoluşun yenilenmesi demokrasinin zaferiyle özdeş değil, ama demokratik gelişme için biricik şansı da bu yenilenme sunar.Kolektivizm her zaman özgürlüğü garanti etmez, ama özgürlüğümüz de olmaksızın artık savunulamaz. Başarısız kapitalizmin ülkesinde doğal bir biçimde olgunlaşmaya başlayan Sol radikalizm ilerlemenin ideolojisi olamayabilir ama o olmaksızın da ilerleme olanaksızdır.

* * Lenn'in kitabı " Ne Yapmalı?" ancak Rusyalı bir sosyalist tarafından yazılabilirdi. Kitlesel bir işçi sınıfı daha doğmadan önce bir işçipartisi yaratmak ve proletaryanın saflarına sınıf bilinci *"taşımak" düşüncesini bir Avrupalı sosyal demokratın aklı alamazdı. Ama bu aşikar saçmalık gerçek Rus tarihinin çelişkili doğası ve eşitsiz gelişmesinden doğmuştu. Ve bu yalnızca Rus tarihi için mi geçerliydi?

* * *İnsanlar ya ortak eylemlilikler geliştirmek için kendilerini örgütleyecek ya da kaderlerine razı olacaklar. Ama kitlelerin edilgenliği ve teslimiyeti de istikrar getiremez, çünkü istikrarsızlığın kaynağı aşağıda değil yukarıda. Kutsal İttifakçağında Avrupa'da Fransız Devrimi'nin tarihsel projesinin topyekün yenilgiyle sonuçlandığı ileri sürülebiliyordu. Ama Avrupa'daki gericilik dönemini, tam da restorasyon döneminin politikalarınca koşullanana yeni devrimci sarsıntı dalgaları izledi. Bugün de gördüğümüz aynı şey. Bütün ülkelerde "sosyal devlet"in ögelerini ortadan kaldıran "yeni dünya düzeni" aslında yeni devrimci sarsıntıların koşullarını hazırlıyor.

* * *Modern çağın şafağında restorasyonu "Muzaffer Devrim"in izleyeceği söylenmişti. Gericilik doğal bir görüngüdür, ama o da tıpkı devrimler gibi tükenir. Bu tükeniş sonuna vardığında da yeni bir değişim çağı *başlayacak

------------

* * * *saygılarımla

dilaver
01-12-2007, 19:13
okinononun istegi üzerine güncelleme

3.yol
01-12-2007, 22:16
Cizgi film arasi :

"Manifestoon"

http://www.youtube.com/watch?v=k6D7Klof54U

aydoe
01-12-2007, 22:41
''Ben,manevi miras olarak hiçbir ayet,hiçbir dogma,
hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum.
Benim manevi mirasım bilim ve akıldır...
Zaman süratle ilerliyor,milletlerin,toplumların,
kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor.
Böyle bir dünyada ,asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek,
aklın ve ilmin gelişimini gelişimini inkar etmek olur...
Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır.
Benden sonra beni benimsemek isteyenler,bu temel eksen üzerinde
akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar.''
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * Mustafa Kemal
3 mart 1924 * Eğitimin Birleştirilmesi

25 .11.1925 * şapka kanunu

30.11.1925 * *Tekke,zaviye ,türbe,tarikatların kapatılması

17.02.1926 * *Medeni kanun

20.05 1928 * *uluslararası sayıların kabulü

1.11 .1928 * * Yeni Türk harflerinin kabulü

26.11.1934 * * Bazı lakap ve unvanların kaldırılması

3.12.1934 * * *bazı giysilerin giyilemeyeceği hakkında

Mustafa Kemal emperyalist işgale karşı savaşmış ve anadolu halkı onun önderliğinde osmanlının kalıntısı üzerinde misaki milli sınırları içinde bağımsız Türkiye Cumhuriyetini kurmuştur.
Sosyalist Sovyetler milli mücadelemize silah ve para desteği vermiştir
Milli mücadelemiz diğer sömürge ülkelerde bağımsızlık ateşini körüklemiştir.

Yaşadığımız dünyada komünizm rasyonel değildir
Allah ta cennet vaadediyor onada inanalım nasıl olsa öleceğiz cenneti veya cehennemi görme şansımız olur ama komünizmi göremeyiz belki torunlarımızın torunlarının torunları görür
Diyalektik Materyalizm dünyaya doğru bakış açısıdır
Marksist Leninist ideoloji gözden geçirilmeli sosyalistler,komünistler yeni bir açılım geliştirmelidirler
Sosyalizme geçmesi beklenen ileri kapitalist ülkelerde beklenen olmamış çünkü sömürgelerden ve emperyalizmin yarattığı zenginlikten kendi ülkelerindeki işçi ve köylülere iyi koşullar yaratabilmişlerdir.

Türkiye de komünistler Atatürk'ü gerici görüyordu ama ülkemiz Atatürk kazanımlarını kaybetmekte ve Abd destekli dinci oligarşi tarafından ele geçirilmekte eğer başarırlarsa görürsünüz o zaman demokrasiyi
İran da da sosyalistler demokrasi gelecek diye humeyniyi destekledi gördüler demokrasiyi ,tabiki
yurt dışına kaçabilenler öbürleri telef oldu veya şeriata uydu cennetlik oldu
komünist ,sosyalist,ateist,kemalist........
İşçi,Köylü,memur,esnaf,küçük burjuva,milli burjuva
anti emperyalist ,demokratik cephe oluşturacak
Abd,Ab,İmf yi kovacak demokratik halk cumhuriyeti ni kuracak
saygılar

dilaver
01-12-2007, 22:47
sevgili okinono

* * böyle bir açılım istiyorsan bu herkesin cevaplandırmasına ve sorusuna açık olmalı, yani sen ya *da ben *diye sınır koymamalı.

* * üretim ve bölüşümün ortaklaşa oldugu bir yaşam biçimi diye tanımlayabilirim komünü. Özel mülkiyetin olmadıgı , herkesin yetenegi ölçüsünde topluma katkı yaptıgı, herkese ihtiyacı kadar verildigi bir toplumsal ve sosyal örgütlenme. Sınırsız demokrasi, herkesin fiilen kararlara iştirak ettigi bir kendi kendini yönetim. Burada yönetmek biraz ters kaçabilir. Ne yapacagına birlikte ve anlaşarak karar verme demek daha dogru olabilir. Yönetilen olmadıgı için yönetme fiili anlamsız kaçabilir. Kendi kendine yetebilen topluluk.

* * * Aklıma ilk gelenler bunlar, herhalde geliştiren arkadaşlar da olacaktır.


* * * saygılarımla

dilaver
02-12-2007, 00:09
imece usulü komün degil de, komünal yaşamın bir kalıntısı olarak nitelendirilebilir. Komünün temeli ortaklaşa üretimden ve ortaklaşa paylaşımdan geçer.

* * Tarım öncesi dönemde toplum avcılık ve toplayıcılıkla geçiniyordu. Üretim ilişkileri av ve avcıyla belirleniyordu, bir de doganın verdikleri toplanıyordu. Burada dikkat edilmesi gereken nokta insanın *doga ile tamamen içice olması ve dogayı şekillendirmekten ve işlemekten çok dogadan faydalanmak esasının ön planda olmasıdır. Mülkiyete konu olacak herhangi bir şey de yoktur.

* * * Topluluklar avladıklarını ortaklaşa olarak paylaşırlar, şayet olagandan fazla bir av elde edilmişse diger bir kabile ile paylaşılır. Bu paylaşımlar daha sonra gelişecek ürün takasının ve ticaretin de ön habercisidir.

* * * Toplulugun gayesi yaşamak ve hayatını idame ettirmektir. Av kaynakları kısıtlıdır ve her an tükenebilir, bu yüzden toplum sürekli yer degiştirir haldedir. Bireyler arasında toplumsal bir farklılaşma yoktur ve şefler ancak savaş zamanlarında kabileyi zafere götürebilecegi umulan cesur savaşçılardan seçilir. Her bireyin kabile kararlarına katılma ve oy kullanma hakkı vardır. Kabile toplantıları herkese açık olarak yapılır ve yetişkin tüm bireyler bu toplantılarda söz ve oy sahibidir. Demek ki toplumda temsili degil gerçek demokrasi vardır.

* * * Toplum içerisinde uzmanlıga dayanan işbölümü henüz yogunlaşmamıştır. Kent-kır, kafa-kol çelişkisi daha ortaya çıkmamıştır ve her kabile her bakımdan kendi kendine yeterli bir birimdir. Üretilen kabile içerisinde tüketilir. Aşırı bol geçen bir av partisi sonucu elde edilen artı ürün diger kabile ve klanlarla şölen biçimnde paylaşılır.

* * * Dinsel olarak doganın egemenligine denk düşen ruh anlayışı hakimdir. Ruh kabilenin koruyucusu ve yol göstericisidir. Korkulan ya da cezalandıran bir varlık degildir. Ayrık rahip sınıf ve kastları yoktur. Belli dönemlerde dans şeklinde ortaya çıkan dini nitelikli ayinler o sırada bu iş için talip olan kişilerce yönetilip hazırlanır. Tapma ve tapınma, tapınak yoktur. Dogaya şekil ve yön vermeye yarayan büyü ve dogaya hakim olma inancı vardır.

* * * *Tüm kabile bireyleri her açıdan eşittirler ve eşit haklara sahiptirler. Kabile üyeleri cesur, sportmen ve guruludur. Gurur ve şeref en önemli erdemdir. Hırsızlik, cinayet gibi suçlar bilinmeyecek derecede önemsizdir.

* * * * Askerlik hizmeti profosyenel insanların degil tüm savaşabilecek güçteki insanların ortak edimidir. abıta ya da adli kuvvet olmadıgı gibi toplumdan farklılaşmış hiç bir kurum da yoktur. Üretimden kopuk bürokratik bir sınıf ya da kişi de yoktur.

* * * * Sonuçta ilkel komünal toplum ortaklaşa üretip ortaklaşa tüketen, aralarında hiç bir konuda hak eşitsizligi olmayan özgür bireylerden kurulu olan sosyal ve soy esasına dayanan toplumsal bir varoluş halidir.


* * * * saygılarımla

3.yol
02-12-2007, 04:10
Sevgili Okinono,
Oncelikle benim sahsima sordugunuz soruya cevap veriyim:

"Nehrin hangi yakasindasiniz ?" - Okinono

Sanirim ben nehrin tam ortasindayim, akintiya karsi yuzemeye calisiyorum. Sohbet daha oralara gelmedi ama benim sorunum direkt teorinin pratige indirilebilmesiyle ilgili. Ama ilkesel olarak insanoglunun ulasabilecegi en erdemli nokta oldugu dusuncesindeyim.

Son sorunuza cok net cevap veremiyorum ama cevaba ulasmak icin onemli bir kaynak onerebilirim:
Turkcesi varmi bilmiyorum ama ingilizce olarak su kaynak insanligin prehistorik donemini ve sonrasini Marksist goruslu arkeolog Gordon Childe'in gozuyle cok guzel anlatiyor:

"Man makes himself" - V. Gordon Childe

Sanirim komun hayatin sona ermesi insanoglunun bilgi birikimine dayaniyor. Insanoglunu diger hayvanlardan ayiran en onemli ozellik budur bence. Hayvanlarda hala komun hayat gozlemleniyor, ozellikle suru halinde yasayanlarda. Insanlarin farki .....

devam edecek simdilik yarida kesmek zorundayim. Yanlislarimdan oturu simdiden ozur dilerim.

vgm.1
02-12-2007, 04:12
Sosyalizm diğer üretim ilişkilerinin aksine yukarıdan aşağı kurulur. Bu da onun zayıf karnıdır. Sosyalizm doğal bir süreç değil iradi bir süreçtir.
Şöyle ki: İlkel komünal toplumun bağrında köleci, köleci toplumun bağrında feodal, feodal toplumun bağrında da kapitalist üretim ilişkileri doğar büyür gelişir ve iktidarı alır. Çünkü içinde doğdukları sistem artık önlerinde engel teşkil etmektedir. Bir başka deyişle kabuklarına sığamadıkları için iktidar mücadelesine girişirler. Yoksa ulvi amaçlar falan yoktur. Dünyadaki en kutsal ilişki çıkar ilişkisidir. Sanırım Marx *demişti. Yanılıyor olabilirim.
Sosyalistler ne yazık ki kapitalizm içerisinde üretim ilişkileri (işçilerin üretim yapıyor olması değil elbette) anlamında var olamaz bu nedenle de sosyalist üretim ilişkilerinin yaratılmasında ancak iktidarı aldıktan sonra görev alırlar. Talihsizlik tam da budur işte, bağışıklık sistemleri yeterince gelişmediği için karşı devrim saldırılarına da çok açıktırlar. Bu zafiyetlerini bertaraf etmek için devlet şekli olarak proletarya diktatörlüğünü kurarlar. Bunda da demokrasinin d si yoktur. Bu sosyalist parti (ya da partileşmeye çalışan örgütler) içinde bile yoktur yani kendilerine tanımadıkları hakkı toplumun katmanlarıyla paylaşmalarını beklemek de hayaldir. Aksine piramidal hiyerarşik bir yapı vardır ademi merkeziyetçilik sadece laftadır. Tam anlamıyla merkeziyetçi bir yapı benimsenir ve uygulanır. Doğrusu bumudur değilmidir ayrı konu ama de facto bu.
Nasıl ki üretim ilişkilerini yukarıdan aşağı kuruyorsa örgütlenmesini de yukarıdan aşağıya kurar.
Komünizmde demokrasi başlığı beni pek heyecanlandırmadı. Orta Anadolu’da bir hikâye vardır; Adam köyde gezerken kadın kuyunun başında ağlamaktadır, adam bacım niye ağlıyorsun diye sorar, kadın Salman’dan bi Sülman olsa oda kuyuya düşüp ölse ağlamanmı halası der. Yani ortada ne Salman var ne Sülman.
Gelelim dünyadaki sosyalist deneyimlerin tamamının başarısızlığına buna İslamcıların verdiği cevapları vermemek gerekir, işte sormuyor muyuz başarılı demokratik bir İslam ülkesi gösterin diye aldığımız cevap onlar gerçek İslam değil ki. Bizde eskiden böyle derdik onlar gerçek sosyalist değiller ki, birine revizyonist birinede oportünist der çıkardık işin içinden âlemin akıllısı biziz ya. Onlar gerçek İslam devletini kuramadı biz kuracağız, onlar gerçek sosyalizmi kuramadı biz kuracağız. Ah şu çılgın Türkler. Hiç mi sistemde hata yok. Şu İslam’ı da, Sosyalizm’i de eleştirel gözle inceleyelim. Bi kendimize Müslüman olmayalım. Sözüm Müslümanlara da Sosyalistlere de.
Saygılarımla;

3.yol
02-12-2007, 08:12
Devam....

"Hayvanlarda hala komun hayat gozlemleniyor" diye yazmistim. Belki bunu orneklendirmem gerekiyor yanlis anlasilmamasi icin. Maymunlarda bunu gozlemlediler, onun haricinde Sirtlanlarda (Hyena) da incelediler. Sirtlanlar avlanirken suru halindeler ve belli bir strateji izliyorlar ve avlandiktan sonra avlarini paylasiyorlar. Bu bana ilk insanlarin avlanmalarini animsatiyor. Insanlarin farki demis orada durmustum. Iste burada insanlarin diger hayvanlardan
farki ortaya cikiyor : Sosyal zekalari.

Maymunlar da sosyal hayvanlardir, ama insanoglunun sosyal zekasi hayvanlar arasinda en ilerisidir ( ilk insanlardan bahsediyorum tabiiki). O yuzden bu zekalari bilginin aktarilmasina sebep olmustur. Bunu magaralarda buldugumuz av resimlerinde goruyoruz. Bu resimler sanat olsun diye cizilmemis duvarlara, belli bir islevi var. Iste bu islevi benim anlatmak istedigim. Zaten daha ileri safhalarda *lisan, sonra yazi olarak daha kompleks iletisim sekilleri ortaya cikmis. Ama bu ilerleme bilgi birikimi olmadan imkansiz.

Iste bu birikim insanoglunun dogaya hukmedebilmesine sebep oluyor. Sonucta insan kendi kendini yaratiyor ( man makes himself) Dogaya hukmedebilen insan artik yerlesik hayata gemeye basliyor. Artik kis geldiginde baska bir bolgeye goc etmesine gerek yok. Kendine barinaklar yapiyor, ates yakarak isiniyor. Artik gittigi bolgelerde yiyecek hayvan bulamayinca yabani meyve ve bitkileri yemek zorunda degil cunku artik yerlesik hayata dolayisiyla topraga sahip , kendi meyvesini sebzesini kendi uretmeye basliyor. Sonucta nufus patlamasi oluyor. Iste bu noktada artik komun hayat degisim gostermeye basliyor.

Yerlesik hayat , gereksinimlerin de daha komplekslesmesine sebep oluyor. Burada is bolumlerinin olustugunu goruyoruz. Ruhban sinifinin ortaya cikmasi da bu donemlere rastliyor.

Benim sorum: Ruhban sinifi neden ortaya cikiyor ? ( bu soruya sonradan cevap versek daha iyi olur, bence komun hayat uzerinde biraz daha durmakta fayda var)

aydoe
02-12-2007, 11:16
Aramızda ilkel komünal dönemde yaşamış olan varmı?

İlkel Komünal yaşamda avcılık toplayıcılık bulduğuyla yetinme var eşit paylaşıldığını
nerden biliyoruz
doğada güçlü olan kazanır evrimin itici gücüde budur
hayvanlardada bir hiyeyarşi mevcut sürü halinde avlanıyorlar ama paylaşım güçlüden zayıfa
doğru azalarak yapılmakta
Şimdiki zamanda en küçük komün olan ailede bile reis var sen babasın diye en güzel parçayı babaya veriyorlar yada çocuklara veriyorlar ama otorite aile reisi
Komünal toplumdada muhakkak en güçlü olan en fazla hakka sahipti

dilaver
02-12-2007, 13:04
sevgili aydoe

* * aramızda Muhammed zamanında da , Atatürk devrinde de yaşayan yok, ancak toplumların ileriye intikalini saglayan birikimleri ve deneyimleri bize ilkel komünal toplum hakkında azımsanmayacak bilgi saglıyor. Irokua konfederasyonui hemen hemen her antrıopolog tarafından incelenmiştir ve zengin bilgi içerirler.

* * *Gene 18 yy dan başlayarak dünyanın çeşitli yerlerindeki ilkel kabilelerin incelenmesi de bize gereken deneyimi saglarlar. Bunların hepsinden çıkan en önemli ortak sonuç, mülkiyetin olmadıgı yerde sınıf farklılaşmasının olmadıgıdır.

* * * *Etin en iyi yeri eski Yunan *toplumunda kabile şefi ile misafire verilirdi. ( geras ) . Ancak o toplum içinde sınıflaşmaların ve çıkar ilişkilerinin başladıgı topragın işlenmeye başladıgı bir dönemdi. İlk sınıfsal ayrılıgın gözlemi kabile şefliginden kaynaklanıyor, kabile şefi ilk önceleri tanrı adına toprak ayırmakla işe başlıyor.

* * * * Bunlara okinonun sorusu ile ilgili sonra deginecegimden kısa keselim.

* * * * saygılarımla

vgm.1
02-12-2007, 14:13
"Aramızda ilkel komünal dönemde yaşamış olan varmı?" Aydoe

Bu sorudan şu anlaşılır ilkel komünal toplumu öznel değerlendirmiyormusunuz yani öyle bir anlatıyorsunuz ki sanki "asrı saadet", anlattıklarınız evrimin itici gücü ile çelişiyor. Dediğiniz gibi eşit paylaşım yok. En azından ben böyle anlıyorum.

Yoksa ilkel komünal toplumda yaşamış olan birinin anlattıkları da öznel olabilir.

Sayın, dilaver; sosyalizm de demokrasi var mı? Bilim de demokrasi nedir? Sosyalizm bilimsel olmalımıdır?
Saygılarımla;

vgm.1
02-12-2007, 14:25
Aydoe saptamalarınıza tamamen katılıyorum,yazınız çok iyiydi. Daha sonra dikkatlice okuduğum için farkına vardım.

Saygılarımla;

aydoe
02-12-2007, 15:05
Teşekkür ederim sn. Peker
Bunlar benim özgür düşüncelerim,benim bir ezberim yok söylediklerim
mutlak doğrular değildir
Bence her aydının dünyaya bilimsel ve objektif bakabilmesi gerekir
Ön kabullenmeler bizi ileri götürmez bilmem kim şöyle yazmış deyip onun
düşüncesinin doğru olduğu varsayımı üzerine kuracağımız bir düşünce sistemi bizleri
kör eder iman edenlerden farkımız kalmaz
Her şeyi her düşünceyi *sorgulayabilmeliyiz,tabularımız olmamalı
Bende dünya üzerinde özgür,insan olmanın edimlerine sahip tüm insanların mutlu
bir yaşam sürebileceği paylaşımcı bir dünya istiyorum
Dünya değişiyor değişim süreklidir devrimlerde süreklidir
Bizlerde kendimizi yenilemeliyiz solun yeni tahlillere yeni açılımlara gereksinimi var
Ezberi bırakıp diyalektik materyalist bakış açısıyla yeni dünya düzenine alnernatif geliştirmeli.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *saygılar

dilaver
02-12-2007, 21:49
tartışma dallanıp budaklanıyor ve cevaplanması gereken sorular çogalıyor. Okinononun sorusuna geçmeden önce cevaplandırılması gereken bir iki husus var. Peker in yukarıdaki argümanına deginmek istiyorum.

* * Bolşeviklerin iktidar şiarı bütün iktidar sovyetlere idi ve Ekim devrimi bunun hayata geçmesidir. Sovyetler ise işçi, yoksul köylü ve askerlerin demokratik birlikleridir. Bunların iktidarına ise proleterya diktatörlügü ya da devrimci işçi köylü diktatörlügü adı verilir.

* * Diktatörlük kelimesi biraz itici gelse de devlet mekanizmasının özüdür. Devlet bir sınıf aygıtıdır ve özü şiddettir. Devleti elinde bulunduran sınıf/sınıfların bileşimi devletin yapısını bu yapının uyguladıgı şiddetin dozu ise devletin biçimini belirler. Devletin ortaya çıktıgı ve devlet aygıtının oldugu her yerde bu degişmez. Devletin bu tanım ve niteligi şayet kabul edilmiyorsa ayrı bir devlet başlıgında veya ara verip burada devletin ortaya çıkışını ve tarihsel gelişimini inceleyebiliriz

* * *Sonuç itibarıyla bugün Türkiyedeki devletin yapısı da , İngiltereninki de, İran ınki de öz itibarıyla diktatörlük, sınıf diktatörlügüdür. Bunu çok iyi anlayabilmek için özellikle sınıf mücadelerinin keskinleştigi dönemlerdeki devlet uygulamalarına bakmak yerinde olur. Türkiye için herhalde tartışılacak bir mesele yoktur ama örnegin İngilteredeki bombalama eylemleri sonrasında uygulanan azgın şiddet yönelimleri, bugünkü Fransa ve ara sıra Amerikadaki zenci mücadeleri karşısındaki devletin tavrı bu konuda yeterince açıktır.

* * * *Temsili demokrasi denen orta oyununa kendimizi kaptırdıgımız zaman gerçeklerden uzaklaşmak kaçınılmaz olabilir. Ancak demokrasi insanların kendisini temsili olarak degil gerçek anlamda yönetmesidir. Eski Irokua Komünal toplumunda olan buydu. Bolşevik devriminin ilk başlarından 1928 senesine kadar da uygulanan budur. Bundan sonraki dönüş ve yozlaşmalar *bize teorinin degil pratigin eleştirisini yapma güdüsü saglamalıdır.

* * * *Proleterya diktatörlügü en alt biçimde, en basit toplulukta genel staratejiye uygun olarak alınan yerel kararların merkeze dogru birleşerek bir yönetim süreci oluşturması anlamına gelir. Kendisi ile ilgili kararları alan en alt birimdir ve yukarıya dogru gidildikçe bu kaçınılmaz olarak temsili bir biçim alabilir. Ancak bu temsili biçim ise daha ileri birlik örgütlenmeleri içindir. Sonuçta proleterya diktatörlügü mülksüz sınıfların mülk sahibi/devrilen sınıflar üzerinde bir baskısı ve o sınıfları yok etme mücadelesi ve aygıtıdır. En geniş ezilen sınıflar için demokrasi, devrilen sınıflar için diktatörlük anlamına gelir.

* * * * *Bu sürecin pratikte bir süre sonra yozlaşarak bürokratik parti diktatörlügü haline gelmesine yol açan nedenler ile bundan kaçınmak için ortaya konulacak önlemler ise ayrıca tarışılmalıdır.

* * * * *saygılarımla

dilaver
03-12-2007, 03:39
.
* * İnsan evrimini temeli gereksinimdir. Toplumsal evrimimiz için de bu çıkarsama son derece
geçerlidir. İnsanoglunun ilk tarih sahnesine çıkışı takriben 40-50 bin sene evveline dayanıyor.
Avrupa da Cro-magnon magaralarında 35 bin sene evveline dayanan magara resimlerinde resim çizenler bunu bir olayın betimlemesi olarak yapmışlardı. Bunlar ilkel av tasvirleri ve çıplak kadın resimleri idi. Bu resimlerde soyut bir tanrı imgesine rastlanmaz, ancak şaman tasvirlerine sıkça rastlanır.

* * * *Avrupa ve Sibiryadaki yerleşimlerden anladıgımız kadarıyla ilk avcı toplayıcı atalarımız avlak alanlarının peşinde bereketli hilale dogru gelmişlerdi. Su kenarları ve su kenarlarını takip eden düzlükler ilk yerleşimler açısından, hem de balık avcılıgı için de mükemmeldi.İlk avcılarımız av esnasında anne ve babalarını öldürdükleri yavrulara kıyamayıp büyük ihtimalle beslemek üzerine evlerine getirmişlerdi.

* * * * *Bereketli Hilalin bir avantajı daha vardı, burada yabani koyun/sıgır sürüleri insan
yerleşimlerine kendiliginden geliyorlar ve onların atıkları ile de besleniyorlardoı. Toplayıcılık ile
ugraşan kadınlar yabani sebze ve meyveleri bir biçimde evcilleştirip yetiştirmeyi ögrenmişlerdi.
Yalnız burada dikkat edilmesi gereken nokta neden tarımın 40.000 lerde degil de 10.000 lerde
Anadolu/Mezopatamya çevresinde ortaya çıktıgıdır. Bu bize besin gereksiniminin arttıgını ve av
alanlarının kifayet etmedigini gösterir. Besin gereksinimi insanları tarımı bulmaya zorlamıştır.
Yoksa ekmek elden su gölden bir yaşam içinde, avın bol oldugu bir alanda kimsenin tarım için
emek sarfetmesi gerekmez.

* * * *Bereketli Hilalde yanlarına gelen büyük ve küçükbaş hayvanları besleyen toplumumuz ilk
olarak ilkel bahçeciligi bunların beslenmesi için geliştirdi. zamanla da hayvanların evcilleştirilmesi
ile av gereksinimi yerini sıgırtmaçlık ekonomisine bıraktı.Sıgırtmaçlık erkek işiydi ve zorluydu.
Ayrıca hayvanlar besledikçe çogalıyor ve fazlalaşıyorlardı. Bu arada önceleri hayvanları beslemek için yetiştirilen tahıl insan beslenme rejimleri arasına da girdi. Şimdi artık topragı işlemek olanagı da ortaya çıkmıştı. Toprak ise ne kadar emek verilirse o kadar fazla ürün veriyordu. Avcılık ile ugraşan toplunlarda avlanan et ancak gereksinime yeterken, topragı işlerken gereksinimden fazla ürün elde edilmeye başlandı. Bu artı üründü. Artı ürünü kendi gereksinimleri haricinde diger kabilelerin ürettigi farklı ürünlerle degiş tokuş imkanı da vardı. Bu ticaretin temelidir.

* * * *Şimdi geldigimiz noktada ihtiyaç emek idi. Ne kadar çok emek olursa o kadar fayda
saglanabiliyordu. En kazançlı emek ise başkasının karşılıgı verilmemiş emegi idi. Eskiden ya
öldürülen ya da kabileye alınan savaş esirleri şimdi tarlalarda ve sürüler için çalıştırılmak üzere köle olarak kullanılmaya başlandı. Bu komünal toplumun köleci topluma dönüşmesinin maddi temelleri idi..Demek ki köleci ekonomi insanların tarlarını sürmek için ihtiyaçları olan emek gereksinimi sonucunda çıkmıştı.

* * Eski toplum soy temeline göre örgütlenmişti ve bu toplum içerisinde işbölümü kendiligindendi Yalnızca iki cins arasında işbölümü vardı. Erkek savaşır, ava ya da balıga gider, ilkel besin maddelerini ve bunların gerektirdigi aletleri saglardı. Kadın evde ugraşır, yiyecek ve giysileri hazırlar yemek pişirir, dokuma yapar ve dikerdi. İkisi de kendi alanında egemendi, erkek ormanda ve kadın evde. İkisi de yaptıgı ve kullandıgı eşyaların sahibidir. Erkek silahların, avcılık ve balıkçılık aletlerinin *kadın ev eşyalarının. Ev ekonomisi genellikle büyük sayıdaki aile arasında ortaklaşadır.Ortaklaşa yapılan ve ortaklaşa kullanılan şey ise ortak mülktür: ev, bahçe, kayık, ambar vs.Paleolitik dedigimiz bu dönem neredeyse insan yaşamının ve tarihinin en büyük bölümünü kapsar. İnsan tarihi kimi verilere göre 100 bin sene baz alınırsa insan oglıu bunun % 95 inde mülkiyetsiz ve sınıfsız yaşamıştır.

* * * * Ancak insanoglu her yerde bu aşamada durmadı. Atalarımız Asya da insanlara alışmaya
başladıktan sonra da yetiştirilmeye ehil hayvanlar buldular.Yabanıl hayvanın dişisini avlayarak
yakalamak gerekiyordu. Ama insana alıştıktan sonra heryıl bir yavru ve üstelik de süt veriyordu * *En gelişmiş aşiretlerden bazıları ( Aryanlar, Semitler, belki de Turanlılar ) hayvanları ehlileştirdiler ve daha sonra da *ekonomik kol olarak hayvancılıgı benimsediler. Çoban aşiretler kendilerini öbür aşiretlerden ayırdılar ve birinci toplumsal işbölümü dogdu. Çoban aşiretler yalnızca daha çok üretmekle kalmıyor digerlerinden daha farklı besinler de üretiyorlardı. Süt, süt ürünleri ve etten başka deri, yün, keçi kılına da sahip oluyorlar ve bunlardan iplik ve dokuma üretiyorlardı. Böylece toplumlar arasında ilk defa gerçek degişim ortaya çıkabiliyordu. Bu aşama topluluk hesabına çalışan ilk zanaatkarların da ortaya çıkmaya başladıgı andır.

* * Yüksek Asya yaylalarının iklimi uzun ve sert kış için ot ve saman yedekligi olmaksızın, çoban *yaşamına izin vermez, demek ki çayırların düzenlenmesi ve tahıl ekimi zorunlu durumdaydı.Ama davar için üretilen tahıl kısa sürede insan için bir besin haline geldi. Bütün bu iş kollarındaki *üretim artışı insan emek gücüne baglıydı.İşte bu emek gücünü saglamanın yolu da savaş tutsaklarının köle haline getirilmesi ile ortaya çıktı. Hatta köle elde edebilmek için yeni savaşlar düzenlendi.Birinci büyük toplumsal işbölümü emek üretkenligini , dolayısıyla servetleri arttırıp üretim alanını genişleterek *o günkü tarihsel koşullar içinde zorunlu olarak köleligi getirdi. Birinci toplumsal işbölümünden, toplumun iki sınıf efendiler ve köleler, sömürenler ve sömürülenler *biçimindeki ilk büyük bölünüşü dogdu.Ve tarih artık sınıflar ve sınıf mücadeleleri ile karşılaşmaya hazırdı. Eskiden yalnızca bir haksızlıgın öcünü almak ya da daralan bir topragı genişletmek için yapılan savaş şimdi yalnızca yagma için yapılan sürekli bir sanayi kolu haline geldi.

* * * * Komünal toplumda yalnızca savaş zamanında görevlendirilen kabile şefleri vardı. Bunlar
birbirlerini dengelesinler diye sayıları iki idi. Ancak kabile içerisinde savaşa tüm şeflerin ortak kararı ile varılırdı. Bir şef bile karşı çıksa savaş olmazdı. Kararlar oy birligi ile alınırdı. ( Bknz İrokua Konfederasyonu ) Şeflerin diger kabile üyelerinden hiç bir avantajlı yanı yoktu. Tam da bu sırada ekonomik olarak kölecilige geçiş ile birlikte ideolojik olarak da totemin tanrıya dönüştügüne şahit oluruz. Kabile şefi ya da büyücü ilk başlarda sadece belli olaylara yön verirken şimdi rahip karakteri ile belli olaylar hakkında tanrı adıma emir vermeye başlamıştı. Toprak ve her şey kabilenin ortak mülkiyetinde olmasına ragmen artık ortak mülkiyetten tanrılara da pay ayırılmaya başlanmıştır. Ve tanrı adına ayrılan paylarla birlikte savaş esirlerinden daha fazla miktarda esiri kabile şefi kendine ayırıp işlemeye başlamıştır. Artık mülkiyet gene ortaktır ama mülkiyetin sagladıgı ürün özelleşmektedir. Ve toplum için ayrılan payın haricindekini mülkü işleten kendine ayırmaya başlamıştır. Öncelikle şeflerden ve şefe yakın olanlardan başlayan bu süreç kabile içerisinde de farklılaşmanın temellerini atmaya başlamıştır. Artık kabile içerisindeki ana egilim üretim araçlarının mülkiyetine toplumsal olarak degil de bireysel olarak sahip olmak dogrultusundadır ve toprak artık paylaşılmaya başlanmıştır. Mülk bu aşamada gene toplumundur, toprak alınıp satılamaz ama artık bireylerin toprak üzerinde işletme ve işlettikleri ürünleri kendi yararına kullanma uygulaması vardır. Ve zaman zaman toplum içerisinde yeniden bölüşme talep edilir. Bu bölüşüm esnasında tanrıların ve şeflerin payı artmaya başlamıştır.

* * * * *Sürüler ve öbür yeni servetlerle birlikte aile köklü bir biçimde degişiklige ugradı.Yeni geçinme araçlarını sürüler meydana getiriyordu ve onları yetiştirmek ve korumak erkege ait bir görevdi ve onun eseriydi. Bundan dolayı davar erkege aitti, tıpkı davara karşı trampa edilen diger mal ve kölelerin de ona ait olması gibi.Şimdi üretimin sagladıgı bütün kazanç erkege gidiyordu, bundan kadın da yararlanıyordu ama mülkiyette hiç bir payı yoktu ve erkegin karısı olmanın dışında hiç bir payı ve özelligi yoktu.Eskiden evdeki ev işlerini yerine getirmesinden dogan kadının üstünlügü şimdi önemsiz kalıyordu ve üretim araçları üzerindeki mutlak hakimiyeti erkege mutlak bir üstünlük saglıyor toplumdaki efendi köle ayrımı aile içerisinde de yansımasını buluyordu. Artık kadının statüsü erkegin hizmetçisi, kölesi ve zevk aracı olarak tanımlanıyordu.

* * * * *Toplumsal üretimin farklılaşması ile bu ürünlerin çeşitli yan kollarını işleyen bu konuda uzmanlaşan insanlara gereksinimi ortaya çıkardı. Taşçılar saglam ve dayanıklı konutlar yaparak , diger zanaatkarlar ile birlikte yeni bir sanayi kolu ortaya çıkardılar. Böylece tarım ile küçük sanayi olarak toplumsal işbölümü ikinci büyük farklılaşmasını yaşadı. Toplumda yeni işbölümüne tanıklık eden yeni bölünme , bireysel aile başkanları arasındaki mülkiyet ayrımları o zamana kadar varlıgını sürdürmüş olan eski komünal ev toplulugunu ve birlikte topragın ortaklaşa sürülmesi ilkesini yok etti. Ekilebilir topraklar işlenmeleri için önce geçici olarak sonra da sürekli bir biçimde karı-koca ailelerine verilmeye başlandı. İki başlı evlilikten tek başlı evlilige geçişe koşut olarak toplumun temel ekonomik birimi karı-koca ailesi haline gelir ve toplumsal mülkiyetten özel mülkiyete geçiş yavaş yavaş tamamlanır.

* * * * * Bu tamamen yeni bir toplum örgütlenmesi biçimidir ve komünal toplumumuz artık yerini temel birimin aile oldugu, işbölümünün ve meta üretiminin ortaya çıktıgı, toplum bireylerinin efendi ve köle olarak ayrıldıgı, buna eşlik eden bir de küçük meta üreticisi ve degişim için üreten küçük sanayici zanaatkar sınıfının eşlik ettigi bir topluma dönüşmüştür. Artık toplumun temel güdüsü ortaklaşmacılık ve paylaşım degil, özel mülkiyet ve bireyciliktir.Eski soy toplumu yerini aile temelli topluma bırakmak üzeredir ve bu yeni paylaşımın getirdigi sancılar toplum içerisinde sınıf çatışmalarına yol açmıştır. Şimdi artık uzaktan bu çatışmaları uzlaştıracak, pasifize edecek, egemenin ve egemen sınıfların yararına çözecek yeni bir örgütlenmenin, devlet örgütlenmesinin izleri görülmektedir.

* * * saygılarımla


not :bu bölüm ile ilgili bir şeyler kaçırdıysam ya da atladıysam hatırlatın. Bir sosyal zeka meselesi mi vardı ne. Bunu biraz daha detaylandırın ya da ileriye bırakalım. Çünkü önümüze bol bol çıkacak.

sargon
03-12-2007, 21:22
Dilaver'in derinlere dalması bende de aynı isteği uyandırdı. Ben de epey zamandır yazmak istediğim bir konu hakkında birkaç şey aktarmak istiyorum. Aslında "Taş Devrinde Din" başlığıyla bir çalışma yapmak istiyordum epeydir ama zamansızlıktan dolayı şimdilik burayı kullanmak daha iyi bir tercih gibi geldi.

Bilindiği gibi insanlığın en uzun dönemi Paleolitik Çağ olarak anılıyor. Bu dönem ateşin kontrol altına alınmasından başlıyor, yani M.Ö. 600.000 ile M.Ö. 10.000 yılları arasını kaplıyor. Daha sonra da Yeni Taş Devri yada Neolitik Çağ geliyor. Paleolitik Çağ'da din diye bir kavram var mıydı, yok muydu? Bu tartışma bugüne kadar çok yapılmış, uzun zaman bir sonuç alınamamış. Ancak din'in bir ideolojik araç ve iktidar aracı olarak kullanılmasından yola çıkarak sınıfsız toplumlarda dinin olmadığı şeklindeki yaklaşımlar bugün artık kabul edilmiyor. Paleantropiyenler üzerine yapılan araştırmalar arttıkça bunlarla ilgili yorumlar da gelişiyor ve biz bu dönemde bir takım dinsel inançlar olduğunu tespit edemesek de, tahmin edebiliyoruz.

Peki bu din yada dinlerin nasıl özellikleri vardı? Bu konuda elimizde belgeler var ama bu belgeler oldukça bulanık. Bu dinin içeriği ile elde edilebilen birçok yorumu aslında Freud'un bilinçaltına ilişkin keşiflerine borçluyuz. Freud'a kadar insanlar için saçma ve anlamsız görünen düşler, hayaller, fanteziler vs. insanın bilinçaltı üretimleri hakkında bize birçok zengin malzeme sağladı.

Elimizdeki en önemli malzeme kuşkusuz insanların yapmış olduğu aletler. Taş devri boyunca yapılmış taştan araçların bir kutsallık taşıdığına dair olan inanç konusunda birçok tartışma var bugün. Taşın hem bir araç hem bir silah olarak kullanılması insanları doğaya egemen kılmakta üstlendiği eşsiz rol hiç kuşkusuz insanların yaratıcı hayal gücünü kışkırtmış ve beslemiş. Taş kutsallığı ile ilgili daha önce uzunca bir yazı yazmıştım.

http://sargon.blogcu.com/Kutsal_Taslar/

Bakın Mircea Eliade bu konuda ne yazıyor:

"Paleolitiklerin dinsel inanşlarının ikinci aracı olarak ise karşımıza hayvanlar çıkıyor. İlkel avcılar, hayvanları doğaüstü güçlerle donatılmış benzerleri olarak görür; insanın hayvana, hayvanın insana dönüşebileceğine; ölülerin ruhlarının hayvan bedenine girebileceğine ve belirli bir kişiyle belirli bir hayvan arasında gizemli ilişkiler bulunduğuna inanırlar (eskiden buna nagualizm denilirdi)" (Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Cilt 1, sayfa 21)

Hayvanın öldürülmesi bir ritüel oluşturuyor, bu ritüelin anlam katmanlarını açmak epey uzun süreceği için geçiyorum. Sonradan evcil hayvanların kurban edilmesine dönüştürüldüğünü belirterek şimdilik detaydan kaçınalım.

Paleolitiklerin dinsel kavrayışları olduğunu gösteren bir başka şey ise ataların ve çeşitli hayvanların kemiklerinde ve mezarlarda yatıyor. Çeşitli ilkel toplumlarda mezarlar ve bunların dinsel ilişkisi üzerine gerçekten çok çalışma yapılmış. Bütün bunlardan paleolitiklerin ölüm sonrası yaşama inandıkları artık kabul ediliyor. Hem atalar dini hem animistik inançlarda kemiklerin büyük bir önem taşıdığı, bazı kabilelerin ataların kafataslarını yanlarında taşıdığı biliniyor. Mezara ölünün cenine benzer şekilde yatırılış biçimi veya mezarlara konulmuş alet ve edevattan da aynı şeyi görüyoruz.

Mağara resimlerinden ve mağaralarda bulunan hayvanlara ait kafataslarından yola çıkarak paleolitiklerin dinsel ayinleri hakkında da bazı bilgiler edinebiliyoruz. Hatta bu resimlerden yola çıkarak "ay" ile ilgili kutsallıkların daha üst paleolitik dönemde keşfedilmiş olduğu görülüyor.

Belirtilmesi gereken bir başka nokta ise dil ile din arasındaki ilişkidir. Dil kullanımı geliştikçe dinsel öğelerin de daha sofistike haller aldığı görülüyor. Hatta bugünkü dinlerde bile varlığını sürdüren bazı yaratılış ve köken mitlerinin paleolitiklere kadar dayandığı iddia ediliyor.

sargon
03-12-2007, 22:59
Ben sanırım bu forumun daha önceki sayfalarında nehri kendime göre tanımlamış ve neresinde olduğumu açıklamaya çalışmıştım. Burda yazdıklarımı daha derli toplu biçimde blogdan da okuyabilirsiniz.

http://sargon.blogcu.com/Sosyalizm_ve_demokrasi/

Bu durumda nehrin neresine yazacağınıza siz karar verin. İkinci soru neydi? Daha önceki başlıklarda *"güç nedir?", "güce tapılır mı" ile başlıklı sorular gördüm. İkinci soru "güce tapılır mı?" mıdır?

3.yol
04-12-2007, 00:14
Ikinci soru:
"Komünlerden bu eşitlik hakkını kim ne için ve nasıl aldı veya ne oldu da sınıfsal ayrımlar ile eşitlik bozuldu." - Okinono

Sargon benden teknik bir soru:

Bildigim kadariyla antropologlar onerilerini/aciklamalarini *ellerinden geldigince empirik verilere dayandiriyorlar.
Oyleyse yazinin olmadigi bir donemdeki dilin gelismisliginin olcutu nedir ? Bunu sadece agiz icindeki kemiklerin yapisina gore mi anliyorlar ? Yoksa benim dusunemedigim baska bir yontemleri var mi ?

Saygilar,

sargon
04-12-2007, 01:23
Bu ikinci soru Dilaver'in alanına giriyor. Hem benim ilgi alanım değil, hem de Dilaver zaten açıklamalar yapmış.

Dil ile ilgili soruyu daha genel olarak da sorabiliriz. Yazının olmadığı dönemlerdeki kültürel ilişkilere ilişkin değerlendirmeler yaparken bugün gelişmenin ilkel dönemlerinde kalmış olan topluluklar baz olarak alınabilir mi? Avustralya'da, Antillerde, Pasifik adalarında yaşayan ilkel topluluklar üzerinde yapılan çalışmalar var. Bu konuda uzun tartışmalar yapıldığını ve belli bir çerçeve içinde bu toplulukların ilişkilerinin en azından en genel ana hatlarıyla değerlendirme açısından kullanılabileceği eğiliminin ağırlık kazandığını okumuştum daha önce. Tabii bu ilişki birebir yansıtma biçiminde kullanılmıyor. Kalıntılardan elde edilen bulgular incelenir ve sonuçlar çıkarılmaya çalışılırken bu toplulukların özellikleri ile karşılaştırmalar yapılıyor. Bazı tespitler yapılmasında oldukça yararlı oluyor tabii. Ben antropolog değilim ama dilin gelişmesi ile ilgili olarak da aynı yöntemlerin kullanılabileceğini düşünüyorum.

Dilin mükemmelleşmesinin büyüsel-dinsel olanakları artırdığı zaten oldukça açık. Ancak dilin mükemmelleşmesinden önce de jestlerin ve seslerin böyle bir işlevi olduğu da iddia edilebilir. Nitekim bazı yoga meditasyonlarında soluk ritmi ve mistik hecelemeler ile, şaman ayinlerinde ses patlamaları ve jestlerle dinsel anlamlar iletilebiliyor.

Aslında yazının bulunmasından sonraki dönemlere ait olarak da tartışmalar yapılıyor. Örneğin eski Mısır'da müziğin dinsel törenlerde çok önemli yer tuttuğunu biliyoruz. Ancak bu müziğin nasıl bir müzik olduğuna diar hiçbir bilgimiz yok.

3.yol
04-12-2007, 01:47
Sargon haklisin,

Emile Durkheim da zaten uzun yillarini Avusturalya yerlilerini incelemekle gecirmisti.
Ayni zamanda Engel's in unlu kitabinda da amerikan yerlilerinden ornekler var.

Buradan aklima baska bir soru geldi. Eger konuyu dagitmayacaksa sormak istiyorum.

Dikkat ederseniz izalosyanda kalmis, yani medeniyet merkezlerinin uzaginda olan aralarinda okyanuslar olan topraklarda yasayan insan topluluklarinin sosyal ve ekonomik evrim asamasinda geride kalmis olduklarini goruyoruz. Bunun sebepleri hakkinda yorumu olan *var mi? Gen havuzunun cesitlilik olarak daha dar olmasi dolayisiyla bilgi birikiminin cok daha yavas gerceklesmesi buna sebep olmus olabilir mi ? Yoksa bu topluluklarin Dilaver'in anlattigi gibi bir kole ekonomisi kurmamalari mi sebep ?

dilaver
04-12-2007, 02:16
sevgili ucuncuyol

* * bu sadece gereksinim meselesidir. Daha evvelki iletimde belirtmiştim. Toplum yiyecek ihtiyacını avlanma ile karşılıyorsa ve başka bir şeye ihtiyacı yoksa tarım yapması için bir sebep yoktur. Tarım da yiyecek alnları daraldıgı için ortaya çıkmıştır. İnsan beyninin gelişimi için ise rekabet ve sorun, problem gerekiyor. Bahsettigin toplumlar kendilerine yeterli toplumlardır. İnsanoglunda beyinsel gelişimin belli bir aşamasına kadar ben şunu icar edeyim diye bir güdü yoktur.

* * Nitekim evcil hayvanların bulunmayışı batı yarımküresinde tekerlegin bulunuşunu saglamamış ve bu da ateşli silahlar ile baruta erişmelerini engellemiştir. Cortez de kolaylıkla onları köleleştirmiştir. Köle ekonomisi ve rekabet ise toplumun itici gücü olmuş ve daha ileri aşamayı temsil etmiştir. Bu yüzden de komünal mülkiyetten özel mülkiyete geçen toplumlar hızla ilerlemişlerdir. Ancak günümüzde özel mülkiyet artık üretici güçlerin önünde engeldir, dahası onları yok etmekte , sınırlamakta dır.

* * * İnsan yaşamının çok büyük bir safhasının ortaklaşmacı ve avcı toplayıcı olarak geliştigini düşünürsek 6.000 senelik sınıflı topluma nazaran neredeyse insanlık tüm yaşamını bu şekilde geçirmiştir. Nitekim homo aşaması sırasında takriben 1 milyon sene ilkel atatalarımız Oldowan kültürü denilen takriben 6 adet el yapımı ilkel gerece sahip olaral geçirmişlerdir.

* * * Kuruyacagını anlayan bir bitkinin tohum vermesi gibi insanoglu da aç ve çaresiz kaldıgı zaman beyinsel faaliyetlerini geliştirmişlerdir. Tüm gereksinimini dogadan karşılayan ve boş zamanını hoş zaman olarak geçiren beyinsel faaliyetleri sınırlı bir toplum, ilkel kültür altında kendini fazlaca da sıkılamaz.


* * * *saygılarımla

sargon
04-12-2007, 03:12
Aslında bu geride kalış tamamen homojen değil. Örneğin İspanyollar Amerika'ya gittikleri zaman orda çeşitli uygarlıklarla karşılaştılar. Bunların hepsi aynı evrim aşamasında değildi örneğin. Şimdi tam hatırlamıyorum ama sanırım Aztekler İnkalardan daha ileri bir aşamadaydı, yada tersi. Ama hepsinden daha geride, henüz tunç devrine bile ulaşamamış topluluklar da vardı.

Dilaver, tespitlerine genel olarak katılıyorum. Ancak bazı örnekler tek başına ihtiyaç ile açıklanamıyor. Örneğin Avustralya yerlileri çok geri bir aşamada yaşıyorlar. Yaşadıkları bölge tamamen çöl, evcil hayvanları yok, tarım yapmıyorlar, toplayıcılıkla da yaşanabilecek bir yer değil. Sadece avcılıkla çok sınırlı bir yaşam sürüyorlar. Bunların kesinlikle "ihtiyaç"ları olmasına karşın, gelişmemişler.

3.yol
04-12-2007, 05:41
Sevgili Dilaver,
Ben de gereksinimin gerekli oldugu konusunda seninle hemfikirim. Ama Sargon'un belirttigi gibi sadece gereksinmeyi yeterli gormuyorum. Mesela Kuzey Amerika'da yasamis bir yerli kabile var: Anasazi . Gunumuzun Pueblo'larinin atasi oldugu varsayiliyor. Yaklasik 2500 yillik bir tarihleri var, arastirmalara gore. M.O. 1200lu yillardan itibaren tanimlaniyorlar. Yaklasik M.S. 1300lu yillara kadar varliklarini surduruyorlar. Enson belli bir goc yasiyorlar sonralari bilinmiyor.
Ilk baslarda yari gocebeler, sonralari yerlesik hayata gecmeye basliyorlar. Yasamis olduklari yerlerden biri:

http://en.wikipedia.org/wiki/Image:Mesaverde_cliffpalace_20030914.752.jpg

Tam bu zamanlarda tarim da yapiyorlar. En buyuk besin kaynaklari misir. Hatta kadinlarin iskelet buluntularinda cokca kireclenmeye rastladiklari icin *kadinlarin misiri ogutmek icin uzun zaman oturduklarini dusunuyorlar. BAzi bitki koklerinden sabun bile yapiyorlar.

Ayni zamanda sepet ve comlekcilik de yapmislar. Kivas isimli daire seklinde iki adam boyu derinlikte yaklasik 10-15 kisiyi alacak kadar buyuk cukurlarda dini ayinler yapmislar.

Evet bir yerde gereksinim sonucu yenilikler bulunmus ama bu yenilikler ayni zamanda bir kulturden digerine aktarilmis. Yani insan oglu tekerlegi tekrar tekrar icat etmiyor.
Bir yerde icat edilen diger bolgelere yayiliyor. Eger bir izalasyon varsa bu yayilma gerceklesemiyor. Bering bogazinin gecise imkan verdigi zamanlarda Amerika'ya goc eden insan topluluklari beraberlerinde o zamana kadarki bilgi birikimini de goturuyorlar. O yuzden orta asya ve Amerika da yasamis topluluklarin arac gereclerinde yasam tarzlarinda yaptiklari comlekten ordukleri kilimlere kadar benzerlikler goruyoruz.

Ama nedense Anasaziler kole edinmemisler. Halbuki onlarinda savastiklari baska kabileler var zaten "anasazi" kelimesini bu rakip/dusman kabileden ogreniyoruz - Navaholar.
Anaa - dusman, sazi-ata demek Navaholarin lisanina gore.

Madem oyle neden kolelik yok ? Ya da soyle sorayim neden gereksinim duymadilar ?

dilaver
04-12-2007, 11:06
sevgili ucuncuyol iletilerime dikkat edersen en temel meselenin davar oldugunu söylemiştim. Amerika yerlileri evcil hayvanı bilmiyorlar. Doguda hayvancılık ne kadar uygarlıgı tetiklediyse, Batıda da mısır aynı işlevi gördü. BU mitolojileri iyi incelersen mısırın her söylencede vazgeçilmez bir öneme sahip oldugunu görürsün.

* * * İlkel biçimi ile bahçe ve çapa tarımı kendi başına meta üretimi etkisi yapmaz. Burada sihirli sözcük tarımdan ziyade tarım ve hayvancılıgın topluma getirdigi artı üründür. Üretimi kendi kendine yeterli bir toplumda köleci ilişkiler gereksizdir, ekstra külfet getirir. O zaman tüm ilkel komünal toplumlarda oldugu gibi savaş esirleri ya öldürülür ya da kabileye alınır. Tüm Amerikan yerlileri için de bu geçerlidir. Aztekler ise savaş esirlerini dinsel gereksinim örtüsü altında beslenme rejimleri için kullanmışlardır.

* * * *Ne zamanki üretilen fazla degişime konu olur, yani meta haline gelir o zaman meta üretiminin genişleyerek yeniden üretimi ile saglanacak yarar köle emegine gereksinim duyar ve kölecilik ortaya çıkar. Savaş esirleri köle yapılır. Hatta süreç içerisinde eski Babil ve Atina da oldugu gibi ellerindekilerini kaybeden hür kişiler köle statüsüne düşerler. Solon'un ya da Hammurabi'nin yaptıgı gibi kanunlar koyarak sınıf mücadelesinin dengelenmesine çalışılır.

* * * Salt tarım tek başına yeterli degildir. Tarımsal fazlanın degişim ekonomisine girmesi ve üçüncü toplumsal işbölümünün ( ticaretin ) ortaya çıkması gereklidir. Böylece üretici de ürününün denetimini elinden kaçırır ve ürüne yabancılaşır.


* * * *saygılarımla

3.yol
04-12-2007, 22:42
Sevgili Dilaver,
Aciklamalar icin sagol. Hayvancilik yapmadiklarini bilmiyordum, ogrenmis oldum sayende.

Evet hayvancilik yapmayan bir toplumun topragini surecek dolayisiyla tarimsal fazlaligi olusturmasi icin yeterli teknige sahip olmayacaklarini gosterir.

Ayrica Amerika'da atlarin soyunun M.O. 7000 yillarda tukendigini kitaya Ispanyollarin tekrar getirmesiyle var olduklarini da ogrenmis oldum.

Bu arada ilginc buldugum etimolojik bilgiyi de paylasmak istedim. Ingilizcede gecen *"Husband" ( Koca) ve "Husbandry" (hayvancilik veya tarim yapma eyleminin adi) arasindaki iliski ozellikle mulkiyet ile aile arasindaki baglantiyi gostermek acisindan ilgimi cekmisti.

Assagidaki bir baglanti da "Husband" kelimesinin kokeni hakkinda bilgi var. Ozetlemek gerekirse:

Bu kelime ingilizceye eski Norvecce'den ( O.N. - Old Norse) gelmeymis. Norvecce de husbondi olarak gecen bu kelimenin altinda yatan anlamlari: "ev reisi, ikimat eden kisi, toprak sahibi, koylu" imis.
"husbandry" kelimesi bu anlamlardan koylu ciftci olanini ihtiva ediyormus.
Bugun "Koca - evli erkek" anlaminda kullanilan "husband" kelimesi eski Ingilizce (O.E. - Old english) de evin reisi olarak kullaniliyormus. Sonradan evli erkek ( evli kadin - wif 'in esi olarak) *anlaminda kullanilan "wer" kelimesinin yerini almis.

http://www.etymonline.com/index.php?l=h&p=14

Husband
O.E. husbonda "male head of a household," probably from O.N. husbondi "master of the house," from hus "house" + bondi "householder, dweller, freeholder, peasant," from buandi, prp. of bua "to dwell" The sense of "peasant farmer" (c.1220) is preserved in husbandry (first attested c.1380 in this sense). Beginning c.1290, replaced O.E. wer as "married man," companion of wif, a sad loss for Eng. poetry. The verb "manage thriftily" is 1440, from the noun in the obsolete sense of "steward" (c.1450). Slang shortening hubby first attested 1688.

3.yol
04-12-2007, 23:09
Sevgili Oki,
Ben soyle bir soluklanayim. Akintiya karsi yuzmek pek kolay degil , zira kulaclari tempolu atmak lazim yoksa geriye dusme ihtimali var *:D

frodo
05-12-2007, 01:51
Sargon haklisin,

Emile Durkheim da zaten uzun yillarini Avusturalya yerlilerini incelemekle gecirmisti.
Ayni zamanda Engel's in unlu kitabinda da amerikan yerlilerinden ornekler var.

Buradan aklima baska bir soru geldi. Eger konuyu dagitmayacaksa sormak istiyorum.

Dikkat ederseniz izalosyanda kalmis, yani medeniyet merkezlerinin uzaginda olan aralarinda okyanuslar olan topraklarda yasayan insan topluluklarinin sosyal ve ekonomik evrim asamasinda geride kalmis olduklarini goruyoruz. Bunun sebepleri hakkinda yorumu olan *var mi? Gen havuzunun cesitlilik olarak daha dar olmasi dolayisiyla bilgi birikiminin cok daha yavas gerceklesmesi buna sebep olmus olabilir mi ? Yoksa bu topluluklarin Dilaver'in anlattigi gibi bir kole ekonomisi kurmamalari mi sebep ?

Toplumların her birine ait kültürler doğanın farklı algılanması, farklı ilişkiler ve farklı çözümleri barındırır. Tüm diğer etmenlerin yanı sıra, farklı coğrafyalarda doğayla kurulan ilişkinin ürünleri olan teknolojik zenginlikler savaşlar da dahil olmak üzere "diğerleri" ie kurulan her sosyal ilişkide değiş tokuş edilir. Yalıtılmış toplumlarda gelişme ,sadece kendi içsel pratiği ile sürdürülürken dış dünyaya açık toplumlar başka kültürlerin ürettikleriyle de yüzyüze gelirler. Bütünüyle kapalı kalan toplumlar eğer doğayla uyum sağlamışlarsa gelişme durur, kendini tekrar eden bir görünüm kazanır.

3.yol
05-12-2007, 05:27
"Millet, bu eşşek oki, ne alaka hem müslüman hem komün-ist *diyor" - Oki

Valla ben komunist hiristiyan'a da rastladim, hippi tipli uzun sacli muslumana da. O yuzden hic yadirgamam. Ne olursan ol gel derim. Tez , antitez ya da sentez ne olursan ol gel derim.

Bu arada Frodo ile ayni fikirdeyim. Ama Dilaver'in dile getirdigi "Davar olayi" nin yaninda paralellik tasiyan bir fikir oldugu kanisina sahip oldum bu tartismalardan sonra. Yani karsit bir fikir degil. Bu fikir sadece izolasyona ugramis topluluklarin durumunu acikliyor.

Simdilik kendimi Oki'nin sorusuna cevap aramaya veriyorum. Eskiden okudugum kitaplara bir goz atacagim. Bazen boyle sorular belirmisken insan okudugu kitabi tekrar okuyunca daha degisik cikarimlar da yapabiliyor, bunu fark etmis oldum. Demekki bir kitap ( felsefi-tarihi) bir kez okunmakla tam idrak edilemiyor. Bu da benim bir baska tesbitim oldu. Kulagima kupe olsun.

Saygilar,

sargon
06-12-2007, 02:56
Üniversite yıllarında bir ders almıştım. Bu derste bir konu alıp, o konu hakkında bir araştırma yapıyor ve değişik tartışmaları özetleyip, kendi tezimizi ortaya sürüyorduk. Dersi alan zaten sadece 4-5 kişiydik ve hocamız (o zaman doçentti) odasına ders verir, bize kahve falan ısmarlar, eğlenerek tartışırdık. O zaman bir tartışmada bu "ilkel komünal toplum" konusu geçti. Hocamız sosyalistlere sempatiyle bakan bir bilim adamıydı, bu konuda söyledikleri daha o zaman kafama takıldı kaldı. "Acaba gerçekten insanlık tarihi böyle bir çağ yaşadı mı?" diye soruyordu. Birçok kişi için çok net olan birşey bu. En eski metinlerden, örneğin Homeros'tan gelen, birçok dinsel inanışta da varolan bir düşünce bu. Marksizme göre de bir tür "altın çağ" yaşanmış. Ama bunun bilimsel kanıtları var mıdır? Yani insanlar bir dönemler her tür ihtiyaçlarını ellerini ağaçlara uzatıp karşılıyor, karınlarını rahatça doyuruyor, hayvanları avlayıp ihtiyaç duymadan yaşaıyorlar mıydı? Bana o zamanlardan biraz şüpheli gibi geldi bu tez. Hala da netleşmiş değilim. Burdan da şuraya gidebiliriz. Ürünlerin sınırlı olduğu bir durumda, bu ürünlerin paylaşımı da bir sorun olacaktır ve mutlaka olmuştur da.

Bir başka itiraz ise bütün tarihin ekonomik ilişkiler ve ihtiyaçlar temeli üzerinden gelişmiş olduğu tezine karşı. Örneğin neden alım-satım aracı olarak altın ve gümüş kullanılmıştır. Bunun ekonomik temelli bir açıklaması olması beklenir. Ama aşağıdaki yazı bunun nedeninin dinsel olduğuna dair bir iddiada bulunuyor. Doğru olması bana muhtemel geliyor.

Merkezinde ,bir anlamda 'para' nın incelenmesi bulunan Kapital,değer birimi olarak neden altın ve gümüşün kullanıldığı sorusuna-öncellerinin tartıştığı bir konudur üstelik-tarihten gelen tatmin edici bir yanıt verememiştir.Şimdi kesin olarak biliyoruz ki,Sümerler döneminde,günlük hayattaki kullanım değeri,ok,mızrak ucu,kazma,pulluk,sacayağı yapımında kullanılan demir ve bakır yanında sözü bile edilmeyen altın ve gümüş eski insanın hayatına doğrudan doğruya dinsel amaçlı kulanım olarak girmiştir.Sümer toplumunda MÖ.2350'li yıllarda Urukagina yasalarında değişim birimi asıl olarak hala arpadır. Ancak MÖ.2000'lerdeki Eski Yasa metinlerine doğru gümüşe geçiş sağlanmış gibi görünmektedir. *
http://www.kozmopolit.com/nisan03/Diziler/skacmaz.html

Linkini verdiğim yazı Marksizm'de bilimsel olmayan bazı noktalar üzerinde duruyor, ilginç bir yazı.

dilaver
06-12-2007, 09:32
arkadaşlar burada gözden kaçırılan temel nokta özel mülkiyet ve kölelik. Her ne kadar itici gelse bile özel mülkiyet bir ilerlemeyi temsil ediyor ve köleci toplum üretici güçlerin gelişebilmesi için ilkel topluma göre bir ilerlemedir ve ilericidir. Bunu göremez ise komünal toplumun yadsınmasını açıklayamayız.

* * *Degerli madenler başlangıçta dinsel amaçlı edimler için kullanılıyor ve degişimle bir alakası yok. Degişime konu olan ilk nesne gene davar. Ürünler davara endekslenerek degişiliyor ve meta üretimi buradan doguyor. Çünkü göçebe toplumlar yeni bir işbölümünün, temel işbölümünün habercisidirler. Hayvana, ete, süte, deriye, yüne sahip toplumlar ile diger toplumlar arasında bir degişim ortaya çıkıyor ve sanayi gelişmeye başlıyor.

* * * *İlkel komünal toplumun pek çok örnegi var, illa 3000 sene öncesinde aramamız gerekiyor. Malenezya, Amazonlar, Afrika, Hawai vb pek çok yerde bunun örneklerini görüyoruz. Eski Roma ve Atinada bunun son örneklerini görüyoruz. İliadada, Sezarın Galya seferinde, eski Germen toplumlarında da bunun yeteri kadar örnegi var. Yunan, Hint, Güney Amerika, Afrika mitolojilerinde bunun asrı saadet olarak örnekleri var. Toplumun geçmişteki demokratik yaşama özlemi var.

* * * * Komünal toplumu yaşayan, gören oldu mu diye bir atıf vardı. Bu konuya deginmek istiyorum ama klavye sorunum var. z harfine basınca bütün yazdıklarım siliniyor. Bu da beni çıldırtıyor.


* * * * *saygılarımla

mhmd
06-12-2007, 10:55
İlgi ile izlediğim konunun bu bölümünde kafamız karışmıştır.
Ya aldığımız eğitim yanlıştır, ya da okuduklarımız.

Değişim araçlarından bahsederken çok basite aldığımızı düşünüyorum.

İlk zamanlardaki davar,
M.Ö. 2350 yıllarındaki arpa,
M.Ö. 2000 yıllardaki gümüş,

Günümüz paranın yerine kullanılan ve gelişimini bire bir verdiğimiz bu nesnelerin varlığı ve devamlılığı verilirken çok sabitlenmiştir. Oysa ki, paranın 4 fonksiyonu vardır.

1. Değişim aracı işlevi,
2. Hesap ve değer birimi işlevi,
3. Değer biriktirme ve spekülasyon işlevi,
4. İktisat politikası aracı olması işlevi,

Tarihi olarak incelendiğinde, Değişim aracı olarak işlevine bakmamız gerekir.
Dünya coğrafyası ve tarihi, ırklar ve toplumsal yaşayışlar dikkate alındığında; değişim aracı olarak kullanılan ilk nesnenin davar olması ya da buğday, arpa olması bize mantıklı gelmemektedir. Daha doğrusu bu kadar sabitlik mantıklı değildir.
Şartlar gereği eksi ihtiyaç ne ise karşı tarafın artı ihtiyacı ile giderilmiş olabilir.
Bu da düşünebildiğimiz tüm nesneleri içine alır.

Herhangibir şeye endekslemeye geldiğimiz zaman paranın ikinci işlevi karşımıza çıkar.
Ve o durumda da yine çok kısıtlı coğrafyalardaki uygulamalardan bahsedebiliriz.
Davar olur, buğday olur, arpa olur, yüz kiloyu geçkin yuvarlak taş olur v.s.
Ancak bu durum dahi bizce sabitlik oluşturmaz o toplumlarda. Su akacak ve bir şekilde değişim gerçekleşecektir. Ta ki, toplumun bir egemeni/egemenleri ortaya çıksın, egemenlik sahasını çizsin ve bu saha içinde kuralları koysun. İşte o zamandır ki, genel değişim aracının ne olacağını bilebiliriz. Bu da M.Ö 7. Yüzyılda Anadolu’da Lidyalı’lar tarafından gerçekleştirildiğini bize öğrettiler :!:
Ben onların yalancısıyım.

Altın ve gümüşün dinsel temalarla para kimliği kazanması yazısı ise çok manidardır.

Bırakın değerli madenleri ve M.Ö. 2000 li yılları.
Görün artık, şimdiki sanal paraya dahi tapanları *
Belki konuyu dağıttık, lafazanlığımızı sakın takmayın.
Hatalarımı, cehaletime bağışlayın

sargon
06-12-2007, 14:15
Aslinda para ile ilgili aktarmayi yapmam dogru olmadi. Amacim Marksizm'deki bazi tespitlerin tartismali olduguna ornekler vermekti.

Yeniden basa donersek, gercekten ilk topluluklarin birer klan biciminde yasadiklari kabul ediliyor. Buraya kadar sorun yok. Ancak bu yasam komunal bir yasam miydi, bir tur demokrasi var miydi? Soru buydu.

Klan halinde yasam heryerde es surecli degil. Bazi yerlerde cok gec zamanlara kadar suruyor. Sumerler M.O. 3000'lerde Mezopotamya uygarligini yarattiklarinda koleci bir toplum olusmustu. Halbuki Turkler ve Mogollar daha M.O. 200 yillarinda Hunlar donemini yasarken klan yasaminin son donemlerini yasiyorlardi daha. Hatta bu uygarliklarda koleci toplum donemi hic yasanmadi.

Afrika'da ve Polinezya'da klan yasamini hala surduren topluluklar var. Ancak bana gore her bolgedeki toplumsal bicimler birbirinden farkli ve ayni bicimde evrilmiyorlar. Marksizmdeki toplumsal gelisme sureclerinin fazla Avrupa-centric olduguna ikna olmaya basladim.

dilaver
18-12-2007, 00:10
allah izin verirse kurbanı kestikten sonra devam ederiz, kendi açımdan. *:lol:


* * saygılarımla

dilaver
06-01-2008, 00:41
eyvallah , hep sorodan kurban eti bekledim ama anlaşılan bu kurban kısmet degilmiş. Derhal Azizim, bu kadar atalet yeter. Ama bir iki günde toparlanma izni. Olur a belki ciddi iseler yeni müşteriler de düşebilir başlıga. Sanmıyorum ya. *:cry:


* *saygılarımla

dilaver
03-02-2008, 14:12
Bu arada komünsel yaşam denilince hangi tarih aralığından söz etmeliyiz? MÖ5000 yıllık bir süreç den daha eski bir formel var gibi geliyor bana


* * Burada mı kalmıştık bilemiyorum ama Oki buradan devam dedigine göre biz de onun dediklerine uygun davranalım.

* * Tüm tarihsel, arkeolojik, sosyolojik ve antropolojik kanıtlar bize insanoglunun bir evrimsel sürecin ürünü oldugunu söylüyor. İnsanlık açısından kerameti kendinden menkul kutsal kitaplar ve peygamberlerin haricinde yaratılış ile ilgili en ufak bir kanıt bile yok. Her biri soyut düşüncenin ürünleri ve yazılı tarihimizin en eski belgeleri bu konuda söylemlerle dolu. Yazılı tarih ise İÖ 3200 lere Sümerlere tarihleniyor ve insan yaşamı tarihinin çok ama çok ufak bir dilimi. Bilgisayar ve net teknolojisinin insanlık tarihindeki yeri ne ise, neredeyse yazılı tarihin süresi de buna orantılı.

* * *Homo sapiens yani modern insanların en eski bulguları *200 bin sene evveline tarihleniyor. 500 bin sene evvel homo erectustan kalma ateş kalıntılarını bir kenara bırakır ve sapiense atamız der isek demek ki neredeyse 200 bin senelik bir insan yaşamından bahsedebiliriz ve bunun çok ufak bir dilimi bize yazılı olarak intikal etmiş.

* * * Evrimsel süreci degerlendirdigimize göre insanoglunun ilk biçiminin bir sürü halinde olması gerekiyor, ilkel bir sürü. İnsan insan olmak için iki ayagı üzerine evrimleşti ve elleri serbest kaldı, eller alet yapmaya dogru, emege dogru evrildi. Hayvanlar gibi dogal savunma mekanizmaları ( pençeler, boynuz, gaga vs ) *yok olarak bunların yerine beyinde düşünebilme formlarının gelişebilmesi için kapasite açıldı, ya da tam tersi oldu. İnsan alet yapar hale geldi ve diger canlılarla arasındaki temel ayrım ortaya çıktı.

* * * İnsan haricindeki tüm canlılar dogadan faydalanırlar, bir tek insan dogayı kendi amaçları için şekillendirir ve onu kendine bagımlı ve tabii hale getirir. Bu faaliyet insan emeginin bir sonucudur ve beyinsel evrimin nedenidir. Sorunların çıkması ve sorunları çözebilmek insan beyninin gelişmesini sagladı. Ancak bu gelişme diger bireyler ile bir arada olmakla çözümlenebilirdi. Ortaklaşa emek ilk önce işaret ile anlaşmayı ritmik sesler çıkartmaya ve bu ritimleri de şiir ve türkü formlarına dönüştürdü.

* * * Ortaklaşmacılık ve ortak olan emek insanları olguları birbirlerine aktarmaya zorladı. İfade edebilmenin yöntemi olan dil beyinsel evrimi ve düşüncenin gelişimini daha da zorladı. Demek ki insanın dilini geliştirebilmesi için bir arada yaşaması, emek sarfetmesi ( kollektif emek ) ve çıkan sorunları çözebilmesi gerekiyordu. Bu insanoglunun bilinmeyen tarihlerine kadar uzanan bir süreçtir.

* * * İnsanın dik durmaya başlamasının yol açtıgı ilk sonuç, yiyecek ve öteki nesneleri koparıp parçalama gibi görevlerin ellere aktarılması ve dolayısıyla çenenin görevinin azalması oldu. Böylece çene giderek küçülmeye başladı ve beynin gelişmesi için daha fazla yer açıldı. Beyin geliştikçe, elleri daha fazla denetleme gücü kazandı. İşte iki insan özelliginin ( araç kullanma ve konuşma ) işlevbilimsel kökenini, el ile beynin bu uyumlu gelişmesinde aramak gerekiyor.
* * *
* * * *İnsan dışındaki yüksek memeliler, dogadaki sopa ve taş gibi nesneleri tutup kavrayabilir, dahası onları bazı dolaysız amaçlar için az çok kullanabilirler.Gelgelelim, elle tutulan nesneler ile yontma baltalar gibi insan eliyle yapılmış en kaba araçlar arasında bile bir nitelik ayrımı vardır. Araç tüketim için degil üretim için tasarlanmış bir emek ürünüdür. Bu amaçla aracın yapılması, üretim aracı olarak kullanılmasından daha önemli bir etkinligi zorunlu kılar. Çünkü aracın kullanılması belli bir ürüne yönelik olmakla birlikte, aracın yapılması belli bir üretime yöneliktir.

* * * *İnsanı insan yapan üç temel özellik; araç kullanma , konuşma ve işbirliginde bulunma, gerçekte tek bir sürecin, yani üretim çalışması sürecinin birer parçasıdırlar. Bu süreç yalnızca insana özgüdür ve örgütlenme birimi de toplumdur. Demek ki insanın insanal özüne indigimizde karşımıza işbirligi ve ortaklaşmacılık çıkmaktadır. İnsanı insan yapan paylaşabilmektir. O halde komünsel yaşam denilince insanın en eski, tanımlayamayacagız kadar eski bir tarihinden bahsetmemiz gerekmektedir ve bu tarihsel dönem insanoglunun yaşam serüveninin % 95 inden fazlasına tekabül etmektedir.


saygılarımla

dilaver
03-02-2008, 19:13
Marksizmdeki toplumsal gelisme sureclerinin fazla Avrupa-centric olduguna ikna olmaya basladim * *sargon

* *burada temel bir hatamız var. Tarihsel süreçlerdeki toplulukları eski komünal toplumlar olarak ele alıyoruz. Eski Yunanı ya da Romayı eya Sümeri Mısırı komünal toplumlar olarak degerlendiremeyiz. Eski Yunanın komünal topluluklarını Hesiodosun anlatılarında buluruz. Altın çagdır bahsedilen.

* * Tüm avcı ve toplayıcı toplulukların 19 ve 20 yy da gözlemlenenenleride aynı ortak özellikleri görüyoruz. Ortaklaşmacılık ve toplumsal mülkiyet var. Aşşagı aşamalarında tanrı düşüncesi yok totem var. Dua yok büyü var. Bunlar ortak ve daha ilkel dönemlere gittigi oranda Marksizmin savları daha da tanıtlanıyor.

* * * Eski Yunan diye algıladıgımız toplum biçimleri çoktan sınıflı aşamaya geçmişlerdir, yalnız demokrasi biçimsel olarak eski günlerin anısınadır. Bu da kolay kazanılmamıştır. toprak sahipleri ile mücadele içerisinde şekillenmiştir. Solon böyle biridir. Toprak sahipleri düzenine mensuptur.

* * *saygılarımla

dilaver
03-02-2008, 21:28
Şimdi aklıma geldi. Acaba labaratuar ortamında doğup büyüen maymunların dik durma şekil ve süreleri ile doğal yaşamda yaşayan maymunların dik durma şekil ve süreleri aynı mı?


* * demiş okinono, ama diyerek de klasik HY demagojisine egilim göstermiş. Dünyanın yaşı 4,5 milyar sene oki. Canlılık ise 3,5 milyar senedir var. 1 miluyar sene boyunca gözlemleyebilirsen labaratuvar ortamında belki bazı maymunların dikine yürüdügünü de görebilirsin. *:lol:

* * Ama konuyu dagıtmamak açısından maymunlara yönelmeden insanda kalmanın faydalı olacagını düşünüyorum.


* *saygılarımla

dilaver
03-02-2008, 23:37
önce geçmişimiz hakkında bir bilgiye sahip olmamız gerekiyor. Bu konuda da ön yargıyı aşmak gerekiyor. Buradaki ön yargı nedir, eski toplumun tanrı inancına sahip oldugudur. önce bunun verilerine sahip olmamız gerekiyor. Yukarıdaki iletimde de belirttigim üzere bu tarz bir arkeolojik veri yok sosyolojik veri yok, antropoojik veri yok, tarihsel veri yok.

* *Veri nerde, dogrulugu tartışılan 124 bin peygamber hadisi üzerinde. Buradaki sorun bilgilenmek istemeyişimizden kaynaklanıyor. Bildiklerimiz ögretilerle çelişiyor çünkü.

* * saygılarımla

okinono
04-02-2008, 20:11
Tek Tanrı olgusunun sonradan var olduğu ile ilgili elimizde bulgular var olduğunu kabul ettik diyelim.

Örneğin, insanların daha önceden güneşe tapması, aya tapması, yırtıcı hayvanlara tapması vs. gibi

Ben hep şu konuda düşünmüşümdür. İnsanoğlu yaşamı ile ölüm arasında kendine tehlike olacak olan herşeye tapmıştır.

(Bir arada tapınmak kelimesinin ne anlama geldiğini yazmak lazım. Sanki herkes aynı kelimeyi okuduğu halde farklı anlamlar ile hareket ediyor gibi bir his uyandı şu an içimde.)

Bu tapınma güçsüzlüğünün baş eğmesinden başka bir şeyde değildir. Yani insanda yaşamak güdüsü ile tapınmak güdüsü o kadar grift bir hal almış ki, insan güçlü olana istemeyerek tapmış.

Firavunların kralların veya şimşeğin vs nin gücü, insanın yaşamının en sınır noktasında bu kişilerin veya doğal olayların avuçlarının içerisinde olması olmuş.

Beni zaten yaşatan bu kişi kral firavun vs olduuna göre ben onun kölesiyim ve benim görevim taptığım gücün benden hoşnut olması diye kültür olarak hak bu birey otoritesini aktara aktara getirmiş.

İşte burada bir soru akla geliyor. Örneğin firavun II.ramses bir otoritenin ve devletin başına geçmiş. Yani var olan bir kudretin devamı olarak. *Peki bu otoritenin içinde var olan insanlarda birey değil mi?

Cevap çok basit gibi görünüyor. Mülkiyetin çıkarsal amacı gücün oluşmasında çimentodur.

Hangi güç Tek tanrılı ve yeryüzünde olmayan bir Tanrı inancının oluşmasına neden oldu?
Eğer peygamberler ortaya çıkmamış olsaydı, bugün komünizmin temellerini oturttuğu eşit hak eşit özgürlük ilkesi halkın içerinde bir amaç olabilirmiydi?

Evet Tanrı olgusunun baştan olmadığını kabul edelim. O zaman halk neden, tanrıyı oluşturdu?

Kudret mülkiyetin elindeyken tanrının firavunu korumak için değil yıkmak için olduğu açık sanırım. Burada itiraz yok ise bu sorudan yola çıkarak,GEÇMİŞ *:) *den kesitler ile devam edelim.Önerim bu.

Aslında kendi sorduğum sorulara uzun uzun cevaplarım var. Ama toparlayarak ve satır satır irdeleyerek gidelim.

Yav Üçüncüyol da olsa keşke; hem özledim hem fikrine ihtiyacım var.

Neyse Dilaver biz devam edelim gelen gelir. Mhmmd de olmallı aslında, aspendos da olmalı. Pante ekabair avama pek karışmadığı için kendisini çok istememe rağmen çağırmıyorum. *Aydoe'ye kasmışlar dandik otomotik vites eski Toyotayı sabah akşam turluyor *:D

Bir de Thunder gelmeli bu başlığa artık. Yoksa ben şişleyeceğim onu :D

Aman Peker gelmesin. O gelirse hacivat Karagöze dönüyor. *:D * Şaka Şaka.

Kaldığımız yerden devam....

Selamlar.

dilaver
05-02-2008, 09:25
* Evet Tanrı olgusunun baştan olmadığını kabul edelim. O zaman halk neden, tanrıyı oluşturdu?


* * MÖ 7-6 yy civarında Trakya Attika vb yerlerde kölelik öyle agır boyutlardadır ki maden ve taş ocaklarındaki köleler ilk defa bedenin ruhun bir hapishanesi, mezarı oldugunu düşünmüşlerdir. Buradan Orpheus gizemleri dogmuştur. İnsanlar bu sonuca ekonomik veilerden kalkarak ulaşmışlardır. Olan bir şeyi gözlemişler eziyetin kaynagını bu şekilde tahlil etmişler ve bu dünyanın ruhlar için bir sınav yeri oldugunu düşünmüşlerdir.

* * Aspendos da farklı bir şey söylemiyor, pek çok müslüman da. Deniyor ki bu yaşam geçicidir, gerçek mutluluk öbür taraftadır. Eziyetlere katlanmak bizim sınavımızdır, bunun mükafatını fazlasıyla alacagız. Ve ses çıkarmıyorlar. Bu düşünce devletin baba oldugu düşüncesi ile de birleştiginde egemen olanların keyfine diyecek olmuyor. Çünkü ideolojik yapılanma ile toplumsal muhalefet bertraf ediliyor ya da en azından asgari düzeyde tutulabiliyor ve gerektigi zaman yeni bir şiddet dalgası ile bastırılabiliyor.

* * Din ve inanış biçimleri ise toplumu güdüleyen bir arada tutan moral degerleri vazifesi görüyorlar. Toplumda çimento işlevi görüyorlar. Sınıfların ortaya çıkışına kadar toplumun düşünce biçimi maddeci ve düşünce algısal. Sadece nesnelerin dış görünüşü ile sınırlı. Kızılderili kabilelerinin ya da eski Çin totemciliginin en eski biçimlerinde totemler hep somut. Hayvan isimleri, bitki isimleri, taş vs gibi. Rüzgar, renk vs gibi biçimler daha yakın zamanlara ait ve alt grup oluşturuyorlar. İnsanların hayvanı gördükleri ama rüzgarı isimlendiremedikleri bir dönemden kalma. Belki de ismi ateş söndüren idi.

* * *Avusturalya yerli diinde yuvarlak gibi,sert gibi *kavramlar yok. Onun yerine yuvarlak tanımlamasının yuvarlak bir nesneyi işaret ederek "gibi" şeklinde dile getiriyorlar. Dillerin tarihine baktıgımız zaman eril sözcüklerin erkek çagrıştıran nesneler için kullanıldıgını görüyoruz. Eril sözcükler etken olan şeyler için kullanılıyor. Yagmur yagdıran gökyüzü, bereketi arttıran ırmak gibi. Buna karşın toprak , agaç gibi ürün veren dogurgan şeyler için dişil sözcük kullanılıyor. Yansız sözcükler ise daha ne oldugu anlaşılamayan , olgunlaşamayan şeyler için kullanılıyor .Çocuklar da bu kapsamda.

* * *Somut düşünceden soyut düşünceye geçişi saglayan olgu konuşma. Fakat süreç ilk başta son derece yavaş ve algısal bilgiden ussal bilgiye geçiş için ise bununla ugraşacak sınıfsal ayrışmanın olabilmesi gerekiyor. Kol emegi ile kafa emeginin ayrılarak düşünce yetisinin gelişmesi gerekiyor. Bu da sınıfların ayrışmasıdır.

* * *Bilgi ve düşünce somuta dayandıgından ilkellerin dogal bir yaşamı var ve ilk inanç biçimleri dogada gözlemlediklerine dayalı. Doga ile iç içe geçmiş durumda. Bu yüzden totemcilik insan dünyasının hayvan dünyasından ayrıldıgı ilk aşamaya kadar gidiyor. O aşamada insan kendini gerek nesnel olarak, gerekse de öznel olarak dogadan ayırabilmiş degildi. Doga ile iç içeydi ve dogayı zorlayacaklarını düşünürlerdi.

* * * Yeni Zellenda dadki Maorilerin bir patates dansı vardı. Körpe ürünlerin dogu rüzgarlarından zarar görmesi söz konusu idi. Bunun için tarlalarda çalışan kadınlar dans ederler, gövdeleri ile rüzgarın esişini,yagmurun yagışını, ekinlerin büyüyüp gelişmesini yansılarlar ve bu arada türkü söyleyerek ekinlerin de kendilerine uymasını isterlerdi.

* * *İlkeller dogaya hükmedeceklerine inanıyorlatdı. Bu yüzden ilkellerde din degil büyü hakimdir ve dogayı degiştrebilmek ve etkilemek esastır. Toteme zor kullanmak da geçerliydi. Çinde insanlar yagmur yagması için bir ejderha maketini gezdirirler ve fener alayları düzenlerlerdi. Üçüncü günün sonunda yagmur yagmazsa ejderha dayak yerdi.

* * *Sınıflaşmanın başlaması ile erginlenme törenlerinin yerini gizem dernekleri aldı ve büyücü ya da şamanlar çare getirir hale geldiler. Onlardan çare beklenir oldu. Böylece ilk şamanlar, rahipler ya da krallar doga üzerinde mutlak hakimiyeti olan güçler olarak kabul edildi. Hakimiyet gene somutta idi ama artık insan biçimini almıştı. Bu insan tanrılar güçlerini gene dogadan alıyorlardı ama ona etki edebiliyorlardı. Şayet beceremezlerse veya ülkeyi bir sel kıtlık vs götürürse öldürülülrlerdi.
Zamanla hükümranlık süreleri uzadı. Eskiden bir sene müddetten sonra kurban edilirlerdi, sonra bu 12 seneye kadar çıktı. Hatta eski Türklerde Hazarlarda tanrı kral başa geçecegi zaman ona kaç sene hüküm sürecegi sorulurdu. Dedigi zamanda ölmezse öldürülürdü.

* * Tanrı kurbanı yerini ogul kurbanına o da yerini hayvan kurbanına bıraktı. Tanrılık ( tanrı olacak adam bulma zorunlulugunun da etkisiyle ve rahip kastının faaliyetleriyle) önce göge çıktı sonra da hepten aşkın oldu. İşte insanlar tanrıyı böyle yarattılar ama nasıl yarattıklarını da unuttular.

* * Fazla uzatmamak için örneklemelere pek yer vermedim ama toplumların tarihleri çok zengin örneklemelerle doludur. Başka soru var mı onlara da bakmak gerekecek, ama bugünlük bu kadar.


* * saygılarımla

dilaver
05-02-2008, 09:27
bu arada bütün siteye celp çıkarmışsın oki. *:lol:

* * *Sana aspendostan başkasının faydası olamaz bunu iyi belle. Bir de soro olabilir belki. *:lol:


* * * saygılarımla

okinono
05-02-2008, 11:47
Zamanla hükümranlık süreleri uzadı. Eskiden bir sene müddetten sonra kurban edilirlerdi, sonra bu 12 seneye kadar çıktı. Hatta eski Türklerde Hazarlarda tanrı kral başa geçecegi zaman ona kaç sene hüküm sürecegi sorulurdu. Dedigi zamanda ölmezse öldürülürdü. -Dilaver

Demek Krallara yüklenen Tanrısal güç olsa bile kontrol halkın elindeydi. Bu modelleme ile de sanırım öldürme hariç günümüz yönetim şekilleriin temelini görebiliyoruz.

Şimdi tam burada şu soru akla geliyor; Halk Tanrıya inanıyordu. Ölecek olan kral da tanrıya inanıyordu.

Binlerce onbnlerce yıl bu inançlarını sabit tutan şey neydi?

Yani neden düşünmediler sel gelince, Tanrıyı yok etmeyi de yerine Tanrısal güç olarak başka bir kral seçtiler.? Hatta aynı durum buugün İngiltere Büyük Britanya Krallığının da dayandığı noktadır.

....

Bu arada, celbi kendim faydalanmak için değil, faydamızın müşterek doğması için çıkartmıştım :)

Askere kayıt olmak giibi bu başlık. Herkes kaçıyor :)

dilaver
09-02-2008, 18:39
Şimdi Oki , gözden kaçırılan nokta şu. Onbinlerce senelik insanlıgın tarihi boyunca dinlerin egemenlik alanı son derece sınırlı. Biz ise ylnızca kayıtlı tarih ile kendimizi sınırlı tuttugumuz için 5-6 bin senelik zamanı tüm insanlık tarihi gibi algılıyor ve aysbergin esas gözükmeyen kısmını göz ardı ediyoruz. Bunu göz önüne aldıgımızda inanmama sürecinin inanma sürecinden daha az oldugunu neredeyse insanlık tarihinin % 95 inde tanrı olmadıgını söyleyebiliriz. Tanrı medeniyetin bir ürünüdür ve soyut düşüncenin ürünüdür. Demek ki önce insanların soyut düşünebilmesi gerekiyor.

* İlkel toplum kısıtlı varlık sürdürme sanatlarına dayanıyordu. İnsanlar mızragı bulmadan evvel avcılıgı da bilmiyorlardı. İnsanlıgın ilk başlarında atalarımızın tıpkı yaban hayvanları gibi doganın verdikleri ile varlıklarını sürdürdüklerini söyleyebiliriz. İnsanlık dar bir bölgedeki dogal meyvelerden ibaret bir beslenme yerine deniz kıyılarında kabuklu deniz hayvanları, yumruluların kökleri ve av etlerine dayalı bir beslenmeye dogru geçmiştir. Tüm bu dönem boyunca ellerindeki yiyecek ancak kendilerinin geçinmelerine yetiyordu ve asla bir fazla vermiyordu. Geçimlerinin haricinde bir fazla olmayınca da bu fazlanın paylaşılması bir sorun teşkil etmiyordu. İyi geçen bir av şöleni de diger kabileleri bir şölene çagırmak sonucunu meydana çıkarıyordu. Aslında bu şölenler hem ilk ticaretin temellerini atıyor hem de ilk eşitsizlik yasalarını getiriyordu. Şölene aynı şekilde karşılık verilmezse bu ileride zorunlu angarya hizmetleri olarak bu bedelin ödenmesini getirebiliyordu.

* * Şimdi burada bir tanrıdan bahsedebilmek mümkün degil. Örnegin ateşi söndüren ya da bozgunluk yaratan rüzgarı engelleyebilmek için onu sopa ve taşlarla kovalıyorlar ya da engellemek için ipler geriyorlardı. Teslimiyet yoktu ve mücadele vardı. Çünkü teknik sıfıra yakındır ve her şey hayatta kalabilmek için yapılır. Bu dönemde dogaya şekil verilebecegine inanırlar ve büyüye baş vururlar. Daha sonra ilk dinlerin temelleri olabilecek olan tören ve ayinler de böyle ortaya çıktı. İlk insanlar avı ve av hayvanını anlatabilmek için yanılsama dansları yaptılar. Hem böylece av olayını gelecek nesillere aktardılar, hem tecrübe ögrettiler hem de av eylemine etkide bulunmaya çalıştılar. İlk yanılsama danslarının kökeni buydu.

* * *Başlangıçta ilk sürü tek idi. Fakat zamanla bölündü, bu bölünmeye sebep yiyecek yetersizligi idi. Her bir sürü ya da klan ayrı bir yiyecek türü ile beslenmeye başladılar ve bu yiyecek türü onların totemi varlık nedeni oldu. Totemcilik de böyle ortaya çıktı. Totem kabile üyesi ile birleşen bir hayvan ya da bitki di. Ya da bir doga nesnesi idi. Fakat asla bilinmeyen görülmeyen bir şey degildi.

* * * İlk kızılderili mitoslarına bir göz atacak olursanız burada ne soyuttan ne de bir tanrıdan hatta bir ruhtan bahsedilmedigini görürsünüz. O genellikle bir hayvandır, çekirgedir, su samurudur, kyottur, örümcekdir. Bazan bu hayvan bir yaşlı nine ile eşlendirilir. Fakat tüm anlatıların ortak temeli bu totem atanın yaratılışı tamamladıgıdır. Burada öncelikle bir soyut tanrı fikrinin olmadıgını görebilmek gerekiyor. İlk insanlar tanrı diye bir şey bilmiyorlardı. Bugün hayvanların bir tanrısı oldugunu ona ibadet ettiklerini söyleyebilir miyiz. İnsanlıga geçiş sürecinde de konumumuz aynen bu şekildedir.

* * * *Elbette düşünen beyim bir şeyler üretmeye başlıyor. Algıladıgı şeylere göre düşünceler üretiyor. Bu düşünceleri üretirken de diger algılarının etkisinde kalabiliyor. Örnegin insanların içlerinde daha ufak insancıklar oldugunu düşünürlerdi ki daha sonra sıklıkla buna ruh denmiştir. Ve uyku anında ruhun bedeni terk ettigine inanılırdı. Mesela uyuyan bir adamın agzına sinek girmiş ve adam uyanmıştı, bundan sonra ruhun sinek biçiminde olduguna inanıldı o toplumda. Gene yorgun ve her tarafı tutulmuş olarak kalkan bir yerli ruhunun uyurken bir kavgada dayak yediginden bahsedebilirdi.

* * * *Fakat tekrardan altını çizmek istedigim nokta şudur. Hiç bir ilkel avcı toplumda tanrı düşüncesini göremiyoruz. Şayet olgulardan yola çıkacak isek tanrı düşüncesinin olmadıgı toplumları ele alırken hiç bir biçimde tanrının ezelden ebede dogru var oldugunu öne süremeyiz. Tanrının insanlıgın gelişmesinin belli bir aşamasında insanlar tarafından yaratıldıgı sonucuna varırız. Bu şekilde gözlem ve verilerden yola çıktıgımızda ise etrafımızdaki sis perdesini aralamak daha kolay olacaktır. İlkel toplumlarda tanrı düşüncesi oldugunu ileri süren biri, ya da Ademden beri insanların Müslüman oldugunu iddia eden biri öncelikle bu toplumlarda (avcı ve toplayıcı, tarımcı degil ve de ilk halleriyle, bozulduktan sonra degil ) tanrının varlıgını bize gösterebilmelidir.

* * * * Benim incelemelerime göre ise şimdiye kadar bulunmuş bir tek örnek bile yoktur. Aksini söyleyecek olan kanıt getirmelidir. Yeteri kadar eski toplum incelemesi ise mevcuttur. Demek ki senin şu sorun :

Binlerce onbnlerce yıl bu inançlarını sabit tutan şey neydi?

Yani neden düşünmediler sel gelince, Tanrıyı yok etmeyi de yerine Tanrısal güç olarak başka bir kral seçtiler.? Hatta aynı durum buugün İngiltere Büyük Britanya Krallığının da dayandığı noktadır.

* * boşa çıkmış oluyor. Çünkü onbinlerce senedir sabit olan bir inaç biçimi yok. Ama onbinlerce sene öncesinden gelen ve bugün dinlerin içerisinde yaşayan inanış biçimleri var. Çaput kültü, atalara tapım vs gibi. Örnegin mercimegi fırına vermek deyimi büyük ihtimalle ilkel ilk ürün sunularından kalma bir deyimdir.

* * *Ancak şu söylenebilir. Sınıflı toplum süreci boyunca, özellikle de sınıflı toplumun devleti geliştirmesi ile tanrı fikri vazgeçilmez bir ögedir ve toplumun belkemigi olmuştur. Bunun süreci de takriben 6 bin senedir. Ve de sınıflı toplumu ortadan kaldırmadan bu düşünceyi de yok etmenin imkanı yoktur. Marks bu yüzden din toplumun afyonudur demiştir. Bu konuya devletin ortaya çıkışı le gelelim.


* * * saygılarımla

okinono
09-02-2008, 23:11
Bu aşamada bir ayeti kayıt olması için buraya ekliyıorum. Ayet.
........
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi. * -Bakara 30

...
Ayeti ekleme amacım ise, Bu ayette geçen meleklerin sorusundaki zaman kipinin ne olduğu cevabının bir inanır için yazdığınız yorumda olmasıdır.

Belki google dan bu konuyu arayan olursa temel bilgi olması açısından arayana lazım olur diye ekledim.


...
Devletin ortaya çıkışı konusunu uzmanı siz olduğunuz için bekliyorum.

Selamlar

dilaver
10-02-2008, 01:02
şimdi konuyu çok genişlettik ve tüm insanlık tarihini ele aldık. Ama iyi de gidiyor , buraya kadar yazdıklarımıza bir itiraz yok ise devlet ve devletin ortaya çıkışı ile devam etmeyi düşünüyorum. Ve bu konunun tayin edici bir öneme haiz oldugunu düşünüyorum. Tartışılmasını diliyorum.


* *saygılarımla

dilaver
11-02-2008, 05:43
İlkel toplum kendi kendine yeten bir toplumdu. Üretim ancak kişilerin ihtiyacına cevap
verecek düzeyde oldugundan herhangi bir fazla oluşturmuyordu. Herhangi bir fazla olmayınca da mülkiyet konusu olabilecek bir nesne oluşmuyordu.

* *İnsanlıgın ilk başlangıç aşamasında onun ilkel bir sürü niteliginde oldugunu varsayabiliriz. Bu sürü içerisinde tüm ilşkiler henüz hayvanidir. Yalnızca bir sürü bilinci hakimdir ve bu noktada insan bir koyundan ancak insandaki içgüdünün yerini bilincin alması ile ya da onun iç güdüsünün bilinçli bir iç güdü olmasıyla ayrılmaktadır. İlk klanı oluşturan bireyler , nesnel bir insani ilişki olarak birbirleri ile yakınlıklarının bilincinde degillerdir, kendilerini belli bir hayvan ya da bitki türüyle yakın hissettikleri daha geniş bir ilişki içerisinde bulurlar digerleriyle.

* *Güney Avusturalya'da bir Arunta erkegine kendisinin bir fotografı gösterildiginde şöyle dedigi kaydedilmiş. " Tıpkı bana benziyor, öyleyse o da bir kanguru ". Kanguru kendi kabilesinin totemiydi. Klan arkadaşlarıyla yakınlık duygusu hepsinin kanguru oldugu inancıyla dile geliyordu.

* * Klanın ilk yedigi şeyler belirli bir bölgede elde edilebilir hayvan ve bitkilerden ibaretti.Böylece iki klan arasında kalıcı bir yakınlık kuruldugunda bu yiyecek degiş tokuşuna dayandırıldı, her klan ötekinde olmayan şeyi saglıyordu. Başlangıç döneminde klanın kendini beslendigi türlerle bir tuttugu düşünülebilir, yani kendini doganın geri kalan kısmından ayrı bir şey olarak görmedigi düşünülebilinebilir. Fakat klanlar arasında yiyecek alışverişi geliştikçe her klan kendi kişiligini kendi yiyecek kaynagıyla bir tutarak gösterdi. Böylece totemizm dogdu.

* *Bu konuda elimizde Spencer'in gözlemleri vardır. Avusturalya kabilelerinde belli bir klanın totemiyle birlikte bir çook durumda klan içindeki bölümlere uygun düşen, çogu kez birbirine baglı bir çok alt totemler var. Arunta kabilesinde kanguru cockatoo papaganının bazı türleriyle eşti. Çünkü her iki hayvan da sıklıkla bir arada bulunuyordu.Kurbaga deliklerinde yuva yaptıgı sıtma agacıyla eş tutuluyordu. Unmatjera kabilesinin bir gelenegine göre bok böcegi kurtçugu klanın ilk ataları olan bok böcegi kurtçuklarıyla yaşardı, çünkü o zamanlar dünyada bok böcegi kurtçuklarıyla thippa-thippa diye bilinen türden küçük beyaz bir kuştan başka bir şey yoktu. Küçük beyaz kuşun varlık nedeni yerlilerin onu kurtçuk ararken bir kılavuz olarak kullandıklarını ögrendigimizde açıklanmış oldu. ( Spencer, Orta Avusturalya Yerli Kabileleri )

* * *Böylece totem sınıflamasının ilk temelinin ekonomik oldugu ortaya çıkıyor. Çeşitli hayvan ve bitkiler yiyecek arayışı içerisinde birlikte rastlanıldıkları için birlikte sınıflandırılıyorlardı. Klan çifti yarımlara, fratrilere, klanlara ve alt klanlara bölünmüş bir kabileye evrimleşince, bu totem beraberlikleri de bilinen dünyanın tümünü kucaklayan evrensel bir sistem oluşturuncaya kadar aynı şekilde genişledi.Doga ve toplum birdi. Doganın dışında toplum diye bir şey yoktu; dogaysa ancak üretim çalışması yoluyla toplumsal ilişkiler yörüngesi içerisine çekilmiş oldugu ölçüde tanınıyordu. İnsanla totemin özdeşligi kabul edilince ; kişiler arasındaki her ilişki aynı zamanda şeyler arasındaki bir ilişki oluyordu. Kabile düzeni ile dogal düzen birbirinin parçalarıydılar. Böylece totemciligin yabanıllıgın ideolojisi oldugu, insan toplumbilimselliginde en aşşagı evre oldugu ortaya çıkıyor.

* * İnsan doganın bir parçası oldugu için onu yönlendirebilir ve etkileyebilir. Üretimin gelişmesi, grup içerisinde , cinsel ya da anasal-babasal degil fakat toplumsal olan, konuşmanın ve düşünmenin temelini oluşturmuş olan yeni bir iletişim sisteminin aracılık ettigi yeni bir ilişkiler sisteminin oluşmasını zorunlu kıldı. Sonuçta insanın dış dünyaya ilişkin bilinci , başlangıçtan beri bireyle onun çevresi arasındaki ilişkilerle degil, üretimin gelişmesi içinde, arkadaşlarıyla oluşturdugu ilişkilerle belirleniyordu.

* * İnsanlar ve hayvanlar, duygularımız üzerine kendi damgasını vuran aynı dünyada yaşarlar; fakat bizim dünyaya ilişkin bilincimiz onlarınkinden sonsuz ölçüde derindir, çükü bizde duyusal izlenimler, anında tümüyle başkalarıyla toplumsal ilişkilerimize *borçlu bulundugumuz karmaşık bir çözümleme sürecine ugrar. Dış dünyanın farklı kültürel aşamalarda bulunan halklara neden farklı göründügünü de ancak bu şekilde açıklayabiliriz.

* * Büyü eylemine katılanlar, bu yolla doganın kendine gerekli olan şeyi yapmaya zorlayacagı inancıyla, arzıulanan gerçekligin yapılışını taklit eder. Büyü temelde bir yansılamadır.

* * Çalışma ortaklaşa kaldıgı sürece , süreç tek tek katılımcılarca anlaşılamazdı. Çalışma sonucunda istenilene ulaşılamazsa bu yenilemeyecek kadar dirençli olan çalışma konusundan kaynaklanıyordu. Bu durumlarda süreç, çalışanların çalışma konuları üzerinde kendi iradelerini bir yansılama eylemi olarak aksettirdikleri ve zorlamaya çalıştıkları bir çatışma olarak ortaya çıkıyordu. Kuşaklar boyunca, bazı *süreçlerin nesnelligini tanımayı, dolayısıyla gerçek çalışma teknigi ile yansılamacı büyü teknigini birbirinden ayırmayı bir dereceye kadar ögrenmişlerdi. Bu ayrımla birlikte büyü töreni, avcılık, ekip biçme ve başka çalışma türleriyle birlikte olan danslarda oldugu gibi, ya gerçek görev için hazırlanmak için bir ön çalışma biçimini alarak ya da az çok bilinçli olarak dogaüstü bir amaca yönelmiş bagımsız bir süreç gibi ortaya çıkmaya başladı.


* * saygılarımla

not : büyü ile devam edip mitler ve oradan da devlete gelmeyi planlıyorum. Biraz uzatıyorsam ikaz et oki. Ama mademki dinler temel konumuzdur. Bu meselenin örneklerle anlaşılmasını diliyorum. Tanrıyı bulacagız daha. *:lol:

okinono
12-02-2008, 00:33
Sevgili Dilaver;

Uzatmak ne kelime. Aksine çok iyi oluyor. *Örneğin ben büyü aşamasını bu tarihsel zincirde cidden atlamıştım. Siz yazınca bir anda atlamış olduğumu fark ettim. *Ki çok çok önemli bir konu. Zira özellikle günümüze akseden dinlerde büyünün neden kötü bir kavram olarak ele alındığına da ışık tutacak bir yazı olacak sanırım bundan sonraki yazınız.

Yukarıdaki yazınızı büyü ve mitleri işledikten sonra toplu ele almak sanırım cevabı verilecek bir çok sorunun azalmasına neden olacaktır.

Dinlemedeyim.


Selamlar.

aydoe
12-02-2008, 00:37
Tanrı kaybolmuş bizden biliyorlar. :lol:

dilaver
12-02-2008, 07:39
,

* * * * * * Çalışma kendini büyüden kurtardıkça iki ayrım daha ortaya çıktı. Çalışma süreci içerisinde, ses eşligi onun gerçek bir parçası olmaktan çıktı ve uygun talimatları çalışanlara ileten geleneksel bir büyü oldu, bu yolla yavaş yavaş bir zanaat bilgisi de birikmiş oluyordu.. Büyü töreni içerisinde sesli bölüm yapılan işin üzerinde yorumlayıcı bir talimat işlevi görüyordu, artık çalışma sürecinin bir parçası da olmadıgı için kendini-açıklayıcı degildi. Bu yolla bir mitler toplulugu ortaya çıkıyordu. Gerçekte ayrımlar o kadar keskin çizgilerle çizilmemişti. Çalışma ve büyü çakışmayı sürüdürüyordu. Zanaat bilgisi mitsel inançlara batmıştı, mitlerse uzaktan da olsa üretim işiyle tanınabilir bir ilişki yaşıyorlardı.

* * * Kısacası bugünden yeniden kurgulamaya kalktıgımızda sınıflar öncesi ilkel ortaklaşmacı toplumun ideolojisinin temel özellikleri bunlardı.Sınıflı toplumun ideolojisi ile karşılaştırıldıgında onun en göze çarpan özelligi soyutlama gücünün yetersizligidir. Bu sınırlılıgı belirleyen şey ise onun ekonomik temelidir. Kullanım degerlerinin üretimiyle sınırlanan şey, ortak mülkiyete ve çok düşük bir üretim düzeyine baglı olan bir toplumun ideolojisidir. Mallar degiş tokuş için degil de kullanım degerleri için üretildigi sürece kendilerini üreticilerin bilinçlerine sunma biçimi hakim bir biçimde niteliksel ve özneldi. Ama malların degişim degerleri için meta olarak sınıflı toplumlarada üretildigi biçimde insan zihnine yansıması soyut olur. Bu temel önemde olan bir noktadır ve pek çok sorunun da gizidir. Şimdi büyü , çalışma, zanaat ve mit ilişkisini açıklayıcı bir örnek verelim.

* * Çömlekçilik sanatı , su taşıma ve yemek pişirme işine ek olarak kadınlarca bulunmuştur. Tabii ki bu el yapımı çömlekler için geçerlidir, çömlek tezgahı erkeklerin eseridir. Su kabagının ve başka dogal kapların kilden modelleri olarak başlamış , sepet yapım tekniginden yardım görmüştür. Yaş kil plastiktir, fakat içindeki su alınca sertleşir. Temizlendikten, gerekli kıvama kadar nemlendirildikten ve kum ya da ince çakılla karıştırıldıktan sonra hamur haline getirilir; oluşan hamura ortak merkezli dairesel şekli verilir; ya da parmaklarla içi oyulup kazılayıcı bir aletle biçimlendirilir, güneşte kurumaya bırakılır, en sonunda açık bir ateşte ya da fırında pişirilirdi. * * * * *

Aslında gelişmiş bir teknik gibi görülen bu işlem yapıcıları için farklı bir anlam taşıyordu.Onlar için bir yaratma işiydi bu. Hiç bir erkegin hazır bulunmadıgı, kadınlara ait bir giz. Onlardan biri bir modeli bitirince başkalarının begenisine sunardı ve ona yaratılmış şey adını verirdi. Güneşte kuruttuktan sonra kazıyıcısıyla hafifçe vurur, çın çın öttürürdü onu. Yaratılan şeyin konuşmasıydı bu. Fırına koyunca yanına yiyecek de kordu. Ateşte çatlarsa - içinde yeteri kadar kum ya da ince çakıl yoksa çatlardı - çıkardıgı yükses ses, yaratıgın kaçarken çıkardıgı sesti.Çatlamış bir kabın bir daha hiç çınlamayışı bunu gösterirdi. Bundan dolayı kadınlar her gün yaptıkları işlerin aksine , çömlek yaparken hiç bir zaman şarkı söylemezlerdi. Varlık haline getirdikleri yaratıkların yanıt vermeye kandırılıp çömlekleri kırmalarından korkarlardı. Bu yüzden onlara göre yapılıp bitirilmiş bir eşya bir çömlekten daha fazla bir şeydi. Sesi, kendine göre iradesi olan canlı bir kaptı. Ayrıca hayat veren su için, yeryüzünün meyveleri için bir kap; belki de sonunda bir çocuk için tabut olarak kullanıldıgından yapıcıların kafasında dişi dogurganlıgının, kutsal ananın, yaşamın kaynagının bir simgesi haline geldi.(Karsten- Güney Amerika Kızılderililerinin Uygarlıgı )

* * Ya da daha sonra ateş tanrısının topraktan ve sudan yarattıgı ve içini insan sesiyle doldurdugu Pandora. ( Hesiodos )

Bundan sonra çömlek tezgahı buludu. Üzerinde kilin biçimlendirildigi taban, bu tezgahta ayakla döndürülüyordu.Büyük bir çömlege elle şekil vermek bir kaç gün alıyordu, halbuki tezgah ile aynı işlem bir kaç dakikada yapılıyordu. Bu insanlıgın yaptıgı ilk toplu üretimdi aynı zamanda ve erkek işiydi.Çömlek kullanım degerinden soyutlandı ve degişim degeri halini aldı, pazar için üretilmeye gereksinimlerin dışında üretilmeye başlandı.

Bu degişikliklerle birlikte çömlek-ana miti kökünden kesilmiş oldu ve yeniden yorumlandı. Çömlek şeklindeki kadın; Pandora, elinde çömlek tutan kadın, ataerkil toplumun ayarıcı, aldatıcı, kötülügün kaynagı oldu. Çömlegiyse kutsallıktan sıyrıldı belalarla dolduruldu. Pandoranın kutusu oldu. Mit, kökeni hiç anımsanmaksızın bütün toplumda anlatılan ders verici bir masal halini aldı. Bu arada büyü yüklerinden kurtulan çömlekçiler ise işlerine daha çok sarıldılar, nesnel süreçleri daha derinden anlamaya başladılar ve ustalıklarını geliştirerek pazar için üretim yapmaya koyuldular.

Bu örnekten yola çıkarak insanın yaratılışının neden çamurdan oldugunu daha iyi anlayabilmek mümkün. Mit bir kere ana kökeninden koparılıp ve neden böyle söylendigi toplumun hafızasından silindikten sonra geriye her ekonomik gelişme ve model ile yeniden yorumlanan bir söylenceler bütünü kalıyor.

* * * * * Çömlekçiligin bulunuşu ile insanoglu yabanıllık aşamasından çıkarak barbarlık aşamasına geçmiştir. Yabanıllık, barbarlık ve uygarlık tanımlamaları Morgan tarafından getirilmiş , genel kabul görmüş, bir dçnem terkedilmişse de şimdi gene bu aşamalar kabul edilmektedir. Yabanıllık aşamasında kaba ve basit silahlar, araçlar ve gereçlerin birleştirilmesinden elde edilen basit makinalar, çakmaktaşı, taş ve kemiklerden aletler, kişisel nitelikteki süs eşyaları başlıca mülkiyet konusu mal varlıkları idi. Bu dönem insanında mülkiyet tutkusu yoktu, çünkü mülkiyete konu olabilecek bir şey bulunmuyordu.

Henüz özel mülkiyet konusu olmayan topraklar kabilenin oetak mülkiyetinde bulunuyor ve ürünleri ortaklaşa olarak üleşiliyordu. Birbirine bitişik ortak bir avluya bakan evler ise içinde oturanların ortak mülkiyetinde bulunuyordu. Soy anayanlı hüküm sürüyor ve böylece tüm mülkiyet klanın ana tarafına ait oluyordu. Bu soydan gelim konusunu daha ileride daha etraflıca açarız.


* * * * * saygılarımla

not : büyü bitmedi daha devam edecegiz.

okinono
15-02-2008, 00:26
Sevgili Dilaver,

Çok iyi gidiyor. *Özellikle çömlek le topraktan yaratılışın bağlandığı savı çok ilginç

İlk çömleğin tarihi hakkında da kısa bir bilgi iyi olur bence. En azından ben öğrenmiş olurum.

Selamlar.

dilaver
15-02-2008, 03:40
,


* * Çömlekçiligin en eski kadı 2007 deki bulgularla 10.000 sene evveline Çatalhöyük e dayanıyor. Suriye ve Kuzey Mezopotamya'da da en eski buluntulara sahip. Çatalhöyük bülüntularını üzerinde boga figürü ve insan kabartmaları var.

* * *Çömlekçiligin bulunuşu insanın kültürel evriminde önemli bir halka. Hem neolitigin başlangıcına işaret ediyor hem de artık tanrıların şekillenme zamanıdır. Çömlekçilik bir kadın işidir. Kilin taşınması da , hazırlanması da pişirilmesi ve önceden şekil verilmesi de hep kadın işi. Bu yüzden de Çatalhöyükteki buluntularda ana tanrıçanın sembolü olan boga var. Çömlekçişigin yaratıışa özdeşligi kutsal kitaplara da geçiyor. Yeremya 18:6 da şöyle deniyor :

1 RAB Yeremya`ya şöyle seslendi:
2 Kalk, çömlekçinin işliğine git; orada sana sesleneceğim.
3 Bunun üzerine çömlekçinin işliğine gittim. Çark üzerinde çalışıyordu.
4 Yaptığı balçıktan kap elinde bozulunca çömlekçi balçığa istediği biçimi vererek başka bir
kap yaptı.
5 RAB bana yine seslendi:
6 Bu çömlekçinin yaptığını ben de size yapamaz mıyım, ey İsrail halkı? diyor RAB. Çömlekçinin elinde balçık neyse, siz de benim elimde öylesiniz, ey İsrail halkı! *

Gene Pavlus Romalılara seslenirken çömlekçiörnegini gösteriyor :

20 Ama, ey insan, sen kimsin ki Tanrı`ya karşılık veriyorsun? “Kendisine biçim verilen, *biçim verene, `Beni niçin böyle yaptın` der mi?”
21 Ya da çömlekçinin aynı kil yığınından bir kabı onurlu iş için, ötekini bayağı iş için yapmaya hakkı yok mu? * * *(Pavlus Romalılar 9: 20,21)

* * *Yanlız burada dikkat edilmesi gereken artık çömlek tezgahından bahsedildigidir. Yaaratılışın da dinin de şekli degişmiştir. Bir önceki iletimde bahsettigim gibi çömlek tezgahı insanoglunun ilk toplu ve seri üretim faaliyetidir ve bu faaliyet tamamen kadınlardan bagımsız ve erkek işidir. Çömlek tezgahı ile birlikte artık ataerkil döneme geçilmeye başlanmıştır ve ideoloji erkek egemen olarak şekillenmeye başlanmıştır. Ana tanrıçanın yerini Yahve almıştır.

* * * Çömlekçi *tezgahı Mısır'da 4. Hanedan döneminde ( yaklaşık MÖ 3000 lerden biraz önce)
icat edilmiştir. Ortaya çıktıgı bölgede yalnızca ekonomiyi degil buna baglı olarak dinsel düşünceyi de etkilemiştir. Bütün el zanaatlarının ve bütün metal ve taş işçilerinin tanrısı olan Ptah tarafından korunan Memphis şehrinde ortaya çıkmıştır. Ptah zaten evrenin içinden çıktıgı ilk yumurtanın ve güneş yumurtasının yaratıcısı olarak görülüyordu. Ptah hayat hikayesi Ana Tanrıçanın *ilk yumurtayı bırakan kaz olarak sembolize edildigi ilk zamanlara kadar uzanan bir tanrıydı. Çömlek tezgahının kullanılmaya başlanmasıyla birlikte rahipler Ptah'ın yumurtayı bunun üzerinde şekillendirdigini tasvir ettiler.

* * *Eski Mısır'da kil çanak ana tanrıçanın sembolü idi. Büyük Anaya ibadet ileilgili kullanılan çanaklar görüüşe göre onu rahibeleri tarafından imal edilmişlerdi. Kadınlar tarımla ilgili törenlerde kendi görevlerini yerine getirdikleri gibi, tanrıçaların çömlek sembollerini yaparken de görevlerini yerine getirmişlerdi. İçlerinde şaraplar, yaglar ve yiyecek maddeleri depolanmış kaba kavanozlar, herşeyi veren Büyük Ananın bir hediyesiydi. O hiç tükenmeyecek olan kutsal çanak, yani doganın döl yatagıydı.

* * * Eski Roma, Hindistan ve Japonya'da tezgah çömleginin elle yapılanlardan daha az kutsal oldugu fikri hakimdi. Hindistan'da el yapımı çömlekçilik tezgahtan sonra bile kutsal ibadetler için korundu. Tezgahla birlikte tezgahın girdigi bölgelere pek çok dinsel düşünce ve gelenekler de gitti. Erkek icadı olan tezgah ile birlikte dinsel düşünceden kadın figürü de silikleşmeye başladı. Ve Babilde Marduk Ana tanrıça Taimat'ı öldürdü. Artık erkekler egemendi ve tanrılar da erkek olacaktı.
Toplum seri üretimi ve bu üretim sonucu meta degişimini ve karı tanımıştı.


* * * saygılarımla

okinono
16-02-2008, 22:49
Kültürel olarak şekillenen tanrı inancında çömlek konusu ile ilgili bir kaç soru not ettim. Ama sorular daha sonra ki dönelmlere bağlı olduğu için ilrde soracağım.

Kybele ile ilgili de bu aşamda bilgi yerinde olurmu? yoksa antk yunan'ın anadolu istilası sırasında mı ele alsak?

Tercih sizin.

Bu arada buram buram emek kokan bu yazıların hak ettiği ilgiyi görememesi sizi yese düşürmesin. Stendhal tam 200 yıl beklemiş.

Selamlar

dilaver
18-02-2008, 20:52
,

* * İlkel düşüncede insan düşüncesinin somuta ve gördüklerine dayandıgını söylemiştik. İlkeller görmediklerinin dışında bir soyutlama yapabilme yetenegine sahip degillerdi. Genellikle cansız doga süreçlerini , görüngülerin içinde ya da gerisinde çalışan canlı varlıklarca meydana getirildiklerini varsayarak açıklıyorlardı. Yaşamın kendisinin görüngüsünü de böyle açıklıyorlardı. Eger bir hayvan yaşıyor ve hareket ediyorsa bu onun içinde ona bu hareketi saglayan, onu hareket ettiren daha küçük bir hayvan oldugu içindir.

* * Hayvanın içindeki hayvan, insanın içindeki insan; işte ruh budur, daha dogrusu ileride ruh adını alacak ve günümüzde bile hala hepimizin telaffuz ettigi ve sıklıkla kullandıgı bir kavram olacak olan *ruh budur. Aslında bugün madde ile ruh arasında bir ayrım olmadıgını ruh diye nitelendirdigimiz olayın beyinsel faaliyetlerden başka bir şey olmadıgını biliyoruz .

* * *Canlılık nasıl ruhun varlıgı ile açıklanıyorsa ölümü açıklamanın tek yolu da ruhun yoklugu idi. Ölüm ruhun yoklugu, uyku ise ruhun geçici yoklugudur. Ölüm ruhun yoklugu ise ona karşı korunmanın yolu ruhun bedenden ayrılmasını önlemekten geçer. Yabanılların bu amaçlardan birini ya da öbürünü saglama almak için kabul ettigi önlemler, yasaklar ya da tabular şeklini alır. Bunlar günümüze kadar gelmişlerdir.

* * * Ruh genellikle bir kuş şeklinde düşünülür, çünkü kaçıp gittigi varsayılır. Bu kaçıp gitmede vücudun delik olan yerlerinde gerçekleşir. Bu dogal delikler de genellikle agız ve burun delikleridir. Hapşırdıgımız zaman ertesinde söylenen "Çok Yaşa " sözünün kaynagında bu anlayış yatar. Gene burun deliklerini tıkamamızın nedeni de budur.

* * * Hindular karşılarında biri esnerse, daima baş parmaklarını şaklatırlar, bunun açık agızdan kaçacak ruhu engelleyecegine inanırlar.

* * Bir insanın ruhunun vücüdu terk etmesi için mutlaka onun uykuda olması gerekmez. Uyanık oldugu saatler boyunca de onu terkedebilir, sonunda insan hastalanır., ya da ruhun yoklugu uzarsa ölür. Bu yüzden Mogollar hastalıgı ruhun yoklugu ile açıklarlar. Ruh ya bedenine dönmek istemiyordur, ya da dönüş yolunu bulamamıştır. O halde ruhun vücuda dönüşünü saglamak için bir taraftan bedeni alabildigince çekici yapmak, diger taraftan da ruhun dönüş yolunu bulabilmesini saglayabilecek işaretler koymak gereklidir. Vücudu çekici bir görünüme getirmek için hasta insanın en degerli eşyaları, bütün en iyi giysileri yanına konur, yıkanır, tütsüler yakılır ve olabildiginçe çekici duruma getirilir. Bütün arkadaşları hastanın adını seslenerek ve ruhunu dönmeye çagırarak kulübenin çevresinde üç kez dönerler. Ruhun yolunu bulabilmesine yardım etmek *için hastanın başından kulübenin kapısına kadar renkli bir ip gerilir. Rahip özel gisileri içerisinde bir sürü korkutucu şeyler okur, ruhların ugrayabilecegi ve onları bedenlerden uzaklaştıracak tehlikeleri sıralar.Sonra hasta ile çevresindekilere dönerek "Geldi mi " diye sorar. Herkes evet yanıtını verir ve geri dönen ruhun önünde egilerek hasta adamın üzerine tohum
serperler. Bundan sonra ruha yol gösteren ip toplanır ve hastanın boynuna sarılır, hasta yedi gün hiç çıkarmaksızın takacaktır bunu. Vücuduna henüz alışmamış ruhu tekrar kaçmasın diye kimse hastayı korkutamaz ya da incitemez.

* * * *Ruhun gidişi her zaman kendi inisiyatifi ile olmaz. Hayaletler, cinler ya da büyücüler tarafından kendi istegi dışında da bedenden ayırılırlar. Buna karşı ta tedbirler alınır. Burma'lı Karenler, evin önünden bir cenaze alayı geçerken çocuklarını özel bir iple evin belli bir yerine baglarlar. Böylece çocukların ruhlarının bedenlerini terkederek cesede girmesini önlemeye çaılışırlar.

* * * *Bazı yerlerde her türlü hastalık, hastanın ruhunu kaçırmış olan ata ruhlarına yorulur. Madagaskarda hasta bir insan ruhunu yitirince arkadaşları aile mezarlıgına gider, mezarda bir delik açarak hastanın babasının ruhuna, ruhu olmayan oglu için kendilerine bir ruh vermesi için yalvarırlardı. Böyle diyerek deligin üzerine bir başlık kapatırlar, ruhu bunun içine sokarak hastaya getirirlerdi. Hasta başlıgı başına giyerek yeni bir ruh kazanmış olur ya da eski ruhuna kavuşurdu.

* * * Yabanıllar çogunlukla gölgelerine ruhu diye ya da kendilerinden bir parça olarak bakar
böyle olunca da gölgenin korunması da önem kazanır.Bu yüzden eski Yunanlılarda gölgesiz ölülere kurban verme saati öglen saatiydi. Temel atılırken bir horoz, koç ya da koyun kurban ederek kanını temele akıtmak binanın saglamlıgını saglayabilmek için ruhu ya da gölgeyi oraya hapsetmenin bir yolundan başka bir şey degildi. Yakın zamana kadar Transilvanya da Romanyalılar arasında işleri, mimarlara duvarlarını saglamlaştırabilmeleri için *gölge saglamak olan gölge tüccarları vardı.

* * * Büyücüleri evden uzak tutmanın Aztekler tarafından bulunan bir yolu, kapının arkasına içinde bıçak bulunan bir kova su bırakmaktı. Bir büyücü içeri girince suda bıçaklanmış yansısını görünce öyle korkardı ki, geri dönüp kaçardı.

* * * Şimdi tüm bunlardan ilkel düşünceyi anlayabilmemiz mümkündür. İlkeller dogayı ve toplumu bir olarak düşünüyorlardı. Her şey somut elle tutulabilir ve etki edilebilirdi. İlkeller doganın bir parçası idiler ve onu yönlendirebilirlerdi. Doga insan ve toplum tek bir bütün idi. Ve herşeyin içerisinde canlılıgın bir parçası vardı ve bu bir bütündü. *ancak ne toplumdan soyutlanmış bir güç vardı ne de korkulacak bir tanrı. Bazan korkutarak, bazan yalvararak bu güçlere karşı koyabilmek ya da onları etkilemek mümkündü.Korkulması gerekenler kötü büyülerdi. Dogada yaşam ve ölüm birbirini takip eden bir sarmaldı. Bu sarmal totem inancı ile temsil edilir ve kabilenin ataları tekrar torunlarında hayat bulurlardı. Yeni dogan bebeklere dedelerinin adı verilir ve ölmüş olan dedeler haneye yüzleri dönük olarak gömülürdü.

* * *Amerikan kızılderilileri ölümden sonra bir hafta yas tutarlar bir hafta sonra şenlik yaparlardı. Çünkü ölü ruhlar alemine bir hafta sonra ulaşırdı, ve o ulaşana kadar da koruyucu törenler yapılırdı. Bu yüzden Troyalılar Hektorun ölüsü için 9 gün hazırlık yapıyorlar ve onun ölüsünü ateşledikten sonra Hektorun kemiklerini topluyorlar ve altın bir kaba yerleştirerek gömüyorlar. Ve daha sonra Priamos'un sarayına giderek büyük bir şölen düzenliyorlar. Yiyip içip egleniyorlar. Artık ruh emin yerdedir ve gidecegi yere varmıştır. İlkellerde bir tanrı kavramı olmadıgı gibi ceza, mükafat, öbür dünyada yaşam ahret gibi kavramlar da yoktu. Bu kavramlara varabilmek için köleligin gelişmesini beklememiz gerekmektedir. * * * *

saygılarımla

okinono
20-02-2008, 00:06
Günümüzde çok etkili olarak kullanıldığı söylenen ve bilimin bir türlü açıklayamadığı kara afrika büyüsü bu durumda ne oluyor?

Kara Afrika büyüsünde, büyücü insan şeklinde bezden, samandan vs heykel yapıyor. Ve iğneleri o beze batırdıkça, taa binlerce km uzaktaki insan aynı noktadan acı çekiyor.

Bu büyüyü yukarıda açıkladığınız ruh kavramı le nasıl açıklarsınız?

Büyü yoksa cin yoktur; cin yoksa din çöker, din çökerse Tanrı ölür.
Tam tersini düşünürsekte Tanrıyı ispat edemesekte, ruhun varlığını ve aynı alem içerisinde ikinic bir görünmez alem olduğunu da kabul etmek gerekecektir. Hassas bir konu bence.

Değerli yorumlarınız için ayrıca teşekkür ederim. Ben de şu afrika büyüsü ile ilgili bakalım ne bulacağım internette. Belki de açıklamışlardır.

Selamlar

okinono
20-02-2008, 01:10
http://66.102.9.104/search?q=cache:8iDl55jrBGEJ:www.dreamshower.org/forum/archives.php/kara-buyu-voodoo-/4062+afrika+b%C3%BCy%C3%BCs%C3%BC&hl=tr&ct=clnk&cd=10&gl=tr

http://video.superonline.com/detail.php?pageNum_content=2&totalPages_content=73&ccid=14&ssid=31

http://66.102.9.104/search?q=cache:b2lln9o7gbMJ:hackhell.com/archive/index.php/t-33152.html+afrika+b%C3%BCy%C3%BCs%C3%BC&hl=tr&ct=clnk&cd=8&gl=tr



Tarih: Eylül 1995, yer: Amerika Birleşik Devletlerinin Vudu merkezi olarak bilinen güney eyaleti Lousiana baţkenti New Orleans, Beyaz Mambo (Vudu rahibesi) Dolores EBN TV muhabirine yaptığı ayin amacını şöyle anlatıyor: "Sokaklarda artan suç, şehrimizi yaşanmaz bir duruma getirdi, bunu bertaraf etmek için "Ogun"u çağırmaya karar verdik, çünkü o bu işe en uygun, ateş ve demir loa'sudur" (Vudu tanrısı veya tercihe göre aziz). Hemen sonra, ekranda çıkan görüntüler, gece-yarısı meşaleler ve yer ateşleri ile aydınlanmış kadın ve erkek, zenci ve beyaz, erkekleri yarı çıplak, kadınları uzun beyaz elbiseli turban başlı mambo'nun müritleri "azizlerin oğulları ve kızları" kendilerini iyicene ritime kaptırmış dans ediyor ve biraz da şov yapıyorlardı. Yine o ritim, yine o tekdüze tempo "Ta Ta Tom... Ta Ta Tom... Ta Ta Tom...". Muhabir suçların gerçekten azaldığını söylüyor. Kim bilir belki de sabıkalılar korkudan faaliyetlerine ara vermişlerdi.
İster New Orleans, Rio, Bahia, Port au Prince (Haiti), Miami'nin Küba'li ve New York'un Puero Rico'lu semtlerinde olsun, aynı tamtam sesleri geceleri yükseliyor, tütsüler ve mumlar yakılıyor, kanlı kurbanlar kesiliyor, adaklar veriliyor. Ve kökeni Afrika'da bulunan bu uygulamalar yavaş yavaş Amerikaların her tarafına yayılıyor. Gizlice A.B.D.'nin hemen hemen her büyük kentine hayal edilemeyecek kadar sızmış bile ve 5 milyon taraftarı olduğu söyleniyor. Ve belki bir gün, bir gezide en olmadık yerlerde kulaklarınıza şöyle bir ses gelirse, "Ta Ta Tom... Ta Ta Tom... Ta Ta Tom...", hiç şaşmamanız gerekir.
http://www.hermetics.org/images/gif/Legbavev.GIF
Bu durumda ne yapmak gerekir? aksi istikamete son surat kaçmak mı? Ayin yapılan bir Vudu humfo'su, bir Candomble terreiro'su veya bir Umbanda tenda'su muhtemelen sokaktan daha güvenlidir ve gelenleri geri çevirmek kurallara aykırıdır, herkes misafirdir. Ancak, yine de bazı merkezlerde dikkatli adım atmak gerekir, özellikle söz konusu bir Quimbanda veya Petro merkezi ise! Ancak, onlar dahi fazla korkulacak yerler değildir. Bu sayfalarda, Türkiye'de ilk kez Vudu konusunda gerçeği açıklamayı hedefliyoruz. Vudu ile ilgili çok şey söylenmiş, çok atıp tutturan olmuştur. Ancak doğruyu eğriden ayırmak için her şeyde olduğu gibi sağlam bilgiler gerekir. Vudu sansasyon dolu, istismara açık bir konu olduğu kadar, çeşitli araştırmacılar, bilim adamları, özellikle antropologlar tarafından titizlikle incelenerek, konusunda dört dörtlük kapsamlı eserler de yazılmıştır. Bunun dışında güvenilir yazarlar bizzat olayları yaşayarak birinci elden kazanılmış deneyimlerini aktarmışlardır. Bu arada Vudu bir takım saçma sapan roman ve filme de konu olmuştur.
Yurdumuzda 1983 yıllında Altın Kitapları tarafından yayınlanan "Kara Büyü" (2), bu konuda ender bir istisnadır, yinede romanın sonlarına doğru konu giderek gerçek dışı bir boyut kazanıyor. Adım adım Küba asıllı Vudu dini Santeria konusunda belgesel özellikte bilgiler veren bu kitabın ne asıl ismi "Kara Büyü", ne de yazarının asıl adı Nicholas Condé. "The Religion" ("Din")(3) adlı bu kitabın, 1982 İngiliz Corgi baskısının arka sayfasında bakın ne yazıyor: "Bu roman için gerekli derin araştırma Nicholas Condé'yi Vudu ayin ve sırların en ücra çevrelerine soktu. "The Religion"nin arkasındaki hikaye şok edici gerçeklerle doludur ... o denli gerçek ki yazar adını açıklamaktan kaçınıyor". Konuyu anlayan biri için kitabın asıl ismi "Din" Vudu gerçeğine uygundur, "Kara Büyü" kapak adı ise, Vudu olaylarından uzak yaşayan Türk okurların anlayışlarına uyarlanmıştır. Bilenler için, Vudu önce bir dindir, büyü sadece yüzlerinden biridir.
Aynı şekilde romanın filmini çevirdiklerinde adını "The Believers", Türkiye'de sinema ve TV'de "Tarikat" olarak gösterildi. Ancak, belgesel nitelikte verilere rağmen roman öykü uğruna Vudu gerçeklerinden sapıyor, film de iyicene sapıyor. Birkaç gerçekçi sahne dışında, film Vuducuları güç peşinde insanlık dışı varlıklar olarak gösteriyor. Oysa, onları iyi tanıyanlar insani yönlerinin güçlü, mizah anlayışları olduğunu bilir. Diğer bir örnek, “Angel Heart”, (Şeytan Çıkmazı) aynı şekilde Hollywood safsataları yansıtıyor: “iyi (veya çoğu zaman olduğu gibi kötü) bir hikaye uğruna her şeyi saptırmak geçerlidir”.
"Gökkuşağı ve Yılan" (The Rainbow and the Snake), fantastik ve eğlendirici hikayesine rağmen, neredeyse belgesel nitelikte gerçekçi ve iyi araştırılmış bir film. Ancak film ve romanlar ne denli gerçeklere yakınsa da, yine de öykü icabı sapmalar görülmektedir. Yine de, gerçek her zaman öykülerden tuhaftır ve Vudu gerçeği romanlara ve filmlere aktarılmayacak kadar garip ve alışagelmiş değerlerimizden bambaşka bir dünyayı temsil ederler. Aslında bu film Wade Davis'in aynı başlıklı ve gerçek bir hikaye içeren kitabından esinlenmiştir(4). Aynı filmdeki gibi Wade Davis Vuducuların sırlarını keşfediyor ve zombi pudrasını tıbbı olarak incelenmesi için Haiti’den kaçırıyor.
Yakında Meta yayınlarından David St Clair’in “Davul ve Mum” (Drum and Candle(5)) kitabı yayınlanacaktır. Arkadaşımız Haluk Özden tarafından tercüme edilen bu kitap Brezilya Vudu'su konusunda oldukça aydınlatıcı ve ayrıntılı bilgi vermektedir. Ayrıca roman gibi okunacak sürükleyici bir eserdir. Çıktığı zaman okumanızı öneririz.
Bir an için ön yargılarımızı bir kenara bırakırsak kabul etmemiz gerekir ki Vudu her şeyden önce bir dindir ve oldukça popüler bir dindir, taraftarları genelde fakir halktandır. Bazılarına göre dünyanın en eski dini olan Vudu'nun kökeni Afrika'dır, ancak yerine göre Hıristiyanlık, Kızılderili Şaman ayinleri ve hatta spiritizma (ruhçuluk) bile karışmıştır, ayrıca yerel bir takım ilaveler ve gelişmelere de tabi olmuştur. Örneğin Santeria'nın bazı türlerinde tamamen Hıristiyan bir dış görünümü almış olabilir, hatta taraftarları tamamen beyazlardan oluşmuş merkezleri de vardır. Ancak, burada yanılmamak gerekir, buradaki uygulamalar esas itibarıyla Afrikalıdır. Hıristiyanlık sadece dış görünümüdür ve binlerce yıllık animist unsurlar onu adeta yutmuştur.


“Doktor Reser ţöyle dedi: ‘İnsan kalbinde hissettiğini zihinsel olarak kabul ettiği an, kolay kolay tekrar kapanmayacak bir kapıyı aralar ... Sözde ilkel zihinlerin, sözde aydınlarınıza kıyasla bir üstünlük gösterdiği bir alanın olduğunu kabul etmek zorunda kaldım. Bir bokor (yaprak doktoru) şifalı otlar konusunda tahsilli eczacılarınızdan çok daha bilgili. Bir görücü, rahip okullarında eğitilmiş papazlarınıza kıyasla iyi ve kötü ruhlar konusunda çok daha bilgili. Bir Vudu rahibi din adamlarınıza kıyasla yaratıcı gücün kaynağı konusunda çok daha fazla bilgiye sahip ve dağda, kulübesinde oturan basit köylü, şımarık şehirlilerinize kıyasla Tanrı’ya çok daha yakındır.’”
Strange Altars, Marcus Bach(1)
http://www.xemoforum.com/archive/index.php/t-5278.html


http://www.youtube.com/watch?v=EKGEJiJHFx8 * (bu büyü değil ama ilginç olduğu için ekledim)


http://www.youtube.com/watch?v=ImezJ_tbSEI&feature=related

http://www.youtube.com/watch?v=ImezJ_tbSEI&feature=related *reklamı bile yapılmış.

http://www.youtube.com/watch?v=sDaNnbvBI_s *(bu ise tam sizin savınız için malzeme :)


http://www.youtube.com/watch?v=SNh3_JxP3HM&feature=related (national geograph videosu)

http://www.youtube.com/watch?v=L3ybyJs4qbs&feature=related * Bundan bişey anlarsanız bana da bilgi verirseniz sevinirim


Valla , büyüye inanmak harbiden zormuş. :)

İyi de Reganlar ailece hem dünyayı yönetirlerken hem de afrka büyüsüne nasıl bu kadar müptela olabilirlerdi ki?

Veya Bir rasputin ?

kafam karıştı.

Selamlar

meaculpa
20-02-2008, 17:17
Başlık altındaki yazılar çok degerli ve hem yazanın emegi göz önünde bulundurulup gerekli etkiyi yaratması açısından hemde okurun konuları daha iyi anlayıp ayırt edebilmesi açısından 7. sayfadan itibaren başlıkda mumkünse bir ayrım yapılmasını öneriyorum. İlkel toplumlarda dinlerin çıkışı adı altında aradıgım bilgilere ulaşmak için nerdeyse komunist nidalar atmaya başlayacktım:) Henüz son sayfaları okuyamadım fakat gelinen noktaya binaen şu soruyu sormak istiyorum; İlk insanların ölüme karşı ilk tepkilerini mumkünse biri acıklayabilirmi? Sürü halinde yasadıgı varsayılan ilk insanların ölüme bakışınıda direk sürü niteligindeki hayvanların davranışları ilemi karşılastırmak gerekir eger oyle olursa bunun gelişiminide acıklamanız mümkünmü?

vartor
20-02-2008, 21:27
Yalniz buyu degil, iman hakkinda da bir fikir vermiyor mu bu videolar
* * * *Onlar yanlis ben dogruyum diyenler once kendini sorgulamali.
* * Bir vudu toreninden cok mu farkli diger inanclardaki ritueller?

meaculpa
21-02-2008, 03:59
* * * *Fakat tekrardan altını çizmek istedigim nokta şudur. Hiç bir ilkel avcı toplumda tanrı düşüncesini göremiyoruz. Şayet olgulardan yola çıkacak isek tanrı düşüncesinin olmadıgı toplumları ele alırken hiç bir biçimde tanrının ezelden ebede dogru var oldugunu öne süremeyiz. Tanrının insanlıgın gelişmesinin belli bir aşamasında insanlar tarafından yaratıldıgı sonucuna varırız. Bu şekilde gözlem ve verilerden yola çıktıgımızda ise etrafımızdaki sis perdesini aralamak daha kolay olacaktır. İlkel toplumlarda tanrı düşüncesi oldugunu ileri süren biri, ya da Ademden beri insanların Müslüman oldugunu iddia eden biri öncelikle bu toplumlarda (avcı ve toplayıcı, tarımcı degil ve de ilk halleriyle, bozulduktan sonra degil ) tanrının varlıgını bize gösterebilmelidir.

* * * * Benim incelemelerime göre ise şimdiye kadar bulunmuş bir tek örnek bile yoktur. Aksini söyleyecek olan kanıt getirmelidir. Yeteri kadar eski toplum incelemesi ise mevcuttur.


* * * saygılarımla

Sayın dilaver;
Sormak istedigim şu; paleontolijik çag insanı ilkel avcı-toplayıcı degillermiydi? Sayın sargon da eklemiş bu noktada benim dile getireceklerimi fakat yenilemkte fayda goruyorum. Ve aslında bulgular sizin bahsettiginiz gibi degil *yani bu toplumlarda ahiret inancını destekleyecek bulgular mevcut şu an ki bu da tanrının düşünülmüş olabilecegini kuvvetle hissettirriyor.

Biraz akademik bilgi vermek istiyorum hem dinsel inanısların ıspatı acısından hemde alet kullanımının ilk örneklerinden; Bilinen en eski homonidlerden(insansı) *yani Australopithecus. Yapılan arastırmalara göre *ilkel taş aletler yapabilmişti, avcılık yapmaya başlamıştı ve çok büyük bir ihtimalle konuşma yeteneği de kazanmıştı. Sırayı habilisler ve erectuslar, sapiensler takip ediyor ki bizim icin en önemli bulguların muhattabı olan neandertalleri es gecmemek lazım.
Homo sapiense ait en eski fosiller neandertallere aittir ve modern insan ile karşılaştırıldığında, daha geniş ve çıkık bir göğüs kafesine, daha iri bir kaş bantına, daha güçlü bir çeneye ve biraz daha büyük bir kafatasına ve beyine sahiptiler. Neandertal insanlarının alet yapabiliyor ve kullanabiliyor olmalarının yanısıra, ölüleri için gömü törenleri yaptıkları da bilinmektedir.


Bu bilgilerin yanısıra deginmek istedigim bir başka nokta ise evrim tarihinin her gün yeninden guncelleniyor olmasının göz ardı edilmemesi grektigdir ki şöyle bir bilgi ile bir yıl kadar önce bilim dünyası bu konuda şaşkınlıga ugradı; insanoğlunun en eski atası kabul edilen Homo Habilis’in, aslında kendisinden sonra yaşadığı sanılan Homo Erectus’la aynı dönemde varolduğu tespit edildi.
Yaklsık yarım milyon yılda birlikte yasadıkları kuvvetli bir ihtimal ve dogrusal bir evrim tarihi artık cokda mantıklı degil.
İnsan herseyin ölçüsü ise ben hala ilk sürü içinde bile kendinden üstün olan gücün keşfedildigine inanıyorum ve eger bunu tetıkleyen baslıca unsur korku yada ölüm ise bir tanrının yada tanrı adına türetilebilinecek düşüncelerin var olabileceginide dile getirebiliriz.

dilaver
21-02-2008, 04:57
sayın meaculpa

* *habilis ile erectusun aynı dönemde yaşadıklarının keşfi bizim evrim ve insanlık bilgilerimizde önemli bir degişiklik yapmıyor. Kaldı ki sapiens le neaderlecht aynı tür degil atanın farklı kollarıdır. Neandertal sapiens degildir. Uzun bir süre de beraber yaşamışlardır. Konuştukları tahmin ediliyor ve ölülerini gömdükleri söyleniyor.

* *Habilis marifetli anlamına geliyor. Taş alet yapabildikleri için bu isim verilmiş. Ancak onların yaşadıkları dönemdeki teknolojiye aşölyen teknolojisi deniyor ve basit bir kaç aletten ileri gidemiyor. Bu teknoloji kendini geliştiremeden bir milyon yıl aynı duraganlıkla devam ediyor. Bu beyinlerinin evrimi ile ilgili bize bir ipucu verebilir. Beyinsel evrim ve teknoloji homo sapiense aittir. Alet kullanmayı pek çok hayvan türü de yapabiliyor. Önemli olan ve insanlıga yol açan bu aletleri dogayı dönüştürebilmek ve hakimiyeti altına almak için kullanabilmektir. İnsanlıga yo açan budur. Yani emek.

* * İnsan haricindeki hiç bir canlı ise bunu şimdiye kadar başaramamış. İnsanın beyinsel gelişmesinin sırrı da burada yatıyor.

* * *İnsanların paleolitik dönemde tanrı inancına sahip olduklarını iddia etmek sadeceiananmkal olmuyor. Avcı ve toplayıcı toplumlarda bir tanrı inancını görmiyoruz. Benim şimdiye kadar aktardıgım örnekler bunu dogruluyor. Bundan sonraki iletilerde kızılderili ve diger avcı kabilelerin yaratılış destanlarından örnekler vermeye çalışacagım, orada da görecegiz ki bu insanların mitolojilerinde ne bir tanrı var ne de bir ahret düşüncesi ve korku. İnsan ve doga içiçe geçmişve insan dogada gözlemlediginden başka bir şey bilmiyor.

* * *Somut ve soyut kavramlarından bahsettim. Bu noktanın önemli oldugunu düşünüyorum. Tanrı soyut bitr düşüncedir ve soyutun üretilebilmesi için kol ile kafa emeginin ayrışması ve bu işlerle ilgilenecek bir sınıfın varolması gerekiyor. ( Rahipler gibi ) Gene ileride bahsetmeyi umuyorum. İlk tanrılar insanlardır. Büyü dine dönüşürken dogayı degiştirebilme yetisi gene bir takım insanların tekelinde görülüyor ve bunlara tanrı olarak tapılıyor. Yani ilk başta tanrı gözlemi de somuttur. Direkt somut bir varlıga geçmiştir, insana. Soyut olarak göge çıkması çok daha sonradır. Bunları da yeteri kadar örneklendirebilecegimi zannediyorum. Yalnız şunu eklemek istiyorum.

* * *Meroeli Etiyopya krallarına tanrı gibi tapılırdı. Fakat rahipleri ne zaman isterse krala bir haberci gönderirler ölmesini emrederlerdi ona. Emre yetke olarak da kehaneti gösterirlerdi. Krallar Mısır kralı 2.Ptolomaios'un çagdaşı olan Ergamenes'in saltanatına kadar bu emre hep boyun egmişlerdi. Ergamenes Yuna egitimi görmüştü ve rahipleri dikkate almama cesaretni gösterdi. Bir grup askerle Altın Tapınaga girerek rahipleri kılıçtan geçiridi.

* * Şimdi bu örnekte Kral tanrının temsilcisi olarak baştadır ve daha eski insanın tanrı oldugu inancının son zamanlarına denk düşer. Tanrı krallar öldürülmeli idi. Bunu Gılgameş destanında da görürüz. Gılgameş İştar ile evlenmeye karşı çıkar, çünkü tanrça ile evlenen bir sene sonra öldürülmektedir. Burada tanrı göge çıkma aşamasındadır, son biçimlerdir bunlar ve Ergamensin eylemi ile de yersel tanrılık son bulur ve artık tanrı içkin ve aşkındır.

* * Büyü gücü şefe geçtigi zaman, ki şef biraz da bu otorite ile egemen olmuştur. Dogayı degiştirebilecegi ve ona etki edebilecegi de varsayıldı ve tanrı oldu. Tanrı kral oldu. Ancak dogayı degiştiremedigi şarlarda ise öldürüldü ve yerine yenisi geçirildi. Tarımla birliket ise bu bir dogum ölüm sarmalına dönüştü. Kral< kraliçenn kocası olarak hep öldürüldü. İsis Osiris, İştar, Kybele Attis, vs gibi pek çok söylence ve mit bu konu üzerinedir.Burada hep ölen bir tanrı vardır. Bu mitin en eski biçimleri ise direkt insan tanrının ölmesi ya da öldürülmesidir.

* * Burada esas önemli olan tanrı kavramının neolitik ile tarım ile ortaya çıktıgıdır. Önceki toplumlarda güç totemdir ve totem tanrı degildir. Toteme etki edilir, hatta toteme ceza verilir, sövülür. Ama toteme tapılmaz. Totem ceza vermez. Ölen insanın ruhu bir tanrı tarafından ceza görmez. Ceza toplum kurallarına Mana ya uymamkla ortay çıkar. Ceza tabunun çignenmesidir. Tabu da hem kutsal hem de igrençtir. Dogada çekincelerle oluşturulmuş gelenekleri cezalandırıcı bir tanrı düşüncesi ile karıştırmamak gerekiyor.

* * *saygılarımla

dilaver
21-02-2008, 06:03
Sürü halinde yasadıgı varsayılan ilk insanların ölüme bakışınıda direk sürü niteligindeki hayvanların davranışları ilemi karşılastırmak gerekir eger oyle olursa bunun gelişiminide acıklamanız mümkünmü * * *meaculpa


* *Avcı ve toplayıcı toplumların ölüme bakışını görebilmek için Karibu Eskimosu şaman İnjugarjuk'un sözlerini alıntılıyorum. Zannedersem açıklayıcı ve yeterli olacaktır :

" Yaşam sonsuzdur, yalnızca ölümden sonra hangi biçimde ortaya çıkacagımızı bilmiyoruz." ( Joseph Campbell, Tanrının Maskeleri, İlkel Mitoloji cilt 1 sf 371)

Gördügünüz gibi burada ne tanrıya ne de ahrete yer yok.


saygılarımla

dilaver
21-02-2008, 06:16
sevgili oki

* *Vodoo ayinleri ile ilgili sorunu pek de ciddiye almıyorum böyle bir şeyin gerçek olma ihtimaline de prim vermiyorum. Kadı ki büyü ve sihir İslamiyete de aykırı diye biliyorum. Ancak suret yaparak kötülügün kovulacagı ya da iletilebilecegini sanmak tüm eski toplumlarda görülen inanç biçimleri. Örnegin " Mogollar kayın agacı kabugundan bir at ve bir bebek yapıyorlar ve cini hasta yerine bebegi aldıktan sonra ata binip oradan uzaklaşmaya çagırıyorlar"

* *saygılarımla

okinono
21-02-2008, 13:27
Ciddiye alınacak bir done gerçektren yok. Hatta Tanrı inancını temelden sarsan bir konu büyü.

Bu konuda din; yok değildir ama Tanrı'nın izniyledir der ve kapatır.

Örneğin, criss angel in yapmış olduğu gösteriyi nasıl açıklıyoruz. Yani bir tür beyin dalgası ile başka insanı kontrol edebilmek gibi birşey mi?
Veya hipnoz örneği vs gibi.

Bu konu burada cidden çatallaşıyor. Bence geniş bir bilgi deposu olarak başlığın bu bölümünde stok yapalım.

Yani büyü yoksa Tanrı da yoktur bana göre. Büyü var ise Tanrı vardır. Bu kadar net ve açık benim için.

Selamlar.

meaculpa
22-02-2008, 03:39
Yazılarınız beni şu soruya yönlendirdi sayın dilaver ve mümkünse bilginizi arz ediyorum; Bilincin Evrimi nasıl oldu?

dilaver
23-02-2008, 18:47
,

* * *Hayvanların en geri sınıflarıyla en gelişmiş sınıfları arasında ölçü farklılıkları vardır. Kendilerini çevrelerine uydurma ölçüleri degişiktir. İnsan dışındaki yüksek memeliler öteki hayvanlara olan üstünlüklerini beyinlerinin daha büyük olmasına borçludurlar. Öteki organlardaki uzmanlaşma beyinde olmadıgından beyin daha fazla gelişebilmiş, böylece yüksek memeliler çevrelerine en fazla uyabilen hayvanlar durumuna gelmişlerdir.

* * * İnsanın ilk ataları bu dogal üstünlükleri bıraktıkları zaman, organik yaşamın evriminde hayvan ile doga arasındaki ilişkinin niteliksel bir degişiklige ugradıgı yepyeni bir dönem başladı. Art ayaklarının üstünde dik durduklarından, ön ayakları ele dönüşmüştü. Beynin yol göstericiliginde ellerini kullanarak, yalnızca kendilerini doga koşullarına uydurmakla kalmıyor, aynı zamanda dogayı bilinçli bir biçimde kendi gereksinmelerine uyduruyorlardı.

* * * İnsan gövdesinin olanca agırlıgını ayaklarına verince, ayak parmaklarının tutup kavrama yetisi kayboldu. Buna karşılık eller serbest kaldı ve el parmakları en güç hareketleri yapar hale geldi. Hiç kuşkusuz bu süreç adım adım gelişen bir süreçti. İnsanın dik durmaya başlamasının yol açtıgı ilk sonuç, yiyecek ve öteki nesneleri koparıp parçalama gibi görevlerin ellere aktarılması ve dolayısıyla *çenenin görevlerinin azaltılması oldu. Böylece çene giderek küçülerek beynin genişlemesi için yer açıldı. Beyin genişledikçe elleri daha fazla denetleme gücü kazandı. İki ana insan özelliginin ( araç kullanma ve konuşma ) kökenini el ile beynin bu uyumlu gelişmesinde aramak gerekiyor.

* * * *İnsan dışındaki yüksek memeliler dogadaki sopa ve taş gibi nesneleri tutup kavrayabilirler, dahası onları bazı amaçlar için kullanabilirler. Ancak bir tek insan aracı bir üretim nesnesi olarak kullanabilir. Bir tek insan araç üretimi yapabilir. Denilebilir ki araçların kullanılması yüksek bir us düzeyini ya da konuşmadan ayrı tutulamayan bir usu gerektirir.

* * * *Artık devingen el organları ve konuşma organları beyindeki bitişik iki alandan yönetilmeye başlar. Çocuklar yazı yazmayı ögrenirken elin hareketini denetlemek için gösterilen yogun bir çabayla, dillerini de kımıldatırlar, dahası kimi zaman yazdıkları sözcügü yüksek sesle söylerler. Ayrıca konuşurken çocuklar, yetişkinlere nazaran daha çok el, kol hareketi yaparlar. Bunlar ilkel özelliklerdir. Maymunlarda oldugu gibi ilkellerde de el kol kullanma hem çok fazladır, hem de çok ayrıntılı. Kimi ilkel dillerde el kol kullanma ile konuşma arasında öyle yakın bir ilişki vardır ki bazı el hareketleri olmaksızın sözcüklerin anlamını tam olarak dile getirmek imkansızdır.

* * * *Bundan çıkacak sonuç şudur. İlk insanlar ellerini kullanarak çalışırlarken, yapılan işlerin karmaşıklıgı ölçüsünde, ses organlarında tepkili devinimler ortaya çıkmakta ve çalışmaya eşlik etmekteydi. Daha sonra bu sesli devinimler bilinçli bir biçimde el ile yapılan çalışmayı yönetmenin bir aracı olarak geliştiler. Ve en sonunda bunlar ellerin tepkili hareketleriyle tamamlanan bagımsız bir iletişim düzenine dönüştüler.

* * * *Maymunlar sözlü konuşma yeteneginden yoksun olmalarına karşılık geniş bir ses dagarcıgına sahiptirler. Gerçekte maymunlar son derece gevezedirler ve çıkardıkları seslerin hiç kuşkusuz bir anlamı vardır. Ama bunlar öfke, korku, istek gibi duyumsal durumları ifade etmekten öteye gitmezler. Bu konuşmanın ilkel biçimidir ve bütünüyle duyumsaldır ve düşünceyle hiç bir baglantısı yoktur.

* * * * Konuşma ise ancak işbirligi ve çalışma süreci içerisinde ortaya çıkabilir. Çalışan insanların süreç içerisinde olguları izah edebilmeleri ile şekillenir. Konuşmanın ortaya çıkması ile kavramlar beyinde şekillenmeye başlar. Bu kavramlar ise dogada gözlemlenenler ile sınırlıdır ve bizzat onların betimlenmesidir. Bir çocuk konuşmaya başladıkça mantıksal düşünce için gerekli olan zihinsel yetiye ulaşabilir.

* * * *İlkel dillere baktıgımız zaman, en güçsüz yanları soyut düşünceyi dile getirme yeteneginden yoksun olmalarıdır. Avusturalyanın bazı ilkel dillerinde yuvarlak ya da sert kavramlarını karşılayan hiç bir sözcük yok. Bu kavramlar el kol hareketlerinin yardımıyla maddi nesnelere benzetilerek ay gibi, taş gibi şeklinde dile getiriliyorlar.

* * * *Sonuçta insan iki ayagı üzerine dikine durmaya başladıktan sonra ellerin serbest kalmasıyla üç temel özellik ( araç kullanma, konuşma ve işbirliginde bulunma ) gerçekte üretim sürecini belirleyen tek bir özellik insanın bilincini de şekillendirdi. Bu süreç yalnızca insan özgüdür ve örgütlenme biçimi de toplumdur.


* * * saygılarımla

dilaver
23-02-2008, 19:19
,

* * Modok Kızılderililerinin yaşam düzeni vadilere, nehirlere ve göllere baglı olan avcı ve toplayıcı bir kabile. Sivri uçlu çubuklarla topraktan şalgam kökleri çıkarıyorlar, yaban bitkileri tokhumları topluyorlar, büyük ve küçükbaş hayvanları avlıyorlar, balık tutuyorlar. Su kablumbagasının etini yemek için , kabugunu da kase ve kap kaçak olarak kullanıyorlar. Hasırotları ve sazlardan örgü yapabiliyorlar. Modok kültürünün kahramanı ve totemi bir cins hayvan Kumokums.

" Dünyayı ve herşeyi yaratan Kumokumsdur. O dünyayı şöyle yaratmıştır :
Başlangıçta Kumokums büyük saz gölünün kenarında oturuyor ve yalnızca merak ediyor, çünkü etrafta saz gölünden başka bir şey yokmuş. Bol su var diye düşünmüş, acaba biraz da toprak olsa nasıl olur. Bunun üzerine Saz gölünün dibine erişmeye çalışmış ve beşinci girişiminde gölün dibinden bir avuç çamur çıkarmış. Çamura fiske vurmaya başlamış ve çamur tüm Saz ölünün etrafı çevreleninceye kadar onun elinden taşmış. Daha sonra çamura şekil vererek dagları, nehirleri diger tabiat şekillenmelerini yapmış. Agaçları ve bitkileri topraktan çıkarmış. Kuşları gökyüzüne, balıkları suya , hayvanları da topraga koymuş.Bir kadın bir sepeti nasıl süslüyorsa o da dünyayı öyle süslemiş.

* * * Bir zaman sonra yorulmuş ve zaten de kış geliyormuş. Bir ayı ne yapıyorsa ben de onu yapacagım demiş. Saz gölünün dibinde kendine bir oyuk açmış ve zamanımıza gelineye kadar o tepe kurumuş ve bugün oldugu gibi sert bir kayaya dönüşmüş. Kumokums günün birinde uyanacak ve dünyaya bakıp onun nasıl degiştigini görünvce belki de onu ilk haline dönüştürecektir. ( Kızılderili Mitolojisi -Alice Marriot, Carol Rachlin)

* * * Surinam ve Brezilya'nın yagmur ormanlarında yaşayan Trio kızılderilileri esas olarak avcı-toplayıcıdırlar. Bu orman kabilelerinin pek azının bir koruyucu tanrısı ve ona tapmak için binaları vardır. Evcil hayvanları olmadıgı için yünü bilmezler. İlkel dokuma tezgahlarında agaç kabuklarından kumaş dokurlar. Sepet örer ve çömlek yaparlar. Metal ve taş kullanmayı bilmezler bütün aletleri bitkilerin çeşitli kısımlarından yapılmıştır.Paprava ve Varakuku adında bir yaratılış söylenceleri vardır. Bu söylenceye göre :

* * *Paparava nehir kıyısında balık tutarken, elleriyle Varaka adında bir balık yakaladı, fakat balık elinden kurtuldu, yere zıpladı ve kayboldu. Paparava ne kadar aradıysa da onu bulamadı, tam umudunu kesmişken arkasından bir kadın sesi duydu. Sen de kimsin diye sordu :
Ben Varakayım, yakaladıgın balıgın ruhuyum diye yanıtladı kadın. Beni köyüne götür, nerede yaşadıgını görmek istiyorum. Paparava Varakuyu köyüne götürür. Benim yaşamım çok basittir der Paparava. Evim yok, dışarıda sazların arasında uyuyorum. Yiyecek olarak gördügün sazların yumuşak kısımlarını yiyorum, etli kısımları sulu olur. Nehre döndüklerinde bein hemen bırakma dedi Varaka. Babam yieceklerle gelecek . Yer elması, tatlı patates, yuca ve muz getirecek. Getirdiklerini görmek istiyorum.
Paparava nehrin kıyısında dururken, birden dev bir timsahın agız dolusu bitkiyle kafasını sulardan çıkardıgını gördü ve hemen oradan kaçtı.
Güvenli bir uzaklıga erişince timsahın Varakanın ayakları dibine bir yıgın bitki bıraktıktan sonra nehrin derinliklerine süzüldügünü gördü. Varaka Paparava'yı çagırarak bitkileri nasıl ekmesi gerektigini ögretti. Ve süzülüp gitti. Bitkiler büyürken Paparava Varakanın yolunu gözlemeye başladı. Bitkiler olgunlaşıncaya kadar Varaka gelmedi, sonra bir sabah gelerek Paparavaya bütün yiyecekleri nasıl yemesi gerektigini, yuca bitkisinden ekmek yapmayı, bitkileri hazırlaması için kap kacak yapmayı ögretti. Önceleri yeni yiyecekler Paparavaya çok tatsız geldi, yemesi zor oluyordu. Ancak daha sonra alıştı ve artık saz yememye başladı. İşte halkımız yedigimiz yiyecekler yemeye böyle başladı.
( Dünya Mitolojisi, Donna Rosenberg)

* * *Kuzey Amerika'nın Navajo Kızılderililerinin yaratılış mitosuna göre başlangıçta ilk dünya ya da Siyah Dünya vardı. Üzerinde yaşayanlar yalnızca kanatsız böcekler ile sürüngenlerdi. Günlerden bir gün böcekler bir araya geldiler ve " burası çok karanlık, daha büyük ve aydınlık bir yer bulmalıyız" dediler. Pervane böcegi kendilerine kanatlar yapmayı önerdi ve böcekler çekirgenin önderliginde ikinci dünya olan Mavi Dünyaya geldiler. Burada dört büyük kuşla karşılaştılar. Beyaz Turna, Mavi Balıkçıl, Sarı Gerdanlı Dalgıç ve Siyah Gerdanlı dalgıç. Kuşlarla *böcekler savaşa tutuşurlar, sonunda sag kalan böcekleri çekirge toplayıp Sarı Dünyaya götürür. Mitos böylece insana kadar devam eder. ( Donna, age )

* * *Bengal körfezindeki Andamanlılarda ateş Bilikunun mülkiyetindeydi. Yalıçapkını onu çalmaya kalkıştı. Fakat Biluku uyandı ve yalıçapkını kaçmaya çalışırken peşinden sedef fırlatıp kanadını ve kuyrugunu kesti.Yalıçapkını denize daldı, Betra kudu denilen yere yüzdü ve ateşi orada bekleyen hayvanldan birine verdi., o da ateşi bronz kanatlı kumruya geçirdi. Kumrudan ötekilere geçti. Yalıçapkını yaşadıgı kaza sonucu insan oldu. Biluku da öfkelenerek dünyadaki evini terk etti. O zamandan beri göklerde bir yerde yaşamaya başladı. * ( Campbell, İlkel Mitoloji )


* * * *Bu mitoslar avcı ve toplayıcı ekonomiye sahip olan, mülkiyeti ortaklaşa olarak tanıyan, içlerinde henüz sınıflaşmanın olmadıgı toplum biçimlerinde yaşayan totemci kabilelere ait yaratılış söylencelerinden seçtigim bir demet. Bu toplum biçimine sahip hangi kabile ile karşılaşırsanız karşılaşın mitosları hep aynı temel ögeleri kapsayacaktır. Burada herhangi bir tanrı kavramı, ya da ahret kavramı yoktur. Her şey doganın içerisinde ve yaşamın tüm dogallıgı içerisinde olup bitmektedir. Henüz cezalandırıcı bir güç ortaya çıkmamıştır, çünkü bu kavramlar henüz ekonomiye ve toplum biçimine yabancıdır.

* * * İnsanlar dogdukları andan itibaren toplumun eşit üyesidirler ve bireyler arasında bir sınıf farkı yoktur. İnsanca yaşamak için dogmuş olmak yeterli bir koşuldur. İnsanca yaşamak dogum ile kazanılan bir haktır ve henüz ters yüz edilmemiştir. Tanrının bulunuşu ile birlikte insanca yaşamanın ölümle kazanan bir hak oldugunu görecegiz.

* * * saygılarımla

okinono
23-02-2008, 22:23
Bilincin oluşması ile ilgili olduğunu sandığım son iki yazınızdan sonra, büyü konusuna tekrar dönebiliriz sanırım.

Yaratılış ve bilinç ile ilgili bir inanır olarak zihnimi meşgul eden asıl soru verdiğiniz cevapların dışında şudur.

Neden yaratıldığı net bir teslim inanca dayalı ilken, nasıl oluyorda NASIL yaratıldığı konusunda efsanelerin bezemesi dinlerin kültürünün temelini oluşturuyor?

Bu soru beni tanrının yokluğuna götürmekten ziyade, O'nun varlığının farklı bilinç seviyelerinde farklı söylenceler ile kültür olarak biriktirildiği sonucuna götürüyor.

Yani tanrı bizi bir bilince doğru sürüklüyor biiz istemesekde.

Bu ise beni Tanrı bilinmek istedi ilk yratılışın amacına götürüyor. Öyle ya bir şeyi tam etraflıca bilebilmek için o şeye hakim bir bilince sahip olmak gerekir. Bu sayede,

Tanrı kendini tanıttırmış olurken, tanıyan da tanrının akseden yansıması olmuş olur.
Bu çok karmaşık ve uzun bir süreç olarak görünen durumu, 5500 sene önceden bir insanın kurgulaması ise bana imakansız olarak görünmektedir. Çünkü tanrı bir maddi amaç için beşer tarafından yaratılmış olsayduı hedefleri de kısa vadeli olacaktı.

Neyse, büyü konusuna dönelim.

Daha sonra buralarar geleceğiz nasılsa.

Selamlar

dilaver
23-02-2008, 22:30
okinono, ilkellere ait dört söylenceye yer verdim bir evvelki iletimde. Bunların herbiri avcı ve toplayıcı topluluklar ve toplumsal mülkiyete sahipler. Şayet yeterli gelmediyse daha fazla söylenceye de yer verebilirim. Fakat belirttigim gibi hepsinde aynı ortak öge mevcut. Yani bir tanrı kavramı yok. Doganın dışında bir şey yok. Şimdi siz bu söylencelere bakarak bir tanrı kavramına bu insanların sahip oldugunu nasıl söyleyebiliyorsunuz.


* *saygılarımla

okinono
24-02-2008, 00:38
Tanrı kendini tanıttırmış olurken, tanıyan da tanrının akseden yansıması olmuş olur.
Bu çok karmaşık ve uzun bir süreç olarak görünen durumu, 5500 sene önceden bir insanın kurgulaması ise bana imakansız olarak görünmektedir. Çünkü tanrı bir maddi amaç için beşer tarafından yaratılmış olsayduı hedefleri de kısa vadeli olacaktı.

Neyse, büyü konusuna dönelim.

Daha sonra buralarar geleceğiz nasılsa.

..................Vardığım yerlerden birisnin burası olduğunu bir önceki mesajımda belirtmiştim SEVGİLİ Dilaver.

Ama siz derseniz ki hayır bu 5500 yıl önceden kurgulanabilir; O zaman 5500 yıllık bir yeni kurgu yapmak beşeriyetin yeni hedefi olarak mevcutmudur?

Sanırım tanrı fikrinin olmadığı söylencelerini kabul ederken, olduğu fikrinin bir tersine evrim olduğunu savunuyorsunuz. Oysa bence bu şey gibi,
İlk okulda 2*2= 4 iken lisede 2*2 mod 10 a göre 4 tür.

Sanki insan evrilirken öğrenme ile ilk bildiği de daha bir netleşiyor.
Yani yaklaştıkça netleşen bir görüntü gibi sanki

Ama önce büyü konusunu çözmek gerekiyor bence . bunları daha sonra dile getireceğimiz konular daha çok olacak.

Büyüye neden inanmıyorsunuz Dilaver? Halbuki büyüyü bilimsel olarak çürüttüğünü açıklayan çokta bilimsel makale var diye biliyorum. Bunlardan biraz bahsedin lütfen bize.
Ama kızmadan olsun bu sefer. :)


Selamlar

25-02-2008, 14:26
konunun ulaştığı bu noktayla alakası yok gibi ama sunayım dedim.


DEMOKRASİ VE SOSYALİZM: *

AYRILMAZ BÜTÜN

Demokrasi, Mehmet Ali Aybar'ın hangi yönetim biçimi olursa olsun, toplumların ve de bireylerin vazgeçemeyeceği temel olgudur. Kağıt üzerinde kalan burjuva demokrasisi veya sosyalist demokrasi gibi kavramları şimdilik bir kenara bırakarak Aybar'ın *daha 1946' da bile genel olarak demokrasiden ne anladığını açıklamaya çalışalım.

"Demokrasiyi demokrasi yapan şey onun şüpheci ve hoşgörülü olmayı içermesinde yatmaktadır. ...Demokrasi hükümet işlerinde keramete inanmayan yegane hükümet şeklidir. ...Öteki rejimlerde, monarşilerde, oligarşilerde, diktatörlüklerde, hep keramete ve mutlak bir hakikate inanılır. Bu rejimlerde iktidarı elinde tutanlar halka yol göstermek üzere tabiat üstü bilgilerle donatılmışlardır. Onlar yol gösterir ve buyrulan yoldan yürümekte halka düşer.... Oysa demokrasilerde hakikat değil, hakikatler vardır...Halk bunlardan birisini seçene kadar bunlardan hiçbirini benimsemez. Benimsedikten sonra da halkın tuttuğu müddetçe onu tutar. ...(Ancak) halk tuttu diyerek öteki hakikatlerden yüz çevirmez...benimsediği hakikatin ötekileri susturmasına müsaade etmez. (Ama) bu özellikleri nedeniyle demokrasiyi bir "vasatlar" rejimi olarak da görmemek gerekir. Kısaca, demokrasi iki prensibe dayanır ; ÖZGÜRLÜK VE EŞİTLİK"

Demokrasi. Bir devlet biçimi olmasının ötesinde çok daha anlamlı olarak ve bir yaşam felsefesi olarak ele alınmalıdır. "Zira, demokrasi bir devlet biçimi olmadan önce bir yaşam felsefesi olarak ve Avrupa'da devletten kaynaklanmayan hatta komün hareketlerinde görüldüğü gibi kazandığı özgürlükleri devlete karşı koruyan kimi toplulukların yaşam düzeni olarak ortaya çıkmıştır. Hatta denilebilir ki, devlete demokrasiyi sivil toplum dayatmıştır. Burjuva devrimlerinden sonra devlet aygıtının işleyiş biçimi olarak resmiyet kazanan demokrasinin kökleri sivil toplumdadır." *Ayrıca, sosyalistlerin "demokrasi" sorunun bir üst-yapı sorunu olarak görmeleri ve alt-yapı ilişkilerinin değişmesiyle tüm üst-yapının da değişeceği gibi görüşlerin günümüz dünyasının vardığı konjonktür içinde yeniden düşünülmesi gerektiğinin altını çizen Aybar, demokrasiyi , burjuvazinin iktidar mücadelesi içinde seferber ettiği geniş halk kitlelerinin diğer deyimle sivil toplumun kazanımları olarak görmektedir. Bu kazanımlar değil kaldırılmak daha da ötesine giderek geliştirilmelidir. Yüzyılların birikim olan hukuksal ve politik güvenceler, örgütlenme hakkı, sendikalaşma ve toplu pazarlık hakları gibi kazanımlar sosyalist düzende de mutlaka ve daha güçlü olarak yerlerini almalıdır. Çünkü; "Sosyalizm, insanlığın biricik umududur. Sosyalizm toplumca özgürlük, yani milli bağımsızlık, ve kişilerin gerçek özgürlüğü, eşitliği ve mutluluğu ile gerçekleşir. Sadece toplumun hızlı kalkınması uğruna yukarıdaki hedeflerden hiçbiri aleyhine halka zorla fedakarlık kabul ettirilmez. Sosyalizmin kapitalizme üstünlüğü hızlı bir ekonomik büyüme ve buna bağlı olarak kişilere daha iyi yaşama olanakları sağlanmasından ibaret değildir. Sosyalizmin asıl üstünlüğü somut insanın kendini gerçekleştirmenin tatmini içinde mutluluğa kavuşturmasındadır. Bu da vatandaşın aktif unsur olması, iktisadi, siyasi, kültürel faaliyetlere fiilen katılması, bunları denetlemesi, her kademede söz ve karar sahibi olmasıyla gerçekleşir. Bundan dolayı, demokratik müesseselerin sosyalist toplumlarda özgürlükçü ve katılımcı yönlerden daha da genişletilerek uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Yöneticilerin gerçek seçimlerle işbaşına gelip düşmeleri, kuvvetler ayrılığı, hukuka bağlı devlet, yargı bağımsızlığı ve denetimi, kişisel temel haklar dokunulmazlığı Anayasa Mahkemesi Danıştay, basın özgürlüğü, sendikal özgürlüklükler, çok parti rejimi muhalefetin hakları, referandum gibi vatandaşı iktidarların keyfiliğine koruyan müesseseler, burjuva düzeni ile birlikte çöp tenekesine atılacak şeyler değildir.

Kısaca özetlemek gerekirse Aybar'ın temelde önerdiği şey, temsili demokrasi rejimini doğrudan demokrasiyle bağdaştıracak yeni kurumlarla "sosyalist demokrasinin" oluşturulmasıdır.

Bir anma yazısının sınırları çoktan geçilmiş durumda. Ancak, ilerideki günlerde üzerinde detaylı olarak duracağım bu konuların daha ilk andan, klişelerle üstelik iyice silikleşmiş klişelerle yozlaştırılmasını istemedim. Şimdilik konuyu Aybar'dan *şu alıntıyla bitirmek istiyorum.
"Bilimsel Sosyalizm adı verilen teori her sorunu yanıtlamış ve dolayısıyla 'noktalanmış' bir teori değildir. Gerek teori alanında, gerekse pratikte, yeni yeni sorunlara çözüm bulmak zorundadır. Her bilim teorisi gibi o da eleştiriye açıktır. Yarınlara bakmak ve ilerlemek; karşımıza çıkacak yeni yeni sorunlara çözüm getirmekle olanaklıdır. ...'Raslantısallık' örneğinde olduğu gibi Marx eleştiriye ve tartışmaya açıktı. Bilimsellik iddiası da ancak böyle ciddiye alınır."

Alıntı:Alev Ateş

okinono
28-02-2008, 02:08
Sevgilii Dilaver,

14 sayfanın bir özetini buraya çıkartmak şart olmuş bence.

Haydi bismillah :)

Selamlar.

dilaver
28-02-2008, 02:34
Benim bildigim Bismillah diyen işe soyunmuş demektir oki, kolay gelsin.


* * saygılarımla

okinono
13-03-2008, 20:47
Tam özet çıkartmak için birşeyler tasarlarken, MÖ10000 diye bir film izledim.

Filmin ilk bölümü burası ile benzer kurguda. Ama ikinci bölüm hiç lakasız kalmış. İngilizce orjinal korsanından izlediğim için diyalogların bazıalrnı da kaçırdım. *Altyazısı çıkınca tekrar izleyeceğim ve ondan sonra yazmaya başlayacağım.

Filmi İzleyen varsada izlenimlerini paylaşır ise sevinirim.
Ama şu bir gerçek ki, büyü öyle hemen kenara atılabilecek bir konu değil. Yani var birşeyler sanki. Bugünde internette br linke takılım MSN sayfasındaydı sanırım.

http://galeri.internethaber.com/gallery.php?id=296&no=1

http://www.milliyet.com.tr/content/galeri/yeni/goster.asp?prm=0,5751838&id=1&galeriid=3090#galeriStart

Sanırım özetten önce bu konuyu netleştirmek gerekiyor. İnancın ne dediği malum. Acaba bilim bu konulara nası bir açıklama getiriyor. Bugüne kısa bir dalış yapıp çıkmak şart bence.

En azından benim için bu gerekli. Ama ben bilimsel makalelerde kullanılan terimleri anlamakta zoralnıyorum. O makalelere dayalı olarak yazılan yazılarda hep taraflı olduğu için net bir fikir edinmek zor oluyor benim için.

Aslında hayaletin olması tanrıyı ispat da etmez denebilir. Ama ikinci bir alemin var olduğunu anlamak işte bu büyük bir kapının sonuna kadar açılması demektir.

Selamlar

okinono
09-05-2008, 02:04
Geçenlerde canım sıkkın otururken önüme gelene serzeniyordum. Hayvandan daha aşağı insanlar var diye..

Sonra bunu ciddi bir fikir olarak düşündüm. Sahi evrim tersine işleyebilirmiydi bir zaman sonra.

Hani varya "herşey aslına rücu eder sözü" işte onun gibi. öyleyse evrimin hep devam ettiği bir sav ise bu tersine de dönecektir birgün. Evrim konusunda zır cahil biri olarak aklıma bu takıldı.

Peki başlıkla alakası ne derseniz
İşte bu tersine evrim ile Komünal yaşama da insan kendiliğinden dönecektir demektir.

Veya daha mantık oyunu ile; gelecek aslında geçmiştir de diyebiliriz.

İyi de o zaman meşhur kıssa da ki söze muhatap oluyor insanoğlu.

İyi de paşam biz bu boku niye yedik o zaman :)

....

Neyse biz henüz bu başlıkta daha devlet aşamasına gelememiştik; dikine doğru yol alalım dünya yuvarlak aynı yöndeyiz hepimiz nasılsa...

Sevgili Dilaver, imzanızda Pir Sultan Abdal'ı gördüm..
Pir Sultan a kadar geldiyseniz red bull içmenize gerek yok artık. Başlığı götürecek enerji damarlarınızdaki asil cinde mevcuttur :)


Selamlar

dilaver
09-05-2008, 12:02
evet sen de olmasan kimse bu başlıgı hatırlamayacak, gene başımıza dert aldık herhalde. Halbuki ben etliye sütlüye karışmadan, karınca kararınca kendime göre takılıyordum.

Ama bu sefer bu başlıga birden çok katkı olacagından eminim.

Biraz kampa girelim ve kendimizi toparlayalım.


saygılarımla

Chaos
19-05-2008, 01:28
Burada konuşmam istendiği için yazıyorum. Kusura bakmayın ilk 4 sayfayı okuduktan sonra sona atladım çünkü 21 sayfa olmuş sonra bakarım artık :)

Voodo konusundan başlayalım. Voodo afrika yerlilerinin insanları etkilemek için uyguladığı büyü ayinleridir. Genel olarak buna voodo adını vermemiz ise doğru olmaz. Uygarlık aşamasına ggelmemiş hemen hemen tüm toplumlarda şifacı ya da şamanların insanları etkileyebilme ve iyileştirebilme güçleri vardır.Şamanlar ya da şifacılar yüksek algı ve hisse sahip enerji seviyesi ortalamanın üzerinde olan kişilerden seçilirler.

Burada şuna dikkat etmek gerekir. Bu enerji aslında daha başka bir yazımda da belirttiğim gibi ölçülebilmektedir. Ona yaşam enerjisi denmektedir. Bu enerjinin varlığını ispat etmek için ise şunu söyleyebilirim. Ölü adam ile canlı adam arasındaki fark birinin ceset diğerinin isminin olmasıdır. Yani benimm diriyken bir yaşamım kişiliğim ve ismim olduğu halde ölü halim genel isimm olarak ceset olarak anılır. Ölü vücuda mikroskopla bakarak onu yaşatan molekülü hücreyi bulamayız. Tamamen aynıdır ancak ayrışmakta ve çürümektedir. Gaz ışıl lamba yaklaştırıldığında yüklenip ışımaz. Yüklü Elektroskop yaklaştırıldığında uzakta olduğu ile aynı tepkiyi verir yani hızla boşalır.

Peki gaz ışıl lambayı yaşayanlara yaklaştıralım ve elektroskobu. Birkaç kişi alalım. Biri kızılderili bir şaman, biri afrikadan sıradan bir avcı toplayıcı, diğeri uygar dünyadan bir memur, bir başkası bir şizofreni hastası, diğeri de kanserli hasta olsun. Bunlara gaz ışıl lamba yaklaştırıldığında şamanın tüm bedeninde güçlü ışımalar görülecek elektroskop yavaş bir şekilde yükünü boşaltacaktır. Memurumuz pasiftir onda da ışır ama bazı bölgelerde ölüdür neredeyse ve ışıma azdır. Elektroskop da daha yavaş boşalır. İlkel avcıda da yüksek enerji ölçülür ve tüm bedende benzerdir., bazı küçük sorunlar olabilir ve şamanımız ondaki sorunu hemen anlar ve öneride bulunur. Ancak memura karşı şaman sessiz kalır diğerlerine deçünkü ona göre şizofreni hastasını kötü ruhlar istila etmiştir,kanserlide yaşama isteği hiç kalmamıştır,memur ise hayatı algılama yeteneğinden vazgeçmiştir. Şizofreniye gaz ışıl lamba ve elektroskop testi yapıldığında enerjisi olağandan yüksek çıkacaktır., ancakl kasık bölgesi be baş bölgesi özellikle de göz çevresinde zayıf ışıma olacaktır yani bu bölgelerde enerjisi azdır. Kanserli ise neredeyse ölüye yakın tepkiler verir heleki kanserli bölgeleri ölü varlık ile aynıdır. Yani bedeninde o kadar az enerji vardır ki tamamına artık yetmez ve türlü bölgeler ölmeye başlar. Bu nedenle iyileştiği söylenen kanserliler başka yerden kanser olurlar.

Chaos
19-05-2008, 01:28
Bu örneği verme nedenim büyünün ne olduğunu açıklamaktır. Şamanın ilkel avcıyı iyileştirebileceğini söyledik. Avcı şaman a saygı duyar ve çekinir. Çünkü onda belli oranda yaşamı algılama ve yönlendirme yeteneği mevcuttur. Uygar insan ona inanmaz, inanmadığı için de iyileşemez. İnanmama nedeni uygar insanda bu yeteneğin yok olmuş olmasıdır. Şamanların gücü etkiledikleri insanlardan gelir. Uygarlık öncesi toplum tamamen sağlıklı olduğundan aynı zamanda doğayı açıkça algılarlar ve birbirlerine saf bir güven beslerler. Bu nedenle de hakimiyet kurma arzuları gelişmemiştir komün halde yaşarlar.

İnsan toplumu aşırı nüfus, kıtlık, birbirleriyle mücadele ve bilgi eksikliğinin sonucunda uygarlık aşamasına geçerken aynı zamanda birçok doğal yeteneğini de makinacılık lehine kaybetmeye başlamıştır. Günümüzde şaman kalmamıştır fakat bazı doktorlar diğerlerinden yeteneklidir. Çünkü onlar sadece kimyasallara değil,hastanın ruh haline de bakmaktadır. Bir ilkel yerli ile uygar adamı aynı yükseklikten aşağı bırakıp bacağını kırma deneyi yaptığımızı farz edelim. Yerliyi şamanlara bırakırsak kısa sürede tekrar ayağa kalkacağını gözlemleriz. Ancak uygar memur aylarca rahat yürüyemez,şizofren biraz daha çabuk toparlanır,kanserli ise iyileşmez hatta bacağını kaybedebilir. Şaman yetenekliyse iyileştirme ve etkileme gücü de o oranda artar ancak bu etki için karşısındakinin güveni ve benzer şekilde tepkiye sahip olması gereklidir. Kanserli hastayı doktor a değil de şaman a verirseniz muhtemelen hemen ölecektir. İlkel avcı ise doktora ısınamaz ilaçların onu zayıf düşürdüğünü ruhunu emdiğini söyleyecektir.

İnsanlığın 6000 yıllık uygarlık süreci onda bilgi ve teknik düzeyde ilerleme sağlamışken genel oranda algıda ve yaşantıda, zayıflığa pasifliğe ve köleleşmeye neden olmuştur.

Eğer insanlık tarihini genel sağlık ve yetenek açısından gösteren bir grafik çizecek olursak uygarlık öncesi yüzbinlerce yıl tepe noktada küçük sapmalar olduğunu görürüz. Daha sonra bir düşüş gözlenir bu düşüşün bir noktasında uygarlık aşamasına geçilmiştir. Ancak bu aşlama devam ettiği sürece bilgi ve makinalaşmada artış gözlenirken insanların sıradanlaştığı ve doğal yeteneklerini bir bir kaybettikleri de gözlenir. Örneğin ortaçağ uygarlığın kötü bir aşamasıdır ancak ortaçağda yaratıcılık ve yetenekli insan sayısı çağımızdan ileridir. Çağımızın avantajı ise üstüste eklenerek ilerleyen bilgi düzeyimizdir sadece. Fakat yüz yılda bir bir Einstein, Marks, Mozart gibi dehalar çıkar. Aslına bakılırsa onlar bir şekilde kendi hayatlarını yaşamakta inat etmiş uygarlığın şamanlarıdırlar. Yani algı kapasiteleri sıradan insan gibi değildir. Einstein ın beynini araştırıp neden bu kadar zeki bu adam diyenler makineci olduklarından,Einstein ın bu işin sırrı bilgi değil, içten gelen bir hayal gücü ve heyecan demiş olmasına aldırmazlar. Einstein kişisel bir tanrıya ve genel insan ahlakına aldırmaz sadece doğayı düşünür. Galile de Newton da böyle şeyler söylemiştir ve çevrelerindeki hiç kimseye benzemezler.

Büyünün bu noktadaki işlevi de buna benzerdir. Bazı insanlar bize ilk bakışta itici gelirken,bazılarının söylediklerine inanma eğilimimiz vardır. Tarihe faydası dokunmuş etkili liderleri ölçme şansımız olsaydı enerjilerininn ve sağlıklarının ortalamadan fazla olduğunu ölçebilirdik. Kendi yolunu çizmekte ısrarlı olup sürekli bağlantıda olan yani konsantrasyon sağlayabilen insanlar bir şekilde başarılı olabilirler çünkü onlardaki bıkkınlık çok zor ortaya çıkar. Kırsal kesimde çok baskıcı olmayıp da biraz neşe sahibi olarak büyümüş ve sonra kent e göçmüş kişilerde de hayata tutunma arzusunun sıradan kentsoyludan üstün olduğunu görürüz. Belki bir tanrıya inanıyordur ancak bunun nedeni fazla şey bilmemesidir o tanrıyı ispata ya da bu yolla insanlığı yönlendirip adam etme arzuları yoktur. Oysa kentsoylu ateist bir muhafazakar marksist de hoşgörü açısından da yaşama pozitif bakma açısından da sıklıkla yobazlık görülebilmektedir o her şeye düşman gözüyle bakabilir.

İşte büyünün işlevi de bununla ilgilidir. İnsanın aslında enerjisi ve onun hareketiyle varolduğu doğu tıbbında bilinir. Bu enerji maddeden bağımsız, ölçülemez doğaüstü değildir. Hayatın da oluş nedenidir. Canlılık ve bilinç içine doğaüstü ruh üflenmiş bir madde torbasından ibaret değildir çünkü. Bu noktada da aslında şamanların en saf halinde tanrılara yalvarmadıklarını görürüz. Yaptıkları büyüler,yönteemler iyileştirmeler bir disiplik ve konsantrasyon sonucudur. Zayıf iradeli,hayatlarını ilahi ya da güncel korkularla sürdüren insanlarra küçük bir müdahale ile etkileyebilirler. Güçlü dizgeleri iyileştirebilirler.

Modern kent toplumu tamamen makineleştiği için bu tür kişilerden çekinir. Modern bilim içine sızan teist kaynaklı yönlendirmöeler yani kapitalizmin herşeyi metalaştıran ve cansızlaştıran mistik-mekanik anlayışınca doldurulduğundan kitleler büyüden korkar onu doğa üstü sanır. Çünkü resmi düşünce mistiktir yani doğa ötesine ertelemiştir arzuları ve yaşamın güzelliğini.

Demokrasi ise bu noktada sosyalizmin karşıtı değildir bana göre. Benim sosyalizme eleştiri noktam da daima bu gerçeklerle bağıntılıdır. İnsan uygarlığı sadece hayatta kalabilecek kadar enerjiyle yaşayan,nefesi zayıf,enerjisi düşük,sevgi ve çalışmma arzusunu yitirmiş,kambur ve sağlıksız kasılı kaslarıyla doğayı algılayamadığından makineci işlevlere indirgeyip hiyerarşik mistik öznelere öykünen insanların neden olduğu bir yapıdadır. Eğer onları bilinçlendirip uyanmaları yani topyekün potansiyellerinin farkına varıp bunu uygulamaya geçirmedikleri sürece; yani herhangi bir devrim sonrasında hayatı yönlendirmeye,karar almaya teşvik edilmedikleri taktirde sosyalizm başka bir hükümdarlık olacaktır. Sorun sosyalistlerin kötü olması değil, binlerce yıldır yeteneğini ezilerek kaybetmiş insanlığın mekanik-mistik ya da gizemci-mistik düşüncelerin tutsağı kalmış olmasıdır. Oysa hiç bir büyüccü ya da şaman tanrıya kişilik vermemiştir ve tapınma töreni yoktur. Bütün bunlar uygarlık aşamasından sonra ataerkil köle ahlakınca kurumlaştırılmış mülkiyet ahlakının ve hukukunun sonucudur. Demokrasi bu haliyle biçimsel kalacaktır çünkü kitleler pasiftir. Kriz anında coşkusal veba tepkisi verecek ve faşizme yöneleceklerdir. Sosyalizm de bu noktada kitlenin uyrukluğundan ötürü hükümranlığa dönüşecektir. Bu nedenle dilaver in sosyalizm ile demokrasi sentezini anlayabiliyorum sosyalist ideoloji adına. Ancak yöntem olarak devrim sonrası bu anlayışı kapitalizme karşı sürdürmek olanaksız olduğundan, anarşist bir yol u ve topyekün devrimi düşünüyorum. Çünkü 6000 yıllık pasifizm ve korku hastalığının iyileşebilmesi kaybedecek bir şeyi bir bağımlılığı kalmayacak bir kitleyi gerekli kılıyor.Bu insanlar bu şekilde baktığı sürece onların özgür olabilmesi mümkün değil çünkü özgürlüklerinden kaçıyorlar. İnsanlığın ortalamada maksimum iyi niyetle % 80 i zinciri çözüldüğünde eyvah diyerek korkan kişilerden oluşuyor. Zincirleri çözülünce ilk aklıllarına gelen de coşkusal veba tepkisidir. O nedenle şu aşamada demokrasiden vazgeçmek Dünya toplumu için intihar olacaktır.

okinono
19-05-2008, 01:51
Sevgili Chaos,

Emek ürünü bu yazınızı satır satır okudum. Ve bu başlığa layık bir yazı olarak kayıt ettim.

İçerisinde katıldığım yerler ile katılamadığım yerler eşit sanırım.
Özellikle şu pasaja bayıldım.

"İnsanlığın 6000 yıllık uygarlık süreci onda bilgi ve teknik düzeyde ilerleme sağlamışken genel oranda algıda ve yaşantıda, zayıflığa pasifliğe ve köleleşmeye neden olmuştur. "

Buna gerekçe olarakta, Demokrasi ise bu noktada sosyalizmin karşıtı değildir bana göre. Benim sosyalizme eleştiri noktam da daima bu gerçeklerle bağıntılıdır. İnsan uygarlığı sadece hayatta kalabilecek kadar enerjiyle yaşayan,nefesi zayıf,enerjisi düşük,sevgi ve çalışmma arzusunu yitirmiş,kambur ve sağlıksız kasılı kaslarıyla doğayı algılayamadığından makineci işlevlere indirgeyip hiyerarşik mistik öznelere öykünen insanların neden olduğu bir yapıdadır. Eğer onları bilinçlendirip uyanmaları yani topyekün potansiyellerinin farkına varıp bunu uygulamaya geçirmedikleri sürece; yani herhangi bir devrim sonrasında hayatı yönlendirmeye,karar almaya teşvik edilmedikleri taktirde sosyalizm başka bir hükümdarlık olacaktır. Sorun sosyalistlerin kötü olması değil, binlerce yıldır yeteneğini ezilerek kaybetmiş insanlığın mekanik-mistik ya da gizemci-mistik düşüncelerin tutsağı kalmış olmasıdır. demişsiniz.

Burası ve son cümle Dilaverin cevaplaması gereken bölümlerin başında geliyor sanırım.

Ben kendimle alakalı olan bölüme bir kitap önerisi ile katkıda bulunayım.

Demişsinizki; Oysa hiç bir büyüccü ya da şaman tanrıya kişilik vermemiştir ve tapınma töreni yoktur. Bütün bunlar uygarlık aşamasından sonra ataerkil köle ahlakınca kurumlaştırılmış mülkiyet ahlakının ve hukukunun sonucudur.


B Harfinin 10.000 Yıllık Hikayesi- Doğan Erçetin- 47 Numara Yayıncılık-2007 bu kitabi okumanızı tavsiye ediyorum. Fikirleriniz benim için önemli. Fiyatı sanırım 7 YTL civarında.

İsminizin neden chaos olduğu konusunda da ilginç bulgulara rastlayacaksınız.

Ayrıca bu yazınıza bağlı olarak, "Hiç savaş olmasaydı" adlı başlığıda gözden geçirerek katkıda bulunmanızı isteresem umarım sizi zorlamış olmam.

Katkılarınız için teşekkür ederim.

Evet Dilaver; top sende. chaos iki sıfır önde gibi başladı maça; hakem taktir haklarını chaostan yana kullanmakta bir beis görmüyor ona göre. :D:D:D
Selamlar

evrensel-insan
19-05-2008, 02:32
Saygideger arkadaslar;

İnsanlığın 6000 yıllık uygarlık süreci onda bilgi ve teknik düzeyde ilerleme sağlamışken genel oranda algıda ve yaşantıda, zayıflığa pasifliğe ve köleleşmeye neden olmuştur.Chaos.

Yukaridaki tesbite aynen katiliyorum.Soyle bir varsayim yapalim.Gozunuzu aciyorsunuz ve iki yoldan birine giriyorsunuz.Tarihsel olarak, o yoldan geri donemiyorsunuz.Bu yol sizi bugunlere getiriyor.Oyle bir yol ki, her an ve her donemde-oyle yada boyle- sorun getiriyor.

Yanlis yolda oldugunuza bir turlu karar veremiyor ve bunu algiliyamiyorsunuz.Tarihsel olarak, tabi ki bu girilen yolun basina donup, ters istikamete gitme olanaginiz yok.-Fiziksel olarak-

Isin birde dusuncesel yonu var.Dusuncede yer etmis olan butun bu yolun getirdikleri, hafizada kazili ve alisilagelmis bir dusunme uretmekte.

Iste burada yapilabilmesi gereken, bireysel temelde bu dusunceyi tamamen bosaltmak.Yani o ilk adim da dahil;tum dusuncenin kaydettiklerini, dusunceden atabilmek-yani dusuncenin evrensel sinir ve temeline varabilmek.Uzerinde bulunulan yolun, semasi, icerigi,temeli,resmi.

Bunu yapabilmek icin, bir alternatif gerekiyor, aksi bosluga dusmektir.Dusuncenin bosaltimi tamamen gerceklestikten sonra;iste o baslangic noktasindasiniz.Tabi ki yonunuzu bu sefer tamamen aksi istikamete yonelteceksiniz.

Benim 1994 ten beri yaptigim bu.Dusuncede ne varsa nedenleyip-sorgulayip, bosaltip, ihtiyaci olunanlari ve gercekci temelde olmasi gerekenleri koruyup, yeni dusunce uretmek, ki bu da bana gore;birey olabilme, saygi, insan olabilme, vicdan, insanlik,disaridan bakis acisi, notr algilama,bireysel kararlilik ve azim, insani yasam ve iliskiler.Tabi ki alternatif dusuncemin verdigi ve yonlendirdigi temelde.

Saygilarimla;
evrensel-insan

dilaver
19-05-2008, 05:32
Sosyalizm de bu noktada kitlenin uyrukluğundan ötürü hükümranlığa dönüşecektir. Bu nedenle dilaver in sosyalizm ile demokrasi sentezini anlayabiliyorum sosyalist ideoloji adına. Ancak yöntem olarak devrim sonrası bu anlayışı kapitalizme karşı sürdürmek olanaksız olduğundan, anarşist bir yol u ve topyekün devrimi düşünüyorum. Çünkü 6000 yıllık pasifizm ve korku hastalığının iyileşebilmesi kaybedecek bir şeyi bir bağımlılığı kalmayacak bir kitleyi gerekli kılıyo

Sınıflı toplumların yaptıgı şey başları ayak, ayakları baş yapmasıdır. Toplum ters yüz edilmiştir ve dogumla kazanılan yaşama hakkı, ölümle elde edilen bir hak haline getirilmiştir. 6000 sene zarfında da kitleler uyuşturulmuş, pasifize edilmiştir. Buna ideolojik saldırı diyoruz. Yogun olarak da yaşıyoruz.

Peki kitleler bu ideolojik bombardımandan nasıl kurtulacaklardır. Buna iki çözüm öneriliyor. Birincisi öncü savaş tezidir ve kitle dinamiginin sıni bir durum oldugu öne sürülür ve silahlı mücadeleye girişilirse kitlenin de bunu takip edecegi söylenir, digeri ise chaos un önerdigi sag ve umutsuz yaklaşımdır. Bir şeyler yapmama tazidir.

Gerçekte işçi sınıfına bilinç dışarıdan taşınır ve işçiler bu bilinci kitle mücadelesi içerisinde, sınıf mücadelesi içinde edinirler. En büyük deneyim ve bilgi edinme yolu sınıf mücadelesinin pratigi içerisinde işçilerin kendi pratikleridir. Pratik tek yok göstericidir. O halde bu yol göstermeyi saglayabilecek bir öncüye ihtiyaç vardır. Sınıf bilinçli işçilerin en ileri , en fedakar, en mücadeleci unsurlarını kapsayacak bir örgüt, bunun ismi de partidir.

Kapitalizmi devirebilmek ve insanları 6000 yıllık yoz ideolojiden kurtarmanın tek yolu örgütlü macadeledir, açıkçası ben chaos un örgüt olmadan nasıl mücadele edecegini hali hazırda anlamış degilim.

Bu örgütlülük hayatın her türlü alanında olmalı, her kesim insanı içerisinde barındırmalı ve her düzeyde örgütlülügü içermelidir. Ekonomik örgütlülükten, mahalli örgütlülükten en üst biçimi olan partiye kadar. İnsanlar hayatın her alanında örgütlenirken kaçınılmaz olarak yeni toplumun da yaratımına girişirler. Latin Amerikada görülen , paranın geçmedigi degişim pazarları, mal mübadelesinin oldugu pazarlar buna bir örnektir. Yani örgütü reddederek bir yere ulaşmak mümkün degildir. Örgütü ve örgütlülügü reddetmek mücadeleyi reddetmekle eş degerdir.

Sınıflı toplumu yıkmak nasıl uzun ve biteviye bir çaba ise , yeni insanı yetiştirmek ve egitebilmek de en uzun ve en biteviye bir çabadır. Kolay degil 6000 senelik bir gelenek ve şekillenmeden bahsediyoruz ve bunun 50-100 yılda gerçekleşebilecegini umuyoruz.

Üretimin toplumsal niteligi bize zaten yeni toplumun ekonomik temelini saglamıştır, sorun üretim ile mülkiyet arasındaki çelişkiyi çözebilmektir. Derdimiz budur. 1928 e kadar yaşanan süreç içerisinde Ekim devriminde bunun en geniş pratigi yapıldı ve veriler bize yeni insan hakkında, işçi demokrasisi hakkında yeteri kadar malzeme vermektedir.

Sorun mülkiyetin tekrar bürokrasinin eline geçme tehlikesi, partinin proleteryanın işini devralmasıdır. Demek ki kavranacak halka budur. 28 e kadar olan süreçte parti üyeleri aynı devrim öncesi koşullarda oldugu gibi en düşük ücreti alırlardı, parti üyesi olmak fedakarlıkla özdeşti. Koünist olmak hayatını ve her şeyini hiçe saymak demekti. Ancak daha sonra degişti ve tam tersi uygulandı, sonuç bürokrat burjuvanın doguşu ve kapitalizmin restarosyonu oldu. Daha dogrusu devlet kapitalizmi oldu. Peki bu engellenebilir mi, evet. Tüm iktidar sovyetlere sloganı bunun için atılmıştır ve tüm iktidar sovyetlerde olmalıdır. Yerel iktidarlar olmalıdır, nitekim komüne giden yol da budur.

Burjuvaziye karşı her devrim öncelikle ulusal olmalıdır. Çünkü degişik sevilerdeki ülkelerdeki devrimci işçilerin ilk hedefikendi ulusal burjuvazileridir. Öncelikle yerel iktidar alınmalıdır. Dünya devrimi bu perspektiften ele alınmalı ve devrim kesintisiz sürdürülmelidir. Süreçte gördügümüz bunun tam tersi olmuştur. Özellikle faşizm tehlikesi karşısında Komintern politikaları gevşetmiş ve sonunda kendini tasfiye etmiştir. Kominternin tasfiyesinin tek şartı dünya devrimi olmalıydı, olmadıgına göre burada bile hata oldugu net bir şekilde görülebilir. Demek ki Dünya devrimini hedefleyen bir beşinci enternasyonal olmazsa olmaz bir koşuldur.

Bir ülke devrimini yapmış olsa bile ön şart dünya devrimidir. Dünya devrimi gerçekleşmedigi sürece kapitalizm, meta ekonomisi var oldugu sürece burjuvazi her an, her saniye kendi kendini yeniden üretecektir. Bir ülkenin devrimini gerçekleştirmiş olması sorunun daha başıdır ve dünya çapında meta ekonomisi var oldugu sürece zafer saglananamamıştır.

devam edecek

saygılarımla

dilaver
19-05-2008, 06:54
kapitalizm de, sosyalizm de insanlara kurtuluş reçeteleri sunarlar. Kapitalizmdeki bireysel kurtuluştur, digerlerinin mahvına ve onların üzerlerine basarak kurtuluştur. Ekonomik olarak önde başlayanların haricindeki yıgınlara da bu seçim önerilmektedir. Meta ekonomisinin oldugu her yerde bu öneri geçerlidir. Demek ki sosyalist bir iktidar altında bile olsa, ürünler degişim degeri için üretiliyorsa, ve üretici ürünün denetiminden yoksunsa her an eski topluma geriye dönüş tehlikesi vardır. Bunun denetimi ancak, tabandan tavana örgütlenmiş geniş bir işçi demokrasisi ile mümkün olabilir. Sınıfın en ileri ve en fedakar unsurları ise bunun denetleyici ve yönlendiricileri olmalıdır.

Taban bürokratlaşmayı denetlemelidir, tavan ve en ileri unsurlar ise en aşagı yaşam ve gelir koşulunu seçerek buna örnek olmalıdırlar. Ve yönetim kadroları asla üretimden kopmamalıdırlar. Bürokrasi ve memuriyet zaten kapitalizmin maddi temelidir. Üretimden kopuk ve rütbe gibi ayrımlara sahip bir ordu zaten kapitalizmin temelidir. Yeni insan herkesin üretime katılacagı bir düzen içerisinde iş satlerinin kısaltılmasıyla ulaşılacak bir hedeftir. Ve bu insan hiç bir zaman toplumsal kurtuluşu unutmamak zorundadır.

Bunun yolu ise dünya devrimidir. Bir sosyalist ülke herhangi bir degişim degeri ilişkisi içerisine giriyorsa kapitalizmin maddi temeli var demektir. Bunu denetlemesi gereken ise en ileri kadrolar olmalıdır.

Bu bir ütopya mıdır, zannetmiyorum. Sosyalist ekonomi üretim verimliligin sagladıgı ve kendi kendine yeterli oldugu sürece dünya devrimine de hizmet eder. O sosyalist ülkenin kapitalist sistemin dışına çıkması zaten kapitalizmin pazarını daraltmış demektir ve bu da diger kapitalist ülkeleri etkiler. Ag genişledigi müddetçe en ileri kapitalist ülkeler bile bundan etkilenecekler ve sonunda sömürüyü kendi işçileri üzerine yönelteceklerdir, bu da o ülkelerdeki sınıf mücadelesini derinleştirir. o halde sosyalist ülkenin elinden geldigince sistem dışına çıkması ve temel hedefinin bir dünya devrimi olması gerekmektedir.

Şimdi, bugün için degerlendirmelerimizin temelini dayandırdıgımız nokta hep Sovyet deneyimi olmakta. Sovyet deneyimini bir örnek alınacak ve ders çıkarılacak durum olarak ele almak yerine bunu mutlaklaştırıyoruz. Halbuki yapmamız gereken aksayan yerleri nasıl düzeltebilecegimiz noktasıdır.

İnsanlar en ilkel dönemlerinde demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak geliştirebilmişlerdi. Ne zaman ki mülkiyet ilişkileri zorunlu olarak sistemi ileriye taşıdıi sınıflı toplumlar bu demokrasi ve ortaklaşmacılıgı da ortadan kaldırdı. Üretici güçlerin gelişmesi için zorunluydu bu. Ama şimdi tam aksine , sınıfların varlıgı ve mülkiyet ilişkileri üretici güçlerin gelişmesinin önünde bir engel haline gelmiştir, artık gelişme ve ilerleme degil yıkım ön plandadır, artık üretici güçlerin gelişebilmesi için özel mülkiyet yetersiz kalmıştır. Üretimin geldigi aşama ve teknoloji bir ortaklaşmacı ilerlemenin önünü açmıştır. Sorun itelemekte yatmaktadır.

Mülkiyet ilişkilerinin vardıgı boyut ve pazar için üretim peşinde bir yıkımı da beraberinde getirmektedir. Bu yıkımı aşmanın tek yolu ise ters çevrilen döngüyü ayakları üzerine oturtmakla mümkündür. Ulaşılan teknolojik dönemde ilkellerin binlerce yıl boyunca uyguladıgı demokratik ve paylaşımcı yaşam tarzını gerçekleştirebilmek için her türlü imkanı bize sunmaktadır.

Yeni insan modeli sınıf mücadelesi içinde kendiliginden gelişmektedir. Ancak yapılması gereken önce ulusal, sonra da global bir devrim hedefinden asla vaz geçmemektir. Geçmiş tecrübelerin hatalarından dersler çıkarmak ve aksayan yönlerini düzeltecek tedbirler almak o kadar zor degildir.

saygılarımla

okinono
19-05-2008, 07:50
Bir ülke devrimini yapmış olsa bile ön şart dünya devrimidir. Dünya devrimi gerçekleşmedigi sürece kapitalizm, meta ekonomisi var oldugu sürece burjuvazi her an, her saniye kendi kendini yeniden üretecektir. Bir ülkenin devrimini gerçekleştirmiş olması sorunun daha başıdır ve dünya çapında meta ekonomisi var oldugu sürece zafer saglananamamıştır.
TALES'in Reddi, İyonyalıların Felsefesinin ölümünün şart olduğu iddiası sanırım. 1-1

Bunun yolu ise dünya devrimidir. Bir sosyalist ülke herhangi bir degişim degeri ilişkisi içerisine giriyorsa kapitalizmin maddi temeli var demektir. Bunu denetlemesi gereken ise en ileri kadrolar olmalıdır.
Bu bir ütopya mıdır, zannetmiyorum. Sosyalist ekonomi üretim verimliligin sagladıgı ve kendi kendine yeterli oldugu sürece dünya devrimine de hizmet eder. O sosyalist ülkenin kapitalist sistemin dışına çıkması zaten kapitalizmin pazarını daraltmış demektir ve bu da diger kapitalist ülkeleri etkiler. Ag genişledigi müddetçe en ileri kapitalist ülkeler bile bundan etkilenecekler ve sonunda sömürüyü kendi işçileri üzerine yönelteceklerdir, bu da o ülkelerdeki sınıf mücadelesini derinleştirir. o halde sosyalist ülkenin elinden geldigince sistem dışına çıkması ve temel hedefinin bir dünya devrimi olması gerekmektedir.

Bireysel haz ve nefislerin ön planda pazarlama argümanı olarak kitle iletişim organları ele geçirilmeden bu nasıl gerçekleşebilir ? El cevap AÇLIK... 2-2

Şimdi, bugün için degerlendirmelerimizin temelini dayandırdıgımız nokta hep Sovyet deneyimi olmakta. Sovyet deneyimini bir örnek alınacak ve ders çıkarılacak durum olarak ele almak yerine bunu mutlaklaştırıyoruz. Halbuki yapmamız gereken aksayan yerleri nasıl düzeltebilecegimiz noktasıdır.
İnsanlar en ilkel dönemlerinde demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak geliştirebilmişlerdi. Ne zaman ki mülkiyet ilişkileri zorunlu olarak sistemi ileriye taşıdıi sınıflı toplumlar bu demokrasi ve ortaklaşmacılıgı da ortadan kaldırdı. Üretici güçlerin gelişmesi için zorunluydu bu. Ama şimdi tam aksine , sınıfların varlıgı ve mülkiyet ilişkileri üretici güçlerin gelişmesinin önünde bir engel haline gelmiştir, artık gelişme ve ilerleme degil yıkım ön plandadır, artık üretici güçlerin gelişebilmesi için özel mülkiyet yetersiz kalmıştır. Üretimin geldigi aşama ve teknoloji bir ortaklaşmacı ilerlemenin önünü açmıştır. Sorun itelemekte yatmaktadır.
Mülkiyet ilişkilerinin vardıgı boyut ve pazar için üretim peşinde bir yıkımı da beraberinde getirmektedir. Bu yıkımı aşmanın tek yolu ise ters çevrilen döngüyü ayakları üzerine oturtmakla mümkündür. Ulaşılan teknolojik dönemde ilkellerin binlerce yıl boyunca uyguladıgı demokratik ve paylaşımcı yaşam tarzını gerçekleştirebilmek için her türlü imkanı bize sunmaktadır.

Mülkiyeti doğuran en önemli etken kişisel haz duygusudur. Aidiyet duygusu ise ancak başka bir şeye aidiyet ile bir merkezde toplanabilir. İşte çoğu zaman güç ile aidiyet arasında oluşan kavram karmaşası bence Sovyet devriminin tek merkeze değil, halkın bireysel aidiyetlerini yönetme yoluna gitmesi ile aksamıştır. Böylecede Dilaver'in şu cümleleri kaçınılmaz olmuştur.
Komünist olmak hayatını ve her şeyini hiçe saymak demekti. Ancak daha sonra degişti ve tam tersi uygulandı, sonuç bürokrat burjuvanın doguşu ve kapitalizmin restarosyonu oldu. Daha dogrusu devlet kapitalizmi oldu. Peki bu engellenebilir mi, evet. Tüm iktidar sovyetlere sloganı bunun için atılmıştır ve tüm iktidar sovyetlerde olmalıdır. Yerel iktidarlar olmalıdır, nitekim komüne giden yol da budur.

Buradaki Tüm İktidar Sovyetlere sloganının atılmış ve başarılamamış olması, başka yolun aranması için acaba ne zaman yeterli bir gerekçe olacaktır. Şüphesiz açıkca ifade edildiği gibi artık, "Komünist olmak hayatını ve her şeyini hiçe saymak demekti. Ancak daha sonra degişti ve tam tersi uygulandı, cümlesinin yazılmasına neden olan sebepleri ve pratikteki aksaklıkların ne olduğu ve nasıl ortadan kaldırılacağı konusunda amerikaya yeniden keşfetmek yerine, tarih boyunca uygulanan ve hep başarılı olmuş yöntemi kabul etmek zamanı gelmedi mi?

Teşekkürler Dilaver. Güzel yazıydı. 3-2 Dilaver önde.

Sayın seyirciler maç çok gollü geçeceğe benziyor sakın bizden ayrılmayın. :)

Selamlar

meaculpa
19-05-2008, 08:51
İlgi ile takipteyim de dayanamıyor ve sazanlığı göze alarak soruyorum Sayın Okinono; neymiş tarih boyunca hep uygulanan ve de tutarlı faydalar sağlayan bu sistem ? ( tariz var gibi)

okinono
19-05-2008, 10:04
Merhaba Meaculpa,

Söz sırası Caosta önce onu dinlemeyi teklif ediyorum.
Sona Dilaver zaten duramaz sallar bana, oradan öğrenirsiniz :)
Selamlar

dilaver
19-05-2008, 10:13
saygıdeger okinono

Bu başlıgı bir maç alanına çevirmenizi yadırgıyorum, chaos un da yadırgayacagına eminim. Bu başlık bilgi amaçlı olarak şimdiye kadar yol aldı, bırakalım bundan sonra da öyle gitsin. Chaos ile aramda bir maç rekabeti oldugunu zannetmiyorum, onun da bu şekilde düşünmeyecegine eminim.

Kaldı ki ilk başta yazılanlar haricinde genellikle bu başlıga katkıda bulunanlar üretim araçlarının toplumsal nülkiyetinde en azından soguk bakan kişiler. Bir orta yol bulabilmemiz zoe olabilir, ama her birimiz bildiklerimizi ortaya koyarsak, dagarcıklarımızdakilerini dökebilirsek daha verimli olabilecegimizi düşünüyorum.

İzledigim kadarıyla katılımı az da olsa izlenme oranı yüksek bir başlık. Daha sonra geniş bir biçimde devlet ile devam etmeyi planlıyorum. Zaten en az 10 sayfa evvel böyle bir niyetimiz vardı.

saygılarımla

okinono
19-05-2008, 10:22
Doğru diyorsun Dilaver. Haklısın.

Belki devam etmeden bir özet çıkartamalısınız. Sonra o özete göre yorumumuzu yazıp sonra devlete geçebiliriz. Hiç olmazsa gerideki 20 sayfayı herkez okumak zorunda kalmaz.

Aslında 5 veya 6 sayfa önce ben niyet etmiştim böyle bir özete ama olmadı. Belki siz yaparsınız.

Selamlar.

dilaver
19-05-2008, 10:31
saygıdeger okinono

İlk sayfalardaki tartışmalar haricinde burada yazılanlar zaten özet. Dikkar edilirse neredeyse burada bir uygarlıgın, homo sapiensin geçmişini ele alıyoruz. Bazen biraz detaylara girdigimiz oluyor ama zaten özet olarak gidiyoruz. Özetin özeti de olamaz diye düşünüyorum. Gerçi sizin ve benim bu iletilerimin çıkarılması ya da benzer iletilerin çıkarılması konuyu belki bir iki rahatlatabilir ama bildigim kadarıyla meaculpa bu başlık ile bu sitede kalmıştı. :)

saygılarımla

pante
19-05-2008, 10:33
Sovyet, şura, konsey demek herhalde.
Kökeni tavsiye, danışma anlamı taşıyor ama İşçi Konseyi olarak düşünülmüş sanırım.
"Tüm iktidar Sovyetlere" ne demek?

dilaver
19-05-2008, 11:04
sovyet birlik, şura demek. Ekim devrimi öncesi işçi, köylü ve asker sovyetleri, konseyleri, birlikleri kuruluyor. Bunlar sınıf mücadelesi pratigi içerisinde kuruluyor ve devletle çatışma içerisinde bir iktidar organı işlevini görüyorlar. Aslında kendiliginden oluşan bu sovyetlerin yaptıkları bolşeviklere yeni devletin nüvelerini veriyor. Bu pratik onlara iktidar organını da ögretiyor ve Ekim devriminde şiar Tüm İktidar Sovyetlere dir.

Sovyet sistemi pratikten çıkmıştır, kitleler kendiliginden bulmuşlardır bu örgütü ve mücadele onları böyle bir örgüte zorunlu kılmıştır. Bizim de şiarımız tüm iktidar sovyetlere olmalıdır, ya da şuralara ya da ne derseniz deyin, ama asla partiye degil.

Parti parti ise şayet zaten orada dogru taktikleri ile önderligi alır. Yoksa komünizt olmanın ne özelligi kalır.

saygılarımla

mutluluk35
19-05-2008, 11:44
Demokrasi, kendisini en az savunabildiği halde,ayakları üzerinde en dik durabilen ve böylece belki de üzerinde düşünülmesi en çok gereken fenomen olarak karşımızda duruyor.

Sovyetlerin başarısızlığı teorinin pratiğe uygulanamayışından mı kaynaklanır,yoksa sorun bizzat teoride midir, tartışılır.Ancak SSCB'deki sovyetler piramidinin yukarıdan aşağıya doğru oluşu,yani bir alt organın kendi üstüne mutlak itaatle bağlı kalmak zorunda oluşu,sistemin çökmesinde rol oynayan en büyük sebeplerden biridir.Bu hiyerarşi ise diktatörlük kavramının olmazsa olmaz koşuludur.Konseyler,piramid sisteminde örgütlenmiş birimler olarak üst otoriteyi etkileme ve yönlendirme yeteneği-ne sahip olmalıdır diyorsak,bu zaten demokrasinin kendisidir ki en alt birim de insandır.

dilaver
19-05-2008, 12:01
sayın mutluluk

Bu başlıgı açma nedenim, bir yaşam biçimi olarak demokrasi ile bir devlet biçimi olan demokrasi arasındaki farkı vurgulamaktı. Bizim amacımız demokrasiyi bir devlet biçimi olmaktan çıkararak bir yaşam biçimi haline getirmektir. Tüm Komünistlerin ideali ve ülküsü budur.

Bu başlıkta en son girmemiz gereken şey Sovyet deneyimidir. Kaldı ki sizin bahsettiginiz olay gene kulaktan duyum ve saptırmadır. Çünkü Bolşevik devriminin lideri Lenin pek çok kere partide azınlıkta kalmış ve daha sonra tartşıp ikna ederek tezlerini kanıtlamıştır. Lenin Nisan tezlerini formüle ettiginde herkes ona karşı idi.

Bolşevik partisinin 28 lerden sonraki bürokratizme dönüşü ile devrim esnasını karıştırmamak lazım. Ama gene de biz bu tartışmayı en sona bırakalım ve tüm konuyu inceledikten sonra deneyimlere gelelim. Teorik olarak uzlaşabiliyorsak ortak pratik bulmak kolay. Sovyet pratigi ne zaman bu piramide geçmiştir, önemli olan bunun saptanmasıdır.

saygılarımla

meaculpa
19-05-2008, 12:39
saygıdeger okinono

İlk sayfalardaki tartışmalar haricinde burada yazılanlar zaten özet. Dikkar edilirse neredeyse burada bir uygarlıgın, homo sapiensin geçmişini ele alıyoruz. Bazen biraz detaylara girdigimiz oluyor ama zaten özet olarak gidiyoruz. Özetin özeti de olamaz diye düşünüyorum. Gerçi sizin ve benim bu iletilerimin çıkarılması ya da benzer iletilerin çıkarılması konuyu belki bir iki rahatlatabilir ama bildigim kadarıyla meaculpa bu başlık ile bu sitede kalmıştı. :)

saygılarımla

Ben bu konu başlıgında ki toydum o zamanlar:) konuların bölünmesini önermiştim çünkü başlık adına yazıların hepsi çok değerli ve emekle ortaya konmuş, daha rahat okunur falan diye düşünmüştüm ama vazçetim önerimden, çünkü bu konu bütün olarak degerlendirilmeliydi. Nitekim bu başlık sayesinde de sitede kaldım. Bütün yazılar böyleyse allah dedim, ben cehenneme düştüm;)

Burdan dilavere teşekkürü borç bilirim ayrıca, bu arada merhaba okinono:) bekliyorum tekamül edecek koşulları...

mutluluk35
19-05-2008, 12:52
sayın dilaver
''bu tartışmayı en sona bırakalım'' demeniz benim açımdan demokrat ve komünist bakış açıları arasındaki farkı dile getirir.Çünkü birisi belirttiğiniz gibi bir ideale ve ülküye inanmışken(ki faşist ya da komünist diktatörlükler son tahlilde meşruiyetini bu ülküden alır),diğeri ise özgürlüğü bir yöntem olarak benimsemiştir.Marxist teori ise yöntemsel özgürlüğe,kendi kutsal amacına varmada engel teşkil edeceği gerekçesiy-le karşıdır.

Lenin'in tezlerini ''tartışıp ikna ederek'' kanıtlaması biraz manidardır.Böyle olduğunu kabul etsek bile bireysel olaylardan ziyade, örgütsel davranışlara ve onların dayandığı hukuk düzenine bakarsak daha sağlıklı sonuçlar elde edebiliriz.Örneğin Sovyet Supremin anayasal yetkileri,komünist partinin iktidar alanı,kuvvetler birliği ilkesi 'ne göz atabiliriz.Rejimin eleştirilememesi ne demektir ya da seçimlerde kooptasyon yöntemi ne anlama gelir, sorularına cevap arayabiliriz.Teorik olarak insanın mutsuzluğunu amaç edinen bir ideolojiyle henüz karşılaşmadım.Bizi ilgilendiren pratiğe uygulandığında ortaya çıkan tablodur.

Neyse biz bunları 'en son' a bırakalım..

okinono
19-05-2008, 20:04
Teorik olarak insanın mutsuzluğunu amaç edinen bir ideolojiyle henüz karşılaşmadım.Bizi ilgilendiren pratiğe uygulandığında ortaya çıkan tablodur.
....

Merhaba Mutluluk35,

Bu cümlenize dayanarak, bu başlıkta DEVLET aşamasına geçmeden, İDEOLOJİ kelimesinin de ne olduğunu tartışmamız gerekeceğini fark ettim.

Sahi İdeoloji nedir. Neyin ürünüdür? Zaten her devletinde bir kuruluş ideolojisi vardır.

İdeoloji olmadan DEVLET olabilir mi; günü birlik hedefler ile ideolojiler arasındaki fark nedir? İdeolojilerin hedefleri ile kullandıkları argümanları nasıl tasnif edebiliriz.

İnsan ihtiyaçları doğrultusuna hedefleri olan bir tür ise, ideoloji ile hedef arasındaki fark nedir?

İhtiyaçtan doğan hedeflerin ihtiyaçlara göre revize edilmesi, ideolojilerin nefsin esiri olması tehlikesini de beraberinde getirir mi?

Yoksa insanın var olduğu andan itibaren tek bir ideolojisi ve ona bağlı olan kısa vadeli hedefleri mi vardır. DEVLET lerin teşekkülünde bu hedefler nasıl bir seyir izledi. Buna bağlı olarak dillerin etimolojik yapısı ve toponomi bilimi ile bu hedefleri tespit etmemiz mümkün olabilir mi?


Sevgili Chaos'un cevabından sonra buradan devam etmeyi teklif ediyorum.

Ne dersin Dilaver ?

Bu arada Merhaba Mealcupa; sorunuzun cevabı için bu başlığın başlarındaki yazılarıma hızlıca bir göz atmanız yeterli olacak sanırım. Okuduktan sonra umarım sükutu hayalinizi bizlerle paylaşırsınız :)

Selamlar

evrensel-insan
20-05-2008, 14:23
Saygideger okinono;

IDEOLOJI:

1. Siyasi veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dinî, moral, estetik düşünceler bütünü

2. Fr. İnsanların düşünce ve hareketlerine muayyen bir istikamet vererek, siyasî veya ictimaî bir doktrin meydana getirmek isteyen fikir sistemi.-kaynak-seslisozluk

Ideoloji:idea(on ek)-Zihinde beliren, zihinsel hareketinin bir urunudur;ki bu, dusunce,bilgi ve kavram olabilir- ve -logy(son ek)-soylem, soylev, anlatim, disavurum, ifade ve seyin bilimi demektir.-ki buradaki soz konusu olan sey,idea dir-

Yani onek ile son ekin birlestiriminin bir kelimesidir.

Ideolojiler, genelde kisiler tarafindan ortaya atilir-ki bunu ortaya atan kisi icin o fikir onun ideali, arzu ettigi, hayal ettigi ve onun icin olmasi gerekendir- ve kamusallistikca, toplumsallasir;bir hukumetin, bir partinin ve bir grubun davranisina yon veren bir doktrin ve bir fikir sistemi olur.Dunya ya, yon veren bir doktrin ve fikir sistemi olarak yayilir ve yansir.

Saygilarimla;
evrensel-insan

dilaver
22-05-2008, 10:19
Devletin ortaya çıkması için üretim dışında yer alan, devlet organlarında yer alanları besleyebilecek bir artı ürün oluşmak zorumdadır. İlkel toplumun ortaklaşmacı bir üretim ilişkisine sahip oldugu konusunda her halde şu ana kadar hiç kimsenin bir itirazı yok.

Ürün fazlasının oluşabilmesi için ise insanların tarıma geçmesi gerekli idi. Çünkü toprak av hayvanları gibi degildi, üzerinde daha fazla emek sarfedildiginde daha çok ürün verebiliyordu. Av ise hem tükenebiliyor hem de nesli azaldıkça yer degiştirebiliyordu. Avı takip sürekli göçebe olmayı zorunlu kılıyordu.İÖ 8 bin- 5 bin arasındaki döneme Natufien dönemi deniyor. Buluntular arasında çok fazla sayıda taştan yapılma orak agızları vardır ve bunlrala hasat yapıldıgı görülmektedir. Sayısız domuz, keçi, koyun, öküz ve benzeri kemikler bizlee Natufienlerin hayvanları evcilleştirememiş bile olsalar sonradan bütün gelişmiş kültürlerin önde gelen evcil
hayvanlarını oluşturacak olan türleri tükettiklerini göstermektedir. Yaşam biçimleri toplayıcılık ile tarımcılık arasında, geçiş dönemidir.

Tarım ile birlikte tarım yapılan topraklarda insanların gereksinimi haricinde bir ürün elde edebilme imkanı saglandı. Topraklar sınırsız ve sahipsizdi, o zamana kadar kimse bir topraga sahip olmayı düşünmemişrti, buna gerek de duymamıştı. Avcılık ve toplayıcılık ile geçinenler sürekli avı takip etmekle yükümlü idiler. Çok iyi bir av sonucu elde edilen ürün ise şölenler yoluyla daha geniş kabilelerin katılımı ile tüketiliyordu. Bu şölenler bir prestij
ve erkeklik gösterisi yerine de geçiyordu.Bununla ilgili olarak Malinowski'ye kulak verelim ve Trobriad adalarında ilkel yerliler arasında yaptıgı bir araştırmaya göz atalım :

" Her yık ürün toplanıp da yeni dikimlere henüz ciddi biçimde el atılamayacagı için toprak çalışmasında net bir kesinti oldugunda yerliler için milimala denilen bir dans şenlik ve eglence zamanı kalır.Milamala da ruhlar da köydedirler. Kapalı bir grup halinde Tuma'dan ( ölüler ülkesi ya da adası ) köylerine gelirler, buralarda onları karşılamak üzere hazırlıklar
yapılmış, rahat etmeleri için kürsüler kurulmuştur, kendilerine klasik armaganlar sunulacak ve dolunay bitmeden törenlerle, ama resmiyet olmadan geri gönderileceklerdir. ( Malinowski Büyü Bilim ve Din sf 161 Kabalcı Yayınevi 1990 baskısı )

" Ama şenlik ögesi hazırlıklarda, hazır yemegin getirilmesinde, herkesin ortak
mülkiyetinde ( çünkü herkes kendi payını ortak depoya getirmek zorundadır, bu da bütün katılımcılara ortak dagıtılır ) ve nihayet açık bölüşümdür. Bu bölüştürme milamila nın açılış törenidir, yerliler ögleden sonra süslenir ve ilk dansları yaparlar. ( age sf 164 )

Bu arada bu erzak depolarının da kilidi olmadıgını ve herkese açık oldugunu belirtelim, yani Trobriad adalılar hırsızlıgı bilmiyorlar. Ortaklaşmacı yaşamda hırsızlık olmaz çünkü. Ve gene Malinowski nin sf 171 deki bir dipnotuna göz atalım. katikualalar maimila ların açılış şenlikleridir.

"Bu Trobriad adalılarının sosyal yaşamında hemen her zaman önemli bir unsur olan sayısız yiyecek bölüşümlerinden biridir. ( genel adı sagali ) Çogunlukla bir klan ( ya da iki klan ) sagaliyi düzenler, digerleri yiyecegi alır. Böylece katakula dan önce Malasi klanı yemek dagırtır, Lukulabuta'lar, Lukwaisiga'lar, Lukuba'lar alırlar. Bir kaç gün sonra degişik bir gruplaşmayla başka bir kutakula düzenlenir. "

Şimdi gördügümüz gibi burada bir artı ürün var ve bu artı ürün normalında klanın günlük paylaşımından fazla. Eskiden avcılar ziyadesiyle iyi geçen bir av sonrasındaki yiyecek fazlasını bölüşmek için şölenler düzenliyorlardı. İlkel tarımın hakim oldugu ilk tarımcılarımız da aynı gelenegi devam ettiriyorlar ve artı ürünü gene toplum içerisinde birlikte tüketiyorlar, fakat bu birlikte tüketmenin temeli de tüm toprakların klana ya da kabileye ait olması ve ortak ürünlerin ortak depolarda saklanması teşkil ediyor.

Şimdi artık toplum bir artı ürün fazlasına sahiptir ve bu ürün toplumun gereksinimlerine yettigi gibi bir de fazla vermektedir. Mülkiyeti henüz bilmeyen toplumumuz bu fazlayı gene bildigi yöntemle tüketmeyi seçmekte ve bu fazlayı tüketmek için komşu kabilelerle bir paylaşıma girmektedir; peki nasıl olmuştur da bu artı ürün tek ellerde toplanmaya başlamış ve sınıfları, dolayısıyla da devleti yaratan etken olmuştur. Yavaş yavaş buraya dogru yönelmeye çalışalım.

Devlet oldukça geniş bir konu olmak zorunda ve biraz da uzun irdelenmek zorunda. Bu konuda verebilecegim kadar çok meteryal ve örneklerle konuyu irdelemeye çalışacagım. Bu arada eskilerle ilgili tartışmalar olursa gene arada devam ederiz.

saygılarımla

iceman
22-05-2008, 10:43
Ben komünizm, demokrasi ve kalkınmanın beraberce
uygulanabildiği müreffeh bir ülke görmedim.

1970 senesinde Mühendislik 3. sınıfta bir yurt dışı staj hakkı kazanıp,
Yugoslavya'ya gitmiştim.
Bizdeki bir zamanlar TOFAŞ'ın yaptığı gibi,
onlarda FİAT lisansı ile Zastava(Bayrak) marka otomobil imal/monte ediyorlardı.
2 ay orada onlarla beraber çalıştım,yaşadım.

Tito zamanıydı ve en iyi komünistin kendileri olduğunu iddia ediyorlardı,
bütün eksikliklerine rağmen..
Daha sonra gözlemlerimi uzunca anlatırım,
ama gördüğüm bir aksaklığı sorduğumda,
verdikleri cevap beni çok güldürmüştü..

Hayal/iyi niyet/teori başka;
gerçekler,uygulanabilirlik ve insan faktörü bir başka..

Aldostu..

Aldostu arkadaşım; komünizmLe yönetiLen az sayıda üLkeye konan AMBARGOyu kaLdırsınLar bak bakaLım nasıL müreffeh oLunuyor..SSCB StaLin öLene kadar ABD'ye kafa tutan en güçLü üLkeydi..yönetimde çok önemLi tabi ki..NATO-ABD Yugoslavya'ya girince,yıLLarca kardeş gibi yaşayan haLkLarı birbirine nasıL düşürdüLer hepimiz izLedik..yani diyecegim düşündügün kadar kötü bi YAŞAM TARZI değiL komünizm..

saygılarımla

dilaver
22-05-2008, 11:09
Bu arada yukarıda yazdıgım ileti üzerinden geçmiş konulara bir de gönderme yapayım. Dikkat ederseniz ilkel tarım aşamasında olan bu klanlar henüz hala tanrıyı bilmiyorlar. Atalarının ruhlarına saygı gösteriyorlar ve onlarla beraber şölen düzenliyorlar. Tanrıyı bilememelerinin nedeni henüz ne sınıfları, ne özel mülkiyeti ne de devleti tanımamış olmalarından kaynaklanıyor.

Hangi ilkel topluma giderseniz gidin, ister Havai, ister Avusturalya, isterseniz Kuzey Amerika ya da Afrika; bir yerde toplumsal nülkiyete rastlıyorsanız ve o topluma dışarıdan misyonerlik faaliyeti girmemişse meydana çıkacak olan tablo aynı olacaktır. Henüz tanrının bilinmedigi ve ata ruhlarının arkadaşça bir saygı ve kabul gördügü bir toplum.

saygılarımla

okinono
22-05-2008, 11:18
Hangi ilkel topluma giderseniz gidin, ister Havai, ister Avusturalya, isterseniz Kuzey Amerika ya da Afrika; bir yerde toplumsal nülkiyete rastlıyorsanız ve o topluma dışarıdan misyonerlik faaliyeti girmemişse meydana çıkacak olan tablo aynı olacaktır. Henüz tanrının bilinmedigi ve ata ruhlarının arkadaşça bir saygı ve kabul gördügü bir toplum.
........

Bu Dinin dinciler elinde alet olduğuna bir delil olabilir. Ama bıçak ile adamda kesiliyor diye bıçağı tümden ret etmek de olmaz.

Birde Sevgili dilaver; şu devlete geçmeden Atlantis veya MU hkkındaki fikrini de kısaca yazarmısın lütfen. Sadece bir hurafe veya daha iyi bir bakışla efsaneden başka birşey değilmidir?

Selamlar

dilaver
22-05-2008, 11:33
saygıdeger okinono

şayet evrim sitesi çalışıyor olsaydı, tahminim orada Adem ile Havva'nın serüveni başlıklı yazıyı yaınlama imkanını bulabilecektik. Orada insanoglunun 160 bin sene evvelki göç serüveni detaylarıyla anlatılıyor. Artık bu hengamede evrim sitesi de üzerine düşeni aldıgı için yayınlanması tadilatı gerektiriyor.

Tarih boyunca denizler pek çok kere donmuş, çekilmiş, yükselmiş. Kıtalar su altında kalmış, ya da su üstüne çımış. 200 milyon sene evvel tüm kıtalar tek bir Pangea ana karasının parçaları.

Şİmdi insanoglunun yaşam ve evrim süreci içerisinde kıtaların ve uygarlıkların suya gömülü olduguna tanıklık edilmiş. Şayet Kınalı adanın açıgına gelirseniz orada 1000 sene evvelki depremle batmış bir adanın hem denizdibi kalıntılarına hem de orayı belirten deniz fenerini görebilirsiniz.

74 bin sene evvel Hindistanda Toba yanardagı patladı ve bu patlama insanlıgın tarihinde gördügü en büyük felaket idi. Oralardaki yaşam tümüyle kül altında kaldı, gene 8-10 bin sene evvel Sümerlilerin yerleştikleri Havzada ciddi su yükseltileri oldu ve oradaki uygarlıklar da su altında kaldılar. Bu konuda zannedersem Tufanlar başlıgına astıgım bir yazı olacaktı.

Tüm bu yıkımlar da o zaman kadar en uygar olan, en ileri olan ülke ve medeniyetlerin yıkımı ile sonuçlandı, ancak çizgi filmlere konu olacak tarzda bir şeylerin olacagını zannetmiyorum. Kaldı ki Atlantis için Girit uygarlıgı da iddia konusu olmuştu.

Bu tarz felaketler yüzlerce binlerce yıl insanların hafızasına nakşedilmiş olabilir ve muhakkakki bu tarzdan yıkımlar insanların gözlemledigi şeyler olmuştur. Şimdiye kadar izledigim kadarıyla eski insanlardan gelen mitolojilerin ziyadesiyle abartı içermesine karşın gerçek payına da sahip olduklarını gördüm. Mu ile Atlantis şimdi işlendigi kadarıyla bir hayal ürünüdür ama geçmişte mutlaka insanların tanık oldukları denize gömülmeler olmuştur.

saygılarımla

okinono
22-05-2008, 22:39
Yani o zaman Güneş Dil Teorisi de safsata mı?

Birde şu saygıdeğer kelimesi yerine; Merhaba kullansanız diyorum. Malum Evrensel kelimeler biz bozar :)

İnceden geçtiğiniz ak taş ak bence yeterli :)

Selamlar

thunderpoint
23-05-2008, 00:33
Bu Dinin dinciler elinde alet olduğuna bir delil olabilir. Ama bıçak ile adam da kesiliyor diye bıçağın diğer işlevlerini reddetmek de olmaz.

Evet, 'bıçak' sandığın şey 'bıçak' ise doğru.. Ya değilse, ki bence öyle...;)

dilaver
23-05-2008, 03:19
Devletin evriminden önceki köy ve kabile toplumlarının çogunda ortalama insan bugün ancak ayrıcalıklı bir azınlıgın sahip oldugu ekonomik ve siyasal özgürlüklerden yararlanırdı. Erkekler belli bir günde ne kadar çalışacaklarını, hangi işte çalışacaklarını-ya da çalışıp çalışmayacaklarını kendileri kararlaştırırlardı. Kadınlar da erkeklere bagımlı olmalarına karşı, günlük programlarını genellikle kendileri yapar ve çalışmalarını kendi başlarına düzenlerlerdi.Rutin işler azdı. İnsanlar yapmak zorunda oldukları işleri
yaparlardı ve bunun yeri ve zamanı başkaları tarafından belirlenmezdi. Yalnızca ölçüp sayan, tembel tembel bir yanda duran yöneticiler, formanler, patronlar yoktu. Kimse size şu kadar geyik, ya da şu kadar tavşan yakalamak, ya da topraktan şu sayıda patates benzeri yabanıl bitki sökmek zorunda oldugunuz söylemezdi.

Bir erkek şu ya da bu günün ( av için ) yayını hazırlamak, dam için saman toplamak, kuş tüyleri aramak ya da kampın çevresinde aylak aylak dolanmak için uygun olduguna karar verebilirdi. Bir kadın, kurtçuklar aramaya, yakacak odun toplamaya, bir sepet örmeye ya da anasını ziyaret etmeye karar verebilirdi. Onbinlerce yıl işler bu şekilde yapıldı ve yürüdü. Üstelik yay için agaç, dam örtüsü için yaprakalar, kurtçuklar için agaç kütükleri, sepet için lifler; bütün bunlar herkesin erişebilecegi yerdeydi. Toprak, su bitkiler ve av hayvanları herkesin ortak malıydı. Her erkek ve kadının doganın eşit parçası üzerinde tasarruf hakkı vardı. Ne kira, ne vergiler, ne de haraç insanları yapmak istediklerini yapmaktan alıkoymuyordu.

Devletin ortadan çıkmasıyla bütün bunların hepsi yok oldu. Geçmişte beş-altı bin yıllık bir süre içerisinde, on binlerce yıl birlikte yaşamış bu insanların onda dokuzu ya köylüler olarak ya da bir başka aşşagılık kastın ya da sınıfın üyeleri olarak böyle silinip gittiler.

Devletin ortaya çıkmasıyla, doganın cömertliginden yararlanmak isteyen sıradan erkekler bir başkasından izin almak ve karşılıgında , vergi, haraç ödemek ya da gereginden çok fazla çalışmak zorundaydılar. Savaşın ve örgütlü saldırının silah ve teknikleri onların elinden alındı ve askersel, dinsel ve sivil bürokratlarca denetlenen uzaman-askerlere ve polislere verildi. Böylece yeryüzünde ilk kez krallar, diktatörler, yüksek papazlar, imparatorlar , başbakanlar, başkanlar, valiler, belediye başkanları, generaller, amiraller, polis şefleri, yargıçlar, hukukçular ve gardiyanlar, bunlarla birlikte zindanlar, hapishaneler, ıslahevleri ve toplanma kampları görüldüler. Devletin vasiligi altında insanlar ilk kez başegmeyi, ayaklara kapanmayı, diz çökmeyi ve el-pençe divan durmayı ögrendiler. Devletin ortaya çıkması olayı bir çok bakımdan dünyanın özgürlükten kölelige dogru
alçalmasıydı.

Peki bu nasıl oldu.

Avcı-toplayıcılardan farklı olarak, uygun bölge topraklarındaki tarımcılar agır çevre tükenişlerine ve verim kayıplarına ugramaksızın oldukça uzun bir süre çabalarını yogunlaştırabilirler. Bu nedenle yerleşik köy tarımcıları başkalarından daha çok çalışanları çarpıcı bir şekilde ödüllendirerek, yogunlaşmayı özendiren özel kurumlar geliştirmeye yönelirler. Devletin baş egdirici yapısını geliştiren sürecin anahtar işlevi gören yönü, yerleşik devlet-öncesi tarım köylerinde üretimi yogunlaştıranları ödüllendirmekle görevli seçkin nitelikli kurumların varlıgını gerektirir.

Antropologlar, tarımsal üretimi yogunlaştıranları " büyük adamlar" olarak anarlar. Malenesya ve Yeni Gine deki bir çok gruplarla ilgili araştırmalardan çok iyi anlaşıldıgına göre, en arı, en eşitlikçi evrelerinde "büyük adamlar" çok çalışkan, hırslı, kamuyu gözeten bireyler görevini üstlenirler ve bunlar ürettikleri fazladan besinle çok büyük bir şölen düzenleme vaadinde bulunarak akrabalarını ve komşularını kendileri için çalışmaya kandırırlar. Tören yapıldıgı sırada "büyük adam" yıgın yıgın yiyecekleri ve öteki armaganları gösterişli bir biçimde dagıtır, paylaştırır, ama kendisine hiç bir şey ayırmaz. Belli çevre koşulları altında ve savaş halinde bu besin yöneticileri, kendilerini yavaş yavaş izleyicilerin üzerine çıkarabildiler ve ilk devletlerin egemen sınıflarının özgün çekirdegi oldular.

Şimdi bu "büyük adamları" ve sistemi biraz daha yakından inceleyelim.

saygılarımla

Chaos
23-05-2008, 07:06
Herhangi yerel devrim yapısı gereği ister istemez bir milliyetçiliğe neden olacaktır. Sovyet in dağılması 1928 den de sonrasında ortaya çıkan ikinci sömürge paylaşım savaşının sonuçlarıdır. Dahası bürokratik devletin hantallaşarak halk dan bağımsız bir üst yapıya dönüşmesidir. Bu konuda çok sebep vardır tabi ama o ayrı ve geniş bir başka tartışma konusu.

Olgulara nesnel açıdan baktığımızda istemediğimiz sorunlarla karşılaşırız. Farz edelim T.C. devleti sosyalist devrimcilerin eline geçmiş olsun. Bu sosyalistler de parti diktatörlüğünü kendi denetimlerinde değil, proleteryanın örgütlülüğü içinde organize etmiş olsun. Bunun hemen ardından doğu komşularımız ile her türlü ticari ve ekonomik ilişkimiz kesilecektir. Üstelik sözde ABD nin ezdiği uluslar olan bu uluslar yine ABD nin uluslararası provokasyonları ile yeni devleti tanımadıklarını bildireceklerdir. Emperyalist ambargo da sürecek, tüm dünya da Türkiyede baskıcı bir rejim olarak gösterilecektir.

Bunu şöyle düşünün. Tıpkı devletlerin hukuku olduğu gibi tüm dünyanın da uluslararası hukuku vardır ve tamamen emperyalisttir. 6000 yıllık uygarlık hukukunun son halidir bu. Eski devletin ayrıcalıklı sınıfları emperyalizme sığınacak, ülkenin etnik olarak farklı olan tüm unsurları bağımsızlık talebinde bulunacaklardır. Sosyalist türk devletinin kendi bağımsızlığı ise bu durumda uluslararası hukukda bir anlam ifade etmeyecektir. Yani Türkiye bu durumda ABD kızılderilileri gibi bir duruma düşecek emperyalist dünya tarafından yargılanacaktır.

Buna Türk halkının tepkisi? Henüz tüm nüfusun sosyalizmi anlayabildiğini düşünmeyeceğiz herhalde. Lojistik olarak eski sovyetler hala varolsaydı belki bir şans doğardı ancak artık o da düşman saf a yani hatta vahşi kapitalizme daha yakın duran bir emperyalist aşamaya geçmiş durumda. Sıradan tabakadan beyaz Ruslar sefalet içinde yaşarken yurtdışından giden işçiler onlardan daha iyi koşullarda ve bu nedenle ırkçılık yine tırmanışa geçti. Böyle bir durumda Türkiye 10 yıldan fazla tutunamayacaktır. Şu an varolan sosyalist devletler bir şekilde bu nedenle emperyalizme bazı tavizler vermek zorunda kalmışlardır varlıkları sürekli saldırıya açıktır ve hukukları kimse tarafından onaylanmamaktadır. Eğer aynı anda tüm uluslarda zincirleme bir devrim yöntemi bilmiyorsanız herhangi bir devlette ortaya çıkacak ulusal devrimin başarıya ulaşabilmesi sözkonusu değildir. Bu şekilde olmaz.

Chaos
23-05-2008, 07:07
Yapılabilecek acil mücadele konuları:
1. İstisnasız anti militarizm.
2. Yoksulluğun kader olduğu aldatmacasının üzerine gidilmesi ve sefalet içinde yaşayan halkların nasıl ve ne şekilde sömürüldüğünün açıkça ortaya konulması.
3. Militer etnik tarihçilik ile mücadele. Yeryüzünde hiç bir ulus yoktur, uluslar sömürmek için uydurulmuş yapay kalıplardır. Hiçkimse Türk, Çinli, Kürt, İngiliz, Alman değildir, varolan bütün ulusal söylemler 6000 yıllık aldatmacanın tarihidir. Ulusal kimlik Halk ları kriz anında birbirine düşman etmekten başka hiç bir işe yaramaz. Bir Rus sosyalizmi, Küba sosyalizmi olmamalıdır. Olacaksa sadece sosyalizm olmalı ve önceki gibi ulusal değil her türlü karşı saldırıya rağmen tüm kapitalist yönetimler hedef bellenmelidir.
4. Vatan severlik diye birşey yoktur bu da uydurmadır. Vatan adı altında mevcut mülkiyet hukukunu korumak için boynuna tasma bağlanıp ava yollanan it sürüsü vardır. Bu it sürüsü de savaş dışında koyun olan bölge Halk ıdır. Savaş çıkınca bayraklar çekilip üniforma giydirilir ve koyunluktan bekçi köpekliğine terfi ettirilirler. Zaten hayattan bir şey alamadıkları beklemedikleri içinde savaşa koşup kahraman olduklarına kendilerini inandırırlar. Her ne sebeple olursa olsun her türlü savaş insanlık suçu bellenmeli ve oluşturulacak politikanın ana teması savaş karşıtlığı olmalıdır. Kitleler hiç anlamadıkları devrimler için kim adına ne için yaptıklarını bilmediklerinden sokağa dökülmezler, ancak savaşlar kan dökmeyi sürdürdükçe bu yola teşvik etmek kolaylaşır. Savaş karşıtlığında inat edilmelidir devrim için silahlı savaş da buna dahildir. Kapitalist Devletler ve emperyalizm savaş gerilimi olmadan ayakta kalamazlar. İstisnasız tüm devletlerin uyduruk iç ve dış düşmanları vardır. Halk lar birbirine düşman edilmiş olduğundan ve buna da milli kültürü ve mozayiği korumak denildiğinden sözde barış için her yer silahla, askerle doldurulmuştur. Bu anlayışların saçmalığı göz önüne serilmeden halk ya da proletarya ayaklanmaz.

Emperyalizm yeni bir şey değildir. Kapitalizm de. Evrensel-insanın zihin boşaltma düşüncesine katılıyorum bu noktada. Emperyalizm 6000 yıllık aptallığın en makineleşmiş halinden başka birşey değildir. Aptallık olduğu kesindir çünkü amerikalı bilim kurgu yapımcısına göre 5000 yıl sonra bile kapitalizm devam eder, (George Lucas: Başka türlü yapsa ilgi çekmez, kimse de hiçbirşey anlamaz. Lucas sırf bu fantazileri ile Dünyanın en büyük para getiren sektörlerinden biri halini almıştır.) oysa bugün bile dünya yokolma tehlikesi altındadır tüketim ve sömürü tavana vurduğundan.

Sıradan halk bunun dışında başka ve savaşın götürüsünün dışında insanlık potansiyelinin neler yapabileceğine inandırılmalıdır. Şu anda savaş bütçesi dünyadaki fakirliğin birincil nedenidir. Bu kambur ortadan kalksa ne açlık ne kıtlık sorun olur. Bunca teknik üretim kabiliyeti uluslar arası dolaplarla heba edilmektedir. Hatta askeri kurumlar sırf varlıklarını güçlendirmek için savaş çıkarmaktadır. Milyonlarca dolar harcayıp dağ taş bombalayarak göya terörle mücadele ederler. Dünyada bundan daha geri zekalıca başka bir oyun daha yoktur. Ana eksen savaş karşıtlığı olmadıkça zaten kendine güvenmediğinden komşusuna bile güvenmeyen insanlardan oluşmuş Halk da diğer halk ı düşman zannedip savaşı normal görecektir. Dolayısıyla da sömürü ve devlet aygıtını. Bu binlerce yıllık yalanla mücadele etmek birincil önem taşımaktadır, dolayısıyla da demir in kılıç olarak kullanılması işgücü ve bunun sonucu olarak üretim kayıbı olduğuna göre Din konusunda bıçağın işlevi tanımı yanlıştır. Din tamamen egemen düzenin yanında oluşmuş bir örgütlenme olması itibariyle demir in kılıç olarak kullanılması yolundaki kahramanlık ülküsü efsanelerine inancı dayatır. Bu inanca kapılan kitleler ise güncel hayatlarında kambur biçimde kafese kapatılmış damızlık hayvanlar gibi hissettiklerinden, politik ilerleme teorileri veya bilimsel merak dan ziyade savaş hikayeleri ile uyutulurlar. Uyutanlar bu kitlenin taleplerini karşılamaktadırlar, zorlama direkt yoldan yapılmamaktadır. Halk ların sömürgeci yönetilme nedeni bir avuç azınlığın eseri değil,o tür hiyerarşiye bağımlı düşünen tüm halkların ortak kültürünün eseridir. Demokrasiye olan talep de bunun eşitlik ile uzlaştırılma aldatmacasıdır. Demokratlar aslında bu hiyararşinin doğanın değişmez niteliği olduğunu düşünen kişilerin düşüncesidir o nedenle genelde demokratlar ile devrimciler anlaşamaz. Demokratlar bunun hukuki yol ile tepeden indirilmesinin gerekliliğine inanırken,devrimciler zorla kurularak aşağıdan yukarı örgütlenmede ısrar ederler. Ancak yukarıdan aşağı ilahi ya da lider kült üne bağımlı bir kitlenin aşağıdan yukarı örgütlenmesi için alması gereken çok fazla eğitim vardır. Devrimci partiler bu misyonu sürdürmekte zorlanırlar çünkü politik olarak idealist değil, kitle psikolojini değiştirecek gerçekçi ve pratik bir örgütlülük gerekmektedir. Yani politik devrim bir dikta olacaksa bu diktanın başındakiler çalışanlar olmadan önce onları sorumlu kılabilecek bir geçiş aşaması daha gereklidir. Bu ise sadece kitle ruhunu tersine çevirebilecek bilimsel bir dikta ile mümkündür. Yani hem bireysel düşünce ve özerklik tıpkı ilkel komünlerdeki gibi teşvik edilmeli, hem de insanların binlerce yıllık ruhsal bağımlılıklarının ve yaşamsal geleneklerinin neden olduğu psikolojik rahatsızlıklar nedeniyle ortaya önce saldırgan yıkıcılıkları ortaya çıkacağı ya da yabancılaşma ve özgür olmayan mecburi seçimlerinden ötürü hiç bir şey yapmadan hazıra konma alışkanlığı edindiklerinden bu yıkımın toplumda huzursuzluk yaratmaması için daimi bir otokontrol örgütlenmesi gerekir. Bilim herşey demek değildir, ancak politikadan daha gerçektir. Toplum çalışanlara sorumluluk verebilmesi için önce o kişilerin özgür iradeye sahip kılınabilmesi zorunludur. Bu kanunla olmaz, teşvik ve yönlendirmeyle olur.

Chaos
23-05-2008, 07:07
Gelelim olayın çıkış noktasına. Malinowski nin Trobriandlarına değinerek güzel tespitlerde bulunulmuş. Trobriand da çeşitli anaerkil ata erkil kavimler ve onların geçiş aaşamaları Malinowski tarafından yorumsuz olarak güzel ortaya konmuştur. Yorumları yapmak da devrimcilere düşer. Anaerkil sistem yapısı gereği ataerkildir. Artı ürünün paylaşım yerine türlü ellerde toplanma sebebi ise insanın zaaflarıdır. Çok mu soyut oldu? Ama bu soyutluk kelebek etkisi ile yeni bir Dünya yarattı 6000 yılda karşılıklı etkileşim, çevre faktörü,çatışmalar ve yeniden çatışmaya karşı örgütlenmelerle. Din de işte bu noktada kurumsallaşmıştır. Önceden bir doğa sevgisi,ölmüş olan fakat varlıkları özlenen atalara olan sevgiden doğan bir ritüeller topluluğu idi bizim dini ayin olarak adlandırdığımız şeyler. Bugün tanrı inancı ve çeşitleri olarak lanse edilen bu değerlerin bildiğimiz anlamda tanrı varlığı ile uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Bir Kızılderiliye ya da anaerkil Trobriand a İsa nın göğe yükselişini veya Musa nın yolunu,Muhammedin savaşını anlatırsanız Reis inden dinlediği gibi dinler ve insanca anlamlar çıkarır. Bunu söylemiş çok güzel ve öğretici hikayeler diyerek. Ama onlara bu işte gerçek derseniz sizin hasta olduğunuzu söyler ve uzaklaşır. Hatta gerçekten ziyade bunlara inanılması ve orda yazan herşeye uyulması gerektiğini söylerseniz içinizde kötü ruhlar var sizin yoldan çıkmışınız der. Uygar insan sevmez,dans edemez,sevişemez,orgazm olamaz,hissedemez. Dolayısıyla da tutunacak yardımcılar arar. Kendine emir verecek düşünce ve adam arar. Böyle olmayanlardan da nefret eder çünkü ben salak mıyım yani inanıyorum diye düşünür. Evet salaktır uygar insan. Fakat salaklığı doğuştan acizlik değil, kafeste beslenip Pavlov un köpeği misali şartlandırılmasından ötürüdür. Şanslı olanlar sanatçı,biraz zengin, yazar, iyi iş sahibi, koşulları iyi değerlendirebilen bir girişken ise rahat yaşar ama bunu düşünmese de bunları yaparken onun yüzünden aç olan binlerce insan bulunur. Albert Einstein Dünyaya faydalı bir zekadır, Alfred Nobel de. Ancak bildikleri kamuya mal olup Devletlerce kullanıldığı için sayelerinde üretim ve tekniğin artması yanında milyonlarca insan ölmüştür,ölmektedir. Biri Atom teknolojisini diğeri TNT yi bulmuştur çünkü nasıl kullanıldığını görünce de boş yere dehşete düşmekten ötesini yapamamışlardır.

Şimdi burada Nobel in dinamiti icat dan sonra savaşan taraflara satarak milyonlarca dolar kazanması ve ölürken de tüm parasını barış vakfı kurulması için vasiyet etmesi nasıl bir mantıktır? Aynı şekilde kendi de yahudi asıllı olan ve Nazilerden korkan Einstein ın Amerikan hükümetine madde enerji dönüşümü mümkündür ve çok fazla enerji üretilebilir diyerek Manhattan projesini ateşleyip sonra da niye atom bombası yapıp attınız demesi ne kadar onun zekasına uygundur?

İşte bu bir insani zaaftır. Nedir bu zaaf? Bireysel yabancılaşmanın neden olduğu hayatta kalma mücadelesi. Geleceğe kalma, ailesine varsa çocuklarına birşleyler bırakma endişesi. Varolma mücadelesi. Kapitalist bir sistemde Nobel ticaret yapmak zorundadır, TNT yi bulduktan sonra da hiç anlamadığı limon ticareti ile zengin olmaya kalkışacak değildir :D Einstein de savaşa rağmen bilim yapmak, madde enerji dönüşümünü formüle ettikten sonra da susup sıradan memuriyete benzeyen sıradan ünvanıyla bilim için cebelleşmeye devam etmeyi bekleyecek değildir.

Trobriandlarda da aynı şey olmuştur. Paylaşım her zaman artı ürünü paylaşmak değildir. Ürettiğini paylaşmaktır. Anaerkil toplumda herkes paylaşır. Kıtlık olsa da erkekler kızkardeşlerine çeyiz yardımı yapmak zorundadır her hasatta özel olarak, çünkü onlar tüm çocuklara can veren analarıdır. Sopbaşı ilan edilmiş reis de bütün herkese şenlik sözü ve organizasyonu yapmakla yükümlüdür birden fazla eşe sahip olma ayrıcalığı karşılığında. Peki ya sopbaşının çocukları? O yaşadığı sürece onlar kıtlıktan kuraklıktan etkilenmezler. Ancak kendi çocuklarının bir ödülü yoktur. Ana tarafından yerini başka bir erkek alacak, çocukları hayat boyu çalışacak zor günlerde kalacaktır. Akrabalık ilişkileri evliliği ve ürün dolaşımını belirler hukuk da toplumsaldır yasalar yerine gelenekler mevcuttur. Ancak her ilkel kabilede bu ana özellikli sop geleneği mevcuttur. Analara göre soplara ayrılmışlardır ve birbirleri ile üretilmiş malların ve evliliğin hukuku sabittir.

Eğer bir sopbaşı kendi oğlunu kızkardeşinin kızıyla yani yeğenler arası bu şekil bir evliliği gerçekleştirebilirse durum aniden değişir. Oğlunun konumu değişir öncelikle. Sopbaşı ölse de bu toplumsal mülkiyetinm baş idarecisinin avantajı onun ölümünden sonrasında da varlığını korur. Bunun diğer garip sonucu olarak ise sopbaşı tüm kardeşlerine gönderdiği çeyiz yardımlarını kendine de yapmış olur ve bu ilişkiler ağında dönen mal sirkülasyonu kendisine geri döner. Bunu serbest bırakmış herhangi bir kabilede sopbaşları giderek zenginleşmeye başlarlar. Bu zenginlikleri ile şenlikler düzenlerler. Eğer kıtlık yok ise ve zaten herkes rahatsa sorun yoktur; kabile reis i olan sopbaşı sevilir, herkes ona özenir hayranlık besler. Ancak zamanla kimi kötüleşmeye başlar. Ayinler ritüelliğini ve gizemini yitirip gösterişe evrilir. Kıtlık içinde olanlar diş bilemeye başlayabilir kabile içinde ve dışında. Savaşlar çatışmöalar ve bunun yoğunluğuna göre de ataerkil mülkiyet ilişkileri anaerkil komünal ilişkileri sarsıp yıkarak ataerkil sistemi tam manasıyla sistemleştirir. Eskinin ruhani şamanları Rahiplere,reisleri ise ilk kapitalistler yani mülkiyetin onun elinde toplandığı krallara dönüşürler. Artık toplum demek bu inançlar ve krallar anlamına gelir herkes hayatını onlar için yaşar ve onlar için üretir. Zenginlik kültü önem kazanır ve zengin olmak en ideal ödül olarak görülür. Sonrasında açlık ve sefalet de artacağı için bir de zorunlu yasalar gerekecektir ve bunlara mutlak bağlılık yemini etmesi için halk a çatık kaşlı bir tanrı.

İlkel insanı bu hale getiren doğal bir durumdur. Kendi insani zaafları için toplumsal sistemi kendine yontan bir kişi gelecekteki imparatorluklara ve bugünkü kapitalizme neden olmuştur. Ataerkil sistemden beri ve yazının da icadıyla herşey gelecek nesillere doğuştan dayartıldığından ötürü de çıkışı kalmamıştır. 6000 yıl sürüp hala daha devam edebilmesi bu özelliğinden ötürüdür. En büyük nüfus ile en erken bu aşamaları geçen iklimi her daim verimli ürün sunmayan mezopotamyanın tarım uygarlıkları uygarlık kıvılcımını ateşlemiş ve burdan tüm yeryüzüne yayılmıştır. Coğrafi olarak iki nehir arası olması da içeriye sürekli göç almasını ve dışarıya çıkışın olmamasına neden olmuştur. Dağınık kabileler tam ataerkil düzene geçerek ilk devlet sistemlerini yaratmıştır. Dolayısıyla da mülkiyet ve askeri sınıfı. Dolayısıyla da o kadar asker var ise vahşileri işgal etmeyi ve köleleştirmeyi de. Tabi karşısında bunca güç gören kurbanların da benzer örgütlenmelere gitmesi kaçınılmazdır. Milliyet denen şey de aslında bu kavimler arası savaşta ortaya çıkan efendi köle diyalektiğinin evrimidir. Zamanla köleler tüccar olmuş, burjuvazi sınıfını yaratıp ordunun yani askeri sınıfın ve yönetimin gücünü elden geçirerek soy a bağlı erk sistemlerini de yıkmıştır. Fakat tüccarlar mülkiyete el değiştirme serbestisini tam olarak verince de tüm toplumsal mülkiyet bu kez de burjuvaziye geçmiştir.

Devrimci anlayış 6000 yıldır küçük zaflardan doğarak sistemleşmiş bu hırsızlığa son vermek ister. Toplumsal mülkiyeti yaratan onu oluşturanlardır der kimsenin tapulu malı olamaz der. Ancak bu seferde o mülkiyetin devletin eline geçme sıkıntısı doğar. Yani aslında mülkiyetin korunma aracı olan devleti başa geçirir. Oysa mülkiyet korunmamalıdır. Peki hukuku kaldırdığımızda talan ı ve yağmayı nasıl engelleyecekler? İşte yağmacı uygarlığın maksimun kaygıya yükselttiği insanın bireysel zaafları bu noktada suistimal e sebep verdiğinden sosyalist ülkelerde devlet daha baskıcı görünmüştür zaman zaman. Çünkü ahlakın kınama mekanizması ve ataerkil mülkiyet hukuku kalktığında sıradan halk komşusunu maddi manevi taciz e başlamış,tembelliğini yine sürdürmüştür bu sefer alışmış olduğu umursamazlığıyla. Buna karşıt olarak yozlaşmış din kurumu harekete geçmiş sosyalist devlet de buna karşı gizemli gördüğü her inancı yerden yere vurmuş, savaş açmıştır. İnsanlar bunu anlamadıkça üzerlerine devrim yapmak da sevilmeyen sovyert örneğine dönüşür bu nedenle. Çünkü öncelikle devrimi onlar içinn yapacağınız kitlenin 6000 yıllık değerleri ortadan kaldırılıp, sorumluluk almayı ve dolaysız ilişki kurup üretken kimliğe büründürülebilmesi gerekir her sunulanı ya da atadan öğrendiğini uygulama alışkanlığından kurtarılarak. Onlar teşvik edilmelidir örgüt ya da parti değil.

İnsanlar çalışır, devletler asalak yaşarlar. İnsanların karşı olduğu şey savaştır acıdır ama mecbur kalındığını zannederler. Korunduklarını düşünürler. Yalandır. Bunları gördükleri ve kendi sorumluluklarını ellerine almayı istedikleri takdirde komünizm oluşabilir aksi takdirde ütopya ve kötü örnekli bir başarısızlık olarak kalacaktır bana göre. Kitle psikolojisi ve bilimin yardımı bu noktada parti örgütünden daha fazla önem taşımaktadır toplumsal dönüşüm için.

dilaver
23-05-2008, 10:47
sayın chaos

detaylı tespitleriniz için teşekkürler ama bazı noktalara deginmek gerekir sanırım :

Herhangi yerel devrim yapısı gereği ister istemez bir milliyetçiliğe neden olacaktır

böyle bir şey yok. Proleterya dünya burjuvazisine karşı mücadelede öncelikle kendi burjuvazisini yıkmakla işe başlar. Bu birinci halkadır, daha sonra ise tüm güçlerini dünya burjuvazisini yıkmak için birleştirir. Bu zorunlu bir aşamadır, mücadele etmeye gönlü olanların yürüdügü bir aşamadır, bunun aksini savunmak mücadeleyi ve devrimi rafa kaldırmaktır.Milliyetçilik belli bir milliyetin çıkarlarını savunmaktır, proleteryanın ise milliyeti olmaz, olamaz o tüm milliyetçilige karşı emegi savunur. Öyleyse sınıf bilinçli proleteryanın dünya devrimi perspektifli mücadelesi hiç bir zaman milliyetçi olamaz.

Eğer aynı anda tüm uluslarda zincirleme bir devrim yöntemi bilmiyorsanız herhangi bir devlette ortaya çıkacak ulusal devrimin başarıya ulaşabilmesi sözkonusu değildir. Bu şekilde olmaz.

Yöntemler pratik mücadele içerisinde ortaya çıkarlar. Önemli olan dünya devrimi staratejisi var mıdır yok mudur, önemli olan budur. Bu olduktan sonra ne tür yöntemlerin uygulanacagı, somut şartların somut tahliline baglıdır. Emperyalizm bir global sistem ise, bu gedikte açılan her yara bünyeyi zayıflatır. Onun için de devrimler emperyalist zincirin en zayıf halkasında oluşurlar. Önemli olan bu devrimleri dünya devrimi stratejisi içerisinde eritebilmektir. Bunu yapabilecek olan tek güç ise üreticilerin örgütlü gücüdür, siyasi gücüdür. Demek ki üreticiler bir siyasi örgütlülük dahilinde yerelden evrensele giden bir şekilde örgütlenmek zorundadırlar.

Başarının tek sırrı da buradadır. İşçi sınıfı olmazsa sermayenin yapacagı hiç bir şey yoktur. Sermaye de zaten karşılıgı ödenmemiş emektir. Üretim olmadan insanoglunun ne kendini idame ettirme şansı vardır ne de bunu ilerletebilecek imkanı. O halde bunu nasıl yapmalı sorununa geliyoruz tekrar.

Yapılabilecek acil mücadele konuları:

demişsiniz ve maddeleştirmişsiniz, ancak gene ne yapmalı sorusunu es geçmişsiniz. Söylediginiz şeyler güzel şeyler, bir de içlerini hayvan isimleri ile doldurmasaydınız daha da okunabilir ve kabul edilebilir olacaktı. Sizin bunlara ihtiyacınız oldugunu zannetmiyorum, üstelik bunlar da sizin fikrinizi güçlü kılmıyor.

Maddeleştirdiginiz acil konuları nasıl yapmayı öneriyorsunuz. Görebildigim ve izleyebildigim kadarıyla siyasi örgütlülügü reddediyorsunuz. O halde bu acil müdahaleler nasıl yapılacak. Siz şimdi buraya bunları yazınca bu müdahale anlamına mı gelecek. Gerçekten merak ediyorum, örgütü reddediyorsanız bunları neyle yapacaksınız. Ya da yapmayacak mısınız.

Savaş karşıtlığında inat edilmelidir devrim için silahlı savaş da buna dahildir

Devrim siyasi erkin şiddet yoluyla el degiştirmesidir. Savaşı reddediyorsanız, devrimi de reddediyorsunuz demektir. Tarih boyunca savaşsız ya da şiddetsiz bir devrim örnegi gösterebilir misiniz bana. Abd emperyalizmi ile savaş savaş karşıtlıgıdır. Militarizm ile savaş savaş karşıtlıgıdır. Gandi bile savaşın ve sınıf mücadelesinin nüveleri üzerine oturmuştur. Kavradıgım kadarıyla siz başta sınıf mücadelesi olmak üzere, devrimi, devrimci savaşı, emperyalizme karşı savaşı toptan reddediyorsunuz, peki, güzel yazmaktan başka bizlere ne öneriyorsunuz.

Bir örgütlülük öneriyor musunuz. Bunları nasıl yapacagız, temennilerin dışına nasıl çıkabilecegiz. O yoksul ve de cahil ve de din baskısı ve inancı altındaki üretici yıgınlarla nasıl kaynaşacagız.

saygılarımla

okinono
23-05-2008, 11:24
Sevgili Chaos;

Emek sarfedilmiş ve etkileyici yazılarınızı bir solukta okdum. Teşekkür ederim.

Allah'tan kaçarken Yer cüce tanrılarına yakalanmayı çok güzel tespit etmişiniz bence. Komünizmin tekbir çıkar yolu vardır. Allah adına halk için demek. Ve bu tek çaredir. Zaten dinde budur.

Komünizm sizinde yazınızda kurguladığınız üzere bir ütopyadır aslında. Bir ceset gibidir. İşte Dini aslı bu cesede ruhu üfler. O sizin çelişki gördüğünüz aynı anda heryerde devrim nasıl olabilir ki, sorunuzun cevabı da budur.

Nasıl ki, ceset olmadan Ruh bu dünyada işe yaramaz, ruh olmadan da ceset harekete geçemez.


Bu başlıkta farklı bir ses olarak sizi aramızda görmekten çok memnunum.

Bir Ateist Komünist; bir Dindar Komün-ist; bunlardan doğsa doğsa tabiki KAOS doğar :)


Selamlar.

mutluluk35
24-05-2008, 02:05
Sayın Chaos

Tarihsel materyalizm; din,hukuk ,sanat, gelenek-görenek,felsefe ,siyaset vb. insan bilincinin yansımalarının , tarihsel ilerleyişin yönünü ve biçimini belirleyici olduğunu inkar etmez ve Marxism de ,anladığımız anlamda ‘’herşeyi ekonomiye’’ indirgememiştir.Belirtilen üst yapı kurumları toplumsal ilişkilerin almış olduğu biçimlerdir ve gözlemlenemeseler dahi,insan davranışına sınır koyan toplumsal formlar olarak,somut etkileri görülür.

Bu formlar yapay ya da aldatmacanın ürünü olmamakla beraber aksine toplumsal yaşamın kendisini yeniden üretme ve geliştirmesinde belirleyici rol oynarlar..Bu faktörler bir insan dilinin(uzuv) ,hem iletişime sınır koyması(nasıl yapılacağını belirler),hem de onun maddi koşullarını belirlemesine benzer.Buradaki dil ‘yapı’dır,eylemin hem sonucu hem aracıdır.Dil sadece konuşmamızı sağlamaz,aynı zamanda konuşmanın sonucudur da, çünkü kullanım ile zaman ve mekan içinde varolur.

6000 yıllık kazanılmış değerler,bu kadar yıl önce yaşayan insana çok yabancıdır belki ama günümüz insanına değil.Üst yapı kurumları insan zihninin görünümüyse şayet,onları tasfiye etmek için şidddet kullanmaktan,sınıf diktatör-lüğü kurmaktan fazlası gerekecektir.

İnsanların savaşmamaları için,bütün silah sanayiinin altyapısını çökertsek bile,bu bilince sahip insan (aynı zamanda duyarsızlığa) bir başka insan üzerinde (bu da duyarlı olsun) hükmetmek isteyecek,basit bir silah yapacak,duyarlı insanımız da köleleşmemek için onun yaptığı kadarını yapacak,bu ‘security dilemma’ en kısa süre zarfında yine nükleer başlıklı balistik füzenin üretimiyle son bulacaktır.

Çözüm ise ya insan zihnine format atarak onu homo erectus’a çevirmek,ya da bu homo economicus’un yıkıcı faaliyetlerini,diğer sapiens ‘lere minimum zararı verecek şekilde dizginleyebilmek gibi görünüyor.Bunun nasıl yapılacağıda politik felsefenin konusu..

Olması gerekenden ziyade ‘olan’a geri dönecek olursak,yazı boyunca anlatmak istediğim,Çinlilik, müslümanlık ya da vatanseverliğin,sosyal evrimin bir sonraki jenerasyona aktarılacak olan kalıtsal özellikler olduğu ve bir devrim yapılacaksa da,evrimin birikimlerinin gözardı edilmemesi gerekliliği.Aksi takdirde ,devrim diyalek-tik ilerleyişi hızlandırmak ve olgulara yeni bir biçim vermek yerine(varolanı reforme etmek),şu yapay bu aldatmaca,yokedilmesi gerekir düşünceleriyle inşa edilirse çürümeye mahkum olacaktır.Saygılar...

okinono
24-05-2008, 21:35
EY İNSAN OĞULLARI!
Bilir misiniz sizi niçin bir topraktan yarattık? Kimse kimseye iftihar etmesin diye. Her an yaradılışınızı düşününüz. Madem ki Biz sizi aynı şeyden yarattık, sizin de tek bir şahıs gibi olmanız gerektir; şöyle ki, tek bir ayakla yürür, tek bir ağızla yer, tek bir toprakta oturur gibi davranmalısınız. Böyle davranırsanız, gerek varlıklarınızdan ve gerek eylem ve işlemlerinizden birlik alâmetleri ve teklik cevherleri görünür. Ey nur cemaati! Size öğüdüm budur. Bu öğüdümü tutarsanız, bulunmaz şeref ağacının nefis meyvelerinden yersiniz.

Sacret Text/68

Yukarıdaki sözler ile komünizm arasında yönetim yapılanmasında bir parelellik var mıdır?

Not:Nur Cemaati kelimesine bakarak hemen ön yargılı davranmayın, yanıltabilir.

Selamlar

dilaver
25-05-2008, 04:49
Harvard Üniversitesinden antropolog Douglas Oliver, Solomon adalarından Bougainville'de yaşayan Siuai'ler arasında büyük adamlık konusunda bir araştırma yapar.(Kaynak Marvin Harris- Kültürlerin Kökenleri- İmge Yayınları )

Siuai'ler arasında büyük adamlara mumi deniyor ve mumi statüsüne yükselmek her gencin vazgeçilmez tutkusu oluyor. Bir genç adam Mumi olma yetenegini herkesten daha çok çalışmakla ve kendi et ve hindistancevizi tüketimini dikkatle sınırlama yoluyla ispatlar. Sonunda o niyetlerinin ciddiligi konusunda karısını, çocuklarını yakın akrabalarını inandırır ve onlar da ilk şöleninde kendisine yardım edeceklerine ant içerler. Eger şölen başarılı olursa onu destekleyen çevre genişler ve daha da büyük bir cömertlik gösterisi hazırlamak için çalışmaya koyulur. Onun daha sonraki amacı içinde erkek izleyicilerin yan gelip yatabilecekleri ve konuklarını eglendirip besleyebilecekleri bir kulüp yaptırmaktır. Kulüp binasının kutsanmasında bir şölen daha düzenlenir ve eger bu da başarı kazanırsa onu destekleyen çevre- gelecek şölen için çalışmak isteyenlerin sayısı- daha da büyür ve ondan bir mumi olarak söz edilmeye başlanır.Onun bu destekçileri bütün bundan ne elde ederler ? Her ne kadar
gittikçe büyüyen şölenler mummi nin destekçilerinden olan isteklerinin daha da usanç verici olması anlamına geliyorsa da, genel üretim hacmi artıs gösterir. Bu nedenle arada bir yandaş olan izleyiciler çok çalışmak zorunda kaldıklarından yakınırlarsa da onların bir büyük bakıcı olan mummilerine ünlerini korudukları ya da arttırdıkları sürece yine sadık kalırlar.

Mummilik ne başkalarını birisinin buyrugunu yapmaya zorlama yetkisi verir, ne de birinin yaşam standardını herhangi birisinin üzerine çıkarır. Gerçekte, ürünlerin dagıtılması mumilik in can noktası olması sebebiyle, büyük mumiler hatta eti ve öteki nefis besinleri sıradan ünsüz bir Siuai den bile daha az tüketebilirler. Bir başka Solomon adası toplulugu olan Kaoka'lar arasında şöyle bir deyiş vardır. " Şöleni veren kemikleri ve bayat kekleri alır, et ve yag başkalarına gider. "

Üstelik bir mumi kazandıgı başarının üzerine yan gelip yatamaz, tersine, hiç durmaksızın yeni meydan okumalar için hazırlanmalıdır. 10 Ocak 1939 da 1100 kişinin katıldıgı bir büyük şölende Soni adındaki ev sahibi mumi 32 domuz ve büyük miktarda sagu-badem pudingleri dagıttı. Ama Soni ve en yakın izleyicileri aç kaldılar. İzleyiciler şöyle dediler : " biz Soni'nin ününü yiyecegiz."

Oliver'in araştırmalarına göre savaşların yapılmakta oldugu dönemlerde Mumi'ler daha fazla yetkeye sahiptiler. Hatta bazı mumi savaş önderleri bir kaç tutsagı ellerinde tutup onlara köle olarak davrandılar ve mumi ailesinin bahçelerinde onları zorla çalıştırdılar. Gene aktarılanlara göre " insanlar ceza korkusu taşımadan mumilerine karşı yüksek sesle ve suçlayıcı olarak konuşamazlardı.

Demek ki eti, bitkisel yiyecekleri, ve öteki degerli şeyleri dagıtma yetenegi, savaşçıları saglama, onları dövüş için donatma, ve savaş ganimetleri ile ödüllendirme yetenegi ile başbaşa gidiyor. Bu bölge mumileri baskıcı iktidarın bazı ilk uygulamalarından yararlandılar , ancak Siuailerin farklı iktidar ayrıcalıklarına dayalı sınıflara yaklaşım biçimi başlangıç düzeyinde kalıyor, ve gelişemiyor. Ayrıca bir savaşı yönetmek isteyen mumi, çarpışmada öldürülen adamlarının her biri için bir tazminat ödemek ve her bir adamının cenaze şöleni için bir domuz vermek için şahsen hazırlıklı olmalıydı.

Öyleyse toplum içerisinde sınıflaşmanın başlayabilmesi için üretim ve üretilenin bölüşüm mekanizmasının tayin edici bir öneme sahip oldugu anlaşılıyor. Bunun yolu da üretimin artması ve bir fazla vermesi ile mümkün olabiliyor. Dagıtıcı rolündeki büyük adamlar ilk baştaki desteklerini, akrabalarını ve diger destekçilerini iktidarı ele aldıktan sonra yardımcıları ya da yakın adamları olarak vazifelendiriyorlar. Önceleri toplumsal bir konun olan büyük adamlık müessesi toplumsal üretimin artması ile birlikte şeflige dönüşebiliyor. Ve savaş gibi koşullar da buna yardım ediyor. Ölüm riski ve ölme kararlılıgının örgütlenebilmesi hem şefin otoritesini arttırıyor, hem de daha baskıcı olmasını saglayabiliyor.

Ancak iktidarın mutlak olarak elde edilmesi ve baskıcı kurumların yerleşmesinin temeli, bu kurumlarda yer alacak, üretimden kopmuş insanların beslenmesini zorunlu kılıyor ve bunun tek yolu da üretenlerin gereksinimlerine yetebilecek bir ürün fazlasının birikimidir. Malinowski nin anlattıgına göre Trobriad adalarındaki şefler bu mutlak iktidarı saglayamıyorlar. Çünkü ürün alındıktan üç dört ay sonra, ne ortada bugday taneleri kalıyor, ne de patates benzeri ürün artıkları kalıyor. Bunun anlamı ise Trobriad büyük adamı artık dolu ambarlardan yararlanarak insanları yönetemedigi gibi, bu ambarlardan yararlanarak sürekli bir asker polis birligini besleyemiyecegidir.

Bu olgu bize ilk devletlerin neden en verimli ve sulak yerlerde kurulma imkanı buldugunu ve ilk kurulan devletlerin en kalıcı olanlarının neden bir hidrolik imparatorluk özelligi gösterdigini de açıklar.. Sulama sistemini düzenleyebilen ve sulama kanalları vasıtasıyla ürün verimliligini arttırabilen toplumların egemenleri büyük saglayıcılıktan, süreç içerisinde şeflige oradan da monarklıga yükseldiler ve kral oldular. Bu gücü ambarlarında depoladıkları artı ürüne, ürün fazlasına borçlu idiler.

Dinsel yapıların , tapınakların da devletin kurulması sürecine katkılarını bir sonraki iletide deginelim.

saygılarımla

pante
25-05-2008, 05:17
EY İNSAN OĞULLARI!
Bilir misiniz sizi niçin bir topraktan yarattık? Kimse kimseye iftihar etmesin diye. Her an yaradılışınızı düşününüz. Madem ki Biz sizi aynı şeyden yarattık, sizin de tek bir şahıs gibi olmanız gerektir; şöyle ki, tek bir ayakla yürür, tek bir ağızla yer, tek bir toprakta oturur gibi davranmalısınız. Böyle davranırsanız, gerek varlıklarınızdan ve gerek eylem ve işlemlerinizden birlik alâmetleri ve teklik cevherleri görünür. Ey nur cemaati! Size öğüdüm budur. Bu öğüdümü tutarsanız, bulunmaz şeref ağacının nefis meyvelerinden yersiniz.

Sacret Text/68

Yukarıdaki sözler ile komünizm arasında yönetim yapılanmasında bir parelellik var mıdır?

Not:Nur Cemaati kelimesine bakarak hemen ön yargılı davranmayın, yanıltabilir.


Bence komünizmle değil Nazizmle, faşizmle bir paralellik var.
Tek bir şahıs gibi olmak..
Yani herkes aynı özellikte, aynı düşüncede, aynı inançta, aynı yaşam biçiminde, aynı ahenkte vs. vs.
Yürüyüşü oturuşu ile, yemesi içmesi ile, konuşması yazmasıyla, giyinip kuşanmasıyla herkesin aynı olması.

Düpedüz Hitler-Mussolini ideali bu.

okinono
25-05-2008, 06:05
Hımm, Pante'nin düşüncesi ilginç başka bir soru doğurdu. Komünzim ile Faşizm arasındaki sınıfsal olarak halkın farkı nedir?

Ama bu başlığın formatına göre devlet aşamasından sonra tartışılacak bir konu bence.

Yani Sevgili Pante, sizce yazmış olduğum söz tek düze bir yaşayış mı anlatıyor; Yoksa daha üstten baktığımızda tek bir merkezden her bireyin eşit olduğu ama farklı zenginlikleri yaşayabileceği bir yönetim modelini mi? Hitap edilene dikkat ettiğimizde sanki daha başka bir şey anlatıyor gibi bence.

Fakat Sahibin Sesi Sevgili Dilaver kaptırmış gidiyor :)
Hızını kesmeden buraya bir işaret koyalım konuyu bölmeyelim derim ben.
Yoksa siz arada bir uğruyorsunuz, fırçayı biz yiyiyoruz. :)
Selamlar

dilaver
25-05-2008, 08:31
18, yy dogabilimcisi William Bartiam'ın yazılarında Kuzey Amerika yerlilerinin dagıtım ve bölüşüm mekanizmasını gösteren örnekler vardır. Bu örneklerden Cherokee'le başlıca ürün olarak mısır, balkabagı ve fasulyeye sahiptiler. Yerleşim alanlarının merkezinde büyük dairesel biçimli bir toplantı evi bulunurdu. Orada başkanlar kurulunun bir çok köye ait sorunları tartışmasının yanı sıra dagıtım şölenleri de düzenlenirdi. Başkanlar kurulunun başında mico adı verilen yüce başkan bulunurdu ve dagıtım agının merkezi idi. Hasat zamanında her bir tarım alanında mico nun tahıl ambarı diye nitelenen büyük bir ambar yapılırdı. Buraya her aile kendi düşüncesine ve gücüne göre bir miktar tahıl taşır ve bırakırdı, dilerse hiç bir şey götürmezdi.Mico'nun tahıl ambarı ürün kıtlıgında yardım için başvurulan bir kamu hazinesi olarak, yabancılara ya da gezginlere yardım etmek üzere bir yiyecek ambarı olarak, düşman üzerine seferler düzenlendigi zaman bir askeri depo olarak işlev görürdü. İnsanların her biri ambara özgür ve toplu giriş hakkından serbestçe yararlanmalarına karşın, ortak görüş şu idi. " Ambar yüve başkana aitti" Çünkü hazine mico'nun buyrugu altındadır, ya da yoksullara gönenci ve nimetleri dagıtmada tek hak sahibi kişi odur"

Ancak tüm bunlara ragmen mico bir kral olmaktan henüz çok uzaktı. Halkın arasında çok sıradan bir kişi olarak yer alır ve senli benli konuşur. Bu örnekte artık bireysel ailelerin kendi ihtiyaçları dışındaki ürün fazlalarını toplumun kullanımına sunduklarını ve bu kullanım yetkisinin de başkana verildigini görüyoruz. Şimdi bu daha ileri bir süreçtir, ancak ürün fazlası gene ortaklaşa olarak kullanılmaktadır, dikkat çekici olan ise başkanın bunu sahiplenme sürecine girmesidir. Fazlanın onun mülkiyetine geçmesi, geçmese de onun en adil dagıtımı yapacagının kabul edilmesidir. Başkanın elinde diledigi gibi kullanabilecegi bir güç saglayan kamu hazinesi artık oluşmaya başlamıştır.

Büyük adamlar, kabile şefleri ve başkanlar komünal girişimler adına işgücünü örgütleme iradesine sahiptirler. Bu gibi girişimler arasında, yüzlerce işçiyi gerektiren, büyük kanoların, binaların, anıtların ve mezarların yönetimi vardır. Bu yapıların hepsi, dagıtım şölenleri için, doga güçlerini denetlemeye adanmış toplum ayinleri için ve ölmüş bulunan büyük adam denilen kahraman başkanların cömertligi ve yigitligi adına dikilmiş anıtlar için gerekli mekan hizmetini görerek, devlet öncesi dagıtım dizgelerinin yumuşakça işlemesinde rol oynamışlardır.

Tarımsal üetime yapılan fazladan işgücü yatırımını bilemedigimiz ve göremedigimiz için anıt yapımı bu eski çag toplulukları arasında bize bir çeşit mantıksız saplantı olarak görünür. Ama bir dagıtım kanalının ve dizgesinin süregelen baglamı içinde bakıldıgı zaman, mezarlar, büyük taş yapılar ve tapınaklar bir bütünün tamamlayıcı parçaları olarak ortaya çıkarlar. Bunların maliyetleri ayinlerle yogunlaştırılmış olan tarımsal üretimin olanaklı kıldıgı hasat artışları yanında son derece önemsiz kalır.

Eski soy topluluklarının azami sınırı 500 kişi idi. Örgütsüz avcı ve toplayıcı klanlar bu sınıra vardıkları zaman yiyecek sıkıntısı baş gösterir ve klan ikiye ayrılmak durumunda kalırdı. Avcı ekonomisi dahilinde nufus artışı bölünmeyi zorunlu kılan bir durumdu. Tarımsal üretim ise nufus artışını zorunlu kılıyordu. Topraga zerk edilen her fazladan emek daha fazla ürün elde edilmesini saglıyordu. Bu nufusun dagılmamasını ve tarımsal üretim için toplumun bir arada tutulmasını gerekli kıldı.

Nüfus artışı ne denli büyük ve yogun ise, dagıtım yapılan ag da o ölçüde büyük olur ve dagıtımı yapan savaş önderi de o denli güçlü olur. Belli koşullar altında bir yanda dagıtıcı ve onun yakın destekçileri tarafından ve öte yandan sıradan besin üreticileri tarafından iktidarın kullanılması o kadar dengesizce olmuştur ki aslında toplumsal yaşamda baskı gücünü ilk kullananlar bu dagıtıcı önderler olmuştur. Bu gerçekleştiginde merkezi ambara yapılan katkılar gönüllü katkılar olmaktan çıkmış ve vergiye dönüşmüştür. Çiftlik topraklarına ve dogal ortak kaynaklara giriş hakları son bulmuştur. Toprak ve kaynaklar belgeye baglanmıştır. Artık dagıtıcıların kabile şefleri olmaları son bulur ve onlar kral olurlarken devlet de doguşunu müjdelemektedir.

saygılarımla

okinono
25-05-2008, 11:35
Sevgili Dilaver yazılarında bu aşamanın hangi tarihe denk geldiğinide yazarsan iyi olur bence.

Ayrıca 3 bölümde süregelen olaylar tarihte kendiliğinden gelişmiş olarak sunuldu. Buna göre böyle olmamamsı mı gerekiyordu? Veya başka nasıl olabilirdi tarihsel süreç sizce..

Devleti kurdunuz. burada biraz soluk alarak. Nasıl olsa nasıl olurduyu da değerlendirmenizi rica edeceğim. Zira sanıyorum benimde yazma zamanım yaklaştı artık.

Selamlar

dilaver
25-05-2008, 11:48
sevgili okinono

Dur bakalım yahu bu ne acele, daha hiç bir şey kurmadık, genel tespitlerde bulunduk, şimdi sıra bunları işlemeye geldi. Kendi planlarım dahilinde en az daha 51 ileti yazmam gerekiyor ki devlet aşamasına gelelim. Devletin ortaya çıktıgı toplumlardaki karakteristik ogeleri işlemeye geldi çünkü sıra.

Ayrıca benim veridigim örnekler gözlemlenebilir tarihten. Çünkü ancak bu ve benzeri toplum yapılarında ortak özellikler yakalayabilirsek genel olarak devleti anlayabilme imkanımız olabilir.

Her cografi yapıda devletin ayrı tarihsel aşamaları var. Bu yapılara ve bölgelere de deginecegiz. Ancak tartışmak istediginiz şeyleri anında tartışın, bunda bir mahal yok. Üstelik daha da faydalı olabilir.

Anlaşıldıgı kadarıyla yazılarım bıkkınlık yaratmış durumda, ama ne yapayım devlet çok önemli bir kavram. Her şeyin ters yüz edilmesi aslında devlet ile başlıyor. Bu ters yüzü ayakları üzerine oturtmamız için ciddi bir beyin fırtınası yapmamız lazım.

Erken devlet incelemelerinde 51 ortak nokra tespit edilmiş. Tarımdan, ticarete, ideolojiden dine, angaryadan ödüle kadar ayrışıyor bunlar. Ben yavaş yavaş devam ederim, siz istediginiz yerden devam edin. Zaten bu sıkılganlıgı hissettigim için iletileri başlıkladım, gerekirse devlet diye ayrı bir başlıga da alabiliriz.

saygılarımla

dilaver
25-05-2008, 11:53
şimdi tarihlemeyi yapma imkanımız yok, ama kabaca 6000 sene evvel diyebiliyoruz. Neden yok, çünkü kalan yazılı belge yok. Ticaretin gelişmesi gerekiyor yazı için, hatta devletin olması gerekiyor.

Peki o zaman ne yapacagız. Aynı ekonomik yapıya sahip birden fazla toplumun bu konuda ortaklaşmacılıgı varsa buradan bir kestirime gidebiliriz. Bu yüzden de 18, 19 yy araştırmalarını örnekliyorum. hepsinin ekonomik temeli yanı ve esas itibarıyla aynı gelişmeleri gösteriyorlar. Aynı ekonomik sistemlerde bir farklılık degil ayniyet görüyoruz. O halde tüm bunlara bakarak 6000 sene evvelde böyle oldu diyebiliriz.

Elbette bunu derken mitolojiden de faydalanacagız.

saygılarımla

dilaver
25-05-2008, 12:17
Sevgili Dilaver yazılarında bu aşamanın hangi tarihe denk geldiğinide yazarsan iyi olur bence.

Bunu devlet iletisine başlarken belirttigimi zannediyordum. Natufien dönemi dedigiiz dönem. Takriben 10 bin sene evvele dayanıyor, bir geçiş dönemi. Bunu nereden anlıyoruz, arkeolojik bulgulardan. Fosilleşmiş tahıl taneleri bize en azından ekimi yapılmasa bile toplayıcılıkla beraber ekime başlandıgını gösteriyor. Bundan önceki Göbeklitepe de 2 bin sene evvel aynı paraleli destekleyecek bulgular içeriyor.

Elbette her cografya için farklı bu aşamalar, ama biz 10 bin sene evvelki tarım derken ilk bulgulara gidiyoruz. Devlet için ise daha 3-4 bin seneye ihtiyacımız var. Devleti yazılı kaynaklarda buluyoruz tarihsel olarak. Bu da eski Sümer ile Eski Mısır dır.

saygılarımla

evrensel-insan
25-05-2008, 12:22
Saygideger pante;

Aynilik, dusunce de degil; ideal de olmalidir.Dunya daki herkesin ideali insan ve insanligi koruma, kollama ve saglama olursa ve bu idealinde evrensel temelde felsefi dallar acisindan-ki bunlar, metafizik, epistemoloji ve etik-bir ortak ideolojisi sunulur ve bu sunuyu her birey kendi dusunce ve davranisinin cesitliligiyle uygular ve bu bilince erisirse;iste o zaman, insan ve insanligin, bireyler eliyle evrensel bir duzeni kurulabilir.

Bunun olabilmesi icin; mevcut evrensel dusuncenin kokeni temeli ve onun alisilagelmis uygulamasinin yarattigi-hem birey hem insan icin-sorundan, tamamen arinmak, bunun bilincine varmak ve bunu ozumsemek gerekir.Yani herbir bireyin, bireysel dusunce ve davranisini, bilinclenerek ve ozumsuyerek-yani hicbir ben ve benim... cikarina sapmadan- insan ve onun evrensel insanligi icin uygulamasi.

Saygilarimla;
evrensel-insan

dilaver
25-05-2008, 23:11
Başlangıçta ilk klan bir türlü ikiye bölündü ve bundan sonrada bölünmeler devam etti. Bu bölünmeler degişik cografyalarda farklı farklı klanlara da tekabül etmiş olabilir. Farklı cografyalarda farklı farklı algılamalarla maddenin betimlenmesi degişik dilleri de dogurmuş olabilir. Bir dili konuşan klan farklı bir cografyada farklı betimlemeler geliştirmiş olabilir, bu da bizi dil kökeni bir sözcüklere götürür.

Daha sonra degişik dilleri konuşan klanların etkileşimleri gene bizi degişik bir dil farklılıgına götürebilir. Ancak her ne olursa olsun dilin gelişebilmesi için öncelikle insanların toplumsal olması gerekiyordu. Etkileşebilmek ve bir dil geliştirebilmek için bir arada olması gerekiyordu. En azından karşısında derdini anlatabilecek birileri olmalıydı.

Dilin evriminde çalışma sürecinin etkin olması gerekiyor. Hayvanlar içerisinde bir tek insan dogayı degiştirebilecek üretim araçlarını yapabilir ve bunlar aracılıgı ile dogaya etki edebilir. Bu çalışma sürecinde kasların devinimine genellikle bir nakarat ya da heyamola eşlik eder. Bu ilk anlamsız sözcükler öncelikle türküye ve bunun aracılıgı ile de dile dönüşmüş olmalıdır.

Devlet açısından ele aldıgımızda ise devlet ilk olarak birbirine yakın olan klan ve kabilelerin bir arada örgütlenmesi ile oluştu. Daha sonra ilk devlete tabii ikinci devletler ya da ilk devletin vergi sömürü talan ilişkisi içine aldıgı degişik klanlar bagı ortaya çıktı. Bunun tarımın verimliligi ile ve beslenebilecek nüfus ile alakası var. Ama anlaşılabilirlik ve iletişim açısından devletlerin kurulma aşamasında ortak bir dile sahip oldugunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Nitekim Sümerliler, Mısırlılari Hititliler ya da Aztekler farklı dillere ve yazılara sahip toplumlardı.

Bu dillerin sesleri, heceleri ve diger konular hakkında bilgiye sahip degilim ve bunun çok da önemli oldugunu düşünmüyorum. Ama ilgi duyan bu dilleri de ögrenebilir herhalde. :)

saygılarımla

dilaver
26-05-2008, 01:03
Hollandalı bilim adamı Henri J.M. Claessen ile Çekoslavakyalı meslektaşı Peter Skalnik'in girişimi ile 7 Abd li, 7 SSCB li, 3 Çekoslavakyalı, 1 Hintli, 1 Almanyalı olmak üzere 22 bilim adamının katkıları ile 1975 te başlayan ve 78 de sona eren bir bilimsel çalışma yapıldı. Bu çalışmaya dünyadan pek çok bilim adamı da çeşitli biçimlerde destekte bulundu.

Ankor, Ankole, Aksum, Aztek, Çin, Mısır, Fransa, Havai, Gürcistan, İnka, Jimna, Kaçari, Kuba, Maurya, Mogolistan, Norveç, İskitya, Tahiti, Volta, Yoruba, Zande toplumlarındaki erken devletlerin kurulma sürecini örnek olay olarak ele alan bu çalışmanın sonucunda erken devletlerin ortak olan ögeleri saptanmış. Bu ögeler hemen hemen tüm örneklemlerde neredeyese % 100 e yakın bir kesinlikle ortaklık göstermiş.

Bu karakteristik özellikleri öncelikle toplu olarak buraya alıyorum, daha sonra ise tek tek açarak tartışmaya çalışacagım. Böylece buralardan kalkarak hem devleti, hem de onun kuruluş süreci ile karakteristik özelliklerini daha iyi görebilme olanagımız dogarken, hem de bu konuda oldukça bir veriler ve örnekler bütünlügüne sahip olacagız. Ancak devlet konusunu biraz detayıyla ele almam, diger konularda tartışmamıza bir engel teşkil etmemeli.

Ben vakit buldukça maddeleri genişletmeye çalışacagım. Bu arada erken devlet ya da arkaik devlet sosyolojik tanımlamasının devlet öncesinden modern devlete geçişte bir ara toplum biçimi olarak dile getirildigini belirtelim. Tüm erken devletlerde görülen karakteristik özellikler şöyle :

1- Erken devletler, birbirlerinden genellikle kesin olmayan çizgilerle
ayrılmış, cografi bölümlere bölünmüş belli bir toprak parçasına (ülke)
sahiptirler. Bu toprak parçası üzerinde sürekli oturan insanlar söz konusu
devletlerin uyrukları ya da yurttaşları sayılıyordu.

2- Erken devlet bagımsız bir örgüttür.

3- Erken devlet gelişmesinin belli bir aşamasında yalnızca yönetsel bir
merkeze sahipti.

4- Tüm erken devletlerde ticaretle ugraşılmıştır.

5- Erken devletlerde genellikle pazarlar bulunur.

6- Erken devletlerde genellikle uzak ticaret ile ugraşıldıgı görülür.

7- Ticaret ve pazarlar, erken devletin yönetici konumundaki hiyerarşik
katman için bir gelir kaynagı oluşturur.

8- Erken devletlerde genellikle tam zamanlı uzmanlar bulunur.

9- Tarım erken devletlerde en agır basan geçim biçimidir.

10- Bir anıtın üretilmesi erken devletin karakteristik özelliklerinden biridir.

11- Tüm erken devletlerde bir egemen ile akrabaları ve bir aristokrasi
bulunur.

12- Erken devletlerde genellikle toprak kiracıları bulunur.

13- Erken devletlerde küçük mülk sahiplerinin durumu genellikle görülen
bir durumdur.

14- Erken devletlerin toplumsal tabakalaşması her zaman en azından iki
tabakayı kapsar.

15- Erken devletlerde yiyecek üretimine dolaysız katılma, çogu toplumsal
statüler skalamızın alt basamaklarında sıralanmış bulunan belli bazı
toplumsal kategorilerle sınırlıdır. Öteki tüm kategoriler ise yiyecek üretimi
ile yalnızca dolaylı ilişkiler içerisindedirler.

16- Tacirler dışındaki tüm toplumsal kategoriler devlete bazı hizmetlerde
bulunma zorunlulugu altındadırlar.

17- tüm erken devletlerde vergi ödeme yükümlülügü bulunur ve çogu
örnekte aristokrasi bu yükümlülügü yerine getirmekle zorunlu tutulur.

18- erken devletlerde üretim araçlarına, yani topraga ulaşma yolları
herkese eşit olarak açık degildir

19- Haraç ve vergi, egemenin ve aristokrasinin baş gelir kaynagıdır.

20- Küçük mülk sahipleri ve kiracı çiftçilerin baş gelir kaynakları birincil
üretimdir.

21- Erken devletlerde genellikle egemen ile uyrukları arasındaki ilişkinin
dayandırıldıgı bir mitossal ant bulunur.

22- Egemenin temel karakteristik özelligi onun kutsallık konumunda
bulunmasıdır.

23- Egemenin halkın üstüne yükseltilmiş durumu , soyagacı içerisindeki
konumu ile desteklenir. Aristokrasi ise ayrıcalıklı durumunu genellikle
egemenin soyu ile olan baglantılarına dayandırır.

24- Erken devletlerde egemen dinsel törenler yürütür.

25- Egemen erken devletlerin resmi yasak koyucusudur.

26- Egemen erken devletlerde başyargıç konumundadır.

27- Yasa koyma işine her zaman resmi olmayan ögelerin karıştıgı görülür.

28- Egemen başkomutan olarak görünür.

29- Egemenin genellikle bir koruma birligi vardır.

30- Erken devletlerde egemenler halka armaganlar dagıtırlar.

31- Egemen yaptıkları hizmetler için halkına aarmaganlar dagıtır.

32- Egemen genellikle adaklar sunar.

33- Hükümet hiyerarşisinin aşagı basamaklarındakilere de maaş ve
ödüllendirme ödemelerinde bulunulması ve adaklar sunulup armaganlar
verilmesi genel bir uygulama olarak görülmektedir.

34- Tüm erken devletlerde bir krallık saray meclisi bulunur.

35- Egemenin akrabaları aristokrasi kategorisine girerler.

36- Yüksek makamda bulunma bir kimsenin aristokrat sayılmasını saglar.
37- Bazı klanların başkanları aristokrasi kategorisine girerler.

38- Aristokrasi mertebe düzenine ve görülen işlere göre içsel bir
tabakalaşmaya ugramıştır.

39- Dina damlıgı ideolojik temeli destekler.

40- Tüm erken devletlerde avamdan kimselerin vergi, haraç ödeme ya da
benzeri zorunlu ödemede bulunma yükümlülükleri vardır.

41- Avamdan kimseler genellikle askerlik görevi görme yükümlülügüne
girerler.

42- Avamdan kimselerin devlet aristokrasisi ve kamu görevlileri için kol
hizmetlerinde bulunma yükümlülükleri vardır.

43- Bir yanda egemen ve ailesi, öte yanda avam halk bulunup aralarında
akrabalık ilişkisi bulunmaz.

44- görevlerin ve yetkilerin devri, siyasal örgütlenmenin ilkelerinden biridir.

45- Erken devletlerde genellikle yerel, bölgesel ve ulusal düzeylerde olmak
üzere üç basamaklı bir kamu aygıtı bulunur.

46- Genel görevlilerle genellikle bölgesel düzeyde karşılaşılırken , bu tür
görevlilere ondan daha az sıklıkta olmak üzere ulusal ve yerel düzeylerde
karşılaşılır.

47- Uzman kamu görevlileri kamu yönetiminin üst basamaklarında görülür.

48- Saray meclisi üyeleri genellikle siyasal olaylar üzerinde etkili
olmaktadırlar.

49- Egemenin ailesinin üyeleri siyasal kararlar üzeinde etkili olurlar.

50- Din adamları karar alma üzerine bir etkiye sahiptirler.

51- Egemen kendine bagımlılık ve vergi, haraç saglamak için tüm ülkesine
gezilerde bulunur.


saygılarımla

dilaver
26-05-2008, 03:32
neden çürüyebilecegini anlamış degilim, biraz daha aydınlatıcı olman lazım. ilin ne zaman geliştigi ile ilgili zannedersem elimizde net bir bilgi yok. Zamansal olarak degişik tarihlere koyuyorlar herhalde. Kimileri neandertallerin de konuşabildigini söylüyor. Tüm bunları iskeletlerin gırtlak yapılarına göre degerlendiriyorlar.

Şayet Afrika merkezli isek ilk göçler sırasında tek bir dil konuşma olasılıgı var, tabi konuşuluyorsa. Bu konuda açıkçası ayrıntılı bilgiye sahip degilim. Ama dil ile tek klan savı neden çelişiyor onu anlamış degilim.

Homo sapiense evrilen tür ( homo helmei ) belli bir cografi bölgede, azınlık bir grup olarak evrilmesi gerekiyor. İlk klandan kastim de budur. Elbette süreç ve cografyaya göre yeni ilk klan tanımlamaları da yapılabilir. X bölgesine göçlerle yerleşen grup da bir ilk klan sayılabilir, Y bölgesine de. O zaman farklı farklı ilk klanlardan ayrışım olmuş olabailir. Kaldı ki dil ailesini dört temel sınıflandırmaya alıyorlar herhalde. Ari, Turani vs gibi. Ama dedigim gibi bu dil konusunda çok da detaylı bir araştırmam yok.

saygılarımla

evrensel-insan
26-05-2008, 03:55
Saygideger okinono;

Bilinen en eski-etimolojik temelde-kok yapisi, Aryan kok yapisidir.

Ingilizcede de kullanilan bu kok yapisi;Aryan dillerini olusturur.Bu diller 7 grupta toplanmistir.

Gruplar:HINT,IRAN,SELTIK,GRECO-LATIN,TEUTONIK,SLAVONIKVE LETTIK.Bu gruplara dahil olan dil gruplari ise;Sanskrit-hint grubu-,Eski yunan-greek-,latin ve Teutonik grubuna dahil-anglo-sakson,izlandik ve eski yuksek-almanca.Eski slovanik ve lithuanian bu aryan kokeninin aciklanmasinda yardimci olur.

Aryan alfabesi;a.i,u,ai,au,k,g,gh,t,d,dh,n,p,b,bh,m,y,r, l,ww.s. harflerinden olusur.

Tum kokler;iki ila dort harf arasinda olusturulmustur.

Turkce dili; Ural-Altay sinifinin,bati turkik kokune dayanir.Ki bu koke dayanan diger diller;uzbek,azarbeycan,kazak,tatar,uguz,turkmen,b askir,cuvas dilleridir.Ayrica bu sinifta;dogu turkik,ugruk,finnik,mongolyan ve mancuryan kokleri vardir.

Saygilarimla;
evrensel-insan

dilaver
26-05-2008, 09:52
1- Erken devletler, birbirlerinden genellikle kesin olmayan çizgilerle ayrılmış, cografi bölümlere bölünmüş belli bir toprak parçasına (ülke) sahiptirler. Bu toprak parçası üzerinde sürekli oturan insanlar söz konusu devletlerin uyrukları ya da yurttaşları sayılıyordu :

İnsanlık bir kere tarımsal üretime geçtikten sonra, nüfusun artmaya başladıgını rahatlıkla söyleyebiliriz. Tek başına yerleşik bir yaşama geçmek bile, kadınların kendilerine düşen çalışmada herhangi bir artışa gerek kalmadan ve çocuklarına yiyecek saglama yeteneklerinde bir azalma görülmeksizin , daha sık çocuk sahibi olabilmelerini saglayabildigi için , nufus artışını tetikleyen bir olay olabilir.

Nüfus artışları yanısıra, kaynaklar üzerinde artan baskının bir sonucu olarak kıtlıkların artması, önderleri, üyesi oldukları toplumsal örgütler üzerindeki denetimlerini artırmaya iter. Uzun dönemli egilimler, nufus artışlarıyla otoritenin merkezileşmesi arasında degişmez belirli ilişkiler göstermektedir.

Neolitigin başlaması ile devletin oluşmaya başlaması arasında çok uzun bir zaman aralıgı vardır. Neolitikten başlayarak, toplumsal birimlerin adam kazanması toplumsal yaşamın önemli bir özelligi durumuna gelmiştir. Tarım faaliyeti üzerinde ne kadar çok emek saredilirse daha fazla ürün alınabilecek yeni bir ilişkiyi belirtmektedir. Bu dogum oranlarındaki artışa, evlat edinmeye, polijeniye, başlık görenegine, sıgınmalıga, beslemelige ve daha da ileri giderek savaşlar yoluyla adam yakalamaya ve savaş esirlerinin köle olarak çalıştırılmasına yol açar.

Devlet öncesi soy toplumlarında klanların belli bir nufus yogunlugundan sonra ayrılma zorunlulugu ancak devletin bulunması ve hayata geçirilmesi ile çözülebilecek bir sorun olarak karşımıza çıkar. Böylece nufus artışını dengeleyebilecek ve nufus artışını besleyebilecek bir ekonomiye sahip olan toplumlarda bölüşümü düzenleyebilmek için mekanizmalara ihtiyaç duyulmaya başlanmış o zamana kadar soy üyesi olmaktan başka bir özelligi olmayan kişiler belirli sınırlar içerisinde yaşayabilen yurttaş toplulukları vasfını süreç içerisinde kazanmışlardır. En basit anlamıyla devlet, öncelikle bir miktar insandan, sonra sınırları belirli belli bir toprak parçasından ve belli bir yönetim biçiminden ibaret olarak görülebilir.

Dagılımlar devletin gelişmesinde birbirinden farklı 6 bölge oldugunu gösterir gibidir.
1- Kuzey Afrika, Avrupa ve Nil Vadisinden başlayıp Çin'i Hindistan'ı ve Japonyayı da dışarıda bırakmaksızın Uzak Doguya ve Güney Asyaya sürekli bir şerit oluşturabn bölge.
2- Meksikayı ve Yucatanı da içeren bir Orta Amerika gelişme bölgesi.
3- And Daglarının yüksek yerlerinde bulunan bir Güney Amerika gelişme bölgesi
4- Bir Batı Afrika bölgesi
5- Göller Bölgesi ve Etiopya da bulunan bir Dogu Afrika bölgesi
6- Polinezya bölgesidir.

Bu bölgeleri içerisinde devletler birbirlerinin etkisinden bagımsız olarak gelişmiş olabilirler; ve olasılıkla böyle gelişmiş devletler vardır. Ancak bu bölgeler içerisinde toplumların birbiriyle karşılaşmaları ve yayılma ile etkileşim olguları da iyi belgelendirilmiştir.

2- Erken devlet bagımsız bir örgüttür.

Erken devletin göründügü zamana dek tüm siyasal sistemler, normal siyaset ve demografik süreçlerin bir parçası olarak kopma ve bulundukları bölgenin her yerinde benzer birimler oluşturma yönünde bir egilim gösterirler. Siyasal sistem kritik bir noktaya kadar büyür, bu noktadan sonra erk konumuna kimin çıkacagı ile ilgili kavgalarla, toprak kıtlıgı nedeniyle, öteki nedenlerle küçük birimlere bölünür, bu birimler de zamanla kendi bölünme eşigini oluşturacak noktaya dek büyüme gösterirler. Devlet bu tür bölünerek çogalma egilimlerini aşabilen tek sistemdir. Bu yetenek tümüyle yeni bir toplum türü yaratır. Bu öyle bir toplumdur ki genişleyip öteki etnik grupları içerisine alabilir, büyüklügünün ve gücünün bir üst sınırı olmaksızın daha kalabalık nüfuslu ve daha güçlü durumlara yükselebilir. İnsanlıgın bilinen tüm siyasal sistemleri içerisinde büyüklügünü ve gücünü böylesine arttırabilen tek siyasal sistem devlettir.

Emekleme evresindeki erken devlet, akrabalık, aile ve toplumsal bagların hala siyasal alandaki ilişkilere hükmettikleri, tam zamanlı uzmanların ender bulundugu, vergilendirme sistemlerinin ilkel olmaktan öteye geçmeyip geçici amaçlarla bir kerelik vergilendirmelerle sık sık karşılaşıldıgı bir yerde bulunur. Toplumsal ilişkiler ezen ezilen ilişkisinden çok daha henüz karşılıklı bagımlılık ilişkisine dayanır. Bu süreç ezen ezilene dogru giden egilimin de başlangıcıdır. Tipik erken devlet akrabalık baglarının karşısında onu dengeleyen toprak baglarının bulundugu, makamların kalıtsal olarak geçmesi ilkesinin , bir göreve yarışmayla ya da atama ve seçimle getirilme yöntemleriyle dengelendigi ; yöneticilere akraba olmayan memurların da digerleriyle birlikte hükümet yönetiminde belirli bir rol oynamaya başladıgı ve yeniden bölüştürme ilkelerinin haka toplumsal tabakalar arasında agır bastıgı yerlerde görülür.

Geçiş evresindeki erken devlet ise kamu yönetim aygıtında atanmış memurların agır bastıkları, hükümete akrabalık yoluyla yapılan etkilerin ancak hükümetin önemli olmayan bir bölümünü oluşturdugu ve üretim araçlarının üzerinde özel mülkiyetin doguşunun bir pazar ekonomisinin ve birbirine açıkça hasım sınıfların ortaya çıkışının şartlarının odugu yerlerde görülür. Geçiş evresindeki erken devlet modern, ergin devletin de habercisidir ve modern devletin ön koşullarını da içerisinde barındırmaktadır. Erken devletler de geçiş evresi ile modern devlete de evrilebilir ya da eski komünal ve toplumsal koşullarına da dönebilirler.

saygılarımla

KızıL
29-05-2008, 23:48
bencede demokrasi ve komünizm aynı hatta olamaz.. ve konuya girmeden bence hemen bir konuya dikkat etmek gerek verilen örneklerdeki ülkeler sosyalist en başarılısı reel sosyalizmi kurmayı başaran ancak gelişmesinde çok sorun yaşanan cccp idi..
klasiktir artık sovyetlerde 10.000 den başlar 20milyona kadar insanın öldüğü rivayet edilir ikinci dünya savaşındaki kayıpları sonrasındaki açılık ve soğukta kalan insanlarıda hesaba katarsak zaten 1950 yıllında sovyetlerde kımse yaşamıyordu adam kalmadı...
kımıne göre stalin kurşuna dizdi kimine göre trene koydu uçurumdan aşağı yuvarladı kımıne göre çalıştırarak öldürdü...heleki 1960 lardaki kömür madenleri esir işçiler ışık görmeyenler bu hikayeler dahada ilginç o dönemde babamda orda yaşıyorduda....
neyse geçelim efendim bu hikayeleri her ülkede ölenler olur savaşta yada bir sistemin değişiminde devrimde! olmayan ülke varmıdır??
efendim komün hayata marx ile engelsin bizlere biraz bahsetmiş olduğu bu düzene küçükken şirinler çizgi filminde kısmen izlediğimiz hayata ne zaman geçildide kötü diyenler ortaya çıkmakta??
sovyetlerin güzel şeylerinden bahsedebiliriz bugün kızılordunun sovyet bloklarındaki ülkelere girerken ordaki kadınlara tecavüz ettiği gibi adice söylentilere karşın elimde o günlerin görüntüleri ve nazi almaynasından artık kurtulmak isteyen ve bunun için herşeyini verebilecek(artık verecek bişeyleri kalmasada) insanların askerlere ekmek dağıtmasını izledimm... şimdi sosyalist demokrasi işçi sınıfı diktatörlüğü bu kavramların yeryüzünde tam anlamıyla varolması, ve bu sistemlerde sistemin hataları eksikleri olduğu zamanda sistemi eleştirme hakkı insanlarda hep olmalıdır..
dmokrasiyse emin olalım sosyalizmde en güzeli mümkün bırakalım ama şu şöyle oldu bu böyleydiyi.. biz hani o beğenmediğimiz kötü olan yanları varya her fırsatta saldırmak için kullanılan şeyler onları yapmayalım!! onları düzelterek daha güzelini kuralım...
saygılar...

mutluluk35
31-05-2008, 01:44
Erken devletlerle ilgili olarak konu bütünlüğünü bozmamak kaydıyla gidişata göre eklemeler yapmak faydalı olabilir.

Tarım devrimi, insanoğlunun bazı bitki ve hayvan türlerini denetleyip,geliştirme ve genişletme süreci olarak tanımlanabilir.Ortadoğunun ve dünyanın ilk yerleşik toplulukları Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarıdır.Geniş toplumsal ve siyasal birimlerin bu bölgede ortaya çıkmış olmasında büyük akarsu vadi ve deltalarının etkisi büyüktür.Fırat ve Dicle de Mezopotamya bölgesine sağladıklarıyla bu varsayımı doğrulamaktadır.

Bunların taşıdıkları suyla bereketlenen topraklar üzerinde M.Ö 5000 ile birlikte,Sümer kent devletlerinin kurulduğunu ve ilk uygarlığı yaratıklarını görüyoruz.İlginç bir şekilde ,bunun nedeni Fırat ve Diclenin akışının düzensiz,kabarma zamanlarının belirsiz olmasıydı.Bunlar bazen kuraklığa yol açacak kadar az su taşırken,bazen de taşarak her yanı su altında bırakabilirlerdi. Akarsuların bu özelliği bölge insanlarını yaşayabilmek için su kanalları ve setler yapmaya ve bunların sürekli bakımını sağlamaya zorlamıştır.Mezopotamya insanının kanallar üzerindeki uğraşısı ,tarihin ilk otoriter monarşilerinin bu bölgede kurulmasını sağlamıştır.

Kanal sisteminin kurulması ve bakımı,çok sayıda insanın düzenli çalışmasını gerektirmiştir.Bu ise mutlak bir siyasal bağlılık,gelişmiş bir bürokrasi ve yönetim teknikleriyle sağlanmıştır.


Akarsulara değil de,mevsimlik yağışa bağlı tarımın uygulandığı ve dolayısıyla kanal sisteminin bulunmadığı ya da gelişmemiş olduğu yörelerde,örneğin o dönem Avrupasında bu çeşit güçlü kent devletler göremiyoruz.Ayrıca yerleşik toplulukların bulunduğu merkezlerin dışında yaşayan göçebe kavimlerin,zengin kent-devletlere karşı giriştikleri yağmaya yönelik saldırılara karşı savunma ihtiyacı ,Mezopotamyada düzenli ordu kurmayı gerektirmiştir.Bunun ayrıca devlet için-de merkezi otoriteyi güçlendirici etkisi olmuştur.Öte yandan bölgenin göçebe saldırılarına açık topografyası ,ve kent devletler arasındaki sınırların belirsizliği,bölgede sürekli savaşlara yol açmış,bu durum yöneticilerin otorite ve baskılarına yol açarken,aynı zamanda güçlü bir impara-torluğun kurulmasını da engellemiştir.

Mezopotamya da biriken zenginliği bir nedeni de,bölgede ağaç,taş ve değerli madenlerin bulunmamasıdır.Bu durum bölge insanını ürettiği tahıl karşılığında bu maddeleri elde etmeye yöneltmiştir.Bu durum da bölgede ticaret hayatının gelişmesine neden olmuştur,ancak bölgede ticaret amacıyla üretimin geliştiği söylenemez.İlk ticari tarım daha sonra Grek yarımadası ve Batı Anadolu da başlayacaktır.

Sözü geçen Sümer kent devletleri arasında en iyi bilinenler Akadlar,Babiller, Asurlar ve Hitit devletleridir.Akarsu teorisiyle ilgili olarak,başak bir akarsu vadisinde,Nil’ de de Mısır devletleri ve uygarlığının geliştiğini görüyoruz.Mezopotamya da siyasal istikrarsızlık kol gezerken ,Mısırda kent devletler ve dağınıklık görmüyoruz.Burada kurulan siyasal birliğin ve üstün uygarlığın nedeni,yine coğrafyadır.Nil’i çevreleyen geniş ve kolay geçit vermeyen çöl bölgesi,Göçebe halkların Nil’i ele geçirmelerini zorlaştırmış, bu da bölgede siyasal birliğin sürdürülmesine katkı yapmıştır.

Son olarak din adamları sınıfından da bahsedecek olursak,ilk olarak gökyüzündeki yıldızlarla ilgili kehanette bulunan kişilerden oluştuğu tahmin edilmekle beraber,tarım devrimi ve sonrasındaki akarsu vadilerini dizginleme çabaları,dinin içeriğini oldukça etkilemiştir.Yaşamsal çıkarlarını tarımsal üretim açısından çamurlu suya şekil vermekte gören insanoğlu( su kanalları ve setlerde bahsettiğim konuyla alakalı olarak),dini inanışında da bir devrim gerçekleştirerek(tek tanrının ortaya çıkışındaki diğer şartlar sabit),Ortadoğu dinlerinin temelini atmıştır.

Böylece modern devlete giden yolda ihtiyaç duyulan,siyasi bağlılık,profesyonel askerler,yönetim teknikleri ,ticaret sınıfı,din adamları sınıfı vs. ‘nin ilk tohumları atılmıştır diyebiliriz.

dilaver
31-05-2008, 03:44
çok dogru ve yerinde tespitler mutluluk. Benim daha önce satır arasında bahsettigim hidrolik imparatorluklar kavramını siz biraz daha açmışsınız. Mısır ile Sümer inanç farklılıkları ise tamamen Nil in özelliklerinden kaynaklanıyordu.

saygılarımla

Chaos
02-06-2008, 12:18
Şimdilik beynim uyuştu konuya dair bir bilgi verip kaçacağım . Dilaver in 51. iletisinden sonra da itirazlarım başlayacak :D

Arkeolojik olarak en eski kent M.Ö 9000 yılına ait bir tarihleme ile Diyarbakırda bulunmuş.Kent in ismi belli değil ama kent yapısına sahip. Bu durum kent ve Devlet tarihini genel kabullerden epey erkene çekiyor. Dolayısıyla da yer yer birden ortaya çıkmış uygarlıktan ziyade uygarlığın öncelikle deneme yanılma metotları dahilinde uzun bir geçiş aşamasına sahip olduğu anlaşılıyor yani ne sınıflar ne anaerkil ataerkil geçiş süreçleri ne kent devletleri aslında sistematik olarak belli bir aşamada aniden oluşmamış görünüyorlar. Olgunun temelinde iktisadi süreci etkileyen başka çevresel unsurlar da mevcut olmalı.

Onursal Bedirhan
19-08-2008, 00:18
Öncelikle okinono ve dilaver olmak üzere tüm arkadaşlara teşekkür ederim. iki gündür burayı okumakla uğraşıyorum. Hepisini tam olarak okuyamadıysamda üstten okuyup geçtim bir çoğunu..


Okinono'nun söyledikleri bir hayal gibi, gerçek olanda onun söyledikleri ama bence insanlar hiçbir zaman onun istediği gibi olamazlar. Her insanın içinde kötülük vardır, dolayısıyla ne tek başına din, nede tek başına kominizm veya sosyalizm huzurlu, insancıl bir hayat getiremez. aslında 3 üçüde aynı şey ama 3 üde insanların huzuru için var ama tarihte ve günümüzde hiç biri adabına uygun işlenmiyor.

dilaver
19-08-2008, 00:40
Sagol onursal bu başlıgı hatırlattıgın iyi oldu, bu arada chaos'un da çekincelerine yer vermek üzere en kısa zamanda başlıgı kaldıgı yerden devam ettirmek üzere.

saygılarımla

okinono
01-09-2008, 16:09
Kaddafi 'Hazır olun' dedi
Libya'da tarihi karar
01.09.2008 15:25
Libya lideri Muammer Kaddafi, bürokratların ülkenin petrol zenginliğini yağmaladığı suçlamasında bulunarak, halkın petrol gelirlerini doğrudan paylaşacağını söyledi.
Kaddafi, Libya devriminin 39. yıl dönümünde yaptığı konuşmada, bürokraside reform yapılması, halkın bürokrasiden kurtulması, devlet bütçesinin de korunması gerektiğini belirterek, ''Hazır olun. Her Libyalı, petrol geliri payını doğrudan alacak'' dedi.
Uygulamanın gelecek yıl başlayacağını bildiren Kaddafi, dünyanın her yerinde yolsuzluğun bürokrasiyle bağlantılı olduğunu, yolsuzluğu sona erdirmenin yolunun ise harcamaları yönetenlere son verip parayı doğrudan halkın ellerine bırakmak olduğunu savundu. Bürokrasideki tasfiyeden yalnızca adalet, savunma, içişleri ve dışişleri bakanlarının ayrı tutulacağını açıklayan Kaddafi, bürokrasi devam ettikçe halkın parasına yönelik hırsızlığın ve yolsuzluğun da süreceğini iddia etti. Halktan bu değişimden korkmamasını isteyen Kaddafi, halkı daha zengin, özgür ve sağlıklı kılacak özel sektörün oluşumunu teşvik edeceklerini kaydetti. Petrolden elde edilen paranın doğrudan bölüşümünün ve bürokratik tasfiyenin ilk etapta bir kaosa yol açabileceğini hatırlatan Kaddafi, ''Libyalılar, bürokrasinin tasfiyesi ve petrol gelirinin doğrudan ellerine geçmesiyle gerçek bir halk idaresini kuracak ve gerçek bir doğrudan demokrasi tarafından idare edilen kitleler toplumunu oluşturacak'' diye konuştu.
AA

dilaver
01-09-2008, 17:34
3- Erken devlet gelişmesinin belli bir aşamasında yalnızca yönetsel bir merkeze sahipti.

Kabile yerleşim merkezlerinin en eskileri geçiciydiler. Buralarda bir yıl, bir kaç yıl, bir kuşak boyu oturuluyordu belki, ama kabile eninde sonunda oradan ayrılmak zorunda kalıyordu. Çünkü toprak bir süre sonra verimini kaybediyordu ve kabile yeni ve daha verimli bir toprak parçasına dogru göç ediyordu. Kabile yerleştigi toprakta belli bir nizama göre ikamet ediyordu.

Avusturalya'daki Arunta'lar, kamplarını daire biçiminde düzenlerler. daire iki yarım daireye ve dört çeyrege bölünmüştür. İki yarım daireye iki yarım, dört çeyrege de dört fratri yerleşmiştir. Bir fratrinin üyeleri yelkıranlarını kendilerine ayrılmış çeyregin sınırları içine diledikleri yere dikebilirler, ancak bir toprak parçası mutlaka toplantı yeri olarak ayrılır. Amerikan yerlilerinin kampları da aynı ilkeye göre düzenlenmiştir. Kansas kabilesi her biri sekiz klandan oluşan iki fratriye ayrılmıştır, kamp sınır çizgisiyle ikiye bölünmüş bir daire biçimindedir. Her fratri bir yarım daireye yerleşmiştir. Dıştan evlenme kuralının bir tanımı erkegin dairenin öbür yarısından kadın alma zorunda olmasıdır. Kabile kampı, kabile düzeninin bir resmidir gerçekte. Dolayısıyla kabile göçebe olmaktan çıktıgında, köy yerleşim merkezleri de aynı yolu izlerler.

Dikkat edilirse en ilkel klanların bile yerleşim yerlerinde bir toprak parçası kabilenin merkezi olarak, toplantı yeri olarak ayrılmaktaydı. Kabilenin yerleşecegi bölge ve klanlara ayrılan yerler, topragın niteligine, suyun elde edilebilirligine ve belki de savunma gereksinimlerine göre saptanır. Hane başkanları şefin evinde toplanma, yemek yeme, sorunları paylaşma haklarına sahiptir. Şef ana hanenin başı olarak , klan atasının temsilcisi özelligini taşır, dolayısıyla şefin ocagı özel bir kutsallıkla donatılmıştır. Klanın ata ocagıdır burası; klanın daha ailelere bölünmemişken tek bir kamp ateşi çevresinde toplandıgı günleri anımsatmaktadır. Köyün dışında ama köy bölgesinin içinde, sürülü tarlalar, az ötede otlaklar ve çorak topraklar uzanır. Topragın işlenmesi ve hayvanların otlatılması, yaşlıların yönetimindeki köy meclisince denetlenir. Ekilebilir alanlar küçük toprak parçalarına ayrılır ve aileler arasında bölüştürülür. Bu bölüşüm düzenli aralarla yinelenecektir. Otlaksa bölünmez. Tek yerleşik işbölümü kadınlarla erkekler arasındadır.

Aynı şeyler kabile seviyesinde de geçerlidir. Toplulugun başka benzer topluluklarla da ilişkileri bulunabilir, ama toplulugun neolitik döneme özgü kendine yeterli yapısını bozabilecek şeyler degildir bunlar. Madenlerin kullanılmaya başlamasıyla birlikte yeni bir evreye erişilir. Madenden yapılmış araçlar, tahta ve taştan yapılmış araçlardan daha kullanışlı ve verimlidir. Ya o yörede yapılan ya da gezgin demircilerin getirdigi araçlardır bunlar.Ama her iki durumda da madenden yapılmış araçların kullanılmasıyla emek üretkenligi artar ve demirci, duvarcı, sepici vb uzmanların varlıgını olanaklı kılacak şekilde yükselir emek üretkenligi. Hiç kuşkusuz bu yeni işbölümleri de üretim teknigindeki daha ileri gelişmelerin yolunu açar. Artık her toplulukta şeflerin ne topragı işleyenlerin yanında bir de zanaatkarlar vardır. Topluluk için çalışan bu kişilerin emeklerinin karşılıgı toplulukça ayni olarak ödenmektedir.

Bu yeni uygulayımların gelişmesi yalnizca tarımdan belli bir fazla ürün elde edilmesini degil, aynı zamanda o güne dek tek tek ekicilere azar azar dagıtılmış olan bu ürün fazlasının daha da verimli kılınabilmesi için belli bir yerde toplanmasını gerektirir, Ürün fazlası da şeflerin eline teslim edilir böylece. Ondalık ya da iş hizmeti biçimindeki düzenli vergiyi şefler alır. Klan üyeleri bu tür ödemeleri, elde ettikleri bir takım yararlar karşılıgı, gönüllü olarak yaparlar. Elde ettikleri yararlarsa , ya yagmacılara karşı korunma ve savaşta başarılı önderlik gibisinden gerçek yararlardır, ya da şefin büyü gücü aracılıgıyla bol ürün kaldırma gibisinden düşsel yararlardır. Ama temeldeki etken ekonomiktir. Yeni teknik gelişmeler için yeterli anamal ancak böyle biriktirilebilir. Gene de madenler bollaşmaz. Şefler elde ettikleri madenleri kendi kullanımları için bir kenara ayırma egilimindedirler. Bakır ya da tunç üstünde çalışan zanaatkarlar şefler için yeni bir araç geliştiriler, kılıçtır bu yeni araç. Şefler de işte kılıç denilen bu yeni aracı kullanarak, komşu toplulukların ürün fazlalarına zorla el koyarlar. Savaş başlı başına bir ugraş olur çıkar. Artık şeflerin savaşla elde ettikleri kölelerce ekilip biçilen kendi temenosları ( şefe yararlılıkları karşılıgında paylaşım haricinde ödül olarak verilen toprak parçası) vardır; elde ettikleri ürün fazlası artık öylesine boldur ki, degiştokuşta bulunmak üzere birtakım maddelerin üretimine girişebilirler.

Topluluk mutlak üretim fazlası aşamasına ulaştıgında, köyün ortasındaki toplantı yeri yerel şeflerin ürün fazlalarını öteki toplulukların ürün fazlalarıyla takas ettikleri bir pazar yerine dönüşür. Zanaatkarlar da aynı yolu izlerler. Üretim güçleri kendi klan üyelerinin gereksinmelerince tüketildigi sürece çalışma alanları da kendi köyleriyle sınırlı kalır. Ne var ki gelişen uygulayım, köyün gereksinmesinden daha fazlasını üretmelerini olanaklı kıldıgında, onlar da ürün fazlasını pazara götürürler. Sonuçta bütün toplumsal ilişkiler degişir. Temenosun sahibi, ondalıkları alan, artık bu ayrıcalıklar sagladıgı hizmetin bir karşılıgıymış gibi davranamaz olur. Çünkü artık bu ayrıcalıkları daha fazla kar elde etmek için kullanmaktadır. Bu da ona sömürü oranını daha da arttırma gücünü ve dürtüsünü verir. Zanaatkarlar için de aynı şey geçerlidir. Bir kez meta üretimine geçtiler mi, kendi köylerindekilerle de tecim temelinde alışveriş yapmanın karlı oldugunu görürler. Artık topluluk için çalışan olmaktan çıkar, kendileri için çalışanlar durumuna gelirler. Sonuçta gerek şefleri gerekse zanaatkarlar ergeç köylerini terk eder, pazarın yanında ev kurarlar. Merkezdeki köy bir pazar kasabasına dönüşür. Köydeki el sanatları tümden yok olmaz, ama köy artık kendi kendine yeterli degildir. Gitgide kasabanın nitelikli emegine bagımlı hale gelir. Şefler ve zanaatkarlar bu adımı atarlarken klanla olan baglarını da koparırlar. Şefler kendi klanlarının ayrı çıkarlarını temsil etmekten uzaklaşmıştır artık. Yoksul klan üyelerine karşı, ortak bir çıkarda birleşmiş toprak sahibi klan üyelerine dönüşmektedir şefler. Zanaatkarlarsa, klan düzenine göre kurulan loncalarda örgütlenirler; ama ekonomi tarıma baglı kaldıgı sürece toprak sahiplerinin üstünlügüne karşı koyacak durumda degildirler.

Pazar ilişkilerinin gelişimi ile birlikte pazara hakim olma mücadelesi en zenginleri pazara yerleşmeye yönlendirir. Böylece pazarın oldugu yer şefin de ikametgahı olur. Başkent haline gelir. Şef pazar hakimiyetini de elinde bulundurarak bu başkentten diger köyleri yönlendirmeye başlar. Devlet merkezileşmesi başlamıştır artık. Degişik erken devlet örneklerinde tek bir merkeze baglı kentler görüldügü gibi , sadece tek bir merkezden ibaret yerleşim yerlerine de rastlanmıştır.

saygılarımla

dilaver
05-09-2008, 15:57
4- Tüm erken devletlerde ticaretle ugraşılmıştır.

Meta degişimi kabilelerarası konukseverlikten dogup gelişti belli belirsiz. Armaganın kabul edilmesi daha sonraki alışveriş için bir güvence göstergesidir. Armagan aynı zamanda krallara verilen bir paydır; bir tecim vergisidir .

İlkel klanlar kendi kendine yeterli birimlerdi. Mülkiyet kollektif oldugu için herhangi bir ürün fazlası kabile içerisinde tüketiliyordu, ya da diger kabilelerle şölenlerde paylaşılıyordu. Teknigin ilerlemesi ve madenlerin bulunması ile ihtiyaçlar da farklılaştı. Örnegin Sümer toprakları maden bakımından fakir, fakat gıda bakımından zengindiler.

İÖ 3 bin yıllarına gelindiginde bakır kullanımı tüm ortadoguya yayılmış olmakla beraber, henüz evrensel bir düzeye ulaşmaktan uzaktı. Mezopotamya'da bile henüz bakırın maliyeti çok yüksekti ve Mısırda bütün bir tunç çagı boyunca köylüler çalışmalarını tahta ve taş araçlarla sürdürdüler. Daha geri bölgelerde ise bu yeni madeni kullanmaya ancak kabile başkanlarının gücü yetiyor, onlar da bakırı saban demiri yapımında degil de, daha çok kılıç yapımında kullanıyorlardı. Bakırın bol oldugu yerlerde bile insanların yerel bir sanayii geliştirmektense, bakırı işlenmemiş olarak dışa satmayı yegledikleri, bu işi daha karlı buldukları anlaşılıyor. Mezopotamya ve Mısır dışında ortaya çıkan ilk kent toplulukları başlangıçta ticaretle ugraşan yerleşim merkezleriydi.

Bütün toplumun birleşik çabası, toplulugu ancak varlıgını sürdürebilecek düzeyde tutmak için gerekli oldugu sürece, bir kaç kişinin, çalışmaksızın başkalarının çalışmasıyla yaşaması olanaksızdı.

İlk sınıfsal farklılaşma kabile şefi temelinde yogunlaşmış ve daha sonra mülkiyet el degiştirdikçe topraklara sahip olanlar ile toprakları işleyenler olarak ayrışmıştı. Üretimin ulaştgı yeni aşama, ve ürünlerin farklılaşması ve her toplumda degişik ürün ihtiyacı ilkel degişimi ticarete yöneltti. Artık şimdi yepyeni bir sınıf daha ortaya çıkmıştı, bunlar hiç bir şey üretmeyen, ancak üreticinin sırtından geçinen ve devamlı kazanan tacirler sınıfı idi. İlkel degişim esasında çok basit bir varsayımda bulunalım. Beş adet degişik ürünlere sahip olan köy düşünelim. Altıncı bir köy de bunlar arasındaki ticareti örgütlesin. Her köyün de 10 birim mal ürettigimi varsayalım ve soyutlama açısından da tüm malların eş deger oldugunu kabul edelim. Tacir klan degişim esnasında kazanabilmek ve varlıgını sürdürebilmek için 9 birim malı 10 birim mal ile degiştirdigini kabul edelim. Bu kabullenmelerimiz aslında son derece basit, gerçekçi ve ticaretin özüne uygundur. Tüm köylere ugrayıp köylerin birbirleri ile mallarının degişimine aracılık eden köy bir senelik faaliyet sonucunda hiç bir üretim faaliyetinde bulunmadıgı halde 5 birim mal elde eder. Diger köylerin mal varlıgı da 9 ar birime düşer. Elbette gerçek yaşamda bu ilişkiler son derece girift ve farklılık arzeder, ancak öz degişmez.

Yeni ortaya çıkan bu sınıf, ekonomik temelin yaratısıdır, artık ekonomi meta üretimidir ve ürünler kullanım için degil degişim için üretilmektedir. Egemen olan sınıf ise önce toprakların mülkiyetine sahiptir, süreç içerisinde de ticaretin kontrolüne de sahip olur.

Ticaretin gelişmesi degerlerin üreticilerden üretmeyen asalak sınıfa dogru transferini hızlandırdı ve toplum içerisinde yoksullaşmadan dogan sınıf çelişkileri derinleşmeye başladı. İşte bu çelişkileri yumuşatmak için, egemenler lehine çözebilmek için yeni bir örgüte gereksinim dogdu, bu örgüt ise devlet idi.

saygılarımla

dilaver
01-10-2008, 20:56
5- Erken devletlerde genellikle pazarlar bulunur.

Sınıfların ortaya çıkması ve sınıflı toplumun kendinden önceki ilkel komünal toplum ile arasındaki en temel ekonomik farklılık üretimin yapısında ve niteliginde ortaya çıkar. Komünal toplumda mülkiyet, yani üretim araçlarının mülkiyeti kolektif, toplumsaldır. Üretim teknigi son derece kısıtlıdır ve üretim tüketim için yapılır. Ürünlerin kullanım degeri önemlidir. Üretici, kullanmak ve tüketmek için üretim yapar. Üretim de tüketim de paylaşılır.

Sınıflara vardıgımız zaman ise üretimin niteligi degişmiştir. Artık söz konusu olan ürünlerin kullanım degeri degil degişim degeridir. sadece üretmek için üretilir ve bir Pazar için üretilir. Ürünlerin kullanılıp kullanılmayacagı ön planda degildir, üretim sonucu elde edilecek degişim önemlidir. Üretici ürününü sadece Pazar için üretir ve onu diger kullanıcıların begenisine sunar. Bu yeni ve daha ileri bir üretim teknigini varsayar. Artık üretimden amaç kolektif mülkiyete sahip olan ekonomik birimi doyurmak, ya da onun ihtiyaçlarını karşılayabilmek degildir. Şimdi sorun özel mülkiyetin sınırsız ihtiyacına yönelik bir tatmin saglamaktır. Artık ürünler ihtiyaç oranında bir deger kazanmış ve serbest olarak degiş tokuş yapılageldigi pazarlara ihtiyaç duyulmuştur. Bu yüzden yeni ekonomik modelde pazarlar etrafında bir kentleşme oluşmaya başlamıştır.

Mülk sahibi zengin sınıflar bu pazarların etrafında yerleşmeye başlarlar, buna ilk uyan da kabile şefi ile yakın çevresidir. Daha sonra sırayla zengin olan, elinde artı degeri bulunduran sınıflar Pazar etrafında yerleşmeye başlarlar. Pazarın organizasyonu, serbestçe mübadelede bulunabilme önem kazanmaya başlar ve bu eski toplumdan farklı bir örgütlenme yapısı gerektirir.

Pazarın varlıgı ile köy pazara bagımlı hale gelir, nitelikli emek pazarın çevresinde şekillenmeye başlar. Şimdi artık köy ile kent arasındaki çelişki ile birlikte kafa emegi ile kol emegi arasındaki çelişki de kendini göstermeye başlamıştır. Bir tarafta kol emegi ile çalışan üreticiler, diger taraftan ise kol emegi ile çalışan ve ürünlerini direkt ya da aracı vasıtasıyla pazara yönlendiren üreticileri yönlendiren bir düşünenler, örgütleyenler sınıfı oluşmaya başlamıştır. İşte bu çelişki sınıfsal farklılaşmayı hızlandırarak devlet denilen örgütü ortaya çıkaran temelleri ortaya koyar.

Pazar olmadan degişim degeri için üretim ön plana çıkamaz. Kullanım degerinden degişim degerine geçmek ise devletin varlıgını zorlayacak ve kaçınılmaz kılacaktır.

saygılarımla

Titan
01-10-2008, 22:47
[b]
* * * * Ögrenilmesi taraftarlarınca bile, emperyalist kültürel bombardımanın etkisiyle yozlaştırılan ortamlarda gerçekleştirildi.

Sanırım Komünizmin dinsizlik ve kötü bir yönetim anlaıyışına sahip oluşuna karşı en anlamlı cevaplardan birisi yukarıda alıntıladığım bölüm. Bunun en güzel kanıtı ise bu başlık altında yorumlarda bulunan "fatmanur10" adlı yorumcunun basmakalıp yorumları.

Komünizm, kendini anlatabilen ve yaşayan bir topluluğa sahip olsaydı, şu anda savaşlardan ve krizlerden çok, insanların hayal güçlerinin meydana getirdiği eserlerin yorumları yapılıyor olacaktı.

Titan
01-10-2008, 23:34
devletım kazansın ısterım[/b] söyleminizin hiç bir anlamı yoktur. Anlamı olmadıgı gibi bu argüman komünist düşünceye karşı yürütülen ideolojik saldırıların temellerinden biridir. Komünist toplum teorik olarak sınıfların var olmadıgı, dolayısıyla bu sınıf çelişkisinden kaynaklanan bir devletin de olmadıgı, polisin askerin, mahkemenin, verginin, vs. olmadıgı bir toplumsal yaşam biçimidir. Devlet olamayacagı için ne devletin ne de herhangi bir kimsenin kazanması mevzuu bahis degildir. Kaldı ki kazanç diye bir şey bile söz konusu degildir.

* * * İsmi üzerinde komünizm komünler halinde yaşam demektir. Kendi kendine yeterli topluluklar halinde herkesten yetenegi kadar, herkese ihtiyacı kadar ilkesinin hayata geçirilmesidir. Marx ın tabiriyle cevaplandırırsak şayet komünist toplumda bir kişi sabah kalkıp arnavutköy sahilinde kahvaltısını ettikten sonra gidip fabrikada bir iki saat çalışır, ögle yemeginden önce bir saat kadar tenis oynadıktan sonra ögle yemegi yiyip balık tutmaya gider. Saat dört gibi Verdinin operasını dinledikten sonra akşam yemegine kadar quantum fizigi tartışmalarına katılır. * *



Doğrusunu isterseniz komünizm, yıllar önce insanların tekdüze çalışma ortamından kurtulmaları için düşündüğüm yönteme çok benziyor. Şöyle ki; bir yönetim anlayışının maddi kaynaklarını insanlara eşit şekilde dağıtarak, insanların yaptıkları işlerin çeşitli olması (yetenekleri ölçüsünde en basit işten en zor işlere kadar eğitilmesi), zaman sınırının olmaması (mesela sistemimin anlayışında gecenin bir vakti gidildiğinde evrak işlemlerinin yapılması gibi)
Ancak burada bir yönetim sisteminin olması en büyük etkenlerden biriydi, yani bir gözetleyen.

Bir itirafta bulunmam gerek, ben, Komünizmin bir siyasal sitem olduğunu biliyordum, bunu da komünist bir devletin bulunduğu topluma eşitlik çerçevesinde sunduğu her çeşit olanağın sonucu olark görüyordum. Bir nevi kulaktan dolma bilgilerle....Teşekkürler dilaver.

Komünizm, dilaverin verdiği bilgiler ışığında (insanların komünizmi bir siyasal hareket değilde, köylerde yaşanılan bir imece usulü hareketi gibi) anlatılabilirse, hem komünizmin bir tabu ve belli bir kesimin korkulu rüyası olmaktan çıkar, hem de demokrasi ile komünizmin bir arada olmayacağını savunanların boş fikirler üzerine inşa edilmiş öngörülerini de yok eder.

Tabi bir de, komünizmin; kapitalist sisteme karşı ABD tarafından üretilen (zaten ilk çıkışı da ABD'dir) bir sistem olduğunu düşünüyordum. Çünkü, kapitalist bir sistem de yapılan olumlu veya olumsuz işlerde keskin bir başkaldırı olabilir, bunu bertaraf etmek için farklı bir sistemi kapitalist sistemin karşısına koymak ve çeşitli araçlarla kötülemek (inanç ve ırk gibi) kapitalist sistemin geleceği açısından sağlam bir altyapı oluşturması gibi bir komlplo teorisi kurmuştum. Yani komünizmi, kapitalizmin geleceği açısından kendi oluşturduğu bir sistem gibi düşünmüştüm. (bölücülük)

Yine de kapitalizm, komünizmin yayılmasını engellemek için her çeşit oyuna başvurarak başarılı olmuş ve komplo teorimin en önemli kısmını gerçekleştirmiştir. Aslında bir çoğumuz da böyle düşünmüyor muyuz?

dilaver
02-10-2008, 00:00
Sevgili titan

KOmünizm öz itibarıyla komünal mülkiyet demek.
Mülkiyetten başkasının emeğini sömürmeye imkân veren üretim araçlarının mülkiyeti kastediliyor. Makineler, binalar, araçlar, toprak, yeraltı zenginliği, vb. doğayı ve emeği kullanmaya imkân veren bir ilişki bütünlüğü söz konusu olmalıdır. Bir insanın yaşamı için kullandığı kap/kacak, hali kilim, her türlü kullanım aracı, elbise, bir çiftçinin bir çift öküzü, arabası, kendi gücüyle ektiği toprak parçası, bir küçük burjuvanın sahip olduğu otomobil, vb. mülkiyet kategorisine girmez. Mülkiyet ve zenginlik ancak ve mutlaka sömürü, yağma ve talanla, zorbalık ve haydutlukla elde edilebilir, korunabilir, büyütülebilir. Mülkiyete sahip olan aynı zamanda güce de sahip olduğu için, sömürü ve bağımlılık ilişkilerini dayatmak için yasaların arkasına gizlenmek kuraldır. Zaten yasaları yapanlar da mülk sahipleridir.

Ancak biz mülkiyete karşıyız deyince bu elbette mülkü koruma gayesinde olan egemenlerce , söylemimiz çarpıtıldı. Bizim devleti ok etme anlayışımız çarpıtıldı. Bugün de bu başlıga bir antikomünist geldigi zaman ilk yapacagı şet Sovyet deneyiminden dem vurmaktır. Halbuki bunlar tarihsel deneyimlerdir ve ne yazık ki sosyalizmin ilk tarihsel hamlesi başarısızlıga ugramıştır. Olabilir 6 bin senelik sınıflı toplum sürecinde 70-80 sene nedir ki.

Şİmdi önemli olan daha iyi ve daha güzel bir dünyayı nasıl gerçekleştirecegiz; önemli olan budur. Ben bu başlıkta komünal mülkiyetin tek çıkar yol oldugunu işlemeye çalışıyorum. İnsanlıgın ilk dönemlerinin mülkiyetin yol açtıgı suçlarla tanışmadıgını anlatmaya çalışıyorum. Önemli olan daha iyi ve daha güzele nasıl varacagız bunun çalışmasını yapmaktır. Bunun isminin her hangi bir izm olması hiç de önemli degildir. Ama ne yazık ki yaşadıgımız yy da yöntemleri bellidir. Bugün her şey ters durmaktadır.

İnsanlar eski komünal toplumda toplum yaşamına eşit olarak katılıyorlardı ve yaşama hakkı dogumla kazanılan bir haktı. Ama 21 yy da hala yaşama hakkı ölümle kazanılan bir hak olarak vaaz edilmekte. Sitemizin ana konusu budur.

Dünyanın en zengin 10 milyonu dünya nüfusunun sadece binde on beşini [ % 0.15] oluşturuyor...... Bu en zenginlerin toplam serveti de 1986’da 7200 milyar dolardan 1997’de 17.400 dolara, 2007’de de 40.700 milyar dolara yekselmiş. Buna karşılık da her gün 30 bin çocuk açlıktan ölüyor. Dünya nüfusunun neredeyse 7 de biri açlık sınırında yaşıyor. Abd deki krzi için biçilen 700 milyar dolar rakamı dünyadaki açlıgı misli misline ortadan kaldırabilecek bir büyüklük.

Bunları görünce mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmekten başka çare görülmüyor. Bunun isimini de her hangi bir şey olması hiç de önemli degil. Önemli olan İnsan mı olacagız, yoksa sömürücü bir asalak mı. Bireysel kurtuluşu mu hedefleyecegiz, yoksa toplumsal kurtuluşu mu. Sorun bu.

saygılarımla

dilaver
04-10-2008, 23:04
6- Erken devletlerde genellikle uzak ticaret ile ugraşıldıgı görülür.

Klan örgütlenmesinin devlet haline gelmesinde belirleyici olan etmenlerin en başında pazarlar gelir.Devlet meta ekonomisi ile ortaya çıkar. Ürünler kullanım degeri için degil de degişim degeri için üretilmeye başlandıgında zorunlu olarak degiş tokuş edilecekleri bir pazarı varsayar. Pazar oluşumu daha devlet için yeterli degildir. Artı degerin de fazlalaşması gerekir.

Artık bir egemen haline gelen kabile şefi egemenligini artı degere borçludur. Çünkü devlet örgütü ile birlikte artık üretmeyen ama tüketen devlet görevlileri oluşmuştur. Bu devlet görevlileri ise başkasının ürettigi ile doymak ve yaşamlarını idame ettirmek zorundadırlar.

Mezopotamya ve Mısır erken devletlerinin ayırıcı niteligi önemli tarımsal topluluklar olmalarıdır. Egemenler tarımdan elde ettikleri artıyı başka şeylerle degiş tokuş etmek zorundadırlar, bu da zorunlu olarak uzak ticareti gerektirir ki bu ticaret sınırlar ötesini içerir. Egemen artı degerini silahlar, lüks tüketim ve sınai mallar için harcama egilimindedir. Meta üretimi zorunlu olarak bir degişim degeri üretimi varsaydıgından devlet her türlü ihtiyacını giderebilmek için mümkün olan en geniş ticaret agını da kurar.

saygılarımla

Titan
05-10-2008, 00:47
[B]6- Erken devletlerde
Klan örgütlenmesinin devlet haline gelmesinde belirleyici olan etmenlerin en başında pazarlar gelir.Devlet meta ekonomisi ile ortaya çıkar. Ürünler kullanım degeri için degil de degişim degeri için üretilmeye başlandıgında zorunlu olarak degiş tokuş edilecekleri bir pazarı varsayar. Pazar oluşumu daha devlet için yeterli degildir. Artı degerin de fazlalaşması gerekir
Egemen artı degerini silahlar, lüks tüketim ve sınai mallar için harcama egilimindedir. Meta üretimi zorunlu olarak bir degişim degeri üretimi varsaydıgından devlet her türlü ihtiyacını giderebilmek için mümkün olan en geniş ticaret agını da kurar.

saygılarımla

İlkel de olsa şimdiki borsanın temelini atmışlar.

dilaver
05-10-2008, 21:56
7- Ticaret ve pazarlar, erken devletin yönetici konumundaki hiyerarşik katman için bir gelir kaynagı oluşturur.

İlk başlarda ticaret sadece ihtiyaca konu olan ürünlerin basitçe el degiştirmesi olarak ortaya çıkmışken, degişim degeri için üretilen meta ekonomisinin gelişmesi ile satmak için almak, kar elde etmek için almak haline geldi.

Toplumun düzenleyicisi ve paylaştırıcısı olan kabile şefleri artık ticareti düzenleyenler ve pazarlardan pay alanlar olma egilimine girmeye başladılar.

Özellikle despotik Dogu toplumlarında ticaret tamamen egemen olan sınıfın elindeydi. Bu yüzden de bu toplumlarda bagımsız bir tacir sınıfı gelişip etkili olamadı. Sümer ve Mısır toplumları böyle idi.. Bu da sınıf çatışmalarını dinginledi ve egemen kligin eline son derece önemli bir despotluk gücü sagladı. Mülk devletin ve ona egemen olan kligin kullanımında idi. Bu yüzden eski Sümer ve Mısır’da felsefeyi ve filozofları bulamayız.

Felsefeyi ve ilk bilimcileri bulabilmek için her biri çok gelişmiş ticari sınıfın egemenliginde olan Ege kıyılarındaki şehir devletlerine varmamız gerekecektir.


8- Erken devletlerde genellikle tam zamanlı uzmanlar bulunur.

Devletin ortaya çıkabilmesi için kır ile kentin farklılaşması; kafa ile kol emeginin ayrışması gerekmektedir. İlkel köy komününde böyle bir farklılaşmayı göremeyiz. İlkel toplumun özelliklerinden bir tanesi de doga ile toplumun bir ve aynı sürecin parçası olmalarıdır. Komünün hiçbir bireyi, dogadan ve üretimden kopuk degildir.

İş bölümünün yogunlaşması ile birlikte kafa ile kol emegi de farklılaşır ve ayrılır. Toplum yönetilen ve üretici olan geniş bir çogunluk ile mülk sahibi olan ve üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran ve üretim dışına çıkan azınlık bir yönetici elite bölünür. Artı deger bu elitin elinde yogunlaşır ve yönetenler yönetim gücünü ellerinde tutabilmek için kendilerine tam zamanlı bir uzmanlar ordusu tutarlar.

Bu uzmanların ortak niteligi direkt üretici faaliyetin içerisinde yer almamaları ile belirlenir. Ancak kendi yaşamlarını idame ettirebilmek için üretici sınıfın oluşturdugu degerlerden pay almak zorundadırlar. Bu payın alınmasını saglamak için de asker gibi, polis gibi, adliye teşkilatı gibi uzmanlık alanları gelişir ve derinleşir.

Erken devletin ilk aşamalarında bu uzmanlar egemenin yakın çevresinden oluşurken, ergin devlete dogru tamamen yabancı profosyenellerden meydana gelirler. Bu aşamada artık en önemli olgu, egemenlerin iktidar ve baskı aygıtı olan devletin yaşatılıp korunmasıdır.

saygılarımla

dilaver
11-10-2008, 22:33
[Sesonline] İSTANBUL - Türkiye'nin yaşayan en eski komünistlerinden şair, edebiyatçı ve (alaylı) mimar Nail Çakırhan (1910-11 Ekim 2008) vefat etti. Mimarlık eğitimi almayan Çakırhan, Uluslararası Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü kazanmıştı. Muğla’daki Özel Yücelen hastanesi’nde 16 gündür kolon kanseri tedavisi gören Nail Çakırhan, 98 yaşında hayata gözlerini yumdu. Çakırhan, Pazartesi günü tedavi gördüğü hastanede düzenlenecek cenaze töreninin ardından, Akyaka beldesinde bulunan aile kabristanında toprağa verilecek.

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=52205 (http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=52205)

okinono
11-10-2008, 23:50
[Sesonline] İSTANBUL - Türkiye'nin yaşayan en eski komünistlerinden şair, edebiyatçı ve (alaylı) mimar Nail Çakırhan (1910-11 Ekim 2008) vefat etti. Mimarlık eğitimi almayan Çakırhan, Uluslararası Ağa Han Mimarlık Ödülü’nü kazanmıştı. Muğla’daki Özel Yücelen hastanesi’nde 16 gündür kolon kanseri tedavisi gören Nail Çakırhan, 98 yaşında hayata gözlerini yumdu. Çakırhan, Pazartesi günü tedavi gördüğü hastanede düzenlenecek cenaze töreninin ardından, Akyaka beldesinde bulunan aile kabristanında toprağa verilecek.
...............

Allah rahmet eylesin.

Acaba cenaze namazı kılınarak mı gömülecek, kılınmadan mı dilaver ?

Bilginiz var mı?

Selamlar

dilaver
12-10-2008, 00:05
sevgili oki

maalesef biz komünistlerin öldükten sonra cesedimize sahip olma şansımız yok. Aslında yaşadıgımız sürece daha sonra ceset diye adlandırılacak varlıgımızdan başka bir şeyimiz olmuyor ama ne yazık ki bunun tasarrufuna ailelerimiz dahl oluyor.

Örnegin benim yakılmak diye bir talebim var, olmadı buldugunuz ilk çukura atın beni diyorum. Ama maalesef buna da izin yok. Sonuçta oki bizler ailelerimizin tercihine saygı duyuyoruz, onların inancını da sarsmak istemiyoruz. Çünkü üzülen onlar. Üzüntünün ideolojisi olmaz.

Son söz : Talihsiz bir denemeydi, yenisine

saygılarımla

-InVi-
12-10-2008, 02:23
Kendisini Devrime adamis bir insan, öldügü gün ölümsüzlesir

Allah sadece amellerine göre degilde, niyetlerine göre versin.......

dilaver
13-10-2008, 03:40
Nail V. Çakırhan, “Canım Halet’çiğim / Üç Hapishaneden Mektuplar kitabında, Halet Çambel’e “ bebeğim” diyor. 30 Haziran 1948′de Sultanahmet’ten yani hapishaneden çıkmasına 33 gün kala, Halet’e yazdığı mektupta :

“Kapıda bulunacaksın sen o gün… Otomobil de hazır olacak kapıda… Ben hemen oracıkta, sana sarılıp sarılıp öpme­mek için, doya doya kucaklamamak için seni, kendimi zor tutacağım çıkınca…

Durmak yok. Doğru taksiye… Ver elini Be­bek… Bebek’te oturup içeceğiz seninle… Çok değil, ayak üstü biraz… Susuzluğu­muz dinsin diye yalnız… İçerken bile ben gözlerimi kapayıp evimizi, odamızı göre­ceğim hep, evimizi, odamızı tadacağım içimden, yudum yudum…

“Bak peşin pazarlık: O gün ışık sön­dürmek yok hiç. Ben o gece hiç ama hiç uyumayacağım. Bebeğime bakıp bakıp da­lacağım hep. Benim canım bebeğimi sey­redeceğim uyurken… Gözlerinin yumuluşunu, yumuk yumuk nefes alış verişleri­ni… Sonra sabah olunca uyanışını… Tatlı tatlı gerinişlerini…

“Gece rüyalarında bile ayrılmayacağım bebeğimden. Upuzanıkken o rüyaları ben de görmüş gibi olacağım onun­la…
“Sabah… çayını ben hazırlayacağım bebeğimin… uyandırmadan… ekmeğini elimle kızartacağım… yudum yudum ça­yını ben içireceğim…

Ben soyup, ben giydireceğim, ben ye­dirip ben içireceğim. Saçlarını ben tara­yacağım. Ben yıkayıp, ben kurulayacağım.

“Hey Allah’ım sen bilirsin…

“Ah! Ah benim caaanım bebeğim!..” diyor Nail Çakırkan..

Kadın Telakkisi

Kimi der ki kadın;
Uzun kış gecelerinde,
Serip* bir döşek gibi
Yatmak içindir.
Kimi der ki kadın;
Yeşil bir harman yerinde,
Dokuz zilli bir köçek gibi
Oynatmak içindir.
Kimi der ki, hamur yoğurur.
Kimi der ki, çocuk doğurur.
Her ağızdan bir söz:
Kimi der ki, ilk göz ağrım.
Kimi der ki, onunla dolu bağrım.
Kimi der ki, bunca yıldır yaşıyorum ayalidir.
Kimi der ki, boynumda taşıyorum vebalimdir.
Ne bu,
ne şu.
Ne öyle,
ne böyle
Ne döşek,
ne köçek.
Ne ayal,
ne vebal…
O benim;
Kollarım, bacaklarım, dudaklarım,
Ve başımdır..
Yavrum, anam, öz kardeşim, karım
Hayat arkadaşımdır.


Haftalık Resimli Ay - Ocak 1931, Sayı 9

* Resimli Ay’da “çekip bir döşek gibi” olarak geçiyor.

saygılarımla

Squall
13-10-2008, 19:39
Bu kadar sayfalarca anlatmaya ne gerek var..Komünizm de; demokrasinin, emperyalizmin olmadığını söylemek için geçmişte yaşananlara bakalım isterseniz..

Komünizm Polonyaya, Orta Asya Türk devletlerine giren tanklardır!!!...bolşevikler başımıza demokratta kesildiler iyiden iyiye..

allahım sen bize bu günleride mi göstericektin???

Titan
14-10-2008, 22:06
Squall,

Komünizmi bu kadar dar çerçeve de düşünme bence, eskiden yaşananların ne kadarı kömünizmi yansıtıyordu ki? Kaldı ki benim (komünist olmasam da) öngörüm şu; biz göremesekte gelecekte ki en uygar yaşam tarzı komünizmdir, isimlere takılmaman ve benim komünal birliktelik için uygun gördüğüm sözcük ise ORTAKYAŞAM.

KızıL
14-10-2008, 23:34
komünizm orta asya türk devletlerine giren tanklar ve o tankın içindeki askerlere uzatılan ekmekti!! ve hala dağlarda yerleşke kurmuş kadınların komün hayat özlemiydi komünizm...

bosnian
04-11-2008, 22:35
öncelikle bir kaç şeyi açıklığa kavuşturalım isterseniz;bugün sovyet dış politikası veya sosyalist ülkelerin kalkınması teoremlerini şöyle bulalım;

dünyada bulunan bütün sosyalist ülkelerin vaktinde yaşanılan pek çok ambargo,sabotaj sebebiyle zor durumda kaldığını biliyoruz?

sonrasında gelen sovyet politikacılarının yaptıklarını ve sovyet ekonomisinin temellerinin nasıl tahrip edildiğini;ceylan yayınlarından çıkan ''sovyetler birliğinde kapitalizmin restorasyonu-william bill bland'' kitabından öğrenebilirsiniz.

bütün hataları ve yanlışları tek elde toplayın isterseniz;benim size diyeceğim tek şey çok açık ve basittir;bunların hepsi birer deneyimdir!

üstelik iktisadi olarak yapılan yanlışlar ve dış politika ölçeklerinde sosyal emperyalizm göstergeleri üzerine 20 saat tartışalım ama lütfen sosyalizmin insana bakış açısını makine ve saf madde'ye indirgemeyin.

hele stalin ve pol pot edebiyatıyla bu ideolojiyi hiç karalamaya çalışmayın.

şimdi asıl konuya bakarsak;metalaşan dünyada insanın kimliğine yabancılaşması sorunu var.doğadan kopan ve özünü bilmeyen bu insanı pek çok eleştirel nitelikteki kitaplarda bulabilirsiniz;sosyalizmin yeni insan teoremini bilenler bilir mesela.

bütün bunlar dururken insanı bencil ve acımasız karakteristik özelliklerinden koparmak isteyen marksist ideoloji'ye sen demokrasiden ne anlarsın yada sen bireyselcilik,öznel kıskacın doğal olduğunu nasıl anlamazsın diyenleri açıkçası kaale almıyorum.bu insan doğası bencildir tezlerini söyleyenlerin şu teistler olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

insanın yabancılaşmasına karşı bugün marksizmden daha iyi bir teori düşünebiliyor musunuz?üstelik daha sosyalist düzenin dünya ölçeğinde iyi bir deneyim kazanamamışken gelipte komünizm ve demokrasi lafını nasıl edebiliyorsunuz?

üstelik sosyalist aşamayı demokratik olarak eleştireceğinize bugüne kadar hiç marksist temelde oluşturulmamış komünizm'i demokratik olarak eleştiriye tabi tutmaya kalkıyorsunuz.başlığın adı yanlıştır bir kere;sosyalizm ve demokrasi yazın oraya canımı yiyin :)


bütün bunları geçersek;ben kendime komünist derim fakat şunu da eklerim;belki ölünce bizi karşılayacak bir tanrıyı tanımıyoruz veya ideasal bir varlığı.fakat bizim mücadelemiz onurludur çünkü yaşayabileceğimiz tek hayatın bu olduğunu düşünüyoruz,kendi yaşamımızı hedonist görüşlerle besleyeceğimize,bu kısa ömrümüzü dünyanın güzel bir değişimine adıyoruz.

biz fedakarlıkların en büyüğünü yapıyoruz;bize ölürken vaat edilen bir cennet yok;tek cennetimiz çocuklarımızın oyun bahçesidir,üniversitelerimizdir.bunun için yaşayacağız ve adil düzen için öleceğiz.

bosnian
04-11-2008, 22:44
ikinci olarak sosyalist dünya düzeninin ve artı değerin halk üzerinde paylaşımını bilerek hareket eden ve bu konuları okumuş bir kişi olarak,burda modernist akımların öznelci ve liberal açılımlarla subjeyi yüceltme çabasını kınıyorum.

bugün bizi asıl koyuna dönüştüren ve beyaz yakalı kılanın kapitalist dünya düzeni olduğunu,aykırı düşünceler ortaya çıkınca piyasaya faşizmi sürdüğünü,ortalık popülizme kapılınca demokrasi düğmesine bastığını biliyoruz.

bugün bizi koyuna dönüştürüp,pop meta sayesinde zihinlerimizi körelten,insanlıktan uzaklaştıran kapitalizmin kendisi değil midir?

bütün bunlara karşı el emeği ile beyin emeği sorunsalını ve koyuna dönüştüren sosyalist dünya düzeni çıkarımlarını sürecek bazı arkadaşlar gene.

sosyalist demokrasinin olanaklarını anlatırsak herhalde mevzu çok uzar.ama şunu diyebilirim;ben komün bir hayatı bugün bulunan bütün diğer ideolojilere karşı tercih ederim;

tıpkı jean paul sartre'in dediği gibi ''marksizm aşılmazdır!''

cigi
01-02-2009, 13:24
Sevgili dilaver;

Ergenekon basligi altinda son yazdiklarin ile bir kac sorum olacak, Fakat biraz izin ver. Önce burada yazilanlari okumak istiyorum.

Saygilar.

cigi
24-02-2009, 19:25
Izin alip biraktigim yerden devam ediyorum

Öncelikle bu baslikta sevgili dilaver’in emeklerini, diger saygin tartismacilari kutlamam gerekiyor.

Cok az konunun disina cikildigi izlenimini aldim. Fakat genelde nefis bir tartisma olmus.

Sitemizin en cok hosuma giden ve beni buraya ceken yanida bu olmustur. Sitemiz; bir kütüphane gibi bilgiler, belgeler ve bunlarin emekcileri ile dolu.

Sevgili dilaver; insanlik adina olmasini istedigin bütün düsüncelerine saygi duyuyorum.

Fakat üzülerek söylemek zorunda oldugum, kacamadigimiz gercekler var. Yasantimizin ve insan denen varligin, olmaz ise olmazlari bunlar.

Aslinda benim verecegim yanitlari, soracagim sorulari bir cok iletide okudum. Bu basliga eger bir katkisi olacaksa; Birebir yasadigim ve görmeyi cok arzu ettigim ülkelere giderek ve calisarak edindigim izlenimlerimi aktarabilirim.

Bu ülkeleri ve insanlarini, Dogu Bloku zamani, daha sonrasi ve simdiki zamanda yasanilanlar olarak da aktarabilirim.

Benim edindigim hayat tecrübesinden, ortaya cikan sonuc ise: komunizm asla gerceklestirilemiyecek bir teori hatta hayal..Baska hic bir sey degil.

Sevgili pante ileti 86 da bu konuya cok güzel deginmis ve alt, alta siralamis.

Sn. Ucuncuyol arkadasin ileti 106 da astigi cizgi filmin en sonunda:
‘’ Varsin egemen siniflar devrim korkusu ile titresinler ‘’ söylemini cok begendim. Dolayisi ile senin gibi düsünen insanlara gereksinimiz hep olacak.

Sevgili aydoe ileti 107 de benimde katidigim düsünceleri ifade etmis.

Sevgili frodo ileti 131 de cok begendigim bir yazi asmis. M. Kemal ve arkadaslarinin biraktigi yerden devam ederek, cagimiza, insanimiza, kültürümüze,her seyimize, yani Anadolu’muza uyacak bir sistemi coktan yakalamis olmaliydik diye düsünüyorum. Kendimize özgü bir sistem.

Baska yerlerde dogup büyümüs, insanlarin düsünceleri, teorileri ve sablonlari Anadolu’ya asla uymaz kanisindayim. Zaten günümüzde ki daginik sol partilerin hali, benim bu düsüncelerimin kaniti gibidirler.

cigi
24-02-2009, 19:29
Devam ediyorum.

Eger ben basarili isem; düsünce, tasarim, pratik ve üretim kendime ait oldugu icindir. Bir baskasina bakip, kopyalayarak hayata tutunmaya calisirsam, bir gün mutlaka bir yerde sistemim tekler ve cöküntüye ugrar. Hic beklenmedik ve bilinmedik olaylar ile karsilasma olasiligim vardir.

Tirnaklarim varsa kafami kasirim.Yoksa uzamasini beklerim. Benim hayata bakis acimin basite indirilmis anlatimi budur.

Sevgili mutluluk35 ‘in ileti 196 ve Sn iceman’ in ileti 200 de komunist ülkelere olan ambargo sorulari var.

Bu ambargo devamli sürmedi.Daha sonra aksine cok büyük yardimlar yapilmaya baslandi. Özellikle elektronik ve iletisim konusunda. Yoksa dengeler arasinda erisilmesi güc bir mesafe olusacakti. Cünkü bu ülkelerin ürünleri genelde kaba saba ve hantal sekilde idi.

Gorbacov’un, Bati ülkelerine olan israrli santajlarinin sonucunda; Dogu bloku dagildiktan sonra da 5 sene gibi uzun bir zaman, bu ülkelere yiyecek, sebze ve meyve gibi hibe yardimlari yapildi. Her gün yüzlerce T.I.R bu ülkelere benim bulundugum limandan, yardim malzemesi götürüyordu. Daha önce ucaklarin icinde, hava sahasi Bati’ya dogru gecilince sampanya patlatanlar, sonra cok pisman oldular.:)

Bati Almanya asiri duygusallik ve milliyetcilik duygulari ile Dogu Almanya ile birlesmek icin acele etmeyip bir sene daha bekleyebilseydi. Gorbacov para istemeden bedava verecekti Dogu Almanya’yi. ;)

Bu ülke; alt yapisindan tutun, akliniza ne geliyorsa her seyi ile sifirdan yeni bastan yaratildi. Görmek isteyenlere tavsiye ederim. Fakat Bati Alman halki bu birlesim yüzünden hala cok pisman. Bu da baska bir yazi gerektiriyor.

Bu arada sevgili sargon’un da bu basliga olan katkilarini unutmadan, belirteyim. Diger arkadaslari tanimiyorum fakat onlara da katkilarindan dolayi tesekkür etmem gerekir.

Sevgili dilaver; senin gibi düsünen insanlarin, Türkiye’deki partilerimizin iclerinde, mutlaka bulunmalarindan yana olan düsüncedeyim. Hemde hatiri sayilir bir sayi ile.

Fakat ayni düsünceye sahip 1.000.000 dilaver’i ve eslerini, bir baska bombos gezegene götürüp koyabilme ve 50 sene sonra olacak yasanti seklinizi görebilmek gibi bir firsatim daha olmasini cok arzu ederim.:)

Sonunda su yaziyi yazabildigim icin cok rahatladim. Günlerdir bir türlü zaman bulup sözümü yerine getirememistim.

Sevgiler, saygilar.

dilaver
24-02-2009, 20:46
İnsanlar ancak hayal ederek daha ileriye gidebildiler tarihleri boyunca. Sınıflı toplum ise hayali hakikat yaptı ve gerçegi ters yüz etti. Ancak şu da bir gerçektir ki sınıflı toplum ve özel mülkiyet gelişmenin de önünü açtı.

Homo sapiensin en eski bilinen fosili 196 bin sene öncesine ait, devlete ve sınıflı topluma ait temel dönüşümlerin kayıtlarına ise 6 bin sene evvel rastlıyoruz. Demek ki insanlık 190 bin sene kadar komünal bir halde yaşamışlar, yani tarihlerinin % 95 inden fazlasını ortaklaşmacı olarak yaşamışlar ve biz tüm bu gerçeklere karşı komünist toplum özlemini bir ham hayal olarak görüyoruz. İlginç buldugumu söylemek istiyorum.

Burada temel savlardan bir tanesi insanın özünün bencil olmasıdır ki külliyen yanlış ve tek yanlı, bilim dışı bir söylemdir. İnsan bencil olsaydı konuşmayı gerçekleştiremezdi, ortaklaşmayı gerçekleştiremezdi. Tam tersine insanın özü sosyal olmasında ve paylaşımcı olmasında yatmaktadır diye düşünüyorum.

Pek çok fosil kabile örneginde bu ortaklaşmacılık ve paylaşımcılık bariz bir şekilde gözlemlenip kayda geçmiştir. Bunların bir kısmına bu başlıkta yer verdim, ayrı bir başlıkta da bu örnekleri toplama gibi bir de niyetim var. Ayrıca devleti tam bitiremedik ona da devam etmekte fayda var. Kutsal aileyi ve kutsal devleti aşmadan dogru bilince erişmek de mümkün görülmüyor.

Ancak şunun altını da çizmek zorundayım. Formül birlikte başarabilirizdir. Derinleştirmek umuduyla.

saygılarımla

Serdar
25-02-2009, 00:30
..........

dilaver
25-02-2009, 00:42
serdar iddianı dile getirsen daha iyi edersin. Ne demek istiyorsun onu kendi kelimelerinle anlat, gerekirse alıntıya başvur.

Bu başlıkta öyle yapıyoruz ve bundan sonrada öyle yapacagız.

saygılarımla

Serdar
25-02-2009, 01:14
"İnsan ve Kent"den, Henri Laborit

Sayfa 61

İnsanoğlu başlangıçta bütün öbür türler gibi, başlangıçta yalnız ayakta kalabilmesiyle, kendine yeni besinler bulabilmesiyle uğraşmıştır. Yontma taş çağında bunu avla balık tutmayla ve meyve devşirmekle sağlıyordu. Toprağa bağlı değildi, ve biricik işleyimi kendisini yabanıl hayvanlardan korumaya ve avlanmasına yarayan ilkel silahların yapımıydı. Dolayısıyla etin tuzla saklanması henüz bulgulanmadığı için, yedek besin biriktiremediğinden, bütün zamanını yedek besinini aramaya harcıyordu.

Sayfa 62

…İnsan az, yaşanacak alan çoktu. Belli bir avlanma bölgesi ya da bir dişi için çekişme durumunda, kaçış olanağı vardı. “Karşılıklı birbirinden kaçınma” çatışmaya girilmesini ya da çözüme girilmesini kolaylaştırıyordu. Yenilenin hakkından vazgeçmesine, bütün hayvan türlerinde olduğu gibi, günümüze dek yaşamlarını sürdürebilmiş ilkel insan topluluklarına hala rastlanır. Karşılıklı bağımlılığın içimizden hiçbirinin tek başına gereksinmelerini karşılamasına izin vermeyecek kadar sıkı olduğu kentlerimizdeyse buna izin yoktur.

Demek ki, ilkçağ İnsan’ının görünüşe göre asal niteliği uzmanlaşma yokluğudur. Kendisine besin sağlayan çevreyle doğrudan ilişkili olan ilk toplumsal küme, henüz birbirlerine türeyimsel bağlarla bağlı, benzer işlevlerle aileler, kabileler, falan oluşturan bir birey topluluğudur, ve günlük yaşamı için savaşım vermektedir.

Sayfa 64

Pek çok yazar, tarımın başlangıç döneminin kadına çok şey borçlu olduğu ve bu dönemin anaerkil düzenin açılıp çiçeklenmesiyle çakıştığı görüşündedir. Onlara göre toprağa ilk meyve tohumu ekmeyi düşünenler kadınlar olmuştur.

İlk köylerin kuruluşu sırasında, hiçbir zanaatçı kendi uğraşıyla geçinememektedir kuşkusuz. Besin üretimi doğrudan bu üretime katılmayan, ama topluluğun tutumbilimsel yaşamında tuttukları yer en az birinciler kadar önemli insanları da besleyecek düzeye geldiğinden, ilk uzmanlaşmalar uygulayımlar(teknikler) gelişip etkileri arttıkça ortaya çıkacaktır.

Sayfa 65

http://img89.imageshack.us/img89/807/resim045.jpg (http://img89.imageshack.us/my.php?image=resim045.jpg)

http://img89.imageshack.us/img89/2417/resim046.jpg (http://img89.imageshack.us/my.php?image=resim046.jpg)

Sayfa 66

http://img89.imageshack.us/img89/5449/resim047.jpg (http://img89.imageshack.us/my.php?image=resim047.jpg)

Bu ve daha önceki mesajımda yaptığım alıntılardan şunları çıkarırız:

Yaşadığımız en son çağda, egemen/hakim sınıf olduğu kastedilen kesim, geçmişte saldırgan güdülerinini en az bastıran kişilerden türemiştir. Bu kesim ki, egemenliği için günümüze hala askeri kanat da dahilinde olmak üzere, basın, medya, siyaset, ticaret gibi birçok kanadı da kontrolü altında bulundurmak için mücadele vermekte ve bu yolu başarılı bir şekile sürdürebilmektedir.

Kısacası sınıflı toplumda sınıfın en tepesindeki küme, geçmişte, komünal yaşama daha yakın bir toplumda, savaşçı, avcı pozisyonundaki kişilerden filizlenmiş diyebiliriz, yaptığım alıntılara göre konuşursak.

Serdar
25-02-2009, 01:33
Aynı şekilde uzmanlaşmayla, toplulukta lider türemesi eş zamanlı olarak ortaya çıkmaktadır. Ama şunu da görürüz bir yandan: yönetici pozisyonudaki kişilerin gerçek işlevi aslında iş bölümüne ayrılmış kişiler arasındaki düzeni sağlamaktadır. Bu topluluğun bütünlüğü açısından son derece önemlidir. İletişim sağlayan yapı deriz bunlara. İş bölümüne ayrılmış bütünün içerisinde ayrıcalıkları vardır onun için. Dolayısıyla bunun hayvan bedenindeki karşılığı olan beyin, açlık anında glikozu(şekeri) en ilk tüketen organdır der biyoloji kitaplarında. İnsan topluluklarında da yönetici, hükümdar kişilerin saltanatlarından, ayrıcalıklarından, zenginliklerinden dem vurur tarih kitapları.

İş bölümüne ayrılmış, örgütlenmiş bir toplumda yönetici, hükümdar ayrıcalıklı sınıf ve insanlar illa ki olmak zorundadır. Bunun aksinin hayvan dünyasındaki karşılında hiç bir örneği bulunmamaktadır. Açlık halinde şekeri ilk böbrek tüketmez, beyin tüketir. Tokluk durumunda da her organın tükettiği enerji farklıdır. Toplumsal örgütlenmede de illaki bir açgözlü beyini eksik göremeyiz. İşbölümüne ayrılmış toplum herkesin eşit olarak yararlanacağı bir işleyiş yaratamaz. Yapısı böyledir çünkü.

Serdar
25-02-2009, 01:54
Yaptığım alıntılar ilkçağ insanı ile günümüz insanı arasıdaki temel ayrımları değinmekte: uzmanlaşma var, uzmanlaşma yok. İlkçağ insanı günlük yaşamın sorunlarıyla uğraşmakta: bunlar yaşamını sürdürebilecek şeylerle yaptığı şeylerin doğrudan ilintili olmasıdır. Günümüzdeki gibi para kazanarak para aracılığıyla, yani dolaylı olarak yaşamını sürdürmüyor. İlkçağ insanı, tarımdan önce, hem kendi besinlerini elde etmekle yükümlü ve zorunda, hem de dış saldırılara karşı kendisini korumak zorunda. Günlük yaşamın gerçek zorluklarıyla direk mücadele etmek zorunda. Polis yok onlar için. Komünal yaşam da ancak bu koşullarda olabilir.

Diğer taraftan insanlar hala ağaçlarda toplayacak mevye ve bol av hayvanı olsaydı tarıma geçerler miydi? Bu da eklememiz gereken başka bir soru.

Komünal, özgür, eşitlikçi bir toplumun yaratılabilmesi için öncelikle aşılması gereken sorunların bunlar olduğunu düşünüyorum.

aydoe
25-02-2009, 02:25
Sevgili Serdar,
İki başlıkta;

Wilhelm Reich ve Orgonomy nin Doğum sancıları.
Henri Laborit'den Notlar

Bize sayfa sayfa kitap okutturuyorsun, bir arada David Icke'nin yazılarını yayınlıyordun
http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=6520

bak sitede kitap önerileri başlığı var orada yaz okunmasını istediğin kitapları ,okuyan okusun okumayan kendi bilir kaybeder.
Sen okumaya devam et ve birikimlerini bizimle paylaş seviniriz.
Lütfen bu başlığıda kitap okuma köşesine çevirme.
sevgiler

cigi
25-02-2009, 04:34
İnsanlar ancak hayal ederek daha ileriye gidebildiler tarihleri boyunca. Sınıflı toplum ise hayali hakikat yaptı ve gerçegi ters yüz etti. Ancak şu da bir gerçektir ki sınıflı toplum ve özel mülkiyet gelişmenin de önünü açtı.

Ancak şunun altını da çizmek zorundayım. Formül birlikte başarabilirizdir. Derinleştirmek umuduyla.

saygılarımla

Sevgili dilaver;

Elbette insanlar devamli hayal etmeli ve ileriye gidebilmeli. Keske güzel hayallerimizi gerceklestirebilecek sihirli gücümüz olabilse. Bir tarafta insanlarin ezilmemesi, sömürülmemesi, savaslarin olmamasi icin mücadele veren insanlar toplulugu, diger tarafta da insanlari birbirine kirdiran canavarlar toplulugu.

Bütün gücler, onlarin ellerinde ve o kadar güzel kullaniyorlarki silahlarini; ne zaman, nerede ne olacagini kestiremiyoruz ve hepimiz bu akintinin icinde süreklenerek zamanlarimizi dolduruyoruz.

Insanin hirsi ve diger duygulari var oldukca, güzel baslanilan her seyi bozup atacaktir, diye düsünüyorum.

Bu son ekonomik krizin gelisi aslinda, 10 sene öncesine kadar gözüküyordu. Büyük sirketlerin kücükleri, birer, birer yutmalari, bankalarin para satmasi, sigorta sirketlerinin, müsteri paralari ile borsaya yönlenmesi, vergilerin gittikce yükselmesi, emegin ayaklar altina alinmasi ve bir kisinin senede onbes milyon dolarlara varan ücret karsiligi bu seytanliklari düsünerek, uygulamaya koydurmasi.

Senin bir diger yazinda, katilimci demokrasiden ve Fransa'daki katilimdan vurgulama yapiyorsun. Bu konuda cok haklisin. Fakat insanlar son zamanlarda o kadar cok bos seyler ile oylandiriliyor ki; bunlarin farkina varabilmeleri icin okumalari ve arastirarak haklarinin neler olduklarini bilmeleri gerekiyor.

Yeni bir sistem, yeni bir cikis yolu mutlaka bulunmak zorundadir. Fakat sende görüyorsun sevgili dilaver, lüks yasayabilmek ugruna, kendilerini aydin olarak halkimiza lanse edenler, halkimizi kandiriyorlar. Ben insanda onur ve sorumluluk duygularinin oldukca gelismis olmasi gerekir.

Hele ülke yönetimin en önemli kademelerinde oturan insanlarin en asiri düzeyde bu duygulara sahip olmasi gerekiyor. Dogru dürüst ne bir parti var nede milletinvekili. Hepsi orta oyunu oynuyorlar, onu bile ellerine yüzlerine bulastiriyorlar. Kalite, seviye ve egitim düzeyi gittikce artacagi yerde, devamli düsüyor.

Fakat bu Avrupa ülkelerinde de ayni durumda. Neden ? Egemen gücler artik isin kolayini buldular. Insan ne kadar yobaz, toplum kurallarina uymaz olursa ve dinine dört elle sarilirsa, daha kolay sömürülüyor. Tenis topu gibi oynuyorlar insanlarla, hic bir seyin farkinda olmuyorlar. Yanina biraz da Futbol, diziler, abuk subuk programlar ekledilermi tamam. Bu insanlarin demokrasi adina katilimci olmasini nasil bekleyebiliriz? Adam 30 senedir yasadigi ülkenin icinde, dilini konusamiyor.:D

Tekrar devam ederiz dilaver.

Sevgiler.

Serdar
25-02-2009, 11:07
Sevgili Serdar,
İki başlıkta;

Wilhelm Reich ve Orgonomy nin Doğum sancıları.
Henri Laborit'den Notlar

Bize sayfa sayfa kitap okutturuyorsun, bir arada David Icke'nin yazılarını yayınlıyordun
http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=6520

bak sitede kitap önerileri başlığı var orada yaz okunmasını istediğin kitapları ,okuyan okusun okumayan kendi bilir kaybeder.
Sen okumaya devam et ve birikimlerini bizimle paylaş seviniriz.
Lütfen bu başlığıda kitap okuma köşesine çevirme.
sevgiler

Onlar benim notlarım. Okudukça not tutuyorum bazı yerlerini. Konunun özünü oluşturan, bilmem gereken ve ilerde kullanabileceğim yerlerini yazıyor veya fotoğrafını çekiyorum. Zararı olduğunu sanmıyorum. Ayrıca kendi bilgisayarımdan başka bir bilgisayarda da depolamış olmaktayım. E, hadi benim bilgisayarıma birşey olursa, ne yapacağım?:D Ayrıca isteyen okur okur isteyen okumaz.

Serdar
25-02-2009, 11:13
Bırakın bu boş saldırıları, anlatmak istediğim şeyleri yorumlayın, eleştirin, karşı tez sunun, birşeyler yapın ya.:D

cigi
05-03-2009, 18:43
Cagimizda gercek komunizmin yasandigi kasaba ve bu kasabanin komunist sakinleri.:p


http://tr.wikipedia.org/wiki/Sirinler#.C5.9Eirinler_ve_Kom.C3.BCnizm



http://www.youtube.com/watch?v=-Bj_rPU4140

dilaver
13-03-2009, 09:24
Bu başlıgı uzun süredir öksüz bıraktık. Kaldıgım yerden, yani devletten devam etmeye çalışacagım :

9- Tarım erken devletlerde en agır basan geçim biçimidir.

Toplumun sosyal örgütlenmesi siyasi bir örgütlenmeye dogru evrilmeye başladıkça daha çok kişi yönetici ya da organize edici konumunda, üretim faaliyetinden ayrılmaya başlar. Böylece bir tarafta geniş bir emekçiler sınıfı oluşurken diger tarafta da üretim işini organize eden bir yönetici elit ile bu yönetici elitin kararlarını uygulamaya koyan bir bürokrat sınıf ve genel anlamda toplulugun korumasını üstlenen bir askeri sınıf oluşmaya başlar. Ayrıca üretici çogunlugun yani emekçilerin motivasyonunu saglayacak bir de ruhban sınıf oluşmaya başlar. Emekçi sınıf haricindeki tüm diger kesimler elit sınıfa baglıdır ve çıkarları onların çıkarlarıyla çakışır. Ve tamamı ise üretim faaliyetinin dışındadırlar.

Üretim faaliyetinin dışında olduklarından da geçimlerini digerlerinin çalışmalarının ürünlerinden elde etmek zorundadırlar. Bu yüzden üreten emekçilerin kendi geçimlerine yetecek olandan fazla bir artı üretmeleri, üretimden kopuk olan kesimlerin yaşamlarını sürdürebilmeleri için bir zorunluluktur, aksi takdirde toplumun üretimden kopuk sınıflar yaratabilmesi olası degildir. Üretimden kopuk yaşayanları besleyecek bir artı yaratabilmenin yolu ise tarımdan geçmektedir. Ancak toprak üzerine fazla bir emek zerkedildigi takdirde gereken fazlayı saglayabilir. Avcı ve toplayıcı toplulukların böyle bir şansı yoktur. Bu yüzden de avcı ve toplayıcı toplumlarda bir devlet yapılanmasını görmek mümkün degildir.

Devlet kurumuna rastladıgımız yerde bu artı ürünü saglamanın tek yolu tarımsal üretim oldugu için, toplumun üretenler ve üretmeyenler olarak bölümlendigi her yerde tarım agır basan üretim biçimi haline gelir. Tarım agır basan üretim biçimi haline geldigi yerde toplum kendisine yetenden fazla bir üretim içine girmiş olur ve artık üretimden kopuk olan sınıfları besleyecek artı oluşmaya başlar. Bu artı aynı zamanda kol emegi ile kafa emegi arasındaki ayrımın da temeli haline gelir ve kol emegi ile kafa emegi arasında bir çelişki ortaya çıkmaya başlar. Toplum yöneten ve yönetilenler olarak bölümlenir. Şimdi bu çelişkiyi görünürde de olsa uzlaştırmaya çalışan fakat özünde egemen olan elitin çıkarlarının korunmasına hizmet eden ve elite baglı kolluk kuvvetleriyle baskıyı uygulayacak devlete gereksinim vardır.



10- Bir artının üretilmesi erken devletin karakteristik özelliklerinden biridir.

Artıyı, en geniş anlamıyla fiili üretimde rol almayan kimselere, gönüllü ya da zorlama yoluyla tarımsal üretimden ayrılan bölüm olarak tanımlayabiliriz. Erken devletin ilk aşamalarında bu bölüm gönüllü bir tarzda ayrılırken daha ileri ve ergin devlet aşamalarında bir zorunluluk halini alabilir. Ancak her ne olursa olsun devletin yaşayabilmesi için bu artının mevcudiyeti şarttır. Bu artının saglanmasında devlet sınırları dahilinde zaafa düşüldügü hallerde, artı zor yoluyla dışarıdan yani erken devletin sınırları dışından saglanmaya çalışılır.

Bu dışarıdan saglama edimi de uzak ticaretin ve yagma talan seferlerinin kapısını açar. Böylece erken devlet kendine gereken artıyı saglayabilmek için bazı uygulamalarda zorunlu olarak dışarıya dogru genişleme egilimi gösterir. Kendi kendisine yeterli artıyı üretemeyen bir devlet iki sonuçla karşı karşıya kalır. Ya devlet olarak varlıgı sona erecek ve yok olacaktır, yani gerçek anlamda üretici olan sınıf ve emekçiler üzerindeki asalakları silkeleyip atacaklardır ve devlet ortadan kalkacaktır; ya da devlet bu artıyı başka üretici topluluklardan zorla alacak ve yaşamını büyüyerek sürdürecektir. Bu da ilerisinin imparatorluklarının temelini hazırlayacaktır.

Bu iki şıkkın ortasında kalan ve kendi kendini besleyebilecek verimlilige sahip Mısır gibi ülkelerde ise aynı statüko binlerce yıl duragan halde süregelebilecek ve erk egemen elitin elinde gitgide merkezileşerek kral tanrı olarak yüceltilebilecektir.

saygılarımla

dilaver
13-03-2009, 17:54
11- Tüm erken devletlerde bir egemen ile akrabaları ve bir aristokrasi bulunur.

Avcı ve toplayıcı toplumlar kendi kendine yeterli olan birimlerdi, klanlar ve kabileler halinde yaşıyorlardı soy esasına göre örgütlenmişlerdi. Ortaklaşmacıydılar ancak yoksullukta ortaklaşmacıydılar. Gezgin Hackwelder şöyle yazıyor :

“Avladıkları hayvanları, geyigi, ayı etini, balıkları kendi aralarında bölüştüklerine tanık oldum.” . “Bazen avı pek çok parçalara bölmek gerekebiliyordu. Paylaşmanın hakça olmadıgı ya da başka nedenlerle karşı konulması gereken bir durumun bulundugu ve bu nedenle tartışmanın yapıldıgı tek bir olay anımsamıyorum.Yalnızca köpekler ve hayvanlar aralarında kavga ederler derler.” (Briffault Analar sf 87)

Toplumun tüketebileceginden fazla bir üretim fazlasına sahip degildiler. Topluluk kendi kendini besleyemeyecek hale geldiginde klan bölünüyor ve yeni bir klan ortaya çıkıyordu. Yeni klan ise yaşam ve av koşullarını başka bir bölgede saglamaya yöneliyordu. Toplumda bir üretim fazlasının oluşamaması bu toplumları devamlı bölünmeye götürüyordu. Bu tür birimlerde en yüksek sınır olarak 500 kişi tespit edilmiştir. Toplum hiçbir biçimde sınıflara ayrışmamıştır ve şeflik ancak hizmet için vardır. Nitelikleri ile öne çıkan bir klan üyesi ancak savaşlarda askeri olarak klanına önderlik edebilirdi. Barış zamanında ise herhangi bir yetkesi ve ayrıcalıgı yoktu.

Avda ya da savaşta lider bir erkektir, çünkü erkek avcı ve savaşçı olmak durumundadır.
Savaşta ya da avda başı çeken kişinin, reisin yetkileri son derece sınırlı ve geçicidir. Bu liderlik tıpkı hayvanlarda görülen, tümüyle işlevsel bir liderlik ve topluluk için yapılan bir hizmet olmak dışında herhangi bir yetke içermeyen bir görevdir. Nitekim erkek egemenliginin tümüyle kurulmuş oldugu ve yaşlı erkeklerin etkisinin ve yetkesinin çogu ilkel topluluklara göre daha fazla bulundugu Avusturalya’da reislerin yönetme ve hükmetme gücü yoktur. Dogrusunu söylemek gerekirse Avusturalya Yerlilerinde reis yoktur. Avrupalılar’ın reis diye adlandırdıgı kişiler, beyazlarla ilişkide sözcülük rolünü üstlenen temsilcilerden başka bir şey degillerdir. Avusturalyalı reislerin buyruk verme yetkisi yoktur. Kendi bildikleri gibi, kendi kararları uyarınca ve kişisel yetkilerini kullanarak hareket edemezler, klan ya da kabilenin ortak davranışını yaşlı erkeklerin etkileri yönlendirir, ama resmi bir kurul yoktur.

Ancak tarımın bulunuşu ile birlikte ve buna baglı olarak ticaretin ve zanaatın gelişmesi ile birlikte kabile içindeki paylaşımlarda en iyi yerler o zamana kadar sıradan bir insan olan şefe verilmeye başladı. Savaşta yararlık gösteren şefler kabilenin kurtarıcısı sayıldı ve ödüllendirildi. Bu şefler çogu zaman dini lider olma vasfına da sahiptiler ve tanrılara ayrılan paylara da sahip oldular. Sümer örneginde oldugu gibi ilk devlet örgütlenmesi bu din önderlerinin denetimindeki tapınakların etrafında oldu ve bu tapınakları yönetmekle görevli rahip kastı ayrıcalıgı kendi çıkarına kullandı. Toplumun diger üyeleri bu toprakların kiracıları olarak ürettiklerinden tapınaga pay vermeye zorlandılar. Sonuç bir egemen kast ya da toprak aristokrasisinin dogması oldu.

Hakim olan klanın lideri ve dogal olarak o klanın liderle akraba olan üyeleri şimdi yeni kurulan toplumun da egemen çekirdegini temsil etmeye başladılar. Başarılı olan askeri şef bu ayrıcalıgını sistemleştirme egilimi göstemeye başladı. Örnegin Sümer’de lugallık başlangıçta ihtiyaç halinde seçilen ya da savaş için göreve çagırılan geçici bir savaş şefligi görevi idi. Fakat süreç içerisinde lugallar kral oldular. Diger kabileleri de kendilerine biat ettirdiler ve bunun için de etraflarında gene kendi çevrelerinden devamlı bir silahlı kuvvet bulundurdular. Bunu da ellerinde bulundurdukları tarımsal fazlayı kullanarak gerçekleştirdiler.

Egemenin elindeki tarımsal artı ve bunun sagladıgı askeri güç fazlalaştıkça öncelikle diger kabilelere düşmanlardan koruma hizmeti vermeye başladılar. Bu karşılıklı bir hizmet ilkesiydi. Egemen koruma saglıyor, üretici de bunun karşılıgı olarak ürün veriyordu. Fakat süreç içerisinde bu ilişki egemenin yararına karşılıksızlaştı ve şef krala dönüştü, ürün alımının ismi ise vergi oldu. Egemen bu ilişkiyi de çevresindeki egemen aristokratik kast ve din adamları ile birlikte sagladı.

Dikkat edilirse başlangıçtaki bu ilişki ve ters yüz oluş zamanımıza kadar hiç degişmeden süregelmiştir. Öz hep aynıdır ancak degişik isimler ve şekiller altında varlıgını sürdürmektedir.

saygılarımla

dilaver
14-03-2009, 04:45
12- Erken devletlerde genellikle toprak kiracıları bulunur.

İlk topluluklarda tüm topraklar, meralar toplulugun ortaklaşa malıydı. Tarım ile birlikte topluluk üyeleri bu toprakları paylaşırlar, eker biçerlerdi. Ektikleri topraklardan elde ettikleri ürünleri toplumun ortak ambarına taşırlar ve ortak olarak paylaşırlardı. Bu başlıgın daha önceki sayfalarında Malinowski’nin Trobriad adalarındaki bu konudaki gözlemlerine deginildi. Ancak tarımsal farklılaşmanın daha ileri boyutta oldugu ve kültürel etkileşimin ve teknolojik ilerlemenin ileri aşamalarında bu ilişki toprak kiracılıgı boyutuna çıktı ve süreç içerisinde topragı işleyenler topluma elde ettikleri ürünün sadece bir kısmını verir hale geldiler. Kalanını ise kendi gereksinimleri için kullanmaya başladılar. Bu aynı zamanda özel mülkiyetin de gelişiminin bir parçası idi.

13- Erken devletlerde küçük mülk sahiplerinin durumu genellikle görülen bir durumdur.

Başlangıçta ortaklaşmanın geregi olarak topraklar topluluk üyeleri arasında kura ile bölünüyordu. Topraklar belirli parsellere ayrılıyor ve iyi, orta, kötü toprak bu parsellere göre herkese eşit olarak dagıtılıyordu. Zaman zaman bu bölünme yineleniyor ve tekrar kura çekiliyordu. Örnegin Homeros İlyada’da şöyle belirtir bu durumu :

Tarlaları ortak iki adamdı sanki bunlar,
ellerinde ölçü vardı sanki,
sınırı çizmek üzere çekişmekteydiler
Hiç biri gözden çıkarmıyordu eşit payını

Bu paylaşım sistemi aynı zamanda geometrinin de temelini oluşturmuştur. Topraklar toplumun malı oldugu için alınıp satılamıyor ancak işlenebiliyordu. Dolayısyla herkesin işleyebilecegi bir topragı bulunuyordu. Daha ileriki aşamalarda bu yetke kabile şefine verilmişti. Junog Güney Afrikalı Bathonga'larla ilgili şunları yazıyor :

Bathonga'ların düzeni, son zamanlarda sıgırlarının bir hastalık sonucu tümden kırılmasından önceki dönemden kalma bir düzendir. Dolayısıyla da büyük ölçüde hayvancılıga bagımlı bir ekonominin düzenidir. Bugün saban bir ölçüde kullanılıyorsa da, bu bir yeniliktir gerçekte. Bütün topraklar şefindir, daha dogrusu gereksinimi olan herkes topragı bu şef aracılıgıyla elde eder. Sef, her köy başkanına geniş bir toprak parçası bagışlar. Köy başkanı da bu toprak parçasının en iyi yerlerini kendi yönetimi altındaki aileler arasında paylaştırır.Bu topraklar kalıtsaldır, ama ne satılabilir, ne de başka birisine aktarılabilir. Toprak alınıp, satılamaz.
(George Thompson- Tarih Öncesi Ege C 2 sf 18)

Peşaver'de topraklar kura çekme yoluyla alınıyordu. Bölüşülecek topraklar nitelik bakımından ayrım gösteriyorsa, klan yetkilileri iyi, iyive ve şöyle böyle topraklardan oluşan ya da başka bir biçimde net ayırt edilebilen çemberler ya da sıralar düzenliyorlardı. Topraktan pay alanlar topraklarını her sıradan bir parça almak zorundaydılar. Ama gene de toprakların sınıflandırılmasına karşı eşitsizlik tümden önlenemediginden, dönem dönem toprak degiştirme ya da topragı yeniden bölüştürme sistemine uzun süre baglı kalındı. (age sf 20)

Böylece toplumda yer alan üreticilerin her biri ufak birer mülk sahibi konumdaydılar. Bu mülkler ailelere ya da klanlara aitti alınıp satılamazdı, ancak akrabalar arasında paylaşabılabilirdi. Eski Atina mahkemelerinde bir kimsenin ölen mülk sahibinin akrabası oldugunu savunarak bir mülkte hak ileri sürdügüne rastlanır da, alım satımla ilgili anlaşmazlıklara hiç bir zaman rastlanılmaz.

Bu kura topraklarının en iyi bilineni İÖ 427-426 yıllarında Lesbos'da yer alan ekim alanıdır. Bu tarihten bir yıl önce Methymna kenti dışında Lesbos adası halkı Atina yönetimine baş kaldırmıştı. Ayaklanmanın önderleri idam edildi ve Thukydides'in anlattıgı gibi Lesbos adası bütünüyle bir ekim alanına dönüştürüldü :

Toprakları, Methymna'nın toprakları dışında, üç bin parçaya bölündü. Bu parsellerin üç yüzü tanrılara ayrıldı. Gerisi kurayla Atina'lı kolonlara dagıtıldı. Lesbos'lular her yıl parsel başına 2 minos vergi ödemeye ve toprakları kendileri işlemeye söz verdiler.

Görüldügü gibi bu örnekte tanrılara ayrılan pay daha sonraki mülksüzleştirmelerin de ilk habercilerinden biriydi.

Herodotos bu bölüştürmeyi şöyle açıklar :

Kral Sesostris bütün toprakları Mısırlılar arasında bölüştürmüş, herkesin payına aynı ölçüde toprak düşmüştür; her toprak sahibi yılda bir ve belli zamanda kira gibi bir şey ödüyor, kral da bu yoldan bir gelir saglamış oluyordu. Irmak bunlardan birinin topragını yerse, o adam gidip krala durumu anlatıyor, bunun üzerine Sesostris adamlarını gönderip topraklarını ölçtürüyor, ne kadarının eksildigini saptıyor ve köylü vergisini o ölçüde eksik ödüyordu.

Strabon Dalmaçyalıların topragı her sekiz yılda bir yeniden parsellediklerini söyler. Diodoros da bu uygulamanın İspanya'daki Vaccae'ler arasında her yıl yerine getirildigini anlatır.

Bir taraftan tanrılara toprak ayrılmasıyla ,diger taraftan da şeflere ve askeri önderlere yararlılıkları karşılıgında toprak verilmesiyle toprak üzerindeki özel mülkiyetin de yolları açılmıştı.

İlyada da gerçekte klan şefleri olan Aitol yaşlıları, kendileri ugruna çarpışmaya, illerini korumaya razı etmek için güzel Kalydon ovasının en bereketli yerinde toprak vermeyi önerirler Meleagros'a. İşte bu ayrılan topraklara temenea adı verilir. Halak arasında bölüştürülen toprakların geriye kalanından kesip alınan ya da ayrılan topraklardır bunlar. Temenos özel mülkiyetin kabile düzeninin bagrında yeşeren tohumudur. Aynı komünal ve bireysel ilkeler birleşimi, yagmanın paylaşımında da görülür. Bölüşüm işlemi aynıdır: Savaş vurgunu kura çekilerek bölüşülür. Ve tıpkı topraklar paylaşılırken krala özel bir toprak parçası armagan edildigi gibi, savaş vurgunları bölüşülürken de genel paydan ayrılan özel bir ayrıcalık (geras) ya da ödül alır kral.

Böylelikle başlangıçtaki ortak mülkiyet zamanla küçük mülkiyetlere ve daha sonra da toprak aristokrasisine dogru evrilmeye dogru yol alır.

saygılarımla

Serdar
14-03-2009, 13:04
Hangi kaynaktan yazıyorsun Sayın Dilaver, söyle de bir de nimetlenelim. Yazdıklarında güzel şeyler var, fakat eleştirilebilecek çok temel şeyler de var.

dilaver
14-03-2009, 21:26
Sayın Serdar

Sorunu anlamış degilim. Takip ediyorsan kullandıgım alıntılarla ilgili kaynakları zaman zaman belirtmekteyim. Bunun dışında ne gibi bir kaynak talep ettigini kavramadım. Eleştirilere ise her zaman açıgım.

saygılarımla

dilaver
14-03-2009, 21:28
14- Erken devletlerin toplumsal tabakalaşması her zaman en azından iki tabakayı kapsar.

Avcı ve toplayıcı topluluklarda eşitlikçilik agır basar, devlet öncesi yiyecek üreticilerinde hiyerarşi ve eşitlikçilik anlayışları birbirleriyle çelişme içerisindedir. Devlet sisteminde ise hiyerarşi başat bir konuma yükselir ve eşitligi yok etmeye dogru meyleder. Merkezi yönetim sistemleri sınıf ayrımı ve eşitsizligi toplumun temeline yerleştirir ve eşitsizlik siyasal sistemin en göze batan ögesini oluşturan tayin edici bir öneme kavuşur.

Erken devletlerin en fazla evrensellik gösterek özelliklerinden biri toplumun yöneten ve yönetilen olmak üzere iki sınıflı bir sisteme bölünmüş olmasıdır. Siyasal erki nasıl ele geçirmiş olursa olsun yönetici sınıf da kendi içerinde farklılaşır. Hindistan gibi kast sistemi bulunan yerlerde yönetici sınıf kendi içerisinde alt gruplara ayırılabilir. Gene de yönetici sınıf sınırları açık olarak çizilmiş kültürel olarak farklı bir bütünlük oluşturur.

Daha yakından bakıldıgında yönetici sınıfın krallık ailesi, büyük mülk sahipleri, bürokrat kullar, din adamları vb gibi kesimlere bölünmüş oldukları ve bu kesimlerin birbirlerine ortak sınıfsal baglarla baglanmış oldukları görülebilir. Genel olarak bakıldıgında toplumun bir tarafta birbirine yurttaşlık bagları ile baglı olan avam ya da halk denilen geniş bir kesimle diger tarafta tamamlayıcı olan ve üretim çalışmasından kopuk bir yönetici grup olarak iki temel tabakaya bölünmüş oldugu görülebilir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta üretici olan geniş kesimin ürettigi artı degerle yönetici kesimi besledigidir.

15- Erken devletlerde yiyecek üretimine dolaysız katılma belli bazı toplumsal kategorilerle sınırlıdır. Öteki tüm kategoriler ise yiyecek üretimi ile yalnızca dolaylı ilişkiler içerisindedirler.

İlkel toplum, ilkel ekonomiye, doga ile ilkel ilişkiye ve üretim biriminin tüketim birimi ile çakışması ilkesine dayanan bir teknoloji üzerine kuruludur. Üretim ilişkileri, her bir kimsenin ötekileri için çalıştıgı, öteki insanların bunun karşılıgında kendisi için çalıştıkları iş ilişkileri türündendir. Sivil toplum ise sınıflar arasında bölünme ve zıtlık üzerine kuruludur, öyle ki bu sınıflardan biri sivil toplum kanalıyla, toplum ve toplumu kuşatan dogal çerçeve içinde, hem kendi geçimini saglamak, hem de bir sınıf olarak kendini yeniden üretmek için çalışır, çabalar ama bu çalışmasının ve çektigi sıkıntıların karşılıgı öteki sınıfça benzeri bir biçimde çalışıp çabalama ile verilmez.

Bu bir karşılıksızlık ilkesidir, ilkel ekonominin tersine siyasal bir ilkedir. Bu devletin üzerine kurulmuş oldugu ve devletten önce dogmuş olması gereken bir ilkedir. Evletli toplum, insan türünün kurmuş oldugu toplumların ancak çok küçük bir bölümünü oluşturur ve tüm insanlık tarihinin çok küçük bir zaman dilimini kapsar. İnsanlık tarihini ilk homo-sapiens fosillerinin bulundugu 196 bin sene öncesine kadar götürürsek devletli toplum bunun ancak 6 bin senesine tekabül eder. Bu da ancak % 3 üne tekabül eder.

Ancak devletli toplum bu kadar kısa bir zaman önce var olmasına karşın birkaç bin yıl içinde insanlıgın neredeyse tümünü içine çekmiş ve yeryüzünde onunkiyle kıyaslanabilecek hiçbir güç bulunmadıgından insanlık tarihine hükmetmeye başlamıştır.

Bir üretici ekonominin varlıgı her zaman için erken devletin en önemli ön koşulu olmuştur. Avcılar, balıkçılar ve toplayıcılar hiçbir zaman, hiçbir yerde kendi devletlerini oluşturamamışlardır. Buna en yakın koşullar Kuzey Amerika’da Irokua konfederasyonunda görülmüş fakat o da hiçbir zaman devlet aşamasına varamamıştır. 17 ci yy da yıkılan bu knfederasyon 19 yüzyıllara kadar dünyanın o zamana kadar tanıdıgı en demokratik toplum biçimi olma onurunu korumuştur.

Dogrudan üreticilerden oluşan toplumsal sınıfın devletin oluşmasında yakın çıkarı yoktur. Devletin oluşabilmesi için başkalarının ürettikleri ile yaşamını tekrar edebilen, üretimden kopuk bir asalak sınıfa gereksinim vardır. Kendisi direk üretmeyecek, fakat üreticilerin fazlasına el koyacak ve bu ilşikiyi elde ettigi güçle devamlı geliştirecek bir sınıf.

saygılarımla

Serdar
14-03-2009, 23:37
Hollandalı bilim adamı Henri J.M. Claessen ile Çekoslavakyalı meslektaşı Peter Skalnik'in girişimi ile 7 Abd li, 7 SSCB li, 3 Çekoslavakyalı, 1 Hintli, 1 Almanyalı olmak üzere 22 bilim adamının katkıları ile 1975 te başlayan ve 78 de sona eren bir bilimsel çalışma yapıldı. Bu çalışmaya dünyadan pek çok bilim adamı da çeşitli biçimlerde destekte bulundu.

Ankor, Ankole, Aksum, Aztek, Çin, Mısır, Fransa, Havai, Gürcistan, İnka, Jimna, Kaçari, Kuba, Maurya, Mogolistan, Norveç, İskitya, Tahiti, Volta, Yoruba, Zande toplumlarındaki erken devletlerin kurulma sürecini örnek olay olarak ele alan bu çalışmanın sonucunda erken devletlerin ortak olan ögeleri saptanmış. Bu ögeler hemen hemen tüm örneklemlerde neredeyese % 100 e yakın bir kesinlikle ortaklık göstermiş.

Bu karakteristik özellikleri öncelikle toplu olarak buraya alıyorum, daha sonra ise tek tek açarak tartışmaya çalışacagım. Böylece buralardan kalkarak hem devleti, hem de onun kuruluş süreci ile karakteristik özelliklerini daha iyi görebilme olanagımız dogarken, hem de bu konuda oldukça bir veriler ve örnekler bütünlügüne sahip olacagız. Ancak devlet konusunu biraz detayıyla ele almam, diger konularda tartışmamıza bir engel teşkil etmemeli.

Ben vakit buldukça maddeleri genişletmeye çalışacagım. Bu arada erken devlet ya da arkaik devlet sosyolojik tanımlamasının devlet öncesinden modern devlete geçişte bir ara toplum biçimi olarak dile getirildigini belirtelim. Tüm erken devletlerde görülen karakteristik özellikler şöyle :



Çalışmanın ismi nedir tam olarak? Türkçeye çevrilmiş bir kitabı var mıdır?

dilaver
14-03-2009, 23:41
Kitabın ismi Erken Devlet.

İmge Yayınları tarafından basılmış. Alaaddin Şenel çevirmiş. Bendeki Ocak 1993 baskısı.

saygılarımla