Dialectics
28-03-2015, 12:42
Nörolog Paul Mclean’in “üçlü beyin” hipotezine göre beynin oluşum sürecinde evrim, beyni sıfırdan tasarlamak yerine eskisinin üzerine biraz daha gelişmişini adapte edecek şekilde bir politika sergilemiştir. Yani birer beyin arkeologu olarak davranmak ve evrimsel geçmişimize göz atmak şansımız mümkündür. Keşfedebileceğimiz şey insanlıktan çok uzak olduğumuz, daha çok bir sürüngene benzediğimiz zamanların olduğudur.
McLean’e göre üç beyin “kendi farklı özel zekâ kapasiteleri, öznellikleri ve kendilerine has farklı uzay ve zaman algıları ve hafızaları ile birbirlerine bağımlı şekilde çalışır.”
1. Beyin: En aşağıdaki ve en erken oluşan beyindir – sürüngen beynidir. Beyin sapı ve cerebullum’dan oluşur.
2. Beyin: Evrimleşen stratumdur. En eski memeli beynidir – limbik sistem.
3. Beyin: İnsan katmanı. Neo memeli beynidir: yani neokorteks.
Tüm beyinler sinirlerle birbirlerine bağlı olsa da (ve dolayısı ile birbirleri ile haberleşse de) çoğu zaman farklı bir beyin sistemi imiş gibi kendi kapasiteleri dahilinde kendi kararlarına göre hareket ediyor gibi görünürler.
Benzetecek olursak bir insan tıpkı biraraya gelmiş bir sürüngen (sürüngen beyin kökü), bir at (limbik sistem) ve bir bilgisayar (neokorteks) gibidir.
Timsah tarafımız temel hayatta kalma, içgüdüsel ve üreme ile ilgili fonksiyonlar ile ilgilenir: beslen, çiftleş, savaş ya da kaç. Timsahların küçük, bezelye kadarlık beyinleri ile yaptıkları da budur. Savaşırlar ve beslenirler; gerektiğinde kaçarlar ve ürerler. Diğer durumlarda sadece bekler ve izlerler.
Paul Maclean “Timsahtan daha yalnız ve duygusal olarak daha boş bir varlık hayal etmek çok zordur” demiştir.
At tarafımız biraz daha üst düzey bir şey ile ilgilenir: “hisler”. Kadınların genel olarak bulunduğu seviye budur.
Bilgisayar tarafımız ise mantığın yattığı yerdir. Bu seviye filozof, bilim adamı ve matematikçilerin seviyesidir.
Freudçu bakış açısına göre timsah beyni “id”e, at beyni “egoya” ve bilgisayar beyni de “süperego”ya denk gelir.
Sürüngen beynini “hayata tutunma” ile ilgili tüm görevlerden sorumlu olarak düşünebiliriz. Canlılar hayatta kalmak için savaşatıklarından ötürü bu beyne “saldırganlık”ın oturduğu yer de diyebiliriz. Davranışlar programlıdır, otomatik ve sabit.
Duygusal beyin insan davranışının repertuarını artırır çünkü duygusal yargılamalar ile yeni davranış modellerinin programlanmasına yol açar. Hoş görünen davranışları tekrarlamak ve bizi rahatsız eden davranışlardan kaçınacak şekilde kendimizi programlarız.
Rasyonel beyin ise –tüm entellektüel aktiviteden sorumlu olan- teorik olarak rasyonel kriterlere dayalı çok geniş çeşitlilikte davranışlara ulaşmamızı sağlar. Ancak mantık kendisini duygulardan tamamen ayıramaz. İnsanlar rasyonel ve mantıklı davranamaz. Bunun yerine duygusal tatmini rasyonel olarak arar, ki bu da rasyonel davranmaktan çok uzaktır. (Thomas Huxley demiştir ki: “İnançlarımıza dair rasyonel temeller dediğimizde aslında güdülerimizi haklı çıkarmaya çalıştığımız irrasyonel çabalardan bahsediyoruzdur.) Bir alkolik rasyonel olarak daha fazla alkol tüketmemesi kanısına rasyonel olarak varabilir, ancak neticede alkolizmin ta kendisi de kimsenin rasyonel olarak kapılmak istemeyeceği katastrofik bir hastalıktır. Dolayısıyla “nedensellik”, mantık yerine duygu ve arzulara hizmet edecek irrasyonel bir kullanıma sokulur.
Ancak bununla beraber beynin kendisini duygulardan bağımsız kılmasının da çok değerli olduğunu düşünmek yanlış olur. Duygular olmadan, değerler olmadan, bir insanın nedensellikle ulaşabileceği hiç bir rasyonel amaç söz konusu olamaz. Tamamen rasyonel olan bir beyin neyden esin alacaktır ki? Eğer hiçbir duygusu, arzusu ve değeri yok ise rasyonel olarak yapacağı hiçbir şey yoktur çünkü bir şey yapması için rasyonel olarak motive olacağı hiçbirşeyi yoktur. Hatta daha fazla rasyonel olmayı ve kozmostaki tüm rasyonel problemleri çözüp Tanrı olmayı bile amaçlayamaz, çünkü bu tip bir amaca dahi yönelmesi için duygusal olarak motive olmuş olmalıdır.
Bir bilgisayarın daha iyi bir bilgisayar olmak gibi bir amacı yoktur. Bir kullanıcının kendisini kapatmasını, fişini çekmesini engellemeyi de amaçlamaz misal. Kendisini “hayat, evren ve herşey” problemini çözecek şekilde de programlamaz. Tanrı olmak gibi bir amacı da yoktur. Neden? Çünkü hiçbir duygusu yoktur, hiç bir şey istemez, hiç bir değer atamaz. Bu tip şeylerin hiçbirisinin sebep ve mantık’a bağı yoktur. Sebep ve mantık sadece araçtır; ama kendi kendine aksiyon başlatabilen “sürücü(driver)” faktörler değildir. Bu sebeple “istek” kavramı çok önemlidir. Bu sebeple evrenin temel maddesi, arche’si “Güç için İstek”tir. (Will to Power)
Not: Will to Power kavramı Nietsche tarafından geliştirilmiş bir görüştür. Nietsche insanları süren, harekete geçiren temel kuvvetin bu olduğunu söyler: başarı, hırs ve hayatlarındaki mümkün olan en yüksek noktaya erişme gayreti. Bunların hepsi “will to power”ın vücut bulmasıdır. Ancak Nietsche’nin çalışmalarında “will to power” argümanı sistematik olarak incelenmemiş ve tartışmaya açık bırakılmıştır.
Will to Power daha çok güç için istek demektir. Eğer bir bilgisayarda içsel olarak daha karmaşık bir bilgisayar haline gelme güdüsü var ise bilgisayar bunu yapacaktır en azından deneyecektir.
Daha fazla güç arayan bir sistem sahip olabileceği başka hiçbir güç kalmayana kadar; ya da sonsuz güce kavuşana kadar, omega noktasına erişene kadar durmayacaktır. Ancak, ondan sonra yeniden o harika hissi; artan gücü deneyimlemek için tek bir seçeneği kalacaktır: kendini yoketmek ve yeniden başlamak : ilahi intihar
İstek; mantığın ya da nedensellik’in sahip olmadığı bu motive edici, dinamik, kendi kendisini ilerleten elemana sahiptir. Sebep (reason) “İstek’in(Will)” bir aracı olmaktan başka hiç bir şey değildir. Sebep kendi başına hiçbir şey başaramaz. Duygu ve istek’ten kaçış yoktur.
Not: AC sitesinden alıntılanarak çevrilmiştir.
Bu yazı aslında "Tanrı bizi şunun için yaratmıştır ya da bunun için yaratmıştır" vb. tipi gibi argümanlar iddia edenlere cevap niteliğindedir. Daha önce de defalarca dediğim gibi sonsuz olan, her bilgiyi ve deneyimi kapsayan ve işte bu yazının ifade ettiği gibi sonsuz rasyonel olan bir Tanrı'nın herhangi bir şey yaratması için hiçbir ama hiçbir neden olamaz. Tanrı'ya duygusal bir amaç atfetmeden Tanrı'nın yaratma maksadı açıklanamaz. Yazının çok güzel şekilde ifade ettiği gibi "amaç"ları ortaya çıkaranlar da duygular ve değerlerdir. Tanrı'nın evreni yaratma amacını ortaya çıkaran da şayet bir duygu ya da değer ise o zaman bu Tanrıyı'da motive eden, onu güdüleyen muhtemelen Tanrı'dan daha üstün (çünkü Tanrı'nın sahip olamadığı için peşinden koştuğu) bir duygudan ya da değerden bahsetmek gerekir ki bu da Tanrı'nın mükemmelliği tezini çürütür....
McLean’e göre üç beyin “kendi farklı özel zekâ kapasiteleri, öznellikleri ve kendilerine has farklı uzay ve zaman algıları ve hafızaları ile birbirlerine bağımlı şekilde çalışır.”
1. Beyin: En aşağıdaki ve en erken oluşan beyindir – sürüngen beynidir. Beyin sapı ve cerebullum’dan oluşur.
2. Beyin: Evrimleşen stratumdur. En eski memeli beynidir – limbik sistem.
3. Beyin: İnsan katmanı. Neo memeli beynidir: yani neokorteks.
Tüm beyinler sinirlerle birbirlerine bağlı olsa da (ve dolayısı ile birbirleri ile haberleşse de) çoğu zaman farklı bir beyin sistemi imiş gibi kendi kapasiteleri dahilinde kendi kararlarına göre hareket ediyor gibi görünürler.
Benzetecek olursak bir insan tıpkı biraraya gelmiş bir sürüngen (sürüngen beyin kökü), bir at (limbik sistem) ve bir bilgisayar (neokorteks) gibidir.
Timsah tarafımız temel hayatta kalma, içgüdüsel ve üreme ile ilgili fonksiyonlar ile ilgilenir: beslen, çiftleş, savaş ya da kaç. Timsahların küçük, bezelye kadarlık beyinleri ile yaptıkları da budur. Savaşırlar ve beslenirler; gerektiğinde kaçarlar ve ürerler. Diğer durumlarda sadece bekler ve izlerler.
Paul Maclean “Timsahtan daha yalnız ve duygusal olarak daha boş bir varlık hayal etmek çok zordur” demiştir.
At tarafımız biraz daha üst düzey bir şey ile ilgilenir: “hisler”. Kadınların genel olarak bulunduğu seviye budur.
Bilgisayar tarafımız ise mantığın yattığı yerdir. Bu seviye filozof, bilim adamı ve matematikçilerin seviyesidir.
Freudçu bakış açısına göre timsah beyni “id”e, at beyni “egoya” ve bilgisayar beyni de “süperego”ya denk gelir.
Sürüngen beynini “hayata tutunma” ile ilgili tüm görevlerden sorumlu olarak düşünebiliriz. Canlılar hayatta kalmak için savaşatıklarından ötürü bu beyne “saldırganlık”ın oturduğu yer de diyebiliriz. Davranışlar programlıdır, otomatik ve sabit.
Duygusal beyin insan davranışının repertuarını artırır çünkü duygusal yargılamalar ile yeni davranış modellerinin programlanmasına yol açar. Hoş görünen davranışları tekrarlamak ve bizi rahatsız eden davranışlardan kaçınacak şekilde kendimizi programlarız.
Rasyonel beyin ise –tüm entellektüel aktiviteden sorumlu olan- teorik olarak rasyonel kriterlere dayalı çok geniş çeşitlilikte davranışlara ulaşmamızı sağlar. Ancak mantık kendisini duygulardan tamamen ayıramaz. İnsanlar rasyonel ve mantıklı davranamaz. Bunun yerine duygusal tatmini rasyonel olarak arar, ki bu da rasyonel davranmaktan çok uzaktır. (Thomas Huxley demiştir ki: “İnançlarımıza dair rasyonel temeller dediğimizde aslında güdülerimizi haklı çıkarmaya çalıştığımız irrasyonel çabalardan bahsediyoruzdur.) Bir alkolik rasyonel olarak daha fazla alkol tüketmemesi kanısına rasyonel olarak varabilir, ancak neticede alkolizmin ta kendisi de kimsenin rasyonel olarak kapılmak istemeyeceği katastrofik bir hastalıktır. Dolayısıyla “nedensellik”, mantık yerine duygu ve arzulara hizmet edecek irrasyonel bir kullanıma sokulur.
Ancak bununla beraber beynin kendisini duygulardan bağımsız kılmasının da çok değerli olduğunu düşünmek yanlış olur. Duygular olmadan, değerler olmadan, bir insanın nedensellikle ulaşabileceği hiç bir rasyonel amaç söz konusu olamaz. Tamamen rasyonel olan bir beyin neyden esin alacaktır ki? Eğer hiçbir duygusu, arzusu ve değeri yok ise rasyonel olarak yapacağı hiçbir şey yoktur çünkü bir şey yapması için rasyonel olarak motive olacağı hiçbirşeyi yoktur. Hatta daha fazla rasyonel olmayı ve kozmostaki tüm rasyonel problemleri çözüp Tanrı olmayı bile amaçlayamaz, çünkü bu tip bir amaca dahi yönelmesi için duygusal olarak motive olmuş olmalıdır.
Bir bilgisayarın daha iyi bir bilgisayar olmak gibi bir amacı yoktur. Bir kullanıcının kendisini kapatmasını, fişini çekmesini engellemeyi de amaçlamaz misal. Kendisini “hayat, evren ve herşey” problemini çözecek şekilde de programlamaz. Tanrı olmak gibi bir amacı da yoktur. Neden? Çünkü hiçbir duygusu yoktur, hiç bir şey istemez, hiç bir değer atamaz. Bu tip şeylerin hiçbirisinin sebep ve mantık’a bağı yoktur. Sebep ve mantık sadece araçtır; ama kendi kendine aksiyon başlatabilen “sürücü(driver)” faktörler değildir. Bu sebeple “istek” kavramı çok önemlidir. Bu sebeple evrenin temel maddesi, arche’si “Güç için İstek”tir. (Will to Power)
Not: Will to Power kavramı Nietsche tarafından geliştirilmiş bir görüştür. Nietsche insanları süren, harekete geçiren temel kuvvetin bu olduğunu söyler: başarı, hırs ve hayatlarındaki mümkün olan en yüksek noktaya erişme gayreti. Bunların hepsi “will to power”ın vücut bulmasıdır. Ancak Nietsche’nin çalışmalarında “will to power” argümanı sistematik olarak incelenmemiş ve tartışmaya açık bırakılmıştır.
Will to Power daha çok güç için istek demektir. Eğer bir bilgisayarda içsel olarak daha karmaşık bir bilgisayar haline gelme güdüsü var ise bilgisayar bunu yapacaktır en azından deneyecektir.
Daha fazla güç arayan bir sistem sahip olabileceği başka hiçbir güç kalmayana kadar; ya da sonsuz güce kavuşana kadar, omega noktasına erişene kadar durmayacaktır. Ancak, ondan sonra yeniden o harika hissi; artan gücü deneyimlemek için tek bir seçeneği kalacaktır: kendini yoketmek ve yeniden başlamak : ilahi intihar
İstek; mantığın ya da nedensellik’in sahip olmadığı bu motive edici, dinamik, kendi kendisini ilerleten elemana sahiptir. Sebep (reason) “İstek’in(Will)” bir aracı olmaktan başka hiç bir şey değildir. Sebep kendi başına hiçbir şey başaramaz. Duygu ve istek’ten kaçış yoktur.
Not: AC sitesinden alıntılanarak çevrilmiştir.
Bu yazı aslında "Tanrı bizi şunun için yaratmıştır ya da bunun için yaratmıştır" vb. tipi gibi argümanlar iddia edenlere cevap niteliğindedir. Daha önce de defalarca dediğim gibi sonsuz olan, her bilgiyi ve deneyimi kapsayan ve işte bu yazının ifade ettiği gibi sonsuz rasyonel olan bir Tanrı'nın herhangi bir şey yaratması için hiçbir ama hiçbir neden olamaz. Tanrı'ya duygusal bir amaç atfetmeden Tanrı'nın yaratma maksadı açıklanamaz. Yazının çok güzel şekilde ifade ettiği gibi "amaç"ları ortaya çıkaranlar da duygular ve değerlerdir. Tanrı'nın evreni yaratma amacını ortaya çıkaran da şayet bir duygu ya da değer ise o zaman bu Tanrıyı'da motive eden, onu güdüleyen muhtemelen Tanrı'dan daha üstün (çünkü Tanrı'nın sahip olamadığı için peşinden koştuğu) bir duygudan ya da değerden bahsetmek gerekir ki bu da Tanrı'nın mükemmelliği tezini çürütür....