24-03-2007, 12:20
KABE'Yİ YIKARAK YÜKSELEN HİLAFET
Kerbela’da Hüseyin’in katli ve kafasının kesilip teşhiri, halkta çok büyük bir öfke yaratır. Öyle ki Emevi iktidarı, tam da rakipsiz kaldığını sandığı noktada Mekke ve Medine’de iktidarsızlaşır. Özellikle bu iki kutsal merkezde halk, Emevi egemenliğini kendiliğinden reddetmeye *başlayacaktır
Önceden Ali’ye karşı ayaklanmış olan Zübeyr’in oğlu Abdullah,Hüseyin’in katlinin, “kabul edilemez büyüklükte bir cinayet ve akla gelmez bir ihanet olduğunu” belirten bir hutbe okuyacak ve bunun üzerine Mekke halkı, *onun başlarına geçmesini isteyecektir. (Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya,s659) Yezid Mekke halkının bu bu itaatsizliğini ortadan kaldırmak için yönetici değişimleri, *baskı ve rüşvet dahil her yöntemi kullanır. *Ancak halk, boyun eğmeyecektir.
Benzer bir durum Medine’de de yaşanmaktadır. Medine’deki itaatsizlik henüz bir siyasal önderliğe sahip olmadığından, Yezid, durumu değiştirmek için onlardan bir heyetle görüşmeyi talep eder. Gelenleri rüşvetle ve kendi yaşam tarzına uygun eğlencelerle satın almaya çalışır. Ancak bu rüşvetli, şaraplı, müzikli, dansözlü hilafet sarayı onları şok eder. Heyet Medine’ye geri döndüğünde; “Allah’a şahitlik ederiz ki biz onu azlettik” derler. Medine halkı Şam’a giden heyetten, “oğullarımdan başka kimse kalmasa bile ben bu adama karşı savaşırım” diyen Abdullah bin Hanzala’ya biat eder.
Medine camisinde toplanan halk, üzerindeki herhangi bir eşyayı çıkarıp, “bunu nasıl atıyorsam Halifeyi de üstümden öyle atıyorum” diyerek Emevi iktidarıyla ilişkilerini kestiklerini ilan eder. (R.Dozy,İslam Tarihi, s.150)
Böylece Halife Yezid,tam da Hüseyin sonunu halledip rahatladığını düşündüğü noktada İslam’ın iki kutsal kentinin halkı ve onların yöneticisi iki Abdullah ile karşı karşıya kalır.
Dilediklerini Katl, bulduklarını gasp...
Yezid bu direnişleri ezmeye, yaşlı ve putperestliğe yakın Müslim bin Ukbet’il Meri’yi görevlendirir. Müslüman 12 bin askerle Hicaz’a gider. Önce Medine’yi kuşatıp teslim olmasını ister. Ancak halk reddeder. Bunun üzerine kanlı çarpışmalar başlar.Sonuçta tüm oğulları yanında İbn Hanzala’yı öldürerek Medine’yi ele geçiren Müslüm, 3 gün boyunca Medine’nin yağmalanmasını serbest bırakır. Emevi askerleri de Medine’ye girip dilediklerini katl ve buldukları malları gaspedecektir. Böylece İslam’ın kurucu şehri (Medine-i Resulullah) tamamen yağma ve harap edilecektir. (Ahmet Cevdet Paşa, s.661)
Bu korkunç saldırıda pek çok İslam seçkini katledilecek, pek çok tecavüz gerçekleşecek ve Medine bu yıkım ve yangınlar sonucunda tanınmaz hale gelecektir. “Ölenlerin arasında 700 kur’an hafızı da bulunuyordu. Bunların içinde Peygamberin Sahabe denilen yakın çevresinden 80 kişi vardı. Bedir savaşındaki Mekkelilere karşı kazanılmış ilk zaferde Muhammed ile savaşmış olanlardan hiç kimse bu felaket gününden kurtulamadı.” (R.Dozy, İslam Tarihi, s152) Kerbela katliamından sağ kurtulmuş olan Hüseyin ‘in oğlu Zeynel Abidin ise, babasının misyonunun aksine Yezid’in bu uygulamalarına sessiz kalacak ve bunun sonucunda Yezid-Müslim tererüne muhatap olmayacaktır. Medine’nin başına gelen katliam ve tecavüz *haberi Mekke’ye ulaştığında büyük bir infial yaşanır. Bu haber aynı zamanda sıranın kendilerine geldiğini göstermekteydi; nitekim Emevi ordusu Mekke’ye yönelmiştir bile. Bu sırada yaşlı komutan Müslim ölür, ama seferi durdurulmaz; Yezit komutayı Hüseyin bin Nümeyr’e verir ve orduyu takviye eder.
Ancak tepkiler de uç safhadadır. Nitekim Medine’den kaçanlar yanında Hicaz genelinde de Müslümanlar İbn-i Zübeyr’e biat etmeye başlar. Öyle ki bir kısım Harici ve Şiiler dahil idealist Müslümanlar Kabe’yi savunmak için adeta Mekke’ye akıyordu. Sonradan Şiilere lider olacak olan Muhtaru’s-Sakafi’de bunların arasındaydı. Tarihel bir paradoks olarak Emeviler, önceden atalarının Müslümanlara karşı savundukları Mekke’yi bu kez Müslümanlardan ele geçirmek üzere saldıracaklardı; tabii Müslüman kimliğiyle ve İslam’ın birliği adına!...
Savaş şiddetli bir saldırıyla başlar.Ancak içeridekilerin çok etkili savunmaları sonucunda Emeviler bir türlü başarıya ulaşamaz.Bunun üzerine puta tapınma döneminde bile çiğnenmeyen şehir, özellikle “Allah’ın Evi” olarak kutsanan Kabe, direnişi kırabilmek için mancınık ateşine tutulur. Bu inanılmaz saldırı sonucunda “hedefini bulan kayalar, yapının direklerini paramparça eder.Sonunda Kabe’de yangın çıkacak ve bütünüyle harap olacaktır. Bu saldırılarda ‘Hacer-i Esvet’ de ilk felaketini yaşayacak ve yangında dört parçaya bölünecektir.” (R.Dozy, İslam Tarihi. s153) Ama buna rağmen Mekke, onu savunanların ölümüne kararlığıyla teslim olmaz. İşte bu sırada gelen Yezit’in ölüm haberi üzerine İbn Nümeyr,İbn Zübeyr’e ; “Sen hilafete daha layıksın.Gel sana biat edelim.Dökülen kanları unutup genel af ilan edelim ve birlikte gidip Şam’ı ele geçirelim” şeklinde haber yollar.Ancak İbn Zübeyr bu öneriyi “ben bu kanları heder edemem Vallahi ehl-i Harem’den öldürülen her bir adam için sizden on kişi katlolunsa kani olmam” diyerek reddeder.
Bunun üzerine Nümeyr,” Allah cezanı versin. Ben seni ehl-i re’y bir adam sanırdım. Seni hilafete davet ediyorum, sen katl ü helak istiyorsun” diyerek askerleriyle birlikte Medine’ye, oradan da Şam!a giderek yeni Emevi halifesi Muaviye bin Yezit’e biat eder. (Ahmet Cevdet Paşa, s663)
Bu köklü çözüm fırsatını kaçıran İbn Zübeyr, uzlaşmaz tutumundan pişman olmuştu, ancak iş işten geçmişti. Buna rağmen Hicaz, Yemen, Irak,Mısır halkı, bu ortamda Ona biat edecekti. Böylece İslam egemenliği, Ali’nin hilafet döneminde olduğu gibi tekrar ikiye bölünmüştü.
Yezit’in oğlu Muaviye II’nin kısa halifeliğinden sonra hilafet koltuğuna meşhur Mervan bin Hakem, otururken, Emevilere karşı birleşen güçler de ayrışmaya başlayacaktı. Irak eksenli ve Kerbela’nın intikamını almak üzere Muhtar öncülüğünde Şii gücü yükselirken, İbn Zübeyr’in hakimiyetinde Emevi karşıtı bir Sünni güç yükselişi yaşanıyordu. Hariciler de dördüncü bir egemenlik alanını oluşturmaya başlıyordu. Tabii ekonomik potansiyelleri ve yönetim tecrübesi daha yüksek Emevilerde toparlanıyordu.
Yeniden herkesin herkesle savaştığı bir dönem başlayacak, şiddet ve vahşet örnekleri de artacaktı. Yakmalar, kafa koparmalar, el ayak kesmeler, ayaklanmalar, saf değiştirmeler, nizami savaşlar, pusular, vb. yollarla Müslümanlar acımasızca birbirlerini katledip duruyorlardı. Bu dönemde idealist, ama ufuksuz ve dogmatik Müslümanların birbirlerini yok eden savaşları, adeta Emevilerin yolunu düzleyecekti.
Bu sırada Mervan’nın yastıkla boğularak öldürülmesi ardından Emevi iktidarına Abdülmelik gelecekti. Abdülmelik bir yandan elindeki olanakları yeniden düzenlerken, Bizansla da barış imzalayarak Müslüman düşmanlarına karşı elini rahatlatacaktı. Bu arada rakiplerinin iç çelişkilerinden yararlanıp egemenliğini adım adım geliştirecekti. Önce Zübeyr’e biat eden toprakları bir bir ele geçiren Abdülmelik, böylece onun beslenme kaynaklarını kurutacaktı. Ardından Türkmen topraklarının fethini de organize eden “zalim” lakaplı Haccac’ı Mekke’nin fethine memur kılacaktı.
“Haccac-ı zalim” hazırlıklarını tamamladıktan sonra Mekke’yi kuşatır ve mancınıkla dövmeye başlar. İkinci kez yinelenen bu pervasızlık, bu kez üstelik hac zamanında gerçekleştiriliyor ve İslam’ın bir farzının yerine getirilmesi engelleniyordu. Artan tepkiler ve Ömer’in oğlu Abdullah’ın devreye girmesiyle kısa bir zaman için durdurulan mancınıklar, haccın bitişini müteakip tekrar çalıştırmaya başladı.
Bu sırada ilginç bir gelişme oluyor ve mancınık taşlarından birinin tam Kabe’nin üstüne düştüğü sırada, büyük bir gök gürlemesiyle mancınığın başındakilerin üzerine düşen yıldırım 12 askeri öldürür. Askerler yıldırımı Allah’ın gönderdiğini düşünüp büyük bir korkuyla bu işten vazgeçerler. Bunun üzerine, mancınığın başına bizzat geçen Haccac, bir yandan taş fırlatırken diğer yandan da kendi askerlerine, “ korkmayın, Hicaz memleketinin adeti böyledir. Her vakit yıldırım olur.Bugün sizi yaktı, yarın onları yakar” (Tarihi Taberi, 3.cilt, s.301) der. Gerçekten de düşen yıldırımların bir kısmı da Mekke’ye düşüyordu.
Bu acımasızlıkla 40 bin askerin aylardır sürdürdüğü saldırı sonucunda Mekke sayısız ölüm, yaralanma ve yıkımla iyice güç kaybederken, açlık da içerideki yaşamı dayanılmaz hale getirecektir. Aman isteyerek teslim olan Mekkelilerin sayısı hızla artarak 10 bini bulmuş, Mekke’nin direnme takati kalmamıştı. Haccac ise, can güvenliği ve büyük rüşvetlerle İbn Zübeyr’i teslim olmaya çağırıyordu.
Bu ortamda İbnZübeyr, sözüne büyük değer verdiği annesi Esma’ya; “halk benden ayrıldı, yanımda pek az adam kaldı. Düşman ise bana dilediğim kadar dünyalık veriyor. Senin rey’in nedir” diye sorar.
Esma vakur bir kararlılıkla; “ eğer Hakk üzere isen ve halkı Hakka davet ediyorsan bunu sürdür ki, bu yolda hayli taraftarın öldü. Artık bu yolda devam et ve Ümmeye oğullarına kendini maskara etme. Yok eğer meramın dünya ise, sen ne fena adam imişsin ki, hem kendini hem de taraftarlarını helak etmiş olacaksın. Dünyada daha ne kadar kalacaksın? Ölüm daha iyidir” diyecektir. Bunun üzerine İbn Zübeyr :
“Dünyaya asla meyletmedim. Fakat senin görüşünü bilmek istedim. Sende benim kararımı güçlendirdin. Bak anne, ben bugün ölürüm. Kederin artmasın.Oğlun kötü bir işi seçmedi, zulüm ve haksızlık yoluna gitmedi” diyerek bir avuç yoldaşıyla surların dışına çıkar; Haccac’ın şaşkın bakışları arasında saldırıya geçer, çarpışarak ölür.(Ahmet Cevdet Paşa, s 686)
Haccac, öldürülen İbn Zübeyr’in kafasını kestirip Şam’a gönderirken, gövdesini de, halkı terörize etmek amacıyla yüksek bir direğe astırır. Hicretle yaşıt olan Abdullah bin Zübeyr’in Mekke’nin üzerinde sallanan bu başsız ama boyun eğmemiş yaşlı bedeli, İslam’a dair idealist öğelerin de asılmasıdır.
Emevi iktidarı 9 yıldır giremediği Mekke’ye, nihayet 7 aylık bir savaşla girebildiğinde, İslam’ın bu kutsal şehri bir yıkım ve ölüm kentidir. 692 yılında böylece ruhu elinden alınmış şehirden Abdülmelik adına biat alınacaktır.
Kabe’yi bile, üstelik ikinci kez mancınık yağmuruna tutmaktan kaçınmayan bu gerçeklik, kutsalın, egemenlerin çıkarlarının sınırında bittiğini gösteren tipik bir göstergedir. Bu örnekte de görüldüğü gibi, halka kutsal diye sunulan değerler, egemenler açısından sadece halkı rahat yönetmek için kullanılan araçlar olmuştur. Nitekim iktidar çıkarları tehlikeye girdiğinde “Allah’ın Evi” ni bile yakmaktan çekinmemişlerdir. Onların bir tek Kabe’si vardır ki oda çıkarlarıdır. (E.Aydın , Nasıl Müslüman Olduk s84)
Mekke böylece teslim alındıktan sonra, bir kez daha Kabe’nin yeniden inşası gerçekleştirilecek, şehir Emevilerin dinsel vitrini olarak yeniden kurulacaktır. Ancak şehir hem artık eski ruhunu kaybetmiş olacaktır hem de zaten uzun dönemdir kaybettiği siyasal ve ekonomik mezkezlik konumunu da bir daha edinemeyecektir.
Bu son zaferle geleneksel Arap aristokrasisi, İslam bayrağı altında mutlak bir iktidar kuracaktır. Kuşkusuz ayaklanmalar, muhaliflerin cezalandırılması, mezhep ayrılıkları ve ötekileştirici suçlamalar İslam tarihinin doğal parçası olarak hep devam edecektir. Ancak bundan sonraki farklılaşmaların Ali’leri, Hüseyin’leri, Abdullah’ları farklı karakterlerde biçimlenecektir.
Bu son büyük ayaklanmanın bastırılması sonrasında kurulan “İslam İktidarı” mı yoksa “Arap Aristokrasisinin İslam kılıflı iktidarı” mı olduğu sorunu bizzat İslami literatür içinde bile süregelen ciddi bir tartışma konusudur. Ancak bu sorunun yanıtı ne olursa olsun, realite İslam’ın artık böylesi monarşik iktidar yapıları içinde varlığını sürdüreceği, dinsel açılımların da esasen bunların yayılmacı ve despotik çıkarlarına göre şekilleneceği gerçeğidir.
17/Mart/2007 Cumhuriyet * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Erdoğan AYDIN
Kerbela’da Hüseyin’in katli ve kafasının kesilip teşhiri, halkta çok büyük bir öfke yaratır. Öyle ki Emevi iktidarı, tam da rakipsiz kaldığını sandığı noktada Mekke ve Medine’de iktidarsızlaşır. Özellikle bu iki kutsal merkezde halk, Emevi egemenliğini kendiliğinden reddetmeye *başlayacaktır
Önceden Ali’ye karşı ayaklanmış olan Zübeyr’in oğlu Abdullah,Hüseyin’in katlinin, “kabul edilemez büyüklükte bir cinayet ve akla gelmez bir ihanet olduğunu” belirten bir hutbe okuyacak ve bunun üzerine Mekke halkı, *onun başlarına geçmesini isteyecektir. (Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya,s659) Yezid Mekke halkının bu bu itaatsizliğini ortadan kaldırmak için yönetici değişimleri, *baskı ve rüşvet dahil her yöntemi kullanır. *Ancak halk, boyun eğmeyecektir.
Benzer bir durum Medine’de de yaşanmaktadır. Medine’deki itaatsizlik henüz bir siyasal önderliğe sahip olmadığından, Yezid, durumu değiştirmek için onlardan bir heyetle görüşmeyi talep eder. Gelenleri rüşvetle ve kendi yaşam tarzına uygun eğlencelerle satın almaya çalışır. Ancak bu rüşvetli, şaraplı, müzikli, dansözlü hilafet sarayı onları şok eder. Heyet Medine’ye geri döndüğünde; “Allah’a şahitlik ederiz ki biz onu azlettik” derler. Medine halkı Şam’a giden heyetten, “oğullarımdan başka kimse kalmasa bile ben bu adama karşı savaşırım” diyen Abdullah bin Hanzala’ya biat eder.
Medine camisinde toplanan halk, üzerindeki herhangi bir eşyayı çıkarıp, “bunu nasıl atıyorsam Halifeyi de üstümden öyle atıyorum” diyerek Emevi iktidarıyla ilişkilerini kestiklerini ilan eder. (R.Dozy,İslam Tarihi, s.150)
Böylece Halife Yezid,tam da Hüseyin sonunu halledip rahatladığını düşündüğü noktada İslam’ın iki kutsal kentinin halkı ve onların yöneticisi iki Abdullah ile karşı karşıya kalır.
Dilediklerini Katl, bulduklarını gasp...
Yezid bu direnişleri ezmeye, yaşlı ve putperestliğe yakın Müslim bin Ukbet’il Meri’yi görevlendirir. Müslüman 12 bin askerle Hicaz’a gider. Önce Medine’yi kuşatıp teslim olmasını ister. Ancak halk reddeder. Bunun üzerine kanlı çarpışmalar başlar.Sonuçta tüm oğulları yanında İbn Hanzala’yı öldürerek Medine’yi ele geçiren Müslüm, 3 gün boyunca Medine’nin yağmalanmasını serbest bırakır. Emevi askerleri de Medine’ye girip dilediklerini katl ve buldukları malları gaspedecektir. Böylece İslam’ın kurucu şehri (Medine-i Resulullah) tamamen yağma ve harap edilecektir. (Ahmet Cevdet Paşa, s.661)
Bu korkunç saldırıda pek çok İslam seçkini katledilecek, pek çok tecavüz gerçekleşecek ve Medine bu yıkım ve yangınlar sonucunda tanınmaz hale gelecektir. “Ölenlerin arasında 700 kur’an hafızı da bulunuyordu. Bunların içinde Peygamberin Sahabe denilen yakın çevresinden 80 kişi vardı. Bedir savaşındaki Mekkelilere karşı kazanılmış ilk zaferde Muhammed ile savaşmış olanlardan hiç kimse bu felaket gününden kurtulamadı.” (R.Dozy, İslam Tarihi, s152) Kerbela katliamından sağ kurtulmuş olan Hüseyin ‘in oğlu Zeynel Abidin ise, babasının misyonunun aksine Yezid’in bu uygulamalarına sessiz kalacak ve bunun sonucunda Yezid-Müslim tererüne muhatap olmayacaktır. Medine’nin başına gelen katliam ve tecavüz *haberi Mekke’ye ulaştığında büyük bir infial yaşanır. Bu haber aynı zamanda sıranın kendilerine geldiğini göstermekteydi; nitekim Emevi ordusu Mekke’ye yönelmiştir bile. Bu sırada yaşlı komutan Müslim ölür, ama seferi durdurulmaz; Yezit komutayı Hüseyin bin Nümeyr’e verir ve orduyu takviye eder.
Ancak tepkiler de uç safhadadır. Nitekim Medine’den kaçanlar yanında Hicaz genelinde de Müslümanlar İbn-i Zübeyr’e biat etmeye başlar. Öyle ki bir kısım Harici ve Şiiler dahil idealist Müslümanlar Kabe’yi savunmak için adeta Mekke’ye akıyordu. Sonradan Şiilere lider olacak olan Muhtaru’s-Sakafi’de bunların arasındaydı. Tarihel bir paradoks olarak Emeviler, önceden atalarının Müslümanlara karşı savundukları Mekke’yi bu kez Müslümanlardan ele geçirmek üzere saldıracaklardı; tabii Müslüman kimliğiyle ve İslam’ın birliği adına!...
Savaş şiddetli bir saldırıyla başlar.Ancak içeridekilerin çok etkili savunmaları sonucunda Emeviler bir türlü başarıya ulaşamaz.Bunun üzerine puta tapınma döneminde bile çiğnenmeyen şehir, özellikle “Allah’ın Evi” olarak kutsanan Kabe, direnişi kırabilmek için mancınık ateşine tutulur. Bu inanılmaz saldırı sonucunda “hedefini bulan kayalar, yapının direklerini paramparça eder.Sonunda Kabe’de yangın çıkacak ve bütünüyle harap olacaktır. Bu saldırılarda ‘Hacer-i Esvet’ de ilk felaketini yaşayacak ve yangında dört parçaya bölünecektir.” (R.Dozy, İslam Tarihi. s153) Ama buna rağmen Mekke, onu savunanların ölümüne kararlığıyla teslim olmaz. İşte bu sırada gelen Yezit’in ölüm haberi üzerine İbn Nümeyr,İbn Zübeyr’e ; “Sen hilafete daha layıksın.Gel sana biat edelim.Dökülen kanları unutup genel af ilan edelim ve birlikte gidip Şam’ı ele geçirelim” şeklinde haber yollar.Ancak İbn Zübeyr bu öneriyi “ben bu kanları heder edemem Vallahi ehl-i Harem’den öldürülen her bir adam için sizden on kişi katlolunsa kani olmam” diyerek reddeder.
Bunun üzerine Nümeyr,” Allah cezanı versin. Ben seni ehl-i re’y bir adam sanırdım. Seni hilafete davet ediyorum, sen katl ü helak istiyorsun” diyerek askerleriyle birlikte Medine’ye, oradan da Şam!a giderek yeni Emevi halifesi Muaviye bin Yezit’e biat eder. (Ahmet Cevdet Paşa, s663)
Bu köklü çözüm fırsatını kaçıran İbn Zübeyr, uzlaşmaz tutumundan pişman olmuştu, ancak iş işten geçmişti. Buna rağmen Hicaz, Yemen, Irak,Mısır halkı, bu ortamda Ona biat edecekti. Böylece İslam egemenliği, Ali’nin hilafet döneminde olduğu gibi tekrar ikiye bölünmüştü.
Yezit’in oğlu Muaviye II’nin kısa halifeliğinden sonra hilafet koltuğuna meşhur Mervan bin Hakem, otururken, Emevilere karşı birleşen güçler de ayrışmaya başlayacaktı. Irak eksenli ve Kerbela’nın intikamını almak üzere Muhtar öncülüğünde Şii gücü yükselirken, İbn Zübeyr’in hakimiyetinde Emevi karşıtı bir Sünni güç yükselişi yaşanıyordu. Hariciler de dördüncü bir egemenlik alanını oluşturmaya başlıyordu. Tabii ekonomik potansiyelleri ve yönetim tecrübesi daha yüksek Emevilerde toparlanıyordu.
Yeniden herkesin herkesle savaştığı bir dönem başlayacak, şiddet ve vahşet örnekleri de artacaktı. Yakmalar, kafa koparmalar, el ayak kesmeler, ayaklanmalar, saf değiştirmeler, nizami savaşlar, pusular, vb. yollarla Müslümanlar acımasızca birbirlerini katledip duruyorlardı. Bu dönemde idealist, ama ufuksuz ve dogmatik Müslümanların birbirlerini yok eden savaşları, adeta Emevilerin yolunu düzleyecekti.
Bu sırada Mervan’nın yastıkla boğularak öldürülmesi ardından Emevi iktidarına Abdülmelik gelecekti. Abdülmelik bir yandan elindeki olanakları yeniden düzenlerken, Bizansla da barış imzalayarak Müslüman düşmanlarına karşı elini rahatlatacaktı. Bu arada rakiplerinin iç çelişkilerinden yararlanıp egemenliğini adım adım geliştirecekti. Önce Zübeyr’e biat eden toprakları bir bir ele geçiren Abdülmelik, böylece onun beslenme kaynaklarını kurutacaktı. Ardından Türkmen topraklarının fethini de organize eden “zalim” lakaplı Haccac’ı Mekke’nin fethine memur kılacaktı.
“Haccac-ı zalim” hazırlıklarını tamamladıktan sonra Mekke’yi kuşatır ve mancınıkla dövmeye başlar. İkinci kez yinelenen bu pervasızlık, bu kez üstelik hac zamanında gerçekleştiriliyor ve İslam’ın bir farzının yerine getirilmesi engelleniyordu. Artan tepkiler ve Ömer’in oğlu Abdullah’ın devreye girmesiyle kısa bir zaman için durdurulan mancınıklar, haccın bitişini müteakip tekrar çalıştırmaya başladı.
Bu sırada ilginç bir gelişme oluyor ve mancınık taşlarından birinin tam Kabe’nin üstüne düştüğü sırada, büyük bir gök gürlemesiyle mancınığın başındakilerin üzerine düşen yıldırım 12 askeri öldürür. Askerler yıldırımı Allah’ın gönderdiğini düşünüp büyük bir korkuyla bu işten vazgeçerler. Bunun üzerine, mancınığın başına bizzat geçen Haccac, bir yandan taş fırlatırken diğer yandan da kendi askerlerine, “ korkmayın, Hicaz memleketinin adeti böyledir. Her vakit yıldırım olur.Bugün sizi yaktı, yarın onları yakar” (Tarihi Taberi, 3.cilt, s.301) der. Gerçekten de düşen yıldırımların bir kısmı da Mekke’ye düşüyordu.
Bu acımasızlıkla 40 bin askerin aylardır sürdürdüğü saldırı sonucunda Mekke sayısız ölüm, yaralanma ve yıkımla iyice güç kaybederken, açlık da içerideki yaşamı dayanılmaz hale getirecektir. Aman isteyerek teslim olan Mekkelilerin sayısı hızla artarak 10 bini bulmuş, Mekke’nin direnme takati kalmamıştı. Haccac ise, can güvenliği ve büyük rüşvetlerle İbn Zübeyr’i teslim olmaya çağırıyordu.
Bu ortamda İbnZübeyr, sözüne büyük değer verdiği annesi Esma’ya; “halk benden ayrıldı, yanımda pek az adam kaldı. Düşman ise bana dilediğim kadar dünyalık veriyor. Senin rey’in nedir” diye sorar.
Esma vakur bir kararlılıkla; “ eğer Hakk üzere isen ve halkı Hakka davet ediyorsan bunu sürdür ki, bu yolda hayli taraftarın öldü. Artık bu yolda devam et ve Ümmeye oğullarına kendini maskara etme. Yok eğer meramın dünya ise, sen ne fena adam imişsin ki, hem kendini hem de taraftarlarını helak etmiş olacaksın. Dünyada daha ne kadar kalacaksın? Ölüm daha iyidir” diyecektir. Bunun üzerine İbn Zübeyr :
“Dünyaya asla meyletmedim. Fakat senin görüşünü bilmek istedim. Sende benim kararımı güçlendirdin. Bak anne, ben bugün ölürüm. Kederin artmasın.Oğlun kötü bir işi seçmedi, zulüm ve haksızlık yoluna gitmedi” diyerek bir avuç yoldaşıyla surların dışına çıkar; Haccac’ın şaşkın bakışları arasında saldırıya geçer, çarpışarak ölür.(Ahmet Cevdet Paşa, s 686)
Haccac, öldürülen İbn Zübeyr’in kafasını kestirip Şam’a gönderirken, gövdesini de, halkı terörize etmek amacıyla yüksek bir direğe astırır. Hicretle yaşıt olan Abdullah bin Zübeyr’in Mekke’nin üzerinde sallanan bu başsız ama boyun eğmemiş yaşlı bedeli, İslam’a dair idealist öğelerin de asılmasıdır.
Emevi iktidarı 9 yıldır giremediği Mekke’ye, nihayet 7 aylık bir savaşla girebildiğinde, İslam’ın bu kutsal şehri bir yıkım ve ölüm kentidir. 692 yılında böylece ruhu elinden alınmış şehirden Abdülmelik adına biat alınacaktır.
Kabe’yi bile, üstelik ikinci kez mancınık yağmuruna tutmaktan kaçınmayan bu gerçeklik, kutsalın, egemenlerin çıkarlarının sınırında bittiğini gösteren tipik bir göstergedir. Bu örnekte de görüldüğü gibi, halka kutsal diye sunulan değerler, egemenler açısından sadece halkı rahat yönetmek için kullanılan araçlar olmuştur. Nitekim iktidar çıkarları tehlikeye girdiğinde “Allah’ın Evi” ni bile yakmaktan çekinmemişlerdir. Onların bir tek Kabe’si vardır ki oda çıkarlarıdır. (E.Aydın , Nasıl Müslüman Olduk s84)
Mekke böylece teslim alındıktan sonra, bir kez daha Kabe’nin yeniden inşası gerçekleştirilecek, şehir Emevilerin dinsel vitrini olarak yeniden kurulacaktır. Ancak şehir hem artık eski ruhunu kaybetmiş olacaktır hem de zaten uzun dönemdir kaybettiği siyasal ve ekonomik mezkezlik konumunu da bir daha edinemeyecektir.
Bu son zaferle geleneksel Arap aristokrasisi, İslam bayrağı altında mutlak bir iktidar kuracaktır. Kuşkusuz ayaklanmalar, muhaliflerin cezalandırılması, mezhep ayrılıkları ve ötekileştirici suçlamalar İslam tarihinin doğal parçası olarak hep devam edecektir. Ancak bundan sonraki farklılaşmaların Ali’leri, Hüseyin’leri, Abdullah’ları farklı karakterlerde biçimlenecektir.
Bu son büyük ayaklanmanın bastırılması sonrasında kurulan “İslam İktidarı” mı yoksa “Arap Aristokrasisinin İslam kılıflı iktidarı” mı olduğu sorunu bizzat İslami literatür içinde bile süregelen ciddi bir tartışma konusudur. Ancak bu sorunun yanıtı ne olursa olsun, realite İslam’ın artık böylesi monarşik iktidar yapıları içinde varlığını sürdüreceği, dinsel açılımların da esasen bunların yayılmacı ve despotik çıkarlarına göre şekilleneceği gerçeğidir.
17/Mart/2007 Cumhuriyet * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Erdoğan AYDIN