PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Cin


sodomo--
29-03-2007, 07:59
Onlar için Kuran'a bir sure bile koydu. Özellikle Mekke döneminde yazdığı ayetlerde çok bahsetti onlardan. Bu onun en doğal hakkı idi çünkü bir Arap şairi olarak cinler onun çok iyi Â*tanıdığı varlıklardı.

Cin kelimesi; örtmek, örtünmek, gizli kalmak anlamında olup cenn Â*kökünden türeyen bir isim olup tekili cinnidir. Aynı zamanda cânn kelimesi de cin anlamında kullanılır. Â*Mecnûn kelimesi de bu kökten gelir ve Â*"cinlenmiş, cin çarpmış, cinin etkisinde kalmış" demektir. Şair olmayanlar sıradan insanlar için bu durum bir "delilik" veya aklını yitirmiş olmak anlamına geliyordu. Aynı şekilde Araplar "Cinli" derken Meftun kelimesini de kullanırlardı "fitne ve belaya tutulmuş cinli" manasında. Tabii Türkçeye girmiş olan Cinnet sözcüğünün de "Cinnet geçirmek" deyiminde ne anlama geldiğini rahatlıkla anlayabilirsiniz bu açıklamalardan sonra. Cinlerin etkisi altında kalarak düşünce yetisinin örtülmesi ve tehlikeli düzeyde bir delilik hali.

Not:Tabii bu kelimenin cenne (örtü), cunne ('vücudu örten' kalkan) cenin (ana karnında örtülü bulunan çocuk), cenân (içteki 'örtülmüş' kalb), cennet (örtülü, duyulardan gizli bahçe, bağ, bostan) anlamında kullanımları da mevcuttur.

Açıkcası Muhammed'in cinnet geçiridiğini söylemek abartılı olur ama onun cinlere olan merakı ve onlarla kurduğu dostane ilişkiler ona "cinlemiş" anlamına gelen "Mecnûn" dememizde hiçbir sakınca yaratmaz ve zaten bu sözcük kendisi için o dönemin Kureyşlileri tarafından fazlasıyla kullanılmıştır.

Aslında Muhammed'in cinlenmesi konusunu daha iyi anlamamız için Cahiliyye dönemi Arap toplumuna bakmakta yarar var. Ne de olsa insan başta tarihin ve içinde yaşadığı toplumun ve kültürün ürünüdür (Bir sosyalist gibi anlattım :)

Efendim, Arap şairleri çok severlerdi cinleri. Öyle böyle değil durum, yani gerçekten de onlar cinlere bambaşka bir muhabbet ile bakarlardı. Herşeyden önce cinler o kadar sıradan varlıklardı ki, kimse varlığını ve yokluğunu tartışmazdı bile. Eğer o dönem yaşasaydınız siz de cinlerle halvet eder, karşılıklı güreş tutar hatta evlenir çoluk çocuğa karışırdınız. Bunlar olağandı ve siz cin dostlarınız, sevgilileriniz hakkında birşeyler anlattığınızda kimse size melûl melûl bakmaz ve kınamaz bilakis büyük bir merakla dinlerdi. Hele hele şairler... Cinlerin yardımı olmadan şiir yazmak ne mümkün? Hatta öyle ki, yazdığınız kasideleri hiç bir cinden yardım almadan kendi kendinize yazdığınızı söyleseniz kim inanırdı ki size?

Şimdi size biraz da bu konuda yazacaklarıma kaynak teşkil eden çalışmalardan birisi olan Ali Yılmaz'ın Arap Edebiyatında Şeytanlı (Cinli) Şairler isimli makalesinden alıntılar yapmak istiyorum.

"Eski Araplarda şairlerin, kendilerine şiir melekesi verdiklerine ve yine kendilerine şiir ilham ettiklerine inandıkları cinleri, şeytanları mevcuttu. Böylece şair ilham kaynağını, irtibat halinde bulunduğu bir cin ile bu dünyanın ötesinde sihirli bir aleme bağlıyor, dolayısıyla kendisi de tabiat üstü bir kuvvetle mücehhez bulunuyordu."

Şimdi de S.Ateş'in "Kuran meali"nden bir alıntı yapalım:

"ŞÃ¢'irle cin arasında çok içten bir ilişki kurulurdu. Her şÃ¢'irin, zaman zaman kendisine ilhâm veren özel bir cinni vardı. ŞÃ¢'ir, genellikle kendi cinnine halîl (samîmî dost) derdi. ŞÃ¢'irle ilişki kuran cin, insan isimlerinden biriyle anılırdı. Meselâ büyük şÃ¢'ir el-A'şÃ¢'nın cinninin adı, Mishal (kesici bıçak) idi."

Aslında bu "cinlenme" konusunda asıl amacım İslam öncesi Arap şairlerin cinlerle olan ilişkisini ortaya koyup toplumdaki şairlere özgü olan bu animistik kültürden Muhammed'in ve onun yazdığı kitap olan Kuran'ın nasıl etkilendiğini ortaya koymaksa da "cin" inanışının sadece şairlere özgü olmadığını özellikle İslam öncesi Pers kaynaklı Arap efsanelerinin de (1001 gece masalları, Alaaddin'in lambası ve lambadan çıkan cin, Denizci Sinbad, uçan halı vb.) beslediği genel bir halk inanışı olduğunu ve büyücü ve kâhinlerin de İslam öncesi dönemde bu animistik öğe ile beslendiklerini ve cinleri gaipten haber almak, geleceğe ilişkin bilgi toplamak veya insanlara iyi ya da kötü amaçlı olarak büyü yapmak vb. amaçlarla kullandıklarını görüyoruz. Burada Â*mümkün olduğunca Arap şairleri ve şair -cin ilişkisinin Muhammed-Kuran ilişkisi ile olan parellelliğini ele alacağım.

Şimdi özellikle Ali Yılmaz'ın Arap Edebiyatında Şeytanlı (Cinli) Şairler isimli çalışmasından ilgi çeken paragrafları alıntılıyorum

"Şairin cini bir fert olarak kabul edilir ve ona bir isim verilirdi. İnsanlar, cinlerin zaman zaman ortaya çıktığını ve onlara faydalı olabilecek şairlerden bahsettiklerine inanırlardı. Yine onlar, şiirlerini bu şairlerin isimleri ile söylerlerdi. Mesela; Hutay’e’nin (ö. 678) kasidesinin ilk beytini meçhul bir genç söylemiştir. Bununla ilgili olarak “Bu Hutay’e’nin değil mi?” diye sorulduğunda “Evet. Ben onun cininin sahibiyim.” demiştir. Kendisine ilham veren şeytanının olduğu ileri sürülen şairlerin ilki İmru’l-Kays’tır. "

Bu tabi biraz ilginç. Cin ayrı bir ferd olarak görülüyor ve ona isim veriliyor.

İmru'l Kays (M.S 520-565) ise "Yedi Askı" şairlerinden olup Kuran'daki bazı ayetlerin onun beyitlerinden plagiarizm yapılarak yazıldığı yönünde ünlü oryantalist İslam araştırmacısı Tisdall'in 1900 yılında yayınlanan kitabı "İslam'ın Kaynakları"nda iddiaları olmuştur ama Tisdall daha sonra bu iddialarnı verilerin kesin bir ispat olma vasfına sahip olmadığını söyleyerek geri çekmiştir

http://www.bible.ca/islam/library/Tisdall/Sources0/p009-010.htm

ayrıca şu linke de bu konu ile ilgili yorumlar bulabilirsiniz.

http://answering-islam.org/Quran/Sources/qais.html#yanabi

Tabii asıl konumuz bu değil. Biz yine Ali Yılmaz'ın Arap Edebiyatında Şeytanlı (Cinli) Şairler isimli çalışmasından aktarımlar yapmaya devam edelim:

"Ebu Ubeyde’nin anlattığı gibi, Araplar cinleri isimleriyle tanırlardı. Arap; inkar, zulüm, düşmanlık ve bozgunculuk yaptığında ona şeytan denilirdi. Bazen de kızgınlığı şeytan olarak isimlendirirlerdi. Bununla ilgili olarak Ebu’l-Vecih el-‘Aklî şöyle anlatıyor:“Şeytanım sırtıma bindiğinde de böyle idi.” diyince, “Hangi şeytanı kastediyorsun?” diye sorulduğunda “kızgınlık” şeklinde cevap vermiştir.

Cinlerle şairler arasındaki ilgilerden birisi de şudur: Geçen sıfatlar, şairlere şeytanları yolu ile gelmekte idi. Onlar bu inanca kendileri için şiirden daha önemli olan kehanet vasıtası ile ulaşmışlardı. Her kahinin “Tabi’” ismi verilen bir sırdaşı bulunmaktaydı. Şairler, gayba ait güçlü yardımları bunlardan alıyorlardı. Çünkü şiir, neredeyse şairin ruhunun başka bir ruh ile karışımını sağlayan ruhi bir etkileşimdi. Şair o ruh ile zaman zaman bazı şeyler hissederdi. Yunan ve Romalı şairler bunu manzumelerinin başlangıcı için gerekli görürlerdi. Bu kişiler şairlerin ilahları, zenginlerin tanrıları vs. şeklinde isimlendirilirdi. Bu konuyla ilgili birçok hikaye mevcuttur. Araplar bu işi daha da ileri götürmüş, bu şeytanlarına birer isim vermişlerdir.

Yukarıdaki anlatımlarda görüleceği gibi şair ile cin arasındaki ilişki sadece bir "ilham" alma ilişkisinin ötesinde bir durum var. İlginç bir saptama da şairlerin aynı zamanda kâhin oldukları ve kehânetin de şiirden daha önemli olması ve bu tip gayba ait haberlerin alınması şeklinde meydana gelen kehanet içinse bu cinlerle dostluğun da ötesinde "sırdaşlık" bağı kurulmuş olması gerektiği.

Bakalım bu çalışmada yer alan bazı şairlerin şeytanlarına-cinlerine verdikleri isimlere:

İmru’l- Kays : Lafiz b. Lahiz

Ubeyd b. el : Abras: Hubeyd

Beşir b. Ebî Hazım: Hubeyd

Ziyâd ez- Zebibânî: Â*Hazir b. Mahir

A’şÃ¢ : Mishel b. Esâse

Amr b. Kutn: Cühünnâm

el- Mahbelu’s- Sa’dî: Amr

Kumeyt: Müdrik b. Vağim

BeşşÃ¢r : Senâknâk

Cerir : Müktehil

Hasan b. Sabit Â*: Amr

Ebu Bekr b. Düreyd: Ebu Zaciye

sodomo--
29-03-2007, 08:05
"Rivayetlere göre şair birisini hicvetmek istediğinde kahinlerin elbiselerine benzer özel elbise giyerdi. Saçını traş eder ve iki perçem bırakırdı. Bu perçemlerden birisini yağlar ve ayağına bir nalin giyerdi. Biz, saç kesmenin hacca mahsus bir adet olduğunu biliyoruz. Hicveden şair, hac sırasında yaptığı işlemleri hiciv sırasında da yaparak, sanki bu işlemlerle hicvinin, lanetinin hasmına mümkün olan her yoldan eza ve cefa olarak ulaşmasını arzulamaktadır. Şiir, Arapların ileri gelenlerinin dillerinde uçup giden birşey değildi, bilakis kalıcı idi. Aynı zamanda şairler, tarihi bilen kişilerdi. Ayrıca şairler, şiirlerinin cinlerin kendi dillerinden verdikleri yakıcı sözler olduğuna ve bunu gayptan aldıklarına inanırlardı. O dönemde şairlerin insanlardan üstün, cinlerden ise daha alt sınıfta oldukları kabul edilirdi."

Burada daha ilginç bir şeyle karşılaşıyoruz, o da; şairlerin kâhin elbisesi giyerek hacc ritüelleri yapması. Burada anlaşılıyor ki, hasmına lanet eden şair bunu yapmadan önce hacca mahsus bir ritüeli gerçekleştirip ondan sonra bu "hasmına lanet" şiirini yazmış olması. Bu durum oldukça fazla Muhammed'in davranış biçimine uyuyor. Acaba Muhammed Ebu Leheb'e beddua okumadan önce bu tip bir hac ritüeli gerçekleştirdi mi? Bu konu ile ilgili spesifik bir rivayet mevcut değil ama bu "şair olmak hacc etmek-lanet okumak" üçlüsü tam bir Muhammedî üslup.

Şimdi gelelim bu çalışmadaki en ilginç paragrafa:

"Rivayete göre şair Ubeyd b. el-Abras (Ö. 554) daha önceleri şair değildi. O uykuda iken bir şeytan ona bir yumak saç getirdi, onu ağzına attı ve sonra da şöyle dedi: “Kalk!” O da kalktı ve o andan itibaren şiir söylemeye başladı."

Bu size neyi hatırlatıyor ? Yoksa şu ayetleri değil mi?

Müdessir 1. Ey bürünüp sarınan (Resulüm)!

Müdessir 2. Kalk, ve (insanları) uyar

Daha da ötesi Müdessir suresi adını ilk ayetinde geçen, "örtüye bürünen" anlamındaki "müddessir" kelimesinden almıştır. Peki biz en başta ne demiştik "Cin"in tanımı olarak daha önce?

"Cin kelimesi; örtmek, örtünmek, gizli kalmak anlamında olup cenn Â*kökünden türeyen bir isim olup tekili cinnidir...Tabii bu kelimenin cenne (örtü), cunne ('vücudu örten' kalkan) cenin (ana karnında örtülü bulunan çocuk), cenân (içteki 'örtülmüş' kalb), cennet (örtülü, duyulardan gizli bahçe, bağ, bostan) anlamında kullanımları da mevcuttur."

Bu kadar mı benzeşme olur? Açıkcası ben de biraz hayret ettim bu duruma.

Şimdi bir diğer benzeşme de S.Ateş'in Hicr 6 ayetinin açıklamasından geliyor:

""Eskiden Arabistan'da şi'ir bir san'at olmaktan çok, cinlerle, gizli güçlerle temas kurup onlardan birtakım bilgiler alma mesleği idi. Herkes ile konuşmayan cin, ancak seçtiği adamla konuşurdu. Her cinnin seçtiği bir şÃ¢'ir vardı. Erkek veya dişi cin, sevgisine lâyik gördüğü adamın üzerine çullanır, onu yere atar, göğsünün üstüne çıkar ve onu dünyâda kendisinin sözcüsü olmaya zorlardı. İşte şi'ir seremonisi böyle başlardı . O andan itibaren o adama şÃ¢'ir denilirdi. ŞÃ¢'irle cin arasında çok içten bir ilişki kurulurdu. Her şÃ¢'irin, zaman zaman kendisine ilhâm veren özel bir cinni vardı... " Â*(S.Ateş--Hicr 6 açıklaması)"

Muhammed, Hira mağarasında Cebrail ile karşılaştığında herkesin bildiği şu hadise gerçekleşir:

""Hira Dağı mağarasında inzivaya çekiliyor, uzun tefekkür ve dualarla kendini ibadete veriyordu. Bir gece aniden vahiy meleği belirdi ve ona "Oku!" dedi. Muhammed(as), ilkin gerçek bir metni okumasının istendiğini zanneti- ki ümmi olduğu için bu talebi yerine getirmesi mümkün değildi. bu nedenle "ben okuyamam" dedi. Bunun üzerine, kendi sözleriyle; "melek beni yakaladı ve kendine çekti, öyle ki bütün gücüm kaybolup gitti; sonra beni bıraktı ve "Oku!" dedi. Ben "okuyamam" dedim, sonra beni yeniden yakaladı ve kendine çekti; sonra beni bıraktı ve dedi: "oku!". Ben tekrar cevap verdim: "okuyamam...", sonra beni üçüncü defa yakaladı ve kendine çekti ve tekrar bıraktı ve dedi: " Oku, yaratan Rabbinin adına. O, insanı alaktan yarattı..."

Görüleceği gibi Muhammed'e Cebrail tarafından fiziksel bir baskı uygulamak amacıyla sıkılıp sıkılıp bırakılıyor...Bu durum yukarıda S.Ateş'in aktardığı gibi Arap şairlerinin cinleri ile olan teması sırasında cinlerinin onların "göğsünün üstüne çıkarak" fiziksel baskı uygulaması ile benzeşmektedir.

Bu konudaki bir diğer rivayet de sonradan müslüman olup Muhammed'in sahabesi haline gelen eski şair Hasan b. Sabit ile ilgilidir. Sabit'in dişi cini de Medine sokaklarından birinde onunla karşılaşıyor ve hemen üstüne atlayıp yere düşürüyor ve göğsüne baskı uyguluyor ve onu üç beyitlik bir şiir söylemesi için zorluyor. Bu bilgi oryantalist yazar Prof. Macdonald'ın (1863-1943) The Religious Attitude and Life in Islam" adlı kitabında geçiyormuş ama hangi islami kaynağa dayanarak bunu verdiğini bilmiyorum.

Ayrıca bu hadise Alak suresinin Hira dağındaki mağarada inmesi ile bitmiyor çünkü genelde Muhammed' vahiy gelirken bazı garip haller vukû bulur. Muhammed'in vahiy hallerinden birisi şöyle:

"...Bir defa da mübarek dizleri Zeyd b. Sabit'in dizi üstünde iken bu türlü vahiy gelmişti. Zeyd diyor ki. Resulullah'a gelen vahyi yazardım. Vahiy nazil olduğu sırada Resulullah'ı bir sıkıntı kaplar, inci taneleri gibi şiddetli terler dökerdi de ondan sonra açılırdı. Kendileri bana yazdırırlardı, ben de yazardım. İşimi bitirinceye kadar vahyin ağırlığından o kadar zahmet çekerdim ki ayağım kırılıyor zanneder ve artık bir daha yürüyemem, derdim. Maide suresi indiğinde surenin ağırlığından biz vahiy katiplerinin az kalsın bileklerimiz kırılacaktı""
(S.Ateş - İslam'a İtirazlar ve Kuran-ı Kerim'den Cevaplar s.27)


Muhammed kendi çağındaki bütün Arap şairleri gibi cinlenmiş bir şairdi. Kısacası bir mecnûndu o. Daha doğrusu hem büyücü (ara bozucu) hem kâhin (gaipten haber veren) hem de mecnûn (cinlenmiş bir şair) idi.

Bir sonraki yazımda hem Ali Yılmaz'ın Arap Edebiyatında Şeytanlı (Cinli) Şairler isimli makalesinden alıntılarla islam öncesi Arap şairlerinin "cin" algılamalarının ilginç yönlerini incelemeye devam edeceğim hem de Kuran'daki Cinn suresini merkeze alarak bütün Kuran'da geçen cinlerle ilgili ayetleri inceleyerek (Azazil, İfrit, İblis vb.) cin isimlerinin islam öncesi pagan dönemindeki yerlerini ve tarihsel arka planlarını detaylandıracağım. Aslında bu yazıya başlamadan önce Kuran'da, Â*Muhammed'in yaşamında ve islam öncesi-sonrası Arapların yaşamında cinlerin bu kadar güçlü bir etki yaptığının farkında değildim. Oldukça ilginç şeyler öğreneceğiz bu konuda.

Not: Bu arada da yorumlarınızı bekliyorum.

kuvvaci
29-03-2007, 09:02
Saygıdeğer Sodomo!
Valla gözlerim böyle fal taşı gibi açık soluk almadan adeta..... Okuyorum yazdıklarını... Bi yerlerde muhammed sara hastası diyede okumuştum. Vahiy olayları ve epilepsi durumu bana sanki doğru gibi geliyor yada cinlenmiş insan bakalım cin suresi ve muhammed bekliyorum
Saygılarımla

hiramusta
29-03-2007, 15:07
Eveeeet açık arttırmaya çıkarıyorum.Var mı başka sıfat ekleyecek olan, Peygambere?Mekke'nin kodamanlarından Ebu Lehep sizlerin bu halinizi görseydi iftihar ederdi herhalde.
...Şiirse şiir arkadaş...,ben o şiirlere iman etmişim,başımın tacı etmişim,hayatımın bir gayesi kılmışım.Deliyse deli arkadaş...,ben o deliye divane olmuşum,o delinin yoluna başımı koymuşum.Büyüyse büyü arkadaş...,insanları uyutan materyalist ve kapitalist batının büyüsü yerine,insanları uyandıran,zalim iktidarlara karşı kıyama kaldıran,haklının hakkını koruyan,adaleti herşeyin üstünde tutan bu büyüyü tercih etmişim,kula kulluk yerine Hakk'a kul olmayı seçmişim,böylece eşref-i mahlukat olarak Allah'ın beni insan olarak yaratmasının gayesinin farkına varmışım.Gerisi laf-ı güzaf.

spartacus
29-03-2007, 15:51
Hiramusta, burada irdelenen ve incelenen senin kime bağlandığın, niye bağlandığın değildir. Sizin bir şeye inanmış olmanız o şeyin ne olduğunu değiştirmez. Hiç bir şekilde siz niye inandınız denmiyor, bu bir araştırma yazısıdır. Kısaca sizin ne düşündüğünüzün zerre kadar bağlayıcılığı yoktur ve heleki sizin şahsınızda incelenen bir konuda değildir, lütfen sürekli böylesi araştırmaların önüne inancınızı bir kalkan yada durdurma öznesi olarak koymayın, dünya dönmüyorda bir inançtı ama gördük ki *dünya dönmekteymiş....

Kesinlikle Sodomo'ya katılıyorum, daha önce Şuara kelimesi geçmişti bir forumda ve orada şunu üstünkörü söylemiştim, "Arapların o dönem kültüründe Şair demek farkındalık anlamına gelir ki, şairlerin insan ve doğa ötesi güçler vasıtası ile(Cin), ilham aldıkları, bu ilhamında Sodomo'nun çok güzel ve yerli yerinde ifade ettiği şekilde aldıkları".

Şairlere Cinler'in söyletiyor olması sözü, bugüne ait değildir, o güne aittir ve Muhammed'in cinide Cebrail'dir... O söyletir, Muhammed okur. Bu nedenle zaten o dönemde Muhammed'e cinlerin söylettiği dile gelmiştir... Bu tür kişilerin bilhassa o dönemde çevrelerini etkilemeye büyük ihtiyaçları vardır, çünkü ilahi yada güçlü görünmez güçleri arkasına almak, bunu yapan kişileri hem ayrıcalıklı, hem üstün hemde dehşetle gizemli yapacaktır.. Diyor ya,
Örtün Beni, örtün beni!!
Oysa etraftakiler korku ve dehşeti gördüğünde gerçektende bu durumda korku ile örtülmek isteyen kişinin korkunç, dehşet verici bir güçle karşılaştığı yada görüştüğü izlenimini yaratacaktır. Böyle bir şeyle karşılaştığına inanacaktır... Peki dehşet gerçek, korku gerçek ya karşılaşılan şey her ne ise o gerçek mi, işte O'nun gerçekliğide korku ve dehşet ile sağlama alınmış oluyor, artık etraftakiler yada duyanlar, bu kişinin gerçektende dehşete ve korku verici bir olaya tanık?! olduğunu düşünür... Konu ile alakası ise, aynen Cinlerin söyletmesi, Vahy gelirken ezilmeler, preslenmeler, yani o fiziki hareket gerçektende böyle bir şeyin geldiğini çevredekilere inandırma delili olmaktan başka bir şey değildir...

Şuara Suresi
221. Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi?
222. Onlar, her günahkâr yalancıya inerler.
223. Bunlar da şeytanlara kulak verirler. Onların çoğu ise yalancıdır.
224. Şairlere ise haddi aşan azgınlar uyarlar.
225, 226. Görmez misin ki onlar, her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar ve yapmadıkları şeyleri söylerler."

Tüm yazılanı okudum ve üstünkörü dillendirdiğim ve bildiğim konunun detaylarını görüyorum, devamını okumak için bekliyorum. Güzel bir çalışma..

vacsmt
29-03-2007, 20:51
...Şiirse şiir arkadaş...,ben o şiirlere iman etmişim,başımın tacı etmişim,hayatımın bir gayesi kılmışım.Deliyse deli arkadaş...,ben o deliye divane olmuşum,o delinin yoluna başımı koymuşum.Büyüyse büyü arkadaş...,insanları uyutan materyalist ve kapitalist batının büyüsü yerine,insanları uyandıran,zalim iktidarlara karşı kıyama kaldıran,haklının hakkını koruyan,adaleti herşeyin üstünde tutan bu büyüyü tercih etmişim,kula kulluk yerine Hakk'a kul olmayı seçmişim,böylece eşref-i mahlukat olarak Allah'ın beni insan olarak yaratmasının gayesinin farkına varmışım.Gerisi laf-ı güzaf.

Helal olsun sana Hiramusta ;bak şimdi takdir ettim seni daha doğrusu samimiyetini......

29-03-2007, 21:35
Sn. Sodomo,

Konu çok ilginç. Bu kadarını beklemiyordum. İnsanların doğadaki zayıflıklarını sonucunda doğaüstü şeylere inanmalarının çok ilginç bir safhası. Devamını merakla bekliyorum. Teşekkürler.

mep
29-03-2007, 23:41
Ebu Lehep sizlerin bu halinizi görseydi iftihar ederdi herhalde.


Kureyş kafirlerinin, desteksiz kalan Allah Resulü'ne ettikleri fena muameleler ve en nihayet O'nu evine kapanma mecburiyetinde bırakmaları aslında kendisi de bir islam düşmanı olan Ebu Leheb'in kanına dokundu.

Ebu Leheb, yeğeninin evine gelerek kendisini himaye edeceğini bildirdi.

-Ebu Talib'in sağlığında olduğu gibi işine bak. Lat ve Uzza'ya yemin olsun ki seni düşman şerrinden koruyacağım. Çekinmeden vazifene devam et.

Sevgili Peygamberimiz, rahatladı ve amcasına teşekkür ederek insanları islam dinine çağırmaya devam etti... Böyle birg ün ahir zaman nesibi Peygamberlik icabını yerine getirirken dinleyenlerden İbni Caytala isminde bir haddini bilmez Allah'ın Habibine sövüp sayarak dil uzatma küstahlığında bulundu. O, bu edebsizliği yaparken Ebu Leheb çıka geldi ve İbni Caytalayı feci şekilde payladı. Caytala, herkesin içinde küçük düştü. Gururu kırılan münkir, bağır çağıra şehrin sokaklarında dolaşarak Ebu Leheb'in Müslüman olduğunu söyledi:

-Eyy Kureyşş! Ebu Leheb dinini bırakarak Muhammedi oldu! Haberiniz olsun! Ebu Leheb Muhammedi oldu!...

Müthiş haber, müşrikleri şaşkına çevirdi. Hemen Ebu Leheb'e koştular:

-Müslüman olmuşsun, öyle mi?

-Kim diyor?

-İbni Caytala.

Ebu Leheb şöyle bir alaylı güldükten sonra bir elini bir müşrikin diğer elini öbür müşrikin omuzuna koyarak:

-Hayır dostlarım. Ben Müslüman olmadım. Müsterih olabilirsiniz, o alçak yalan söylüyor. Ama biliyorsunuz Muhammed benim yeğenimdir. Ben, örf ve adetlerimiz icabı bir akrabama sahip çıkıyorum. Siz, kendi yakınınız olan birine kötülük yapılmasına razı olur musunuz?

-Haklısın. İnsan akrabasına elbette arka çıkar..

Bir zaman Ebu Leheb'in korkusundan kimse Resul-i Ekrem, sallallahü aleyhi ve Selleme ilişmedi. Ve mübarek peygamberimiz bu imkandan istifade ile insanları ebeadi saadete çağırmaya devam ettiler.

Kızlarını gelin almış ,hertürden desteğide vermiş daha ne yapacaktı?

www.dinimizislam.com

sodomo--
30-03-2007, 16:48
Şimdi İslam öncesi dönemde Pers kültürünün Arap yaşamına çok önemli etkileri olduğunu söyleyebiliriz. Eski Arap masalları olarak bilinen Â*(1001 gece masalları, Arap geceleri, Sinbad, Alladdin'in Lambası, Kırk Haramiler, Uçan halı vb.) masallar Pers'lilerden Arap toplumuna geçmiş ve bu masallar pagan dönemide Arap toplumunda animistik kültürün oluşmasında oldukça önemli bir pay sahibi olmuştur. Animizm (canlıcılık) konusu kendi başına bir açıklama gerektirmekte olup şimdilik bu konuya girmeyeceğim ama internetten rahatlıkla bu konuda bilgi bulabilirsiniz.

Mekke döneminde Muhammed Kuran'da bazı hikayeler anlattığında ona karşı çıkan Nadir b. Haris "Irak'a gider ve oradan" İran kisraları", "Rüstem ve İsfendiyar'la ilgili masallar", "hikayeler" vb. şeyler toplar ve Muhamed'in getirdiği Kuran'ın bunlardan farkı olmadığını söylerdi.

Özellikle Kuran'ın Mekke dönemi ayetlerinin daha iyi anlaşılabilmesi ve Muhammed'in zihninin nasıl çalıştığının anlaşılabilmesi için Cahiliyye dönemi olarak adlandırılan İslam öncesi çoktanrıcılık döneminin bütün davranış ve düşünce kodlarının çözülmesi gerekmektedir. Bu anlamda Cin konusu başlı başına önemli bir yere sahiptir. Konumuz bu anlayışa kaynaklık eden mitolojiler, dinler, halk hikayeleri vb. değildir ve burada Pers-Hindu mitolojisini inceleyip sonra da Zerdüşlüğün İslam'a etkilerini anlatmak gibi gereksiz yere konyu amacından çıkartmak ve kendi kendimize eziyet etmek niyetinde değiliz. Mümkün olduğunca Muhammed'in içinde yaşadığı zaman dilimindeki Cahiliyye toplumu inanışlarının ve kültlerinin incelemeye çalışacağız. Amacımız bir şeyin ilk kaynağını bulmak değildir. Bence bu da manasız bir çabadır ve sonuç almak da mümkün değildir çünkü hiç birimiz akademisyen değiliz ve yıllarımızı bu konulara ayıracak durumda da değiliz. O yüzden mümkün olduğunca spesifik ve daraltılmış bir alanda çalışma yapmalıyız. Benim size tavsiyem Muhammed'in içinde yaşadığı zaman dilimindeki "Cahiliyye" dönemine ait ne buluyorsanız not etmenizdir. En ufak bir bilgi kırıntısı bile çok şey gösterebiliyor bu dönemin düşünce kodlarını çözmek için.

Konumuz cinler. Cahiliyye döneminin ve islam sonrası dönemin Cin algılayışlarını daha iyi anlayabilmek için öncelikle Arap toplumında islam öncesi ve sonrası Cinlerine şöyle bir göz atalım. Aşağııda çeşitli linklerden derledğim Arap Cinlerine ait bilgiler mevcut. Bu bilgiler bile tek başına çok şey ifade etmekle birlikte henüz Kuran'daki Cin suresi başta olmak üzere diğer Cin ayetlerini ve Muhamemd'in bunlar karşısındaki tutumunu anlayacak bi youm aşamasında değiliz. Daha önceki yazımda bir kaç duruma işaret ettim ama yeterli değil çünkü konu içini açtıkça derinleşiyor ve sistematik bir yorum yapmak mümkün olmuyor. Sözü daha fazla uzatmadan burada kesiyorum. Lütfen okuyunuz.

Cin: Genel bir isim olmakla birlikte özel bir tür olarak da isimlendirilmiştir. Halının üstünde seyyahat ederler ve rüzgarın hiç durmadan estiği yerlerde barınırlar. Baze duman bazen büyük bir kartal şekline girebilirler ve bazen de güçlü bir erkek veya kadın. Yaşlı olanları görünmezlik, uçabilmek, hayvanlarla iletişim kurmak gibi yetenekleri vardır. Bakır'a karşı hassasiyetleri vardır. Genç olanları ise arslan formuna girebilirler. Cin suresinde anlatıldığı gibi İslam'ı seçenleri vardır ve camileri, kuran okunan evleri ziyaret eder, o ilahi havayı tenefüs ederler. Kemik ve hayvan atıkları yerler. İnsanları islam'dan caydırmaya çalışan ve vesvese verenleri de vardır.

Cânn: İnsana yaklaşmakta en fazla imtina gösteren cinlermiş vakti zamanında ama bir çoğu islamı seçmiş. Özellikle en tehlikeli zamanlarda Muhammed'in izinde yürüyenlere yardıma koşarlar. İnsanların en fazla iletişime geçmek istediği cinler olmuştur çünkü en güzel vahalarda yaşarlar. Kervanlara zarar verebilirler özellikle daha önce kötü muamele gördükleri insanların bulunduğu kervanlara zarar verebilirler ama onlar sayesinde insanlar zengin de olabilirler. Genellikle beyaz deve formuna girerler ve kontrolleri altındaki vahlarda sakin sakin gezinirler. Genellikle kum fırtınalarında ortadan kaybolurlar ama ufak kum hortumu oluştuğunda ortaya çıkarlar. Â*En büyük düşmanları diğer bir cin türü olan Ğûl' dür. Â*Ğul'ler çölde pusuya yatıp Cânn'lara saldırabilirler veya tersi de olabilir. Nadiren şehirlere gelirler. Kendi seçtikleri özel vahalarda saraylar kurarlar. Genellikle çölde kendilerini gizlemek için ise asker kılığına girerler. Â*Büyüleyici müzikleri vardır, uçabilirler, deve formuna girebilirler ve Â*görünmezlik özellikleri de vardır. Element olarak onlar da bakıra karşı hassasdırlar

Kuran'da Hicr 27 ve Rahman 39'da bu isimle geçerler.

Hicr 27. Cânnı da, daha önce çok zehirli ateşten yarattık

Merid / Marid : Hemen hemen hiç bir İslami kaynakta bu ismin Cin ismi olduğu geçmez ama Â*Kuran'da bu isim Saffat 7 ayetinde zikredilmiştir.

Saffat7. Ve (gökyüzünü) itaat dışına çıkan her şeytandan koruduk. (Ve hıfzam min külli şeytanim marid )

Marid'in açıklaması sözlükte; Â*azgın, sapkın, inad ve isyanda benzerlerinden çok ileri gitmiş olan. Kibir, inad ve dinsizlikle tanınmış olan. (Mütemerrid) olarak geçiyor. Bir Cin ismi bu ayette aynı zamanda sıfat olarak da kullanılmış. "Şeytani arzular" derken anlatmak istediğimiz gibi.

İslam öncesi arap mitolojilerine göre Merid'in özelliği "su" ile yakın ilişkisidir. zaten cinler 4 element ile ilişkili olarak sınıflandırılır. Su, Ateş, Hava Toprak

Merid'lerin sayıları azdır ama en güçlü cin türü olarak görülür. Özellikle denizcilerin baş belasıdır ve güçlü dalgalar ve kasırgalar yaratarak gemileri batırabilirler. Bu yüzden denizciler onu kızdırmamaya özen gösterir. Oldukça kibirli bir cin türüdür. Mavi ve yeşil tenleri vardır. Bazen "mavi cin" olarak da geçer. Genellikle sahil kenarlarında yalnız yaşarlar ve İslam ile şeytani güçler arasındaki kavgadan uzak durular. İblis'in ona karşı büyük nefret duyduğu söylenir. Yaşlı olanları "bilge adam" Â*ve genç olanları da "at" kılığına girebilirler ve gezginlere yardımcı olabilirler. Bakıra ve demire karşı hassasiyetleri vardır.

İfrit: Sayıca en fazla olan türdür ve İslam'a çok şiddetli bir şekilde karşı çıkarlar. Terkedilmiş ve izbe yerlerde yaşarlar. Mekke'nin güneyindeki dağlarda yapılan büyük savaşta Cânn cinlerini Â*ve Cânn'ların insan müteffiklerini yok etmiştir.Yalnızca Merid'lerin kitlesel saldırısı ile İfrit ve onun yardımcısı diğer şeytanlar yenilebilmiştir.Asker ve büyük köpek kılığında görülebilir. Büyük bir toz fırtınası ile kumdan yapılmış sihirli develerinin üstünde hareket eder. Yaşlı olanları yılan ve akrep kılığına girebilir. elementi ateştir. Demire karşı hassasiyeti vardır.

Kuran'da Neml 39. ayette ismi geçer.

Neml 39. Cinlerden bir ifrit: Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana güvenebilirsiniz, dedi.

(Kale ıfrıtüm minel cinni ene atıke bihı kable en tekume mim mekamik ve innı aleyhi le kaviyyün emın)

Bu ayette Süleyman peygambere Belkısın tahtını getirme teklifinde bulunur. Bildiğiniz gibi Süleyman bütün cinleri emri altında çalıştırmıştır.

Şeytan: Merid'den sonra en eski cin topluluğudur. Aynı zamanda diğer cinlerden çok daha fazla yaşarlar. Dağlarda kayalık yerlerde ve sıcak sularda yaşarlar. Sıcak hava bulutları üstünde bir yerden diğer bir yere gidebilirler. Kibiri ile in yapmıştır ve Muhammed'den Â*önce bir çok insanı kendisine taptırmış veya köle yapmıştır. İnsanı Allah yolundan saptırma konusunda en yetenekli olan budur. Vesvese verir ve çoğu zaman da güzel kadın kılığına girerek insanları (yani erkekleri) baştan çıkararak günaha sokar. İnsana karşı üstünlüğünü Allah'a ispat etmek için insanı en perişan hallere sokmaya çalışır. (alkole , kumara alıştırmak vb.) Ayrıca bir çok durumda hastalıkları insana karşı bir silah olarak kullanır. Duman ve çakal kılığına girebilirler ve yılanla sembolize edilirler. Genellikle siyah bir devenin üstünde görülür. İman sahipleri üstünde bir hükmü yoktur. Elementi ateştir. Demire karşı hassasiyeti vardır. Â*

http://www.wcg.org/lit/disc/satan.jpg

Kuran'da hemen hemen geçmediği ayet yoktur. İslam uleması İblis ile Şeytan arasındaki farkı çok tartışmıştır. Daha da ötesi, İblis ve Şeytan'ın bir melek mi yoksa cin mi olduğu sorusu hala tartışmalıdır.

Kuran'da bu isimler neredeyse karmakarışık bir hale getirilmiştir. Örneğin ;

Bakara 275. Faiz yiyenler (kabirlerinden), şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar...

Burada şeytan cinnet nöbeti ile kendini gösteriyor ve bu haliyle bir cindir.

Ali İmran 36.....Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu senin korumanı diliyorum....

Burada cennetten kovulan bir melek gibi.

Bakara 36. Şeytan onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde bulundukları (cennetten) onları çıkardı

Burada da Şeytan Â*Adem ile Havva'yı cennetten çıkartıyor. Ama Adem'e secde etmeyen ise İblistir.

Sad 75. Allah! Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin? dedi.

Şimdi Adem ile Havva'ya yasak elmayı yediren Şeytan ile onlara secde etmeyen İblis aynı cin veya melek türü mü bilmiyoruz.

İslam uleması Şeytan'ın genel anlamda Â*"kötü ruhların" hepinin ortak ismi olduğunu İblis'in ise Allah'a isyan eden ilk cin veya şeytan olarak özel bir kişilik olduğunu söylüyorlar ama ayetlerden hiç de Şeytan'ın genel bir isim olduğu sonucu çıkmıyor çünkü Adem ile Havva'yı bireysel bir girişim ile kandırıyor. Daha da ötesi "şeytanlar" biçiminde çoğul olarak da geçiyor.

Müminun 97. Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım!

Burada şeytandan kastedilen bütün kötü cinler mi yoksa ayrı bir Şeytan topluluğu mu belli değil.

Ğûl: Eski Arap ve Pers hikayelerinde canavar olarak tasvir edilir. Metamorfoza girerek şekil değiştirebilirler. Mezarlıklarda ve çöl gibi ıssız yerlerde yaşarlar. "Gûlyabani" inanışına kaynaklık etmiştir. Hayvan kılığında gizlenir ve özellikle sırtlan kılığına girerler. Canlıları hayvanları avlayarak yerler ya da ölü bedenleri yiyerek (leş yiyerek)yaşarlar. Özellikle Allah adı anılmadan keislen hayvan leşlerini yerler ve mezar soygunculuğu yaparlar. Çok akıllı olmakla birlikte aç kaldıklarında bir hayvan gibi hareket ederler. Kendilerine "tuz" ikram eden birisine saldırmazlar. Genellikle "hacı" olarak görülür ve kervanlara katılırlar ve eğer kendisine gerekli konukseverlik gösterilmez ise o zaman saldırabilirler. Aynı zamanda yalnız yürüyenlere veya ufak gruplara saldırı yapabilirler. Yaşlı olanları akbaba formuna girebilir ve savaş alanlarının üstünde uçarak savaşın bitiminden sonra ölülerin leşlerini yerler. Aynı zamanda çölde seyyahat edenleri takip ederler ve eğer yolculukta ölen olursa yine onların cesetlini yerler. Yaşlı olanları uçabilme ve görünmezlik yeteneklerine sahiptir. Demire karşı hassasdırlar.

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/en/5/5a/Ghoul.gif

İblis : Bütün cinlerin atası olarak da kabul edenler vardır, Allah'a ilk isyan eden cin olarak kabul edenler de. Kuran'da Şeytan 87 yerde İblis ise 11 yerde geçer. İblis'in bir cin olduğunun apaçık ifadesi şu ayettedir.

Kehf 50. Hani biz meleklere: Âdem'e secde edin, demiştik; İblis hariç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi; Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne fena bir değişmedir!

"Eblese" kökünden gelen bir kelime olup Â*"hüsrana uğradı", "şaşkınlığa düştü" anlamına gelir. Şeytan'ın özel ismi olduğunu söylerler ama yukarıda anlattığım gibi durum o kadar da net değildir Kuran'da. Daha doğrusu İblis bellidir ama Şeytan oldukça tartışmalı bir isim. Neden bazı yerde özel isim olarak İblis geçerken bazı yerlerde Şeytan bu özel ismin yerine kullanılmıştır belli değil. Eski isminin Azazil olduğu ve meleklerin en şerflisi olduğu İbn Abbas'dan rivayet edilir. Bu konuda şu linkte oldukça aydınlatıcı bilgiler var.

http://www.kuranikerim.com/islam_ansiklopedisi/A/azazil.htm

İblis'in genel karakteri, büyüklük taslamak ve inkar, insanlara kötü şeyleri iyi göstermek ve onları doğru yoldan saptırmak ve insanlara vesvese vermektir.

Bir sonraki yazımda Muhammed'e ve İslam'a karşı alıncak önlemlerin konuşulduğu "Büyük Cin Konseyi"ni anlatacağım.

Kaynaklar:

http://www.cumhuriyet.edu.tr/edergi/makale/373.pdf
http://www.bible.ca/islam/library/Zwemer/Animism/chapt7.htm
http://www.ii.uib.no/~georg/alt/rpg/ars/rules/ArsArabica/node170.html
http://en.wikipedia.org/wiki/Iblis
http://en.wikipedia.org/wiki/Shaitan
http://en.wikipedia.org/wiki/Djinn
http://en.wikipedia.org/wiki/Marid
http://en.wikipedia.org/wiki/Ifrit
http://en.wikipedia.org/wiki/Ghul
http://en.wikipedia.org/wiki/Demon#In_pre-Islamic_Arab_culture
http://en.wikipedia.org/wiki/Arabian_mythology
http://en.wikipedia.org/wiki/Islamic_mythology
http://en.wikipedia.org/wiki/Hand_of_Fatima
http://en.wikipedia.org/wiki/Evil_Eye
http://www.pantheon.org/articles/j/jinn.html
http://www.meyilli.com/inanis/animizm.php
http://www.kuranikerim.com/islam_ansiklopedisi/C/cin.htm

pante
31-03-2007, 20:48
Sodomo devam edecek misin bilmiyorum. 1-2 noktaya da ben değineyim bu arada..

Kuran'da cin hakkında ayetler konusunda İslam alimleri arasında büyük fikir ayrılıkları doğmuştur. Dini açıdan önemli bir yeri olan Mutezîle ekolü cinin varlığını toptan yok sayarken, İmam Eşarî'nin yandaşları da cinlerin nerdeyse her şeyi yapmaya gücü yetecek varlıklar olduklarına inanmak gerektiğini savunmuşlardır. Diğer yandan, Hadis ravileri de, Peygamberin herhangi bir cini görüp görmediği hususunda anlaşamamışlardır. Ama esas itibarıyla İslam'da cin inancı kesindir.

Arap literatüründe, Kazvinî'nin “Acaib al-Mahlûkat wa Garaib al-Mawcûdat” ile Damirî'nin “Hayât al-Hayawân” adlı eserlerinde cinlerle ilgili önemli açıklamalar vardır. Bu yazarlara göre; insanın topraktan, meleklerin de nurdan yaratılmış olmalarına karşın, ateşten yaratılmış olan cinlerin erkeğine “cinni” dişisine de “cinniye” denir. Cinler üç gruba ayrılırlar: Agval, Saali ve Afarit. Agval veya Gilan grubundan olanlara “Gul” denir. Saali türü cinleÂ*re ise “Sılat” derler. Afarit grubundakiler ise “İfrit” diye bilinirler. Bu cin gruplarının kendi aralarında da hiyerarşik bir düzenleri vardır.

Arap inancına göre, “Gul” türünden olan cinler genellikle dişidir, erkeğine “Qutrub” denir. “Marid” tipi Gul'ler en acımasız olanlardır.

Sılat türündeki cinlerin dişileri Gul gibi biçim değiştirebilirler. Ayrıca, cinlerin çoğu dişi Sılat'lardan korkar, çünkü büyücü olurlar. Yani, mesleği büyücülük olan cinler bile var. Sılat'ların daha az zararlıları ise su birikintilerinde yaşayanlar, ağaç kovuklarında gizlenenler ve havadar yerlerde gezinenler olarak tanımlanıyor. Bu türdekilere Anadolu'da “peri” adı verilmektedir.

İfrit’ler ise Cahiliye Döneminde cinlerden sayılmazken, İslamiyet ile birlikte cin olmuşlar. Ama, eski bir alışkanlık olarak, Araplar İfrit’leri Şeytan’lar ile bir tutmayı yeğlemişler. İnanışa göre, İfrit çok kuvvetli, sert mizaçlı, acımasız ve aynı zamanda kurnazdır. Mısır'da ise, öldürüÂ*len veya acılar içinde ölen bir adamın hayaletine ifrit derler.

Günümüzde, büyücülerin, cinci hocaların sözde kendilerine bağladıkları ve gaybden haber aldıkları cinlere *hizmetkar anlamında "Huddam" deniliyor.

hiramusta
01-04-2007, 22:32
Bilindiği üzere Cinn, şeytan, iblis ve Melek sözcükleri insanlar arasında ve tüm dinlerde önemli bir yere sahiptir. Ne var ki belki tarih öncesinden beri insanların zihnine işlemiş yanlış, anlayış ve inanış devam edip gitmektedir. İlkel toplumların yaşadıkları ilkel koşullar altında zihinlerinde oluşturdukları vehim ve kuruntulara dayalı inançlar hala yaşamaktadır. En kötüsü de bu tarz batıl ve yanlış inanç ve kanaatin dine fatura edilmesidir. İşte bizi ilgilendiren de budur. Biz dinimizin saf, halis, Allah’a ait bir din olarak yaşanmasından yanayız. İşte bu nedenle Cinn konusunu hem sözcük yönüyle hem de Kur’an’da ne anlamlarda kullanıldığını açıklamak zorunluluğunu duyduk.
Önce halk kültüründeki cinin tanımını yapalım:

“Erdirici, yüksek değerler ilham eden, gizli destekçi güçler, insan gibi yiyip, içen, üreyen, inanan, bazen ehil insanlarca işçi gibi çalıştırılan, olağan üstü güç ve bilgilere sahip, insanları çarpan, istediklerine zarar veren görünmeyen yaratıklar”.

Cinn, işte böyle anlaşıldığından, psikolojik rahatsızlıklara uğramışlara, yüz felci olmuşlara cinn çarpmış, uğrak olmuş denilmektedir. Ayrıca eski dönemlerde başarılı, hamarat sanatkarlara, şairlere, kâhinlere hatta peygamberlere “mecnun/cinlenmiş” derlerdi. Bundan maksat, onların delirmiş olduklarını anlatmak değil, onların cinler (görünmez varlıklar) tarafından desteklendiklerini, yardım gördüklerini ifade etmekti.
Biz önce sözcüğün anlamımı çözelim:

“Cinn” sözcüğü *“cenn” kökünden türemiş bir sözcük olup *sözcüğünün asıl anlamı, “bir şeyi duyulardan saklamak”tır. “Cennehülleylü/gece onu örttü, ecennehü/onu örttürdü, cenne aleyhi/üzerine örttü” şekillerinde kullanılır. Nitekim Kur’an’da *İbrahim Peygamberi konu alan bir pasajda( En’am *suresi ayet 76 ) “fellema cenne aleyhilleylü/ne zamanki gece kendisini sakladı (iyice karanlık çöktü) ” diye yer alır. * *
Aşağıdaki sözcükler de “cnn” kökünden türemiştir.
Cennet: “Toprağı ağaç yapraklarıyla saklanmış yer” demektir.
Cinnet: “aklı, fikri saklanmak, delirmek” demektir.
Cenin: “ana karnında saklandığı için bu adı almıştır.
Cünnet: Kalkan; kişiyi oktan mızraktan sakladığı için bu ad verilmiştir.

Netice bütün; eski ve yeni sözlüklerde “İnsanın beş duyusuyla kavrayamadığı, algılamaya kapalı, ama *somut veya soyut, varlığı kesin olan varlıklara veya güçlere CİNN dendiğini” yer alır.
Cinn sözcüğü Kur’anda Cann ve Cinnet kalıplarıyla da yer almaktadır.

Buna göre melek ve şeytan terimleri de cinn kavramı kapsamındadırlar. Yani her melek ve şeytan cinndir, ama her cinn ve şeytan melek değildir.


Cinn sözcüğü İns sözcüğünün karşıtıdır.

Bu nedenle Cinn sözcüğünün iyi anlaşılabilmesi için cinn sözcüğünün karşıt anlamlısı olan ins ve insan sözcüklerinin de iyi bilinmesi şarttır.

İns, İnsan:

“İnsan” sözcüğünün aslı “insiyan” sözcüğüdür. “fi’liyan” kalıbında olup “ens” sözcüğünden türemiştir.
Sözcük anlamı, “beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran” demektir.
Sözcüğün anlamı bu olmasına ve evrendeki tüm görünebilen varlıkları *kapsamasına rağmen bu sözcüğün insana isim olarak verilmesinin nedeni, insanın yaratılışından karşılıklı ünsiyete muhtaç oluşudur. Yani insanın sosyal bir varlık olması; başka varlıklar özellikle de insanlar ile ilişkisiz olamamasıdır.
İbni Abbas gibi bazı tefsirciler “insan” sözcüğünün “nisyan” sözcüğünden türemiş olduğunu ve insan verdiği sözleri unuttuğu için bu isimle isimlenmiş olduğunu söylemiş olsalar da bu görüş hem dilbilimcileri tarafından itibar görmemiş hem de Kur’an’daki kullanıma ters düşmektedir.

İnsan ve cinnin yaratılışı:

Konumuz içerisinde belki de enteresan karşılanabilecek bir saptamada bulunacağız. Bu insan ve Cinin yaratılışıdır.


Rahmân Suresi, âyet 14, 15:

“O, insanı pişmiş çamur gibi kuru balçıktan (değişken maddeden)yarattı.
Ve cannı ateşin dumansızından (enerjiden) yarattı.”

Hıcr Suresi, âyet 26, 27:

“Ve hiç kuşkusuz biz, insanı (görünen, bilinen varlıkları) çınlayan kilden, işlenebilen çamurdan (halden hale giren maddeden)yarattık.
Ve cannı daha önce, en ince delikten bile geçebilen yakıcı bir esintinin ateşinden (engel tanımayan enerjiden) yaratmıştık.”

Bu iki ayet grubundaki insan ve cann sözcüklerini orijinal sözcük anlamlarında kullanırsak “çınlayan kil, işenebilir çamur, kuru balçık” ifadelerini halden hale giren MADDE; “ateşin dumansızı, en ince delikten bile geçebilen yakıcı bir esintinin ateşi” ifadesini ENERJİ olarak anlarsak, bu günkü modern kimyadaki görünen varlıkların MADDEDEN görünmeyen varlıkların ENERJİDEN yaratılmış gerçeğini görmüş oluruz.
Öyleyse “cann ateşten yaratılmıştır” demenin anlamı “gözükmez güçler enerjiden yaratılmıştır” demektir. İnsan topraktan yaratılmıştır” demenin anlamı da “beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran varlıklar maddeden yaratılmıştır” demektir.
Ayrıca elektrik, manyetik dalgalar, şua gibi enerjik varlıklar da cinn ifadesi kapsamındadırlar.

Not:
Araplar yavaş hareket ettiği, hareketi gözle izlenemeyen küçük bir yılan türüne “cann” derler. Cann sözcüğü bu anlamıyla Kur’an’da iki yerde (Kasas suresi ayet 31; Neml suresi ayet 10) Musa Peygamberin asası ile ilgili olarak kullanılmıştır.

Kur’an’da ve kadim kaynaklardan yapılan tespitlere göre cinn sözcüğü çok kapsamlı olarak kullanılmaktadır. Öz anlamı ekseninde tüm görünmez güçler, varlıklar ve tam anlaşılamayan, iyice tanınamayan, az bilinen varlıklar için de kullanılmaktadır.
Bu sözcüğü ve bu kavramı doğru olarak öğrenebilmenin tek yolu, *şimdiye kadar bu konuda bilinenlerin bir kenara bırakılması ile mümkün olur. Kulaktan duyma ve halk arasındaki folklorik *cinn anlayışı bizi yanıltır ve olayın kavranmasına engel olur.
Bu kavram genelde din ile de iç içe olması nedeniyle, dinin ana kaynağı olan Kur’ân’daki kullanımlarının açık ve net olarak görülmesi ve bilinmesi zorunludur.



KUR’ÂN’DA *CİNN: *

* * * * * * * * 1-Cinn sözcüğü, melekler için kullanılmıştır:

Saffât Suresi âyet 158:

“Onlar, Allah ile cinler arasında bir soybağı (nesep) kurdular. Oysa, andolsun, cinler de onların gerçekten hazır bulundurulacaklarını bilmişlerdir.”

En’am Suresi, âyet 100:

“Ve Cinleri Allah’a ortak koştular. Oysa onları da O yaratmıştır. Bir de *bilgisizce O’na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. O ise nitelendirdikleri şeylerden yücedir-uzaktır.”

Sebe Suresi, âyet 41:

“Melekler derler ki: “ sen yücesin, bizim velimiz sensin, onlar değil. Hayır, onlar cinlere tapmaktaydı ve çoğu onlara iman etmişlerdi.”

Bu üç ayette geçen “cinler” ile kastedilen meleklerdir. Yanlış anlayıştaki “cinler” değildir. Bunun delilleri şu ayetlerdir: *Nahl suresi ayet 75; Necm suresi ayet 21; Saffat suresi ayet 149, 153; Zuhruf suresi ayet 16; Tur suresi ayet 39. Bu ayetlerde o dönemin cahil kimselerinin “melekler Allah’ın kızlarıdır” diye inandıkları vurgulanır.

* * * * * * * * * * 2-Cinn sözcüğü İblis için kullanılmıştır:

Kehf suresi ayet 50:

“Hani biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, benim astımdan onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu!”

“İblis” ile ilgili bağımsız bir çalışmamız vardır. Detay orada mevcuttur. Lütfen o yazımıza bakınız.



3- Kendileri görülse de kimlikleri açıkça belli olmayan kişiler için kullanılmıştır.

Bu kısma Kur’ân’dan üç örnek var.

* * * * * * * * * * * * * * * * * *a) Süleyman peygamberin cinleri :

Sebe Suresi âyet 12-14 :

“ Süleyman için de sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan rüzgarı boyun eğdirdik; erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun eli altında Rabbinin izniyle iş görmekte olan bir kısım cinler de vardı. Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından tattırırdık.
Ona dilediği şekilde kaleler/mihraplar, heykeller/manzara resimleri/güzel motifler, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı. “Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın.” *Kullarımdan şükretmekte olanlar azdır. ”
Böylece onun ölümünü gerçekleştirdiğimiz zaman, ölümünü, onlara asasını yemekte olan bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi. Artık o, yere yıkılıp-düşünce, açıkça ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı (Süleymanın öldüğünü) bilmiş olsalardı böylesine aşağılayıcı bir azap içinde kalıp-yaşamazlardı.”

Neml suresi, âyet 39 :

“Cinlerden İfrit: “Sen makamından kalkmadan önce, ben onu sana getiririm, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim.” dedi.”


Görüldüğü gibi bu âyetlerde Süleyman Peygamberin emrinde çalışan, ona zoraki hizmet eden Cinnlerden bahsedilmektedir. Ve bunların hünerli zanaatkar kimseler olduğu açıklanmaktadır.
Şimdi *Süleyman peygamberin emrine verilen bu cinlerin kimler olduğunu anlamaya çalışalım. Bunlar halk kültüründeki inanılan cinnler mi, yoksa başka bir şey mi ?

Bu konunun tahlili hem tarih bilgisi hem de Dinler Tarihi bilgisi gerektiren bir konudur. Süleyman peygamber Beniisrail peygamberlerindendir. Yani Yakup peygamberin soyundandır. Babası Davut peygamberden sonra babasının mirasçısı olmuştur. Hem peygamberdir hem de ülkesinin hükümdarıdır. Ve Süleyman peygamber. hem Müslümanların ve hem de ehli kitabın/Yahudi ve Hıristiyanların ortak bir kişisidir. Ve onunla ilgili tarihi ve dini özellikler Ehli kitap’ta da mevcuttur. Eldeki Tevrat muharref/bozulmuş olduğundan onu dini bir kaynak olarak ele almamız mümkün değil ama bir tarih kaynağı olarak ele alınmasında hiçbir sakınca yoktur. Zaten tarihin temel kaynaklarından bir tanesi yazılı Dini Metinlerdir.
Kur’ân’ın bu âyetlerini duyan Ehli Kitap da bu anlatıma itiraz etmemişlerdir. O zaman bu konuyu eldeki kitab-ı Mukaddes’ten de irdelemekte yarar vardır. Bu konu Tevrat’ın 1.Krallar ve 11. Tarihler bölümlerinde yer almaktadır. Biz oraya işarette bulunmayıp, herkesin elinin altında bir Tevrat olmadığı düşüncesinden 11. Tarihler, bölümünün 11. Bab’ını aynen aktarmayı uygun buluyoruz:

“VE Süleyman RABBiN *ismine bir ev, ve kendi krallığı için bir ev yapÂ*maya niyet etti. 2Ve Süleyman yük taÂ*şıyan yetmiş bin adam, ve dağlarda taş kesen seksen bin adam, ve onların üzeÂ*rinde iş başı olan üç bin altı yüz adam saydı. 3Ve Süleyman Sur kralı Hurama gönderip dedi: “Babam Davuda yaptığın gibi, ve içinde oturmak için kendisine ev yapsın diye ona erz ağaç1arı gönderÂ*diğin gibi, bana da öyle yap. 4İste, ben Allah’a tahsis edeyim, ve onun önünde hoş kokulu buhur yakayım diye, Allah’ım RABBİN ismine *bir *ev *yapacağım; ve *o *daimi *huzur *ekmeği *için, ve sabah akşam, *Sebtlerde, *ve ay başlarında ve Allahı’mız RABBiN belli bayÂ*ramlarında yakılan takdimeler için olaÂ*caktır. Bunlar İsrail üzerine ebedi kanundur. 5Ve yapmak üzere olduğum ev büyüktür, çünkü Allahımız bütün ilahÂ*lardan büyüktür. 6Ve kimin kudreti var ki, ona bir ev *yapsın? *Çünkü gök ve göklerin göğü onu alamaz. Ve ben kiÂ*mim ki, ona bir ev yapayım? Ancak onun önünde buhur yakmak için yapıyoÂ*rum. 7Ve şimdi, babam Davud’un hazırÂ*lamış olduğu Yahuda’da ve Yeruşalim’Â*de yanımda bulunan hünerli adamlarla beraber olmak üzere bana bir adam gönder, altın, ve gümüş, ve tunç, ve demir. ve erguvani, ve kırmızı, ve lacivert işlerinde hünerli olsun, ve her türlü oyma işlerini oyabilsin. 8Ve bana Libnan’dan erz ağacı, ve servi, ve sandal ağacı gönÂ*der: çünkü *bilirim ki, senin *kulların Libnan’dan kereste kesmeği bilirler. 9Ve iste. bana bol kereste hazırlasınlar diye kullarım senin kullarınla beraber olaÂ*caklar: çünkü yapacağım ev büyük ve şaşılacak bir şey olacaktır. 10Ve iste, seÂ*nin kullarına, kereste kesenlere, yirmi bin ölçek dövülmüş buğday, ve yirmi bin ölçek arpa, ve yirmi bin bata şarap, ve yirmi bin bat zeytin yağı veririm.
11Ve Sur kralı Huram, *Süleyman’a gönderdiği yazı ile cevap *verdi: RAB kavmini sevdiği için seni onların üzerine kral etti. 12Ve Huram dedi: RAB için bir ev, ve kendi *kra1lığı *için bir ev yapacak olan basiret ve anlayış sahibi akıllı bir oğlu kral Davud’a veren, Göğü ve yeri yaratan RAB, İsrail’in Allah’ı *mübarek olsun. 13Ve iste, senin hünerli adamlarınla ve baban efendim Davud’un hünerli adamları ile beraber *kendisine bir yer verilsin diye, hüner ve an1ayış sahibi bir adamı, benim Huram Babayı gönderdim. 14Dan kızlarından bir kadıÂ*nın oğludur, ve babası Surlu bir adamdı; altın, ve gümüş, tunç, demir, taç, ve kereste, erguvani, lacivert, ve ince keten, ve kırmızı işlemede, ve her çeşit oyma işinde, ve her çeşit icatta hünerlidir. 15Ve efendimin söy1emiş olduğu buğdayı ve arpayı, zeytin yağını ve şarabi kullarına göndersin; 16ve sana lazım olduğu kadar Libnan’dan kereste keseriz; ve onu sallarla denizden Yafa’ya kadar sana getiririz ve sen onu *Yerüşa1ime çıkarırsın.
17Ve Süleyman, babası Davud’un İsrail diyarında olan bütün garipleri saydığı sayıdan sonra onları saydı; ve yüz elli üç bin altı yüz kişi bulundular. 18Ve onlardan yük taşıyan yetmiş bin, ve dağlarda taş kesen *seksen bin, ve kavmi işletmek için iş başi olarak üç bin altı yüz kişi koydu. * *”

Tarihi kayıtlar ve Mukaddes Kitap’ta Süleyman Peygamberin hizmetinde bulunanların halk kültüründeki cinler olmayıp, Süleyman peygamberin babası Dâvut peygamberin hünerli zanaatkar adamları ve onlara ustabaşılık yapan Sur kralının gönderdiği *Hurram Baba ile emrindeki hünerli kişiler zanaatkarlar olduğu görülmektedir.

Burada da görmekteyiz ki Cinn sözcüğü, ‘başka ülkelerden getirilmiş hünerli zanaatkar yabancı işçiler için’ kullanılmıştır.


b)Peygamberimizi dinleyen cinler: *

Ahkaf Suresi, âyet *29-31 :

“Hani cinlerden birkaçını, Kur’ân dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Böylece onun huzuruna geldikleri zaman, dediler ki: “Kulak verin;” sonra bitirilince de kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.
Dediler ki: “Ey kavmimiz, gerçekten biz, Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan bir kitap dinledik; hakka ve dosdoğru olan yola yöneltip-iletmektedir.
Ey kavmimiz, Allah’a davet edene icabet *edin ve ona iman edin; *günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun
Kim Allah’a davet edene icabet etmezse, artık o, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacak değildir ve onun O’ndan başka velileri de yoktur. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.” *

Buradaki anlatım aşağıda göreceğiniz gibi Cinn suresinde de yer almıştır.

Cinn suresi âyet 1-15

“De ki, “Bana gerçekten şu vahyolundu: “Cinnlerden bir grup dinleyip de şöyle demişler: ‘Doğrusu biz hayranlık veren bir Kur’ân dinledik.’
O, gerçeğe ve doğruya yöneltip-iletiyor. Bu yüzden biz ona iman ettik. Bundan böyle Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.
Elbette bizim Rabbimizin şanı yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk.’”
“Doğrusu şu: Bizim beyinsizlerimiz, Allah’a karşı bir sürü saçma şeyler söylemişler.
Halbuki *biz, ins ve cinin (hiçbir kimsenin) *Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini zannediyorduk.
Bir de şu gerçek var: İnsten bazı kimseler cinden bazı kimselere sığınırlardı. Öyle ki, onların azgınlıklarını artırırlardı.
Ve onlar, sizinde sandığınız gibi Allah’ın hiç kimseyi kesin olarak diriltmeyeceğini sanmışlardı.
Doğrusu biz göğü yokladık (falcılığı denedik); fakat onu güçlü koruyucular ve şihap/ateş alevleri, göz kamaştıran parıltılar, yakıcı ışınlarla kaplı bulduk.
Oysa gerçekte biz, dinlemek için onun oturma yerlerinde otururduk. Ama şimdi kim dinleyecek olsa hemen kendisini izleyen bir şihap bulur.
Doğrusu bilmiyoruz; yeryüzünde olanlara bir kötülük mü istendi, yoksa Rableri kendileri için bir hayır mı diledi.
Gerçek şu ki, bizden salih olanlar da vardır ve bunun dışında olanlar da. Biz türlü türlü yolların fırkaları olmuşuz.
Biz şüphesiz, Allah’ı yeryüzünde asla aciz bırakamayacağımızı, kaçmak suretiyle de onu hiçbir şekilde aciz bırakamayacağımızı anladık.
Elbette biz, o yol gösterici- Kur’ân’ı işitince, ona iman ettik. Artık kim Rabbine iman ederse, o ne eksileceğinden korkar ve ne de haksızlığa uğrayacağından.
Ve elbette bizden Müslüman olanlar da var, zulmedenler de. İşte Allah’a teslim olanlar, artık onlar *gerçeği ve doğruyu bulmuş olanlardır. “

Bu iki ayet grubunda *konu edilen cinnler (ki, âyette nefer (üç ile on arası) bir sayıda oldukları belirtiliyor) tüm tefsirlerde ve tarih kitaplarında, Nusaybin’den veya Yesrip,ten, kimliklerini açığa vurmadan Peygamberin yanına gizlice gelip Kur’ân dinleyip imana gelen sonra da kavimlerini uyarmak için geri dönen Yesrip/Medine’li veya Nusaybinli Yahudilerdir. Kesinlikle halk kültüründeki mevhum cinler değildir.

Ahkaf ve Cinn surelerinin iniş sebeblerine âit rivayetlerden, İbn-i Mes’ud rivayeti *çok önem arzetmektedir. Bu rivayet Kütüb-ü Sitteden Müslim, Ebu Dâvud, ve Tirmizi de yer almaktadır. Bu rivayet “Cinn Gecesi Hadisi” olarak şöhret bulmuştur.
İşte rivayet:
“Alkame anlatıyor: “İbn-i Mes’ud’a dedim ki:
-“Sizden kimse, cinn gecesinde Peygamber efendimize refakat etti mi?”
“-Hayır, dedi, bizden kimse ona refakat etmedi. Ancak bir gece O’nunla beraberdik. Bir ara onu kaybettik. Kendisini vadilerde ve dağ yollarında aradık. Bulamayınca: “Yoksa uçurulmuş veya kaçırılmış olmasın?” dedik. Böylece, geçirilmesi mümkün en kötü geceyi geçirdik. Sabah olunca, bir de baktık ki Hira tarafından geliyor.
“-Ey Allah’ın Rasülü, biz seni kaybettik, çok aradık ve bulamadık. Bu sebeple geçirilmesi mümkün en fena bir gece geçirdik.” dedik.
“-Bana cinnlerin davetçisi geldi. Beraber gittik. Onlara Kur’an’ı Kerim’i okudum.” buyurdular. Sonra bizi götürerek cinlerin izlerini, ateşlerinin kalıntılarını bize gösterdi.”

Cinn gecesi rivayetinin İbn-i Mes’ud rivayetine göre de *Arap olmayan yabancılar/cinnler (Nusaybinli veya Yesrip/Medineli Yahudiler) Peygamber efendimizle buluşup, ondan Kur’ân dinlemişlerdir. Demek oluyor ki her insan gibi onlar da geceleyin üşümüşler ve ateş yakıp ısınmışlardır. Sonra da ayrılmışlardır. Peygamberimiz, kendisinin arkadaşları arasından bir müddet ayrılmış olması nedeniyle üzülen arkadaşlarına, nerede olduğunu ve neler olduğunu anlatmış ve yemek hazırlığının kalıntılarını göstermiştir.

c) Cinlerin *bahsettiği cinler:

Yukarıda *Cinn suresinin 1-15. ayetlerinin mealini sunmuştuk. Bu ayetler, Rabbimizin peygamberimizi dinleyen cinlerin kavimlerinin yanlarına vardıkları zamanki anlattıklarının nakledişidir.Yani Mekke’ye gelip peygamberimizle gizlice görüşenler (anlatımın içeriğine göre yahudidirler) Medineye (veyahut Nusaybin’e) vardıkları zaman olanı gideni anlatmış ve bulundukları belde ve kendi halkları ile ilgili açıklamalarda bulunmuştur. Bunlar Rabbimiz tarafından gayb haberi olarak Peygamberimize bildirilmiştir. Ve anlatılanlar cinlerin (Yahudilerin) konuşmalarıdır. İşte bu konuşma esnasında, konuşan cinn kendilerini insan olarak niteleyip bir başkalarını “cinn” diye nitelemektedir.
Cinn suresi ayet 6:

“Bir de şu gerçek var: İnsten bazı kimseler cinden bazı kimselere sığınırlardı. Öyle ki, onların azgınlıklarını artırırlardı.”

Buradaki cinlerin ağzıyla anlatım yapılmış ve *yukarıdaki ifade konuşan cine aittir. Cinn demek istemiştir ki “insten (bizim tanıyıp bildiklerimizden) bazı kimseler cinnden (tanımadığımız yabancılardan) bazı kimselere sığınırlardı”.
Medine (o zamanki adı Yesrib) veyahut Nusaybinli yahudinin konu ettiği cinnler, Mekke’den Yesrib veyahut Nusaybin’e Rasülüllah aleyhinde propaganda için gitmiş ve orada Peygamberimiz aleyhinde sinsice çaba harcayan Mekkeli ajan kimselerdir.


* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * İns ve cinn :

Cinn konusu kapsamı içerisinde hassas ve Kur’an’ı doğru anlamak için çok önemli bulduğumuz bir noktayı açıklamak zorundayız. Bu mesele “İns” ve “cinn” sözcüklerinin bir arada “ins ve cinn (ins-cinn)” takım(kalıp) halinde kullanılışıdır. Bu kullanılış genellikle “İnsanlar ve Cinler” olarak mânâlandırılmaktadır. Halbuki bu kalıp ifadelerde sözcüklerin anlamı farklılaşmakta, başkalaşmakta ve zenginleşmektedir.
İki zıt anlamlı sözcüğün bir arada takım halinde söylenişi ile yeni bir anlam kazanılması dünyanın tüm dillerinde mevcuttur. Konumuzu iyi anlamamız için önce bunları örnekleyelim.
Türkçe’de:

Sağ, sol sözcükleriyle oluşturulan “sağda-solda” kalıbı “her yerde” anlamını ifade eder.
İleri, geri sözcükleriyle “ileri-geri” ???????????????????????????????
Sabah, akşam sözcükleriyle “sabah-akşam” ?????????????????????

İngilizce’de:

Fıransızca’da:

İtalyanca’da:

Ve Arapça’da:

Yukarıdaki gördüğümüz türden Arapça’da da bir takım sözcükler bulunmakta dolayısıyla da bunlar Kur’an’da yer almaktadır. Örnekler:

Mağrib (batı) ve meşrik (doğu) sözcükleri.
Bunlar birlikte “batı-doğu” halinde söylendiklerinde anlamı sadece iki yönü ifade etmeyip tüm yönleri içine alır.
Müzzemmil suresi 9. ayette “ Rabbulmeşrigı velmağribi/doğunun, batının rabbi” ifadesi sadece doğu ile batıyı anlatmayıp tüm yönleri ve mekanları ifade eder. Yani “Allah her yerin rabbidir” demektir. Bu sözcükler ile ilgili Nur suresi ayet 35, Bakara suresi ayet 115, 142, 177; Şuara suresi ayet 28; Rahman suresi ayet 17’ye de bakabilirsiniz.
Dünya ve ahiret sözcükleri.
Bu sözcükler de beraber söylendikleri zaman “her yerde ve her zaman” anlamlarını ifade ederler. Bu sözcükler ile ilgili Bakara suresi ayet 217, 220; Al-i Imran suresi ayet 22, 45,56; Nisa suresi ayet 134; Tevbe suresi ayet 69, 74; Yunus suresi ayet 64; Yusuf *suresi ayet 101; Hacc suresi ayet 14, Nur suresi ayet 14, 19, 23 ve Ahzab suresi ayet 57’ye de bakabilirsiniz.
Yaş, kuru sözcükleri.
Bu *sözcükler de beraberce kullanıldıkları zaman “ her ne varsa, her şey” anlamını içerir. Örneğin En’am suresi 59. ayetteki “…. Yaş ve kuru hiçbir şey yok ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.” ifadesi sadece yaşı ve kuruyu ifade etmeyip “her ne varsa canlı-cansız hepsini” anlamını ifade etmektedir.
Sabah, akşam sözcükleri.
Kur’an’da farklı ifadeler ile sıkça yer alan bu sözcükler de sözcük anlamını ifade etmeyip “daima, her zaman” anlamına gelmektedir. Bu sözcükler ile ilgili de A’raf suresi ayet 205; ra’d suresi ayet 15; Nur suresi ayet 36, Mü’min suresi ayet 46; En’am suresi ayet 52; Kehf suresi ayet 28; Meryem suresi ayet 11, 62; Fetih suresi ayet 9; Furkan suresi ayet 5; Ahzab suresi ayet 42; İnsan suresi ayet 25; Mü’min suresi ayet 55, Al-i Imran suresi ayet 41’e bakabilirsiniz.



Cinn-ins sözcükleri.
Bu sözcüklerin her birinin anlamını yukarıda açıklamıştık. Birlikte oluşturdukları anlam ise “gördüğünüz, görmediğiniz; bildiğiniz, bilmediğiniz; tanıdığınız, *tanımadığınız: HERKES” *anlamıdır. Aşağıda örnekleri göreceksiniz.

Zariyat Suresi, âyet 56 :

“Ben, cinn ve insi (herkesi) yalnızca, bana ibadet/kulluk etsinler diye yarattım.”

İsra suresi ayet 88:

“De ki: İns ve cinn (herkes) *bu kuranın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler ve birbirlerine yardımcı olsalar, yine de, onun benzerini, ortaya koyamazlar.”

Cinn suresi ayet 5:

“Oysa biz, insanların ve cinlerin (herkesin) Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık.”

Rahman suresi ayet 33:

“Ey cinn ve ins toplulukları, eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp-geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak Sultan/üstün bir güç olmadan aşamazsınız.”

Rahman suresi ayet 56:

“Orada *daha önce ins ve cinn (hiç kimse) dokunmamış (elle ve gözle değinilmemiş), bakışlarını eşine dikmiş *eşler vardır.”

Bu konuyla ilgili de *En’am 112, 130; A’raf Suresi, âyet 38, 179; *Fussilet Suresi, âyet 25, 29 : Ahkaf Suresi âyet 18 : Neml Suresi âyet 17; Rahman suresi ayet 39, 74; Nas Suresi âyet 6, Hud Suresi, âyet 119 ve secde suresi âyet 13’e de bakabilirsiniz.



Hakkı Yılmaz

pante
01-04-2007, 23:31
Buhârî - Tefsir 253:330 : Ebu Hureyre demiş ki; Peygamber şöyle buyurdu: “Cin tayfasınÂ*dan bir ifrit dün gece namazımı bozmak için bana ansızın hücum etti. Lakin, Allah beni galip getirip ona istediğimi yapmaya fırsat verdi. Sabah olunca, hepiniz göresiniz diye onu mescidin direklerinden birine bağlamak istedim. Fakat, kardeşim Süleyman Peygamber'in sözleri hatırıÂ*ma geldi (de böyle yapmadım). "...Ve benden sonra kimseye nasib olmayacak bir mülkü bana ihsan et" (Şad 35). Allah da ne hor ne hakir olarak geri çevirdi."


Abdurrezzak'ın Musannaf’ına göre: Peygamber, “bu ifrit kedi suretinde karşıma geldi” demiş. Müslim'e göre: "Yüzüme çarpmak için elinde ateşli bir alev ile geldi" demiş.
Nesei'ye göre: "Onu yatırdım ve dilinin soğukluğunu elimin üzerinde hissedinÂ*ceye kadar boğazını sıktım" demiş.
Ravh'a göre, Peygamber o ifriti horlayarak kovmuş.
Ed-Darekutnî'de ise bu yaratığın kedi değil de köpek olduğu söyleniyor.
Rivayetin muhtelif olmaÂ*sı yüzünden, Peygamber'in o gece namaz kılarken ne ile karşılaştığı ve eğer bir varlık ile boğuşmuş ise bunun alelade bir kedi veya köpek olup olmadığı hususunda eski İslam alimleri arasında anlaşmazlıklar çıkmıştır.
Bu tartışmalar içinde en uzun süreni; ateşten yaratılmış bir cinin dilinin de sıcak olması gerekirken, Peygamber'in nasıl olup da bunu elinin üstünde bir soğukluk gibi hissetmesi hakkındadır.


Tıp bilimi bugün de her derde çare bulacak kadar gelişmiş değil. Ama, cinlerle ilgili olÂ*duğu sanılan vakaların tedavisinde de hiç cin yakalayan bir hekime rastlanamadı bugüne kadar. Çünkü, o hurafelerde anlatıldığı biçimde ne cinler var ne de şeytanlar, insana saldıran.
Fakat Kur'an ve hadislerde yer alması nedeniyle bu konuda tıp dışında bir sektör oluşmuş durumda. Halk arasında "Cinci hoca" diye tabir edilen şarlatan inanç soyguncuları cin çıkarma seanslarıyla insanların sadece paralarını almıyorlar, bazan taciz, tecavüz ediyor bazan da canlarını alıyorlar.

http://www.sabah.com.tr/2007/02/24/gnd140.html

sodomo--
02-04-2007, 00:25
Hiramusta'nın Hakkı Yılmaz hocası cinleri insan yaptı. Her zaman ki modern çağa kuran'ı zorlama bir şekilde uydurmak için girişilen beyhude ve komik ötesi çaba. Aferin alkışlıyorum. Aslında "insan" demek varken Kuran ha bire insanlara "cin" deyivermiştir. Onlarca ayette aslında insan kastedilmektedir ama insana cin denir. Hatta sadece cin derken değil, cânn, ifrit, şeytan, marid, iblis ve bilumum cin isimlerinden kasıt insandır. Ama kuran'ın Allahı insana cin demeyi tercih etmiştir ve kimse de neden insana cin denmiştir bilmez. Saçmalamanın zirvesi "kuran'a dönüş" hareketidir. Bu adamlar zamana ve zemine uygun kılıklara girerler, tarih boyunca bu böyle olmuştur. Aferin size, devam edin devam edin de sizlerle uğraşmak gibi bir niyetim yok. Gidin derdinizi ehl-i sünnete anlatın. Benim zırvalayanlarla işim olmaz. Ha babam iki kere ikiye beş diyen adamlara matematik öğretecek değilim. Bir de artık "islam" derken ne kastediyorsunuz ona da karar verin. Biriniz cinlerin varlığını kabul eder diğeriniz etmez, biriniz 3 vakit namaz der diğeriniz 5 vakit... Hayır sonra insanları "islam" a davet ediyorsunuz da ben de soruyorum; "hangi islam?" diye. Siz islam'ın ne olduğuna bir karar verin aranızda ondan sonra gelin burada non-islamcıları islama çağırın oldu mu? Yani önce bir aranızda halledin meselenizi. İslam nedir bir ortaya koyun iyice, bilsin herkes ne yapacağını öyle her kafadan ayrı bir aykırı bir ses çıkmasın ondan sonra da islama davet edin. En azından insanlar "islam nedir?" diye sorduklarında vereceğiniz bir cevap olsun. Çünkü bu halinizle fazlasıyla sıkıcısı ve çekilmezsiniz. Sizin içinizden çkan her ayrı anlayışa ayrı cevap mı vereceğiz? Biz eşek miyiz canım...Dediğim gibi önce bir aranızda anlaşın ondan sonra gelin bizlerle polemiğe girin. BenÂ*sizler için yazmıyorum ki yazıları mı...Sizler zaten ümitsiz vakalarsınız. Sürekli iki kere ikiye beş diyen ve bi türlü dört diyemeyen bir öğrenci gibi. Benim sizlerle işim yok kardeşim. Benim derdim sizlerin zehirlediği insanlarla. Binbeşyüz yazımdan sonra bile hala ben hiç birşey yazmamışım gibi başladığı yerde duran ve bir gıdım ilerlemeyen insanlarla ne işim olabilir?

sodomo--
02-04-2007, 01:17
Pante verdiğin bilgiler için teşekkürler. Özellikle Sılat cinlerinin ismine görmüştüm ama hakkında bir bilgi bulamamıştım bu oldukça iyi oldu, bir de bu cinlerin Agval, Saali ve Afarit üç ana başlık altında toplanması da dikkat çekici.

Ayrıca Kazvinî'nin “Acaib al-Mahlûkat wa Garaib al-Mawcûdat” ile Damirî'nin “Hayât al-Hayawânisimli eserlerini Türkçeleştirilmiş olarak bulursan sağda solda haber ver lütfen. Ama zannetmiyorum bu eserleri Türkçe'ye kazandırmak gibi bir faaliyetin içinde olmaz islam uleması ve özellikle ilahiyat fakültleri böyle şeylerle uğraşmaz, onlar daha çok "tebliğ" yaparlar. Zaten niye adına "fakülte" denmiş bunların ki? Tebliğ yapsınlar bol bol hem de en geri islami anlayış olan sunni mezhebinin doktrinine sadık kalarak. *Fakülte dediğin böyle olmalı değil mi ama?

sodomo--
06-04-2007, 14:06
Onlara saygı göstermeyen bir çok kervan soyuldu, yağmalandı. Bir çok ölümlü köle olarak, yiyecek olarak öğretmen olarak ve hatta sevgili olarak onlar tarafından kaçırıldı. Tabii cinler sadece kötülük yapmadılar, insanlar da onlardan bir çok konuda faydalandı. İnsanlar onlar saysesinde gelecekten haberler aldılar, büyü yaptılar, muska bağladılar, düğümlere üflediler daha da ötesi onlar sayesinde astronomi bilgileri edindiler, yıldızları tanıdılar ve hem gökyüzü hem de gökyüzünün altındaki çöl ile ilgili bir çok bilgi edindiler. Yollarını kaybettiklerinde çöllerde cinler onlara yol gösterdiler vb...

Muhammed İslam'ın hakimiyet alanını Arap yarımadasında genişletince Â*cinler bu durumdan oldukça rahatsız oldular çünkü kendi egemenlikleri fazlasıyla aşınmıştı bu yüzden. O güne kadar insanlar cinlere tâbi olarak hareket ederken ve onlarla yakın bir dostluk, sırdaşlık içindeyken veya en azından onlardan korkuyor ve de korktukları için her istediklerini yerine getiriyorken bu yeni dinin tebliğicisi bir anda çıkıp insanların cinlerden daha üstün olduğunu ve onların imanı zayıf insanlar dışında kimseye bir hükmünün olmadığını anlatarak insanları onlara karşı çıkmaya çağırıyordu. Üstelik oldukça fazla taraftar toplamıştı ve şairler bile artık onların en masumane ilhamlarını dinlemez olmuş ve onlara karşı isyan bayrağı çekerek dalga dalga cinlerin kontrolünden çıkmışlardı.

Adeta Arap yarımadasında işler tersine dönmüştü çünkü Muhammed'in gönderilmesi ile cinlerin cehalet ve fetret zamanında yaptıklarını yapamıyorlardı, peygamberin gönerilmesi ile eskisi gibi gök haberlerini kulak kabartarak çalamıyorlardı ve bunu yaptıkları anda da Şihab-ı mübin ve Şihab-ı sakib adında alev topları ve ateş şuleleri ile kovalanıyorlardı; yani eskisi gibi gayba ait haberler de alamamaktaydılar.

Saffat 8. Onlar, artık mele-i a'la'ya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar.

Hicr 18. Ancak kulak hırsızlığı eden müstesna. Onun da peşine açık bir alev sütunu düşmüştür.

Bunun üzerine cin kabileleri Mekke'nin güneyindeki kutsal Asr dağında bir konsey düzenlediler. İfrit ve bütün cinler bu konseye katıldı. Büyük cin şeyhi el-Yezid bu konseyde cinlere bir seçim yapmaları gerektiğini söyledi. İfrit ile diğer cin kabileleri araında kıyasıya bir tartışma çıktı.

Cinlerin şeyhi el-Yezid bu yeni peygamberin cinleri adeta tırpan kullanarak ikiye böldüğünü ve cinleri artık Muhammed ve Allah ikilisine karşı olmak veya yanında olmak gibi büyük bir seçim yapmanın vakti geldiğini anlattı. Tartışmalar o kadar büyüdü ki, kutsal Asr dağı adeta cinlerin çıkarttığı gürültüden sallanıyordu.

En sonunda Cin kabilesi ile onun müttefiki Cânn kabilesi Muhammed ve onun dini İslam'ın yanında yer almayı seçerken İfrit, Şeytan ve Gûl ise ona karşı mücadele etme kararı aldılar. En güçlü cin türü olan ama daha az sayıda olan Merid cinleri kabilesi şeyhi ise Merid cinlerinin her birinin bireysel olarak seçim yapacağını söyledi.

İşte bu karardan hemen sonra bir melek bu Cin konseyine adeta basarcasına girerek onlara yaptıkları bu seçimin çok büyük sonuçlar doğuracağını söyledi. Artık onlar iyilik ve kötülüğün topraklarından birinde yaşayacaklardı ve bu seçimlerinden dolayı büyük bir sorumluluk almışlardı. Daha sonra bu melek semâda uçarak kayboldu ve peşinden el-Yezid liderliğindeki cinler Muhammed'e beyât ederken İfrit ve diğer cinler ise direniş için hazırlıklara başlıyordu.

Muhtemeldir ki, Muhammed'in yanında yer alan cin kabileleri Kuran'ı Muhammed'den bu konsey toplantısından önce dinlemişlerdi.

Ahkaf 29. Hani cinlerden bir gurubu, Kur'an'ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Kur'an'ı dinlemeye hazır olunca (birbirlerine) "Susun" demişler, Kur'an'ın okunması bitince uyarıcılar olarak kavimlerine dönmüşlerdi.

Kurtubi tefsirinde bu cinler şöyle anlatılır:

"Asım´ın, Zir´den rivayetine göre o şöyle demiştir: Zevbea ve arkadaşlarınÂ*dan oluşan kafile, Peygamber (sav)´ın yanına geldi... es-Sumâlî şöyle demişÂ*tir: Bana ulaştığına göre, bunlar Şeysabanoğu Harın'dan idiler. Bunlar da cinÂ*ler arasında sayıca en kalabalık ve en güçlü olanlardır. Genel olarak İblisin askerleri de bunlardır.

Yine Âsım´ın Zir´den rivayet ettiğine göre, gelenler yeÂ*di kişi idi. Bunların üçü Harran ahalisinden, dördü ise Nasîbîn ahalisinden idiler.

Cuveybtr de ed-Dahhak´tan şöyle dediğini nakletmektedir: Bunlar Irak´takinden ayrı Yemen´de bir kasaba olan Nasîbîn ahalisinden dokuz kiÂ*şi idiler

Bir başka görüşe göre, Mekke´ye gelen cinler Nasîbinli idiler. Nahle´ye geÂ*lenler ise Ninova cinlerinden idi"

Ahkaf 30. Ey kavmimiz! dediler, doğrusu biz Musa'dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, hakka ve doğru yola ileten bir kitap dinledik.

Ahkaf 31. Ey kavmimiz! Allah'ın davetçisine uyun. Ona iman edin ki Allah da sizin günahlarınızı kısmen bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun..


Aslında cinlerin Muhammed'e iki defa geldiği söylenir. Bunlardan ilki "şahab hadisesidir." Hani şu cinlerin gök haberlerini almak için kulak kabartmalarını engellemek amacıyla atılan ateş şulelerinden sonra. İkincisi ise cinlerin bu "şahab hadisesinin" nedeninin yeni bir peygamber gelmesi olduğunu öğrenmelerinden sonra bu peygamberi daha yakından tanımak ve ona indirilen vahiyleri öğrenme amacıyla Kuran dinlemek için bizzat Muhammed'in yanına gelmeleridir. Birinci ziyaretin nübüvvetin başlangıcında ikincisinin de hicretten sonra olduğu yönünde görüşler de vardır.
(Prof. İbrahim Canan'ın Hadis Ansiklopedisi İbn Hacer'den rivayetle C.3 s.231)

Cin 1. (Resulüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur'an'ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, harikulade güzel bir Kur'an dinledik .

İslam uleması bir konuda oldukça fazla tartışma yapmıştır. Muhammed cinlerle fiziki olarak karşılaştı mı yoksa bu cinlerin Kuran dinlediği yönündeki bilgiler vahiyle mi geldi? Yani Muhammed'in haberi olmadan cinler Muhammed Kuran okurken gelip onu dinlemişler ve Kuran'ın ilahi bir söz olduğuna kanaat getirmişler de olabilir, Muhammed bizzat cinlere Kuran okumaya gitmiş de olabilir. Lakin Cin suresi 1. ayette Â*de açıkça görüleceği gibi cinlerin Kuran dinlemesi hadisesi Muhammed'e vahiy ile bildirilmiştir.


Devam edecek.

sodomo--
06-04-2007, 16:22
Ali Yılmaz'ın Arap Şiirinde Cinli Şairler isimli makalesinde cin konusu ile ilgili oldukça ilginç aktarımlar yapılmıştır islam ulemasından:

"Ebu İshak, Araplar’ın cinlerle ilgili olan görüşleri hakkında şöyle diyor: “Bu işin aslı ve başlangıcı insanların vahşi, ıssız yerlere yerleşmesi ve buna göre davranmaları ile başlamıştır. Çünkü insanlardan uzak, ıssız yerlerde kalan kişi kendisini yalnız hisseder. Tek başına olduğu için kimseyle konuşma imkanı bulamaz, günlerini düşünerek geçirir. Düşünme ise bazen vesveseye neden olur. Bunun misalleri çoktur. Meselâ; A’meş’in, bir meseleyi düşünürken yakınlarının onun aklını yitirdiğine inandıkları rivayet edilmiştir.

İnsan yalnızlık hisseder veya yalnız olursa düşünceleri garipleşir, zihni karışır ve bulanır. Böylece görülmeyeni görür, duyulmayanı duyar. Küçücük birşeyi büyütür, telaşa kapılır. Daha sonra düşündüğü, tasavvur ettiği şeyleri şiire döker ya da söz olarak ifade eder. Bu düşünceler zamanla çocuk gibi büyür ve çölde yaşayan insanları yıldızlı gecelerde kuşatır. İşte o zaman bir baykuş öttüğünde yahut herhangi bir korku anında insanın gerçek olmayan vehimlere kapıldığı görülür. Bu sırada bulunduğu hale uygun şiir söyler ve şöyle der: “Cin gördüm, cinle konuştum.” Daha sonra bunu daha da ileriye götürür ve “Onu öldürdüm.” der. Sonra “Onunla arkadaş oldum.” der. En sonunda daha da ileri gider ve “Onunla evlendim.” der.

Durum Ebu İshak’ın anlattığı gibidir. Çünkü cinlerle ilgili haberler ya bedevi Araplardan, ya da insanlara bu tür ayları anlatan raviler yolu ile gelmektedir. İslamiyet döneminde ise raviler cinlerle ilgili haberlerde ifrata kaçmış, onlara garib şeyler nisbet etmişlerdir. Bütün bu zanlar, onların vehimlerinden ibarettir. Daha sonra bu ravilerin izlerini bir gurup mutasavvıf takip etmiştir. Hatta ilk müslüman olan cin (iddialarına göre ismi Hâmmetu İbni’l-Hâm b. Lakıs b. İblis’tir) ve ilk gönderilen cin peygamber (Amir b. Umeyr) hakkında konuşmuşlardır”



Tabii burada yazar İslam'ın bu Cin inanışına ne kadar büyük bir katkı yaptığını farkedememiş ve sanki bu tip bir inanç sadece Cahiliye dönemine aitmiş gibi göstermiştir. Halbuki Cahiliyye döneminde yaygın ve güçlü olan cin inancı Kuran'a ve Muhammed'in yaşamına bire bir aksetmiştir zaten şu ana kadar veriğimiz bütün ayet, sure ve hadisler bunun en iyi kanıtıdır. Daha da ötesi bu cin kültü bütün İslam tarihi boyunca güçlenerek ve yayılarak gelişmiş ve günümüz Türkiye'sinde bile oldukça yaygın bir inanç haline gelmiştir. Zaten cinlerin varlığını inkar etmenin ciddi ölçüde imana zarar vereceği konusunda ekser ulema hem fikirdir. Çünkü cinlerin inkarı Kuran'daki cinlerle ilgili onlarca ayetin de inkarıdır. Kısacası bırakın cinlerin varlığını yadsımayı İslam cinlere inanmayı zorunlu kılarak cin inancının daha da kökleşmesine yardımcı olmuş ve bu inancı hakim olduğu bütün topraklarda yaymıştır.

Evet, hiç birimiz derin çöl yalnızlığını yaşamış değiliz ve bu tip insan zihninde derin izler bırakan bir çöl yalnızlığının cin algılarını etkilediği aşikardır ama bu biraz bireysel psikoloji ile ilgili olup işin sadece bir yönüdür ve diğer bir yönüde cin inancının Pers'li tüccarların Arap kültürüne kazandırdıkları Arap söylenceleri, mitolojilerinin (1001 gece masalları, Arap geceleri, Alaaddin'in lambası, denizci Sinbat, Alibaba ve Kırkharamiler vb...) etkisidir ama bunların etkisi oldukça masumane olup bu tip hikayelerin islam öncesi Araplarda böylesine "dehşetli" bir cin kültünün oluşmasını sağlaması pek de *mümkün değildir ama en azından "Cin" kavramını bu pagan kültürüne kazandırmış olması daha muhtemeldir.

Özellikle "Animizm" yani "nesnelere ruh atfetme" geleneği bütün çoktanrılı toplumların ortak bir algı biçimidir. Özellikle islam öncesi Arap toplumlarnda *tılsım, muska, düğüm bağlama vb. gibi cinler yardımıyla yapılan *animistik ritüeller oldukça yaygındır ve bu tip ritüellerde çok tanrılı dinlerin olduğu bütün yerlerde görülür. *Cin konusu sadece "İslam ve Animizm" başlığının bir alt konusu olup İslam'daki animistik öğeler sadece cin algılarından ibaret değildir. Özellikle aşağıdaki linkte bulunan SAMUEL M. ZWEMER'n çalışması bu konuda başlı başına başına ayrı bir kaynak sunmaktadır bize:

http://www.bible.ca/islam/library/Zwemer/Animism/index.htm *

Bu kaynaktan yeri geldikçe bazı aktarımlar yapacağım

Buraya kadar anlattıklarımdan üç sebebin İslam öncesi ve sonrası "cin kültü"nün oluşmasında belirleyici olduğunu söyleyebiliriz.

1-Bütün pagan toplumlarında görülen ve adeta çoktanrıcılığın temel algısı haline gelen Animistik düşünce biçimi

2-Çöl yalnızlığı ve bu yalnızlığın yarattığı hassasiyet ve korku psikolojisi.

3-Eski Pers hikayeleri


Bu yazımda biraz soyut-teorik düşünmeye çalıştım, devamında özellikle bu cin kültünün toplumsal statü amacıyla nasıl kullanılmak istendiğini anlatmak istiyorum. Özellikle şairlikten önceki aşama olan büyücülük ve şairlikten sonraki sonraki aşama olan kâhinlik ve kâhinlikten peygamberliğe doğru statü yükselişini inceleyceğim. Evet cin kültü aynı zamanda bir toplumsal statü talebini de karşılıyordu ve bu tip bir statü yükselişi Muhammed'in hayatında oldukça fazla göze çarpmaktadır.

sodomo--
08-04-2007, 23:34
Kâhinler konusuna girmeden önce, cinlerin o dönem Araplarında nasıl bir algı biçimi oluşturduğu konusunda bir kaç Â*konuya daha değinmek isterim. Daha önce değindiğim gibi özellikle çöl yalnızlığı bu algıda belirleyici bir psikolojik unsur ve cinler daha çok bu çöllerde uzun yolculuklar yapan kervanların korkulu rüyası. O kadar ki, kervan soyan cinler olduğu gibi kervanlara yol gösteren cinler de mevcut. Üstelik kervanlar o kadar çok yer dolaşıyorlar ki, bu yerler şehirli nüfus tarafından bilinmeyen ve bilinmediği için de fazlasıyla gizemli hikayelerin üretileceği veya kervancıların şehirlere dönüşlerinde fazlasıyla anlatacakları korkulu cin hikayelerinin üretildiği yerler. Zaten cinlerle ilgili yaptığım açıklamalarda da okuyabileceğiniz gibi cinler genellikle çöllerde pusu kurma, çöllerde ölenlerin leşlerini yeme veya çöllerde saraylar kurup oralarda yaşama veya bir çöl rüzgarı ile ortaya çıkma ve çöl fırtınası ile kaybolma gibi bilgilerle karşımıza çıkıyor. Çöl ve kervancılık bu açıdan önemli iki öğe ama bunlar ilave bir öge de; çöl hayvanları.

Evet çöl hayvanları cinlerin formlarını belirliyor. Çakal, akbaba, yılan, deve, akrep ve daha ne kadar çöl hayvanı var ise hepsi cinlerin göründükleri biçim olarak karşımıza çıkıyor. Bu hayvanlar üzerine öyle çok cin hikayeleri oluşturuluyor ki, adeta bir zooloji bilimi cinler üzerinden üretiliyor. Ünlü oryantalist islam araştırmacısı Wellhausen'ın bir sözü kayda değer: "İslam'ın zoolojisi cinolojidir."

İlginç olan bir durum da, nüfus artışı ile birlikte insanların bu çöl hayvanlarının yaşam alanlarını ellerinden alması ve onları çöllerden sürmeleri ile birlikte cin hikayelerinde ters orantılı bir azalmanın oluşması.

Tabii ilave olarak "çöl rüzgarı"nı da burada hatırlatmak isterim. Rüzgar adeta cinlerin seyyahat etmek için kullandıkları bir vasıta olmakla beraber onların bu dünyaya yani görünür alana çıkmaları ve bir nevi boyut değiştirmeleri için de kullandıkları bir araç. Ayrıca çöl sessizliğinde bir ıslık sesi ile birlikte gelen rüzgarın insanda yaratacağı ürperti hissini de hesaba katarsak onun cin inancında ne derece önemli rol oynadığını da görebiliriz.

Peki bütün bu ögeler Muhammed'in yaşamında var mıydı? Pek tabii ki vardı, hem de çocukluğundan beri vardı çünkü çocukluğundan beri amcası Ebu Talib ile kervan yolculukları yapıyordu. Önce amcası Ebu Talib ile birlikte kervancılık yaptı sonra eşi Hatice'nin kervanlarını Şam'a götürdü ve ticaret yaptı. Hatta öyle ki Habeşistan, Yemen dahil o coğrafyada gitmediği yer yoktu hemen hemen. Daha da ötesi bu çocukluğundan beri nüfuz ettiği çöl yalnızlığını ve korkusuna ilaveten peygamberliğini ilan etmeden önce yıllarca Hirâ dağına çıkarak "tefekküre" daldığı çokca anlatılır. Tabii bu tefekkürün özelliği ne idi bilmiyoruz ama hiç kimsenin onun peygamberliğinden önce islami bir tarz ile zikr yaptığını iddia etmesi mümkün değil lakin bu Hirâ dağında yapayalnız kalmasının onda bu tip "fizik otesi" algılarının oluşmasına yardımcı olması muhtemeldir. Kısacası Muhammed de kendi döneminde yaşayan diğer Arap'lar gibi "derin çöl yalnızlığı" dediğimiz o psikolojik iklimden fazlasıyla etkilenmiştir.

Evet şimdi de şairliğin bir üst aşaması olan kâhinlik konusuna girelim.

Şairlerin cinleri onların dostları idiler ama kâhinlerin cinleri ise "sırdaş" idiler. Şairlikten kâhinliğe terfi etme bu cinlerle olan samimiyetin ilerlemesi neticesinde oluyordu. Çünkü sadece dost olan cinler "ilham" verirken sırdaş olan cinler ise "gaipten ve Â*gelecekten haber" veriyorlardı. İşte peygamberlik de kâhinlikten sonraki bir üst statü idi ve Muhammed hem şair hem de aynı zamanda kâhinlik özelliğini peygamberliğinin içine dahil etmişti ve kendisine şair veya kâhin denmesi hoşuna gitmiyordu çünkü bu statüler onun için geriye gidiş idi. O peygamberlik gibi bir statünün içinde şairlik ve kâhinlik yeteneklerini insanlara belli etmeden ifade edecekti. Kafiyesi-fâsılası-kıssası ile Kuran'daki sureleri düzenleyerek şairlik yeteneğini kullanacak ama kendisine şair dedirtmeyecekti ve gelecekten haber veren ayetler (Rum suresi vb.) ve gaipten (bilinmezden) haber varen ayetler (kıyamet, mahşer, cennet, cehennem vb) koyacaktı Kuran'a ama kendisine "kâhin" dedirtmeyecekti.

Daha Mekke döneminde iken yani Muhammed'in amcası Ebu Talib'in korumasına güvenerek Mekke'lilerin putlarını taşladığı ve onlara hakaret ettiği bir dönemde Mekke'nin ileri gelenleri (Ebucehil, Ebûsüfyan, Velid ibn Mugire, Nadir ibn el-Haris, Umeyye ibn Halef, As ibn Vail) toplanıp Muhammed'e nasıl bir isim takılacağını tartışırlar. Toplantıda şöyle konuşmalar geçiyor:

--O şairdir, dedi birisi

Velid:

--Ben Ubeyd İbn el-Absar ve Ümeyye ibn Ebi-Salt'ın ve benzer şairlerin sözlerini dinledim. Muhammed'in sözleri onlarınkine benzemiyor, dedi. Bir başkası

--O kâhindir, dedi

--Kâhin kimdir? dedi

--Kah doğru, kâh yalan söyleyenlerdir dediler. Velid:

--Muhammed hiç yalan söylemedi, dedi. Bir başkası:

--O mecnûndur, dedi. Velid:

--Hiç onun bayıldığını, boğulur gibi olduğunu gördünüz mü? dedi. (İbn Hişam ve Kurtubi'de bu şekilde geçer)

---Velid ibn Mugîre, Sabii oldu (yani Muhammed'in dinine girdi) dediler. Ardında Ebu Cehil gidip:

--Ey Ebû Abdi Şems, Kureyş toplanmış, senin Sâbii olduğunu sanıyorlar, dedi.

Velid:

--Benim ona ihtiyacım yok ama düşündümde onu büyücü olduğuna karar verdim. Çünkü büyücü; baba ile oğulu, kardeş ile kardeşi, karı ile kocayı birbirinden ayırır ve Muhammed de öyle yapıyor.

Bu yukarıdaki konuşma üç aşağı beş yukarı her islami kaynakta geçer. Ben bunu S.Ateş'in Kuran'a göre Hz. Muhammed'in Hayatı s.37-38' den aldım. Bu başlı başına ilginç bir konuşmadır ve Kuran'da da fazlasıyla bunun dayanağı vardır çünkü Kuran'da pek çok ayet Muhammed'e yönelik yapılan bu eleştirilere verilen cevap olarak onun şair, sihirbaz, büyücü, kahin olmadığını anlatır.

Şimdi bu konumayı analiz edersek ilginç sonuçlara varırız. Mesela onu şair olduğunun ileri sürülmesine cevap olarak Velid b. Mugire der ki:

"Ben Ubeyd İbn el-Absar ve Ümeyye ibn Ebi-Salt'ın ve benzer şairlerin sözlerini dinledim. Muhammed'in sözleri onlarınkine benzemiyor."

Burda ilginç olan bu toplantıya katılan insanların Mekke'nin ileri gelen isimleri olması ve hepsinin tüccar olmaları nedeniyle varlıklı kimseler oluşu ama şairlik, kahinlik, büyücülük gibi o dönemin yaygın mesleklerine oldukça yabancı olmaları ve "dışarıdan gördükleri kadarıyla" bu meslekleri tanımlamış olmaları. Evet Muhammed'in ayetleri Â*Ümeyye ibn Ebi-Salt'ın şiirlerine benzemiyordu çünkü Muhammed bir şairdi ama kaside şairi değildi, o bir "kıssa (hikaye)" yazarıydı.

Cahiliyye döneminde şairler sadece şiir yazmazlardı aynı zamnda "esâtir" adı verilen söylence, efsane, mitoloji türünde yazılar Â*(Esatir-i Evvelin) ile, "kıssa" türünden yazılar yazan şairler vardı. İşte bu "esatir ve kıssa" yazarları yazılarının bazı bölümlerine kasideler de eklerlerdi ama bu onların kaside şairi olduğu anlamına gelmezdi. Esâtir'den farklı olarak "kıssa/mesel" yazıları daha çok "kıssadan hisse çıkartmak" diyebileceğimiz bir anlatıma sahipti. Yani içinde okuyucuya bir mesaj veya öğüt bulunurdu. Bu tip meseller daha sonra "darb-ı mesel" ( temsil yolu ile misal vererek yapılan anlatımlar) adıyla yaygınlaşacak ve İslam kültürünün önemli bir ögesi olacaktır.

-- Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi: Güzel bir sözü, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti ( İbrahim 14)

vb.. bir çok ayette "darb-ı meselen" yani "misal vererek" yapılan anlatımlar mevcuttur. Aynı zamanada başta Bakara suresi dahi olmak üzere bir çok surede eski peygamber kıssaları (hikayeleri) de Kuran'da yer almaktadır. Tabii burada farklı olarak iki mısradan oluşan "beyit" yerine tek cümleden oluşan "ayet"ler vardı ve kâfiye yerine fâsıla, kaside yerine de "sure"ler mevcuttu.

İşte Velid b. Mugire'nin anlamadığıda buydu çünkü herşeyden önce yukarıda da söyledğimiz gibi o bir "kaside şairi" değil "kıssa şairi" idi ve bu bile biçimsel manada onun üslupları hakında pek az bilgiye sahip olduğu şairler sınıfının yazdıklarına uymuyordu ve dahası kasidelerde olduğu gibi sevgili, aşk, şarap, serhoşluk, kahramanlık sözleri yerine Â*dehşetli tehditkar ifadeler geçiyordu ve herkes bu tip dehşetli ifadelerden (başta Ebu Leheb olmak üzere) nasibini alıyor ve hatta Mekke'deki ilk dönem ayetleri uyarınca bu ifadeler tek tek onu eleştiren herkese yönelik ağır sözler ihtiva ediyordu. Hal böyle iken o nasıl bir şair olabilirdi ki?

--O kâhindir, dedi

--Kâhin kimdir? dedi

--Kah doğru, kâh yalan söyleyenlerdir dediler. Velid:

--Muhammed hiç yalan söylemedi, dedi.

Burada da rahatlıkla anlayabileceğiniz gibi bu insanların "kahinlik" ile ilgili de pek bilgileri yoktu. Daha doğrusu bilgileri yüzeyseldi. Kâhinler gelecekten haber veren insanlardı ve bu haberlerin çoğunun tutumaması olağandı (aynı bügün ki medyumlar gibi) ve bu da onların "yalancı" olmaları dışında pek fazla bir bilgi vermiyordu bu toplantıya katılanlara ama o "yalancılık" ithamı da dünyevi nedenlere dayanmıyordu. Halbuki Muhammed'in yalancı olmamaması ise sadece onun dünyevi, günlük yaşamına bakılarak karar veriliyordu. Daha doğrusu kâhinlerin cinlerle ilişkisi ve kendilerine özgü ritüelleri, kendilerine özgü yeminleri, sözleri vb. kâhinlik mesleğinin inceliklerinden haberleri yoktu ve Muhammed'in dünyevi konularda yalan söylememesi onun kâhin olamayacağı fikrine yol açmıştı onlarda. Burada da ilgisiz bir bağlantı kurulmuştu.Üstelik daha Mekke döneminin başındaydılar ve Muhammed daha gaipten ve gelecekten haber verme gibi "kâhinlik" özelliklerini kullanmamıştı. Ayrıca gerçekte peygamber olmamasına rağmen kendisini peygamber olarak tanıtana ne denirdi? Mugire ve diğerlerinin aklına bu da gelmemişti.

--O mecnûndur, dedi. Velid:

--Hiç onun bayıldığını, boğulur gibi olduğunu gördünüz mü? dedi. (İbn Hişam ve Kurtubi'de bu şekilde geçer)

Burada da yanılıyorlardı. Muhammed de bir mecnun gibi bayılıyor ve boğuluyordu ama Mekke döneminin ilk ayetlerinde yani bu toplantının yapıldığı döneme kadar inen ayetlerde bayılıyor veya boğuluyor değildi ama bu tip vahiy inerken bayılma ve boğulma vâkaları o kadar çoktur ki..Örneğin S.Ateş "Vahyin Çeşitleri" ve Â*"Vahiy Esnasında Görülen Haller" adı ile bir başlık açmış ve şu maddelerde buna değinmiştir:

Ebu Hureyre Â*" Vahiy nazil olduğunda vahyin bitmesine kadar başımızı kaldırıp mübarek yüzüne bakamazdık. Vahiy nazil olurken en evvel mübarek vücutlarına bir titreme gelirdi. Vahiy nazil olurken kendilerini gam ve keder kaplar, mübarek yüzleri kül gibi olur, gözlerini kaparlar ve horultuya benzer şiddetle nefes alırlardı" der. (S.Ateş-İslam'a İtirazlar ve Kuran-ı Kerim'den Cevaplar s. 28 )

Görüleceği gibi onda bir mecnûnluğun yani cinlenmiş olmanın da beliritiler vardı ama o toplantıya katılanlar bunu da bilmiyorlardı.

Devamına bakalım Mugire'nin sözlerinin

--Benim ona ihtiyacım yok ama düşündümde onu büyücü olduğuna karar verdim. Çünkü büyücü; baba ile oğulu, kardeş ile kardeşi, karı ile kocayı birbirinden ayırır ve Muhammed de öyle yapıyor.

Evet tam isabet. Gerçekten de Muhammed baba ile evladı kardeş ile kardeşi biribirne düşürüyordu ve bunun en bariz örneği de Bedir savaşı idi. http://sodomo.blogcu.com/2230988/

Ama bu kadar doğru bir tespit bile onların "büyücülük" hakkında bir şey bildiklerini göstermiyordu çünkü burada da yine yüzeysel bir bilgi vardı ve bundan yola çıkılarak biraz mecazi bir benzetme yapılmıştı. Bu anlamda gerçekten de o bir büyücü idi. Lakin biz burada gerçek anlamda "büyücülük" den bahsetmek istiyoruz. Muhammed büyü yapmıyordu ama onun büyü ile ilgisi büyüye inanıyor olması ve Â*büyüye maruz kalması idi. Herşeyden önce Bakara 102. ayette Harut ve Marut meleklerine yapılan vurgu ile şeytanların insanlara büyü öğretmesinden bahseder, Felak suresinden de "düğümlere üfleyen (neffâsâti)büyücülerin şerrinden korunmak ister.

Bu konuda oldukça meşhur bir hadiste Muhammed'e büyü yapıldığı anlatılır ve bu büyü bir sabunun üzerine iğnelerin batırılıp bir kuyuya atılması ile olmuştur. Sabun eridikçe Muhammed ölüme bir adım daha yaklaşır. Daha sonra Ali o büyüyü bulur ve yok eder, Muhammed de iyileşir. Bu hadis tek başına büyünün haram kılınmasına rağmen islam dünyasında popüler olmasını sağlamıştır çünkü büyü peygambere bile işlemektedir.Yasak olması ise büyünün kötü amaçlı yapılmasınadır. Eğer iyi amaçlı yapılırsa o zaman bunda dinen bir sakınca yoktur. İşte bu şekilde büyü islamın yayıldığı her yere yayılmıştır. Genellikle düğüm bağlama ve üfürükçülük, fal okları, Hüddam (cinlerin insanların üzerine saldırtılması), hedefe alınan kişinin bezden maketini yapıp ona şiş geçirme gibi büyüler aynı zamanda tılsım, muska gibi çok değişik ve bence her biri ayrı ayrı incelenmesi gereken ritüelleri de beraberinde getirmiştir.

Kısacası Muhammed büyüye inanıyordu ve onu yasakladı ama yok saymadı. Bu da büyü inancının bugünlere kadar taşınmasında en önemli etken oldu. Bugün büyücülük, falcılık, vb. pagan döneme ait animistik inançlar islamla birlikte ilerlemiş adeta islamın yan sektörü haline gelmiştir. Bugünkü adları "Havas ilmi" dir. Aradaki tek fark eski okunan yazılar yerlerini Kuran'dan sureler, ayetler, dualar yazılı düğümler, kağıtlar vb. nesnelere bırakmıştır. Üfürükçülük de Kuran'dan sureler okunur, tılsımda Kuran'dan ayetler yazılır vb..

(Devam edecek ve devamında Muhammed'in kâhinliği konusunun detaylarını işleyeceğim)

sodomo--
09-04-2007, 10:18
Saffat 8. Onlar, artık mele-i a'la'ya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar.

Hicr 18. Ancak kulak hırsızlığı eden müstesna. Onun da peşine açık bir alev sütunu düşmüştür.

Mülk 5. Â*........Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.

Cahiliyye döneminde Araplar yıldız kaymalarına bakarak "bugün büyük bir adam doğdu" veya "bugün büyük bir adam öldü" derlerdi. Yıldızlarla ilgili bu tip bir algılayış günümüzde bile geçerlidir. Bir sanatçı-yazar öldüğünde "büyük bir yıldız kaydı" demek olağandır halen ve dahası 'her insanın bir yıldızı olduğu ve o ölünce yıldızının da kaydığı' şeklinde hoş hayali anlatımlar günlük yaşamda sıklıkla kullanılır veya çocuklara hikayemsi bir tarz ile anlatılır.

Tabii Muhammed, bu ayetler ile yıldız kaymalarının geleneksel yorumunu da değiştirmiş oluyordu ve bu yıldızların kaymalarının bir insanın doğumu ve ölümü ile ilgisi olmadığını ama "gök haberlerini" almak isteyen cinlerin "ateş şuleleri ile kovalanması" biçimine sokuyordu.

Cin 8. Doğrusu biz (cinler), göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev huzmeleriyle doldurulmuş bulduk.

Cin 9. Halbuki, (daha önce) biz onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor

Artık geleneksel yıldız kayması yorumları yerini kendisine inen vahiyleri öğrenmek isteyen ve bu yüzden gökyüzüne kulak kabartan cinlerin kovalanması olarak yorumlayarak yıldız kaymalarını bile kendisi ile irtibatlandırıyordu. Çölün bulutsuz ve ışık kirliliği olmayan atmosferinde geceleri binlerce parlayan büyük yıldız ve kayan yıldız görmek mümkün ve gece gökyüzünü seyretmek çölde adeta bir havai fişek çümbüşü seyretmek gibi şenlikli olsa gerek. Lakin bütün bu kayan yıldızları kendisine inen vahiyleri bilmek için araya giren cinlerin ateş şuleleri ile kovalanması olarak yorumlamak da doğrusu fazla narsistçe bir tutum. Â*Bütün gökyüzünü kendisine mâl etmek ve gökyüzü olaylarını kendisi ile ilişkilendirmek kolay kolay her narsistin cesaret edip söyleyeceği bir şey olmasa gerek. Daha da ötesi günümüzde koca koca prof.'ların buna inanmış olmaları da ayrı bir garabet. En azından artık Muhammed yaşamıyor, vahiy inmiyor ama hala yıldız kaymaları var ve buradan bile anlayabilirlerdi konunun Muhammed ile ilgisi olmadığını :)

Evet, yıldızlar çok öenmliydi ve yıldızlarla cinler arasında güçlü ilişkiler kurulurdu kâhinler tarafından. Â*hatta o kadar ki, yıldız isimleri cinlerin isimleri ile anılırdı. Örneğin Gûl cininin ismini el-Gûl (Algol) olarak bir yıldıza vermiş olmasıdır. Cinler ile yıldızlar ve dahası genel anlamda astronomi bilgisi arasında da her daim yakın bir ilişki kurulmuş ve kâhinler bu astronomi bilgilerini de cinlerden aldıklarını söylemişlerdir. Sadece astronominin değil aynı zamanda burç ve fal bilgilerini ihtiva eden astrolojinin gelişiminde de kâhinlerin cinlerinin önemli katkıları vardır. Cinler ve yıldızlar arasındaki ilişkiler için şu linkte de ilginç bilgiler bulabilirsiniz: http://www.tarot19.com/burclarin-cinleri1.htm

Özellikle Kuran'da göğe, burçlara, Tarık yıldızına, Süreyya (Necm) yıldızına, geceye, gündüze vb. yemin edilmiştir ve bu tip astronomik yeminler de islam öncesi dönemde "kâhin yeminleri" türüne girmektedir (Bu konuda özellikle Theodor Nöldeke "Geschichte des Qorans" isimli çalışmasında bazı önemli tespitler yapılmıştır)

Şimdi bu kâhinlik ve kehanet ile ilgili konuya daha da bir açıklık getirmek için Doç. Dr. İlyas ÇELEBİ'nin KUR'ÂN VE SÜNNETİN OKÜLTİZME BAKIŞI ( http://www.isavvakfi.org/pdf/585/585_6.pdf ) isimli makelesinden alıntılar yaparak devam edelim. Okuduğunuzda o dönemin kâhinleri ile Muhammed arasında o kadar çok benzerlik bulacaksınız ki, Muhammed'in peygamber olmadan önce aslında kâhin olduğu yolundaki bütün o döneme ait eleştirilere hak vereceksiniz:


"Kehanet, sözlükte gayptan haber vermek, falcılık etmek, bakıcılık yapmak anlamlarına, kâhin ise falcılık yapan, gayptan haber veren yanında, insanın işlerini gören ve ihtiyaçlarını karşılayan kişi, derin ara araştırmalara dayanan bilgilere sahip bilgin, müneccim ve tabib anlamlarına gelir. Â*Araplarda kehanet, dışarıdan alınmış ilimlerden (ulûm-i dahileden) olmakla beraber, onların metafizik anlayışlarına uygun ve kullanım olarak da yaygın Â*bir yöntemdi. Araplar kehaneti duyular ötesi âleme ilişkin bir olgu olarak görmekte ve bu âlemde kendilerine en yakın varlık olarak da cinleri kabul etmekteydiler. Bu nedenle de cinlerle insanlar arasında bir ilişki kurulabileceğini düşünüyorlardı . Onlara göre cinler dünyaın idaresinde Tanr 'nın yardımcılar konumundaydılar ve insanların hayatında ilahlardan daha etkiliydiler. Araplar, saadete onların yardımıyla ulaşabileceklerine ve felaketlerden de onların aracılığıyla korunabileceklerine inanıyorlardı. Bu nedenle onlar için ruhlarla irtibatlı olan ve onlar emir altına alan kâhinler önemli kişilerdi.

Araplar, şairler ve kahinlerin reîy, tâbi', sahib, mevlâ, velî veya karîn ad verilen cinlerinin bulunduğunu, bunların semaya tırmanıp meleklerin kendi aralarında yaptıklar konuşmaları dinleyerek duyduklar haberleri kahinlere ulaştırdıklarını, onların da bu haberleri kahinlere bildirdiklerini kabul ediyorlardı . Nitekim ünlü Arap edebiyatçısı ve düşünürlerinden Cahız yalancı peygamberlerden olan Müseylime'nin "reiyye" sahibi bir kahin olduğunu kaydeder. Mâverdî, Hz. Peygamber'in gönderildiği günlerin arifesinde beşairü'n-nübüvve çerçevesinde ondan haber veren kahinlere örnekler verir. Araplar arasında birçok ünlü kahin ve kahine vardı. Bunların en eskileri tek eli, tek gözü ve tek ayağının bulunduğu ve yarım insan şeklinde olduğu kabul edilen Şık ile Â*kafatası kemiği dışında vücudunda kemik bulunmadığı ve kumaş gibi dürülen bir et parçasından ibaret olduğu iddia edilen Satîh'tı.

Kahinler, kehanette bulunurken secili ve kafiyeli sözler, kısa ve ahenkli cümlelerden oluşan ifadeler, karışık ve muğlak bir dil kullanırlar,yer, gök, ay,güne ,gece,gündüz gibi varlıklar üzerine yemin ederek sözlerini teyit ederlerdi.

Kahinlerin, Cahiliye Araplarının hem özel hem de toplumsal hayatla ilgili kararlarında önemli bir yeri vardı . Her çeşit ihtilafın çözümü, rüyaların tabiri, yitiklerin bulunmas, zina, hırsızlık ve adam öldürme gibi cürümlerin tespiti ve hastalara şifa bulunmas için onlara başvururlar, bir kabileye savaş ilan edecekleri zaman onlara danışırlar, aile anlaşmazlıklarında hakemliklerine müracaat ederlerdi. Onlar, gayptan haber veren ve büyü yapan kişileri peygamberlere denk gördükleri için, peygamber olarak gönderilen Hz. Muhammed'i kâhinlik ve sihirbazlık yapmakla itham etmişlerdi.

Evet, benzerlikler çok fazla. Bunlar:

1- Kâhinlerin gelecekten ve gaipten (bilinmezden) haber vermesi: En tipik kâhin görevidir. Hem Kuran bazında hem hadislerden anladığımız kadarıyla Muhammed bu iki görevi de fazlasıyla yerine getirmiştir.

Gelecekten haber vermesi ile ilgili olarak Rum suresi tipik bir örnektir. Ayrıca Mekke'nin Fethi, Kudüs'ün, Şam'ın, Irak'ın fethedileceği, Hayber'in Ali'nin eli ile alınacağı ve ümmetinne dünyanın en parlak yaşayışının veileceği ve Kisra'nın Kayser'in hazinelerine sahip olacakları, kaybolan devenin vadide bir ağaca takılı olarak bulunduğu, pişmiş koyunun zehirli olduğunu bilmesi vb. pek çok örnek islamcı yazralar tarafından dile getirilir. (İnternette rahatlıkla bulabilirsiniz) Ayrıca melekler, cinler, cennet, cehennem, mahşer, kıyamet vb. anlatımlar da "gaipten" bilgi vermek anlamına gelir. Bu açıdan bakınca kâhinlik ile peygamberlik arasında fazlaca da bir fark olmadığı anlaşılabilir.

2- Kuran'da gece, gündüz, yıldız, ay, güneş vb. göksel varlıklar ve olaylar üzerine yapılan yeminler kâhin yeminleridir. Kuran'daki yeminler batılı oryantalist araştırmacıların oldukça ilgisini çekmiş ve bu yeminlerin cahiliye kültüründeki yerini anlamak için oldukça fazla araştırma yapılmıştır. Varılan sonuç bu yeminlerin eski Arap kâhin yeminleri olduğu yönündedir. Daha önce söylediğim gibi bu konuda en önemli kaynak Theodor Nöldeke'nin "Geschichte des Qorans" isimli eseridir. Ayrıca aşağıdaki linkte de ünlü Hindli islam araştırmacısı H.Farahi'nin çalışmasını Â*bir özeti mevcuttur ve bu çalışmada Farahi bu yeminlerin sadece kâhin yemini değil bazı yeminlerin de şair yeminleri olduğunu da ifade etmektedir. Durum bu açıdan garip değildir çünkü daha önce de söylediğim gibi kâhinlik şairliğin bir üst aşamasıdır ve kâhinler aynı zamanda şairleridir. Bizim şimdilik en azından "göksel" olaylar ve cisimler üzerine yapılan yeminlerin kâhin yeminleri olduğunun kesin olarak söylememiz yeterlidir.

http://www.islamic-awareness.org/Quran/Q_Studies/Miroaths.html

Not: Kuran'daki yeminler ile ilgili ayrı bir başlık açıp bu konuyu da inceleyeceğim.

3- Â*Kâhinler, kehanette bulunurken secili ve kafiyeli sözler söyler, kısa ve ahenkli cümlelerden oluşan ifadeler, karışık ve muğlak bir dil kullanırlar" cümlesi de tıpa tıp Kuran'a uygundur. Kuran'da seci'li söz yani cümlenin içindeki kafiye düzenin varlığı zaten Kuran'da mevcuttur. Bir seci örneği (divan edebiyatından):

Gözlerin nûr-u, gönüllerin sürûr-u; başımızın tâc-ı, dil ehlinin mirâc-ı Â*

Fuzuli Mecnun bakışlı, Leyla edalı, vefalı, hummalı, kara sevdalı, ihtişamlı bir aşkın şairidir.

Ayrıca karışık ve muğlak bir dil kullanımı da mevcuttur. Bir çok ayet kendisini tamamlamaz ve tek cümlenin üç ayrı ayete bölünmesi gibi bazen de Â*üç-beş-on ayrı cümle tek bir ayette toplanmıştır. Kuran'daki kendisini tamamlamayan ayetler nedeniyle mealciler parantez içi açıklamalar kullanmak zorunda kalırlar.

Ünlü Alman islam araştırmacısı Theodor Nöldeke'nin bu konuda da önemli çalışmaları vardır ve bir çok yerde kelimelerin fâsıla, kafiye ve seci'yi sağlamak için olağan yazılışlarının değiştirildiğini ayetlerin sonradan düzene sokulmak amacı ile yama tipi ilaveler yapıldığını ve Kuran'daki bir çok anlatım bozukluğu ve cümle kırıklıklarının bu tip zorlamaların sonucu olduğunu örnekler vererek açıklar. Ayrıca eski Arpa şiirinde görülen ani geçişler, konudan konuya atlamalar, yeni bir konuya girdikten sonra adım adım eski konuya geri dönmeler, ani öfke ve heyacan patlamalarının neden olduğu garip ifadeler ve entellektüel bir disiplinden yoksunluk, soğukkanlı düşünememe vb sebeplerden meydana gelen karmakarışık anlatımlar hakkında açıklamalar yapar. Bu Â*konunun detaylarına şimdilik girmiyorum.

Suyuti'nin el-Itkanı isimli eserinde bu iki kavram (fâsıla ve secî) detaylı olarak açıklanmıştır. Ayrıca orada da Suyuti secî'nin Arap kâhinlerinin kullandığı bir sanat olduğunu söylemiş ve ilginç bir yorumda bulunmuştur.

"Zannediyorum ki, onlar (secii'yi kabul etmeyenler) Kuran'da bulunan her durak yerine fasıla adı vermeye, harfleri birbirine benzeyen kelimelere seci dememeye sevkeden sebep kahinlerin sözlerinde bulunan vasıftan Kuran'ı uzak tutmaktı."

(Suyuti el-Itkan c.2 / s.262 Madve yayınları)

Ayrca daha sonra şunu söylemiş:

"Kuran'ın secî şeklinde gelmesi kendisinin secî olmasını gerektirmez."

Belli ki Â*İslam uleması Kuran'ın insan sözü olmadığını vurgulamak ve onun kâhin sözleri ile karıştırırlmaması gerektiğini söylemek için bu tip zorlama yorumlara gitmektedir.Ama bu noktada bile Kuran'da secî olduğunu teyid etmek zorunda kalmışlardır.

Fasıla ise cümlede mananın tamamlandığını gösteren durak işaretlerindeki, birbirine uygun harflerdir ve kelimenin Â*kendinden sonraki cümleden ayrıldığını gösterir. Bir bakıma ayetteki son kelimeye verilen isim de diyebiliriz. Fasıla konusunda Kuran çok fazla örenk sunar ve kuran'daki fasıla tek başına ayrıca incelenmesi gereken bir konudur.

Ama burada ilginç olan islam ulemasının fasılayı ilahi kelamın eşsiz bir belagat özelliği, Â*secii'yi de kâhin sözü kabul etmesi ve Kuran'da secii olmadığını ispatlama çabalarıdır. Aslında fasıla da secii de kahinlerin kullandığı belagat sanatının özelliklerindendir ve Kuran'da bol bol bulunur.

4- Her çeşit ihtilafın çözümü için hakemlik yapmaları: Â*Muhamed'in o kadar çok hakemlik görevi vardır ki sadece müşrikler değil yahudi kabileler arasındaki meselelerde de hakemlik görevi yapmıştır. Aynı zamanda peygamnerliğinden önce Kâbe ile ilgili dinsel anlaşmazlıklarda da hakemlik görevi yapmıştır. Bu konuda bir çok örne verebiliriz ama şimdilik detaylara girmiyorum.

5-Rüya tabiri: Muhammed'İn her sabah kendisiine gelen sahabelerin rüyalarını yorumladığını biliyoruz. Sadece sahabelerin değil kendi rüyalarını da vahiy rüyaları olarak yorumluyordu; öyleki Umre ziyareti için dört bin kişiyi ansızın Mekke'ye doğru yola çıkarması ve yolda Â*Hudeybiye antlaşmasının yapılması bile gördüğü bir rüya üzerine gerçekleşmişti. Ayrıca rüya vahiy yöntemlerinden birisi olarak islam ulemasınca kabul edilir.

6-Hastalara şifa bulmak daha doğrusu "tebabet" ilmi de kahinlerin görevleri arasındaydı.

Muhammed bu görevi fazlası ile ifa ediyordu. Şöyle ki:

Tükürükle hasta iyileştirmek

Bu konuşmadan sonra Ali Muhammed'e gelir. Ve Muhammed, Ali'nin gözlerine tükürür; tedavi eder. Hadiste, aynen şu anlamdaki sözler yer alır:

"Peygamber Ali'nin gözlerine tükürdü ve gözler hemen orada iyileşti. Öylesine ki , gözlerde hiç ağrı bulunmamış gibiydi." (Bkz. Buhari, e's -Sahih, kitabu'l-Cihad/102,143)

Üfürükle hasta iyilieştirmek

Hadislere göre Muhammed, bu yöntemle kırıkları, yaraları, kılıç yaralarını bile tedavi ediyordu. Yani okuyup üfleyerek:

Ekva oğlu Seleme Hayber'de bacağından vurulur. Muhammed'e gelir. Muhammed üç nefes eder, yani okuyup "üç kez üfürür" Selem'nin sorunu, ağrısı, acısı kalmamıştır. ." (Bkz. Buhari, e's -Sahih, kitabu'l- Meğazi/38 )

Yılan, akrep, böcek sokmalarında üfürük:

Malik Oğlu Enes anlatıyor :

-"Peygamber, böcek, akrep, yılan zehirlenmelerinde ve kulak ağrısında tedavi için okuyup üflemeye izin verdi." ." (Bkz. Buhari, e's -Sahih, kitabu't -Tıbb/26; Teçrid, hadis no:1929)

Daha fazla bilgi için http://www.islamiyetgercekleri.org/muhammedindoktorlugu.html Â*linkine bakabilirsiniz. Tabii bu bilgiler S.Ateş'in ve diğer islam ulemasının da kitaplarında da aynen geçmektedir. ( Kuran'a göre Hz. Muhammed'in Hayatı s.221)

Ayrıca Fettullah Gülen'in Sonsuz Nur c. 1 s.126-140 arasında Muhammed'in tabipliği ve tıp bilgisi Â*hakkında oldukça geniş bilgiler vardır. Bunlarda en tuhafı da çorbaya düşen sineğin iki kanadıın da çorbaya sokulması gerektiği çünkü kanatlarından birinde hastalık diğerinde şifa olduğu yönündeki tavsiyeleridir.

7- Bir kabileye savaş ilan edecekleri zaman onlara danışırlar: Bu konuda da Muhammed'in eline su döken yoktur. Bırakın savaş danışmanı olmayı bilhassa savaş kararlarını veren bir lider olmuştur. Ama islam öncesi Ficar savaşı gibi kabile savaşlarında ona danışılmış mıdır bilmiyorum ve zannetmiyorum. Daha sonra Medine döneminde etkisi ve gücü tamamıyla savaşları sayesinde artmıştır.



Daha da ilginç olanı peygamberlik iddiası ile ortaya çıkan Museylime'nin de hem şairlik hem de kâhinlik yapmış olmasıdır. Bu makalede geçen şu ifade dikkat çekici: "Araplar, şairler ve kahinlerin reîy, tâbi', sahib, mevlâ, velî veya karîn ad verilen cinlerinin bulunduğunu, bunların semaya tırmanıp meleklerin kendi aralarında yaptıklar konuşmaları dinleyerek duyduklar haberleri kahinlere ulaştırdıklarını, onların da bu haberleri kahinlere bildirdiklerini kabul ediyorlardı "Arap edebiyatçısı ve düşünürlerinden Cahız yalancı peygamberlerden olan Müseylime'nin "reiyye" sahibi bir kâhin olduğunu kaydeder."

Sadece Museylime değil, ridde ayaklanmalarının liderleri de hem şairdiler hem de peygamberlik iddiasında bulunmuşlardı. Bunlar Esved-i Â*Ansi, Â*Secâhi, Tuleyhe Â*el-Esedi, Zuttac Â*Kukayt Â*b. Â*Malik Â*el-Ezdi Â*dir.

Peki Museylime'nin kâhinliğinde kullandığı cini "reiyye" idi ise, Muhammed'in cini hangisi idi?

Bu makalede bahsedilen cinler Â*"reîy, tâbi', sahib, mevlâ, velî veya karîn" olarak isimlendirilmiş. Bu isimler aslında cinleri tür olarak belirten isimler değil daha çok "cinlerle girilen ilişkinin, yakınlığı, uzaklığı, niteliği" açısından verilen isimler.

Karîn/Karîne: Â*Bu kelime Kuran'da Nisa 38, Zuhruf 36'da Â*geçer. Â*"Onun yakın arkadaşı" (karînuhû). yahut "gizli ortak" olan herhangi bir şeyi gösterir. Bu ayetlerde "şeytanın yakın dostu, sırdaşı" anlamında kullanılmıştır. İlginç olan şudur ki: "Rabbim ona karşı bana yardım etti de Â*benim şeytanım müslüman oldu" (Müslim, Münafıkun, 11; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 115) diyen Muhammed bu hadisin orjinalinde "benim şeytanım" ifadesi için "karîne"yi kullanmıştır. (Bu hadisin tamamı yazımın daha aşağıdaki bölümlerinde mevcuttur) Bir başka hadiste de Muhammed, Adem'in şeytanının onu baştan çıkartmasına karşılık kendisinin şeytanının müslüman olmasını örnek göstererek Adem'den üstünlüğünü söylerken de bu "kârine"yi kullanır.


Reiyye: Raiyyet/reaya olarak; Türkçe'ye "riayet etmek" Â*şeklinde girmiştir. Sürü koyu gibi güdülmek, teba, kul, anlamında birisinin diğer tarafından yönetilmesi anlamlarına gelmekle birlikte Kuran'da "raina" olarak Bakara 104'de geçer.

Bakara104. Ey iman edenler, 'Raina-Bizi güt' demeyin. 'Unzurna-Bizi gözet' deyin ve dinleyin. Kafirler için acı bir azab vardır.


Tabi: Bildiğimiz "tabi olmak" veya "teba olmak" anlamlarında kulanılır.

Sahip: Sahibi olmak

Mevla: Â*Serbest bırakılmamış köle ve câriyenin sâhibi, efendisi anlamında da kullanıldığı gibi azad edilmiş köle anlamında kullanıldığı gibi,

Veli: Velisi olmak, (olumlu anlamda) koruyucusu ve sorumlusu olmak

İlginç bir durum çünkü bu kelimelerin hemen hemen benzer anlamlar verdiği ortada. Ve bu durum artık kâhinlerin cinler üzerinde hakimiyet kurduğunu ve onları kendilerine "tabi" yaptığını, veya kendilerine "riayet ettirdiklerini" veya onların velisi/mevlası/sahibi olduklarını anlatmakta. İşte bu yüzden Museylime de kendi cinine "reiyye" diyordu ve aynı Museylime çok yakında kendi peygamberliğini ilan edecekti. Belli ki bu isimler peygamberliğe geçme arefesindeki kâhinlerin cinlerine taktıkları isimlerdi.Artık bu aşama cinler üzerinde tam hakimiyet kurulduğu aşamaydı. Daha sonra Muhammed 'de cinler üzerindeki hakimiyetini onları müslüman yaparak ve insanlarla birlikte onlarında peygamberi olduğunu söyleyerek ifade edecekti.

Muhammed'in peygamberlik iddiasından sonraki cininin ismi Cebrail idi. Ve ilginçtir Cebrail sadece Muhammed ile değil Muhammed'in şair sahabeleri ile de ilgiliydi. Bu konuda M.Hamidullah İslam Peygamberi n.1045'de şu açıklamalar geçer:

(Burada hatirlatalim ki, Muhammed (AS) bir hadisinde, nazmettigi şiirler aracılığııyla Allah yolunda mücâdele eden sahabesi şair Hassân ibn Sabit gibi peygamber olmayan bir kimse için de bu terimi kullanmış ve bu şiiri yazdığı sırada Ruhu’l-Kudüs’ün kendisine yardıma geldigini beyan etmistir.)



Yine aynı kitabın 1202 no'lu paragrafında şu çarpıcı alıntlar vardır.
Resulullah (AS)’in çevresinde, Islâm dâvasini savunmak için daima şairler olurdu. Yine bir gün kendisi şu konuya dikkat çekmistir:

[b]“(Sair) Hassan ne zaman iman lehine şiirler kaleme alsa, Cibrîl ona yardım eder.” (Buhari 59:6)

Görüleceği gibi burada Cebrail sadece Muhammed'e değil onun şair sahabelerine de yardım etmektedir. Peki Cebrail neyi sembolize ediyordu? Muhammed sadece Cahiliyye döneminin pagan kültüründen etkilenmemişti aynı zamanda Hristiyanlık ve Musevilik gibi tek tanrılı dinler hakkında da bilgi sahibi idi ve nasıl ki cinleri o pagan kültüründen öğrendiyse Azrail, Mikail, Cebrail gibi melekleri de bu tek tanrılı dinlerden öğrenmişti. İşte onun yaptığı da bu pagan kültürü ile tek tanrılı dinleri harmanlamak olmuştu. Hem Musevilik ve Hristiyanlık ögelerini hem pagan ögelerini alacak (tabii Saabilik, Mecusilik, Zerdüştlük gibi dinlerden de etkilenmişti) Â*ama bu karışımdan yeni bir şey çıkarttığını iddia edecekti. Değişim sadece biçimseldi. Putları kırmıştı ama putataparların ne kadar kültürel, geleneksel alaışkanlıkları var ise onları olduğu gibi bu yeni dinin içine dahil etmişti. Onun getirdiği bu din tam anlamıyla "eklektik" bir dindi. Hani derler ya: "Topla gel, topla gel" arabaları park ettirirken işte Muhamamed'de aynı bu şekilde "toplayıp da" gelmişti.

Cebrail aslında bu cin kültünden kopuşun simgesiydi. Cin kültü yerini "melek kültü"ne bırakıyordu. Muhammed artık cinlerle değil Allah'ın en büyük meleği ile irtibat haline geçerek statü yükseltiyor ve kâhinlikten peygamberliğe doğru geçiş yapıyordu. Aslında değişen bir şey yoktu sadece isimler değişmişti ha cin ha Cebrail ne farkederdi ki? Sonuçta onun ilham aldığı bir duyu ötesi bir varlık mevcuttu ve böyle bir duyu ötesi varlıkla irtibatta olmak pagan dönemin cin okültizminin doğal seyrinde mevcuttu ve Muhammed bir şair ve kâhin olarak cinlerle kurduğu irtibatı her daim gizlemiş taa ki Cebrail ile irtibat kurunca bunu açıklamıştı. Daha doğrusu şairliğini ve kâhinliğini gizlemiş bunları peygamberliğinin içinde dışa vurmuştu.

Cin suresinin Â*Muhammed'in cinlere Kuran okumaya gitmesini ve onlarıdan bazılarını müslüman yapmasını anlatır. Oldukça ilginç bir davranış biçimidir bu çünkü Muhammed "insan ve cinlerin peygamberiyim" diyerek zaten artık cinlerin kontrolünde olmadığını ve onları kendi kontrolüne aldığını ifade etmişti. İşte bu noktada cinlerle dostluktan sırdaşlığa (yani şairlikten kâhinliğe) doğru geçiş daha ileriki aşamada tersine çevrilmiş bir durum yaratıyor, o güne kadar cinlerin kontrolünde olan insan zamanla eşitlik sağlıyor ve cinlerin önüne geçiyordu. Bu nokta yani cinleri kontrol altına alma noktası artık daha fazla cinlerle halvet etmenin manasızlığını da su yüzüne çıkartıyordu. Özde var olan "duyu ötesi bir valıkla iletişim" anlayışı sürmeye devam ediyor ama gelinen aşama artık cinleri kontrol altına almış olma aşaması olduğu için daha fazla onlara tâbi olan işlerle ilgilenmeyi de anlamsızlaştırıyordu. Cinler alt basamağın varlıkları idiler ve onlardan yardım alarak büyücülük, şairlik ve kâhinlik yapmak anlamsızdır ve statü yükselişine Â*parelel bir meslek bulmak gerek o da artık cinlerle bağını koparmış ve onları da kendisine itaat ettiren bir peygamberlik mesleğidir. Tabii Cebrail'de artık eski cinlerin yerine ikame olmuştur.

Muhammed'in cinlerini kontrol altına aldığına işaret eden tipik bir hadis aşağıda:

Hz. Âîşe (r.a) şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullah (s.a.s) bir gece yanımdan çıkıp gitti. Ben bundan dolayı kıskançlık duydum. Biraz sonra geldi ve benim kıskandığımı hissetti. Bana:

"Neyin var ey Âîşe, kıskandın mı?..." diye sordu. Ben:

"-Bana ne olacak, benim gibisi, senin gibi bir zatı kıskanmaz mı? dedim.

Resulullah:

"-Sana, şeytanın mı geldi?" dedi. Ben:

"-Ey Allah elçisi, benimle beraber bir şeytan mı var? dedim. O da:

"-Evet..." dedi

"-Her insanın yanında bir şeytan var mıdır? dedim." O da:

"-Vardır", buyurdular, Ben yine: "Seninle de mi ey Allah'ın Resulu?" diye sordum. şöyle buyurdu:

"-Evet. Fakat, Rabbim ona karşı bana yardım etti de Â*benim şeytanım müslüman oldu" (Müslim, Münafıkun, 11; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 115).

(Not: Burada kastedilen müslüman olmanın Muhammed'in peygamberliğini tasdik ve ona tâbi olmak anlamına geldiğini söylemeye bile gerek yoktur. Zaten Muhammed insanlara müslüman olun derken aslında "bana tâbi olun", "ben ne dersem onu yapın" demek istiyordu)

Hal böyle iken Muhammed'e yönelik büyücü-şair-kâhin türü eleştiriler onu çok sinirlendiriyordu çünkü o statüsünü yükseltmişti ve bu tip aşağı statü işareti tanımlamalar onun bu rütbe yükselişini göremeyen "körlere" mahsustu. Aslında peygamberlik iddiasını anlatma çabaları ve kendisinin peygamber olduğunu inkar edenlere karşı gösterdiği kızgınlığın kaynağı da bu idi. O yeni statüsünün tanınmasını istiyordu.

(Devam edecek)

sodomo--
11-04-2007, 16:22
Şairler ilham alır şiir yazarladı,
Kahinler bilgi alır kehanette bulunurlardı
Peygamberler ise mucizeleri ile kendilerini gösterirlerdi.

Muhammed'in mucizesi ise Kurandı çünkü o kitaba olağanüstü değer veriyordu.
Tabii parmağından su çıkartmak, yemek kabındaki yemeği çoğaltmak vb. gibi ilizyon gösterileri de yapıyordu aynı Museylime gibi ama neticede Musa'nın asasından yılan çıkartması gibi sıradan sihirbazlık gösterileri idi bunlar ve nereye kadar bu tip şovlar yaparak kendisini ispatlayabilirdi ki? (İpucu: Asa ve yılan benzer şekle sahiptirler)

Efendim, *kâhinlerin diğer adı "müneccim" idi. Münecccim, "necm" kökünden gelen bir kelime olup bu necm kelimesinin anlamı da "yıldız" idi. Yıldızların hareketlerinden hüküm çıkarmaya *o dönem "ilm-ü ahkâmi'n-nücûm" veya "ilmü'l-ahkâm" denilirdi. Bu yıldızlar ile fazlasıyla haşır neşir olan müneccimler (kâhinler) her insanın ayrı ayrı yıldıznamelerini çıkartabilirler http://www.tarot19.com/yildizname.htm ve pek çok *olayı önceden kişiye haber verebilirlerdi. Bunların bir diğer ismi de "ar'raf" ve "ahkâm" idi. Bu yıldızlar, burçlar, fallar ile ilgilenen astroloji ilmine "İlmü'n-Nücûm" ve "İlm Sınâat en-Nücûm" *denilirdi.

Saffat 88. Bunun üzerine İbrahim yıldızlara şöyle bir baktı. (Nazraten fi en-nücum)

Saffat 89. *Ben hastayım, dedi

İlginçtir ama Muhammed'de yıldızlar üzerine yemin ediyor ve onların ismine bir sure bile yazıyordu

Necm 1. Battığı zaman yıldıza andolsun ki;

Tipik bir kahin yemini. Daha önce de söylediğim gbi Kuran'daki yeminler iki gruba ayrılmıştır. Bunlar "şair yeminleri" ve "kâhin yeminleridir"

Bu yeminler konusunu ayrıca inceleyceğim ama şunu özellikle söylemek isterim ki, göksel olaylar üzerine yapılan yeminler kesin olarak *"kâhin yeminleri"dir.

Necm 2 Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve batıla inanmadı

Necm 3. *O,arzusuna göre de konuşmaz.

Necm 4. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.

Necm 5. Çünkü onu güçlü kuvvetli biri (Cebrail) öğretti.

Kâhinlerin cinleri var ise onun da Cebrail'i vardı.

İslâm'a göre geleceği Allah'tan başka kimse bilmez (En'am 59) idi ama Muhammed Rumların yenileceğini biliyordu. (Rum suresi) ve onun takipçileri onun bu müneccimlik(Kahinlik) özelliğini bir "mucize" gibi takdim ederek peygamberliğine delil gösteriyordu ama zaten müneccimlerin böylesine gelecek tahminleri o kadar fazla idi ki, hatta bu müneccimlerden bazıları daha Muhammed doğmadan onun geleceğini bile görmüşlerdi. *Muhammed şiir yazıyor ama "ben şair değilim" diyordu ve kehanetlerde bulunuyor ama "ben kâhin değilim" diyordu. Bu ne yaman çelişki idi ki?


İlginç bir kavram da Meczupluktur. Genellikle dine olan bağlılığı yüzünden akli dengesini yitirmiş olan insanlara yahut dergah ayinlerinde kendilerinden geçen dervişlere "Meczup" adı verilir. Meczupların en temel davranış biçimi ise Cezbe dir.

Tanrılar kahinin emrine girmezlerdi. Yalnızca dua ve yakarışlarına cevap verir, gerek uyanıkken, gerekse uyurken onun için bilinmezliğin kapılarını açarlardı, çeşitli işaretler ve rüyalarla ona yol gösterirlerdi. Bunun dışında diğer çağrı ve yakarışlara cevap vermezlerdi. Ancak sihir ve kehanet aracılığıyla gaibten haber verme, cezbe ve kutsal delilik aracılığıyla gaibden haber vermede farklılık arz ediyordu. Çünkü hem sihirbaz hem de kahine istedikleri, büyü ve dualarla istedikleri şeyle amaçlarının ne olduğunu biliyorlardı. Buna karşılık cezbeye tutulmuş kişi ya da kutsal deli, edilgen bir konumdaydı. Doğrudan doğruya kastetmediği ve belki de hiç anlamadığı halde dilinden birtakım kapalı ifadeler dökülürdü.
( http://www.sevde.de/Kuran-Tevsiri/Enam/Enam50.htm )

Muhammed vahiy alırken, ondan birşey kaçırmamak için, büyük bir dikkatle Cebrail’i takip ediyor ve bir yandan da onun söylediklerini tekrarlıyordu.

Kıyamet 16. (Resulüm!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma

Ona sihirbaz, büyücü dediler, meczup dediler, mecnun dediler, şair dediler, kâhin dediler ve o bunların hepsini reddetti.

Peki o bu reddiyesinde haklı mıydı? Yorumu sizlere bırakıyorum.

ozgur_beyin
08-11-2011, 00:32
güncelleme
moderatör arkadaşlar cin başlığıyla birleştirirse iyi olur

Ahlaksız
07-11-2013, 15:58
Süpersin sn.sodomo,süpersin :clap2:

İlk mesajlarda belirtilen Ali Yılmaz'a ait makale linkte;
http://eskidergi.cumhuriyet.edu.tr/makale/373.pdf

Linkte ilginç bilgiler var ve bu bilgileri zaten sn.sodomo analiz etmiş..

Muhammed'in cini var..Bu cinin ismi Cebrail..Cebrail bir cin ama asıl niteliği şeytan..(Adem'i kandıran İblis'in devamı niteliğinde bir şeytan..)

Muhammed'e vahiy ileten Cebrail bir şeytan..

Muhammed kendi statüsünü yükseltmek maksadı ile şeytan olan cinini,bir kerte yükselterek melek yapıyor..Bunu da ''şeytanım müslüman oldu'' diyerek yapıyor..

Yani Kuran denilen kitap,aslında şeytanın sözlerinden ibaret..:)

Muhammed'in kendisini şiirlerle hicveden kişileri öldürtmesi,şiirlerin o zamanki toplumda ne kadar önemli kabul edildiğini gösterir..Şiirlerin kayıt altına alınması da,Muhammed'in vahiy katiplerine vahyi yazdırması şeklinde lanse edilmiştir..(Yani Kuran filan yazdırılmıyordu,şiirler/sözler kayıt altına alınıyordu veya unutulmaması için ezberleniyordu..)Muhammed'in uzun zaman kendi başına dağda inzivaya çekilmesi ve sonrasında yaşananlar,Muhammed'in dengesini kaybetmiş birisi olduğunu kanıtlar..

Bu arada belirttiğim linkte,yazarın ilginç bir bilgisi var..Gerçekten ilginç:)
Şöyle;
Araplar şairleri “اﻟﺤﻲ آﻼب” (kabilenin köpekleri) olarak isimlendirirlerdi

Rafizi
26-12-2013, 17:45
Yine bu konuyla ne denmek istemiş anlayamadım. Yani maksat nedir ?

Yani, inanın ki, niyetim alay etmek degildir. Sadece, konuyu açan arkadaşımızın maksatının ne olduğunu anlayamadım. Tamam, digelim ki, İslam öncesinde de insanlar "cin"leri biliyordular. Zaten İslam öncesinde insanlar melekleri de, Allahı da, şeytanı da biliyordular. Yani, "bir şeyler İslam öncesinde biliniyordusa, Muhammaed bu bilgiler sayesinde Kuranı kendisi yazmış"mı demek istiyorsunuz ? :)

Rafizi
26-12-2013, 17:47
Şimdi " Muhammede büyü yaptılar" , "Muhammed kendini hicz eden şairleri öldürtdü" ve s. bu gibi bilgilerin sağlam kaynakları yok..BU da bir başka durum )

Ozden Kurt
06-08-2014, 14:57
Dilcilere göre, "kur'an" kelimesi, "kara'e" fiilinin ism-i mef-ul'üdür..

mef'ul ise, fiilden (yapılan işten) etkilenen kişi veya nesneyi gösteren kelimedir..
Nasıl ki Yazdı (كَتَبَ / ketebe) fiilinin mef'ulü "yazılmış" anlamına gelen "مَكْتُوبٌ / mektub" kelimesiyse,
aynı şekilde; okudu (قرأ / kara'e) fiilinin mef-ulü de "okunmuş" anlamına gelen "kur-an" kelimesidir...

Örnekse: Bir şairin yazdığı şiire "مَكْتُوبٌ / mektub", okuduğu şiire "قرآن / kur-an" denilebilir..
O halde şiir yazan şaire katib (yazıcı), okuyana ise, kar'i (okuyucu) diyebiliriz..

islam öncesi şairlerin okudukları şiirler için "kur-an" ifadesi kullanıldığına dair bir belgeye henüz rastlamış değilim. fakat bu şekilde bir isimlendirme lingustik açıdan pek ala mümkündür.

Formülümüz şöyle: Fiil + Fail = Mef'ul
- kara'e + kar'i = kur-an
- okudu + okuyucu = okunmuş
Bir başka örnek:
- ketebe + katib = [COLOR="Red"]mektub
- Yazdı + yazıcı = yazılmış


Buna göre "kur-an" lafzının, mevcut mushafın ilk ayetiyle doğrudan ilişkili olduğunu düşünebiliriz. zira ikra lafzı, kara'e (okudu) fiilinin emir kipidir. ikra emrini yerine getiren muhammedin okuduğu şeye de kur-an denilmiş olmalı.. Eğer ki ilk emir "ikra (oku)" değil de, "uktub (yaz)" şeklinde olsaydı, muhatemelen muhammedin eylemi sonuçunda ortaya çıkan şey "kur-an" değil, "mektub" olacaktı !

velhasılı, islamın kutsal kitabının özel ismi zannedilen kur-an, aslında özel isim değil, ancak "okunmuş" manasında genel bir isimdir (cins isim). Zaten konuyla ilgili ayetler de bunu net şekilde ortaya koyuyor:
Yunus 15:
Ayetlerimiz onlara açık açık okununca, bizimle karşılaşmayı ummayanlar, '[COLOR="Blue"]Bundan başka bir Kur-an getir' dediler.

Bu ayette görüldüğü gibi müşrikler, hz Muhammede başka bir kur-an getirmesini söylüyorlar. Eğer ki "kur-an" özel isim olmuş olsaydı, bu istek pek ala anlamsız olurdu.

üstelik "Bize başka bir kur-an getir" diyen muhalifler, Muhammedin peygamber olduğuna değil, Şair veya Kahin olduğunu düşünüyorlardı. Demek ki o dönemde hem şairlerin, hem de kahinlerin okuduklarına kur-an denilmekteydi. Yani onlar kar'i (okuyucu) olarak kabul edilmekteydiler... Bu tür bir isimlendirmenin lingustik açıdan da doğru olduğunu yukarda belirtmiştim...


Sonuç olarak şöyle düşünebiliriz:
Mevcut sosyokültürel yapı içerisinde okuyucu olmak büyük önem taşımaktaydı. Bu önemli şahsiyetlerden oluşan cemaate de kar'iyyun (okuyucular) denilmekteydi... Aslında söz konusu Kar'iyyun cemaati için, orta asya toplumlarındaki şamaniliğin, arap toplumundaki tezahürü de diyebiliriz; Nasıl ki kehanet, müneccimlik, şiir, şifacılık gibi hususlar, şamanizm'in alt başlıklarıysa, yine aynı konuların araplardaki üst başlığı Kar'iyyun olmalı...

Alak suresinin 1. ayetiyle ilgili, sahih kaynaklarda yer alan çok meşhur bir rivayete göre, cebrail gelip muhammede OKU dediğinde, Muhammed "Ben okuma bilmiyorum" diye cevaplamıştır. Oysaki "BİLMİYORUM" diye tercüme edilen kelime, orjinal (arapça) metinde yer almaz. Arapça bilenler verdiğim linkten kontrol edebilirler:
http://www.hadis.resulullah.org/index.php?s=oku&id=2787
Esas metinde geçen ifade "MA ENE BİKAR'İYYUN" şeklindedir. Bilindiği gibi "İYYUN" arapçada mensubiyet ifade eder. örnekse:
ma ene arabiyyun: Ben arap değilim
ma ene türkiyyun: Ben türk değilim
ma ene mekkiyyun: Ben mekeli değilim

Aynı şekilde kar'iyyun sözcüğü de okuyuculara mensubiyeti ifade etmektedir ! Yani aslında "Ma ene bikariyyun" diyen muhammed, "Ben okuyuculardan değilim" diyerek, KAR'İYYUN cemaatinden olmadığını söylemek istemiş olmalı.

Isaac Schneider
06-08-2014, 15:30
Müslümanken dini bozuyolar diye Arap kültürüne mesafeli yaklaşıyordum ama dinden çıkınca doğu kültürlerine merakım arttı önyargımı kırdım, yazı çok bilgilendirici olmuş teşekkürler.

Isaac Schneider
06-08-2014, 16:21
Bir de sorum var Arap tanrıları yunan tanrıları gibi birbiriyle savaşıyor mu?

Engse Hohol
07-01-2019, 05:18
✔ (https://tr.sputniknews.com/turkiye/201901061036956713-rtuk-cin-kelimesini-yasakladi-3harfliler-denilecek/) RTÜK Cin kelimesini yasakladı, cin yerine 3 harfliler denilecek !

✔ (https://twitter.com/sputnik_TR/status/1082016338015592448) "RTÜK yasakladığı için söyleyemiyorum çocuğun içinde 3 harfliler olduğu söylenmiş" diyen Müge Anlı, yayına bağlanan ve cin ifadesini kullanan psikiyatristi uyardı; "başımızı RTÜK ile belaya sokmayın, iki saattir boşuna mı 3 harfli diyoruz biz, cin demeyi yasakladı RTÜK, cin demeyin !

Turdur
07-01-2019, 05:27
✔ (https://tr.sputniknews.com/turkiye/201901061036956713-rtuk-cin-kelimesini-yasakladi-3harfliler-denilecek/) RTÜK Cin kelimesini yasakladı, cin yerine 3 harfliler denilecek !

✔ (https://twitter.com/sputnik_TR/status/1082016338015592448) "RTÜK yasakladığı için söyleyemiyorum çocuğun içinde 3 harfliler olduğu söylenmiş" diyen Müge Anlı, yayına bağlanan ve cin ifadesini kullanan psikiyatristi uyardı; "başımızı RTÜK ile belaya sokmayın, iki saattir boşuna mı 3 harfli diyoruz biz, cin demeyi yasakladı RTÜK, cin demeyin !

Bu kelimeyi kullanmasınlar, bu iyi bir karar.

Engse Hohol
07-01-2019, 05:34
Sırf bu kararla kalınsa iyi olabilirdi ama devamı gelecek. Sorgu melekleri ingilizce bilmedikleri için kabirde ve mahşerde sıkıntı çıkmasın diye akp ingilizce ders saatlerini kaldıracak müfredat 'dan. ve daha bi sürü uygulama var bunun gibi islami ayar bekleyen. kabirde geçmez mahşerde geçmez ingilizceyi cübbeli dile getirmişti, meclise gelmesi an meselesi.

Engse Hohol
11-01-2019, 19:54
https://www.youtube.com/watch?v=nZj7rAX174c&feature=youtu.be

✔ (https://www.facebook.com/siyasetforumu/videos/2344494315779631/) Usa - Nasa cin besliyormuş - cin çalıştıran nasa!

Ömer özkaya anlatıyor : Turgut özal'ın yardımcılarından Yalçın koçak bey'in yaşadığı bir hadise;

Nasa çalışanı bir amerikalı yalçın koçak'a geliyor.
- Yalçın bey, ben nasa'da çalışıyorum. sizden ricâm, sakarya'da tanıdığınız bir hoca varmış, beni ona gönderir misiniz?
- Yalçın koçak "konu nedir" diyor nasa çalışanı amerikalı'ya.
Nasa çalışanı "biliyorsunuz uzayda bir hayli uydularımız var ve bunlar zaman zaman arızalanıyorlar. biz bu uyduların tamirinde cinlerden istifade edebilir miyiz? ben sakarya'da ki hocanızla bunu konuşmak istiyorum" diyor.

Yalçın koçak nasa çalışanını hemen sakarya'da ki cinci hoca'ya götürüyor!

ForumKirpisi
11-01-2019, 20:48
https://www.youtube.com/watch?v=nZj7rAX174c&feature=youtu.be

✔ (https://www.facebook.com/siyasetforumu/videos/2344494315779631/) Usa - Nasa cin besliyormuş - cin çalıştıran nasa!

Ömer özkaya anlatıyor : Turgut özal'ın yardımcılarından Yalçın koçak bey'in yaşadığı bir hadise;

Nasa çalışanı bir amerikalı yalçın koçak'a geliyor.
- Yalçın bey, ben nasa'da çalışıyorum. sizden ricâm, sakarya'da tanıdığınız bir hoca varmış, beni ona gönderir misiniz?
- Yalçın koçak "konu nedir" diyor nasa çalışanı amerikalı'ya.
Nasa çalışanı "biliyorsunuz uzayda bir hayli uydularımız var ve bunlar zaman zaman arızalanıyorlar. biz bu uyduların tamirinde cinlerden istifade edebilir miyiz? ben sakarya'da ki hocanızla bunu konuşmak istiyorum" diyor.

Yalçın koçak nasa çalışanını hemen sakarya'da ki cinci hoca'ya götürüyor!

Güneşin radyasyonundan cihazları korumak için Çinlerden faydalanabiliriz. Huawei çalışıyordu.

Engse Hohol
13-01-2019, 18:23
https://www.youtube.com/watch?v=rqfdaS4l26Q

Din çeşiti fark etmeksizin tüm cinler yalnızca dini inanç taşıyanlara musallat oluyor, o yüzden din taşımanın cin saldırısına olanak tanıdığını unutmayın.

Ahlaksız
08-11-2020, 20:18
M.Ö.7.yüzyılda Babil'de (bugünün Irak'ı) yazılmış,Enuma Eliş(vaktiyle yukarıda) destanında,bu cinlerden bahsedilmektedir..

142. sürerek önü sıra fırtına cinlerini, yusufçuğu ve [bi]zonu

29. sürerek önü sıra bora cinlerini, yusufçuğu ve bizonu,

Şurada daha anlaşılır;

111. Hapsetti onları Marduk, silahlarını da kırdı.
112. Ağın içinde yatarlardı, tuzağa yakalanmış;
113. köşelere saklandılar, yakına yakına hallerinden;
114. gazabına uğradılar Han'ın zindana tıkılarak
115. Tiamat'ın dehşet salıcı görkemle donattığı on bir (tür) yaratığa,
116. cinler sürüsüne gelince, coşkuyla önünden giden,
117. zincire vurdu (onları), [bağladı(?)] kollarını [biribirine(?)];
118. (tüm) direnmelerine karşın [çiğ]nedi onları ayak altında.