PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Ölüm


Mileena
21-12-2015, 21:55
Bugün, takip ettiğim bir blog yazarının çocuğunu kaybettiğini öğrendim. Arkadaşım(Müslüman) hayli etkilendi ağlayacak gibi oldu. Bense daha ziyade donup kalmıştım.

Ders sonrası durumu konuştuk. Arkadaşım durup durup "Melek oldu işte. Doktor hatası da var ama ömrü o kadarmış." vesaire cümleler kurmaktaydı. Dinden kurtulmanın her zaman özgür,rahat hissettirmediği anlardan birini ilk kez yaşıyordum. Zira inanç sahibine -ne derece- teselli veren (!) rahatlatan cümleler. Fakat bizim gibilere?

Tabii ki hiçbir şey söylemedim. Fakat ölüm, inanmayanlar için daha ağır olsa gerek. Bir ödül bir teselli yok. Sizi uyuşturan o acıya alışmanızı sağlayan bir şey ortada. Sadece toprağa karışmak var.

İşte o zaman Turan Dursun'un sözü geliyor aklıma: "Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim?" o zihnimde değişiyor: "Uyuşmak adına gerçekle yüzleşmeyeyim mi?"

Biraz dağınık oldu ama kusura bakmayın.

Yıldıztozu
21-12-2015, 22:54
Ölümlü canlılar olmaktan memnunum. Sonsuz hayat istemezdim. Sonsuz olsaydı amaçsız ve değersiz olurdu. Sonsuz hayat işkence olurdu. Ölüyor olmak bir nimettir aslında.
Burada önemli olan yaşam kalitesi ve yaşam süresi. Olabildiğince uzun ve kaliteli yaşayıp tatmin olduktan sonra ölmek isterim. Tatmin olmadan ölecek olsam bile bunun üzüntüsünü yaşayamayacağım çünkü ölmüş olacağım. Yani ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum.
Sevdiklerimizin ölmesine gelirsek; henüz çok sevdiğim birilerinin ölümüne şahit olmadım. Geçici bir üzüntü duyardım sanırım ama mantığımla hareket edeceğim için duygularımı bir kenara bırakarak aynı şekilde yaşamaya devam ederdim.
İnsanları çok fazla sevmemek lazım. Hiç kimseyi hayatımızda ''olmazsa olmaz'' konumuna getirmemeliyiz.

YeniAteist
21-12-2015, 23:07
Fakat ölüm, inanmayanlar için daha ağır olsa gerek. Bir ödül bir teselli yok. Sizi uyuşturan o acıya alışmanızı sağlayan bir şey ortada. Sadece toprağa karışmak var.

Dinden kurtulma evrelerinde ben de bu tip karmaşıklıklar yaşamıştım. Ömrüm boyunca şartlandığım Allah, Cennet, Cehennem vs. kavramların hiç birisi gerçek değildi. Büyük hayal kırıklığı olmuştu. Bu ilk dönemlerde insan "hayatın anlamı nedir" gibi soruları çokça soruyor.

Zamanla bu boşluk hissi, gerçeği bilmenin verdiği hazla yok olup gidiyor. Elbette bu hayal kırıklığının ve şaşkınlığın dozu, dinle ne kadar haşır neşir olduğunuza, şartlanmanın şiddetine bağlı. Ancak bir süre sonra muhakkak bu hayal kırıklıkları yok oluyor.

Dark_Prince
22-12-2015, 00:07
Ölümden sonra yaşam olması daha kötü, Tanrı olsaydı sadist olurdu(dünyanın hali ortada), ölünce acılardan kurtuluyoruz ama Tanrı olsaydı ve sadist çıksaydı sonsuz bir azap çekeceğimiz kesindi :) Allah'tan bahetmiyorum bu Tanrı Müslüman, Hristiyan , Ateist herkese azap çektirirdi :) Ya Tanrı böyle çıksaydı, hayatta acı çektiğimiz yetmiyor bir de ölümden sonra acı çek :)

Bebekken ölmek daha iyi aslında hiçbir yaşanmışlık, bağlılık yok, direk olarak huzura kavuşuyorsun, ben de bebekken ölmeyi isterdim mesela, dünyanın karanlığını görmeden ölüyorsun :)

Aleph
22-12-2015, 01:25
Bebekken ölmek daha iyi aslında hiçbir yaşanmışlık, bağlılık yok, direk olarak huzura kavuşuyorsun, ben de bebekken ölmeyi isterdim mesela, dünyanın karanlığını görmeden ölüyorsun :)

Ya hiç doğmamış olmak? Belki de en iyisi budur. Çocuk sahibi olarak doğacak çocuğa varlığı ve bilinci dayatmış oluyoruz. İnsan bilincinin üst noktası kendi varlığını sonlandırmak olabilir mi birgün, ne dersiniz?..

Aleph
22-12-2015, 01:55
Bir de VHEMT var; "Voluntary Human Extinction Movement" ─ entelektuel temelde insanin var olmamasi gerektigini savunan bir dusunce grubu, uremeye karsilar :)

Bu harekete kendimi yakın hissediyorum. İnsanlığı kurtaracak buluş kondom olabilir.. :) :thumb:

pianola
22-12-2015, 02:01
http://www.vhemt.org/whybreed.jpg
vhemt.org

upuaut
22-12-2015, 02:03
Ölümden sonra yaşam olması daha kötü, Tanrı olsaydı sadist olurdu(dünyanın hali ortada), ölünce acılardan kurtuluyoruz ama Tanrı olsaydı ve sadist çıksaydı sonsuz bir azap çekeceğimiz kesindi :) Allah'tan bahsetmiyorum bu Tanrı Müslüman, Hristiyan , Ateist herkese azap çektirirdi :) Ya Tanrı böyle çıksaydı, hayatta acı çektiğimiz yetmiyor bir de ölümden sonra acı çek :)

Bebekken ölmek daha iyi aslında hiçbir yaşanmışlık, bağlılık yok, direk olarak huzura kavuşuyorsun, ben de bebekken ölmeyi isterdim mesela, dünyanın karanlığını görmeden ölüyorsun :)


Hastasıyız; National Geographic'in "Piramitler" belgeselinin:

http://www.youtube.com/watch?v=0LgmFrPvKJE


Kesinlikle arşivlenecek bir belgesel. Zaten ben de öyle yapmıştım.

2004'ten beri Giza Piramitleri'nde çalışıyorum ve hala da çalışırım. Bu, belgeselde geçen KHUFU'nun piramiti olarak lanse edilen Büyük Piramit'te 11. yılım demektir. Orada çalışan bir köle 20 yıldır burada çalışmış idi ve her köle hayatında yalnızca bir piramitin inşaatında yaşayabilecek kadar ömre sahiptir (ki bu duruma Firavunlar da dahildir. Piramitler Çağı'nda yaşayan Mısırlılar'ın hemen hemen hepsi 40'lı yaşlarda ömrü bitiyor). Büyük Piramit hakkındaki bilgilerim KHUFU'dan çok ama çok fazladır ama yine de bu piramitte çalışmaktan kendimi alamıyorum. Bu soruyu kendime çok kere sormuşumdur: Neden bu piramitte bu kadar çok çalışıyorsun ve eline geçen ne?

Bilmiyorum; sadece bu piramitte çalışanlara ve tabii ki onun yaptırtana, KHUFU'ya yakın olmak karşı konulamaz bir istek gibi duruyor önümde. Zaten ben bıraksam bile, o beni bırakmıyor. Bir şekilde hayatıma karışıyor!

Şimdi bu kadar kısa bilgiden sonra yukarıdaki belgeselle birlikte şu bilgiyi net bir şekilde verebilirim: Büyük Piramit KHUFU'nun ölüm ötesi yolculuğu için yapıldı ve M.Ö. 2500'lerdeki din anlayışına göre, KHUFU'nun ruhu Kral Odası'ndaki şaftlar vasıtasıyla Tanrılar'ın oturduğu yıldızlara yolculuk için yapılmıştı. Bu yüzden KHUFU öldükten sonra Rahipler tarafından bir güzel mumyalanır ve iç organları (kalp hariç. Çünkü bu organ duyguların ve düşüncelerin merkezi olarak vücutta bırakılıyor) herbir Tanrı'yı temsil eden kanopik kutulara konulur (Bkz. Belgeselin başına ve sonuna).

Biliyorum; KHUFU'nun Ahiret yolculuğu, ölümden sonra Tanrılar tarafından dirilteceğine ilişkin inançlar günümüzde saçma gelebilir ama o günkü Mısır dini bunları emrediyordu. Fakat ne ilginçtir ki bu dinsel ritüeller daha sonra İbrahimi dinlerin temel taşları olmuş ve günümüzde de aynen devam eder!

Bilirsiniz; KURAN Ahret ilgili ayetlerden çok, günlük yaşamla ilgili sosyal yaşamı düzenleyen ayetler içerir. Ama Büyük Piramit, bunun tam tersini yapar!

İşte belgeselde hepimizi şoke eden tarafı da burası zaten!

upuaut
22-12-2015, 03:40
Arkadaşlar, az önce seyrettiğim,

http://www.youtube.com/watch?v=bvYrx23Gd38

belgeselin 4:56'sında Giza Piramitleri'ndeki 11 yıllık uğraşım hakkında çok çarpıcı bir keşif ve sonuçla karşılaştım.

Büyük keşifler daima bir kaza sonucu çıkar. Buna göre Kazı Başkanı Kemal el Malak da, 1952'de Büyük Piramit'in güney tarafını temizleme çalışması esnasında şans eseri yerde çok dikkatlice yerleştirilmiş 4 büyük kireçtaşı blok bulurlar. El Malak, merak ederek bunlardan birinin içini delip altında ne olduğuna bakmak ister. Zahi Hawass'a göre, el Malak, deliğin içinden bakarken şöyle demiş: "Bu adam delikten içeriye baktığı zaman bana, 'Tarih kokluyorum' dedi"

Galiba başlangıçta anlam veremediğim/iz uğraşım/ız hakkında aradığımız şey, böyle bir şey olsa gerek!

Kurdistannn
22-12-2015, 10:21
Açıkçası ben ölümden sonra bir yaşamı istemezdim. Varsa bile seçenek sunulsa, yine de istemezdim. Düşünmesi bile çok sıkıcı.

Eğer bir gün yapay zekada istenen noktaya gelirsek (ki bu 150-200 yılda bulabilir), o zaman yerimizi robotlara bırakabiliriz. Zaten bir robot başka bir robotu yapabilecek ve muhtemelen insanoğlunun nesli tükendiğinde, evren var olduğu müddetçe robotlar hüküm sürecek.
Onlar düşünsün.

Dark_Prince
22-12-2015, 13:06
Ya hiç doğmamış olmak? Belki de en iyisi budur. Çocuk sahibi olarak doğacak çocuğa varlığı ve bilinci dayatmış oluyoruz. İnsan bilincinin üst noktası kendi varlığını sonlandırmak olabilir mi birgün, ne dersiniz?..

Aynen öyle dostum, ben üremeye kesinlikle karşıyım :) Saçma sapan duygulardan dolayı çocuk doğuruyorlar ama o çocuğa soran yok, çocuk mecbur yaşamak zorunda kalıyor, ne güzel hiçlikte kalmak varken, böyle pis bir dünyaya geliyor :) Hiçliğin kusursuzluğuyla dünya karşılaştırılamaz bile :)

İnsan bu dünyanın başına gelmiş en lanet şeydir, bence de bütün insanlık yok olmalıdır, keşke dünyaya büyük bir gök taşı filan çarpıp bizi tamamen bitirse :) İnsan gibi zararlı bir şey ben daha ömrümde görmedim :)

Olmekte sorun yok, yaslanmak problem.

"Hayat iskencedir"
─ Buddha



Oyle sevgili Aleph, Hint felsefi anlayisinda bu egilimin nihai formuna mokṣa derler, bunu da kurtulus olarak gorurler.

Bir de VHEMT var; "Voluntary Human Extinction Movement" ─ entelektuel temelde insanin var olmamasi gerektigini savunan bir dusunce grubu, uremeye karsilar :)

Evet yaşlanmak çok gıcık bir şey :) Kendimi yaşlı düşünemiyorum(forumdaki dedeler alınmasın) :) O grup burda olsaydı üye olurdum, tam benlik :)

Hastasıyız; National Geographic'in "Piramitler" belgeselinin:

http://www.youtube.com/watch?v=0LgmFrPvKJE


Kesinlikle arşivlenecek bir belgesel. Zaten ben de öyle yapmıştım.

2004'ten beri Giza Piramitleri'nde çalışıyorum ve hala da çalışırım. Bu, belgeselde geçen KHUFU'nun piramiti olarak lanse edilen Büyük Piramit'te 11. yılım demektir. Orada çalışan bir köle 20 yıldır burada çalışmış idi ve her köle hayatında yalnızca bir piramitin inşaatında yaşayabilecek kadar ömre sahiptir (ki bu duruma Firavunlar da dahildir. Piramitler Çağı'nda yaşayan Mısırlılar'ın hemen hemen hepsi 40'lı yaşlarda ömrü bitiyor). Büyük Piramit hakkındaki bilgilerim KHUFU'dan çok ama çok fazladır ama yine de bu piramitte çalışmaktan kendimi alamıyorum. Bu soruyu kendime çok kere sormuşumdur: Neden bu piramitte bu kadar çok çalışıyorsun ve eline geçen ne?

Bilmiyorum; sadece bu piramitte çalışanlara ve tabii ki onun yaptırtana, KHUFU'ya yakın olmak karşı konulamaz bir istek gibi duruyor önümde. Zaten ben bıraksam bile, o beni bırakmıyor. Bir şekilde hayatıma karışıyor!

Şimdi bu kadar kısa bilgiden sonra yukarıdaki belgeselle birlikte şu bilgiyi net bir şekilde verebilirim: Büyük Piramit KHUFU'nun ölüm ötesi yolculuğu için yapıldı ve M.Ö. 2500'lerdeki din anlayışına göre, KHUFU'nun ruhu Kral Odası'ndaki şaftlar vasıtasıyla Tanrılar'ın oturduğu yıldızlara yolculuk için yapılmıştı. Bu yüzden KHUFU öldükten sonra Rahipler tarafından bir güzel mumyalanır ve iç organları (kalp hariç. Çünkü bu organ duyguların ve düşüncelerin merkezi olarak vücutta bırakılıyor) herbir Tanrı'yı temsil eden kanopik kutulara konulur (Bkz. Belgeselin başına ve sonuna).

Biliyorum; KHUFU'nun Ahiret yolculuğu, ölümden sonra Tanrılar tarafından dirilteceğine ilişkin inançlar günümüzde saçma gelebilir ama o günkü Mısır dini bunları emrediyordu. Fakat ne ilginçtir ki bu dinsel ritüeller daha sonra İbrahimi dinlerin temel taşları olmuş ve günümüzde de aynen devam eder!

Bilirsiniz; KURAN Ahret ilgili ayetlerden çok, günlük yaşamla ilgili sosyal yaşamı düzenleyen ayetler içerir. Ama Büyük Piramit, bunun tam tersini yapar!

İşte belgeselde hepimizi şoke eden tarafı da burası zaten!

Aynen hocam piramitler insanı içine çekiyor resmen, ben de çok isterdim gidip yakından görmeyi, Işid yıkar mıkar :)

Aslında Kur'an'la aynı bu inançlar, yani hala inanılıyor, çoğuna saçma gelmez, tek fark Mısır tanrılarının yerini İslam'da melekler almış :)

Khufu bana bir yerden tanıdık geliyor ama çıkaramadım tam, sanki Yusuf belgeselinde Potifar ile birlikte Khufu'da mı vardır, oralardan bir yerden kesin duydum ben bu firavunu ama neredeydi hatırlayamadım şimdi :)

Bence böyle belgeselleri bir blogda filan yayınlamalısın hocam, en azından izlemediğimiz belgesellerden haberimiz olur :)

Dialectics
22-12-2015, 17:49
Bugün, takip ettiğim bir blog yazarının çocuğunu kaybettiğini öğrendim. Arkadaşım(Müslüman) hayli etkilendi ağlayacak gibi oldu. Bense daha ziyade donup kalmıştım.

Ders sonrası durumu konuştuk. Arkadaşım durup durup "Melek oldu işte. Doktor hatası da var ama ömrü o kadarmış." vesaire cümleler kurmaktaydı. Dinden kurtulmanın her zaman özgür,rahat hissettirmediği anlardan birini ilk kez yaşıyordum. Zira inanç sahibine -ne derece- teselli veren (!) rahatlatan cümleler. Fakat bizim gibilere?

Tabii ki hiçbir şey söylemedim. Fakat ölüm, inanmayanlar için daha ağır olsa gerek. Bir ödül bir teselli yok. Sizi uyuşturan o acıya alışmanızı sağlayan bir şey ortada. Sadece toprağa karışmak var.

İşte o zaman Turan Dursun'un sözü geliyor aklıma: "Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim?" o zihnimde değişiyor: "Uyuşmak adına gerçekle yüzleşmeyeyim mi?"

Biraz dağınık oldu ama kusura bakmayın.

Malesef doğa, evren yada fizik yasaları kimin ne kadar acı çektiği ile ilgilenmez. Çevrenizi gözlemleyin, dünyayı gözlemleyin ve "acı"nın zerre bir ehemmiyeti olmadığını göreceksiniz.

Örneğin hiç Ichneuman diye bir eşek arısı türü duydunuz mu? Kendi neslini nasıl devam ettiriyor bu arı biliyor musunuz? Bir tırtılı felç edecek şekilde zehirliyor. Daha sonra eşek arısı kendi yavru larvalarını tırtılın bedenine yerleştiriyor . Larvalar tırtılın içinde büyüyüp gelişiyor, ve doğduklarında direk canlı, taze ete kavuşuyorlar. Ancak bu yavrular, tırtılın içindeki en can alıcı organları hemen yemiyorlar, tırtılın taze kalması önemli. Önce yağlarını ve daha az hayati organlarını yiyorlar ve en nihayetinde tırtılı içeriden yemeyi tamamlayıp dışarı çıkıyorlar.

Zamanında Darwin, bu arı türü ile karşılaştığında afallamıştı. İyiliksever bir Tanrı'nın bu dünyayı yarattığı düşüncesiyle tamamen çelişen bir üreme biçimiydi bu. Böylesine acımasız bir metot ne diye vardı bu dünyada? "Acı", evrim için doğal seçilim için bir kriter değildir.

Sistem açısından bakacak olursanız açıkçası; felçli bir şekilde canlıyken iç organları yenerek ölmek, bir ceylan sürüsünde en yavaş koşan tüm o masumiyeti ve tatlılığıyla bir yavru ceylan olup aslanlar tarafından gırtlanmak ya da bir annenin küçük bebeğini abuk bir hastalık yüzünden kaybetmesi arasında hiçbir fark yok. Birbiriyle çelişmek, birbiriyle çatışmak, çatışa çatışa evrilmek, yeni bir sentez ortaya çıkarmak için önceki tezi yıkacak bir antitez üretmeye mecbur bir sistemde "acı" sadece yan etkidir.



"Ölüm, yaşamdan daha evrenseldir. Çünkü herkes ölür. Ancak herkes yaşamaz" demiş biri..

Bir bebeğin erkenden ölümüne dair duyduğumuz üzüntüyü teselli için bebeğin cennette melek olmasını neden isteriz? Bebeğin, yaşamayı hak ettiği ama yaşayamadığı bir hayatın karşılığı olarak, adeta uğradığı yaşam hırsızlığının bedeli olarak, cennette sonsuza kadar mutlu şekilde yaşaması gerektiğine neden inanmak isteriz?

Bebek öldüğünde zaten halihazırda oluşmamış bilinci ebediyen yok oluyorsa, bebek açısından fark eder mi bir şey?

Böyle bir durumla karşılaştığında(annenin durumuyla) bir ateistin yapabileceği en iyi şey, boktan talihine, evrenin bu şekildeki "acı"ya zerre ehemmiyet vermeyen ama buna rağmen bizim gibi "acı çekebilme" kapasitesinde canlılar ortaya çıkarma zulmüne küfretmek olsa gerektir...

upuaut
22-12-2015, 19:22
Khufu bana bir yerden tanıdık geliyor ama çıkaramadım tam, sanki Yusuf belgeselinde Potifar ile birlikte Khufu'da mı vardır, oralardan bir yerden kesin duydum ben bu firavunu ama neredeydi hatırlayamadım şimdi :)

Bence böyle belgeselleri bir blogda filan yayınlamalısın hocam, en azından izlemediğimiz belgesellerden haberimiz olur :)

Bir Holywood yapımı olan Sinuhe'nin hikayesinin anlatıldığı "The Land od Pharaohs (Firavunların Ülkesi)" filmi olabilir mi?

Mileena
23-12-2015, 00:08
Malesef doğa, evren yada fizik yasaları kimin ne kadar acı çektiği ile ilgilenmez. Çevrenizi gözlemleyin, dünyayı gözlemleyin ve "acı"nın zerre bir ehemmiyeti olmadığını göreceksiniz.

Örneğin hiç Ichneuman diye bir eşek arısı türü duydunuz mu? Kendi neslini nasıl devam ettiriyor bu arı biliyor musunuz? Bir tırtılı felç edecek şekilde zehirliyor. Daha sonra eşek arısı kendi yavru larvalarını tırtılın bedenine yerleştiriyor . Larvalar tırtılın içinde büyüyüp gelişiyor, ve doğduklarında direk canlı, taze ete kavuşuyorlar. Ancak bu yavrular, tırtılın içindeki en can alıcı organları hemen yemiyorlar, tırtılın taze kalması önemli. Önce yağlarını ve daha az hayati organlarını yiyorlar ve en nihayetinde tırtılı içeriden yemeyi tamamlayıp dışarı çıkıyorlar.

Zamanında Darwin, bu arı türü ile karşılaştığında afallamıştı. İyiliksever bir Tanrı'nın bu dünyayı yarattığı düşüncesiyle tamamen çelişen bir üreme biçimiydi bu. Böylesine acımasız bir metot ne diye vardı bu dünyada? "Acı", evrim için doğal seçilim için bir kriter değildir.

Sistem açısından bakacak olursanız açıkçası; felçli bir şekilde canlıyken iç organları yenerek ölmek, bir ceylan sürüsünde en yavaş koşan tüm o masumiyeti ve tatlılığıyla bir yavru ceylan olup aslanlar tarafından gırtlanmak ya da bir annenin küçük bebeğini abuk bir hastalık yüzünden kaybetmesi arasında hiçbir fark yok. Birbiriyle çelişmek, birbiriyle çatışmak, çatışa çatışa evrilmek, yeni bir sentez ortaya çıkarmak için önceki tezi yıkacak bir antitez üretmeye mecbur bir sistemde "acı" sadece yan etkidir.



"Ölüm, yaşamdan daha evrenseldir. Çünkü herkes ölür. Ancak herkes yaşamaz" demiş biri..

Bir bebeğin erkenden ölümüne dair duyduğumuz üzüntüyü teselli için bebeğin cennette melek olmasını neden isteriz? Bebeğin, yaşamayı hak ettiği ama yaşayamadığı bir hayatın karşılığı olarak, adeta uğradığı yaşam hırsızlığının bedeli olarak, cennette sonsuza kadar mutlu şekilde yaşaması gerektiğine neden inanmak isteriz?

Bebek öldüğünde zaten halihazırda oluşmamış bilinci ebediyen yok oluyorsa, bebek açısından fark eder mi bir şey?

Böyle bir durumla karşılaştığında(annenin durumuyla) bir ateistin yapabileceği en iyi şey, boktan talihine, evrenin bu şekildeki "acı"ya zerre ehemmiyet vermeyen ama buna rağmen bizim gibi "acı çekebilme" kapasitesinde canlılar ortaya çıkarma zulmüne küfretmek olsa gerektir...

O eşek arısı türünü okumuştum. Tırtılın felç olması olayını biliyordum ama bu kadar detaylı halini bilmiyordum. Felç olduğu yetmiyormuş gibi bir de yavaş-uzun-acılı bir ölüm süreci. Prometheus'u da anımsatmadı değil.

Acının bile bir haddi hesabı olmalı diye düşünmüyor değilim.
Veya insanlar, biz bu acıyı minimum düzeye indirebilmeliyiz. Dünya'ya gelmek için dilekçe vermedik. Fakat madem ki buradayız, bu bizim elimizde olan bir şey değil o halde en iyi şekilde yaşamaya çalışmalıyız Dünya'nın daha yaşanılabilir bir yer olması için yaşamalıyız, olmuyor olamıyor işte.

Velhasıl dinlerden kurtulmanın da getirdiği ağırlıklar var; bunlardan biri de gerçeklerle yüzleşmek. Yanımdaki "Melek oldu, ömrü o kadarmış." derken çığlık atmamak için kendini tutmak, teselli edecek, rahatlatacak tek bir kelimeniz olmadığı için kendinizi suçlu gibi hissetmek.

Aleph
23-12-2015, 00:16
https://www.my-wall-decal.com/img/ignorance_is_bliss_wall_decal_single.jpg

Dark_Prince
23-12-2015, 21:19
Bir Holywood yapımı olan Sinuhe'nin hikayesinin anlatıldığı "The Land od Pharaohs (Firavunların Ülkesi)" filmi olabilir mi?

Yok hocam sanki bir İslami filmde görmüştüm diye hatırlıyorum ama hatırlayamadım :) Khufu tanıdık geliyor nedense, acaba önceki hayatımda Khufu muydum :)

Dark_Prince
23-12-2015, 21:22
Velhasıl dinlerden kurtulmanın da getirdiği ağırlıklar var; bunlardan biri de gerçeklerle yüzleşmek. Yanımdaki "Melek oldu, ömrü o kadarmış." derken çığlık atmamak için kendini tutmak, teselli edecek, rahatlatacak tek bir kelimeniz olmadığı için kendinizi suçlu gibi hissetmek.

Yalanlarla teselli bulmaktansa gerçeklerle yürümek daha iyidir :) Lanet olası ben, yine bir özlü söze imza attım görüyo musunuz :)

Dialectics
21-02-2016, 23:57
İnsan sefaletinde bir anlam var mıdır? Örnegin bugun şu "agır roman" filmini izledim. Filmin sefil kahramanı keder dolu hayatının sonunda çareyi bileklerini kesmekte buluyorr ve o binbir türlü işkenceyle hayatını kaydirdiklari ve en sonunda da sevdigi kadını kendini o duruma düsüren adamın yatagında görme acısını yasadıgı hayatına son veriyor. Bu adam icin ölüm bir ödül degil mi? Özgürlüge giden bir yol degil mi?

Hepimiz hapiste olabilir miyiz?