istatistik
30-12-2015, 01:04
Evrim teorisinin merkezinde yatan düşünce yaşamın milyarlarca yıl önce ortaya çıktığı ve zamanla değişime uğradığıdır ve karşı konulamaz kanıtlar da bu gerçeği desteklemektedir. Bilim adamları evrimin detayları üzerine tartışmaya devam etse de yaşamın uzun bir hikayesinin olup olmadığı sorusu yaklaşık 200 yıl önce olumlu şekilde sonuçlandı. Yaradılışçı tezleri savunanların sandığının aksine yaşam 6.000 yıl gibi kısa biz zaman dilimine sıkışmış değildir.
Canlıların tarihi, zaman içindeki hayatın gerçek hikayesini anlatacak kadar yakın bir şekilde çoklu kanıtlar ile desteklenerek belgelenmiştir. Bu yazıda, hikayeyi yeniden oluşturmak için kullanılan bu kanıtların ana hatlarına değinilecektir. Bunlar;
Fosil Kanıtları
Homolojiler
Zaman ve Mekandaki Dağılımlar
Kanıt Örnekleri
Fosil Kanıtlar
Fosil kayıtları, bir araya getirildiklerinde son 4 milyar yıl boyunca meydana gelen evrimsel değişimlerin bir panaromasını meydana getirerek geçmişe anlık bir bakış imkanı sağlar. Ortaya çıkan anlık görüntü belki biraz bulanık olabilir ya da kimi yerlerinde eksiklikleri bulunabilir ancak fosil kayıtları yaşamın çok eskilere dayandığı ve zaman içinde değişime uğradığı konusunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
1a. Erken Fosil Keşifleri
17. YY’da Nicholas Steno, köpekbalığı dişleri ile “Dil Taşları” olarak bilinen taşlar arasındaki benzerliği fark ederek bilim dünyasını sarstı. Bu, fosillerin geçmiş yaşamın kayıtları olduğunu ilk anlayışımızdı. 200 yıl sonra Mary Ann Mantell, kocası Gideon’un iri bir iguanaya ait olduğunu düşündüğü bir diş aldı fakat sonradan dişin bir dinozora; iguanodon’a ait olduğu ortaya çıktı. Bu keşif, pek çok fosilin, artık aramızda olmayan yaşam formlarını temsil ettiği yönünde güçlü bir mesaj verdi.
1b. Fosillerden Elde Edilen Ek Kanıtlar
Bugün fosillerin tamamıyla farkına varmış olabiliriz ancak onlardan yeni bilgiler elde etmeye de devam ediyoruz. Her yeni fosil, yaşamın tarihini kavrayışımızı artıran ve yaşamın evrimsel hikayesi hakkındaki soruları yanıtlamamızı sağlayan ek bilgiler taşımaktadır. Örnek verecek olursak:
Etkileşimlerin Belirtileri:
Şekilde görülen Ammonoidea fosilinin üzerinde görülen delikler, bazı bilim insanlarınca, Ammonoidea ile aynı dönemde yaşamış bir deniz sürüngeni olan Mosasaur’un diş izleri olarak yorumlanmıştır. Ammonoidea üzerindeki hasar, Mosasaur’un diş ve çene yapısıyla ilişkilendirilmiştir. Bu görüşe katılmayan bilim insanları ise bu deliklerin Ammonoidea üzerindeki parazit yaşayan “Deniz Minaresi” canlısı tarafından oluşturulduğunu ileri sürmektedir. Araştırmacılar, bu hipotezi doğrulamak için Ammonoidea fosillerinin yanında Mosasaur fosillerini ve Deniz Minarelerinin davranışlarını da incelemişlerdir.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/1.gif?w=614https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/3.gif?w=614
Hücresel Seviyedeki İpuçları:
Fosil kayıtları bize antik canlıların gelişim evreleri hakkında da bilgi verir. Örnek resimde, ördek gagasına benzer çene yapılı bir dinozor olan Maiasaura’nın alt-yetişkin kalça kemiğinin enine kesiti görülmektedir. Beyaz lekeler, bunun hızlı elişen bir kemik olduğunu ortaya koyan, kemik içerisinde pek çok kan hücresinin dolaşmakta olduğunu göstermektedir. Resmin ortasında görülen dalgalı siyah çizgi ise büyüme çizgisidir ve hayvanın büyüme evresinde duraksadığı dönemleri ifade etmektedir.
1c. Ara Formlar:
Günümüz canlılarını torunlar olarak adlandırırsak, torunlar ile onların ataları arasında, ara düzeyler gösteren fosiller ve yaşam formlarına ara formlar denir ve canlıların zaman içindeki değişimlerini gösteren ara form olarak değerlendirilen çok sayıda fosil kaydı bulunmaktadır.
Örneğin Pakicetus (altta) modern balinanın erken atası olarak kabul edilmektedir. Pakicetuslar kara memelileri olmalarına karşın, kulaklarındaki ve işitme duyularındaki kimi özellikleri nedeniyle balinalarla ve yunuslarla akraba oldukları son derece açıktır. Yine kafatasında, burun deliklerinin konumları, kafatasının ön kısmında gözükmektedir. Günümüzde denizlerde dolaşmakta olan Gri Balinaların kafataslarında (altta sağda) burun delikleri kafatasının tepesinde yer almaktadır. Bu iki örnek incelendiğinde burun deliklerinin zaman içinde kafatasının ön kısmından tepe kısmına doğru gittiği sonucu çıkarılmaktadır ve bu durumda ara formların da görülmesi beklenir. Burada karşımıza Aetiocetus fosilleri çıkar ki, Gri Balinalar ve Pakicetus arasındaki ara forma çok güzel bir örnektir.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/5.jpg?w=614https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/4.jpg?w=614https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/6.jpg?w=614
Evrimi en detaylı ve kapsamlı şekilde açıklanan canlılardan biri de atlardır. Atların tek parmakları üzerinde yürümeleri oldukça detaylı fosil kayıtlarına ve dolayısıyla bir çok ara forma sahiptir.
Atların evrimsel geçmişine kısa biz göz atacak olursak: atın bilinen ilk atası, “Eohiphus(Hyracotherium)” isimli ve bir köpek büyüklüğünde olan bir hayvandır. Bu hayvanın, ön ayağında 4, arka yağında ise 3 işlevsel parmak bulunmaktadır. Bunların yanında, ön ayakta 1 ve arka ayakta da 2 körelmiş parmağın bulunması, bu canlının, evrimsel süreçteki atasının 5 parmağı olan başka bir hayvan olduğunu göstermektedir.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/at1o.jpg?w=614
İzleyen süreçte, bu canlı için dönüm noktalarından bir diğeri olarak değerlendirilebilecek noktada karşımıza “Mesohippus” çıkar. Bu kez vücut büyüklüğü bir koyun ebatlarındadır. Her ayakta (arka ve ön) 3 parmak bulunmaktadır. Nacak orta parmaklar, diğer parmaklara göre daha büyüktür ve vücudun yükünü çeker haldedirler.
Daha sonra karşımıza sırasıyla “Miohippus”, “Moryhippus”, “Parahippus” ve “Hypohippus” çıkacaktır. Miohippus ile orta parmak diğerlerine göre daha da büyük bir hal alarak vücudun ağırlığını taşımaya başlar. Ardından gelen diğer hayvanlarda ise orta parmaklar tüm ağırlığı çeker konumdadırlar. Her ne kadar orta parmak tüm yükü çeker durumdaysa da diğer 2 parmak hala ortadan kaybolmamıştır ve dıştan rahatlıkla görülebilir durumdadırlar.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/at2a.jpg?w=614
İzleyen süreçte, “Genç Miyosen” döneminde “Plihippus” ortaya çıkar ki günümüz modern atlarının pek çok özelliğini taşımaktadır. Her ayakta tek bir parmak bulunur. Daha sonra bu tür iki dala ayrılmıştır; “Hippariton(ki daha sonra nesli tükenmiştir)” ve bugünkü atların cinsini oluşturan “Equus”.
Günümüz modern atlarına kadar olan fosil kayıtları incelendiğinde, ağız ve diş yapısından tutun da, bacak ve toynak yapısına kadar atların uğramış olduğu tüm dönüşümler açıkça görülmektedir. Bu bakımdan, özellikle ayaklarda bulunan diğer parmakların ortadan kaybolması, tüm işi orta parmağın yüklenmesi, bir organın nasıl köreldiği konusundaki en net örnek olarak düşünülebilir. Öyle ki, sürecin sonunda organ ortadan kalkmıştır.
2. Homolojiler
Evrim Teorisi, birbirine akraba canlıların ortak atalarından kaynaklanan benzerlikler göstereceğini öngörür. Bu gibi akrabalıklardan kaynaklanan benzerlikler “Homoloji” olarak adlandırılır. Homolojiler, birbirinden farklı canlıların anatomilerinin karşılaştırılması, hücresel benzerliklerin ve farklılıkların incelenmesi, embriyolojik gelişmeler üzerinde çalışma ve canlıda bulunan körelmiş yapıların/organların incelenmesi ile ortaya koyulabilir. Aşağıdaki bitkilerin fotoğraflarında yapraklar, akla ilk gelen yaprak şeklinden oldukça farklıdır.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/7.gif?w=614
Her bir yaprak oldukça farklı bir şekle ve işleve sahiptir, buna rağmen hepsi, ortak bir atasal formdan ortaya çıkmış homolog yapılardır. İbrik Çiçeği ve Venüs Sinek Kapanı sinekleri tuzağa düşürmek ve yakalamak için yapraklarını kullanır. Noel Yıldızının parlak kırmızı yaprakları çiçeğin taçyapraklarıymış gibi görünür. Kaktüs yaprakları ise bitkinin su kaybını önleyen ve otçullardan koruyan küçük dikenler şekline gelmiştir.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/8.gif?w=614
Homolojiye bir diğer örnek de tetrapodların (bacağı bulunan omurgalılar) ön ayaklarıdır. Kurbağalar, kuşlar, tavşanlar ve kertenkeleler, hepsinin, farklı yaşan şekillerini yansıtan, farklı ön ayakları vardır. Fakat bu farklı ön ayaklar aynı kemik setini paylaşırlar; humerus, Radius ve ulna. Bu kemikler, hepsinin ortak atası olan ve nesli tükenmiş olan Eusthenopteron‘da görülenler ile aynı kemiklerdir.
2.1 Anatomi:
Birbirinden ayrı organizmalar, kendi bedenlerinde, kendi tarihlerine ilişkin pek çok kanıt barındırırlar. Bu özelliklerin varlığını en iyi açıklayan teori ise evrimdir.
Domuzları, sığırları, geyikleri ve köpeklerin da dahil olduğu pek çok hayvan dewclaw (işlevsiz baş parmaklar) olarak adlandırılan indirgenmiş/küçülmüş, işlevsiz parmaklara sahiptir. Domuzlar 1. parmaklarını tamamen kaybetmiş, 2. ve 5. parmakları ise büyük ölçüde küçülmüş ve vücudu destekler nitelikte sadece 3. ve 4. parmakları kalmıştır. Evrim, bu tür yapıları “Körelmiş Organlar” olarak açıklar. Bunlar, daha fazla sayıda işlevsel parmağa sahip ataların geride bıraktığı kalıntılardır.
İnsanlar (ve maymunlar) derinliklerinden daha geniş göğüs kafeslerine sahiptirler ve kürek kemikleri arkalarında düzleşmiştir. Bunun nedeni bizlerin (maymunların da) kollarını kullanarak kendini dallardan sallandırabilen bir atadan geliyor olmamızdır. Diğer yandan, maymunlar ve diğer dört ayaklılar bizlerden farklı bir hareket etme şekline sahiptirler. Ayrıca dört ayaklılar dar ve derin göğüs kafesi, vücudun iki yanına konumlanmış kürek kemiklerine sahiptirler.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/9.gif?w=614
Hoatzin Tavukları, bazı tavuk ve deve kuşlarında da görülen pençe bulunan kanatlara sahiptirler. Bu durum, kuşların atalarının pençeli ellere sahip olduklarını göstermektedir.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/10.gif?w=614
2.2 Karşılaştırmalı Anatomi
Birbirine yakın akraba olan canlılar daha diğerlerine oranla daha fazla benzerlik gösterirler. Kimi zaman bu benzerlikler krokodiller ve timsahlar arasındaki gibi göze çarpar niteliktedir. Fakat diğer pek çok durumda benzerliklerin tam bir değerlendirmesi için çok ciddi çalışmalar gerekir.
Tetrapod İskeletlerinin Modifikasyonları:
Balinalar ve sinek kuşları ortak bir atadan gelen tetrapod iskeletine sahip iki canlıdır. Vücutları, yeni yaşam koşullarına/şekillerine adapte olurken, milyonlarca yıl süren evrimsel süreçte değişime uğramış(modifikasyon) ve bazı parçalar kaybolmuştur. Dış görünüşlerine bakıldığında bu iki canlının birbirinden çok farklı olduğu izlenimi ortaya çıkar. Ancak aralarındaki akrabalığın gösterilmesi oldukça kolaydır. Zaman içinde kaybolanlar hariç olmak üzere, iskelet sistemlerindeki neredeyse her bir kemiğe, diğerinin vücudunda karşılık gelen bir kemik vardır.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/11.gif?w=614
2.3 Gelişimsel Biyoloji:
Embriyolojinin gelişimi üzerine yapılan çalışmalar, günümüz canlılarının evrimsel süreçleri hakkında bilgi edinmemizi sağlar. Embriyonun gelişiminin bazı evrelerinde, bütünsel ya da tamamlanmamış şekillerde atalarına ait kimi özellikleri sergiler.
Yılanların Bacakları Olan Ataları:
Günümüz modern yılanlarının bazı türleri, embriyolarının erken dönemlerinde arka bacak oluşumlarına sahiptirler ancak bunları hemen kaybederler ve bacaksız yetişkinler halini alırlar. Yılanların gelişim evreleri üzerine yapılan ve arka bacağa sahip yılanların fosil kayıtları ile desteklenmiş araştırmalar, yılanların bacakları olan atalardan evrildikleri hipotezini desteklemektedir.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/13.jpg?w=614https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/12.gif?w=614
Dişsiz Balinaların Dişli Ataları:
Dişli balinalar, bu dişlere tüm yaşamları boyunca sahiptir. Dişsiz balinalar ise diş yapısına sadece fetüs halindeyken sahiptirler ve doğumdan hemen önce bu dişleri de kaybederler. Dişsiz balina fetüslerinin diş yapısına sahip olmaları dişsiz balinaların, diğer memelilerle ortak bir ataya sahip olduklarını gösterir. Bunun yanında, Geç Oligosen döneme ait ve dişsiz balinaların en erken ataları olarak kabul edilen Aetiocetus fosilleri de diş setlerinin tamamına sahip olup, evrimsel süreçte dişsiz balinaların dişlerini kaybettiklerini kanıtlamaktadır.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/14.jpg?w=614
3.3 Hücresel/Moleküler Kanıt:
Yaşayan her şey hücresel ve moleküler seviyede birbirine oldukça benzerdir. Bu temel benzerlikleri en iyi şekilde açıklayan ise evrim teorisidir: Canlılar ortak bir atayı paylaşır.
Hücresel Seviye
Tüm canlılar, genetik malzemeler, protein, yağ, karbonhidrat, tuz ve diğer maddeleri su içinde barındıran zarla çevrili hücre adını verdiğimiz yapı taşlarından meydana gelmiştir. Pek çok canlının hücresi yapı taşları ve haberci proteinlerin yapımında yakıt olarak şeker kullanır. Bu nedenle hayvan hücresi olsun, bitki hücresi olsun birbirine çok benzerdirler ve aşağıda da görülebileceği gibi birinde olmayıp da diğerinde olan sadece üç yapı bulundururlar.
Moleküler Seviye
Farklı türler, anatomik benzerliklerinin yanında genetik benzerliklere(homoloji) de sahiptirler. Örneğin yuvarlak solucanların genlerinin %25’i insanlarla ortaktır. Bu genler her türde az miktarda farklılık gösterir ancak dikkat çekici benzerlikleri ortak bir atadan geldikleri konusunda şüpheye yer bırakmaz. Aslında, DNA’nın kendisi, dünya üzerindeki tüm yaşamı ortak bir ataya bağlayan bir harmonidir. DNA ve RNA yaşayan her canlı için dört temele dayalı bir tariftir ve herhangi bir canlıdan, başka bir canlıya organik bir madde transferi yapıldığında, bu tarif, hiçbir şey olmamış ve kendi orijinal canlısının bünyesindeymiş gibi yeni konağının talimatlarına göre çalışmaya devam eder.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/17.gif?w=614
Zaman ve Mekandaki Dağılım:
Dünya üzerindeki yaşamın anlaşılması zamanın derinliğinin ve uzayın enginliğinin idrak edilebilmesini gerektirir. Dünya üzerinde meydana gelen tüm olayları kapsayan zaman dilimi insan ömrü ile karşılaştırıldığında insan ömrünün çok önemsiz bir zaman dilimine denk geldiği görülecektir.
Kronoloji:
Dünyanın yaşı ve üzerinde yaşayanlar iki tamamlayıcı kanıt zinciri ile belirlenir: göreceli tarihlendirme ve numerik (radyometrik) tarihlendirme.
İlişkili Tarihleme: fosilleri, tabaka olarak adlandırılan kaya katmanlarındaki yerlerine göre zamansal bir dizgiye koyar. Şekilde de gösterildiği gibi daha alt tabakalarda bulunan fosiller daha önce çökelmişlerdir ve daha yaşlı oldukları (bu prensip süperpozisyon/üstüne koyma olarak bilinir) kabul edilir. Ancak tabakaların yatay olarak konumlanmadığı ya da altüst olduğu kimi durumlarda bu yöntem kullanılamaz. Böyle durumlarda, birbirine bağıl tabakalarda yer alan fosillerin tarihlendirilmesi için uygulanan üç yöntemden biri kullanılır: fauna silsilesi, kesişen ilişkiler ve inklüzyonlar.
Tüm dünyadaki tabakaları karşılaştırarak ve üzerlerinde çalışarak hangisinin önce hangisinin sonra geldiğini anlayabilsek de fosillerin numerik yaşlarını tespit edebilmek için daha ileri kanıtlara ihtiyacımız vardır.
Numerik Tarihlendirme: Uranyum, potasyum, rubidyum ve karbon gibi radyoaktif elementlerin bozulma hızlarına dayalıdır. Çok yaşlı kayaların volkanik malzemelere göre tarihlendirilmeleri gerekir. Fosilin altındaki ve üstündeki volkanik küllerin yaşlarını hesaplayarak fosilin X’den daha yaşlı ancak Y’den daha genç şeklinde tarihlendirmesi yapılabilir. 50.000 yıldan daha genç tortul kayaçlarının tarihlendirilmesinde ise radyoaktif karbon bileşenlerinden yararlanılır. Jeologlar bu yöntemleri kullanarak, tüm dünyadan kayaların numerik yaşlarına dayalı bir zaman çizelgesi oluşturmuşlardır.
Coğrafya
Canlıların yerküre üzerindeki dağılımı hem canlıların hem de dünya yüzeyinin tarihi hakkında bilgi sağlar. Buradan elde edilen kanıtlar sadece evrim teorisiyle değil, plaka tektoniği de denilen kıta tabakalarının hareketi ile de tutarlıdır.
Keseli memeliler, Avustralya ve Yeni Gine’nin yanında Amerika’da da bulunurlar(Haritada kahverengi ile gösterilmiştir). Bu canlılar pasifik okyanusunu yüzerek geçmediler ya da Asya Kıtası üzerinde Amerika Kıtasını bulmak için bir araştırma gezisine çıkmadılar. Bu iki popülasyon arasında bir göç olduğunu gösteren hiçbir rota bulunmamaktadır. Peki o zaman bu keseliler nasıl oldu da orijinal yurtlarından dünyanın ta öbür ucuna varabildiler?
Keseli fosillerine, Güney Amerika ve Avustralya’nın yanı sıra Antarktika’da da rastlanmıştır. Geçtiğimiz birkaç on yıllık süreçte bilim insanları, günümüzde Güney Amerika olarak adlandırılan ana karanın, geçmişte Avustralya ve Antarktika’yı da içine alan Gondwana ismi verilmiş bir süper kıtanın parçası olduğunu ortaya koymuştur. Aşağıda yer alan kısa animasyonda da izleyebileceğiniz gibi Gondwana bundan 160-90 milyon yıl kadar önce parçalara ayrıldı. Bu nedenle, keseliler herhangi bir göç rotasına gerek kalmadan, üzerinde bulundukları kara parçası ile dünyanın farklı köşelerine sürüklenerek şimdiki yaşam alanlarını meydana getirdiler.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/13.gif?w=268&h=145https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/21.gif?w=250&h=145
Kanıt Örnekleri:
Yaşamın tarihi geçmişten günümüze gelen bir süreç olsa da günümüz organizmalarını anlamak için yakın geçmişe bakmanın yanında daha pek çok yöntem vardır. Tarımdaki yapay seçilim ya da laboratuvarlar çalışmaları, doğal seçilime yönelik örnek model sağlamaktadır. Ekosistemdeki organizmaların etkileşimlerini incelemek bize zaman içerisinde canlıların yaşama nasıl adapte olduklarını anlamada yardımcı olur. Deneyler ise seçilim ve adaptasyon avantajını gösterir. Ve Taksonomideki ortak ataya dayalı iç içe hiyerarşileri görmemizi sağlar.
4.1 Yapay Seçilim:
Yapay seçilim bize, doğal seçilimi anlamamızı sağlayan bir model sağlar. İnsanlar bunu binlerce yıldır evcilleştirdikleri daha iyi/verimli bitki ve hayvan türlerini seçerek gerçekleştirmektedir. İnsanoğlunun bu faaliyeti, uzun vadeli, geniş bir katılımın olduğu ve pratik bir deney ile türlerin seçilime tabi tutulmaları durumunda dramatik değişimlere uğrayacaklarını göstermiştir.
Aşağıda gösterilen köpekler eğer bugün keşfedilmiş olsalardı yüzlerce farklı tür altında sınıflandırılırlardı ve bu sınıflandırma kurttan oldukça uzak bir notada olurdu. Buna rağmen, muhtemelen pek çok köpek evcilleştirilmiş ortak ataları olan bir vahşi köpekten ayrı ayrı türediler ki dünya üzerinde şimdiki köpek türlerinden Daksund’a ya da Collie’ye benzeyen bir kurt olmaması bunu işaret etmektedir.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/31.gif?w=614
Bu gözlemler, seçilimin popülasyonlar üzerinde derin etkileri olduğunu ve canlıların atalarına nazaran oldukça farklı görünümler ve davranışlar geliştirebileceğini göstermektedir. Yapay seçilim bize doğal seçilimi anlamak için bir model sağlar. Bu, doğal koşulların popülasyon üzerinde seçilim etkileri olabileceğini ve doğal değişimlere neden olabileceğini göstermektedir.
4.2 Ekoloji:
Canlıların Evrimine Çevrenin Etkisi:
Verim teorisinde de öngörüldüğü üzere popülasyonlar çevrelerindeki değişime bir cevap olarak evrilirler. Herhangi bir ekosistemde, yaşamın devam etmesi için sonsuz sayıda ihtimal mevcuttur. Organizma bu durumdan faydalanabilecek genetik ekipmana sahip olsa da olmasa da böyledir.
Ev Serçeleri, Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya 19. YY’da ulaştılar. O zamandan bu yana popülasyon içindeki genetik varyasyon ve çeşitli habitatlardaki seçilim onlara kıtanın büyük bir kısmına yayılma imkanı sağladı. Kuzeydeki Ev Serçeleri, Güneydekilere göre daha büyük ve daha koyu renklidir. Daha koyu renkler açık renklere göre daha fazla güneş ışığı emer ve daha büyük olmak her bir birim hacim için daha az yüzey alanı sağlar ki bu ikisi de vücut ısısının kaybını azaltarak düşük sıcaklıklı iklimler için avantaj anlamına gelir Bu bir popülasyon içinde yaşanan kıtasal ölçekteki mikro-evrime güzel bir örnektir.
Popülasyonun Evrilmesine İlişkin Deneyler:
Kaliforniya Üniversitesinden John Endler, seçilimin çalışmasını net şekilde ortaya koyan deneyini Trinidad lebistesleri üzerinde gerçekleştirdi. Senaryo şu şekildeydi: Dişi lebistesler, çiftleşmek amacıyla renkli erkekleri tercih eder. Yırtıcı/avcı balıklar da aynı şekilde renkli erkek balıkları tercih etmektedirler ancak tamamen farklı bir amaç için; yeri belirlenmesi kolay besinler olarak. Akıntının yırtıcı/avcı balıklar açısından daha tenha olduğu kimi bölgelerinde erkekler diğer bölgelerdeki hemcinslerine göre daha renklidir. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, daha fazla yırtıcı/avcı bulunan bölgelerde ise erkek lebistesler daha az renklidir.
Dr. Endler yırtıcı/avcı balıkları daha az sayıda oldukları ve renkli lepisteslerin daha yoğun olduğu bölgelere taşıdığında, seçilim hızlı bir şekilde mat erkek lebisteslerden yana işlemeye başladı. Bu da göstermiştir ki herhangi bir popülasyon içindeki kalıcı varyasyon, çevresel koşulların değişmesi durumunda hızlı bir evrim için gerekli hammaddeyi sağlar.
İç İçe Hiyerarşiler:
Evrim, yaşayan tüm canlıların, bilim insanlarının iç içe hiyerarşiler (iç içe geçmiş kutular gibi) olarak adlandırdığı şekilde birbirleri ile akraba olduklarını öngörür. Akraba organizmalardan oluşan bir grup benzer karakteristikleri paylaşırlar ve bu karakteristiklerin sayısı akrabalık derecesi arttıkça artış gösterir. Bu durumu, şüphesiz yaşadığımız dünyada ve fosil kayıtlarında da gözlemlemekteyiz ve bu ilişkiler aşağıdaki şemada da gösterildiği gibidir.
Bu filogenide yılanlar ve kertenkeleler birbirlerine diğer hayvanlara olduğundan daha yakın akrabaymış gibi daha fazla özellik bakımından benzerlik göstermektedirler. Aynı şey krokodiller ve kuşlar, balinalar ve develer, insanlar ve şempanzeler için de söylenebilir. Yine de tarihte yeterince geriye gidildiğinde krokodillerin, kuşların, yılanların, kertenkelelerin, balinaların, develerin, şempanzelerin ve insanların aynı ortak atayı paylaştıkları görülür.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/4.gif?w=614
İnsanlar ve şempanzeler atadan gelen pek çok ortak özellik ile birbirlerine bağlıdırlar (%98.7). Fakat yaşam hiyerarşisinin daha derinlemesine bir ölçeklendirmesinde diğer primatlarla da şempanzelere oranla daha az da olsa pek çok ortak özellik taşıdığımızı görürüz. Daha da derinlerde diğer memelilerle, omurgalılarla ve hayvanlarla olan ortak özellikler karşımıza çıkar. Ve canlı dünyasına en geniş çerçeveden bakıldığında süngerler, petunyalar, diatomlar ve bakterilerle olan benzerlikler karşımıza çıkacaktır.
KAYNAK:
Berkley University Understanding Evolution, Lines Of Evidence: The Science of Evolution (http://evolution.berkeley.edu/evolibrary/article/0_0_0/lines_01)
Canlıların tarihi, zaman içindeki hayatın gerçek hikayesini anlatacak kadar yakın bir şekilde çoklu kanıtlar ile desteklenerek belgelenmiştir. Bu yazıda, hikayeyi yeniden oluşturmak için kullanılan bu kanıtların ana hatlarına değinilecektir. Bunlar;
Fosil Kanıtları
Homolojiler
Zaman ve Mekandaki Dağılımlar
Kanıt Örnekleri
Fosil Kanıtlar
Fosil kayıtları, bir araya getirildiklerinde son 4 milyar yıl boyunca meydana gelen evrimsel değişimlerin bir panaromasını meydana getirerek geçmişe anlık bir bakış imkanı sağlar. Ortaya çıkan anlık görüntü belki biraz bulanık olabilir ya da kimi yerlerinde eksiklikleri bulunabilir ancak fosil kayıtları yaşamın çok eskilere dayandığı ve zaman içinde değişime uğradığı konusunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
1a. Erken Fosil Keşifleri
17. YY’da Nicholas Steno, köpekbalığı dişleri ile “Dil Taşları” olarak bilinen taşlar arasındaki benzerliği fark ederek bilim dünyasını sarstı. Bu, fosillerin geçmiş yaşamın kayıtları olduğunu ilk anlayışımızdı. 200 yıl sonra Mary Ann Mantell, kocası Gideon’un iri bir iguanaya ait olduğunu düşündüğü bir diş aldı fakat sonradan dişin bir dinozora; iguanodon’a ait olduğu ortaya çıktı. Bu keşif, pek çok fosilin, artık aramızda olmayan yaşam formlarını temsil ettiği yönünde güçlü bir mesaj verdi.
1b. Fosillerden Elde Edilen Ek Kanıtlar
Bugün fosillerin tamamıyla farkına varmış olabiliriz ancak onlardan yeni bilgiler elde etmeye de devam ediyoruz. Her yeni fosil, yaşamın tarihini kavrayışımızı artıran ve yaşamın evrimsel hikayesi hakkındaki soruları yanıtlamamızı sağlayan ek bilgiler taşımaktadır. Örnek verecek olursak:
Etkileşimlerin Belirtileri:
Şekilde görülen Ammonoidea fosilinin üzerinde görülen delikler, bazı bilim insanlarınca, Ammonoidea ile aynı dönemde yaşamış bir deniz sürüngeni olan Mosasaur’un diş izleri olarak yorumlanmıştır. Ammonoidea üzerindeki hasar, Mosasaur’un diş ve çene yapısıyla ilişkilendirilmiştir. Bu görüşe katılmayan bilim insanları ise bu deliklerin Ammonoidea üzerindeki parazit yaşayan “Deniz Minaresi” canlısı tarafından oluşturulduğunu ileri sürmektedir. Araştırmacılar, bu hipotezi doğrulamak için Ammonoidea fosillerinin yanında Mosasaur fosillerini ve Deniz Minarelerinin davranışlarını da incelemişlerdir.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/1.gif?w=614https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/3.gif?w=614
Hücresel Seviyedeki İpuçları:
Fosil kayıtları bize antik canlıların gelişim evreleri hakkında da bilgi verir. Örnek resimde, ördek gagasına benzer çene yapılı bir dinozor olan Maiasaura’nın alt-yetişkin kalça kemiğinin enine kesiti görülmektedir. Beyaz lekeler, bunun hızlı elişen bir kemik olduğunu ortaya koyan, kemik içerisinde pek çok kan hücresinin dolaşmakta olduğunu göstermektedir. Resmin ortasında görülen dalgalı siyah çizgi ise büyüme çizgisidir ve hayvanın büyüme evresinde duraksadığı dönemleri ifade etmektedir.
1c. Ara Formlar:
Günümüz canlılarını torunlar olarak adlandırırsak, torunlar ile onların ataları arasında, ara düzeyler gösteren fosiller ve yaşam formlarına ara formlar denir ve canlıların zaman içindeki değişimlerini gösteren ara form olarak değerlendirilen çok sayıda fosil kaydı bulunmaktadır.
Örneğin Pakicetus (altta) modern balinanın erken atası olarak kabul edilmektedir. Pakicetuslar kara memelileri olmalarına karşın, kulaklarındaki ve işitme duyularındaki kimi özellikleri nedeniyle balinalarla ve yunuslarla akraba oldukları son derece açıktır. Yine kafatasında, burun deliklerinin konumları, kafatasının ön kısmında gözükmektedir. Günümüzde denizlerde dolaşmakta olan Gri Balinaların kafataslarında (altta sağda) burun delikleri kafatasının tepesinde yer almaktadır. Bu iki örnek incelendiğinde burun deliklerinin zaman içinde kafatasının ön kısmından tepe kısmına doğru gittiği sonucu çıkarılmaktadır ve bu durumda ara formların da görülmesi beklenir. Burada karşımıza Aetiocetus fosilleri çıkar ki, Gri Balinalar ve Pakicetus arasındaki ara forma çok güzel bir örnektir.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/5.jpg?w=614https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/4.jpg?w=614https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/6.jpg?w=614
Evrimi en detaylı ve kapsamlı şekilde açıklanan canlılardan biri de atlardır. Atların tek parmakları üzerinde yürümeleri oldukça detaylı fosil kayıtlarına ve dolayısıyla bir çok ara forma sahiptir.
Atların evrimsel geçmişine kısa biz göz atacak olursak: atın bilinen ilk atası, “Eohiphus(Hyracotherium)” isimli ve bir köpek büyüklüğünde olan bir hayvandır. Bu hayvanın, ön ayağında 4, arka yağında ise 3 işlevsel parmak bulunmaktadır. Bunların yanında, ön ayakta 1 ve arka ayakta da 2 körelmiş parmağın bulunması, bu canlının, evrimsel süreçteki atasının 5 parmağı olan başka bir hayvan olduğunu göstermektedir.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/at1o.jpg?w=614
İzleyen süreçte, bu canlı için dönüm noktalarından bir diğeri olarak değerlendirilebilecek noktada karşımıza “Mesohippus” çıkar. Bu kez vücut büyüklüğü bir koyun ebatlarındadır. Her ayakta (arka ve ön) 3 parmak bulunmaktadır. Nacak orta parmaklar, diğer parmaklara göre daha büyüktür ve vücudun yükünü çeker haldedirler.
Daha sonra karşımıza sırasıyla “Miohippus”, “Moryhippus”, “Parahippus” ve “Hypohippus” çıkacaktır. Miohippus ile orta parmak diğerlerine göre daha da büyük bir hal alarak vücudun ağırlığını taşımaya başlar. Ardından gelen diğer hayvanlarda ise orta parmaklar tüm ağırlığı çeker konumdadırlar. Her ne kadar orta parmak tüm yükü çeker durumdaysa da diğer 2 parmak hala ortadan kaybolmamıştır ve dıştan rahatlıkla görülebilir durumdadırlar.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/at2a.jpg?w=614
İzleyen süreçte, “Genç Miyosen” döneminde “Plihippus” ortaya çıkar ki günümüz modern atlarının pek çok özelliğini taşımaktadır. Her ayakta tek bir parmak bulunur. Daha sonra bu tür iki dala ayrılmıştır; “Hippariton(ki daha sonra nesli tükenmiştir)” ve bugünkü atların cinsini oluşturan “Equus”.
Günümüz modern atlarına kadar olan fosil kayıtları incelendiğinde, ağız ve diş yapısından tutun da, bacak ve toynak yapısına kadar atların uğramış olduğu tüm dönüşümler açıkça görülmektedir. Bu bakımdan, özellikle ayaklarda bulunan diğer parmakların ortadan kaybolması, tüm işi orta parmağın yüklenmesi, bir organın nasıl köreldiği konusundaki en net örnek olarak düşünülebilir. Öyle ki, sürecin sonunda organ ortadan kalkmıştır.
2. Homolojiler
Evrim Teorisi, birbirine akraba canlıların ortak atalarından kaynaklanan benzerlikler göstereceğini öngörür. Bu gibi akrabalıklardan kaynaklanan benzerlikler “Homoloji” olarak adlandırılır. Homolojiler, birbirinden farklı canlıların anatomilerinin karşılaştırılması, hücresel benzerliklerin ve farklılıkların incelenmesi, embriyolojik gelişmeler üzerinde çalışma ve canlıda bulunan körelmiş yapıların/organların incelenmesi ile ortaya koyulabilir. Aşağıdaki bitkilerin fotoğraflarında yapraklar, akla ilk gelen yaprak şeklinden oldukça farklıdır.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/7.gif?w=614
Her bir yaprak oldukça farklı bir şekle ve işleve sahiptir, buna rağmen hepsi, ortak bir atasal formdan ortaya çıkmış homolog yapılardır. İbrik Çiçeği ve Venüs Sinek Kapanı sinekleri tuzağa düşürmek ve yakalamak için yapraklarını kullanır. Noel Yıldızının parlak kırmızı yaprakları çiçeğin taçyapraklarıymış gibi görünür. Kaktüs yaprakları ise bitkinin su kaybını önleyen ve otçullardan koruyan küçük dikenler şekline gelmiştir.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/8.gif?w=614
Homolojiye bir diğer örnek de tetrapodların (bacağı bulunan omurgalılar) ön ayaklarıdır. Kurbağalar, kuşlar, tavşanlar ve kertenkeleler, hepsinin, farklı yaşan şekillerini yansıtan, farklı ön ayakları vardır. Fakat bu farklı ön ayaklar aynı kemik setini paylaşırlar; humerus, Radius ve ulna. Bu kemikler, hepsinin ortak atası olan ve nesli tükenmiş olan Eusthenopteron‘da görülenler ile aynı kemiklerdir.
2.1 Anatomi:
Birbirinden ayrı organizmalar, kendi bedenlerinde, kendi tarihlerine ilişkin pek çok kanıt barındırırlar. Bu özelliklerin varlığını en iyi açıklayan teori ise evrimdir.
Domuzları, sığırları, geyikleri ve köpeklerin da dahil olduğu pek çok hayvan dewclaw (işlevsiz baş parmaklar) olarak adlandırılan indirgenmiş/küçülmüş, işlevsiz parmaklara sahiptir. Domuzlar 1. parmaklarını tamamen kaybetmiş, 2. ve 5. parmakları ise büyük ölçüde küçülmüş ve vücudu destekler nitelikte sadece 3. ve 4. parmakları kalmıştır. Evrim, bu tür yapıları “Körelmiş Organlar” olarak açıklar. Bunlar, daha fazla sayıda işlevsel parmağa sahip ataların geride bıraktığı kalıntılardır.
İnsanlar (ve maymunlar) derinliklerinden daha geniş göğüs kafeslerine sahiptirler ve kürek kemikleri arkalarında düzleşmiştir. Bunun nedeni bizlerin (maymunların da) kollarını kullanarak kendini dallardan sallandırabilen bir atadan geliyor olmamızdır. Diğer yandan, maymunlar ve diğer dört ayaklılar bizlerden farklı bir hareket etme şekline sahiptirler. Ayrıca dört ayaklılar dar ve derin göğüs kafesi, vücudun iki yanına konumlanmış kürek kemiklerine sahiptirler.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/9.gif?w=614
Hoatzin Tavukları, bazı tavuk ve deve kuşlarında da görülen pençe bulunan kanatlara sahiptirler. Bu durum, kuşların atalarının pençeli ellere sahip olduklarını göstermektedir.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/10.gif?w=614
2.2 Karşılaştırmalı Anatomi
Birbirine yakın akraba olan canlılar daha diğerlerine oranla daha fazla benzerlik gösterirler. Kimi zaman bu benzerlikler krokodiller ve timsahlar arasındaki gibi göze çarpar niteliktedir. Fakat diğer pek çok durumda benzerliklerin tam bir değerlendirmesi için çok ciddi çalışmalar gerekir.
Tetrapod İskeletlerinin Modifikasyonları:
Balinalar ve sinek kuşları ortak bir atadan gelen tetrapod iskeletine sahip iki canlıdır. Vücutları, yeni yaşam koşullarına/şekillerine adapte olurken, milyonlarca yıl süren evrimsel süreçte değişime uğramış(modifikasyon) ve bazı parçalar kaybolmuştur. Dış görünüşlerine bakıldığında bu iki canlının birbirinden çok farklı olduğu izlenimi ortaya çıkar. Ancak aralarındaki akrabalığın gösterilmesi oldukça kolaydır. Zaman içinde kaybolanlar hariç olmak üzere, iskelet sistemlerindeki neredeyse her bir kemiğe, diğerinin vücudunda karşılık gelen bir kemik vardır.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/11.gif?w=614
2.3 Gelişimsel Biyoloji:
Embriyolojinin gelişimi üzerine yapılan çalışmalar, günümüz canlılarının evrimsel süreçleri hakkında bilgi edinmemizi sağlar. Embriyonun gelişiminin bazı evrelerinde, bütünsel ya da tamamlanmamış şekillerde atalarına ait kimi özellikleri sergiler.
Yılanların Bacakları Olan Ataları:
Günümüz modern yılanlarının bazı türleri, embriyolarının erken dönemlerinde arka bacak oluşumlarına sahiptirler ancak bunları hemen kaybederler ve bacaksız yetişkinler halini alırlar. Yılanların gelişim evreleri üzerine yapılan ve arka bacağa sahip yılanların fosil kayıtları ile desteklenmiş araştırmalar, yılanların bacakları olan atalardan evrildikleri hipotezini desteklemektedir.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/13.jpg?w=614https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/12.gif?w=614
Dişsiz Balinaların Dişli Ataları:
Dişli balinalar, bu dişlere tüm yaşamları boyunca sahiptir. Dişsiz balinalar ise diş yapısına sadece fetüs halindeyken sahiptirler ve doğumdan hemen önce bu dişleri de kaybederler. Dişsiz balina fetüslerinin diş yapısına sahip olmaları dişsiz balinaların, diğer memelilerle ortak bir ataya sahip olduklarını gösterir. Bunun yanında, Geç Oligosen döneme ait ve dişsiz balinaların en erken ataları olarak kabul edilen Aetiocetus fosilleri de diş setlerinin tamamına sahip olup, evrimsel süreçte dişsiz balinaların dişlerini kaybettiklerini kanıtlamaktadır.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/14.jpg?w=614
3.3 Hücresel/Moleküler Kanıt:
Yaşayan her şey hücresel ve moleküler seviyede birbirine oldukça benzerdir. Bu temel benzerlikleri en iyi şekilde açıklayan ise evrim teorisidir: Canlılar ortak bir atayı paylaşır.
Hücresel Seviye
Tüm canlılar, genetik malzemeler, protein, yağ, karbonhidrat, tuz ve diğer maddeleri su içinde barındıran zarla çevrili hücre adını verdiğimiz yapı taşlarından meydana gelmiştir. Pek çok canlının hücresi yapı taşları ve haberci proteinlerin yapımında yakıt olarak şeker kullanır. Bu nedenle hayvan hücresi olsun, bitki hücresi olsun birbirine çok benzerdirler ve aşağıda da görülebileceği gibi birinde olmayıp da diğerinde olan sadece üç yapı bulundururlar.
Moleküler Seviye
Farklı türler, anatomik benzerliklerinin yanında genetik benzerliklere(homoloji) de sahiptirler. Örneğin yuvarlak solucanların genlerinin %25’i insanlarla ortaktır. Bu genler her türde az miktarda farklılık gösterir ancak dikkat çekici benzerlikleri ortak bir atadan geldikleri konusunda şüpheye yer bırakmaz. Aslında, DNA’nın kendisi, dünya üzerindeki tüm yaşamı ortak bir ataya bağlayan bir harmonidir. DNA ve RNA yaşayan her canlı için dört temele dayalı bir tariftir ve herhangi bir canlıdan, başka bir canlıya organik bir madde transferi yapıldığında, bu tarif, hiçbir şey olmamış ve kendi orijinal canlısının bünyesindeymiş gibi yeni konağının talimatlarına göre çalışmaya devam eder.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/17.gif?w=614
Zaman ve Mekandaki Dağılım:
Dünya üzerindeki yaşamın anlaşılması zamanın derinliğinin ve uzayın enginliğinin idrak edilebilmesini gerektirir. Dünya üzerinde meydana gelen tüm olayları kapsayan zaman dilimi insan ömrü ile karşılaştırıldığında insan ömrünün çok önemsiz bir zaman dilimine denk geldiği görülecektir.
Kronoloji:
Dünyanın yaşı ve üzerinde yaşayanlar iki tamamlayıcı kanıt zinciri ile belirlenir: göreceli tarihlendirme ve numerik (radyometrik) tarihlendirme.
İlişkili Tarihleme: fosilleri, tabaka olarak adlandırılan kaya katmanlarındaki yerlerine göre zamansal bir dizgiye koyar. Şekilde de gösterildiği gibi daha alt tabakalarda bulunan fosiller daha önce çökelmişlerdir ve daha yaşlı oldukları (bu prensip süperpozisyon/üstüne koyma olarak bilinir) kabul edilir. Ancak tabakaların yatay olarak konumlanmadığı ya da altüst olduğu kimi durumlarda bu yöntem kullanılamaz. Böyle durumlarda, birbirine bağıl tabakalarda yer alan fosillerin tarihlendirilmesi için uygulanan üç yöntemden biri kullanılır: fauna silsilesi, kesişen ilişkiler ve inklüzyonlar.
Tüm dünyadaki tabakaları karşılaştırarak ve üzerlerinde çalışarak hangisinin önce hangisinin sonra geldiğini anlayabilsek de fosillerin numerik yaşlarını tespit edebilmek için daha ileri kanıtlara ihtiyacımız vardır.
Numerik Tarihlendirme: Uranyum, potasyum, rubidyum ve karbon gibi radyoaktif elementlerin bozulma hızlarına dayalıdır. Çok yaşlı kayaların volkanik malzemelere göre tarihlendirilmeleri gerekir. Fosilin altındaki ve üstündeki volkanik küllerin yaşlarını hesaplayarak fosilin X’den daha yaşlı ancak Y’den daha genç şeklinde tarihlendirmesi yapılabilir. 50.000 yıldan daha genç tortul kayaçlarının tarihlendirilmesinde ise radyoaktif karbon bileşenlerinden yararlanılır. Jeologlar bu yöntemleri kullanarak, tüm dünyadan kayaların numerik yaşlarına dayalı bir zaman çizelgesi oluşturmuşlardır.
Coğrafya
Canlıların yerküre üzerindeki dağılımı hem canlıların hem de dünya yüzeyinin tarihi hakkında bilgi sağlar. Buradan elde edilen kanıtlar sadece evrim teorisiyle değil, plaka tektoniği de denilen kıta tabakalarının hareketi ile de tutarlıdır.
Keseli memeliler, Avustralya ve Yeni Gine’nin yanında Amerika’da da bulunurlar(Haritada kahverengi ile gösterilmiştir). Bu canlılar pasifik okyanusunu yüzerek geçmediler ya da Asya Kıtası üzerinde Amerika Kıtasını bulmak için bir araştırma gezisine çıkmadılar. Bu iki popülasyon arasında bir göç olduğunu gösteren hiçbir rota bulunmamaktadır. Peki o zaman bu keseliler nasıl oldu da orijinal yurtlarından dünyanın ta öbür ucuna varabildiler?
Keseli fosillerine, Güney Amerika ve Avustralya’nın yanı sıra Antarktika’da da rastlanmıştır. Geçtiğimiz birkaç on yıllık süreçte bilim insanları, günümüzde Güney Amerika olarak adlandırılan ana karanın, geçmişte Avustralya ve Antarktika’yı da içine alan Gondwana ismi verilmiş bir süper kıtanın parçası olduğunu ortaya koymuştur. Aşağıda yer alan kısa animasyonda da izleyebileceğiniz gibi Gondwana bundan 160-90 milyon yıl kadar önce parçalara ayrıldı. Bu nedenle, keseliler herhangi bir göç rotasına gerek kalmadan, üzerinde bulundukları kara parçası ile dünyanın farklı köşelerine sürüklenerek şimdiki yaşam alanlarını meydana getirdiler.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/13.gif?w=268&h=145https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/21.gif?w=250&h=145
Kanıt Örnekleri:
Yaşamın tarihi geçmişten günümüze gelen bir süreç olsa da günümüz organizmalarını anlamak için yakın geçmişe bakmanın yanında daha pek çok yöntem vardır. Tarımdaki yapay seçilim ya da laboratuvarlar çalışmaları, doğal seçilime yönelik örnek model sağlamaktadır. Ekosistemdeki organizmaların etkileşimlerini incelemek bize zaman içerisinde canlıların yaşama nasıl adapte olduklarını anlamada yardımcı olur. Deneyler ise seçilim ve adaptasyon avantajını gösterir. Ve Taksonomideki ortak ataya dayalı iç içe hiyerarşileri görmemizi sağlar.
4.1 Yapay Seçilim:
Yapay seçilim bize, doğal seçilimi anlamamızı sağlayan bir model sağlar. İnsanlar bunu binlerce yıldır evcilleştirdikleri daha iyi/verimli bitki ve hayvan türlerini seçerek gerçekleştirmektedir. İnsanoğlunun bu faaliyeti, uzun vadeli, geniş bir katılımın olduğu ve pratik bir deney ile türlerin seçilime tabi tutulmaları durumunda dramatik değişimlere uğrayacaklarını göstermiştir.
Aşağıda gösterilen köpekler eğer bugün keşfedilmiş olsalardı yüzlerce farklı tür altında sınıflandırılırlardı ve bu sınıflandırma kurttan oldukça uzak bir notada olurdu. Buna rağmen, muhtemelen pek çok köpek evcilleştirilmiş ortak ataları olan bir vahşi köpekten ayrı ayrı türediler ki dünya üzerinde şimdiki köpek türlerinden Daksund’a ya da Collie’ye benzeyen bir kurt olmaması bunu işaret etmektedir.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/31.gif?w=614
Bu gözlemler, seçilimin popülasyonlar üzerinde derin etkileri olduğunu ve canlıların atalarına nazaran oldukça farklı görünümler ve davranışlar geliştirebileceğini göstermektedir. Yapay seçilim bize doğal seçilimi anlamak için bir model sağlar. Bu, doğal koşulların popülasyon üzerinde seçilim etkileri olabileceğini ve doğal değişimlere neden olabileceğini göstermektedir.
4.2 Ekoloji:
Canlıların Evrimine Çevrenin Etkisi:
Verim teorisinde de öngörüldüğü üzere popülasyonlar çevrelerindeki değişime bir cevap olarak evrilirler. Herhangi bir ekosistemde, yaşamın devam etmesi için sonsuz sayıda ihtimal mevcuttur. Organizma bu durumdan faydalanabilecek genetik ekipmana sahip olsa da olmasa da böyledir.
Ev Serçeleri, Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya 19. YY’da ulaştılar. O zamandan bu yana popülasyon içindeki genetik varyasyon ve çeşitli habitatlardaki seçilim onlara kıtanın büyük bir kısmına yayılma imkanı sağladı. Kuzeydeki Ev Serçeleri, Güneydekilere göre daha büyük ve daha koyu renklidir. Daha koyu renkler açık renklere göre daha fazla güneş ışığı emer ve daha büyük olmak her bir birim hacim için daha az yüzey alanı sağlar ki bu ikisi de vücut ısısının kaybını azaltarak düşük sıcaklıklı iklimler için avantaj anlamına gelir Bu bir popülasyon içinde yaşanan kıtasal ölçekteki mikro-evrime güzel bir örnektir.
Popülasyonun Evrilmesine İlişkin Deneyler:
Kaliforniya Üniversitesinden John Endler, seçilimin çalışmasını net şekilde ortaya koyan deneyini Trinidad lebistesleri üzerinde gerçekleştirdi. Senaryo şu şekildeydi: Dişi lebistesler, çiftleşmek amacıyla renkli erkekleri tercih eder. Yırtıcı/avcı balıklar da aynı şekilde renkli erkek balıkları tercih etmektedirler ancak tamamen farklı bir amaç için; yeri belirlenmesi kolay besinler olarak. Akıntının yırtıcı/avcı balıklar açısından daha tenha olduğu kimi bölgelerinde erkekler diğer bölgelerdeki hemcinslerine göre daha renklidir. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, daha fazla yırtıcı/avcı bulunan bölgelerde ise erkek lebistesler daha az renklidir.
Dr. Endler yırtıcı/avcı balıkları daha az sayıda oldukları ve renkli lepisteslerin daha yoğun olduğu bölgelere taşıdığında, seçilim hızlı bir şekilde mat erkek lebisteslerden yana işlemeye başladı. Bu da göstermiştir ki herhangi bir popülasyon içindeki kalıcı varyasyon, çevresel koşulların değişmesi durumunda hızlı bir evrim için gerekli hammaddeyi sağlar.
İç İçe Hiyerarşiler:
Evrim, yaşayan tüm canlıların, bilim insanlarının iç içe hiyerarşiler (iç içe geçmiş kutular gibi) olarak adlandırdığı şekilde birbirleri ile akraba olduklarını öngörür. Akraba organizmalardan oluşan bir grup benzer karakteristikleri paylaşırlar ve bu karakteristiklerin sayısı akrabalık derecesi arttıkça artış gösterir. Bu durumu, şüphesiz yaşadığımız dünyada ve fosil kayıtlarında da gözlemlemekteyiz ve bu ilişkiler aşağıdaki şemada da gösterildiği gibidir.
Bu filogenide yılanlar ve kertenkeleler birbirlerine diğer hayvanlara olduğundan daha yakın akrabaymış gibi daha fazla özellik bakımından benzerlik göstermektedirler. Aynı şey krokodiller ve kuşlar, balinalar ve develer, insanlar ve şempanzeler için de söylenebilir. Yine de tarihte yeterince geriye gidildiğinde krokodillerin, kuşların, yılanların, kertenkelelerin, balinaların, develerin, şempanzelerin ve insanların aynı ortak atayı paylaştıkları görülür.
https://serbestkalem.files.wordpress.com/2015/12/4.gif?w=614
İnsanlar ve şempanzeler atadan gelen pek çok ortak özellik ile birbirlerine bağlıdırlar (%98.7). Fakat yaşam hiyerarşisinin daha derinlemesine bir ölçeklendirmesinde diğer primatlarla da şempanzelere oranla daha az da olsa pek çok ortak özellik taşıdığımızı görürüz. Daha da derinlerde diğer memelilerle, omurgalılarla ve hayvanlarla olan ortak özellikler karşımıza çıkar. Ve canlı dünyasına en geniş çerçeveden bakıldığında süngerler, petunyalar, diatomlar ve bakterilerle olan benzerlikler karşımıza çıkacaktır.
KAYNAK:
Berkley University Understanding Evolution, Lines Of Evidence: The Science of Evolution (http://evolution.berkeley.edu/evolibrary/article/0_0_0/lines_01)