PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Burak ve levent...


AYATA
06-04-2007, 22:51
Burak ile Levent

Onun adı Burak... Kendisine medyada rastlamışsınızdır. Ya bir trafik kazasının kahramanı olarak, ya babasına borç verirken, ya da milyon dolarlık işlere imza atarken... 28 yaşında... Bilkent Üniversitesi' nde okurken, Londra'ya burslu olarak yollandı ve ekonomi eğitimi yaptı. Askerlik görevini henüz yapmadı... Tecilli!..
1988 Mayıs'ında bir trafik kazasnda TRT İstanbul Radyosu Sanatçısı Sevim Tanürek'in ölümüne neden oldu. şişli'de kırmızı ışıkta durmadı. Kazadan hemen sonra belediye arazözlerinin caddeyi baştan aşağıya yıkayarak 35 metrelik fren izini tamamen sildikleri, olayın cezai yönünün azaltılması için Burak'a kazadan sonra üç ay öncesine tarihli ehliyet verildi»i, Sevim Tanürek'in yakınlarının azarlandığı, tanıkların hepsinin tehdit edilip korkutulduğu iddia edildi.
Adli Tıp Trafik ihtisas Dairesi, Burak için "kusursuzdur" raporu düzenledi. Ölen Sevim Tanürek 8/8 kusurlu bulundu!. Burak hapisten kurtuldu. Kusursuz raporunu veren dairenin Başkanı Eyüp Bey ise, daha sonra Türkiye Deniz işletmeleri Genel Müdür Yardımcılığına atandı.
2001 yılında evlendi. Babası, oğlunun düğününde takılan 174 adet Cumhuriyet Altını'nı mal varlığındaki artışın nedeni olarak açıkladı. Ayrıca, babası 2001 yılında verdiği mal beyanında oğlu Burak'a 220 bin ABD Doları ve 55 bin Alman Markı borcu olduğunu açıkladı. Üniversiteden yeni mezun, o zaman 22 yaşındaki oğluna...
Babası Ülker Grubu ürünlerinin dağıtımını yapan şirketteki hisselerini 1.2 trilyon liraya satana kadar, şirket yönetimini Burak sürdürdü.
Ve Burak geçtiğimiz günlerde bir kez daha gündemdeydi. Gıda sektöründeki hisseler satılınca, hemen şirketler kurup denizcilik sektörüne girdi. Yüzde 50 ortağı olduğu MB Denizcilik adlı şirket, 95 metre uzunluğunda Safran 1 adında bir kuru yük gemisi aldı. Gemiyi satan Hasan Doğan, satış fiyatının 2 milyon 325 bin dolar oldu»unu söyledi. Burak, gemiyi ortağı ile birlikte 500 bin doları peşin 36 ay taksitle satın aldı. Ayda 72 bin YTL ödeyecekler.
Gemiyi satan Hasan Bey ise, 705 milyon dolara İstanbul'daki İETT Garaj¹ arazisinin sahibi olan Dubai şeyhi El Maktum'un küçük ortağı oldu. Ayrıca, Hasan Bey'in ablası Remzi Gür ile evli. Remzi Bey, Burak'ı ve kardeşlerini burslu olarak yurtdışında okutuyor, babasının yakın arkadaşı, tatillerini onun yazlığında geçiriyorlar.

*********
Onun adı Levent... 35 yaşında... Gazetelere, televizyonlara hiç çıkmaz. Ücretli bir çalışan. Aylık maaşından başka bir geliri yok. iş Bankası Fon Yönetimi Bölümü'nde çalışıyor. Kolay para kazanmıyor. Risk alıyor, işvereni adına verdiği kararlardan dolayı stres oluyor, terliyor. Ülkenin en iyi üniversitelerinden ODTÜ'nün iktisat bölümünden mezun...
Eylül 2004'te kendi gibi ODTÜ mezunu olan Evren ile evlendi. Çankaya Köşkü'nde sessiz sedasız, sade bir düğün yapıldı. Ne trafik kilitlendi ne de yabancı devlet başkanları şahit oldu. Davetliler arasında Köşk'ten bazı personel ve şoförler de vardı. Takı takma merasimi yapılmadı. Gelinin gelinliği Versace gibi yabancı marka değildi, Ankara Olgunlaşma Enstitüsü'nde dikilmişti.
Vergisini milletin ödediği diğer şatafatlı düğünlerin aksine, babası, düğün nedeniyle Çankaya Köşkü'nde o saatlerde tüketilen elektriğin bedelini cebinden ödedi. Nikahı kıyan Çankaya Belediye Başkanı, çiftten "Laik Cumhuriyete sadık evlatlar" yetiştirmelerini diledi.
İstanbul'da 1 milyar 200 milyon liraya ev kiraladılar. Çalışıyorlar. Büyük ihtimalle ev geçindirirken zorlanıyorlardı r. Çünkü, Ocak ayında bir erkek çocukları oldu. Bu sevindirici olay da sessiz sedasız gerçekleşti, muhabir, kameraman falan izlemedi.
Levent, arada bir anne-babasını ziyaret için Ankara'ya geliyor. Koruma istemiyor ve havaalanından taksiye binerek Çankaya Köşkü'ne ulaşıyor. Ancak, şatafatlı ana kapı yerine, köşke ziyaretçilerin alındığı 5 numaralı kapıdan giriyor. Nizamiyeden yürüyerek konuta çıkarken, her seferinde Cumhurbaşkanlığı korumalarını çağırtıyor.
Birinin adı Burak, diğerinin Levent...

07-04-2007, 01:18
Bari bir benzerini de ben post edeyim. Başka bir Cumhurbaşkanı da aynı duyarlıkta idi. Onu da sevgi ve saygıyla anıyorum. Kitabı okudum. Ona da çok çektirdiler. Demirel’le Ecevit hasta ettiler adamı.
------------------------------------------------------

Günümüzde "İlke" etrafı yüksek duvarlarla çevrili özel güvenlikçileri olan ya bir sitenin adı veya kasap ya da bir başka dükkân adı.

Bugün size atına binip bu diyarlardan gideli çok zaman olmayan ilkeli bir Cumhurbaşkanımızın hayatından kısacık birkaç örnek vereceğim.

Belki kendisini bugünlerde cumhurbaşkanlığına hazırlayan zatın kulağına gider de "iki el bir baş içindir" der, başını iki elinin arasına alıp bir kez daha düşünür.

Cumhurbaşkanlığını tek şartla kabul etmişti. "İki parti benim adımda anlaşma sağlar ve tek turda seçilirsem. İkinci tur yapılırsa adaylıktan hemen çekilirim." Dediği gibi de oldu. Adından başka serveti olmayan insanların ilkeli davranışını sergilemişti.

Ali Baransel, Cumhurbaşkanı Korutürk'ün odasına bir imza için girdiğinde yanında Dış İşleri bakanı İhsan Sabri Çağlayangil vardır. Biraz sonra çalan telefonu "Sizi arıyorlarmış, Sayın Çağlayangil" diyerek uzatır. Çağlayangil telefonda konuşurken üzgün ve tedirgin bir şekilde renkten renge girer, ağzından, "Vah vah çok üzüldüm,
efendim başka bir hal yolu bulunamaz mı, yeni bir imtihan hakkı tanınamaz mı?"
sözleri dökülür. Sonunda karşıdan bir umut işareti almış olarak, rahatlar ve telefonu kapatır. Korutürk'ün meraklı bakışları karşısında durumu açıklar:

-"Sayın Cumhurbaşkanım, Dışişleri Bakanlığı Müşteşarı'ydı. Salâh maalesef giriş sınavlarında başarılı olamamış. Ancak zatıâliniz uygun görürlerse, bir formül bulup, bu işi halledecekler."

Bu sözler üzerine Korutürk'ün cevabı sert ve kesin olur:
-"Sayın Çağlayangil, devleti yönetenler hayatının her anının hesabını verebilmeli, bütün tutum ve davranışlarıyla da vatandaşlara örnek olmalıdırlar. Salâh bir yıl sonraki imtihana daha iyi hazırlansın, üzülmeyin ne yapalım?"

Korutürk kontenjan senatörü iken yine oğul Salâh geometri dersinde ki başarısızlığı nedeniyle Deniz Lisesi'nde iki yıl üst üste kalınca da, zamanın Deniz Kuvvetleri Komutanı Celal Eyicioğlu, Fahri Korutürk'e gelir ve;

-“Biz böyle insanlar mesleğe girsin diye uğraşıyoruz. Ama okula girmiş, başarılı bir öğrenciyi çıkarmak durumunda kalmışlar. Olmaması gereken bir şey. Salâh'ın sınav
kâğıdının bir kere daha okunmasını istiyoruz. Bunun için bir dilekçe verseniz" der. Ancak Fahri Korutürk, Deniz Kuvvetleri Komutanına;

-"Ben böyle şeyler yapmam! Hiç bir zaman böyle bir şey düşünmedim. Bizim arkadaşlarımızdan Namık Taçkın vardı. Oğlu Erkut Taçkın (müzisyen) da böyle bir sebepten okuldan çıkarıldı. Namık bana geldiği zaman, kurallar nasılsa onun dışına çıkamayacağımızı söylediğimi hatırlıyorum. Şimdi bir arkadaşıma, bir meslektaşıma bunu söyleyip te sonra kendim böyle bir şey yapabilir miyim? Neyse tazminat tutarı veririz, başka yerde okur." Okulun iki yıllık tazminat tutarını öder ve üzüntüden kahrolan oğlunu, "Üzülme. Bunlar çok normal şeyler. Başka imkânların da
var," diye teselli eder.

Askerden döndükten sonra Dışişleri Bakanlığına giren diğer oğul Osman Korutürk NOTO dairesinde, *arkadaşı Çetiner Karahan Ekonomik İşlerde çalışmaktadır. *Bir akşam iş çıkışı arabası tamirde olduğundan Osman Korutürk arkadaşı Çetiner Karahan'a "Beni eve atabilir misin?" diye sorar. Arkadaşı da "Tabii abi" der "Sen nerede oturuyorsun?" Osman Korutürk, "Çankaya'da" deyince, "Ayıp ettin, zaten ben de orada oturuyorum" karşılığını verir. Arabaya binip bulvardan yukarı doğru
çıkarlar. Başbakanlık Konutu'nun bulunduğu kavşağa gelince, Çetiner Karahan'la
Osman Korutürk arasında şöyle bir diyalog geçer;

-"Sağa mı sapayım, sola mı?"
-"Doğru gir."
-"Dalga mı geçiyorsun oğlum, orası Cumhurbaşkanlığı."
-"Tamam, işte beni kapıda bırak, ben oradan yürüyerek giderim."
-"Nereye yürüyeceksin?"
-"Ben orada oturuyorum."
Bu olay yaşandığında Osman Korutürk ve Çetiner Karahan iki yıllık iş arkadaşıdır. Karahan arkadaşının soyadını bilmekte ama bunun, Cumhurbaşkanı'nın soyadıyla bir benzerlik olduğunu sanmaktadır.

Köşke yeni bir özel kalem müdürü gelecektir. Yaverlerle arkadaş olan Osman Korutürk, sohbet sırasında kendilerinden özel kalem müdürlüğü için Dışişleri Bakanlığı'ndan bir liste geldiğini öğrenir. O sırada Dışişleri Bakanlığı'nda ikinci kâtip olan Osman Korutürk aday listesini görünce içinden "Hiç olmayacak, babamla hiç uyuşmayacak adamlar." der. Listenin Cumhurbaşkanına birazdan da arz edileceğini
öğrenince hemen babasının yanına çıkar ve "Bir liste gördüm" der, "Candemir
Bey'in yerine aday göstermişler. Onlar pek işe yarar adamlar değiller."

Korutürk birdenbire sinirlenir ve aralarında şöyle bir konuşma yaşanır:
-"Sen böyle, ikinci kâtip olarak amirlerini tezkiye mi ediyorsun?
-"Kimseyi tezkiye ettiğim falan yok. Bunlar sizinle uyuşamazlar, sizin tarzınızda insanlar değil.”
-"Sana ne! Sen nasıl böyle bir şey söyleyebilirsin?
Sen ikinci kâtip bir adamsın! Kimin işe yarayıp yaramayacağını takip
edebileceğim başka yerler var. Sana mı soracağım?"
Osman Korutürk, söylediğine söyleyeceğine pişman olmuştur. Korutürk;
-"Bak! Bir daha böyle bir şey olursa, senin ayağını buradan keserim. Gider Moda'da oturursun. Bir daha seni Köşk'e sokmam! Çık, hadi çık! "

Fahri Korutürk Deniz Kuvvetleri Komutanlığından emekli olduktan birkaç ay sonra Moskova'ya büyükelçi olarak atanır. O tarihte Sovyet lideri ise Nikita Kuruşçev'dir. *U2 uçuşları nedeniyle Sovyetler ve Türkiye'nin arasının gergin olduğu o dönemde,
sefirlerin de bulunduğu bir davet sırasında Kuruşçev, Korutürk'ün yanına gelir.
-"Bilmelisiniz ki, bizim sadece Karadeniz Donanmamız, Türk Deniz Kuvvetlerini silmeye muktedirdir. Onun için tavırlarınıza dikkat etmelisiniz." Korutürk bu sözler üzerine;
-"Ben buraya gelmeden üç ay önce, NATO'nun Kuzeydoğu-Akdeniz Komutanı'ydım. Ben Sovyet donanmasının nerede birliği olduğunu, gücünün ne olduğunu herkesten iyi bilirim. Belki sizden de iyi bilirim. Bu söylediğiniz doğru değil, inandırıcı da değil.
Gidin, Yunan Sefiri'ne söyleyin, belki o inanır."

Bütün bunları "Bıçak Sırtında" adlı kitabında Ali Baransel anlatıyor. Ben özellikle oğulları ile olan ilişkisini öne çıkardım. Bir Cumhurbaşkanının nasıl olması gerektiğini, bilgisini, alt yapısını, nezaketini, çocuklarına karşı olan tutumunu, bir sefirken bile
koskoca Sovyetlerin liderini nasıl tuş ettiğini, devlet adamı olmanın o muazzam
hasletini, *hatta ailenin mutfak harcamalarını maaşından yaptığına kadar aranan tüm özellikler o kitapta var. Baştan sona bir ders kitabı. Tüccar siyaset yaparak
cumhurbaşkanlığına kendilerini hazırlayan pazarlamacı-imam aileye okumalarını şiddetle tavsiye ederim. *O makamı taşıyabilmeleri için değil kırk fırın dört yüz fırın ekmek yemeleri gerektiğini kendilerine de şimdiden arz ederim.

Asuman Özdemir’den alıntı.

commandante
11-04-2007, 17:11
güzel örnekler eğer RTE cumhurbaşkanı olursa köşkte parti verir oğlu herhalde türbanlı partiler