upuaut
02-02-2016, 22:19
http://www.yuksekovagundem.com/resim/manset/2/28719.jpg (http://www.yuksekovagundem.com/haber/selahattin-demirtas-tan-toledo-aciklamasi-28719.html)
Bakalım, Demirtaş, bu çıkışı yaparken, öylesine mi yapmış; yoksa Toledo'nun tarihçesinden bir ders mi çıkartmış!
İslami kaynaklarda Toledo hakkında şu bilgiler geçer:
TULEYTULA
(طليطلة)
İspanya’da günümüzde Toledo adıyla bilinen tarihî şehir.
Romalılar döneminde Toletum olan şehrin adı Arapça’ya Tuleytula (Tuleytıle) şeklinde geçmiş, Müsta‘rib metinlerinde Tolétho, Endülüs Yahudileri'ne ait metinlerde Toledoth olarak kaydedilmiştir. İber yarımadasının merkezine yakın bir yerde granit bir tepe üzerinde kurulan şehir, Madrid’in 71 km. güneybatısında ve Tâcuh (Tajo) nehrinin bir büklümü içinde yer aldığından üç taraftan bu nehirle kuşatılan korunaklı bir mevkide bulunmaktadır. Kuruluşu Tunç devrine kadar inen şehir milâttan sonra 193’te Roma hâkimiyetine girdi. Bu dönemde demir işçiliği ve para basımıyla ün kazandığı gibi başpiskoposluk statüsüne de kavuşmuştu, böylece dinî hayatın merkezi durumuna geldi. VI. yüzyılın ikinci yarısında Kral Leovigild tarafından Vizigotlar’ın başşehri ilân edilince dinî hayatla birlikte siyasî hayatın da merkezi oldu. Vizigotlar zamanında gerçekleşen Toledo konsilleri kilise tarihi bakımından önemli bir yere sahiptir. Vizigot ve Roma kökenli asilzadelerin çoğu buraya yerleşti. Himyerî, nüfusunun kalabalıklığı, binalarının muhkemliği ve görkemi bakımından şehrin bir benzerinin olmadığını, etrafının yüksek kalelerle kuşatıldığını belirtirken, İdrîsî ve Ebü’l-Fidâ stratejik konumunun mükemmelliğine dikkat çekmiştir.
Fakat bu yaldızı kazıdığınız zaman altından inanılmaz kötü görüntüler ortaya çıkıyor. Toledo'da Vizigotlar döneminde yapılan kiliselerin hepsi Endülüs Devleti döneminde camilere çevrilmiştir. Şehirde korunma amaçlı iki sur sistemi vardır: Bunlardan bir tanesi, Vizigotlar döneminde yapılan daha küçük sur sistemi ve ikincisi ise, Araplar döneminde yapılan ve şehir büyüdüğü için daha büyük sur sistemidir. İşte Demirtaş'ı bu kadar kızdıran şey, "SUR'u Toledo gibi yapacağız!" (http://www.haber24.com/basbakan-ahmet-davutoglu-sur-u-toledo-gibi-yapacagiz-dedi-haberi-547386) açıklamasıdır.
Neyse, işin siyasi tarafını bir tarafa bırakırsak, El Hamra Sarayı'nın duvarlarındaki şu yazı ayet olarak kabul ediliyor. Bu, Kuran'ın nasıl ortaya çıktığına ışık tutar:
“Lâ gâlibe illallah”
Hristiyanların "Reconquista (Yeniden Fetih)" dedikleri olay, Müslümanlar'ın İspanya'ya "Elveda" derken El Hamra Sarayı duvarlarına bıraktıkları bu Arapça yazıt birbirleriyle tamamen örtüşür.
Sekiz asır farklı yoğunluklarla Reconquista hareketinin etkilerini derin şekilde hisseden Endülüslüler, artık bu topraklarda var olmayı sürdürmenin kendileri için ne kadar çetin ve belki de imkansız birşey olduğunu anlamış olmalıdırlar (ki burada "Gazap Günü (The Day of Wrath) (http://www.sinemalar.com/film/7839/gazap-gunu)" filmini tek geçerim). Tarihlerinin son deminde inşâ ettikleri El Hamra Sarayı'nın her yanına da işte bu gerçeği yansıtan “Lâ Gâlibe illallâh” ifadesini, herhâlükârda Allah’a tevekkül etmenin tesellisi içinde nakşetmiş görünürler.
Aslında ayet zannedilen bu söz Yusuf suresinin 21. ayetinden alınmadır:
Yusuf 21. Ayet’de Allah, şöyle der: " ...vallahu galibun ala emrihi velakinne ekseren nasi la ya’lemun". Yani "...Allah, her işinde galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler."
İşte bu sözden ilham alınarak “La galibe İllallah” yani “Allah’tan başka galip yoktur” sözü, İspanya’ da El Hamra Sarayı'nın taş duvarlarında defalarca oyularak yazılmış. "el-hükmü li'l-ğalib" olan yani “kuvvetli olan haklıdır, kuvvet kimin elinde ise hüküm ve hak onundur" zalim düsturuna karşılık bu sözü rehber almışlar ve onu duvarlara kazımışlar.
Fakat eğer bu sözün gerçek anlamını araştırırsak, karşımıza şu sonuç çıkar: “Bir müddet bizim ve sonra bir müddet de düşmanlarımızın elinde olabilir bu topraklar fakat, sonuçta bu ülkenin de bu dünyanın ve bütün kâinâtın da hâkimi ancak Allah’tır ve herşey yine sadece O’na dönecek, O’na kalacaktır, başka kimseye değil”. Bu, Allah’a olan bütün bir inancı ve teslimiyeti gösteren etkileyici bir davranışı yansıtmaktadır. “Hayrihî ve şerrihî minallâh: Hayrı da şerri de takdir eden Allah’tır” ya da, zaferi nasip eden Allah olduğu gibi hezîmete dûçar ederek imtihan eden ve tarihin akış kanunlarını koyan da yine Allah’tır. “Lâ Gâlibe illallâh”ın sırrına teslim olmanın getirdiği tevekkül ve rızanın Allah’a karşı söylenen bir başka ifadesini biz, Endülüslüler adına Yunus Emre’den dinleyelim..
Hoştur bana senden gelen
Ya gonce gül yahut diken
Ya hil’at ü yahut kefen
Nârın da hoş nûrun da hoş.
Özetle, bu sözü nasıl değerlendirirseniz değerlendirin, bu sözün Hristiyanlar'ın Reconquista'sından bir farkı yoktur. Yani iş akıldan çıkmış, dinsel vesveselerle kine dönüşmüştür. Fakat benim üzerinde durmak istediğim konu bu değil; Kuran'ın orijinine ilişkin buradan çıkan sonuçlardır. Örneğin, bu söz rahatlıkla bir ayet olarak algılanabilinir. Bir diğer dikkat çekici nokta, Endülüs Devleti'ndeki şehirlerin isimlerinin İbranice'den Arapça'ya çevrilmiş olmasıdır. Endülüs'ün başkenti "El Cordoba" adı Arapça'da "Kurtuba" olmuş. Yine günümüzde "Toledo" olarak bildiğimiz şehrin adı da Arapça'ya "Tuleytula" olarak geçmiş.
Bu konudaki önerilerimiz şunlardır: Kuran bir kitap olarak ilk kez I. Velid (705-715) döneminde Emevi Devleti tarafından basılmıştır. 610-632 yıllarına atfedilen ayetler sureler başlığı altında toplanmış ve bu toplama sırasında düzenleme (ekleme-çıkarma)-derleme yapılmıştır. Çünkü elimizdeki Kuran metinlerinin bir grup çöl bedevisinden çıkmış olması imkansızdır. #95 (http://5.189.153.174/forumlar/showpost.php?p=577652&postcount=95). mesajımda geçen Kuran'ın orijinal 4 versiyonu tamamen masaldır. Yok, küçük taşlar, deri, ağaç parçalarına, kemik v.b. şeylere yazılmış; yok, Hafızların ezberinden ayetler yazılmış, onaylanmış v.s. Bunların hepsi masaldır; çünkü ezbere yazılan Kuran ancak Sana'a Metni'ndeki gibi yarım yamalak olmaktadır. Daha fazlası değil. Bu forumda Elizabeth Puin'in makalesinden alınma Sana'a Metni'ndeki birkaç sayfa inceledik. Yarım yamalak metinler idi. Bu metinleri yazan Arap Katip, ayetleri çoğunlukla hatırlayamıyor; hatırlayamadığı yerleri ya boş bırakıyor ya da onu başkasıyla değiştiriyordu. Yani açık açık ekleme-çıkarma işlemlerini yapıyordu. Daha sonra bir ikinci katip gelmiş ve bu metinleri silerek günümüzdeki Kuran metinlerini yazmıştır. Ama ilk katibin yazıları ultravioyle ışını altında görebiliyor. Elizabeth Puin de Kuran'daki bazı surelerin bazı ayetlerini içeren (ki özellikle Yahudiler ile ilgili BAKARA suresindeki ilgili ayetleri) her iki metni karşılaştırmış ve metinlerin, eğer eşi Gerd R. PUIN gibi söylersek, aynı olmadığını yani KAHİRE METNİ'ndeki gibi istikrarlı olmadığını görmüş.
İkinci olarak, #95 (http://5.189.153.174/forumlar/showpost.php?p=577652&postcount=95). mesajımdan görüldüğü üzere, tüm Kutsal Kitaplar'a başlangıçta "Kitap Ehli (Kitap Halkı)" denirken Kuran kitap haline getirilirken "التَّوْرَاةِ (El Tevrat)" ve "الإِنجِيلِ (El İncil)" denmeye ve kendi kitaplarına da "الْقُرْآنِ (El Kuran)" demeye başlamışlar (Tıpkı Kurtuba, Tuleytula'da olduğu gibi). En azından, Kutsal Kitaplar'ın adları Kuran'a konarak kesin bir ayrıma gitmişlerdir, diyebiliriz. Oysa bu ayrım Kuran'ın atfedildiği dönemde mevcut değildi.
Evet, Halife I. Velid Başkanlığı altında Emevi Devleti tarafından basılan Kuran'da daha bunun gibi sürüyle düzenleme yapılmıştır. Bize de burada masal anlatıyorlar, iyi mi!
Not. Internet Explorer'da URL çalışmıyor. Moderatörün bir el atması gerekiyor. Yani öyle bir editör yapmışsınız ki Internet Explorer'da mesaj yazmak adeta işkence! İnanılır gibi değil; linkler Internet Explorer'da siliniyor ve onları Microsoft Edge ile yeniden yazmak zorunda kalıyorum. Yani bu mesajımı Internet Explorer ile birlikte Microsoft Edge'te kontrollü bir şekilde yazdım. Bu nedenle resimdeki linkte de dahil olmak üzere tüm linkler çalışır haldedir. Umarım, Moderatör bu şikayetimizi dikkate alır.
Bakalım, Demirtaş, bu çıkışı yaparken, öylesine mi yapmış; yoksa Toledo'nun tarihçesinden bir ders mi çıkartmış!
İslami kaynaklarda Toledo hakkında şu bilgiler geçer:
TULEYTULA
(طليطلة)
İspanya’da günümüzde Toledo adıyla bilinen tarihî şehir.
Romalılar döneminde Toletum olan şehrin adı Arapça’ya Tuleytula (Tuleytıle) şeklinde geçmiş, Müsta‘rib metinlerinde Tolétho, Endülüs Yahudileri'ne ait metinlerde Toledoth olarak kaydedilmiştir. İber yarımadasının merkezine yakın bir yerde granit bir tepe üzerinde kurulan şehir, Madrid’in 71 km. güneybatısında ve Tâcuh (Tajo) nehrinin bir büklümü içinde yer aldığından üç taraftan bu nehirle kuşatılan korunaklı bir mevkide bulunmaktadır. Kuruluşu Tunç devrine kadar inen şehir milâttan sonra 193’te Roma hâkimiyetine girdi. Bu dönemde demir işçiliği ve para basımıyla ün kazandığı gibi başpiskoposluk statüsüne de kavuşmuştu, böylece dinî hayatın merkezi durumuna geldi. VI. yüzyılın ikinci yarısında Kral Leovigild tarafından Vizigotlar’ın başşehri ilân edilince dinî hayatla birlikte siyasî hayatın da merkezi oldu. Vizigotlar zamanında gerçekleşen Toledo konsilleri kilise tarihi bakımından önemli bir yere sahiptir. Vizigot ve Roma kökenli asilzadelerin çoğu buraya yerleşti. Himyerî, nüfusunun kalabalıklığı, binalarının muhkemliği ve görkemi bakımından şehrin bir benzerinin olmadığını, etrafının yüksek kalelerle kuşatıldığını belirtirken, İdrîsî ve Ebü’l-Fidâ stratejik konumunun mükemmelliğine dikkat çekmiştir.
Fakat bu yaldızı kazıdığınız zaman altından inanılmaz kötü görüntüler ortaya çıkıyor. Toledo'da Vizigotlar döneminde yapılan kiliselerin hepsi Endülüs Devleti döneminde camilere çevrilmiştir. Şehirde korunma amaçlı iki sur sistemi vardır: Bunlardan bir tanesi, Vizigotlar döneminde yapılan daha küçük sur sistemi ve ikincisi ise, Araplar döneminde yapılan ve şehir büyüdüğü için daha büyük sur sistemidir. İşte Demirtaş'ı bu kadar kızdıran şey, "SUR'u Toledo gibi yapacağız!" (http://www.haber24.com/basbakan-ahmet-davutoglu-sur-u-toledo-gibi-yapacagiz-dedi-haberi-547386) açıklamasıdır.
Neyse, işin siyasi tarafını bir tarafa bırakırsak, El Hamra Sarayı'nın duvarlarındaki şu yazı ayet olarak kabul ediliyor. Bu, Kuran'ın nasıl ortaya çıktığına ışık tutar:
“Lâ gâlibe illallah”
Hristiyanların "Reconquista (Yeniden Fetih)" dedikleri olay, Müslümanlar'ın İspanya'ya "Elveda" derken El Hamra Sarayı duvarlarına bıraktıkları bu Arapça yazıt birbirleriyle tamamen örtüşür.
Sekiz asır farklı yoğunluklarla Reconquista hareketinin etkilerini derin şekilde hisseden Endülüslüler, artık bu topraklarda var olmayı sürdürmenin kendileri için ne kadar çetin ve belki de imkansız birşey olduğunu anlamış olmalıdırlar (ki burada "Gazap Günü (The Day of Wrath) (http://www.sinemalar.com/film/7839/gazap-gunu)" filmini tek geçerim). Tarihlerinin son deminde inşâ ettikleri El Hamra Sarayı'nın her yanına da işte bu gerçeği yansıtan “Lâ Gâlibe illallâh” ifadesini, herhâlükârda Allah’a tevekkül etmenin tesellisi içinde nakşetmiş görünürler.
Aslında ayet zannedilen bu söz Yusuf suresinin 21. ayetinden alınmadır:
Yusuf 21. Ayet’de Allah, şöyle der: " ...vallahu galibun ala emrihi velakinne ekseren nasi la ya’lemun". Yani "...Allah, her işinde galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler."
İşte bu sözden ilham alınarak “La galibe İllallah” yani “Allah’tan başka galip yoktur” sözü, İspanya’ da El Hamra Sarayı'nın taş duvarlarında defalarca oyularak yazılmış. "el-hükmü li'l-ğalib" olan yani “kuvvetli olan haklıdır, kuvvet kimin elinde ise hüküm ve hak onundur" zalim düsturuna karşılık bu sözü rehber almışlar ve onu duvarlara kazımışlar.
Fakat eğer bu sözün gerçek anlamını araştırırsak, karşımıza şu sonuç çıkar: “Bir müddet bizim ve sonra bir müddet de düşmanlarımızın elinde olabilir bu topraklar fakat, sonuçta bu ülkenin de bu dünyanın ve bütün kâinâtın da hâkimi ancak Allah’tır ve herşey yine sadece O’na dönecek, O’na kalacaktır, başka kimseye değil”. Bu, Allah’a olan bütün bir inancı ve teslimiyeti gösteren etkileyici bir davranışı yansıtmaktadır. “Hayrihî ve şerrihî minallâh: Hayrı da şerri de takdir eden Allah’tır” ya da, zaferi nasip eden Allah olduğu gibi hezîmete dûçar ederek imtihan eden ve tarihin akış kanunlarını koyan da yine Allah’tır. “Lâ Gâlibe illallâh”ın sırrına teslim olmanın getirdiği tevekkül ve rızanın Allah’a karşı söylenen bir başka ifadesini biz, Endülüslüler adına Yunus Emre’den dinleyelim..
Hoştur bana senden gelen
Ya gonce gül yahut diken
Ya hil’at ü yahut kefen
Nârın da hoş nûrun da hoş.
Özetle, bu sözü nasıl değerlendirirseniz değerlendirin, bu sözün Hristiyanlar'ın Reconquista'sından bir farkı yoktur. Yani iş akıldan çıkmış, dinsel vesveselerle kine dönüşmüştür. Fakat benim üzerinde durmak istediğim konu bu değil; Kuran'ın orijinine ilişkin buradan çıkan sonuçlardır. Örneğin, bu söz rahatlıkla bir ayet olarak algılanabilinir. Bir diğer dikkat çekici nokta, Endülüs Devleti'ndeki şehirlerin isimlerinin İbranice'den Arapça'ya çevrilmiş olmasıdır. Endülüs'ün başkenti "El Cordoba" adı Arapça'da "Kurtuba" olmuş. Yine günümüzde "Toledo" olarak bildiğimiz şehrin adı da Arapça'ya "Tuleytula" olarak geçmiş.
Bu konudaki önerilerimiz şunlardır: Kuran bir kitap olarak ilk kez I. Velid (705-715) döneminde Emevi Devleti tarafından basılmıştır. 610-632 yıllarına atfedilen ayetler sureler başlığı altında toplanmış ve bu toplama sırasında düzenleme (ekleme-çıkarma)-derleme yapılmıştır. Çünkü elimizdeki Kuran metinlerinin bir grup çöl bedevisinden çıkmış olması imkansızdır. #95 (http://5.189.153.174/forumlar/showpost.php?p=577652&postcount=95). mesajımda geçen Kuran'ın orijinal 4 versiyonu tamamen masaldır. Yok, küçük taşlar, deri, ağaç parçalarına, kemik v.b. şeylere yazılmış; yok, Hafızların ezberinden ayetler yazılmış, onaylanmış v.s. Bunların hepsi masaldır; çünkü ezbere yazılan Kuran ancak Sana'a Metni'ndeki gibi yarım yamalak olmaktadır. Daha fazlası değil. Bu forumda Elizabeth Puin'in makalesinden alınma Sana'a Metni'ndeki birkaç sayfa inceledik. Yarım yamalak metinler idi. Bu metinleri yazan Arap Katip, ayetleri çoğunlukla hatırlayamıyor; hatırlayamadığı yerleri ya boş bırakıyor ya da onu başkasıyla değiştiriyordu. Yani açık açık ekleme-çıkarma işlemlerini yapıyordu. Daha sonra bir ikinci katip gelmiş ve bu metinleri silerek günümüzdeki Kuran metinlerini yazmıştır. Ama ilk katibin yazıları ultravioyle ışını altında görebiliyor. Elizabeth Puin de Kuran'daki bazı surelerin bazı ayetlerini içeren (ki özellikle Yahudiler ile ilgili BAKARA suresindeki ilgili ayetleri) her iki metni karşılaştırmış ve metinlerin, eğer eşi Gerd R. PUIN gibi söylersek, aynı olmadığını yani KAHİRE METNİ'ndeki gibi istikrarlı olmadığını görmüş.
İkinci olarak, #95 (http://5.189.153.174/forumlar/showpost.php?p=577652&postcount=95). mesajımdan görüldüğü üzere, tüm Kutsal Kitaplar'a başlangıçta "Kitap Ehli (Kitap Halkı)" denirken Kuran kitap haline getirilirken "التَّوْرَاةِ (El Tevrat)" ve "الإِنجِيلِ (El İncil)" denmeye ve kendi kitaplarına da "الْقُرْآنِ (El Kuran)" demeye başlamışlar (Tıpkı Kurtuba, Tuleytula'da olduğu gibi). En azından, Kutsal Kitaplar'ın adları Kuran'a konarak kesin bir ayrıma gitmişlerdir, diyebiliriz. Oysa bu ayrım Kuran'ın atfedildiği dönemde mevcut değildi.
Evet, Halife I. Velid Başkanlığı altında Emevi Devleti tarafından basılan Kuran'da daha bunun gibi sürüyle düzenleme yapılmıştır. Bize de burada masal anlatıyorlar, iyi mi!
Not. Internet Explorer'da URL çalışmıyor. Moderatörün bir el atması gerekiyor. Yani öyle bir editör yapmışsınız ki Internet Explorer'da mesaj yazmak adeta işkence! İnanılır gibi değil; linkler Internet Explorer'da siliniyor ve onları Microsoft Edge ile yeniden yazmak zorunda kalıyorum. Yani bu mesajımı Internet Explorer ile birlikte Microsoft Edge'te kontrollü bir şekilde yazdım. Bu nedenle resimdeki linkte de dahil olmak üzere tüm linkler çalışır haldedir. Umarım, Moderatör bu şikayetimizi dikkate alır.