PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Modernizm ve Foucault Hakkında (Sosyolojik Açıdan)


world
20-05-2016, 14:26
Arkadaşlar bu konu hakkında derin bir araştırmaya giriştim.Burda marksist perspektiften olayı değerlendirecek arkadaşlar olacağı için konu açmak istedim.

Modern nedir?Modernizm nedir?Modernlik(batıya özgü/Batılılaşmaolmayan anlamıyla) nedir?

Faucault'un tahakküm ve benlik teknolojileri kavramlarının modernizmle ilgisi nedir?

pianola
21-05-2016, 00:59
Modernizm/Postmodernizm (http://www.turkedebiyati.org/modernizm_post_modernizm.html)


Foucault, Aydınlanma’yı “şimdinin eleştirisine yaptığı katkı” sebebiyle yeniden değerlendirirken, insanın ölümünün teorisyeni olarak daha önce “hümanist bir kurmaca” olarak görüp reddettiği özne problemine yeniden döner. Foucault’nun ilgisi halâ “bilginin ve öznenin örgütlenişinin tarihi”ne olmakla beraber artık benliğin kendi kendisi ile kurduğu bilgi ilişkisi vurgulanmaktadır. Değişim, Foucault’nun “öznelerin söylemler ve pratikler aracılığı ile başkaları tarafından tahakküm altına alındıkları ve nesnelleştirildikleri tahakküm teknolojileri üzerinde yoğunlaşmayı bırakıp, bireylerin kendi kimliklerini etik ve öz oluşturum biçimleri yoluyla yarattıkları benliksel teknolojilerini odağa çekmesiyle ortaya çıkar”. Böylece Foucault iktidar ilişkilerinin analizi için tahakküm ilişkilerinden çok “benlik teknoloji”lerine yönelir. Benlik teknolojileri aracılığıyla işleyen özne üzerindeki iktidar, özneye dışsal değil, içseldir. Başka bir ifade ile “bedenin dışından değil, içinden gelir.” Nehamas’a göre Foucault’nun buradaki değişimi son derece belirgin ve radikaldi. Filozof, açıkça insanın barındırdığı olanaklara ilişkin yeni bir bakış açısına ulaşmış ve bunu “kendilik kaygısı”, “kendine özen gösterme” olarak formüle etmiştir.

Foucault, çerçevesini farklı terimlerle ifade etse de kendisi için asıl meselesinin insan öznenin hakikat oyunlarına nasıl girdiğini anlamaya çalışmak olduğunu söyler. Etik merkezli çalışmalarında öznenin hakikat oyununa zorlama ile değil, kendini oluşturma pratikleri ile dahil olduğunu belirtir ve esas analiz konusu olan bu kendilik pratiklerini asetik pratik olarak adlandırır. Asetik pratik bir ‘ahlaki çilecilik’ değil, “insanın belirli bir oluş tarzına ulaşma kaygısıyla kendi kendisi üzerinde çalışması”dır. Burada söz konusu olan “insanın ahlaki özne teşkil etmesi için vazgeçilmez olan pratik alıştırmalar”dır.


Foucault'a göre “insan bilgi olmadan kendisi için kaygı duyamaz”. Kendilik kaygısı “kendinin bilgisi” olduğu kadar belli davranış kurallarının ve aynı zamanda “hem hakikat hem buyruk olan ilkelerin bilgisi”dir. “Kendi için kaygı duymak demek, bu hakikatlere sahip olmak demektir. Etiğin hakikat oyunuyla bağlantılı olduğu nokta burasıdır”. Benliğin oluşumunun politik bağlamının ıskalamayan Foucault’ya göre bireyleşme ve benlik siyasal bir işleyişin içinde üretilirler. Benlik teknolojileri de iktidarın “birey benler tarafından kendilerine uygulanmasını” ifade eder. Foucault’ya göre Yunanlılar özgürlüklerini ve bireyin özgürlüğünü bir etik sorun olarak sorunsallaştırıyorlardı. Yunanlılar için özgürlüğün bizimkinden çok farklı bir tanımla ‘köle olmamak’ anlamını taşıması ölçüsünde, sorun zaten bütünüyle siyasi niteliklidir. Ayrıca, “özgür olmak insanın kendisi ve kendi iştahlarının kölesi olmaması ölçüsünde siyasi bir modele sahiptir, bu ise kişinin kendi kendisine arche adı verilen bir iktidar, hükmetme ilişkisi kurmasını içerimler”.

Sanat yapıtı olarak yaşamın sürekli yeniden yaratımından bahseden Foucault, tarih dışı aşkın, özsel bir benlik anlayışını asla benimsemez. Değişmez bir benlik anlayışına karşı olan Foucault, Nietzsche ve Deleuze’de olduğu bir sürekli mücadele içinde oluşan akışkan benliğin karakterde olduğunu düşünür. Benliğin oluşumu/yaratımı dıştan ve içten gelen belirlenime karşı sürekli bir mücadeleyi kapsar.


Foucault, özgürleşimi özgürlükle karşıtlaştırarak özgürlüğü, “süre giden bir kendi üzerinde egemenlik kurma ve benlik kaygısı yönündeki etik bir pratik” şeklinde tanımlar. Özgürlüğü “etiğin ontolojik koşulu” olarak ve etiği de “özgürlüğün büründüğü amaçlı
biçim” olarak görür. Etik söyleminde özne hala söylemsel ve toplumsal olarak iktidar ile ilişkileri içerisinde konumlandırılmış olarak analiz eder. Son dönem özne anlayışındaki farklılık “bireylerinde kendi kimliklerini tanımlama ve kendi bedenleri ve arzuları üzerinde egemenlik kurma, benlik teknikleri yolu ile bir özgürlük pratiği yürürlüğe koyma gücüne sahip olduklarını düşünmesinden kaynaklanır.” Yani Foucault artık öznelliğin oluşumunu sadece disipliner iktidar pratiklerinin bir neticesi olarak görmemektedir. Bu dönemde kişinin belirli pratikler aracılığıyla kendi kendisini inşa etmesi, “ben”in yapımı” ön plana çıkarılmaktadır. Foucault’nun daha önceki arkeolojik ve soybilimci çalışmalarında özne, harici iktidar odaklarının neticesi olan “tarihi bir inşa” olarak görülür.

Öznenin tarihin bir inşası olması, görünüşteki değişikliklerin altında daima aynı kalmayı sürdüren gerçek benlik (kendilik) diye bir şeyin olmadığını içerimler. Foucault, böylesi bir benliğin ve hayatın gerçekleşemeyecek bir rüya olduğuna dair inancını asla yitirmedi. Bu inanç ile Foucault bir kez daha ‘kendi yaşamlarımızın şairleri olmayı istiyoruz’ diye yazan Nietzsche’ye yöneldi; yaşam ile sanatı bir arada düşünmeye başladı. Benliğin bize verilmiş olmadığı düşüncesinden hareketle kendimizi bir sanat yapıtı olarak yaratabileceğimiz sonucuna vardı.

Foucault’nun kendiliğin sanat yapıtı olarak inşası/yaratımı kavrayışı evrensel bir güzellik ve hakikat idesini içermez. Evrensel zorunluluklar içermeyen Foucaultcu etik Nietzsche’de dolduğu gibi iktidar ile ilişki içindedir. Onun için etik bir evrensel bir değerler sistemi ve mutlak hakikat değil, bir grubun ve kişinin bir diğeri üzerinde denetim/iktidar kurma aracı olarak iktidar/bilgi ile ilişkisini muhafaza eder. Öznenin oluşumu öznenin tarihine/tarihselliğine içkindir. Ahlak kodları, davranış biçimleri ve başvurulan teknikler ve kendimizle kurduğumuz ilişki sonucu ortaya çıkan bilinç ilişkisi öznelliğimizi oluşturur. Etik ilişki, ilişkide doğrudan bilgi ve iktidar eksenlerinin bir araya gelerek kurdukları deneyimler, ürettikleri doğruluklar ve dayattıkları sınırlar yoluyla kurulabilir. Fakat bu sınırlar aşılabilir. Sınırları aşmak için kendimizin tarihsel bir ontolojini yapmak gerekir. İnsanın kendisi ile ilişkisi, etik öznelliğin oluşumu ve ‘yönetimsellik’le ilişkili olarak okunabilir. Zira kendimizle, kendisini çeşitli yollarla yöneten bir çeşit spesifik özne olarak ilişki kurarız. Kendimizi yönetme kendi davranış alanlarımızı yapılandırma, yaşamımıza ne tür bir biçim ya da yapı vereceğimize karar verme sanatı olarak Foucaultcu etik kavrayışı bir varoluş estetiğine götürür. Özneler benlik teknolojileri aracılığı ile kendi ruhları ve bedenleri üzerinde bir dizi operasyonda bulunarak kendi önemsedikleri değerleri doğrultusunda kendi yaşamlarını, kendilerini dönüştürebilirler. Foucault, günümüz öznelerine açıkça olmasa da kendi yaşamlarını bir sanat eseri olarak inşa etmelerini salık verir. Bu aynı zamanda sürekli kendisine yöneltilen hiç bir alternatif önermediği şeklindeki eleştirilere bir çeşit cevap olarak da okunabilir.
─ Foucault'da Kendilik Etiği & Sanat Yapıtı Olarak Yaşam - Sever IŞIK

Neva
21-05-2016, 01:28
Modern nedir?Modernizm nedir?Modernlik(batıya özgü/Batılılaşmaolmayan anlamıyla) nedir?



Parantez icine alinan anlami disinda, modern, evrensel babinda cagdasi yakalayan dusunceler, hareketler vs. anlamina gelir. Tabi bu demek degildir ki muhafazakar(bilinen anlami disindaki haliyle) kavrami, evrensel ogeleri yakalayamaz.

Basit ornekle;
Herhangi bir dusunce, hareket vs. ye iliskin Moda/Demode cagdasi/eszamanli ortamda olabilmesi gibi.

world
21-05-2016, 02:10
Çok teşekkürler ikinize de peki modernleşmeye karşı yapılan eleştiriler nelerdir? Bireyciliğin pejoratif bir anlama büürnmesi, doğa bilimleri yöntemlerinin sosyal hayata uygulanması gibi şeyleri biliyorum fakat bana yeni bir bakış açısı sunabilir misiniz bu konuda?

spartacus
21-05-2016, 03:10
Mükerrer

spartacus
21-05-2016, 03:11
Modernizm'in özgürlük, eşitlik, adalet gibi sorunlarda çözümsüz kaldığı ortada(yanlış içeriklendirmeler, yanlış zeminler)...

Modernizmin temellerine indiğimizde Kant'a ulaşabiliriz.

Modernizm felsefe değil ağılıklı olarak bir akımdır(proje niteliği taşır ve siyasal tabanı vardır).

Modernizmde özgürlük -koşullardan bağımsız ele alındığı için- yanlış tanımlandırılıp içeriklendirilir, bu bağlamda öne sürdüğü çözümler bürokratik veya bireysel çıkışı aşamaz... Özgürlüğü pragmatist(faydacı) bir tanımla, bir egemenlik-stotüko sorunuymuş gibi ele alarak kendisini haklı çıakrtmaya çalışır, bu tanımlar da yanlıştır...

Özgürlüğü öznel(özneye dayalı) ele alırken, özgürlüğün asıl zemini olan koşul-doğa-toplum(tümünün ortamı-koşulu) dışlanır, böylece özgürlüğün ne olduğu üzerine tutturulan yolda, sonuçta bir taraftan yücelttiği bireyi, diğer taraftan dışlayan bir açıya daralır. Kısaca özgürlüğü esas alırken, konuya salt kavram-içeriklendirme çerçevesi sınırlarıyla baktığı için, diğer öğeler anlamsızlaşır veya silikleşir, özgürlük insan, toplum hadi kendi açıalrıyla birey sorunsalı yerine, birey, toplum özgürlük sorunsalına ulanır(yani amuda kaldırılmış, ters çevrilmiştir)...

Yine aydınlık sorunsalında da aynı yanlış sürdürülür, bir yönüyle aydınlık yüceltilirken, aydınlığın da yukarıda ifade edilen koşulları önemsizleşip, silikleşir veya yalıtıma uğrar... Bunu anlamak için, kutsal devlet anlayışıyla bakmak gerekir, demek istediğim açıktır, yani bir develtin gerekliliği veya gereksinimi ayrıdır, bir devletin kendinde şey olarak asıl gereksiniminden ayrı-yalıtık içeriklendirmeye kalkılması ayrı, kimin veya hangi koşulun veya doğanın gereksiniminden doğdu? İşte doğru soru budur ve aynı soru özgürlük içinde geçerli, bireyin keyfiyeti mi, yoksa nesnel-öznel koşulların bir gereksinimi mi? Talep ve arz mı yoksa yukarıda ifade etmeye çalıştığım modernist bakışıyla, salt arz mı?.

Modernizm, aslen feodal aristokrasiye karşı bir aydınlanma-çıkış akımıdır, esasen aristokratik nitelikler taşır. feodalite artık yok ve feodaliteye alternatif akımların misyonları tamamlandı...

Şimdi kapitalizm çağında, modernizm, özgürlükten ziyade stotükoya boyun eğişi temsil etmekle mükellef gibi, zira koşulları, ortamı, gereksinimi değil esasen bireyi öncüllediği, ama kapitalizm de de zaten birey olma hakkının kazanıldığı, bireyin, birey olma hakkını kazanmasına rağmen özgür olamadığı, ama bu en temelinde verili koşullardan eşit, adil yararlanabilme, fırsat eşitliği ve kişisel çıakrlar uğruna insanların bir başkasına özgürlüğünü teslim etmesi-KOŞULLARIN DAYATIMI -> işte özgürlük öncelikle zorunluluğun bilincidir, BU BİLİNÇ, modernizmin görmek istemediği TALEBİ DE GETİRİR ve arz modernizmin işi değildir- vb sorunları-gerçeği kabak gibi ortadadır...

Özgürlük konusunda kant değil Hegel önemsenmelidir diye düşünüyorum, zira birey hakkı ve birey-yurttaş olma hakkı, sözde salt bu hakka yüklenen bir dolu şeyin geçerli olmadığını, fiili olarak gösterdi. Yien aydınlanma sorunsalında da aynı sorunla karşılaştık, kişinin birey olarak ne düşündüğünden ya da birey olmasından ziyade, bireyin toplumsal koşullarının önemi açığa çıktı, modernist anlayışlar burada yanıldı. Örneğin japonya da doğan bir birey, Arabistan'da doğan bireyden farklı olaccaktır veya birey hakkı olan Türkiye'de doğandan, meselelere salt birey veya salt yüceltilmiş kavramlar ölçeğiyle bakmak arızadır...

Vaktim yok, konu basit değil, uygun bir zamanda konuya iştirak etmeyi düşünüyorum...

ve eğer bir projeden söz edecekseniz, lütfen koşulları değiştirdiğinizi ve nasılını gösterin, asıl mesele doğadır, koşullardır, bu değişmeden hiç bir şey değişmez, ortam değişkenleri nasıl ki evrimin belirleyeni ise, insanlığın hayatı içinde esas ve belirleyici olan yine koşullardır.

Bir metafor;

Bir Zürafanın boynunun neden uzun olduğu sorunu, açıktır ki GEREKSİNİM-KARŞILAMA zorunluluğunun dayattığı süreçlerle oluşuyor-özgürlüğün de koşulu budur özünde-, burada Zürafa'yı salt bir bireye ve boynunun uzunluğunu da yüceltilesi bir biççime dönüştüren birisi evrimi anlayamacaktır ve özgürlüğünde uzak dallara ulaşabilme koşulu ve buna imkanı-hakkı olması olarak şekillendiğini de kavrayamayacaktır. Bir zürafa uzak dallardaki yiyeceği yemeye nasıl ki muhtaç ise, özgürlük, Zürafanın bir şekilde boynunu kullanmaktan alıkoyan şartlarda anlam kazanır ve lüks değil, geresinim(!) olarak doğar...

Hak ve özgürlükler sorunu birbirinden ayrıştırlamayacağı gibi ayrı da ele alınamaz ise, bu ayrılmazlığın koşuluda esası teşkil etmelidir. mevcut koşulalr yerine salt öznel koşulları ve böylece salt özneyi veya kişi keyfiyetini esas alan çıkarımlar arıza olacaktır.

world
21-05-2016, 10:47
Modernizm'in özgürlük, eşitlik, adalet gibi sorunlarda çözümsüz kaldığı ortada(yanlış içeriklendirmeler, yanlış zeminler)...

Modernizmin temellerine indiğimizde Kant'a ulaşabiliriz.

Modernizm felsefe değil ağılıklı olarak bir akımdır(proje niteliği taşır ve siyasal tabanı vardır).

Modernizmde özgürlük -koşullardan bağımsız ele alındığı için- yanlış tanımlandırılıp içeriklendirilir, bu bağlamda öne sürdüğü çözümler bürokratik veya bireysel çıkışı aşamaz... Özgürlüğü pragmatist(faydacı) bir tanımla, bir egemenlik-stotüko sorunuymuş gibi ele alarak kendisini haklı çıakrtmaya çalışır, bu tanımlar da yanlıştır...

Özgürlüğü öznel(özneye dayalı) ele alırken, özgürlüğün asıl zemini olan koşul-doğa-toplum(tümünün ortamı-koşulu) dışlanır, böylece özgürlüğün ne olduğu üzerine tutturulan yolda, sonuçta bir taraftan yücelttiği bireyi, diğer taraftan dışlayan bir açıya daralır. Kısaca özgürlüğü esas alırken, konuya salt kavram-içeriklendirme çerçevesi sınırlarıyla baktığı için, diğer öğeler anlamsızlaşır veya silikleşir, özgürlük insan, toplum hadi kendi açıalrıyla birey sorunsalı yerine, birey, toplum özgürlük sorunsalına ulanır(yani amuda kaldırılmış, ters çevrilmiştir)...

Yine aydınlık sorunsalında da aynı yanlış sürdürülür, bir yönüyle aydınlık yüceltilirken, aydınlığın da yukarıda ifade edilen koşulları önemsizleşip, silikleşir veya yalıtıma uğrar... Bunu anlamak için, kutsal devlet anlayışıyla bakmak gerekir, demek istediğim açıktır, yani bir develtin gerekliliği veya gereksinimi ayrıdır, bir devletin kendinde şey olarak asıl gereksiniminden ayrı-yalıtık içeriklendirmeye kalkılması ayrı, kimin veya hangi koşulun veya doğanın gereksiniminden doğdu? İşte doğru soru budur ve aynı soru özgürlük içinde geçerli, bireyin keyfiyeti mi, yoksa nesnel-öznel koşulların bir gereksinimi mi? Talep ve arz mı yoksa yukarıda ifade etmeye çalıştığım modernist bakışıyla, salt arz mı?.

Modernizm, aslen feodal aristokrasiye karşı bir aydınlanma-çıkış akımıdır, esasen aristokratik nitelikler taşır. feodalite artık yok ve feodaliteye alternatif akımların misyonları tamamlandı...

Şimdi kapitalizm çağında, modernizm, özgürlükten ziyade stotükoya boyun eğişi temsil etmekle mükellef gibi, zira koşulları, ortamı, gereksinimi değil esasen bireyi öncüllediği, ama kapitalizm de de zaten birey olma hakkının kazanıldığı, bireyin, birey olma hakkını kazanmasına rağmen özgür olamadığı, ama bu en temelinde verili koşullardan eşit, adil yararlanabilme, fırsat eşitliği ve kişisel çıakrlar uğruna insanların bir başkasına özgürlüğünü teslim etmesi-KOŞULLARIN DAYATIMI -> işte özgürlük öncelikle zorunluluğun bilincidir, BU BİLİNÇ, modernizmin görmek istemediği TALEBİ DE GETİRİR ve arz modernizmin işi değildir- vb sorunları-gerçeği kabak gibi ortadadır...

Özgürlük konusunda kant değil Hegel önemsenmelidir diye düşünüyorum, zira birey hakkı ve birey-yurttaş olma hakkı, sözde salt bu hakka yüklenen bir dolu şeyin geçerli olmadığını, fiili olarak gösterdi. Yien aydınlanma sorunsalında da aynı sorunla karşılaştık, kişinin birey olarak ne düşündüğünden ya da birey olmasından ziyade, bireyin toplumsal koşullarının önemi açığa çıktı, modernist anlayışlar burada yanıldı. Örneğin japonya da doğan bir birey, Arabistan'da doğan bireyden farklı olaccaktır veya birey hakkı olan Türkiye'de doğandan, meselelere salt birey veya salt yüceltilmiş kavramlar ölçeğiyle bakmak arızadır...

Vaktim yok, konu basit değil, uygun bir zamanda konuya iştirak etmeyi düşünüyorum...

ve eğer bir projeden söz edecekseniz, lütfen koşulları değiştirdiğinizi ve nasılını gösterin, asıl mesele doğadır, koşullardır, bu değişmeden hiç bir şey değişmez, ortam değişkenleri nasıl ki evrimin belirleyeni ise, insanlığın hayatı içinde esas ve belirleyici olan yine koşullardır.

Bir metafor;

Bir Zürafanın boynunun neden uzun olduğu sorunu, açıktır ki GEREKSİNİM-KARŞILAMA zorunluluğunun dayattığı süreçlerle oluşuyor-özgürlüğün de koşulu budur özünde-, burada Zürafa'yı salt bir bireye ve boynunun uzunluğunu da yüceltilesi bir biççime dönüştüren birisi evrimi anlayamacaktır ve özgürlüğünde uzak dallara ulaşabilme koşulu ve buna imkanı-hakkı olması olarak şekillendiğini de kavrayamayacaktır. Bir zürafa uzak dallardaki yiyeceği yemeye nasıl ki muhtaç ise, özgürlük, Zürafanın bir şekilde boynunu kullanmaktan alıkoyan şartlarda anlam kazanır ve lüks değil, geresinim(!) olarak doğar...

Hak ve özgürlükler sorunu birbirinden ayrıştırlamayacağı gibi ayrı da ele alınamaz ise, bu ayrılmazlığın koşuluda esası teşkil etmelidir. mevcut koşulalr yerine salt öznel koşulları ve böylece salt özneyi veya kişi keyfiyetini esas alan çıkarımlar arıza olacaktır.

Aynı modernizasyon fikri bence de hem Japonya'da hem Türkiye'de işleyemez koşullar ortam v.b farklı. Bir dahaki mesajınızı merakla bekliyorum .

spartacus
21-05-2016, 23:11
farklı koşullarda işleyip, işlememesinden ziyade -ki koşula görede çözümler üretilir ve koşullar değiştirilebilir- Modernizm'in özgürlük anlayışı sakat, yanlış. Koşulu -tamamen- dışlayan bir özgürlük anlayışı, bireye indirgeyen, bireye indirirkende birey-çevre faktörü kadar bireyin toplumsal konumunu da önemsemeyen, tabiri caizse tüm domatesler adına, tek bir domatesi esas alarak yorum yapan, aslında özgürlüğü salt bir kelime-kavram düzeyine indirgeyen bir açısı var.

Kaba bir örnek sunmak gerekirse;

Bir yarışmaya katıldığınızı düşünün-hayatı bir an böyle alabiliriz-.

Parkur 200 metre...

Diyelim ki 200 adet de yarışmacı olsun..

B GRUBU
Bu 200 adet yarışmacıdan 20 tanesi parkurun ilk 100 metre ilerisinden start alıyor olsun.. Bu halde bu durumda koşacağı toplam metre, 100 metredir ve aslında bu start alanından başlayanlar için yarış 20 kişi arasında geçecek(rekabet).

A GRUBU
Bunlardan 7 taneside parkurun 199. metresinden start alacak olsun yapması gereken sadece 2 küçük adım atmaktır(koşmasına gerek yok) ve toplamda bu start yerinde de 3 yarışmacı çekişecek...

Geriye henüz start yerini ifade etmediğim 173 yarışmacı kaldı

C GRUBU
173 yarışmacıdan 23 tanesi parkurun ilk 30 metresinden start alıyor olsun.. Böylece bu 33 kişi kendisinden öndeki ilk 20 kişiden 70 metre geride(geçme şansı olabilir lakin bu bireyseldir, bir bireyin geçmesi tüm bireyin geçtiği anlamına gelmez-sınıf atlama)

D GRUBU -modern köleler-
Kalan 150 kişiden 50 taneside parkurun ilk start yerinden 10 metre ileride başlayacak olsun...

E GRUBU -modern köleler-
Kalan 100 kişide sıfır noktasından. Bu halde

Şimdi elimizde, A, B, C, D ve grupları var.

A grubu için parkur toplamda 1 metre...
B grubu için 100 metre
C grubu için 170 Metre
D grubu için 200 metreModernizme göre bu yarışmada hiç bir sorun bulunmaz zira her birey, sadece finish noktası için yarışıyordur ve tek sorun her bir bireyin koşma özgürlüğünün olup, olmamasıdır...

Modernizme göre esas alınan birey, safsataya dayalı bir genellemeyi içerir, örneğin B grubundaki bir birey modernizme göre tüm bireylerin durumunu özetler -> safsata, parçadan bütünü genellemek
Modernizme göre parkurun uzunluğu ve yarışmacıların start noktasındaki haksızlık esas alınmaz, çünkü her bireye koşma özgürlüğü tanınmıştır...
Modernizm burada yarışmacıların koşma özgürlüğü var mı yok mu buna bakar...
Modernizm özgürlüğü bireyin koşma özgürlüğüne indirirken, bireyin buna sahip olup, olmamasına bakar, ancak hangi bireyin?
Modernizm bu soruya herkesin diye cevap verir, doğru bir cevaptır, lakin mesele görüldüğü üzere koşma özgürlüğü değildir...
Modernizm birey dediğinde muğlak bir tabiri benimser, kaideleride böyle oluşturur

Koşma özgürlüğüne sahip olmalı
Herkes yeme özgürlüğüne sahip olmalı
İçme, giyme, barınma şu ya da bu özgürlüğüne sahip olmalı


Sahip mi? Sahip der, ama bu özgürlüklerin nasıl elde edileceğinden, nasıl hayata geçeceğine, hangi koşullarda mümkün hale geleceğiyle ilgilenmez, 1 birey dahi parkuru tamamlıyorsa, gerisi önemsenmez...

Yukarıdaki örneğe bakarsak modernizmin özgürlü anayışındaki sakatlığı görebiliriz, o özgürlüğe salt kitabik ve muğlak bir birey olarak bakarken, özgürlük kavrmını da çarpıtır.

Yine bir örnek verelim;

Bir toplumun %90'ı müslüman olsun. Bunun %1'de ateist.

Nüfus arttıkça, müslüman-ateist oranı değişecektir, nüfusun artışı müslümanlar açısından pozitif bir rol oynarken, ateistler açısından da negatif bir rol oynayacaktır, zira doğum oranalrı ölçeğinde bireyler modernizmin bakış açısı gibi salt kendine doğmayacak, bir ortam, çevre ve koşula doğacak ve şekillenecektir.

Modernizm bu duruma baksaydı nasıl bakacaktı? Çevre, koşul, ortamı dışlayacak, herhangi bir bireyin, kendisine aşılanan kalıpları yıkabileceğini, bu durumda meselenin sadece kalıpları yıkma hakkı-özgürlüğü var mı yok mu noktasına indirgeyecek ve örnek olarak herhangi bir ateist bireyi alıp işte yıkmış diyecekti...

Oysa sorunun asıl kaynağı görüldüğü gibi toplumsaldır, toplumsal bilinçlenme, toplumsal bilinçlenmenin yegane koşullarından birisi de ekonomiktir. Bir toplum ne derecede yoksul bırakılırsa, öğrenme kanalları veya ilişkilerinden de o derecede mahrum kalabileceği gibi yukarıda verdiğimiz parkur örneğinde koşma özgürlüğü olsada koşamayan, emekleyen bir tablo sergileyecekti.

Bu halde doğru analiz ancak koşulların analiziyle mümkün, kitabik olarak herkesin sorgulama hakkı vardır ve mesele de böylece çözülmüştür demek bir anlam taşımaz...

Bir bütün hainde toplumu, tüm sosyal-siyasal ve ekonomik ilişkileri irdelemek gerekir, modernizm bundan bilinçli olarak kaçar zira kendisi kapitalizm anlayışa sahiptir, ilkel kölelik koşulları yerine modern köleliği öncüller, yani kimse kimseyi zorlamaz, ancak modernizmin görmezden gelmememizi istediği şartlar ve koşullardır, işte bunlar insanı köle olmaya zorlar ve modernizm bunu doğal karşılarken, sonuçta herkesin de daha iyi bir yaşam özgürlüğü tanınmış mı, tanınmamış mı buna bakar.

Kısaca, Kant yanılmış, Hegel haklıydı, özgürlük zorunluluğun bilinciydi ve bunun yegane zemini de koşullardı. Özgürlüğü dayatan koşullar ve şartlardır, özgürlük bilincide bu şartların-koşulalrın ne olduğunun analiziyle elde eedilebilirdi, her bireyin şu ya da bunu yapmaya özgürlüğü vardır demek özgürlüğün tersinden tanımıdır, bu özgürlük değil haklar kısmıdır, özgürlük ise ancak koşullar eliyle ifade edilebilir. Hakkı olması ayrıdır, koşulu olması ayrı...

spartacus
22-05-2016, 17:31
Mükerrer

spartacus
22-05-2016, 17:31
Bu bağlamda özgürlük, tercih-seçebilme şansı-koşuluna uzanır. Bunun ilk koşulu nesnel koşullarsa, ikincil koşulu öznel koşullardır.

Herhangi bir birey, çeşitli seçeneklere sahip iken, diğer bir birey bu seçeneklerden mahrum ise, bu bağlamda salt özgürlüğü tartışmanın anlamı olmadığı kadar haklar sorununu tartışmanın da anlamı yoktur...

Yine herhangi bir birey bir çok tercihi serbestçe yapabilirken, bundan mahrum olan milyonlarca ise, sizinde alma, yapma, seçme hakkınız var ama demek veya sorunu salt bu esasa dayalı tepeden hareketle(elitler açısı) koymak, özgürlüğün kavram olarak kökeni-zeminine ters düşer. Bu ifade zaten özgürlüğün olmadığını dolayısıyla kişilerin de böyle haklara zaten sahip olmadığını ifade eder zira özgürlük, çevre-koşullar ve özne bir bütün olarak ancak ele alınabilir. Salt özgürlüğü kavram olarak işlemek anlamsızdır.

Özgürlük bir bireyin her aklına geleni yapmasıda değildir, seçeneksiz kalmamasıdır(yani koşullar içerisinde herhangi bir seçime mahkum olmamak), özgürlük bireyin, bireyce-bireyci veya salt keyfi serbestliği de değildir(zira ne nesnel koşulalr buna imkan verir, ne de öznel koşullar), özgürlük bireyin seçimlerinde özgür iradesiyle karar verebilmesi ve karar verebileceği tercihlerden-seçenekler mahrum kalmamasıdır, mahrum kalırsa, o zaman özgürlüğün bilincine varır, zira kendsini neyin mahrum kıldığının analizini yapar.

Özgürlüğü “etiğin ontolojik koşulu” olarak ve etiği de “özgürlüğün büründüğü amaçlı
biçim” olarak görür. Etik söyleminde özne hala söylemsel ve toplumsal olarak iktidar ile ilişkileri içerisinde konumlandırılmış olarak analiz eder. Son dönem özne anlayışındaki farklılık “bireylerinde kendi kimliklerini tanımlama ve kendi bedenleri ve arzuları üzerinde egemenlik kurma, benlik teknikleri yolu ile bir özgürlük pratiği yürürlüğe koyma gücüne sahip olduklarını düşünmesinden kaynaklanır.” Yani Foucault artık öznelliğin oluşumunu sadece disipliner iktidar pratiklerinin bir neticesi olarak görmemektedir. Bu dönemde kişinin belirli pratikler aracılığıyla kendi kendisini inşa etmesi, “ben”in yapımı” ön plana çıkarılmaktadır. Foucault’nun daha önceki arkeolojik ve soybilimci çalışmalarında özne, harici iktidar odaklarının neticesi olan “tarihi bir inşa” olarak görülür.Özgürlüğü ifade ettiği yerde aslında ifade edilen-yakın olarak- özgürlük değil, "mülkiyet" yani mahrum bırakma(tersinden sahiplik) esasıdır. bu bağlamda buna mülkiyet ve mülkiyet ilişkileri diyoruz. Tamamen yanlış bir yaklaşımla mülkiyetin yerine -ki şu ana kadar ifade ettiğimin aksine, özgürlüğü koyuyor. Özgürlük kelimesinin yerine mülkiyeti yerleştirdiğimiz de, Foucault'un ifadesi yerli yerine oturabiliyor.

İnsan doğasına iktidar ilişkilerinin girmesinin temelinde mülkiyet ilişkilerinin yani sahteleşen benliğin istemlerinin baskın olmasıyla doğduğunu görüyoruz. Burada mesele özgürlük veya seçenekler üzerinde herhangi bir kişinin baskısı olmadan karar verebilme yetisi değil, mevzu bireyin, sahte benliğinin ve arzu, istem ve dürtülerin kendisi için(bireyci-bencil) isteme dönüşmesidir. Burada sorun görüldüğü gibi özgürlük sorunu değildir, hakimiyet sorunudur ve temelde aitlik-sahiplik ilişkileri yatar.

Bu bağlamda meselenin-madalyonun diğer yüzüne bakarsak, mülkiyet, özünde mahrum bırakmaktır ve kelime-köken olarakta zaten mahrum bırakmaktan kavramlaşmıştır.

Mahrum bırakma sorunsalı, iktidar, hakimiyet, yönetim ve sürdürülebilirlik temelinde bir çok sorunuda beraberinde getirir, çözüm ise sahip olanın, sahip olduğuna sahipliği sürdürebilmesidir. Bu bağlamda açığa iktidar çıkar, iktidar, mülkiyet ilişkileri, sahiplik sorunsalı beraberinde de ahlak kurallarını dayatır...

Görüldüğü üzre Foucault meseleyi özgürlük sorunsalına hapsederek hata yapmıştır, zira mesele aksine mahrum bırakma(özgürlükten men etme) temelinde açığa çıakrken, özgürlüğü, bir men etmek, iktidar-hakimiyet alanı veya sultasına indirgemek, suyu görüp, denizi görmemektir.

Yine de biz Foucault'un ifadesinde özgürlük yerine mülkiyeti koyduğumuzda, ifade yerli yerine oturur.

Buradan da bir modernizm eleştirisi doğar, zira bireyci siyasi akım veya projelerin de temelinde, tamda yukarıda ifade edilen nitelikte bir iktidar, hakim olmak, sahiplik esası yatar.

Örneğin mülkiyet ilişkileri ve ahlak sorunsalına bir örnek vermek gerekirse, insanlığın neolotik çağa geçişiyle birlikte, hayatına mülkiyet, toprak sahipliği, çit, sınır, aitlik gibi kavramalr POLİTİK olarak yerleşmiş, bu bağlamda hakim olanın veya sahip olanın mahrum bırakmasının koşulu olarak iktidar, devlet anlayışı ortaya çıkmıştır, böylece devlet, iktidar vb sahip olma-mahrum bırakma ayrıcalığına ait olanların bu haklarını hem koruyacak hemde sürdürülebilirlik sağlayacaktı..

Örneğin "Adalet mülkün temelidir" sözü gibi, bu sözü aslen "Adalet mahrum bırakmanın temelidir" diye anlamak da mümkündür, zira bir insanın bir şeye sahip olabilmesinin koşulu, sahipliğini diğerlerinden mahrum bırakmakla sağlayabilir olmasıdır. Bu sözde aslen içten gelen bir söz olmaktan ziyade zamanın modernist-kapitalist akımlarının getirdiği politik bir modaydı...

Neyse ataerkil toplumun kökeninde esas yatan şey toprak(kadın, dişi, doğurganlığa hakimiyet) mülkiyetidir.. Bu bağlamda gelişen ahlak yasaları, erkeğin kadını sahiplendiği böylece birliktelik yerine, erkeğin kadını malı veya sahipliği(haremi) yaptığı anlayış ve saçma, sapan ilkel ahlak kuralları gelişmedi mi? Burada ahlakın temelinde özgürlük mğ yatıyor? hayır aksine mahrum bırakmak anlayışının insanın her adımına nasılda hükmeder hale geldiğinin birer göstergesidir...

Bir çok ahlak, iktidar, etik şu yada bunun temeline inersek, esasta gördüğümüz özgürlüğe karşı insan direncinin, ama özde ise mahrum bırakan insanın bu mahrumiyeti sürdürebilir kılma böylece sahiplik-aitlik faktörünün hayat-anlam kazanmasının esas-temel yollarından birisi haline gelir. Bu bir süreç olarak toplumsal hayatın her kademesine yayılır, öyle ki örneğin etik kurulları dahi özünde bir iktidar, bir politik kurum, bir tepedenlik veya esasta-zemindeki maya gibi mahrum bırakma esaslarına dayanır... Böylece etik kuralları, kişilerin davranışlarını belirlerken, onlarında farklı davranış veya tercihlere veya farklı yoldan kendisini ifade edebilme koşullarından mahrum bırakmaya, kısaca önceden belirlenmiş bir kalıba dönüşür...

Kısaca Foucault, iktidar, hakimiyet, dayatım, stotüko vb gibi bir açıda ele alabileceğimiz ifadesinde, özgürlük kelimesini seçerek tersini apmış veya yanlış kavramı kullanmış, aslında tüm saydıklarına alternatif öne sürülecek kavramı, mülkiyet yerine koyarak tersine çevirmiş ve özgürlük meselesinide birer sahip olma çerçevesine darlaştırmış... Oysa özgürlük sahip olmak değil, koşullar itibariyle seçeneklerin varlığı ve kişilerin bu seçenekler üzerine tercihlerinde herhangi bir keyfi baskı, zorlama ve mahkum kılmadan bağımsız olabilmeleridir. Amaç sahip olmak veya doğru ifadeyle mahrum bırakmak değil, mahrum olmamaktır, kullanmaktır, burada sahiplik mükiyet sahipliği gibi değil, mahrum olmamanın koşullarına sahip olmaktır(meta temeli taşımaz) ve daha çok nesnel-doğal koşulalrca çerçevesi çizilir, mülkiyet ise zaten doğal koşulların sunduğunu, kendi özel kullanımına-malına çevirip, diğerlerini bundan mahrum bırakmak esasına dayanır...

Bir not: Bir çok gerici cahil bu son paragrafımdaki ifadelerimi, demek ki kadınları da mahrum bırakmamaktan bahsediyor vb yorumlayabilir, bu türden eşeklere diyeceğim tek şey, bunca yazıda kadınların "mal" olmadığını dolayısıyla malınız olmadığını, bu bağlamda paylaşıma açık veya kapalı bir yanı, yöresinin olmayacağı, mülkiyet ilişkisine vurulamayacağını, eğer böyle düşünüyorsa başlı başına bir soysuz olduğu kendi sorunudur... Kimse kimsenin malı değildir, kullanım malı da değildir, mülkü-malı hiç değildir, bu paragrafta hem özgürlük ama hemde etik-ahlak konusunda dahi Foucault'un nasılda yanıldığını, meselenin ve sorunun özünde yatanın özgürlük değil, sahiplik, kullanmak, kısaca temelde yatanın mülkiyet olduğunu görüyoruz... Modernizmin de aslında psotmodernizminde esas kaygısı budur ve görmezden gelir(neden?)

turin
26-05-2016, 12:35
Kapitalizmi sürdürülebilir kılmak için uydurulmuş yeni bir argüman/ideoloji diyebilir miyiz Modernizme?

Veya Kapitalin sahip olduğu aksaklıklıklara yama yapmak, iyileştirmek amacıyla yine kapitaller tarafından kapitalizme yönelik yapılan eleştiriler sonucunda ortaya çıkan hedehödö..