PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : İran Devrimi


Barlas
06-09-2016, 09:13
Bizlere, bir "ders" olabilmesi dileğiyle...
---------------------------------------------------
MERHABA. Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.

Şah’ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım.

Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.

Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.

Şah’ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.

Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.

ÜZERİNDE DURMADIK

Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran’ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran’da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.

Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.

Pek üzerinde durmadık bu olayın, "Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" diye düşündük.

Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.

Haberi ciddiye almadık; "Üç beş sapsızın işi" dedik.

Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. "Ufak tefek şeylerin" toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.

Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı.

"Müslüman kadınların yanında oro***ların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.

Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı!

Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.

Biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "İttifak" "Eylem Birliği" gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.

GEÇİŞ SANCILARI SANDIK

Humeyni, "Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız" diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu.

Şiraz’da "İslam Mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran’da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.

Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.

Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..

Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda "Tamam bu sonuncusu" diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.

Kızların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına bile izin yoktu.

Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.

Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar kendi küçük çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması", "eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı.

Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.

Hepimiz "ana çelişki" üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.

REFERANDUM OYUNU

Üç ay önce Humeyni, Paris’te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti.

Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.

Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı.

Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: "İslam Cumhuriyeti’ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?"

Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65’inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?

Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: "İslam’a evet mi, hayır mı diyorsunuz?"

Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?"

Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.

Sonuçta, "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi.
Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler.

Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.

HALKI ANLAYAMADIK

Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.

Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal "Ayendegan" Gazetesi’ni kapattırdılar. Sıra sonra "Keyhan" Gazetesi’ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.

Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık.

Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu.

Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.

Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak.

Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı.

Örtünmek moda oldu!

Tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı.

Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.

Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.

Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.

Kaçanlardan biri de bendim.

Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.

(Not: Bu metin, Bahman Nirumand’ın "İran" kitabından derlenmiştir.)
------------------------------------------------------------------------
Soner YALÇIN, Hürriyet Gazete (web), 22 Eylül 2007
http://www.hurriyet.com.tr/iran-a-seriat-demokrasi-ve-ozgurluk-vaatleriyle-geldi-7341379

http://news.nationalgeographic.com/news/2009/06/photogalleries/iran-protest-david-burnett-pictures/images/primary/090625-02-iran-protesters_big.jpg

Sundance
06-09-2016, 09:42
Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.

Haberi ciddiye almadık; "Üç beş sapsızın işi" dedik.



Devrimi bile kancıkça yapmışlar...

bilgivehis
06-09-2016, 11:11
Sahtekârlığın, bin dört yüz yıl geriye dönmenin, cinayetlerin, işkencelerin adıdır humeyni.
Şah döneminin bir belediye başkanıyla arkadaş olmuştuk, Türkçesi gayet iyiydi.
Şah zamanında şah karşıtıydı, çünkü o bir antiemperyalistti ama yine de belediye başkanı olmuştu. Antiemperyalist bir belediye başkanının kaçması dahi İran'da yapılanın aslında bir sahtekârlık olduğunu anlamaya yeterdi. Onunla her gün konuşur, sohbet eder ve tartışırdık. İran halkından umutluydu "Sahtekârlığı yakında halk anlar ve sokağa dökülür" demişti. Bunları söylediğinde sahtekâr devrime henüz bir ay olmamıştı, geleceği daha o zamanlar görmüştü. Bu İranlı belediye başkanı ne şaha ne humeyniye ne de İranlılara yaranamadı ama özgürlükçü yolundan taviz vermediği için vijdanı rahattı. Kendisiyle çok tartışmıştık ama şu sözünü hiç unutmadım "Türk halkını bizden daha ileri görüşlü zanederdim ama yanılmışım". Bu ileri görüşlü, kibar arkadaşımızın en önemli tespitlerinden biri buydu, ben de ona yanılıyorsun demiştim, bunu söylediğinde yıl 1979 idi ve bunda da haklı çıktı...

Türk halkı İran halkının 36 yıl önce yaptığı hatayı bugün yapıyor, hem de büyük bir hata olduğunu bilerek, sırf günlük çıkar için...

Dinciler namussuzdur, namussuzluğu yaşam biçimi haline getirmişler hatta bunun yasalaşması için şeriat istiyorlar. Şeriat hükümlerinde; asmak, kesmek, evlilik yaşının 13 olması yani tecavüz, onlarca kadınla evlilik, yargısız infaz, işkence ve esaret şeri hükümlerince yasaldır. Böylesi bir sistem onlara daha cazip geliyor ve bu sistemden nemalanmak-yararlanmak istiyorlar. Bütün dinsel çabalarının özeti budur. İşin daha da vahimi en büyük destekçileri vahşi kapitalizmdir. Dolayısıyla İran devletinin antiemperyalst olması tek başına bir şey ifade etmiyor, oraya emperyalizm de girmiş olsaydı bu anlamda farklı bir şey olmayacaktı. Biz ateistler her ne kadar din sahtekârlığına karşı mücadele ediyor olsak da aynı zamanda halkı namussuz olmaktan kurtarma mücadelesini de birlikte vermiş oluyoruz. Dincilerden ve onların avı olan dindarlardan saldırıya uğramamız bu yüzdendir...

Engse Hohol
13-01-2017, 20:13
Tarihçi Sinan Meydan'ın 12 Eylül referandumunda "evet" çıkmasının ardından yazdığı 1979'da İran da "evet" demişti adlı betke'den sonra, Humeyni gibi Türkiye'ye dönmeyi planlayan Fethullah Gülen'in dinci diktasının içeriğinde ne olduğu görüldü.

Betke (http://odatv.com/1979da-iran-da-evet-demisti--1909101200.html); 2002'den beri Türkiye'de olup bitenler, 1970'den sonra İran'da olup bitenlere şaşırtıcı derecede benziyor: Şöyle ki:

İran'da 1970'lerin başında Humeyni yanlıları, geniş kapsamlı bir propaganda çalışmasına başladılar, bu süreçte yanlarına bazı solcuları da aldılar. İran solu, Şah'ın devrilmesini ve yerine demokrasinin gelmesini bekliyor ve Mollalarla birlikte bunu başarabileceğini düşünüyordu. İran Şah'ı 16 Ocak 1979'da İran'ı terk etti.1 Şubat 1979'da Humeyni Tahran'a döndü. Demokrasi çığlıkları atan Humeyni yanlıları, halkın desteğini alıp kendi diktatörlüklerini kurmanın hesaplarını yapıyordu. Humeyni yanlıları halkın desteğini alabilmek için 1 Nisan 1979'da referanduma gittiler. Halk, "İslam cumhuriyetine evet mi hayır mı?" sorusuna cevap verecekti. Yapılan propagandalarda Humeyni'nin, Şah'ın diktatörlüğüne son vererek demokratik bir sistem kuracağı anlatıldı. Bu propagandaya en çok da bazı solcular kandı. Nihayet referandum yapıldı ve halk Şah'ın gitmesine "evet" dedi.

Evet'i alan Humeyni, halktan bu sefer de "Tüm yargının atamalarını yapmayı" istedi. Halk bunu da kabul etti. Bizim Anayasa değişikliğinde de Anayasa Mahkemesi'nin ve HSYK'nın hükümetin kontrolüne girecek olmasına dikkat. Daha sonra ise halka İslam Kültür Devrimi Paketini oylattı. İşte bu paketin kabulünden sonra İran solu uyandı. Günaydın Ama artık çok geçti. Humeyni'nin ülkeyi Şeriata ve dikta rejimine götürdüğünü anlayanlar harekete geçti:

Üniversitelerde gösteriler yapıldı. Bu gösterilerin halkı etkileyeceğini düşünen Humeyni, iki yıllığına üniversiteleri kapattı. Humeyni diktatörlüğünü son olarak 1982'de perçinledi. Bu süreçte yaklaşık 2 milyona yakın muhalif solcu katledildi. Dünyanın en köklü kültürlerinden birini yaratan, tarihin en eski uygarlıklarından biri olan İran, 1970-1982 arasında göz açıp kapayıncaya kadar, "alıştıra alıştıra" değiştirilmiştir. 1979'da İslam devrimiyle kabuğuna çekilen İran'da en büyük darbeyi de kadınlar yemiştir. Demokrasi bekleyerek referandumlarda Humeyni'yi destekleyen İran kadını, taşlanarak recm edilmeye başlayınca gerçekle yüz yüze gelmiştir. Ama artık çok geçtir. O İran, 1930'larda tıpkı Afganistan gibi Atatürk Türkiye'sini örnek alarak çağdaşlaşmış bir ülkedir. Tıpkı Afgan Karalı Emanuallah Han gibi, İran Şahı Rıza Pehlevi de Atatürk'ün çok yakın dostudur.

Ancak, Atatürk Türkiyesi'ni örnek alarak bağımsız ve çağdaş olmaya çalışan İslam dünyası, emperyalist Batıyı fena halde rahatsız etmiştir. Öteden beri Müslümanların akıl ve bilimden uzak durmalarını, hurafelerin bataklığında debelenmelerini isteyen Batı, İslam dünyasını yeniden hurafelerin bataklığına çekmek için çok uğraşmış ve bunda da başarılı olmuştur. Bugün bütün İslam dünyası dinin bağnazca yorumlandığı diktatörlerin yönetimindedir. Bu konuda Batıyı en çok uğraştıran Türkiye'dir. Afganistan'da, Irak'ta, İran'da, Arabistan'da yaptığını emperyalizm bugün de Türkiye de yapmak istemektedir. Çünkü, aklını kullanan demokratik bir toplumdansa, dinin bağnazca yorumlandığı bir ümmeti ve o ümmetin kayıtsız şartsız bağlandığı bir diktatörü kontrol etmek çok daha kolaydır.