PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Slavoj Žižek


Yıldıztozu
21-01-2017, 19:46
Sloven filozof.

Günümüzün stanilist ve marksist bir filozofu.

Žižek popüler kültürün yeniden okunmasında Jacques Lacan'ın çalışmalarını kullanmasıyla ünlüdür. Şu konuları da içeren sayısız konuda yazmaktadır; ideoloji, köktendincilik, hoşgörü, politik doğruluk, küreselleşme, öznellik, insan hakları, Lenin, mit, internet, postmodernizm, çokkültürlülük, post-marksizm, David Lynch ve Alfred Hitchcock. Düşünürün sevdiği ve önerdiği filmler Hero'dan Korkunç Ivan'a kadar çeşitlilik göstermektedir. Çağdaş felsefenin görmezden gelinemeyecek önemli bir ismidir.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Slavoj_%C5%BDi%C5%BEek

Film felsefesiyle de ilgileniyor. Kendisinin 2 tane felsefeyle ilgili filmi/belgeseli var.

Filmlerden birinin adı ''Zizek'' diğerinin adı ''Sapığın ideoloji rehberi''.


Youtube'dan çevirilmiş bazı videoları:

https://www.youtube.com/watch?v=gyuWMX5JDjM

https://www.youtube.com/watch?v=_EJqWN5uGcw

https://www.youtube.com/watch?v=n2TtA9TiyLU

bilgivehis
22-01-2017, 05:24
Gördüğümün ne olduğunu bilmiyorum, onu şekillendiremiyorum, ona bir nitelik kazandıramıyorum ama görüyorum.
Dokunduğumun ne olduğunu bilmiyorum, onu şekillendiremiyorum, ona bir nitelik kazandıramıyorum ama dokunuyorum.
Duyduğumun ne olduğunu bilmiyorum, onu şekillendiremiyorum, ona bir nitelik kazandıramıyorum ama duyuyorum.
Sonuçta onu görüyor, dokunuyor ve duyuyorum.

İşte dini inançların bu kadar dahi varlığı yokken milyarlar ona inanıyorken bu milyarları insan sıfatıyla değerlendirmek ne kadar doğru olabilir?
Görünen, dokunulan ve duyulan bir yaratıcı yok o halde tanımlanmayan bir cisim kadar dahi değeri de yok.
Nihayetinde Avrupalılar bu değersizliğin farkına vardıktan sonra yüzyıllarca verdikleri mücadele sonrası onu sıradan bir figür haline getirmeyi başarabildi.
Dolayısıyla düşünürler, sınıflı sistemlerin varlığını hesaba katmadan felsefe yapmaları illa ki bir yerde açık bırakacaktır...

Ahlaksız
10-02-2017, 23:17
https://www.youtube.com/watch?v=Z8gykS30crc
Bir şu videodaki adamın dediklerine bakıyorum,bir de aklıma Türkiye'nin en ünlü ateisti Celal Şengör'ün ''ezandan rahatsız olan dağa çıksın'' sözleri aklıma geliyor..
Slavoj Zizek insansa,Celal Şengör nedir?

pianola
04-07-2017, 16:13
* * *

Derrida'nın da bayıldığı eski Yahudi fıkrasını hatırlayalım. Sinagogta bir araya gelen bir grup Yahudi, Tanrı'nın gözünde hükümsüz olduklarını alenen kabul ediyormuş. Önce, bir haham ayağa kalkıp, "Ey Tannm, değersiz olduğumu, bir hiç olduğumu biliyorum!" demiş. Sözünü bitirdikren sonra, zengin bir işadamı ayağa kalkıp kendini paralarcasına şöyle demiş: "Ey Tannm, ben de değersizim, kafasını maddi zenginliğe takmış biriyim, bir hiçim!" Bu gösteriden sonra, sıradan bir fakir ayağa kalkıp şöyle demiş: "Ey Tanrım, ben bir hiçim..." Zengin işadamı hahamın koluna girip kulağına küçümseyici bir dille şunlan fısıldamış: "Bu ne küstahlık! Bu herif kim oluyor da bir hiç olduğunu söyleme cüretini gösterebiliyor!"

* * *

Genç bir Hristiyan kızın Meryem Ana'ya hitap ederek ettiği duayı konu alan espride bir hakikat payı vardır demek ki: "Ey günaha girmeden doğuran Meryem Ana, izin ver de doğurmak zorunda kalmadan günaha gireyim!" - Hristiyanlığın sapkın işleyişinde, dine, aslında hayatın tadını ceza görmeden çıkarabilmemizi sağlayan bir güvence olarak başvurulur. Öyleyse İsa da şu harika öyküdeki oğul gibi değil midir aslında? Bir haham, oğlu tarafından fena halde hayal kırıklığına uğratılınca çaresizlik içinde Tanrı'ya yakarır: "Bu yaramaz oğlumla ne yapacağım ben!" Tanrı sakince cevabını verir; "Tabi ki Ben ne yaptıysam onu yapacaksın; Derhal yeni bir ahit yaz!"

pianola
29-08-2017, 16:05
***

Ontolojik ve cinsel fark arasında bir bağlantı vardır (Lacan'ın "cinsellenme formülleri"nin hattında, saf bir şekilde biçimsel-aşkınsal bir tarzda kavranan bir bağlantı elbette). Formülün erkek tarafı -evrensellik ve istisna- tam anlamıyla "meta-fiziksel"dir (bütün evren, bütün gerçeklik onun kurucu istisnasına bağlıdır, epekeina tes ousias olan en yüce varlığın), buna karşın ontolojik fark tam olarak kadınsıdır: gerçeklik Hepsi-değildir, ama onun-ötesinde hiçlik vardır ve bu Hiçlik, Varlığın kendisidir.

Ontolojik fark, sanki Hepsi için bir Süper-Zemin varmış gibi, varlıkların Bütünü ve onların Dışı arasında değildir. Bu hassas anlamda, ontolojik fark sonlulukla bağlantılıdır (Heidegger'in özgün anlayışı ve Kant'la olan bağlantısı), yani Varlık bizi varlıkları Hepsileriyle kavramamıza engel olan sonluluk ufkudur. Varlık varlıkların içinden ayrılır: ontolojik fark varlıkların Hepsiyle daha temel bir şey arasındaki "megafark" değildir, o her zaman için, aynı zamanda kendileri "hepsi-değil" olan varlıkların alanını hazırlayan şeydir. "Doğrunun Hepsini söylemek"e gelince, yine Lacancı Hepsideğil paradokslarına başvurmamız gerekir: yani, iki durumu katı bir şekilde karşı karşıya getirmeliyiz. Çünkü doğru kendi içinde hepsi-değildir, tutarsızdır, "antagonistiktir", "Doğrunun hepsinin" her söylenişi bir istisnaya, saklanan bir sırra dayanmalıdır; tersi durumda, hepsi-olmayan doğrunun söylenişi doğrunun bir parçasını saklamamızı gerektirmez - onun ters yüzü anlatmadığımız hiçbir şeyin olmamasıdır. Bu aynı zamanda ontolojik farkın "maksimal," bütün varlıklar, en yüksek genus'la başka bir şey/daha/öte arasındaki fark olmadığı, "minimal" olduğu, varlıklar arasındaki bir farkın değil, mevcudiyetin minimumuyla boşluk, hiçlik arasındaki farkın çıplak asgarisi olması demektir. İnsanların sonluluğuna dayandığı ölçüde, ontolojik fark "varlıkların Hepsinin" bütünselleştirilmesini olanaksız kılan şeydir - ontolojik fark gerçeklik sahasının sonlu olması demektir. Bu hassas anlamıyla, ontolojik varlık "gerçek/imkansız"dır: Emesto Laclau'nun antagonizma belirlemesini kullanırsak, onda, dışsal fark içsel farkla örtüşür.

Varlıklarla onların Varlıkları arasındaki fark aynı zamanda varlıkların kendi içindeki bir farktır; yani, varlık/mevcudiyetlerle onların Açılışları, onların Anlam ufukları arasındaki fark, aynı zamanda hep varlıkların kendilerinin sahasını yarar, bu sahayı tamamlanmamış/sonlu kılar. Paradoks burada yatmaktadır; bütünsellikleri içindeki varlıklarla onların Varlığı arasındaki fark kesinlikle "farkı kaçırır" ve Varlığı bir başka, "daha yüksek" Mevcudiyete indirger. Kant'ın çatışkılarıyla Heidegger'in ontolojik farkı arasındaki koşutluk, her iki örnekte de, yarığı (fenomenal/noumenal; ontik/ontolojik) fenomenal-ontik alanın kendisinin Hepsi-değiline ait saymanın gerekiyor olması olgusunda yatar. Fakat, Kant'ın sınırlılığı, bu sonluluk paradoksunu ontolojik ufkun kurucu bir öğesi olarak üstlenmekte yetersiz kalmasıdır: son aşamada, aşkınsal ufku, gerçekliğin sonlu bir varlığa (insana) görünme şekline indirgedi ve onu hepsiyle daha geniş bir kuşatıcı noumenal gerçeklik sahasının içine yerleştirdi. Bu yüzden özgürlüğün yerinin, noumenal öteden çıkıp fenomenal ve noumenal arasındaki yarığa kayması önemlidir - bu tam da, Kant'tan Hegel'e kayma, içkin ve aşkın arasındaki gerilimden içkinin kendi içindeki minimal farka/yarığa kayma değil mi? Öyleyse, Hegel Kant'ın dışında değildir: Kant'taki sorun onun kaymayı başlatmış ama, yapısal nedenlerle, açık seçik bir şekilde formüllendiramemiş olmasıydı - özgürlüğün yerinin aslında noumenal olmadığını, fenomenalle noumenal arasındaki yarık olduğunu "biliyordu", ama bunu açık seçik bir şekilde ortaya koyamıyordu, çünkü, bunu yapmış olsaydı, aşkınsal yapısı çökerdi. Fakat, bu örtük "bilgi" olmasa, herhangi bir aşkınsal boyut da olmayacaktı, o yüzden şu sonucu çıkarmak zorundayız: Kantçı "aşkınsal" boyut, dengeli, tutarlı bir konum olmaktan uzaktır ve kendini söylenen ve söylenmeyen arasındaki kırılgan bir dengeyle, tüm sonuçlarını dile getirmeyi, "olduğu gibi ortaya koymayı" reddettiğimiz bir şey üreterek dengede tutabilir: Hegel, paralaks mantığını aşmadığı gibi, onu Kantçı "kendinde"den alıp "kendi için"e taşır. Paralaksı radikalliğiyle düşünebilen sadece Hegel'dir, onu içkin antagonizmanın, aşkın/olanaksız Şey'in çoklu/başarısız düşünümüne olan önceliği olarak düşünür.

Claude Levi-Strauss'un, Great Lakes kabilelerinden biri olan Winnebago'larda binaların konumunun uzamsal düzenlemesi üzerine, Yapısal Antropoloji'de yer alan, örnek bir çözümlemesi, burada yararlı olabilir. Kabile iki altgruba ("moiety, yarım") bölünmüştür, "yukarıdan olanlar" ve "aşağıdan olanlar"; içlerinden birinden bir kağıdın, ya da kumun üzerine köyünün zemin planını (kulübelerin uzamsal düzenlemesini) çizmesini istesek, hangi altgruba ait olduğuna bağlı olarak iki çok farklı yanıt alırız. İki grup da köyü bir daire olarak algılar; ama bir altgrup için dairenin içinde merkezdeki evlerin oluşturduğu bir başka daire vardır, yani eşmerkezli iki daireyle karşılaşırız, buna karşın, diğer altgrup için daire belirgin bir ayrım çizgisiyle ikiye bölünmüştür. Başka deyişle, ilk altgrubun bir üyesi (ona "muhafazakar-korporatist" diyelim) köyün zemin planını merkezdeki tapınağın çevresine az çok simetrik olarak dağılmış bir evler çemberi olarak düşünürken, ikinci ("devrimci-antagonistik") altgrup köyünü, görünmez bir sınırla ayrılmış iki ayrı ev yığını olarak algılar... LeviStrauss'un belirtmek istediği şey, bu örneğin bizi bir kültürel görececiliğe, toplumsal uzam algısının gözlemcinin grup aidiyetine bağlı olduğunu kabul eden bir görececiliğe heveslendirmemesi gerektiğidir: iki "görece" algıya ayrılmanın kendisi, bir sabite yönelik gizli bir referansı ima eder - binaların nesnel, "edimsel" düzenlemesine değil, köy sakinlerinin simgeleştiremediği, hesaba katamadığı, "içselleştiremediği," uzlaşamadığı travmatik bir çekirdeğe, topluluğun kendini uyumlu bir bütün olarak dengelemesini engelleyen toplumsal ilişkilerdeki bir dengesizliğe yönelik bir referansı. Zemin planının iki algısı, bu travmatik antagonizmayla başa çıkmaya, dengeli bir simgesel yapının dayatılması aracılığıyla yarasını iyileştirmeye yönelik, karşılıklı olarak dışlayıcı iki çabadan ibarettir. Burada Gerçeğin nasıl kesin bir şekilde anamorfoz aracılığıyla müdahale ettiğini görebiliriz. Öncelikle, elimizde, evlerin "edimsel," "nesnel" yerleşimi vardır, ardından her ikisi de edimsel yerleşimi anamorfik bir şekilde çarpıtan iki farklı simgeleştirme gelir. Burada "Gerçek" edimsel yerleşim değildir, kabile üyelerinin köylerinde bulunan evlerin edimsel yerleşimine ilişkin bakışını çarpıtan birtakım toplumsal antagonizmaların travmatik özüdür. Yani Gerçek, gerçeklik görüşümüzün anamorfik bir şekilde çarpıtılmasına neden olan reddedilmiş X'tir; o hem doğrudan erişimin mümkün olmadığı Şey hem de bu doğrudan erişimi engelleyen engeldir, bizim elimizden kaçan Şey ve Şeyi kaçırmamıza yol açan çarpıtıcı ekrandır. Daha da kesin olarak, Gerçek ilk duruş noktasından İkincisine doğru perspektif kaymasının ta kendisidir. Adorno'nun toplum fikrinin antagonistik karakterine ilişkin ünlü çözümlemesini hatırlayın: ilk bakışta, iki toplum fikri (Anglosakson bireyci-adcı fikir ve Durkheimcı, bireylerden önce gelen bir bütünsellik olarak toplum şeklindeki organikçi fikir) arasındaki çatlak kapanmaz görünüyor; daha yüksek bir "diyalektik sentez" yoluyla çözümlenemez görünen, ve toplumu erişilmez bir kendinde-Şey haline getiren, gerçek bir Kantçı çatışkıyla karşı karşıyayız gibi görünüyor; fakat, başka bir yaklaşımla, Şey'e erişmemizi engeller gibi görünen bu radikal çatışkının zaten Şey'in kendisi olduğunu görmekle yetinmeliyiz günümüz toplumunun temel özelliği Bütünsellik ile birey arasındaki çözümsüz antagonizmadır. Yani,eninde sonunda, Gerçeğin konumu paralaktiktir ve, bu haliyle, tözsel-değildir: kendiiçinde tözsel bir yoğunluğu yoktur, o sadece iki perspektif noktası arasındaki yarıktır, sadece birinden diğerine kayma sırasında algılanır. Bu yüzden paralaks Gerçek, standart (Lacancı) "hep kendi yerine dönen,"olası bütün (simgesel) evrenlerde aynı kalan Gerçek fikrine terstir: paralaks Gerçek, bunun yerine, hep altta yatan Gerçeğin görünümlerinin çokluğu için geçerli olan şeydir - Aynı olarak kalan şey çekirdek değildir, görünümler çokluğuna aynılığı serpiştiren bir görüş çekirdeğidir. İlk aşamada, Gerçek doğrudan yüzleşemediğimiz, ancak bir simgesel kurgular, sanal oluşumlar çokluğunun merceği aracılığıyla yüzleştiğimiz olanaksız çekirdektir. İkinci aşamada, tam da bu çekirdek tümüyle sanaldır, edimsel olarak yoktur, sadece geriye dönük olarak, "edimsel olarak var olanın hepsi" olan simgesel oluşumlar çokluğundan yeniden inşa edilebilen bir X'tir...

***

kartopu
29-08-2017, 18:57
S.Zizek sanırım macar bir yazar bir kitabını okumuştum ben çok beğenmedim değişimi sınıfsal olmaktan çok kalabalıklar olarak görüyor.
Kürd ve liberal ler beğeniyor hatta övgü ile bahsediyor bazı yazılarda Apdullah Öcalan da tavsiye ettiğini okumuştum.
Bu konuda benim tercihim. Davit Harvey

pianola
01-11-2017, 13:46
https://i.imgur.com/yTnCfPY.jpg

Khaos
01-11-2017, 20:40
https://www.youtube.com/watch?v=Z8gykS30crc
Bir şu videodaki adamın dediklerine bakıyorum,bir de aklıma Türkiye'nin en ünlü ateisti Celal Şengör'ün ''ezandan rahatsız olan dağa çıksın'' sözleri aklıma geliyor..
Slavoj Zizek insansa,Celal Şengör nedir?

sizek dallamanın biridir belki. ama şengörle kıyaslamak ise tam rezalet. şengör de kim yahu. bi adam biraz dallama olabilir de satılmış itin tekiyle kıyaslanması zulümdür.

Nero
01-11-2017, 21:02
https://www.youtube.com/watch?v=Z8gykS30crc

Amma da saçmalamış!.. Kitaplarını okurken bu anlaşılmıyor, ama şimdi videosunu izleyince çok aşırı saçma sapan, karikatürümsü bir skeç gibi geldi. :)

Ne kadar boş konuşmuş!.. Batı'nın zamane enteli!.. :)

Khaos
01-11-2017, 21:06
Amma da saçmalamış!.. Kitaplarını okurken bu anlaşılmıyor, ama şimdi videosunu izleyince çok aşırı saçma sapan, karikatürümsü bir skeç gibi geldi. :)

Ne kadar boş konuşmuş!.. Batı'nın zamane enteli!.. :)

nero :)
sen hala mı buralardasın birader.

senin kadar saçmalamış mı.
ne dersin....

Nero
01-11-2017, 21:15
nero :)
sen hala mı buralardasın birader.

senin kadar saçmalamış mı.
ne dersin....


Evet ama ben video çekmiyorum, kitaplar yazmıyorum. Sadece forumlarda yazıyorum. :)

Bende de var bir iki kitabı, anlamıyorum diye üzülüyordum, şimdi bir de bu gözle bakayım. Yine anlamayayım ama bu kez sevineyim. :)

Khaos
01-11-2017, 21:16
Evet ama ben video çekmiyorum, kitaplar yazmıyorum. Sadece forumlarda yazıyorum. :)

Bende de var bir iki kitabı, anlamıyorum diye üzülüyordum, şimdi bir de bu gözle bakayım. Yine anlamayayım ama bu kez sevineyim. :)

bende yok kitabı falan.
s...mişim kitapları....

Khaos
01-11-2017, 21:18
boşkoy kitabı falan.
bak Nu'dan bi minimal paylaştım müzikde. takıl biraz.

Nero
01-11-2017, 21:19
bende yok kitabı falan.
s...mişim kitapları....


Ya o kadar da değil ama neredeyse o kadar mı ne?.. :)

Khaos
01-11-2017, 21:22
Ya o kadar da değil ama neredeyse o kadar mı ne?.. :)

yahu ne dedim be birader.
boşkoy gitsin.
Minimal takıl. Nu iyidir..
nu man o to farsça hem de.
anlarsın.
mevlanadan.
nam-ı diğer Rumi

Nero
01-11-2017, 21:30
yahu ne dedim be birader.
boşkoy gitsin.
Minimal takıl. Nu iyidir..
nu man o to farsça hem de.
anlarsın.
mevlanadan.
nam-ı diğer Rumi


Evet, biraz dinledim. Fena değilmiş. Farsça olduğu anlaşılıyor.

Ama çok dinlemek bir süre sonra sıkar gibi sanki.

Khaos
01-11-2017, 21:31
Evet, biraz dinledim. Fena değilmiş. Farsça olduğu anlaşılıyor.

Ama çok dinlemek bir süre sonra sıkar gibi sanki.

duruma göre....

Ahlaksız
01-11-2017, 22:57
Nihilist;kıyaslamıyorum tabi..Türkiye'de aydın sayılan birinin ettiği lafla,21.yüzyılda batıda aydın kabul edilen birinin ettiği lafı ortaya koyuyorum..

Şüpheci Dinsiz
02-11-2017, 00:28
Şu kısa video'da gördüğüm;
Zizek'in saçmalamıyor olduğu, anlayana, anlaşılabilir şeyleri, anlaşılabilir şekilde söylediği.


Dunning-Kruger etkisi (https://tr.wikipedia.org/wiki/Dunning-Kruger_etkisi)

Dunning-Kruger etkisi

Dunning-Kruger etkisi ya da Dunning-Kruger sendromu, Cornell Üniversitesi'nin iki psikoloğu Justin Kruger ve David Dunning'in tanımladığı bir algılamada yanlılık eğilimidir.

Dunning-Kruger
Bu varsayımda iki bilim insanı, Türkçede "cahil cesareti" ile benzer "Yetkin olmayan insanlar, vardıkları yanlış sonuçlar ve talihsiz seçimlerin yanlışlığını anlayabilecek kapasiteye sahip değillerdir." görüşünü savunmaktadır.

Varsayım

Yetkin olmayan insanlar becerilerine aşırı değer biçme eğilimindedirler.
Yetkin olmayan insanlar diğer insanlardaki gerçek beceriyi fark edememektedirler.
Yetkin olmayan insanlar kendilerindeki yetersizliğin boyutunu görememektedirler.
Eğer bu yetkin olmayan insanlar becerilerini geliştirmek üzere eğitilirlerse, geçmişteki eksikliklerini fark edip kabul etmektedirler.


Sonuç olarak insanlar, bir konu hakkında ne kadar az biliyorsa, o konu hakkındaki az olan bilgisi aslında ne kadar az bilgi sahibi olduğunu fark etmesini engellediği gibi, sanki konuyla ilgili her şeyi biliyormuşçasına bir özgüven kazandırmaktadır.

Destekleyen referans görüşler
"Cehalet, genellikle bilgi sahibi olmaktan daha çok özgüvene sebep olur." Charles Darwin
"Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır." Bertrand Russell

spartacus
02-11-2017, 11:00
Amma da saçmalamış!.. Kitaplarını okurken bu anlaşılmıyor, ama şimdi videosunu izleyince çok aşırı saçma sapan, karikatürümsü bir skeç gibi geldi. :)

Ne kadar boş konuşmuş!.. Batı'nın zamane enteli!.. :)
A, B, C, D

Birisini sev ve diğerlerinin durumunu düşün..

Örneğin aşk konusu, daha önce forumlarda konusu geçmişti ve orada ifade etmiştim;

Aşk kendin için istemektir, bu ise karşındakini, kendin için istediğin şeye köle etme istemi, eylemine dönüşür.

O sebeple aşk, birey-ler için zararlıdır.

İşin esasında ise, insanın zihniyle, kurgu ve hayal gücüyle istediği gibi oluşturamadığı, biyolojik bir temeli vardır.

Bu yönüyle aşk, popülasyon için faydalıdır.

Hasılı, birey namına zararlı, popülasyon namına faydalıdır, çünkü aşk, biyolojik temelde seçimin eylem istemidir.

İnsanlarda bu seçim bir hayli karmaşıklaşmışsa da(zihin ve toplumun dayattığı egoyla, seçim kıstaslarında şartlanılmışlıklar vb), milyonalrca yıldır doğadaki canlıların, doğanın zorlu koşullarında nesillerini sürdürmelerinin de yolu olmuştur.

Videoda gördüğüm ise Zizek, sevmenin, birini, diğerine oranla daha fazla tercih etmek, veya AYIRMAK, bir şeyleri, başka şeylerden ayırmak, çekmek-itelemek arasında DENGESİZLİĞİ! ifade ediyor.

Bir dengesizlik oluşturmadan birisini sevemezsiniz :)

Hasılı orada, saçmalamıyor...

Anlaşılıyorki filozof, sevgi örneğini metafor olarak veriyor ve aslında kullandığı örnek bakımından sorunlu bir metafor.

Tabi dengesizlik hali varlığın yansıması ise, dengesiz olana dahil olmak da varlığı olumlamaktır, bu bağlamda, sevgi varlığın biçiminin bir sonucudur.

Evren konusunda ifadeleri ise, evet saçmalıyor :)

Kuantum teorisinin, aslında bütünü ifade edemez şu ya da buna göreli, görece ve dar, bütünle alaksız açmazlarından, bütüne dair yargıya varmak, esasında zaten safsatadır.

Örneğin belirsizlik ilkesi, bir parçacığın, aynı ANDA, momentum ve konumunu doğrulukla ölçememekle ilgili :)

yani masanızda bir elma var, siz onun çapını tam doğrulukla ölçemediniz diyelim, belirsiz olan nedir? Elmanın çapı mı? hayır, siz ölçemediğiniz için ölçümünüzün doğruluğu belirsizdir.

Dünyada bilim insanı da dahi bir çok andaval, Belirsizlik ilkesi üzerine saptırılmış, safsatalara şartlanıyor, şartlandırılıyor, sebebi, ufacık bir mantık analizini yapmıyor oluşları.

Masada elma var ve ben çapını tam doğrulukla ölçemediysem, o halde elma belirsizdir, elma yoktur vb diye saçmalanın açılımı ne? safsata. Çünkü bir şeyi ölçmek başkadır, o şeyin belirgin olup, olmadığı başka. Ölçümünüz belirsiz ise, belirsiz olan ölçümünüzdür, ölçtüğünüz şey değil! İşte en önemli safsata burdadır, ölçemiyorsam o halde ölçtüğüm şey belirsizdir noktasına saptırmak...

Evren bir boşluk değildir, boşluğun olumlayanı doludur, hasılı boş doluyla, dolu, boşla mümkün.

Hasılı boşluk ne kadar kendiliğinden kabul edilebiliyorsa, doluluk da o kadar kendiliğinden-doğaldır.

Yokluk nasıl kolayca kabulleniliyor ve daimi ortadalığı kabulleniliyorsa, varlık da aynı biçimdedir. Bunlar arasında KEYFİ seçimler yapıp, kurgu ve üfürükler türetmenin temelde bir değeri yok, çünkü anlamı yok.

Orada varlık ile varlığın biçimleri karıştırılmamalı. Temelde nasıl ki yokluk ile yokluğun biçimleri karıştırılmamalı ise, boşluk ile doluluğun biçimleri karıştırılamaz ve bu kavramlar, biçimlerine indirgenemezse, varlık içinde bu geçerli.

Süreğen değişen, gelip, geçen, şeyleri, şey olarak, ama biçiminden bağımsız, lakin biçimi sayesinde ifadelendirip, algıladığımız ne varsa, gelir, geçer, olur ve kaybolur. Buradaki olmak ve yok olmak, fiziken değil BİÇİMENDİR. Böylece gördüğüm, var ve yok olmayan(varlık-yokluk) ile süreğen var ve yok olan, iten ve çeken, çatışan dengesizliğin yapılandırdığı şey'ler dünyasıdır.

Nero
02-11-2017, 20:04
Aşk kendin için istemektir, bu ise karşındakini, kendin için istediğin şeye köle etme istemi, eylemine dönüşür.

O sebeple aşk, birey-ler için zararlıdır.

İşin esasında ise, insanın zihniyle, kurgu ve hayal gücüyle istediği gibi oluşturamadığı, biyolojik bir temeli vardır.

Bu yönüyle aşk, popülasyon için faydalıdır.

Hasılı, birey namına zararlı, popülasyon namına faydalıdır, çünkü aşk, biyolojik temelde seçimin eylem istemidir.
...
Bir dengesizlik oluşturmadan birisini sevemezsiniz :)

Hasılı orada, saçmalamıyor...

Anlaşılıyorki filozof, sevgi örneğini metafor olarak veriyor ve aslında kullandığı örnek bakımından sorunlu bir metafor.

Tabi dengesizlik hali varlığın yansıması ise, dengesiz olana dahil olmak da varlığı olumlamaktır, bu bağlamda, sevgi varlığın biçiminin bir sonucudur.

Evren konusunda ifadeleri ise, evet saçmalıyor :)

Kuantum teorisinin, aslında bütünü ifade edemez şu ya da buna göreli, görece ve dar, bütünle alaksız açmazlarından, bütüne dair yargıya varmak, esasında zaten safsatadır.

Örneğin belirsizlik ilkesi, bir parçacığın, aynı ANDA, momentum ve konumunu doğrulukla ölçememekle ilgili :)

yani masanızda bir elma var, siz onun çapını tam doğrulukla ölçemediniz diyelim, belirsiz olan nedir? Elmanın çapı mı? hayır, siz ölçemediğiniz için ölçümünüzün doğruluğu belirsizdir.

Dünyada bilim insanı da dahi bir çok andaval, Belirsizlik ilkesi üzerine saptırılmış, safsatalara şartlanıyor, şartlandırılıyor, sebebi, ufacık bir mantık analizini yapmıyor oluşları.


Aşka ve sevgi iki ayrı kavram. Ayrıca sevginin ve aşkın kendi içinde ayrıldığı türleri var. Özellikle aşkın sağlıklısı var, hastalıklı olanı var. Ve sağlıklı bir aşk ile sevgi birey için zararlı değil, faydalıdır ve çok hoştur.

Elbette hepsi seçim gerektiriyor. Ama her şey seçim gerektirir. Bugün ne yapayım dediğinizde bir karar verince yine seçim yapmış olursunuz. Bir şeyi yapmaya karar vermekle, diğer bütün seçenekleri silmiş olursunuz.

Kuantumun belirsizlik ilkesi elbette atomaltı dunyası içindir. Ayrıca o ilke, parçacığın hızı ile konumunun aynı anda bilinemeyeceğini ileri sürer. Masa eğimli değilse üstündeki elmanın hızı zaten yoktur. Konumu da zaten bellidir. :)

Dolayısıyla Zizek bu konuda da, sevgi konusunda da saçmalıyor. Ayrıca kendisi dünyadan nefret ediyormuş. E, nefret de sevgi gibi seçimli bir şey o zaman. Yine seçmiş oluyor yâni. :)

Sevgi kötü, ama nefret iyi mi yâni?..

spartacus
03-11-2017, 00:26
Aşka ve sevgi iki ayrı kavram. Ayrıca sevginin ve aşkın kendi içinde ayrıldığı türleri var. Özellikle aşkın sağlıklısı var, hastalıklı olanı var. Ve sağlıklı bir aşk ile sevgi birey için zararlı değil, faydalıdır ve çok hoştur.

Elbette hepsi seçim gerektiriyor. Ama her şey seçim gerektirir. Bugün ne yapayım dediğinizde bir karar verince yine seçim yapmış olursunuz. Bir şeyi yapmaya karar vermekle, diğer bütün seçenekleri silmiş olursunuz.

Kuantumun belirsizlik ilkesi elbette atomaltı dunyası içindir. Ayrıca o ilke, parçacığın hızı ile konumunun aynı anda bilinemeyeceğini ileri sürer. Masa eğimli değilse üstündeki elmanın hızı zaten yoktur. Konumu da zaten bellidir. :)

Dolayısıyla Zizek bu konuda da, sevgi konusunda da saçmalıyor. Ayrıca kendisi dünyadan nefret ediyormuş. E, nefret de sevgi gibi seçimli bir şey o zaman. Yine seçmiş oluyor yâni. :)

Sevgi kötü, ama nefret iyi mi yâni?..
Evet bu noktayı belirtmiştim, yine de

Eh, Belirsizlik İlkesi diye ete, süte, ota, bota andavalca kullanımın, ürettiği kirler ortada... Sorun salt bu kirler değil, bu türden çok basit mantık hatalarını insanların görememesi... Tabi sonuçları da ona göre anlamsız hal alıyor.

Aşkın sağlıklısı olmaz, sevgi diye yutulan bir çok duygu da (haz da dahil->haz etmek) sevgi değildir özünde, kendin için istemek sevgi değildir, ama insanlığın %90'ı sevgiyi böyle kullanır, böylesi sağlıksızdır.

Örneğin, aşkı geçelim o belli de, elmayı severim diyen birisi, neden sever?

Bu tarz sevgi işininde özünde yatan, aslında çıkar ilişkisi, kavram istismarıdır. Bunun dışında sevgi, çıkarlarınca seçtiğin için değil, paylaşım ve değer yükü bakımından aranmalı.. Örneğin bir insan bir insanı, kendisine baktığı, üzerine titrediği vb meselesinden dolayı seviyorsa, bu bir çıkar ilişkisidir. Ama, çıkardan değil, bir hayatın en zaruri dönemlerini paylaşmaktan-salt şu ya da bu değil, duygu paylaşımı da-, değer verip, almaktan bahsedeceksek işte bu bir keyfi-iradi seçim değildir, yani aslında keyfen bir seçim niteliği taşımaz. Yani özünde daha fiili, seçimden değil kendiliğinden, paylaşım ve ilişkiden doğan bir temel aranmalı, yani bir seçim olarak değil, seçmek-seçmemek durumunun anlam taşımadığı temelde, en doğal(kendiliğinden) haliyle.

Örneğin şunları sevin, bunları sevin, insanlığı sevin vb vaazları verilir. Sanki sevmesen, çullanacaksın ama o da nesi milyarlarca insan, milyarlarca insanı seviyor, fakat dünya bir gladyatör arenası gibi, burada bir terslik var. ne sevin ne de sevmeyin, yeterki sevgi kavramını, çıkarlara dayalı istismarla anlamladırmayın. Zira sevgi ancak paylaşımla anlam kazanan bir şey olmalı. ne sevgi ne güven istemekle olmaz, öyleyse nasıl kazanılır? Lafzen, söylemekle, çıkarlarını kıstas etmekle sağlıklı bir sonuca varılamaz, bu sağlıksız seçim-eleme işi de, eğer bu kavramın tanımı ise, öyleyse bu sağlıklı bir durumu temsil etmiyor.

Nero
03-11-2017, 10:58
Aşkın sağlıklısı olmaz, sevgi diye yutulan bir çok duygu da (haz da dahil->haz etmek) sevgi değildir özünde, kendin için istemek sevgi değildir, ama insanlığın %90'ı sevgiyi böyle kullanır, böylesi sağlıksızdır.

Örneğin, aşkı geçelim o belli de, elmayı severim diyen birisi, neden sever?

Bu tarz sevgi işininde özünde yatan, aslında çıkar ilişkisi, kavram istismarıdır. Bunun dışında sevgi, çıkarlarınca seçtiğin için değil, paylaşım ve değer yükü bakımından aranmalı.. Örneğin bir insan bir insanı, kendisine baktığı, üzerine titrediği vb meselesinden dolayı seviyorsa, bu bir çıkar ilişkisidir. Ama, çıkardan değil, bir hayatın en zaruri dönemlerini paylaşmaktan-salt şu ya da bu değil, duygu paylaşımı da-, değer verip, almaktan bahsedeceksek işte bu bir keyfi-iradi seçim değildir, yani aslında keyfen bir seçim niteliği taşımaz. Yani özünde daha fiili, seçimden değil kendiliğinden, paylaşım ve ilişkiden doğan bir temel aranmalı, yani bir seçim olarak değil, seçmek-seçmemek durumunun anlam taşımadığı temelde, en doğal(kendiliğinden) haliyle.

Örneğin şunları sevin, bunları sevin, insanlığı sevin vb vaazları verilir. Sanki sevmesen, çullanacaksın ama o da nesi milyarlarca insan, milyarlarca insanı seviyor, fakat dünya bir gladyatör arenası gibi, burada bir terslik var. ne sevin ne de sevmeyin, yeterki sevgi kavramını, çıkarlara dayalı istismarla anlamladırmayın. Zira sevgi ancak paylaşımla anlam kazanan bir şey olmalı. ne sevgi ne güven istemekle olmaz, öyleyse nasıl kazanılır? Lafzen, söylemekle, çıkarlarını kıstas etmekle sağlıklı bir sonuca varılamaz, bu sağlıksız seçim-eleme işi de, eğer bu kavramın tanımı ise, öyleyse bu sağlıklı bir durumu temsil etmiyor.


Aşkın sağlıklısı olmaz mı? Aşk her şekilde bir hastalık mıdır? Veya hastalıklı bir durum mudur? Öyle olsa insanlar aşkı yaşamak ister miydi? Birisine aşık olmak ve ondan başka hiç bir şeyi düşünmemek çok sağlıklı gözükmese de çok hoş bir kendinden geçmişlik durumu değil midir?

Aşık olduğun kişiyi aşırı idealize edip, aslında onda olmayan şeyleri ona yüklemek elbette sağlıklı değil, ama onu sadece kendinde olan değerlerle sevip aşık olmak doğru olanı. Onu kendi malın gibi görmeden, kendi özgürlüğü ile sevmek güzel olanı. "Ölürüm yanarım"lı arabesk bir aşkı elbette sağlıklı ve güzel bulamayız. Ama her aşk öyle değil.

Sevmeye gelince... Nazım "sen elmayı seviyorsun diye elma da seni sevmek zorunda değil ki" demiş. Doğru bir söz. Sen de elmayı örnek vermişsin. Evet, biz elmayı, tadından, pekliğinden, kokusundan vb dolayı severiz. Hatta şu değil de bu elmayı severiz ve seçeriz. Daha serttir, daha lezzetlidir. Kendi çıkarımız için severiz elbette.

Ama insanı severken daha gelişmiş dürtülerle hareket ederiz. Elbette çok derinde yine bir çıkar güdüsü vardır. Ama gerektiğinde onun için kendimizi feda edecek kadar o kişiyi çıkarsız, karşılıksız sevebiliriz.

Son cümlelerin doğru ama, sevgi ille de öyle olmak zorunda değil ve hep öyle olmuyor. Sadece vermeye odaklanan bir sevgi de var. Hiç tanımadığın, ama doğru anlamlandırabildiğin birisi için karşılıksız bir şeyler verebilirsin.

pianola
31-03-2018, 07:59
https://www.youtube.com/watch?v=1hQGiq5XcaY

pianola
26-07-2018, 09:22
https://www.youtube.com/watch?v=otTJEfluogc

pianola
27-07-2018, 17:55
(...) İdeoloji bizi, "insanlık"ın, içinde "erkek" ile "kadın"ın birbirini tamamlayan iki kutup olarak konumlandırıldıkları nötr mecra olduğunu kabul etmeye zorlar - bu ideolojik apaçıklığa karşı, "kadın"ın somut varoluş yerine, "erkek"in ise boş-muğlak evrenselliğe karşılık geldiği söylenebilir. Derin bir Hegelci mahiyeti olan paradoks şudur ki, "kadın" -yani özgül fark uğrağı- erkeğin evrenselliğinin ortaya çıkmasını açıklayan kuşatıcı zemin işlevi görür.

Toplumsal antagonizmanın 'nesnel toplumsal gerçeklik'in bir parçası olarak değil de, "Gerçek" olarak yorumlanması da şu [gına getirici] akıl yürütmeye karşı çıkmamızı sağlar: Salt ideolojiyi "gerçeklik"ten ayırt etme jesti, epistemolojik açıdan iler tutar bir yanı olmayan "Tanrı-bakışı"nı, yani nesnel gerçekliğe "gerçekte nasılsa öyle" ulaşma imkanını içerdiği için, bizatihi "ideoloji" kavramı terk edilmelidir...

***

Sağduyu, öznel algıların önyargılarını giderip "gerçek durumu" saptamanın kolay olduğunu söyler: Bir helikopter kiralayıp köyü tam yukarıdan fotoğraflarız... Bu şekilde gerçekliğe ilişkin çarpıtılmamış bir görüş elde ederiz, ama toplumsal antagonizmanın gerçeğini, tam da gerçekliğin çarpıtılmalarında, evlerin "fiili" düzeninin fantazilerdeki yerdeğiştirmelerinde dışavurulan, "simgeselleştirilemeyen" travmatik çekirdeğini tamamen gözden kaçırırız. Lacan, çarpıtma ve/veya başka türlü göstermenin başlı başına açıklayıcı olduğunu iddia ederken şunu kasteder: Gerçekliğin kesin temsilinin çarpıtılışı yoluyla ortaya çıkan şey, gerçektir - yani, etrafında toplumsal gerçekliğin yapılandığı travmadır...

***

(...) Ama Descartes cogito'yu res cogitans'a indirgeyerek gerçeklikte açılan yarayı tamir etmiştir deyim yerindeyse; özbilincin bünyevi paradokslarını tam manasıyla dile getirme işi ise Kant'a kalmıştır. Kant'ın "aşkın dönüm noktası"nın açıkça gösterdiği şey, özneyi, her unsurun kendi yerine sahip olduğu "büyük varlık zinciri" içinde bir yere yerleştirmenin imkansızlığıdır. Özne, en radikal anlamda çığrından çıkmıştır - bir yerden yoksun oluşu onun kurucu özelliğidir ki Lacan'ın özneyi üzerine çizgi çekilmiş S/ simgesi ile adlandırmasının nedeni de budur...


https://www.youtube.com/watch?v=nrRn-pGk4bA