PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Nietzsche


pianola
14-08-2017, 21:59
Nietzschez Şimdi?

«Yılanın başı küçükken ezilir»

I. Nietzsche dünyayı yerleşik olmayan bir metin minvalinde kavrar; "metin", göze çarpan bir fenomenler bütünüdür. Peki ya metni yazmak? O betimlemektir; ama "nesnel" bir icat olan dil, sosyal dirimselliğin bu "piç kurusu" laneti, ferdin beninin öz-tekinsizliğine, yine dilsel rabıta ile yerleşmiş önyargıların derininden filizlenerek yaşama musallat bir ayak bağı olmaktan başka nedir ki?

II. Dilin okunması esnasındaki usa-vuran uyumsuzluklar, nesnel indirgenmişliğin içinde düşünülmesinden ileri gelir; yani okuma esnası, usun tıkız ve kısır ayırtılara olan güvenini tazelemesinden ibarettir. Nietzsche dilin metafiziğine gömülmek istemez; o dile yine dilin içinde karşı çıkar; bu, asılda estetiğin Platoncu kökenleştirilmesinin ya da Kantçı transendental indirgenmişliğinin adlandırmanın bir yanılsaması olarak okunması, yani estetiğin doğayla özdeşleştirilmesinden başka birşey değildir.

III. Nietzsche'nin vurgun itirazı logosçu geleneğin teleolojisinedir, bunu ise, irrasyonal hakikat(sizlik)le karşı karşıya gelindiğinde, ona karşı doğanın sanatsal bir aktivite addedilmesi takip eder; evren, fark-içkinliklerinin oyunu olarak sanatın ta kendisidir, dünya bir sanattır ve o "İyi ve Kötünün Ötesindeki Kutlu Oyun"dur.

IV. Dünyanın kendisine metnin içinde işaret edilemez, yani metnin okunması, ne dünyanın kendisini algılanır kılar, ne de onu devimsel biçimlerin bireşiminde kavranır hale getirir. Ontolojiyi-indirgememek-olarak-dünyayı-yazmak, parçalardan türetilen metnin aralıklarında tekrardan oluşturulabilecek o gizil-mutlağa bir iletme de değildir; Her parça zaten ilinekseldir ve onlar kendinde-anlam barındırmazlar, sanatın hakikatidir bu.

V. Yazılanın içindeki aralıklarda vurgulanan sessizlikler üzerinden dünya, aynı zamanda dünyanın kendinden taşmasıdır. Bu içkin fark, yani olumlama, kendindeki sonsuzca doluluğun içinde hiçbir varlık belirtisi göstermez; dünya zaten şizofrenik bir hikayedir.

VI. Nietzsche'nin dile yönelik eleştirisi, daha doğrusu dile-yakalanmışlığın-yaşamı-tüketmesine olan itirazı, onun Bir tahayyülüne olan tiksintisinin aynıdır. Dil metafiziktir; biz konuştuğumuzda "Varlığa" zincirlenir, bağlanırız: "Şimdiye kadar, kimsenin varlık yanılgısı kadar saf bir ikna gücü var olmamıştır"... Bu Platonya yanılgısı, dile getirdiğimiz her tümcede kendini gösterir.

VII. "Sanıyorum ki Tanrı'dan asla kurtulamayacağız, çünkü dile hala inanıyoruz, bu "şimdiye kadar" böyleydi"...

VIII. "Şimdiye kadar", bu sınırlama ifadesinden, adlandırmanın yaşam karşısındaki zavallılığında ikamet eden ve aynı aynı adlandırmalara içrek olan imlem ilişkileri içerisinde ortaya çıkan ahlak metafiziğinin türettiği bu yabancılaştırma ontolojisinde, f-azla yetinerek sahteliğin güvenini mümkün mertebe tazeleyici olan ve oldukları ölçüde tekinsizleşen maskelerin kavgasında kimliklenen parçaların oluşturuğu dizgenin logoik evreni olarak icat edilmiş oluşa karşı varlık'ın, kendini bir canavar misali hissettiren nihilizm karşısındaki o ezik ve kütlesiz düsturunun kendi kendisini sökümleyeceği bir virajda, zorunluluğun dönemecinde olduğumuz sonucu mu çıkmalıdır?

IX. Nietzsche'de dünya önsözsüzdür, bu örgüsüz bir örgü, dolayımlılığın ve dolayımsızlığın karşı karşıya kaldığı bir dolayımlılık halidir. Bu anlamda Nietzsche, temsillerin-yok-edilmesi olarak-yaşam'daki en iyi içkinliklere temasın, estetiğin doğa olarak okunmasıyla gerçekleşeceğini, ve tüm bunların da dilin dışında olduklarını "muadillerine" kıyasla pek kuvvetli bir biçimde farketmiştir.

X. Bu dilsizlik hali, dünyanın bir kavram içinde ya da dışında asla tutulamayacağının bengi dönüşsel onaylanmasıdır; Bengi dönüş, Güç İstenci'nin içkin oyunudur.

(sürecek)

pianola
15-08-2017, 06:24
Adlandır-ma

«Tımar ve ayıklama»

XI. Nietzsche'nin "Tanrı öldü" ifadesi, bilincin değerini yitirmesinden ziyade, onun varlaşmasındaki tehlikeleri betimlemektedir; bilincin özerk bulunageldiği düşünülen sıfatını kazanması, içkin "saflığıyla" kendini özneye karşı varlaştırmış Tanrı'nın fırlatılmış-gerilimsizlik minvalindeki içkinliğinin devreden çıkması, diğer tabiriyle beşeriyetin olguları "adlandırmaya" başlamasının doğa içinde türettiği acziyet süreçlerine işaret eder:

https://www.youtube.com/watch?v=A8x73UW8Hjk
('ilk-felsefe'nin bengi dönüşün içinde geri dönüşü...)

"Biz hepimiz, hakarete uğrayan ya da doğru dürüst saygı gösterilmeyen Tanrı'nın incitici ve üzücü tasarımına vicdan deriz" — Lipsius

XII. İnsan anlığı, gerçeğin mi, yoksa gücün, yani güç ilişkilerinin mi bir fonksiyonudur? Birinci olasılıkta, güç ilişkilerini dışarıda bırakmanız mümkün değildir, çünkü gerçeği belirli bir formda anlığa (belki dile) getiren güç ilişkileridir, ikinci durumda ise gerçek zat-en güç ilişkileridir. Her iki durumda da anlık, güç ilişkilerinin bir fonksiyonudur, gerçek her zaman ona çakılıdır. Gerçeğin ortaya çıkması güç ilişkilerinden ileri geldiği için, güç ilişkileri, gerçek kavramına önceldir, o halde güç, gerçek'ten üstündür, demek ki gerçek gerçek, güçtür: "En sonunda, arzuladığımız, arzunun nesnesi değil, arzunun kendisidir"

XIII. Nietzsche'nin, bengi dönüş ile dilin metafiziğini rencide ederek Mutlağa aldığı tavırdan şunu anlamak zor değildir; o Tanrı'dan kopuşu (Schellingci 'Düşüş'ü) bütünüyle tekrar içeriklendirilmiştir; doğa ile estetiğin aynı kovaya atılması, sanatın, öznenin kültür-idealizmine karşı gücüne geri kavuşturulmasıdır, çünkü toplum-ontolojisinden ileri gelen insan-merkezli düşünce sapına kadar idealisttir ve duyusal gerçekliğe (estetiğin naturalliğine) karşın kültüre ram olunan tikel özneler ile sınırlıdır; işte bu metafiziğin sahteliğini, kendinde-asliyetin-imkansızlığı olarak her sanat eseri yüzümüze çarpar: kavram, nesneyi kapatamaz, ona sadece bir yerden dokunur / betimsel tüketilemezliğin bu olgusu, aynı zamanda kültürel-insanın masumiyetini kendisine kanıtlama çabasına içrektir.

XIV. Tanrı kavramı, bilincin evriminde türemiş logosçu bir fantasmadan ibaret olduğu için, asla ontolojik bir konuma işaret etmez, onun işaret ettiği tek şey 'suç ve ceza'nın insan tarafından yapılandırılmışlığıdır. Bu yapılandırılmışlık, adlandırma fenomeninin bir yan-ürünü olup, teistik düşünce izleğinin ateist dile tercüme edilmiş hali olan politik liberalizmin de özünü oluşturur.

XV. "İnsan tekine sahip olduğu özellikleri, hiç kimse vermemiştir; ne bir Tanrı, ne toplum, ne ailesi, ne ataları, ne de bizzat kendisi ... hiç kimse, kendisinin var olmasından, ya da şu anki hâliyle var kılınmış olmasından, ya da şu an içinde yaşadığı şartlarda ve ortamda şu ve bu şekilde var olmaktan, mesûl değildir".

XVI. Gerçek, kendisini sürekli geri çekerek neliğini belli eder, ideoloji, inanç, yanılsamadır; onu "asla" tutamazsınız, işte hakikat, yani onun tutulamayışı, oluşa direnmek olarak tüm kimlik yanılsamalarıyla at başı gitmektedir. Oluşa direnmek ise kendi içinde bir oluş kipidir.

XVII. Nietzsche'nin filosofikal istenci, bilincin, Tin'in metafizik Birliğe doğru ilerleyecek olan kendisine yöneltilmiş suçluluğundan yakıtlandığı sürece, bilinç ve çatışkılarının güya tözsel kalıntıları üzere kurulmuş olana, yani adlandırma kültürüne karşı verdiği bir mücadele istencidir.

XVIII. Nietzscheci estetiğin özü, rastsallığın varoluş koşullarının yorumunun, yanılsamanın gerekliliği olarak gerekliliklerinin yanılsamasının temelindeki kaotik dolayımlılıktır.

XIX. Kaotik istencin bilinç düzeyinde bir istence evrilebilmesi için, bilincin istenci bir teleoloji kipiyle uyarması, böylece istenç için çekici olan her neyse onun anlamını detaylandırıcı bir biçimde işlemesi gerekir. Fantasmın imgelemsel çekimi, boşalımı zorunlu kılan bu dinamik yoğunluktaki istençsel kuvvetlerin ilişkisinden doğar; bu ilişki, bilince içrek olduğunda göstergelerin bir savaşımına dönüşür ve o güç istenci'nin dilsel fonksiyonudur.

XX. Bir adalet durumuna hiçbir zaman ulaşılamamış olması, onun imkansız olduğunu kanıtlar. Fakat belirsiz ya da dairesel bir uzamda bir tür dengeleme halinin bulunması da gerekir. Uzamın yapısının sonsuz hareketin ve her eksikliğin kökeninde olması gerekir. Kuvvet ile durgunluk ve aynı kalmak, birbirleriyle çelişmektedir. Demek ki gücün biçim olarak ölçümü, onun ataletten muaf dalgalanmalı özüdür: gücün belirli bir verilmişliğinde, kuvvetlerin yeni formasyonunun önsel koşulu da verilidir; o sabitleştirilemez: Oluş... O halde zamansallık oluşta içrektir, böylece oluşun mutlaklığı kendisini imler.

(sürecek)

pianola
15-08-2017, 10:35
Adlandır-ma II: Faşist Pragmatizm!

«Edilginliğin Dayatılmışlığı»

XXI. "Bereket versin, büyük çoğunluk için kitaplar yalnızca edebiyattır!

Aldanmamak: "yargılamayın" derler, ama yollarında duran herşeyi cehenneme gönderirler. Tanrı'nın yargılamasını sağlayarak, kendileri yargılarlar; tanrıyı yüceltmekle, kendilerini yüceltirler; tam da kendi elde edebilecekleri —dahası, ayakta kalmak için gereksedikleri— erdemleri teşvik etmekle, kendilerine erdem uğruna güreşiyorlar, erdemin egemenliği için savaşıyorlar görünümünü verirler. Biz "iyi" için yaşıyoruz, ölüyoruz, kendimizi kurban ediyoruz, "hakikat" için, "ışık" için, "Tanrı'nın melekutu" için! — Aslen tek yaptıkları, yapmadan edemeyecekleridir. Ödlekçe tarzlarıyla sinerken, köşeye çekilirken, gölgelerde gölgeler gibi yaşayıp giderken, bunu bir de diğerleri için ödev haline sokarlar: ödev olarak görülünce, yaşamları "alçakgönüllü" gibi gözükür, alçakgönüllülük ise sözde erdemliliklerinin bir kanıtı olur... Ah, bu alçakgönüllü, iffetli, iyi yürekli yalancılık! Bizim tanıklığımızı erdemin kendisi yapar! Evangeliumlar, ahlak aracılığıyla ayartılma kitapları olarak okunmalıdır: ahlak, bu küçük adamlarca iyice bir cilalanır; bunlar iyi bilirler ahlakla ilgili nasıl davranılması gerektiğini! İnsanlık, ahlakla, en iyi burnundan çekerek götürülür! Gerçek şu ki, burada en bilinçli seçilmişlik, kendini beğenmişliği, alçakgönüllülük rolünü oynamaktadır: kendileri, "topluluk", "iyiler ve haklılar", toptan bir yana, "hakikat"in yanına konur —ve geri kalan da, "dünya" da, öteki yana... Bu, yeryüzünde şimdiye dek ortaya çıkmış en alınyazıcı büyüklük vehmidir: küçük, çarpık böcekler ve yalancılar, başlarlar "tanrı", "hakikat", "ışık", "tin", "sevgi", "bilgelik", "yaşam" kavramlarına sanki kendilerinin eşanlamlılarıymış gibi sahip çıkmaya; bu yolla da "dünya"yı kendi karşılarında sınırlandırmaya."

XXII. Bilimci, olgulara ilgi ve saygı duyar; ve kuşku yok ki, sanki yaşam, hakikatin belirlenimselliğinin kovalanarak tüketilmesi gereken birşeymişcesine, her bilimcide bir tür hakikat istenci mevcuttur. Peki olgu ile karşılaşıldığında, onun yorumlanması ne türden bir yorumlamanın ifadesidir? Hakikati isteyen bilimci, aslında neyi istiyordur? Platoncu konservatizmin dialektik karşıtı olarak, toplumsal varoluşumu imkanlamak üzere türetilmiş "nesnellik" fantasmının ontolojisi, bugüne kadar yaşamın estetiği üzerine neyi açıklamıştır? Bilim bilim değildir, o artık bir dine dönüşmüş, militarist kapitalizmin sürüleri gütme ve güdüleme aracı olmuştur.

XXIII. Bilimizmin epistemolojik içkinliği, nesnellik fantasmının kurgul toplumsal ontolojisinin imgelem deryasıyla sınırlıdır. Beynin devrelerinin hümanist eğitim kurumları tarafından kurulmasıyla oluşan düşünce izleği üzerinde, her türlü eylem, ancak pragmatik bir içerilmeye karşılık gelecekse ortaya konur. Bu olgunun anlamı, estetik ve doğanın birbirlerinden yalıtılmaları, diğer tabiriyle pozitivist estetik, yani hümanist ontolojidir.

XXIV. "Yarar, neye gönderme yapmaktadır?" diye sorar Nietzsche. Eylem, hani etik kuramı üzerinde yükseltilmiştir? Etiği tartan kimdir? Eyleyen midir? Yoksa o eyleyene yönelik bir talep midir? Eğri oturup doğru konuşmak gerekir: "yarar" kavramının tek doğru içeriği, onun, hıncın gerekliliğinden çıkagelmiş bir konservatizm biçimi olmasıdır.

XXV. İstencin özünün, istence itaat edenin, gücün de güce tepkin olanın safında olmadığı gibi, bir temel sözcüğün özü de onu işitenin safında değildir. Nietzscheci filolojinin, paradigmal epistemolojik kurulmuşluklara aldığı tavrın esası budur; söz, s-açmadır, çünkü o söylendiğinde, söyleme eylemini ortaya koyan, ancak istencin verilmiş olumsallığı üzere, yani "birşey söylemeye zorunlu hissetmesi" ölçüsünde bunu gerçekleştirir. Toplumun ontolojisinin hümanı içeriklendirmesi, yani Tanrı, yani Devlet, yani Öteki, işte bu tikellerin ortaklaşa kaotizminden çıkmış logosçu bir dumandan başka birşey olmayan kurgul evrenselliğin estetik üzerindeki hakimiyet istencinden ibarettir.

XXVI. Etimoloji, Nietzscheci tefekkürde en önemli bilim dallarından biri kabul edilir. O sözcüklerin nasıl yaratıldıklarını, hangi koşullarda ortaya çıktıklarını, yani tarihin oluşumunu bize bildirir. Bu bildirim olmaksızın, tarih metafiziğini, an içinde dile tutulmuş yaşamdan sökmek pek olası değildir.

XXVII. Varoluş, alansal bir fenomendir. Alansal olgular kuantize edilemezler. Öyleyse pragmatist estetiğin, analitik indirgemecilik tarafından işletilip işletilmediği konusu tartışmaya kapalıdır. Estetiği kuantize etme çabası içerisinde onu indirgemeyi vazife edinmiş hümanist ontolojiler, dayattıkları muhtelif liberal kimlik politikalarıyla, Tanrı metafiziğini sekülarize biçimde yeniden etkin kılmaktan başka hiçbirşey yapmazlar.

XXVIII. Nietzsche'de duygu, psikoloji, kavram, düşünüm, bir ideolojiye tutunma, ancak istencin ontolojisindeki "semptomlar" olarak ele alınırlar. Eylem ve dolayımlılık, istencin ürünleridir; peki istencin ortaya koyamadığı eylemden fayda talep eden, çıkar gözetmeden medet uman ne "istiyordur"? Estetiğe vurulan ketin ön-talebi nedir? Yine bir hakikat mi? Peki o, hakikati ne yapacaktır? İstenilen şeyden ne istenmektedir? Açıkça görülüyor ki istemenin ardındaki istenç, bir edim değildir, ve onun bir edim olarak tahayyül edilemezliği uyarınca kendi soykütükçü metodolojisi de trajedize olan Nietzsche, organik yaşamı da tümden bir semptom olarak görmüştür.

XXIX. İstencin gücü talep etmesi, gücün bir erek olarak kavranması olmadığı gibi, gücün ya da hakikatin, kendini istence dayatan bir uyaran olması demek de değildir. Gücü istemek, yaşamayı istemek gibi saçmadır, yaşam istencinden bahseden, zaten hakikate, yani estetiğin biyolojisinin, toplumsal indirgenmişlikten bağımsız doğasına henüz dokunamamıştır; "yaşayan", yaşamayı nasıl talep edebilir ki? Bu şöyle saçma bir ifadedir: "Kontrolü arzulamak", özne, buna arzu demeyi nasıl "isteyebilir"? Nietzsche'nin ne kadar büyük bir filosof olduğu, onun bilincin içkinliğine dair ortaya koyduğu bu açımlanmışlık ile kendini daha da belli eder: "istenci yenmeyi istemek", bu anlamın ayyuka çıkarılması, hümanist-irade metafiziğinin imhası olup, bir estetiğin-temsilden-özgürleştirilmesi talebidir.

XXX. Ontolojik-epistemolojik mücadele, estetik açısından hiçbir zaman kurgul bir değer-yaratım mekanizmasına içrek bir ayıklama olmamıştır. Faydacı-mücadele demek, sadece ezilmişliğin kendisini sökümlemesinin bir enstrumanıdır; o ne gücün ifadesi, ne de iradenin bir yansımasıdır. Nihayetinde, ne ezenin, ne de ezilenin zaferi söz konusu değildir, bunlar ancak birbirlerinin dialektik hareketine olanak tanıyan belirlenimlerdir. İşte böylece temel Darwinci yanılgı da su yüzüne çıkar; mücadele ile doğal seçilim (ayıklama) birbirine karıştırıldığında, iradenin, zaten mücadelenin bir soyutlaması olduğunu unutulmuş görünmektedir...

(sürecek)

pianola
18-08-2017, 15:36
Etiğin Ontogenetik Estetizasyonu

«Bu insanlar, ne yapıyor bunlar? Öv ve suçla! İşte budur insanın erdemi! İşte budur, insanın deliliği...»

XXXI. Nietzsche, eleştirel etiğin filosofudur. Platoncu dünyanın tepe-taklak edilmesi, onun filosofikal tutumunun aslıdır. Ahlağın etik ile özdeşleştirilmesine, yani etiğin geleneksel idealist ahlakına zincirlenmişliğine tüm kuvvetiyle karşı çıkan Nietzscheci tefekkürün ereği, etiğin doğallaştırılması, yani "biyolojize" edilmesi, böylece biyolojik formun parçalarına indirgenemezliğidir; Dünya sanatsaldır, yaşam sanatsaldır, o halde sahte olmayan bir etik, ancak estetiğin, yani yaşamın kendisinin içinde mümkün olabilir.

XXXII. Nietzsche'nin geleneksel batı metafiziğine açtığı savaşta hedef tahtasına koyduğu Hristiyan ahlakına yönelik sert eleştirileri, bu sahtelik metafiziğinin, toplumu ve ferdini en sonunda hangi istikamete taşıyacağını öngörmesine dayanır: "Dayandı kapıya nihilizm, nereden çıkagelmiş ola ki bu misafirlerin en tekinsizi..?"

XXXIII. Nietzsche, "nihilizm" adı verilen fenomeni, kurgulanmış Tanrı metafiziğinin "doğal sonucu" olarak okur. Tanrı ise, asılda ahlak metafizicikçilerinin 'güç istenci'nden ileri gelen politik bir ideal ve dolayısıyla talep olmaktan başka birşey değildir. O halde insan teki, Eski Ahit'in Musa'sına, Yeni Ahit'in İsa'sına, Kuran'ın Muhammed'ine inandığında, gerçekten de varolan bir Tanrı'ya değil, ancak bunların "güç istenci"ne inanmış olur...

XXXIV. Bir düzlemde güçlü olanlar, o düzlemdeki nesneleri adlandırma hakkını kendi üzerlerine alırlar. Birşeyi adlandırmak ise, o şey üzerinde kurulan hakimiyet anlamına gelir. Böylece indirgenmiş ahlakın kökeni de "güç"tür.

XXXV. "Bir rahatsız gözüyle, sağlıklı kavram ve değerleri incelemek, sonrasında, bunun aksine, bolluk, zenginlik içinde, müsterih bir yaşamın zirvesinde, bakışlarını "dekadans içgüdüsünün gizil çalışmasına" dikmek, işte budur benim asli eforum"...

XXXVI. Estetik, sahiden de bir indirgenemezlik hali olarak mümkündür. Böylece tüm indirgenmişlikler, asılda, öznelliğin ve hakikat(sizliğ)in görmezden gelinmesiyle, aynı indirgenemezliğin içindeki emerjanslar olarak olumlanırlar. Adına insan denilen epistemolojik varoluşumun her türlü biçimsel ve türsel ayrıştırmaları, bütün tarafından tanınmamaktadır, tam da bunun için bütünün bir anlamı yoktur ve o sanatsaldır.

XXXVII. Estetik, doğru ve yalanın konusu değildir; Doğru algı, zaten "çelişkili bir imkansızlıktır".

XXXVIII. Filosofikal eleştiri damarı içerisinde, "doğru" (evet) sözcüğünün temel anlamını içeriklendirmesi ümit edileni ortaya çıkaran, "yanlış" (hayır) sözcüğü değildir. Bunun böyle düşünülegelmişliği, Nietzsche'nin öneminin bir yanını daha ortaya çıkarır. Doğrunun karşısında duran, ancak "doğru olmayan", yani "doğruya bir yönden temas eden" ya da "onun yönünü değiştiren"dir (bu, "doğada yanlış yoktur" olarak da okunabilir). "Doğru olmayan" ile "yanlış" arasındaki fark ise, nesne ile kavram arasındaki farktır ve o böylece içkin, kaotik bir sessizlikten ibarettir. İşte tam da bunun için sanatsal bir aktivite olan evren, farkların oyunu, yani çatışkıların birlikte varlığı olarak kendi kendisini evetlemekte ve oluşturmaktadır.

XXXIX. İçkin farkların bütünsel oyunu, yani ayrımın içindeki ayrımlanmaların eş zamanlı çatışkıları, "eylem" tarafından taşınmalarına rağmen onun tarafından kaydedilmezler, zira kendinde-ayrımın eylemden talep ettiği şey —son kertede— onun kaydedilmemesidir. Bu kayıtsız varoluşum, aynı zamanda nesnenin kavrama sığamamasıdır; bu sığamamazlık ise, kendi olgusunu belirleyenin süreğen imhası tarafından kuşatılan o kaotik sessizliği imler.

XL. Birer eylem biçimleri olan kıyas, ölçüm ve ayırt, ancak güç istencinin semptomlarıdır, demek ki Nietzscheci estetiğin fiziyolojik karakteri, onun, sanatın tamamen beden fenomeni ile temellendirilmesini de içeren yaşamsal bir evetleme oluşudur.

(sürecek)

Yıldıztozu
19-08-2017, 01:37
"En sonunda, arzuladığımız, arzunun nesnesi değil, arzunun kendisidir"

Tüm hayatın açıklaması gibi bu. İnsanın derdi, amaçlarına ulaşmak değil, amaçlar edinmek.
Hayatın her alanıyla ilişki kurulabilir bu cümleden.
Aşkta da geçerli, cennet hayalinin kurgulanmasında da geçerli.

"Kontrolü arzulamak", özne, buna arzu demeyi nasıl "isteyebilir"?

Buradan anladığım; neyi arzulayacağımızı arzulayamayız. Sadece arzularız ve bu arzular irademiz dışındadır.
İrademizi ancak ''arzularımızı istemeyerek'' aktifleştirebiliriz. Buna ''istenci yenmeyi istemek'' demiş.

"nesnellik" fantasmının ontolojisi, bugüne kadar yaşamın estetiği üzerine neyi açıklamıştır? Bilim bilim değildir, o artık bir dine dönüşmüş, militarist kapitalizmin sürüleri gütme ve güdüleme aracı olmuştur.

Bu da çok ilginç. Bilim ve estetik üzerine düşünüp anlamaya çalışacağım.

İşte böylece temel Darwinci yanılgı da su yüzüne çıkar; mücadele ile doğal seçilim (ayıklama) birbirine karıştırıldığında, iradenin, zaten mücadelenin bir soyutlaması olduğunu unutulmuş görünmektedir.

Bu da hayran kaldığım bir tespit..
Doğal denilen seçilim, aslında irade denilen mücadele soyutlamasıyla karıştırılmış gibi. Şu an evrime bakış açım değişti.

SelGom
19-08-2017, 20:41
Pyrrhon Nietzsche'den alıntı mı yapıyor yoksa kendi mi yazıyor bilmiyorum ama çok teknik bir dil kullanılmış. Bu dilin hem iyi yanları hem de kötü yanları mevcut. Mesela sade vatandaş bunları anlayıp da itiraz edemez, ve açıklama gücü, ifade etme gücü karmaşık meselelerde daha güçlüdür, ama sade vatandaşın basit diline indirilebiliyorsa o zaman anlayabilmek için çok daha iyi ama içerik ve karmaşık meseleleri açıklama gücü eksilebilir mi bilinmez.


Tüm hayatın açıklaması gibi bu. İnsanın derdi, amaçlarına ulaşmak değil, amaçlar edinmek.
Hayatın her alanıyla ilişki kurulabilir bu cümleden.
Aşkta da geçerli, cennet hayalinin kurgulanmasında da geçerli

İlginç bir konu. Aslında hem amaç, hem arzu nesnelerine ulaşma istiyoruz ama ulaştıktan sonra da başka bişeyi arzuluyoruz, başka bişeyi amaçlıyoruz. Demekki o an tamam o arzunun veya amacın nesnesine ulaşmaya çalışıyoruz ve bunu istiyoruz ama ulaştığımızda da başka bi arzu nesnesine ulaşmaya çalışıyoruz yani hem geçici amaç ve arzu nesnelerine ulaşmaya çalışırız ve bu döngü olduğu için de aslında bir anlam, bir amaç ve arzu arayışı ve bunla yaşama ve buna ulaşma eğilimi, arayışı ve çabası vardır insanda.




Buradan anladığım; neyi arzulayacağımızı arzulayamayız. Sadece arzularız ve bu arzular irademiz dışındadır.
İrademizi ancak ''arzularımızı istemeyerek'' aktifleştirebiliriz. Buna ''istenci yenmeyi istemek'' demiş.

İradeden bu kadar kopuk olmasa gerek. Burda şöyle bakılıyor mesela canımız dondurma çekiyor, dondurmayı arzuluyoruz ama dondurma isteyeceğim diye bu arzulamayı arzulamıyoruz, mekanik olarak, bi nevi otomatik olarak irade dışında arzuluyoruz ve ona yöneliyoruz denmek isteniyor gibi ama bu kadar iradeden ve insanın arzulamasından kopuk olduğunu sanmıyorum. Mesela insan karşı cinsi arzuluyor olabilir veyahut hem cinsini arzuluyordur ama hem cinsini arzulamayı veya karşı cinsini arzulamayı arzulayabilir. Pratik yapmak gibi, kendini oraya yönlendirirse, o yönde eylemler yaparsa iradesi ve arzuyu arzulaması dahil olabilir meseleye. Yani dondurmayı arzulamayı arzulayıp da ona yönelip sonra gerçekten canı çekmesi gibi mekanik olarak arzulayabilir diye düşünüyorum.



Bu da çok ilginç. Bilim ve estetik üzerine düşünüp anlamaya çalışacağım.

Basit bir dille ifade edilseydi şıp diye anlaşılabilirdi. Ama nesnellik paradigması estetiği veya bişeyin estetiğini izah edemiyor, nesnellik çerçevesi dahilinde bulunulamıyor denmek isteniyor sanırım. İkinci cümle ise evrim karşıtı bir yaratılışçının söylemi gibi olmuş. Bilime tapıyorlar, din haline getirmişler ve bunun farkında olan masonlar da evrim mevrim diye dinimizden soğutup kendi palavra kurgu ve dinlerine inandırmaya çalışıyorlar demek gibi olmuş. Yani bilim denen ve putlaştırılan ve din haline getirililen ve bilim adı altındaki palavraları araç olarak kullanarak insanları güdüyorlar deniyor ama dinden soğutmayı amaçlıyorlar masonlar söylemine benzemiş gerçekten.



Bu da hayran kaldığım bir tespit..
Doğal denilen seçilim, aslında irade denilen mücadele soyutlamasıyla karıştırılmış gibi. Şu an evrime bakış açım değişti.

İrade, mücadelenin soyutlamasıdır diye güzel söylenmiş. Canlı ile cansız da böyle ayrılıyor bi yerde. Canlı mücadele eder, hayatta kalmaya çalışır, çabalar, bi taşı rüzgar öylece savurur ama canlı organize tepki gösteriyor, çabalıyor ve hayatta kalmaya çalışıyor, direnç gösteriyor, bunu duvar veya taş yapamıyor. İşte bunu iradeye yorumlamış yazar. Doğal seçilim irade veya mücadele değildir, ama irade ve mücadele olmadan olmuyor tabi çünkü canlı gerekiyor. Canlılar verili durumda hayatta kalmaya çabalar ve üremeye çabalarlar, doğal seçilim ise şurda ortaya çıkıyor ki bazıları ölüyor ama bazıları da hayatta kalarak neslini sürdürüyor ve bazılarının ölmesi ama bazılarının da hayatta kalarak çevre tarafından seçilmesi doğal seçilimdir yani doğal seçilim sürecinin içinde mücadele, irade gösterme, direnç gösterme vardır ve bu olmadan olmaz zaten. Ağır ve karmaşık dille ifade edildiği için çok başka bişey söylenmeye çalışılmış gibi algılanıyor.

Felâsife
20-08-2017, 23:01
İşte böylece temel Darwinci yanılgı da su yüzüne çıkar; mücadele ile doğal seçilim (ayıklama) birbirine karıştırıldığında, iradenin, zaten mücadelenin bir soyutlaması olduğunu unutulmuş görünmektedir...

Nietzsche abimiz niye böyle demiş anlamadım, Darwin'e kızmışta görünüyor belli ki, İrade nedir ki? Doğal seçilimin yanında öyle ahım şahım bir şeyde değil.

Bir robot yapmışsın, yazılımını da yüklemişsin, pilinide takmışsın, tır tır tır, tur atıyor, pil olmadan at turunu görelim, aksi mümkün değil.
İrade nerede?
Dünyaya geldikten sonra irade etmek nedir ki, zaten pil bitene kadar irade etmeye mecbursun, başka alternatifin yok!
İradeli olduğun diye değil, irade sana zaten doğuştan yüklenmiş bir program, bunu bir robotta yapabilir, insana HAS bir şey değil ki.

İnsan doğuştan sahip olduğu bir şeyi neden bu kadar yüceltir ki, bunu benim anlamam çok mümkün değil. Sıradan bir şey.

Ha iradeyi bile bile kullanmamak, varken yok saymak, işte bu çok daha başka bir şey, bunu saygı duyarım.
Ama zaten kullanılan bir şey, kullanmaya mecbur kaldığı bir şeyi, yüceltmek... insana ne katar bilemedim.

pianola
20-08-2017, 23:10
Nietzsche abimiz niye böyle demiş anlamadım, Darwin'e kızmışta görünüyor belli ki, İrade nedir ki? Doğal seçilimin yanında öyle ahım şahım bir şeyde değil.

(...)

Ha iradeyi bile bile kullanmamak, varken yok saymak, işte bu çok daha başka bir şey, bunu saygı duyarım.
Ama zaten kullanılan bir şey, kullanmaya mecbur kaldığı bir şeyi, yüceltmek... insana ne katar bilemedim.

Nietzsche iradeyi yüceltmiyor ki sevgili Felâsife, tam tersine, iradenin yüceltilmesine, yani insanın "eşref-i mahlukat" ("evrimin harikası", "Tanrı'nın aynası", "sorumlu varlık" vs..) addedilmesine karşı çıkıyor;

XL. Birer eylem biçimleri olan kıyas, ölçüm ve ayırt, ancak güç istencinin semptomlarıdır (...)

Felâsife
20-08-2017, 23:21
Nietzsche iradeyi yüceltmiyor ki sevgili Felâsife, tam tersine, iradenin yüceltilmesine, yani insanın "eşref-i mahlukat" ("evrimin harikası", "Tanrı'nın aynası", "sorumlu varlık" vs..) addedilmesine karşı çıkıyor;



O zaman Nietzsche abimize bir özür borcum var demektir. :o
Başka bir konuda İnsana giydirme konusunda mükemmel bir tespitini de okuyunca, çok hoşuma gitmişti.
Gerçi Darwinci yanılgı deyince ona takıldım esas ama sanrım birilerinin insanı yüceltmesini hedef almış.

Eyvallah sağ ol sevgili Pyrrhon

Yıldıztozu
21-08-2017, 01:11
Darwinci yanılgı deyince ona takıldım

Benim anladığım şu şekilde: Doğal seçilim adı üstünde ''doğal'' iken, irade ise bunun tersi olarak ''yapaydır''. Dolayısıyla evrimsel seçilimdeki mücadeleyi iradeyle ilişkilendirirsek bu seçilime sadece doğal diyemeyiz.
Örneğin bir insan bir sınavı kendi mücadelesiyle kazandığında o insan ''doğal seçilimle'' kazanmış/seçilmiş olmuyor, kendi yapay irade gücünün mücadelesiyle kazanmış oluyor.
Mücadele sadece insanda değil, hayvanlarda da var.
Yapay denileni ortaya çıkaran da yine doğal olandır tabi ama yapaylık ifadesi soyutlama gibi bir şey.

Ayrıca burada yazmıyor ama konuyla ilgili olarak; Darwin'in evrim felsefesinde ''hayatta kalabilenler hayatta kalmıştır'' görüşü esasken Nietczhe'de güç istencine bağlı olarak hayatta kalabilme felsefesi esastır.
Aslında ikisi çok benzer ama Nietzche'ninki daha kapsamlı görünüyor.
Örnekle açıklarsam; bir canlı türünde bazen bireyler hayatlarını feda edebiliyor. Bazen bir arı, kovanı için intihar edebiliyor veya erkek örümcek üremek için kendi canını dişiye verebiliyor.
O halde seçilimde esas olan ''hayatta kalmak'' olamaz. Darwin'in felsefesi bu yönüyle Nietzche'den eksik kalabilir.
Burada bireyin kendi hayatını feda etmesi, türdeki ''toplam gücü'' artıracağı için evrimsel seçilim yine gerçekleşmiş oluyor. Bu yüzden Nietzche'nin güç istencine bağlı seçilim felsefesi daha kapsamlı görünüyor.
Seçilim için aslolan hayatta kalmak değil, toplam gücün fazla olması.

Benim anladıklarım bunlar.

spartacus
21-08-2017, 05:39
Sevgili Yıldıztozu

O konuda Darwin değil, Nietczhe hatalı.

Hayatı devam ettirmek salt bireye indirgenmemeli, nesil-üreme temelinde ele alınmalı ama bunu da ben kendimi diğerleri için feda edeyim türünde iradileştirmemeli.

Örümcek örneğine gelirsek, güç için dahi olsa, kendisini feda etmesi seçimdir, sonuçta bu yine seçim oldu. Oysa aslında iradi bir seçim değildir, çünkü o bir seçim değildir, seçme şansı olmayan -ki üreme, kalıtsallığın aktarımı, nesil temeline inmek gerkir- bir zorlanmaya maruz kalır, orada kaçarsa ancak o bir seçim olur. hasılı iradi anlamda, feda ettiği bir durum değil, erkeğin, dişiye o an gıda olması seçim değildir, seçimsizliktir, irade ancak kaçma eylemine yönelirse işte o seçim olur, zaten özgürlük nedir? Zorunluluğun bilinci, burada irade de tabanda zorunlulukla ilintilini seçim üzerinedir, mecburiyetin yerine getirilmesi seçim değildir, getirilmemesi seçimdir, getirilmemesi seçildiğinde, getirilmeyişide bir seçime dönüşmüş olur ben kaçtım, orada kalmayı seçmedim halini alır.

Hayatta kalmak ile ilgili bireyin seçimleri, kendi namına evrimi bağlamaz veya evrim olgusu bu noktaya endekslenip, indirgenerek eleştiriye tabi tutulamaz. İrade işini yapıyor, hayat da kalmak için evet seçimler yapmalı ve yerine getirmelidir, doğada bireyin seçimsizliği->ölümdür-artık iradeden söz edilemez, irade ölümden öne kaybolmuştur zaten...

Bireyin seçimleride popülasyonu düşünürsek ve bu belirli bir grubun seçimlerine ve bu seçim yaşam alanının veya verili koşulun değişmesine yol açıyorsa, dönüşürse, evrimsel gidişata dahil olur, öznel-iradi olarak burada bireyin seçimi, "ben şuraya gideyimde farklı evrimleşeyim" demek değildir gereksinimleri arasında çeşitli koşullar arasında seçim yapma durumudur ki burada seçimle ilgili karar ve uygulama iradeyi anlamlı kılar.

İradenin tabanında yatan etki-tepkidir ve irade, etki-tepki düzleminin karşısına kıyas olarak konamaz, bunlar farklı zeminlerdir. Nietczhe sanki bir yerde bu hatayı yapmış veya alanı gereği darlaştırmak zorunda kalmış.

Diğer taraftan kendiliğindenliği öznel tabanda ya da birey tabanında, öznel ifadelerle kavramlaştırmak pek de mümkün değildir, o sebeple orada seçilim kelimesi kullanılıyorsa, bu sonuç olarak başka karşılayan veya ifade edecek kelimenin olmamasındandır, zira kavrayan ve kavratılacak olan burada öznedir, özne olunca da kavramlarda özne ile nesne öznel ile fizik, doğal olan arasında uyumsuzluk durumu doğuyor. Aslında ifadenin temeli-ki belkide daha yerinde bir kelime-, "elenme" üzerine ve eleme işinin işaret ettiği, iradi olduğu kadar iradesiz olanı da kapsar, ama seçim kelimesi ne yazık ki iradidir, maksat öyle olmasa bile çağrıştırır, yine de orada kullanılan seçim değil seçilim ifadesidir, ifade namına, kavrayış sağlamak namına ne kadar yakındır tartışılabilir. Örneğin bir akarsu, taşları sürüklemekte, su görece debi kaybettiği yerlerde-sebebi her ne olursa olsun- büyük taşlar birikiyor, ufaklar taşınmaya devam ediyorsa, bunu nasıl ifade ederiz? hangi kelime ile? Öne ne ekleriz? Kendiliğinden(doğal), sonra birikmek mi, peki küçük taşlar, onlarda elenen mi? Su mu eledi? İşte bu soru iradi bir temelde ele alınırsa, eleştiri veya cevaplarda hata yapılır, hayır suyun akışı eledi bu da olmaz, suyun akışını düşüren ne, suyun iradesi mi? hayır, görece daha düz alana denk gelmiştir, debi düşmüştür, büyük taşları orada sürükleyemez hale gelmiştir. İyide taşları su'mu sürüklüyordu, peki iradi mi, işte bu tür cümlelerde, kelimeleri artık cümle bağlamıyla değerlendirmek gerekiyor.

Yeri gelmişken, sık, sık rastlarız, madde hareket edemez, hareket diye bir şey yok, hareket ettirilen var vs diyen, kendisine yaratılışçı diyen bazı cahiller, bu kadarcığı idrak edemediği için, su, taşı sürükleyemez, tanrı ona taşı sürükleme iradesi mi(seçip, seçmeme şansı mı tanımış) vermiş türünde, daha bir cümleyi, suyun akışının taşları ittiği temelli bir ifadeyi anlamaktan yoksunken, cümlede kelimeleri, cümle bağlamında anlama kapasitesi de gösteremezler, bunlar eleştirse ne olur, eleştirmese ne olur, bu şekilde eleştiremezler de. Bunların eline mıknatıs verip alın oynayın desen, bunlar mıknatısların birbirini çekmediği ve itmediğini söylerler, bir tarafını çevir çekti, diğer tarafını çevir itti, bunu yapan bunlara göre görünmez bir el, iradedir(!), çekmekte ve itmektedir, oysa böyle bir iradeden söz edilemez, zira çektiği ile ittiği kutuplar bellidir, ben hangi tarafı çevirirsem, sözde irade denen bu görünmez güç, seçim şansı olmaksızın el mahkum benim çevirdiğim kutuplara göre hamallık yapmaya mahkum, öyleyse nedir, burada bir irade yoktur, çünkü seçme şansı yoktur, seçemediği zeminde de karar mekanizması(irade) anlam taşımaz, kısaca bir taraftan metafizik bir irade üfürürken, diğer taraftan yaptığı abartıyla üfürdüğünü anlamsız-iradesiz- kılar. Örneğin suyun kaldırma kuvveti, kuru bir odunu attım batmadı, su kaldırdı, 1 demir çubuk battı, bunu milyar kere de yapsam, durum değişmiyor, yani odunu kaldırma gücü olan o sözde irade, demire gelince iflas mı ediyor? Madem su kaldırmaz, kaldırma kuvveti uygulayamaz, madem maddedir, böyle bir özelliği olamaz, bu sözde kaldıran el seçim şansı olmadan nasıl irade sahibi olabiliyor(ki olamaz), nasıl oluyorda benim seçimlerimi yerine getirmeye mahkum oluyor?. neyse yeri geldi mi bilmem, ama sözde iradeci(aslen erekselci) sapmalara dair de böyle bir örnek verdim...

Felâsife
21-08-2017, 11:35
Benim anladığım şu şekilde: Doğal seçilim adı üstünde ''doğal'' iken, irade ise bunun tersi olarak ''yapaydır''. Dolayısıyla evrimsel seçilimdeki mücadeleyi iradeyle ilişkilendirirsek bu seçilime sadece doğal diyemeyiz.
Benimde anladığım Darwin bu meseleyi ortaya attığında insana dair ne varsa yıktı geçti, tabuları darmadağın etti, zira insan düşünüyordu vardı, bunlar kulağa hoş geliyordu, o mükemmel insan düşünüyordu, irade ediyordu, birden bire diğer canlılardan bir farkı da kalmadı.
Hasılı Darwin'in yaptığı tabuları yıkmak oldu.
Yoksa Batı için İrade olayı ta antik çağlardan beri olsa gerekti, bu aslında İradeci yanılgıdır.

Örneğin bir insan bir sınavı kendi mücadelesiyle kazandığında o insan ''doğal seçilimle'' kazanmış/seçilmiş olmuyor, kendi yapay irade gücünün mücadelesiyle kazanmış oluyor.
Bu okyanusa kıyasla küçük bir gölden farksız olmasa gerek, illaki böyle şeyler var ama Darwin'in bahsettiği seçilimle, kişinin seçilimi irade koyması, hiç aynı şeyler değil. Tamamen farklı alanlar.


Mücadele sadece insanda değil, hayvanlarda da var.
İllaki.
Ama mücadele zaten doğanın kendinde olan bir şey, doğa sürekli bir yıkım/yapım içerisinde yaşam bazen bitme noktasına bile gelebiliyor, sonra kaldığı yerden devam.

Hasılı insan mücadele ediyorum diye, bence kendini çok şişirmemeli, irade etmeyen mücadele etmeyen canlı mı var ki? insan sadece kendini mücadeleci ilan ediyor.

Ayrıca burada yazmıyor ama konuyla ilgili olarak; Darwin'in evrim felsefesinde ''hayatta kalabilenler hayatta kalmıştır'' görüşü esasken Nietczhe'de güç istencine bağlı olarak hayatta kalabilme felsefesi esastır.
Aslında ikisi çok benzer ama Nietzche'ninki daha kapsamlı görünüyor.
Hayata gelmek hayatta kalmayı sağlayabilir ama hayatta kalmak hayata gelmeyi sağlayamaz, o yüzden hayatta kalma gücü hayata gelme minnetini es geçip, kendini kral ilan etmesi, ne kadar kapsamlı görünsede, içeriği boştur.
Eski değişle, kimse yoğurdunu ekşi demezmiş.

Burada bireyin kendi hayatını feda etmesi, türdeki ''toplam gücü'' artıracağı için evrimsel seçilim yine gerçekleşmiş oluyor. Bu yüzden Nietzche'nin güç istencine bağlı seçilim felsefesi daha kapsamlı görünüyor.
Seçilim için aslolan hayatta kalmak değil, toplam gücün fazla olması.
Yani Doğal seçilim daha çok toplamla alakalı gibi duruyor. Bütünle alakalı bir konu.
Doğal seçilim bom-boş bir şey de değil, içinde çeşitli duygular da var, bazılarının böyle fedakarlıklar yapması, türü içinde, kendi içinde geçerlidir. Bu onu anlamlı kılar.
Nihayetinde bir gün önce veya sonra ölmek varsa, ölümü seçmesi, onun bir gün öleceği bilincinden de kaynaklıdır. Hayvanlar da ölümü biliyorlar demektir bu.
İnsan ise ölümü bilmediği için Doğal seçilim büyük lokma gibi duruyor. Sorunlarının daha doğrusu bireysel endişelerinin cevaplarını vermiyor.
Ama zaten bireysellik küçük kırıntılar gibidir, buna büyük cevaplar nasıl olsun ki? Büyük cevaplar her zaman toplamın içindedir. Adreside belli Doğa/Doğal seçilim.

Benim anladıklarım bunlar.
Eyvallah.

Yıldıztozu
21-08-2017, 16:54
burada bireyin seçimi, "ben şuraya gideyimde farklı evrimleşeyim" demek değildir gereksinimleri arasında çeşitli koşullar arasında seçim yapma durumudur ki burada seçimle ilgili karar ve uygulama iradeyi anlamlı kılar.

Anlıyorum spartacus fakat ortada mücadele ile kazanılan bir durum varsa o bir başarı sayılabilir ve o başarı hakkında ''doğal olarak seçilmiştir'' dersek başarıyı doğaya bağlayarak küçümsemiş ve görmezden gelmiş oluruz.

Örneğin senin kendi hayatındaki başarıların hakkında ben desem ki ''doğal seçilim seni bilinçsizce oraya getirdi, senin mücadelenin bir anlamı yoktu''.
Bu durumda sana ait olan mücadeleyi görmezden gelmiş olurum.

İnsan ve hayvanlar arasında net ayrımlar ve çizgiler olmadığına göre bu mücadele ve başarı durumu hayvanlarda da kısmen geçerli olmalıdır.
Mesela bir aslan sürüsü mücadele ederek hayatta kalmayı başardıysa hayatta kalan aslanlar için ''doğal seçilim sizi bilinçsizce seçti'' diyemeyiz. Ortada iradi bir kazanma durumu var. Sence hayvanlarda irade hiç yok mudur?

Ayrıca şu ikisini birbirinden ayırmak gerekiyor; doğal seçilimi yönlendiren ve seçilimin üstünde olan bir irade yoktur, fakat canlılarda bulunan irade, seçilimi etkileyebilir. Dolayısıyla Nietzche de zaten doğada ereksellikten bahsetmiyor. Canlılardaki mücadeleye bağlı olarak ortaya çıkan irade etkisini kastediyor olsa gerek.

Mesela bazı evrimlerde ''x sürüsü seçildi, y sürüsü elendi'' demek yerine ''x sürüsü kazandı, y sürüsü kaybetti'' denilemez mi? İnsan toplumunda buna dair örnekler varsa tüm evrimsel geçmişte de olabilir. Hatta hayvanlarda bu kazanma mücadelesini gözlemliyoruz.

spartacus
22-08-2017, 00:50
Örneğin senin kendi hayatındaki başarıların hakkında ben desem ki ''doğal seçilim seni bilinçsizce oraya getirdi, senin mücadelenin bir anlamı yoktu''.
Bu durumda sana ait olan mücadeleyi görmezden gelmiş olurum.
Bu yaklaşım evrim olgusunun kavranmamasından başka bir şey olmazdı. Doğal seçilim herhangi bir bireyin şu ya da busu, şu ya da bu davranışıyla ilgili bir ifade olmadığı gibi, herhangi bir özelleştirilmiş, saltıklaştırılmış türe, kişiye indirgenebilir bir temelde de değildir, illa bireye indirgenebilir zeminleri esas alacaksak, siz biyolojik temellere yoğunlaşın(evrim babında). Elbette organizmaların davranışları, eylemleri, evrimlerine etkiyen bir faktördür, ama burada evrimi, koşulları salt bireyin davranışına endesklememeli, iradi eylemlere saltıklaştırma hatasına düşülmemeli veya davranışlar iradi-seçime, zihinsel tercihlere de indirgenmemeli.
İnsan ve hayvanlar arasında net ayrımlar ve çizgiler olmadığına göre bu mücadele ve başarı durumu hayvanlarda da kısmen geçerli olmalıdır.
Mesela bir aslan sürüsü mücadele ederek hayatta kalmayı başardıysa hayatta kalan aslanlar için ''doğal seçilim sizi bilinçsizce seçti'' diyemeyiz. Ortada iradi bir kazanma durumu var. Sence hayvanlarda irade hiç yok mudur?

Ayrıca şu ikisini birbirinden ayırmak gerekiyor; doğal seçilimi yönlendiren ve seçilimin üstünde olan bir irade yoktur, fakat canlılarda bulunan irade, seçilimi etkileyebilir. Dolayısıyla Nietzche de zaten doğada ereksellikten bahsetmiyor. Canlılardaki mücadeleye bağlı olarak ortaya çıkan irade etkisini kastediyor olsa gerek.

Mesela bazı evrimlerde ''x sürüsü seçildi, y sürüsü elendi'' demek yerine ''x sürüsü kazandı, y sürüsü kaybetti'' denilemez mi? İnsan toplumunda buna dair örnekler varsa tüm evrimsel geçmişte de olabilir. Hatta hayvanlarda bu kazanma mücadelesini gözlemliyoruz.
Sevgili Yıldıztozu

X ya da Z'nin iradi mücadelesi, ilişkisi de nedir? Doğadandır, çünkü biz bütünde, evrim olgusu zemininden bakıyoruz.

Belki ifade edemiyorum, ama elenmişliği ana grup, ayıklanma-seçilmişliği ona bağlı alt grup, Nietzche'nin dediği gibi olan mücadele ifadesini ise seçilmişliğin-ayıklanmışlığın grubunun içinde asli değil, dolayımsal(!) FAKTÖRLERDEN sadece birisi olarak alt grup olarak görmeli. yani alt grubu, kendi üst ana grubuna karşıt kıyaslama işi hatadır.

Örneğin havanın genleşmesi olgusunu ele alalım. hava neden genleşir? örneğin ısınıyorsa genleşir mi? peki bu ifadem de yok insan mı ısıtmış, doğal yollarla mı ısınmış, ısınmasına sebep olan dolaylı faktörlere dair bir ifade de bulunmuş mu oluyorum ki, karşısına bu ve benzeri ifadeler konsun? yani orada öyle bir durum, öyle bir amacım yok, anlatabiliyor muyum bilmiyorum.

Hasılı Darwin ilgili genel ifadeleriyle, sonraki iş dıdığının, dıdığı noktasına gelince Nietzche'nin dile getirdiği ifadeyi zaten ne dışlar ne de dolayımsal faktörlerin dışında tutar ne de ilgili genellemelerde böyle ayrımlar esas alınmıştır. Örneğin av ile avcının münasebetlerini ele aldığımızda, aralarındaki mücadele elbette evrimlerinde etken bir rol oynar, etki ve tepki burada yine tabanda, temeldedir. lakin olgu zemininde ifadelerde, bu sorun etki-tepki, zorundalık, etkileşim temelinde ele alınır, henüz şu ya da bunun arasındaki özel ilişkiye girilmemiştir. Nietzche ise daha en genel ifadeye karşıt, özel durumları öne sürmekle hatalıdır.

pianola
22-08-2017, 12:26
Nietzsche'nin eleştirdiği "Darwinci yanılgı" , süreç içerisinde irade ile istencin ayırt edilegelmişliği olan metafizik kurgu (libertaryanizm, hümanizm vs; https://www.cato-unbound.org/2010/07/12/larry-arnhart/darwinian-liberalism), sanıyorum bu bilimsel epistemolojide geleneksel olarak kullanılan Kartezyen dilin bir sonucu olarak da görülebilir. Ben şahsen Nietzscheci evrim anlayışının Darwinci ifadelerden daha tutarlı/derin ve dirimsel olduğunu düşünüyorum...

Güç İstenci'nden bazı bölümleri yazıyorum, benim kendi yazdığım maddelerde kullandığım bazı ifadeleri de bağlamlarına parantez içinde ekliyorum:

(bu iki ön madde kavramsal bir altyapı)

- Evrimi inceleyerek belirli bir evrim biçiminin olup olmadığı keşfedilemez, bunu; "olmak" ya da "olmuş olmak" şeklinde düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir, "güç istenci" olmuş olamaz. (zira; o bir "edim" değildir /Pyrrhon)

- Total organik sürecin doğanın geri kalanıyla bağıntısı nedir? Fundamental istencin açıkta durduğu yer tam bu noktadır.

Organik Süreç Üzerine:

- İnsan, organik dünyada meydana geldiğinde, kendi mevcudiyetini düşünür. Peki bu olayın girizgahında, görüşle ve dokunuşla algılayacak ne vardı? Figürlere ne indirgenebilir? Devinimlerde otaya çıkartılan kanunlar hangileridir? Demek ki insan tüm olayları görüşün ve dokunuşun ulaşabileceği olaylar, dolayısıyla devinimler olarak düzenlemek "ister", deneyimlerin olağanüstü miktarını basitleştirmek ve indirgemek için formüller bulmak "ister" ("alansal olgular kuantize edilemezler"/Pyrrhon). Tüm olayların duyu insanının ve matematikçilerin seviyesine indirgenmesi, insanın ya da daha ziyade insan gözünün ve anlayış oluşturma kabiliyetinin, bütün şeylerin ebedi tanıkları olduğu varsayımı altında — insan deneyimi envanteri meselesidir.

- Ortak bir beslenme ve tüketim minvaliyle birbirine bağlanmış güçlerin çeşitliliğine "hayat" diyoruz. Mümkün kılınması için kullanılan araçlar olarak, bu beslenme minvaline sözde duygular, fikirler, düşünceler girer; yani 1- tüm diğer güçlere direniş, 2-bunun biçim ve ritim açısından ayarı 3-asimilasyon veya vücuttan çıkan bir salgı açısından tahmin.

- İnorganik ve organik olan arasındaki bağlantı, her güç atomunun uyguladığı itici güçte saklı olmalıdır. "Yaşam", farklı yarışmacıların eşit olmayan bir biçimde büyüdükleri güç yerleşimi süreçlerinin tahammül eden bir biriçimi olarak tanımlanabilir: İtaatte bile direniş ne dereceye kadar mevcuttur ("istencin özü, istence itaat edenin safında değildir"/Pyrrhon): bireysel güç hiçbir şekilde teslim olmamıştır. Aynı şekilde verilen emirde, rakibin sahip olduğu mutlak gücün mağlup olmadığına, birleşmediğine, parçalanmadığına dair bir itiraf mevcuttur. "İtaat" ve "emir verme", ancak "mücadele biçimleri"dir.

- Güç istenci yorumlar; bir organın ne zaman inşa edileceği bir yorum meselesidir, sınırları tanımlar, dereceleri ve güç varyasyonlarını belirler. Sadece güç varyasyonları kendilerini bu şekilde hissetmezler: büyümek isteyen ve büyüyen her şeyin değerini yorumlamak isteyen bir şey mevcut olmak zorundadır. Bunda eşittirler — Aslında yorumun kendisi de bir şey üzerinde egemen olmaktır. (Organik süreç sürekli olarak yorumlar gerektirir).

- Daha büyük karmaşıklık, daha keskin ayrım, gelişmiş organların ve fonksiyonların ara üyelerin gözden kaybolmasıyla bitişikliği — mükemmellik bu ise egemen, biçimlendirici ve emredici güçlerin güç sınırlarını sürekli olarak geliştirdikleri ve sürekli olarak bu sınırlar içinde basitleştirdikleri organik süreçlerde bir güç istenci vardır: emir kipi büyür.

- Açıklanamayan birşey olarak "kalıtım", bir açıklama olarak değil sadece bir problemi tanımlamak ve düzeltmek için kullanılabilir. Aynı husus "uyarlama gücü" için de geçerlidir. Aslında morfolojik sunum, tamamlanmamış bile olsa hiçbirşeyi açıklamamakta olup, aksine sadece olağanüstü bir gerçeği tarif etmektedir. Bir organın birşeylere erişmek için nasıl kullanılabileceği açıklanmamıştır. Bu konularda, causae finales varsayımı, causae effcientes varsayımı kadar küçüktür. "Causa" anlayışı, sadece bir ifade aracıdır; bir tanımlama aracıdır, hepsi bu.

- Paralellikler vardır; örneğin kendini kalıtımda ve evrimde ve biçimlerde ortaya çıkartan hafızamıza paralel bir hafıza. Aletlerin yeni amaçlarla uygulanmasındaki yaratıcılık, yaratıcılığımıza ve deneylerimize paraleliği vs. "Bilincimiz" dediğimiz şey, korunmamızın ve büyümemizin herhangi bir esaslı süreci konusunda masumdur; ve hiçbir kafa, bir makineden fazlasını anlayacak kadar ince değildir — ki her organik süreç, bundan çok daha üstündür.

Darwinizm'e karşı

- Bir organın yararlılığı, kökenini açıklamaz; tam aksine! Bir özelliğin kendini oluşturduğu sürenin çoğu boyunca bireyi korumaz ve birey için, herşeyden önce harici durumlar ve düşmanlarla mücadelesi olmak üzere, hiçbir yararı yoktur. Öyleyse, herşeyden önce "yararlı" olan nedir? (madde XXIV/Pyrrhon) "Neye bağıntılı olarak yararlı?" diye sormalıdır. Örneğin bireyin uzun ömrü için yararlı olan, gücünün ve ihtişamının aleyhine olabilir. Bireyi koruyan, aynı zamanda evrimini durdurabilir. Diğer taraftan bir eksiklik, bir dejenerasyon, diğer organlar için bir uyarıcı vazifesi gördüğü oranda çok büyük bir yararlılığa sahip olabilir. Aynı şekilde bir ihtiyaç durumu, bireyi bir arada tuttuğu, ancak kendini harcamaktan koruduğu harcama ölçüsüne indirgediği oranda bir varoluş koşulu olabilir. — Parçalar (gıda, yer vs. için) arasında bir mücadele olarak bireyin kendisi: evrimi, bireysel parçaların zaferine veya hakimiyetine, bir körelmeye, diğer parçaların bir "organ oluşuna" bağlıdır.

- "Harici şartların" etkisi, Darwin tarafından gülünç bir oranda fazladan tahmin edilmiştir: yaşam sürecindeki esaslı şey, özellikle içeride çalışan ve "harici şartlardan" yararlanan ve bunları sömüren olağanüstü şekillendirici, biçim yaratıcı kuvvet ilişkileridir. — İçeriden gelen bu yeni biçimler görüş amacıyla oluşturulmamışlardır; ne var ki, parçaların mücadelesinde yeni bir biçim kısmi bir yararlılıkla ilişkilendirilmeden uzun süre bırakılmaz ve daha sonra, kullanımına uygun olarak, kendi gittikçe daha eksiksiz bir şekilde geliştirir.

- Evrim hızının hızlandırılması açısından "yararlı" oluş, yavaş yavaş gelişen bir şeyin mümkün olan en büyük istikrarı ve dayanıklılığı açısından yararlı oluştan çok farklı bir "yararlı" oluş türüdür.

- Darwinist biyoloji anlamında "yararlı": başkalarıyla mücadelede kanıtlanmış avantaj anlamına gelir. Halbuki, artış duygusu, daha güçlü oluş duygusu, sanki bizzat mücadele dahilinde, gerçek ilerleme dahilinde yararlılıktan uzakmış bir görünmektedir ("irade, mücadelenin soyutlamasıdır"/Pyrrhon), işte mücadele istenci bundan kaynaklanır.

- Fizyologlar, "korunma içgüdüsünün" organik bir yaratıkta en öneli dürtü olduğunu ileri sürmeden bir kez daha düşünmelidirler. Yaşayan bir canlı, herşeyden önce gücünü deşarj etmek ister. "Korunma" bunun sadece bir sonucudur. — Gereksiz teleolojik prensiplerden kaçının! "Korunma içgüdüsü" anlayışının tamamı, bu metafiziklerden birtanesidir.

- Protoplazmanın en temel ve en eski faaliyetleri, onun kendini koruma istencine atfedilemez, zira o kendi içinde onu korumak için gerekli olandan çok daha fazlasını taşır, ve herşeyden önce "kendini korumaz", aksine ayrı düşer— Burada hüküm süren dürtü, özellikle kendini koruma arzusunun yokluğunu açıklamak zorundadır: "açlık", çok daha karmaşık organizmalara dayanan bir yorum-duyumdur (açlık, dürtünün uzmanlaşmış ve daha geç bir biçimi; üzerinde hüküm süren daha yüce bir dürtünün hizmetindeki bir işbölümünün dışavurumundan başka birşey değildir).

- Açlığı, kendini korumadan daha çok primum mobile kabul etmek mümkün değildir. Açlığı, beslenme eksikliğinin bir sonucu olarak anlamak: artık hüküm sürmeyen bir güç istencinin sonucu olarak açlık anlamına gelir. Hiçbir şekilde bir kaybı tekrar yerine getirme meselesi değildir — sadece daha sonra, işbölümü neticesinde, güç istenci tatmin olmak için başka yollara başvurmayı öğrendiğinde, organizmanın kendine ayrıma ihtiyacı açlığa, kaybolanı tekrar yerine getirme ihtiyacına indirgenir.

- Biyologların sahte "özgeciliği" gülünçtür: amipler arasında üreme, balastı atma eylemi gibi, salt avantaj gibi görünmektedir. Gereksiz malzemelerin dışa atılması gibi.

- Gücü, kendine ayırdığı artık kontrol etmeye yeterli değilse, bir protoplazma ikiye ayrılır: Üreme, güçsüzlüğün bir sonucudur.

- Ne zaman erkekler, cinsel açlıktan dolayı kadın arasalar ve onlarla birleşseler, üreme, o içkin açlığın bir sonucu olur.

- Daha güçsüz olan, güçlü olana bir beslenme ihtiyacından dolayı baskı yapar. Altında olmak ister, mümkünse onunla bir olmak ister. Aksine güçlü olan da diğerlerini iter; bu şekilde kendi tükenişini istemez; büyür ve bu büyüme sırasında iki veya daha fazla parçaya ayrılır. Birliğe doğru itki ne kadar büyük ise o denli güçsüzlüğün mevcut olduğu sonucu çıkartılabilir; çeşitliliğe, ayrıma, içsel çöküşe doğru itki ne kadar büyük ise, o denli daha fazla güç mevcut demektir. Yakınlaşma dürtüsü — ve birşeyi geri püskürtme dürtüsü ister orgnaik, ister inorganik dünyada olsun, birer bağdır. Ayırt edilişin tamamı metafizik önyargıdır. Her güç kombinasyonunda, kendini güçlü olana karşı savunan, güçsüz olana karşı hamle yapan "güç istenci" daha doğrudur: "Varlıklar" olarak süreç.

- Güç istenci kendisini sadece direnişlere karşı gösterebilir. Bu nedenle kendisine direneni arar— bir protoplazmanın, psuedopediayı genişlettiğinde ve duyumlamak için yoklayarak hissettiğinde en eski eğilimi budur. Kendine ayırma ve asimilasyon, herşeyden önce bir akın etme arzusudur, bir biçimlendirme, şekillendirme ve tekrar-şekillendirmedir, ta ki akın eden şey saldırganın güç hakimiyetine girip, onun gücünü artırana kadar. Bu birleşme başarılı olmadığı takdirde, biçim muhtemelen parçalara ayrılır; ve güç istencinin sonucu olarak "çift yönlülük" meydana gelir: fethedileni bırakmamak adına güç istenci kendini iki istence ayırır (bazı durumlarda iki parçası arasındaki bağlantıyı tamamen kopararak). Temel güç dürtüsü daha içsel bir biçim aldıktan sonra, "açlık" bunun sadece daha dar bir uyarlamasıdır.

- Pasif nedir? — İleri doğru hareket etmekten alıkonulmaktır: böylece de bir direniş bir tepki eylemidir. Aktif nedir? — Güce uzanmak. Beslenme; sadece türevseldir; özgün fenomeni, herşeyi birleştirme arzusudur. Üreme sadece türevseldir; orijinali, tek bir istencin kendine ayrılan malzemeyi organize etmeye yetmediği yerde, elinde ayrımı tutan karşıt bir istenç devreye girer; özgün istençle mücadeleden sonra, yeni bir organizasyon merkezi oluşturur. (sonuçsal olan) "Keyif" ise — güç duygusu olarak keyifsizliği gerektirir.

- Organik fonksiyonlar tekrar temel istence, güç istencine çevrilmişler — ve yan-ürünler olarak anlaşılmışlardır.

- Güç istenci, beslenme istenci, mal mülk istenci, alet istenci, hizmetçi (itaat edenler) istenci ve efendiler istenci olarak uzmanlaşmaktadır: örnek olarak beden verilebilir. — daha güçlü olan istenç, daha güçsüz olanı yönlendirir. İstencin istenç üzerinde nedensellik türü dışında kesinlikle başka bir nedensellik yoktur. Mekanikçi açıdan açıklanan böyle bir nedensellik yoktur.

- Organik yaşam formlarının tamamında hissetme, duyumlama, düşünme, isteme vs. çeşitlilikleri bulunur, keyif ise, güç duygusunun bir engelle (daha da güçlüsü ritmik engeller ve direnişlerle) uyandırılmasından başka birşey değildir — ki güç duygusu bu şekilde kabarır. Böylece bütün kefiyler acıyı da kapsar. — Keyif çok büyükse, acıların oldukça uzun olması ve yayın gerilimi olağanüstü olmalıdır.

pianola
22-08-2017, 12:37
Etiğin Ontogenetik Estetizasyonu II

«Dá fheabhas é an t-ól is é an tart a dheireadh»
İçki, güzel olduğu kadar, sonu susuzluktur.

XLI. Nietzsche, Hegelci dialektiğin teleolojisinden tiksindiği için, dialektik kavramından da tiksinir, böylece sanatsal evrenin bengi dönüşsel yorumlaması, trajediyi yerleşik olmayan metin olarak okunan dünyadaki olumsallıkları üzerinden soyutlamayı salık verir, yani o zıtlaşmanın yaşamdan sökümlenerek algının estetize olumlanmasıdır. Bu metne içkin etik, "kuramsal" eylemlerin çevresinde dönen trajik hakikatsizliği saptama işlevi görür ve o böylelikle anlamın dağıldığı nokta ile özdeşim ve soyutlama yoluyla hakiki anlamı, yani estetiğin indirgenemez varoluşumunu keşfeder.

XLII. Bengi dönüş, güç istencinin kendisini olumlamasıdır; istenç ise Hegelci bir hipostaz değildir, o ancak kendileşememenin içkin fark dinamizmi olarak mümkündür ve tam da bunun için kendi kökensizliğinin, dolayısıyla öz-olumsallığının imleyenidir. Peki bu oluş ontolojisinde, yaşamı idelerle yargılamış Sokrates'in niteliği "kendini ciddiye aldırmayı başarmış bir soytarı" olmaklıktan ötede midir?

XLIII. Sanatsal betimlemenin bengi dönüşü, bir hakikat ifadesi istenci değildir. Gerçeği kuran, zaten onu kurmanın yanılsamasıdır; o halde sanat, hakikatin betimlenmesi değil, hakikatsizliğin, yani içkin fark hareketinin yaşamsal-yorumlanmasıdır. Öyleyse Nietzscheci sanat ontolojisi, nihilizmin (hakikatin) sökümleyicisi olarak ancak yaşamın (günahın) kendisine işaret eder ve onu olumlar...

XLIV. Töz yoktur. Evren, kuvvetlerin bütünsel ve içkin oyunudur; her varoluş kipi, ancak kendi içkinliği olarak mümkün olur ve bunun için evren de kendi içkinliğinden ibarettir; Evrenin kendisi güç istencidir, organik yaşam ise güç istencinin olumsal bir kombinasyonudur: "Bizi, Platon'dan, Leibniz'den ve Kant'tan ayıran şudur; Biz yalnızca oluşa inanırız, tinin sorunlarında da baştan sona tarihseliz. Bu büyük devrimdir; Darwin, yalnızca bir arka etikettir"...

XLV. Nietzsche, "güç istenci" ile o kadar derine iner ve o denli çok şeyi açımlar ki, onun kendi dizgeleşmesine dahi olanak tanımayan felsefesi karşısında insan dilinden dökülen hiçbir kuram, metafizik, ve indirgeme varlığını sürdüremez... "İnsan, ne denli gerçekliğe dayanır ve onu ne denli göze alabilir? İşte bu benim için sahici ölçüdür. İdeale inanmak, yani yanılgı, körlük ya da cahillik demek değildir, yanlışlık ise yerleşik korkaklığın bir ürünüdür. Bilgiye her erişme, bilgide her ileri adım, cesaretten, kendine karşı dürüstlük ve sertlikten, kendi ile ilişkide arınmışlıktan doğar. / Aslında varoluşu doğru şekilde bilenlerin yok olacak olmaları varoluşun temel bir karakteridir ve bu durumda insanın gücü, kişinin henüz gerçekliğin ("a-teizmin") ne kadarına dayanabileceğine göre ölçülmelidir, ya da sorunu daha açık ifade edersek, kişinin, onun ne düzeye dek inceltilmesini, örtülmesini, tatlılaştırılmasını, köreltilmesini, yanlışlanmasını arzuladığına göre...

XLVI. Hiç bir politik ontoloji doğru değildir, zira güç istenci, ön-ontolojidir. Bütün politik idealler pratiğe dönüşmemeye mahkumdur. Etiğin estetizasyonu ise, süreç içerisinde yaşamı ıskalamaktan kurtulmanın epistemolojisidir; o politik değil, bilakis bir kendinde-özgürlük (estetik) metodolojisidir.

XLVII. Sosyal olan şey ancak bir maskedir , ve dolayısıyla herhangi maskeye karşı çıkışın da bir g-ereği yoktur. Platon öncesine gidersek; Maskelerden alınan hazzı ve onlardaki duyumsal rahatlığı anlamadığımız sürece biz, "saf naturalist" Grekler'den ne öğrenebiliriz ki? Son kertede yaşam, olumsuzlamak değil, yaşamak-(olumlamak)-tır. Olumsuzlamak ise yaşamın kendi kendisini sökümlemesinin bir enstumanı olarak irade metafiziğine (hümanizme/idealizme) içrektir.

XLVIII. Üst-insan, ne Platon gibi "felsefenin kralı", ne de Epiküros gibi "felsefenin kölesi"dir. O, bu dikotomiyi bertaraf ederek felsefenin kendisidir: zira , kendilik zaten yanılgıların en büyüğüdür ve tam da bunun için kendileşememenin-etiğini estetize eden Nietzsche, kendileşememenin-oluşunun-ontolojisi-olarak felsefeyi Platonculuk ve Kantçılıktan arındırır, içkin kılar, ve böylece ona dönüşür....

XLIX. Bengi dönüş, "şimdi"yi sonralayan alansal önceliktir, o içkinliğin ontolojisidir ve dinamiktir; referans noktaları arasındaki zamanın genişlemesi, bize bu ontolojiyi yeterince serimler: △t′= △γt = △t/√(1—v²/c²). Kainat, kendisini birleme yetisinden yoksundur (oluş kavramı, başlangıç ve bitiş imlerini zaten yedeklemiştir). "Bir"-ideali, yani Tanrı, yani Devlet, yani Öteki, zaten fark-biriminin (olumsal-öznenin) dahiliyetiyle türeyen bir semptomdur ve tam da bunun için onun kristalize olması imkan dışıdır. Zira, birlik demek, ancak şimdi'nin ontolojizasyonu, yani hızın ya da ataletin mutlaklığa erişmesi anlamına gelir. Bengi dönüş ise , farkın kendisini bu minvalde kuşatmasına asla müsade etmez ve o böylece kendisine özdeş olamaz. Bu halde asla şimdi olamayan gelecek de, mutlak şekilde geri dönerek evrenin kendine erişme çabası içerisinde kendinden kaçışını koşullar (işte , dinamizmin ontolojisi bundan ibarettir). Bu kavramın içinde, dil ve metafizik anlamını yitirir, varoluş, kendisini yaşamın estetiğine bırakır ve böylece doğa (algı) estetize olur , bu olgu ise, tüm sanat eserlerinde ve onların yorumlanmasında açığa çıkar...

L. Güç, kuvvetin kendisi demek değildir, kuvvet, ancak kendi temelindeki kuvvetlerden türeyen olumsal statüsü, güç ise bir potensiyal olarak oluştadır. Böylelikle, güç, kuvvete dönüştüğünde, istenç de kendi reformasyonunu yedeklemiştir. O halde gücü ortaya çıkaran, kuvvet ilişkileridir ("güce istenç"). Her kuvvet kipi, bir diğer kuvvet kipine kendisini uygulayarak kendisini meşru kılar, kuvvetlerin ilişkisinden doğan kuvvetler ise katman-katmandır; özetle "insan bilinci" — o ancak alt zemindeki ilişkilerin bir sonucudur; böylece kendi son-uçsallığı üzere otonomik karakterini kazanmış olur ve yine bir kuvvet kipine dönüşerek kendisini diğer kuvvetlere uygulamaya çalışır. Bunun gibi, herşey güç istencinin semptomlarıdır ve böylece evren, olduğu gibi genişleyen içkin bir güç istencidir.

(sürecek)

Felâsife
22-08-2017, 16:59
(bu iki ön madde kavramsal bir altyapı)

- Evrimi inceleyerek belirli bir evrim biçiminin olup olmadığı keşfedilemez, bunu; "olmak" ya da "olmuş olmak" şeklinde düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir, "güç istenci" olmuş olamaz. (zira; o bir "edim" değildir /Pyrrhon)

- Total organik sürecin doğanın geri kalanıyla bağıntısı nedir? Fundamental istencin açıkta durduğu yer tam bu noktadır.

Ben bunun beyhude bir çaba olduğuna katılmıyorum, sanırım Darwin de bunun daha çok incelenmeye ihtiyacı olduğunu o zamanlarda da söylemiş, zaten "keşf" denilen şey öyle hemen de anlaşılacak bir şeyde değildir. Darwin'in keşfettiği şeyden aradan 200 yıl geçmiş ama elanda anlaşılamamıştır, anlaşılsa zaten teori olarakta kalmayacaktır.

Tabi güç istenci meselesi de ilginçmiş (https://eksisozluk.com/guc-istenci--224160), bir ilkeyi savunacağım derken, diğer her şeyi yok saymak gibi de duruyor. Genelde bu taktiği siyasetçiler siyaseten kullanır ama felsefede bunu kullanmak pek felsefi gelmedi bana.
Elinde iyi bir bilgin varsa, onada güveniyorsan bir şeyleri iyilemek/kötülemek yok saymak vs.lere gerek yoktur. Anlatır geçersin. Beğenen alır beğenmeyen almaz.

Mesela gücü istemek, veya yönetmek insanı güçlü de etmez ki nihayetinde 60kg bir adamdır, güç denilen şeyde toplamın bir araya gelmesi ile oluşur.
7 yaşında veya daha küçük biri bile kral olur mesela, çok zayıftır ama kral olmuştur. Hasılı güç kişinin bizzat elinde değildir. Zekâ şu buda değildir. Bir takım tesadüfler sonucu, kişi o noktaya gelir.
Bunu insanın kontrol ediyor olması fikrini ben pek anlayamadım.

Düşünüyorum öyleyse varım! gibi kulağa hoş gelen, insana değer katan şeyler, aslında bunun gerçekte böyle olmadığını da gösterir.
Düşünüyorsun ama her düşündüğünü yapabiliyor musun? mesele burada aslında, her düşündüğünü fiiliyata geçiremedikten sonra, düşün dur, çare değildir.
Anladığım güç istenci bile güçsüzlüğün ört-basından başka bir şey değil, insan gücü neden ister, zayıf olduğu için ister. Peki o zayıflık güce ulaştıktan sonra biter mi?
Asla bitmez.
Bu seferde işin içine paranoyalar girer, yani güce "sahip olmak" bir meseleyken, sahip olduktan sonrada onu "korumak" bir mesele olur çıkar.

Sevgiler

Yıldıztozu
06-04-2018, 00:23
''Tanrı öldü.
Onu öldüren biziz.
Biz katiller, kendi aramızda birbirimizi nasıl teselli edebiliriz?
Dünyanın bugüne kadar sahip olduğu en kutsal
ve en güçlü şey kanlı bıçağımızın altında can verdi.
Bizi bu kandan kim temizleyecek?''

En sonunda akıl hastanesine yattığını bilmiyordum.
Filozofluk ile psikopatlığı birbirine benzetirim bazen. Aralarında ince bir çizgi var.

https://www.youtube.com/watch?v=PGJ46YV8d7c