vitus werdegast
20-10-2017, 10:34
Hemen hemen bütün kültürlerde insanlara musallat olan, rahatsızlık veren, çocukları çalan kötücül varlıklar olduğuna inanılıyor. Bizim de cinlerimiz var :)
Aslında "cin" figürü başlı başına araştırılması gereken bir konu. Nitekim genellikle zannedilenin aksine, bu varlık referansını Kuran'dan almıyor. Evet, Kuran'da "İnsanlar ve cinler" tarzı ifadeler var ve cin diye bir yaşam formundan bahsediliyor. Ama halk arasında yaygın olan, insanlara musallat olduğuna inanılan figür daha çok İslam öncesi Türk/Arap inanışlarıyla benzerlik gösteriyor. Bunu ayrı bir yazıda işlemeye çalışacağım
Korku hikâyeleri yazıyorum ve halk inanışlarına, mitoslara karşı bir merakım var. Bu yüzden cinlerle ilgili "deneyim"leri buna inananlardan okumayı ve dinlemeyi seviyorum. Ayrıca bu figürün diğer kültürlerdeki benzerleri (demon, satyr, erintja, douen) hakkında da az çok bilgi sahibi olduğumu söyleyebilirim.
Bu kötücül ruhani varlıkların davranış biçimleri de ilginç biçimde benzeşiyor. Genelde de şu şekillerde oluyor:
-Cin/demon/hayalet kurbanın etrafında sinsice dolaşıyor. bir yandan gizlenip diğer yandan varlığını belli ediyor ve korku salıyor. Bunu bir süre -bazen uzun süre- devam ettirdikten sonra saldırılarının dozajını arttırıyor ve kurbanı tamamen ele geçirene kadar saldırıyor.
-Birdenbire ortaya çıkıp saldırıyor.
-Eğer alanına tecavüz edilmişse -sözgelimi gece yarısı bir incir ağacına yaklaşılıyorsa- önce yüksek ve korkutucu sesler çıkarıp uyarıyor. Ancak ihlâl devam ederse saldırıyor.
-Yol kenarlarına pusu kurup geçenlere aniden saldırıyor. Özellikle satyrler yapıyor bunu.
Dinlediğim, okuduğum bütün deneyimlerde saldırı biçimleri hemen aynıydı. Biraz düşününce bunların vahşi hayvanların saldırı biçimleriyle birebir aynı olduğunu fark edebiliriz.
Hoimar von Ditfurth "Bilinç Gökten Düşmedi" kitabında bu meseleyi çok iyi anlatıyor:
"Sayısı belirsiz kuşaklar boyunca biz insan türü için de tarihin başlangıçlarında edindiği deneyimin, karanlıkta bizden çok iyi görebildikleri için, özellikle geceleri türümüzün başına bela kesilmiş düşmanlarla milyonlarca yıl uğraşagelmiş olduğumuz yolundaki gerçeğin varlığını kabul etmeden, karanlıkta ‘gördüğümüz' hayaletlerin bize attırabildiği çığlığı açıklamamız mümkün mü? ‘Hayalet, gece avcıları vahşi hayvanın beynimizdeki projeksiyonudur' demişti Konrad Lorenz. Gerçekten de öyle. Karanlık korkumuzun etkisi altında gece ormanda çalılıklar ardında algıladığımız hayalet ve hortlakların beynimizin marifeti olduklarına şüphemiz olmasın"
Bu durum örümcek fobisi örneğiyle daha somut ve açık bir hâle getirilebilir. Örümcek korkusu en yaygın fobilerden biri ve milyonlarca insanın hatırlamadığı bir dönemde aynı deneyimi yaşayıp aynı izlenimi edinmiş olması mümkün değil. Evde rastladığımız duvar örümceklerinin tek zararı ısırdıkları yerlerin biraz şişmesi olabilir. Fakat atalarımızın bu canlılarla pek iyi tecrübeleri olmamış, örümcek gördüklerinde kendilerini tetikte olmak zorunda hissetmişler ve bu arketip kuşaktan kuşağa aktarılarak bir fobi olarak hayatımızda yer edinmiş.
Korku, insan türünün devamını sağlayan duyguların başında gelir. eğer korku gibi bir duyguya sahip olmasaydık, muhtemelen bugünkü insan popülasyonu tembelhayvan gibi ağaçlarda yaşayan birkaç yüz hayvandan ibaret olurdu. İnsan korku duygusu sayesinde kendini korumayı, bir tehdit algıladığında kaçmayı ya da mücadele etmeyi, örgütlenmeyi başardı.
Cinlere dönelim.
Cin vakalarının genellikle geceleri gerçekleştiği iddia edilir. Hatta sabah ezanı okunduğunda kayboldukları söylenir. Dinlediğim hemen hemen bütün vakalar ya gece, ya da gündüz olmasına rağmen karanlık, gözden uzak ortamlarda gerçekleşiyordu. Öğle vakti Alaçatı'da gerçekleşen bir cin olayına hiç denk gelmedim.
Her neyse, bunun sebebi gayet basit. Karanlıkta bizden daha iyi gören, daha iyi koku alan ve bizim için tehdit oluşturan birçok hayvan var. Büyük kediler, yılanlar, kurtlar, ayılar, atalarımız bir zamanlar bunlarla mücadele etmek durumunda kalmış.
"Karanlık korkusu"nun sebebi budur. Karanlıkta ne olduğunu göremezsiniz ve eğer bundan 100.000 yıl önce bir mağarada yaşıyorsanız, sizden çok daha iyi gören ve güçlü hayvanların tehdidi altındasınız demektir. Bu durumda uyurken tetikte olmanız gerekir. peki bu tetikte olma hâlini ne sağlıyor? Evet, korku. Eğer korku duygusuna sahip olmazsanız o mağarada mışıl mışıl uyursunuz ve rakunlar için bile kolay bir hedef olabilirsiniz.
Kendimizi bu tehditlerden yalıtmayı başarmışız. En azından bugün gece uyurken bir jaguar tarafından yenme ihtimalimiz oldukça düşük. Ama 10.000 yıldır kentlerde yaşıyoruz, bundan önceki yüzbinlerce yılın birikimini beynimizden ve genlerimizden atmak mümkün değil. Yani atalarımızın vahşi hayvanlara karşı duyduğu korku bizde "karanlık korkusu" olarak evrilmiş. normalde önemsemeyeceğimiz sesler gece ciddi bir korku kaynağı olabiliyor. Bu korkunun yarattığı etkiyle basit sesleri, gölgeleri, cisimleri bir şeye benzetebiliyoruz.
Eh, hemen hemen herkesin doğuştan sahip olduğu bu korkunun bir şekilde temellendirilmesi gerekiyordu. Geceleri duyduğumuz seslerin bir sebebinin olması gerekiyordu. Bu yüzden cin gibi figürlere inanmaya başladık.
Cin hikâyelerinin hiç biri güvenlikli sitelerde, otellerde, nişantaşı'nda, altında kafeterya olan evlerde, kalabalık kamp alanlarında geçmiyor. Hikâyelerin tamamı insanların yalnızlık ve tekinsizlik hissi içinde olduğu yerlerde, köy evlerinde, eski evlerde, ormanlarda geçiyor. yaşandığı iddia edilen "tecrübelerin" tamamı da, halüsinasyonlardan veya korkunun etkisiyle yanlış yorumlanan seslerden/görüntülerden ibaret.
Ortada rorschach testi benzeri bir durum var. insan beyni basit bir gölgeyi korkunç bir canavara dönüştürecek kabiliyete sahiptir. şimdi cinlerin neden "inanmayanlara gelmedikleri" daha iyi anlaşılabilir sanırım. :)
Aslında "cin" figürü başlı başına araştırılması gereken bir konu. Nitekim genellikle zannedilenin aksine, bu varlık referansını Kuran'dan almıyor. Evet, Kuran'da "İnsanlar ve cinler" tarzı ifadeler var ve cin diye bir yaşam formundan bahsediliyor. Ama halk arasında yaygın olan, insanlara musallat olduğuna inanılan figür daha çok İslam öncesi Türk/Arap inanışlarıyla benzerlik gösteriyor. Bunu ayrı bir yazıda işlemeye çalışacağım
Korku hikâyeleri yazıyorum ve halk inanışlarına, mitoslara karşı bir merakım var. Bu yüzden cinlerle ilgili "deneyim"leri buna inananlardan okumayı ve dinlemeyi seviyorum. Ayrıca bu figürün diğer kültürlerdeki benzerleri (demon, satyr, erintja, douen) hakkında da az çok bilgi sahibi olduğumu söyleyebilirim.
Bu kötücül ruhani varlıkların davranış biçimleri de ilginç biçimde benzeşiyor. Genelde de şu şekillerde oluyor:
-Cin/demon/hayalet kurbanın etrafında sinsice dolaşıyor. bir yandan gizlenip diğer yandan varlığını belli ediyor ve korku salıyor. Bunu bir süre -bazen uzun süre- devam ettirdikten sonra saldırılarının dozajını arttırıyor ve kurbanı tamamen ele geçirene kadar saldırıyor.
-Birdenbire ortaya çıkıp saldırıyor.
-Eğer alanına tecavüz edilmişse -sözgelimi gece yarısı bir incir ağacına yaklaşılıyorsa- önce yüksek ve korkutucu sesler çıkarıp uyarıyor. Ancak ihlâl devam ederse saldırıyor.
-Yol kenarlarına pusu kurup geçenlere aniden saldırıyor. Özellikle satyrler yapıyor bunu.
Dinlediğim, okuduğum bütün deneyimlerde saldırı biçimleri hemen aynıydı. Biraz düşününce bunların vahşi hayvanların saldırı biçimleriyle birebir aynı olduğunu fark edebiliriz.
Hoimar von Ditfurth "Bilinç Gökten Düşmedi" kitabında bu meseleyi çok iyi anlatıyor:
"Sayısı belirsiz kuşaklar boyunca biz insan türü için de tarihin başlangıçlarında edindiği deneyimin, karanlıkta bizden çok iyi görebildikleri için, özellikle geceleri türümüzün başına bela kesilmiş düşmanlarla milyonlarca yıl uğraşagelmiş olduğumuz yolundaki gerçeğin varlığını kabul etmeden, karanlıkta ‘gördüğümüz' hayaletlerin bize attırabildiği çığlığı açıklamamız mümkün mü? ‘Hayalet, gece avcıları vahşi hayvanın beynimizdeki projeksiyonudur' demişti Konrad Lorenz. Gerçekten de öyle. Karanlık korkumuzun etkisi altında gece ormanda çalılıklar ardında algıladığımız hayalet ve hortlakların beynimizin marifeti olduklarına şüphemiz olmasın"
Bu durum örümcek fobisi örneğiyle daha somut ve açık bir hâle getirilebilir. Örümcek korkusu en yaygın fobilerden biri ve milyonlarca insanın hatırlamadığı bir dönemde aynı deneyimi yaşayıp aynı izlenimi edinmiş olması mümkün değil. Evde rastladığımız duvar örümceklerinin tek zararı ısırdıkları yerlerin biraz şişmesi olabilir. Fakat atalarımızın bu canlılarla pek iyi tecrübeleri olmamış, örümcek gördüklerinde kendilerini tetikte olmak zorunda hissetmişler ve bu arketip kuşaktan kuşağa aktarılarak bir fobi olarak hayatımızda yer edinmiş.
Korku, insan türünün devamını sağlayan duyguların başında gelir. eğer korku gibi bir duyguya sahip olmasaydık, muhtemelen bugünkü insan popülasyonu tembelhayvan gibi ağaçlarda yaşayan birkaç yüz hayvandan ibaret olurdu. İnsan korku duygusu sayesinde kendini korumayı, bir tehdit algıladığında kaçmayı ya da mücadele etmeyi, örgütlenmeyi başardı.
Cinlere dönelim.
Cin vakalarının genellikle geceleri gerçekleştiği iddia edilir. Hatta sabah ezanı okunduğunda kayboldukları söylenir. Dinlediğim hemen hemen bütün vakalar ya gece, ya da gündüz olmasına rağmen karanlık, gözden uzak ortamlarda gerçekleşiyordu. Öğle vakti Alaçatı'da gerçekleşen bir cin olayına hiç denk gelmedim.
Her neyse, bunun sebebi gayet basit. Karanlıkta bizden daha iyi gören, daha iyi koku alan ve bizim için tehdit oluşturan birçok hayvan var. Büyük kediler, yılanlar, kurtlar, ayılar, atalarımız bir zamanlar bunlarla mücadele etmek durumunda kalmış.
"Karanlık korkusu"nun sebebi budur. Karanlıkta ne olduğunu göremezsiniz ve eğer bundan 100.000 yıl önce bir mağarada yaşıyorsanız, sizden çok daha iyi gören ve güçlü hayvanların tehdidi altındasınız demektir. Bu durumda uyurken tetikte olmanız gerekir. peki bu tetikte olma hâlini ne sağlıyor? Evet, korku. Eğer korku duygusuna sahip olmazsanız o mağarada mışıl mışıl uyursunuz ve rakunlar için bile kolay bir hedef olabilirsiniz.
Kendimizi bu tehditlerden yalıtmayı başarmışız. En azından bugün gece uyurken bir jaguar tarafından yenme ihtimalimiz oldukça düşük. Ama 10.000 yıldır kentlerde yaşıyoruz, bundan önceki yüzbinlerce yılın birikimini beynimizden ve genlerimizden atmak mümkün değil. Yani atalarımızın vahşi hayvanlara karşı duyduğu korku bizde "karanlık korkusu" olarak evrilmiş. normalde önemsemeyeceğimiz sesler gece ciddi bir korku kaynağı olabiliyor. Bu korkunun yarattığı etkiyle basit sesleri, gölgeleri, cisimleri bir şeye benzetebiliyoruz.
Eh, hemen hemen herkesin doğuştan sahip olduğu bu korkunun bir şekilde temellendirilmesi gerekiyordu. Geceleri duyduğumuz seslerin bir sebebinin olması gerekiyordu. Bu yüzden cin gibi figürlere inanmaya başladık.
Cin hikâyelerinin hiç biri güvenlikli sitelerde, otellerde, nişantaşı'nda, altında kafeterya olan evlerde, kalabalık kamp alanlarında geçmiyor. Hikâyelerin tamamı insanların yalnızlık ve tekinsizlik hissi içinde olduğu yerlerde, köy evlerinde, eski evlerde, ormanlarda geçiyor. yaşandığı iddia edilen "tecrübelerin" tamamı da, halüsinasyonlardan veya korkunun etkisiyle yanlış yorumlanan seslerden/görüntülerden ibaret.
Ortada rorschach testi benzeri bir durum var. insan beyni basit bir gölgeyi korkunç bir canavara dönüştürecek kabiliyete sahiptir. şimdi cinlerin neden "inanmayanlara gelmedikleri" daha iyi anlaşılabilir sanırım. :)