PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Biz ne istiyoruz ?


frodo
15-05-2007, 19:48
BİZ NE İSTİYORUZ *
L.Doğan Tılıç (Birgün)

Biz deyişim lafın gelişi. Biz kimiz, kaç kişiyiz ki? Azınlığız, bu belli! Nezvat Çelik'in dediği gibi:

"Çok olmadığımız kesin
Çok olan tarafta değiliz
Türkiye'de Kürt olacağız
Kürtlerde Ermeni
Ermenilerde Süryani
Gidip Almanya'da Türk olacağız
Hollanda'da Surinamlı
Fransa'da Cezayirli
İran'da Azeri
Amerika'da zifiri zenci olacağız
Çoğalan zencide mutlaka Kızılderili,
İsrail'de Filistinli
Köpeğin karşısında kedi
Kedinin karşısında kuş olacağız
Kuşun karşısında börtü böcek
Hakemler hep karşı tarafı tutacak
Ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı
Çiçeklerden kamelya olacağız
Az kolumuzun tarafında
Solda olacağız".Böyle az olmak, vicdan olmak demek. Biz, imkansız gibi görünen düşlerin peşinde olmaktan vazgeçmeyeceğiz hiç. Ama, "mümkün olanı" istemek de gerek. Bir de "çoğalmak" gibi bir derdimiz olmalı mutlaka, çünkü çoğalamazsanız "mümkün olan"lar da "imkânsız" olarak kalıyor hep.

Şimdi, meydanlar çoğaldı. Aydınları ve solcuları Türkiye'nin, biraz metropollerden ve hatta sadece Beyoğlu'ndan baktıkları için memlekete; taşrada gündelik hayatların nasıl bir dinci-milliyetçi kuşatma içinde olduğunu ve biraz nefes almak isteyenlerin çekilip "Atatürkçü" derneklerde direnmeye çalıştıklarını pek göremiyorlar sanki. Kürsüyle meydanı kolay eşitliyorlar.

Peki, meydanlardaki çoğunluklar? Neyi istemediklerini biliyorlar da, ne istedikleri belli mi? Kürsüden NATO'ya, IMF'ye, AB'ye karşı sesler yükseliyor, "birleşin" çağrıları yapılıyor da, o birleşince oy verilcek partilerden hangisi NATO'ya, IMF'ye, AB'ye karşı? Bunu soran var mı? CHP ve DSP, iktidarlarında, bu örgütlere karşı tek laf etmek bir yana, onlarla kucak kucağa değil miydi?

Ya meydanlardaki kimi profesörlerin "Önce laiklik, sonra demokrasi" sözlerine ne demeli? O profesörlerin "cumhuriyef'i "özgürlük, eşitlik ve kardeşlik" ideallerine ne kadar yakın acaba? Meydanlarda bu soruların yanıtları yok. Dahası, bunlar sorulmuyor da. Korku aklı esir alıyor ve Türkiye'de korkuya esir edilmiş akıllarla çözüm aranıyor sorunlara. Tarihten biliyoruz; yalnız korkuyla bir şeylere hayır denilince, oradan çıkartılan evetler korkulan şeylerden daha korkunç olabiliyor!

Benzer korkular, Fransa'da mesela, Sarkozy'i iktidar ediyor. Sarkozyler mi istiyor bizim meydanlar? Ne istemedikleri belli biraz, hatta "şeriata ve darbeye hayır" diyenler de var, ama asıl ne istiyorlar?

Sandık iki adım ötede ya şimdi, artık "ne istiyoruz"u netleştirmenin zamanıdır.
Ben mesela; öncelikle bütün korkularından arınmış bir Türkiye istiyorum, korkusuz düşünebilen, düşündüğü her şeyi özgürce söyleyebilen bir Türkiye...

"Yurtta sulh cihanda sulh" ilkesine sözde değil özde bağlı, emperyalist merkezler peşinde Ortadoğu seferlerine hazırlanmayan; bayrağa sarılı tabutların olmadığı; Kürt-Türk, dindar-dinsiz her vatandaşın gönlünce ve bir arada yaşayabileceği bir Türkiye...

Bugünden yarına yok edilemese de yoksulluk, o yoksullukla başetmeyi deniz fenerleriyle *"sadaka dağıtmak", bu dağıtımlarla "müteşekkir" ve "bağımlı" kitleler yaratmak saymayan, daha saygın ve üretken "dayanışma ağları" kurabilmiş bir Türkiye...

12 Eylül Anayasası'ndan kurtulmuş; yüzde ıo'luk barajlara takılmayan; Susurluk'ta ve Şemdinli'de ucunu tuttuğu ipin sonuna kadar gidebilen bir demokrasi; muhalefette özrgürlükçü kesilip iktidarda baraj savunucusu partilere "Siz nasıl demokratsınız?" diye soracak vatandaşlar istiyorum.

Varlıklarını özelleştirme furyalarında mirasyedi gibi savurmayan; daha çok üreten ve ürettiğini daha adil bölüşen; atamaların başörtüsüne değil işbilirliğe göre yapıldığı; oruç tutmuyor diye insanların dövülmediği; Ermeni diye öldürülüp, misyonersin diye boğazlanmadığı bir Türkiye istiyorum.

Kadınları meydana çıkınca anımsamayan ve vitrin süsü gibi kullanmayan; çevreye duyarlı; demokrasiyi önce kendi içinde gerçekleştirmiş partiler istiyorum.

Ben, artık, meydanlarda ne istediğini söyleyen çoğunluklar ve ne yapacağını açıklayan siyasiler görmek istiyorum.

vartor
16-05-2007, 05:45
Ah nerede o gunler? kim istemez ki yukarda sayilanari... Aklin ve mantigin en sonunda galip gelecegini, bu istenilenlerin bir gun gerceklesecegini biliyor ama gine de sevinemiyorum; cocuklugumdan beri dusledigim o gunleri, ben goremiyecegimi bildigimdendir herhalde...

degisim
16-05-2007, 12:12
Bende soyledıgın seylerın tumunu ısteyen ve hayal eden bırıyım ,bu ısteklerını soyleyen ve olmasını ısteyen *ben ve nıcelerı burada sevgılı frodo;

http://www.ortakaday.net

tewderi
16-05-2007, 12:23
Hiç bir ırkın bir ırka üstün olmadığı ,beraber kardeşçe ve aynı çatı altında bir birlerine kin nefret duymadan, bütün haksızlıklara ırk farkı gözetmeksizin karşı durabilen bir Tc olsun..
Hayalim budur sevgili Frado..

ozgur_beyin
16-05-2007, 12:50
sevgili tewderi hayalin, benimde hayalim. *umarım ki senin jenerasyonun görsün. benim jenerasyonuma bıraz uzak görünüyor.
*ama enseyi karartmamak lazım, bakarsın *bende görürüm. KİMBİLİR?

sargon
17-05-2007, 00:45
Fikret Başkaya konuya değişik bir açıdan yaklaşmış

‘Din Elden Gidiyor'dan ‘Laiklik elden gidiyor'a veya Aldatılmışların Hezeyanları...

Fikret Başkaya / 8 Mayıs 2007

12 Eylül 1980 öncesinde “din elden gidiyor” sloganıyla Müslüman kitle korkutulmak isteniyordu. Amaç söz konusu kesimleri sola karşı seferber etmekti. Şimdilerdeyse “laiklik elden gidiyor” sloganı revaçta ve bu sefer de Türkiye’deki rejimin laik olduğunu sananlar korkutuluyor. Korkutulanlar farklı ama korkutanlar aynı... Nasıl 1980 öncesinde ‘dinin elden gitmesi’ asla mümkün değil idiyse, bugün de laikliğin elden gitmesi diye bir şey yok. Eğer öyleyse orduyu açık veya örtülü darbe yapmaya çağıran şu ‘Cumhuriyet Mitingleri’, darbe söylentileri, e-darbe uyarıları ne anlama geliyor? Ve eğer ‘laikliğin elden gitmesi söylemi bir kuruntudan ibaretse, gerçekten elden gitmesinden korkulan nedir?

1. Elde Olmayan Şey Elden Gitmez

Mitinglerde ençok ‘Türkiye laiktir laik kalacak’ sloganı atılıyor. Eğer bu mitinglere katılanların gerçekten laiklik diye bir sorunları olsaydı, uygun slogan: ‘Devlet dinden elini çeksin...’ şeklinde olabilirdi. Gerçek anlamda laiklik, birincisi vicdan özgürlüğünü; ikincisi de politika alanıyla din alanının birbirinden ayrılmasını varsayar. Bu da demektir ki, devlet hiçbir dinî otorite kullanmayacak, din de hiçbir politik güce ve etkinliğe sahip olmayacak. Türkiye’de din politik alanın dışında değil tam da göbeğindedir. Bu bakımdan Osmanlı İmparatorluğu’nda olduğu gibi din devlete karışmış durumdadır. Eğer bir rejimde politika dine karışırsa, dinin de politikaya karışması kaçınılmazdır. Ya da visa versa... Bu yapıya itiraz etmeyenlerin ‘laiklik şampiyonluğunun’ bir kıymet-i harbiyesi olabilir mi? Yüzbine yakın din adamına maaş veren laik bir cumhuriyet olabilir mi? Diyanet İşleri Başkanlığı [doğrusu Din İşleri Bakanlığı] diye bir kuruma sahip olan ve söz konusu kurumun Genel bütçeden aldığı payın üç-dört bakanlığın bütçesinden daha fazla olduğu bir rejim laikliğin timsâli sayılabilir mi? Mitinglerde laiklik sloganları atanların devlet radyo ve televizyonlarında düzenli dinî programlar ve yayınlar yapılmasına, devlet tarafından düzenli Kur’an kursları açılmasına bir itirazları var mı? Herşeyden önemlisi, mitinglere katılanların cunta anayasanın dine ilişkin hükümlerini sorun etmeleri söz konusu mudur? Eğer öyleyse bugüne kadar neden ses çıkarmadılar? Hem İmam Hatip okulları, liseleri açıp hem de bunları ‘irtica yuvaları’ sayıp suçlamak, şikayet etmek ikiyüzlülük değil midir? Açanlar da şikayet edenler de Atatürkçüler olduğuna göre...

2. TC İki Dinlidir

Türkiye’de hiçbir zaman Eski Rejimden gerçek anlamda bir kopuş söz konusu olmadı. Eski rejim bazı önemsiz rötuşlarla varlığını sürdürdü. Buna rağmen aşırı bir modernlik vurgusu yapıla geldi... Cumhuriyeti ilan eden ekip toplumsal yapıya dokunmadı. Zaten daha önce defaaten yazdığım gibi, Cumhuriyet bir hükümet darbesi sonucu ilân edilmişti ve darbeyle yeni bir şey kurulamazdı... Emekçi halk çoğunluğu lehine hiçbir önlem ve düzenlemeye girişilmedi. Yapılan inkılâplar halk kitlelerini değil, devleti angaje ediyordu. Amaç halk üzerinde devlet egemenliğini tahkim etmekti. Eğer ‘yeni olduğunu’ iddia eden bir rejim, toplum yaşamında kayda değer dönüşümler, iyileştirmeler yapmazsa, yapamazsa, ideolojisinin kitlelerin bilincine nüfûz etme şansı yoktur. Başka türlü söylersek, gönüllü kabullenme yaratacak bir egemen ideoloji üretmek mümkün olmaz. Böylesi bir durumda Mustafa Kemal’in kişiliği etrafında bir kült yarattılar. Mustafa Kemal’i putlaştırarak açığı kapamaya yöneldiler. Velhasıl rejimin resmi ideolojisi olan Kemalizm [Atatürkçülük] bir tür ‘laik din’ statüsüne, rejimin başlıca tabularından biri mertebesine yükseltildi. Resmi ideoloji, yalan, tahrifat, yok sayma, adıyla çağırmamaya, vb. dayandığı için, inandırıcılığı kaçınılmaz olarak sınırlıdır. Modernitenin [çağdaşlık diyorlar] timsâli olduğu iddiasındaki rejim, kendi uyduruk resmi ideolojisine dayanarak yönetemez, egemen olamazdı. Geleneksel ideolojinin en önemli yapıcı unsuru olan dini imdada çağırmak zorundaydı. İşte yaşanan sıkıntıların ve gerilimlerin gerisinde yatan budur. Dini kullanmaya ve ihtiyaca göre manipüle etmeye mecburdular. Kullananların kullanılması, ruhları çağıranların her zaman geri gönderememesi çelişik olsa da sosyal yaşamın bir gerçeğidir... Böylesi koşullarda resmi ideoloji üreticileri kendi yalanlarına inandılar ve oldukça geniş bir eğitilmişler [diplomalılar] kesimini de inandırdılar. Elbette yaptıkları sadece kendilerini angaje eden bir şey değildi, ürettikleri bağnaz resmi ideoloji maalesef toplumun ‘kendisi hakkında düşünme’ yeteneğini, entellektüel ve estetik yaratıcılığı dumura uğrattı.

3. Asıl Söz Konusu Olan Laik/ Anti-laik Karşıtlığı ve Çatışması Değil...

Halk kitlelerinden gelen taleplerin ezilmesinde ‘irtica hortladı’ söylemi, yüzyıldan daha eskilere uzanan iflah olmaz bir saplantı olsa da, “memleketin sahiplerinin” asıl derdi laiklik değildir. Asıl korumak istedikleri ne laikliktir ne de kendinden menkul “cumuhuriyetin temel ilkeleridir”... Ayrıcalıklarını, statülerini ve dokunulmazlıklarını korumak, sınırlı da olsa muhtemel bir demokratikleşmenin önünü kesmek istiyorlar. Şimdilerde ‘Cumhuriyet Mitinglerine” katılıp laiklik sloganları atanların, ülkeyi 780 bin kilometre karelik bir kışlaya çeviren 12 Eylül askerî cuntasını ve onun getirdiği anayasayı ve kurumsal yapıyı protesto etmek üzere hiç sokağa döküldüğü oldu mu? ‘Okullarda zorunlu din dersi istemeyiz’ diye bir talepleri oldu mu? Son günlerde Cumhuriyet Mitingilerini düzeleyenler/düzenletenler sadece demokratikleşmenin ve özgürlüklerin değil, gerçek laikliğin de düşmanıdırlar. Zira laiklikle demokrasi arasında vazgeçilmez bir belirleyicilik ilişkisi vardır. Laiklik demokrasinin olmazsa olmazıdır ve demokrasiye önceliği vardır. Bağnaz özgürlük ve demokrasi düşmanlarının laiklik diye bir sorunu olabilir mi? Elbette laikliği dini manipüle edip, kullanmaktan, ya da türbanla uğraşmaktan ibaret saymıyorsanız... Öyleyse sorun nedir? Son dönemde Kürt hareketi, politik islam ve neoliberalizm rejimin tabularını sarstı ve tartışılır hale getirdi. Rahatsızlığın birinci nedeni budur. İkincisi, ilk defa Anadolu kökenli sermaye hem ekonomik bir güç olarak sahnedeki yerini aldı hem de gücü oranında siyasi iktidara ortak olmak istiyor. Türkiye’de siyasetin hazineyi ve bütçeyi yağmalamak şeklinde yürüdüğü hatırlanırsa, asıl kavganın laiklikle bir ilgisinin olmadığı kolaylıkla görülecektir. Fakat istedikleri kadar çırpınsınlar rejimin tabuları aşınmaya devam edecektir.

4. Militarizmin ve Otokrasinin Hizmetinde “sivil toplum örgütü” Olmaz

Ordu, asker emeklileri dernekleri ve resmi ideolojinin ve “memleketin sahiplerinin” hizmetindeki kimi odaklar ve kurumlarca düzenlenen mitingler, “sivil toplumun” şahlanışı olarak sunuluyor. Eğer her kavramın bir içeriği olması gerekiyorsa, bu “sivil toplum örgütü” söylemi için de geçerlidir. Bir örgütün gerçekten sivil toplum örgütü sayılabilmesi için bir kere devletten ve onun resmi ideolojisinden bağımsızlaşması gerekir. Devlet ve egemenler karşısında toplumun belirli kesimlerinin çıkarını savunmayan, devlet ve sermaye tarafından kurulan/kurdurulan ve manipüle edilen örgütlerin ‘sivil toplum’ örgütü sayılması mümkün değildir. Bu tür örgütler için uygun düşen isim, sivil toplum örgütleri değil, sivil topluma karşı örgütler olabilir. Askeri darbe çağrısı yapan, rejimin tabularını koruma yemini eden örgütlerin sivil toplum örgütü sayılması, ancak Türkiye’ye özgü bir ironidir... Elbette akademisi militarizmi özümlemiş, medyası apoletli, beyinleri resmi tarih ve resmi ideoloji tarafından iğdiş edilmiş diplomalıların harman olduğu bir ülkede, kavram ve kafa karışıklığı istisna değil, kuraldır... Sınırlı demokrasi kırıntısına ve özgürlüklere bile tahamülsüz bir ‘sivil toplum örgütü’ olabilir mi? Mitinglerde ‘devletin temel ilkelerine sahip çıkmaktan’ söz ediliyor. Devletin temel ilkeleri denilenden kim ne anlıyor? Kendinden menkul temel ilkelerin ne olduğu mutlaka tartışılmalıdır ama bu söylemde demokrasiye ve özgürlüklere yer olmadığı kesindir... Küresel kapitalizm çağında sermaye ve devlet tarafından araçlaştırılan, misyonları toplumu depolitize etmek, apolitize etmek olan örgütleri “sivil toplum örgütü” saymak egemenlerin oyununa gelmektir.

5. Anti-emperyalizm: “her söz her ağıza yakışmaz” Denmiştir

Mitinglerde emperyalizm karşıtı sloganlar da atılıyor ama Türkiye NATO’dan çıksın diyen yok. Neden? NATO başkomutanı Amerikalı bir general olan askeri bir paktır ve misyonu başta ABD olmak üzere kollektif emperyalizmin çıkarlarını gerçekleştirmektir. Dünyanın her yerinde özgürlükleri, demokrasiyi ve sosyal talepleri ezmektir. Emperyalizm karşıtı slogan atan ‘ulusalcıların’ NATO’yu sorun etmiyor oluşları rahatsız edici değil mi? Laikliği ve ‘cumhuriyetin temel değerlerini’ korumak için göreve çağırdıkları ordunun bir NATO ordusu oluşu da tuhaf değil mi? ABD Soğuk Savaş döneminde sola ve demokratikleşmeye karşı kullanmak üzere politik İslamı peydahlayıp, silahlandırıp, finanse edip, desteklerken, Türkiye’de dini sola karşı seferber eden hangi odaktı? Okullara zorunlu din dersini kim neden ve ne zaman sokmuştu? O halde iki şey: 1. Kapitalizme karşı olmayanların emperyalizme karşı olmaları mümkün değildir; 2. Ulusal kapitalizm diye birşey mümkün değildir, sermayenin vatanı yoktur. Öyleyse işçilerin de vatanı olmamalıdır. Yurtseverlik ahmakları aldatmaya yarayan bir afyondur. Solun kimi kesimlerinin dahi bu afyonun müptelası oluşu büyük bir talihsizliktir. Eğer sermayenin yerlisiyle yabancı arasında fark yoksa, bunlar tek ve aynı şeyse, ulusalcılar ve yakın akrabaları yurtseverler neyi, hangi “ulusal çıkarları” korumaktan söz ediyorlar? Ulusun çıkarları diye birşey yok. Ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen, aşağılayan ve aşağılanan var. Velhasıl sorun sınıfları ve temel sınıflar arasındaki uzlaşmaz çelişkileri angaje eden birşeydir. Eğer sorunları çözmeye niyetliyseniz, şeyleri adıyla çağırmanız gerekir, zira adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemidir. Kapitalizmi, emperyalizmi, NATO’yu, vb. dert etmeyenlerin emperyalizm karşıtlığının bir kıymet-i harbiyesi olması mümkün değildir. Boşuna ‘her söz her ağıza yakışmaz’ denmemiştir...

6. Dipten Gelen Dalga mı, Yükseklerden Estirilmeye Çalışılan Rüzgar mı?

Mitinglerin niteliğine dair kafaları karıştırmak ve önemini abartmak için ‘dipten gelen’ dalga söylemi yeğleniyor... Militarizmin ve ‘sivil’ uzantılarının yüksek gayretleriyle gerçekleşen mitinglerin dipten gelmesi mümkün olmadığı gibi, böyle bir şey eşyanın tabiatına da aykırıdır. Diptekilerin militarist amaçlar için gönüllü seferber olmaları olağan bir şey değildir. Mitinglere katılanlar dipten değil ‘ortadan’ geliyorlar ve toplum çoğunluğuna göre ‘ayrıcalıklı’ konumdadırlar. Ekseri eğitimden geçmiş bu kesim, rejimin resmi ideolojisini ençok içselleştirmiş, bu niteliği itibariyle de ‘memleketin sahipleri’, militarizm ve sivil uzantıları tarafından en kolay harekete geçirilebilen kesimdir. Bu ‘eğitilmiş orta sınıf’, egemen ve resmi ideolojiyi içselleştirmiş, gönüllü kabullenmiş toplum kesimini oluşturuyor. Bunlar demokrasi ve özgürlük gibi kaygılara yabancıdır. ‘Diptekilerin’ toplumsal sürece dahil olmasından her zaman rahatsızdırlar. Böyle bir şey onların korkulu rüyasıdır...Yegane doğrunun kendileri tarafından temsil edildiğine samimiyetle inanırlar... Onlara göre halk bilmez, yapamaz, yaparsa da yanlış yapar... Halkın yerine düşünmeye, onun adına karar vermeye hakkı olduğundan asla şüphe etmezler... Halkın belirli haklara sahip olmasına karşı çıkar, zira halk cahildir, eğitilmesi gerekir, eğitecek olan da kendisidir... Mümkün olsa yüksek okul diplomasına sahip olmayanların oy kullanmasını yasaklamaktan yana olanları az değildir. 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında askeri cuntanın ‘demokratik anayasası’ için referandum yapıldığı günlerde, lise mezunu olmayanların referanduma katılmasının engellenmesi hareretle savunuluyordu... Bunlar hiçbir zaman “eğitenlerin de eğitilmeye ihtiyacı olabileceğini” akıllarından geçirmezler... Zaten böyle bir şey kendi varlık nedenini tartışma konusu yapmak olur ki, asla kabul edilebilir değildir.

7. Önemli Olan Bir Protesto Mitingine Katılanların Sayısal Çokluğu Değil, Mitingin Kimler Tarafından Ne Amaçla Yapıldığı, Ne Tür Taleplerin Dillendirildiğidir.

‘Cumhuriyet Mitingleriyle’ ilgili öne çıkarılan bir şey de mitinglere katılanların sayısı ve sayının abartılmasıyla ilgili. Elbette sayı önemsiz değildir ama sadece sayısal çokluk bir mitingi önemli yapmaz. Veya kimin için önemli ve etkili olduğu sorusunu dışlamaz... Dolayısıyla bir başına mitinge katılanların sayısal çokluğu sanıldığından çok daha az önemlidir. Önemli olan sayıdan çok kimler tarafından düzenlendiği ve neyin amaçlandığıdır. Besbelli ki, bu mitinglerin arkasında milliyetçi/militarist unsurlar, açıkça özgürlük ve demokrasi düşmanları var. Bunlar demokrasi, özgürlük, sosyal eşitlik, insan hakları gibi kavramları, bölücülük, yıkıcılık, devlet düşmanlığı sayıyorlar, kitleleri oyunun dışında tutmaktan yanadırlar. Yapılan ve yapılmak istenen, rejimin tabularının aşınmasından rahatsız olanların bir kısım orta sınıf unsurlarını tabu bekçiliği için seferber etmekten ibarettir. Elbette bu mitinge katılanların çoğunluğu rejimin gerçekten tehlikede olduğuna ‘samimiyetle inanıyor’ olabilir. İnanmaları için de korkutulmuşlardır... Kesin olan bir şey varsa, bu mitingler daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok hak, daha büyük sosyal eşitlik için yapılmadı. Kimse Kürt sorununa demokratik çözüm istiyoruz, cunta anayasası çöpe atılsın, işkenceciler, cuntacılar yargılansın demedi. Bunlar devlete sahip çıkma mitingleridir. Oysa sorun özgürlüklere, demokrasiye ve sosyal eşitliğe sahip çıkmakla ilgili olmalıdır... Askeri ve 12 Eylül kurumlarını göreve çağıranların yaptıkları bu mitingler, sanıldığı gibi, AKP’ye karşı olmaktan çok özgürlüklere, demokratikleşmeye karşıdır. Bugün politik islam, milyonları harekete geçiriyor, dün faşizm daha fazlasını harekete geçiriyordu. Bu karanlıkçı, özgürlük, demokrasi ve hak düşmanı hareketlerin geniş kitleleri harekete geçirmesinin ne anlama geldiği ortada değil mi? Kitlelerin cunta anayasasına ve cuntanın dayattığı kurumlara sahip çıkmaya davet ediliyor oluşu ibret verici değil mi?

8. “Halkın Yanlış Yapmasına İzin Yok!”

Son üç dört haftada Türkiye’de olup bitenlere şahit olan bir yabancı, Türkiye’deki rejimin niteliği, ‘Türk demokrasisi’ denilenin ne menem bir şey olduğu, YÖK üniversitelerinin sefaleti, medyanın kepazeliği, vb. hakkında fikir sahibi olabilirdi. Genel Kurmay Başkanı’nın apoletli medya önündeki konuşması, Cumhurbaşkanı’nın halka kışladan seslenmesi, 12 yaşında bedeni kurşunlarla delik deşik edilen Uğur Kaymaz davasında katillerin berat etttirilmesi, bir siyasi parti degil, devlet aygıtının bir bileşeni olan ve tarihsel misyonu demokrasinin ve özgürlüklerin önünü kesmek olan CHP’nin hummalı çalışmaları, Cumhuriyet Mitingleri, geceyarısı e-muhtırasının ardından Anayasa Mahkemesi’nin “hukuka aykırı ama memleketin yararına” kararı, ve cumhurbaşkanlığı seçiminin engellenmesi, Türk demokrasisi denilenin nasıl bir sirk oyunu olduğunu göstermiyor mu?... Boşuna vatan elden gidiyor, din elden gidiyor, laiklik elden gidiyor denmiyor. Kitlelerin sürece dahil olmasını engellemek üzere korkutulması esas. Bu yüzden 84 yıldır hep birşeyler elden gidiyordu ... ‘Memleketin sahipleri’ halk için neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırdediyor, neyin ne zaman lâzım olduğuna da karar veriyor ve gereğini yapıyor. Bu yüzden bizde gerçek anlamda ne parlamento oldu ne de siyasi partiler... Söz konusu olan tam bir ‘kışla demokrasisiydi’, velhasıl kitleleri oyalamaya yarayan sefil bir sirk oyunu... Bu kepazelik, kışla bilinci taşıyan akademi taifesi, resmi ideolojinin rahle-i tedrisinden geçtiği için düşünme yetisi dumura uğramış ‘aydınlar’ [doğrusu diplomalılar] ve sefil halleri anlatmakla bitmez medya [hür basın diyorlar] tarafından meşrulaştırılıp/kabullendirildi, sürecin tartışılması ve anlaşılması engellendi... Öyleyse sorun nedir? Sorun, ‘memleketin sahiplerinin’ ayrıcalıklarının, dokunulmazlıklarının ve statülerinin korunması, bu amaçla da kitlelerin sürece müdahil olmasının engellenmesiye ilgilidir, laiklikle değil... Bakalım halk rüştünü ne zaman ispat edecek, ‘yanlış yapma hakkını’ ne zaman kullanacak!...

pante
17-05-2007, 01:14
Fikret Başkaya baştan sona zırvalamış resmen.
Cumhuriyetin kuruluşunu dahi bir darbe olarak nitelendiren zevattan da başka birşey beklenmesi mümkün değil. Yazı içeriğinde tonla saçmalık var. Hangi birini ele alalım. Tartışmaya dahi değmez.

sargon
17-05-2007, 02:56
Sevgili Pante, ne yazık ki Fikret Başkaya'nın söylediği şey tamamen doğru. Cumhuriyetin ilanı tamamıyle bir darbe ile olmuştur. Bunu anlamak için biraz tarih sayfalarını karıştırmak gerekiyor. Bilindiği gibi Kurtuluş Savaşı meclis tarafından yürütüldü. Bu meclis ise aslında eski Osmanlı Meclisi idi. Mustafa Kemal Osmanlı'nın en üst düzeydeki generallerinden biri idi. İstanbul işgal edildiğinde eski meclis de dağıtılmıştı. M.Kemal'in önerisi üzerine meclis Ankara'ya taşınır. İstanbul'dan gizlice kaçan vekiller ile Ankara'da meclis tekrar toplanır. Boş olan vekillerin yerine ise seçim ile atama arasında bir sistem uygulanır. O koşullarda daha fazlası yapılamazdı zaten. Şura adında toplantılar yapılır ve bu toplantılarda seçilen yeni vekillerle meclis tamamlanır. Bu meclisin Ankara'da göreve başladığı tarih 23 Nisan 1920'dir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/T.B.M.M._1._D%C3%B6nem

Wikipedi'de bu ilk meclisin, yani savaşı yöneten meclis üyelerinin tam bir listesi de var. Oldukça güzel bir çalışma yapmışlar.

Peki bu meclis ne zamana kadar çalışmıştır. 29 Ekim 1923'e kadar. 29 Ekim 1923'de ise 2. Meclis çalışmaya başlamış ve ilk karar olarak da Türkiye Devleti'nin yönetim şeklinin Cumhuriyet olduğu, meclis tarafından yöentildiği ve yürütmeyi yapanın bakanlar kurulu olacağı olmuştur. Hemen arkasından aynı gün Mustafa Kemal Cumhuriyetin ilk Cumhurbaşkanı seçilmiştir. 1 Kasım 1923'de de İsmet İnönü Başbakan olur.

Diyeceksin ki ne var bunda. Şöyle ki, Cumhuriyetin kurulması gerçekten de bir hükümet buhranı sırasında Mustafa Kemal'in olayı kökten bir darbe ile çözmesi ile gerçekleşmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı'nın resmi sitesinden aktarayım:

Yeni devletin başkentinin neresi olacağı da bir sorundu. Ankara 1920'den beri bu işi yapıyordu. Merkezi ve güvenli durumu ortada idi. Meclis'te uzun tartışmalardan sonra 13 Ekim'de Ankara başkent olarak oy çokluğu ile kabul edildi. Cumhuriyet'in ilanına bir adım daha yaklaşılmıştı.

M. Kemal'e Cumhuriyet'in ilanına fırsat veren bir hükümet buhranı oldu. Başbakan Fethi Okyar Bey'e karşı Meclis'te muhalefet oluşması üzerine M. Kemal, "Erkan-ı Harbiye Umumiye Riyaseti Vekili Fevzi Paşa"nın dışında kabinenin istifasına karar verdi ve 27 Ekim'de uygulandı. Mevcut sisteme göre her bakan Meclis tarafından tek tek seçiliyordu. İstifa eden bakanlar yeniden seçilirlerse, görev kabul etmeyeceklerdi. Bu sırada Rauf Bey, Kazım Karabekir, Ali Fuat, Refet Paşalar İstanbul'da bulunuyorlar ve temasları, Halife'ye yakınlık gösterileri oluyordu. Ankara'da' ise kabine kurulamıyordu. Bu gelişmeler üzerine "Cumhuriyet İlanı" ile işi kökünden çözmeye karar veren M. Kemal 28 Ekim gecesi Çankaya'da İsmet Paşa ve bazı kimseleri toplantıya çağırdı ve "Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz." diyerek kararını açıkladı. Misafirlerin ayrılmasından sonra İsmet Paşa'yı alıkoydu ve birlikte, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda gerekli değişikliği sağlayacak önergeyi hazırladılar. Ertesi gün saat 10'da Parti grubunda yapılan toplantıda, M. Kemal Paşa Genel Başkan olarak Hükümet buhranının mevcut sistemden kaynaklandığını, bunun çözumünün istikrarlı bir sistemde olduğunu belirtttkten sonra değişiklik önergesini okuttu:
* Türkiye Devleti'nin Hukümet şekli Cumhuriyettir
* Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur
* Türkiye Devleti, Hükümetin inkisam ettiği idare şubelerini İcra Vekilleri (Bakanlar Kurulu)
vasıtasıyla idare eder.

* *Bu önerge Parti toplantısında tartışıldı Büyük Millet Meclisi'nin aynı akşam (29 Ekim 1923) saat 18:45'de yaptığı toplantıdan sonra 20.30'da "YAŞASIN CUMHURİYET" sesleri arasında Cumhuriyet ilan olundu ve yeni Türk Devleti'nin adı kondu. "TÜRKİYE CUMHURİYETİ". Hemen arkasından da Türk Ulusu'nun kurtarıcısı Gazi M.Kemal oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçildi. Kürsüye gelen Cumhurbaşkanı M. Kemal, kendisini Cumhurbaşkanı seçen Meclis'e teşekkür ettikten sonra "Son yıllarda Ulusumuzun fiili olarak gösterdiği kabiliyet ve istidat, kendi hakkında kötü düşüncede bulunanlarınn ne kadar tedkikten uzak görünüşe önem veren insanlar olduğunu pek güzel ispat etti. Ulusumuz kendisinde bulunan nitelikleri ve değeri, hükümetin yeni adıyla uygarlık dünyasına çok daha kolay gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünyada işgal ettiği yere layık olduğunu eserleriyle ispat edecektir... Türkiye Cumhuriyeti mutlu, başarılı ve muzaffer olacaktır." sözleriyle konuşmasını tamamladı. M. Kemal Cumhurbaşkanı seçildiğinde henüz 42 yaşındaydı. Cumhuriyetin ilk Başbakanı İsmet Paşa oldu.

Tamamını okumak isteyenler için:
http://www.meb.gov.tr/belirligunler/29ekim/yazilar/cumhuriyet_ilani.htm

Yani Fikret Başkaya zırvalamamış. Adam tarihçi ve bu süreçleri gayet iyi biliyor. Cumhuriyetin kuruluşu sürecini incelediği Paradigmanın İflası adında bir de kitabı var.

pante
17-05-2007, 12:06
Ya Sargon o zaman devrimler, ihtilaller de gasptır kardeşim.
Demokrasiye zorla, silah gücüyle saldırıp hiçbir hukuk tanımadan devlete el koymaktır.
Hangi devrim halkın çoğunluğunun onayıyla gerçekleştirilmiş.?

Cumhuriyetin ilanı kadar meşru bir devrim olabilir mi?
Ortada bir devlet kalmamış, boyunduruk altında.
Ortada bir hükümet yok, meclis yok çalıştırılmıyor.
Vatan işgal altında.

Buna karşı halkın sivil-asker güçlerin oluşturduğu bir Kuvayi Milliye çıkıyor, kendi meclisini kuruyor, mücadele ediyor, savaşıyor ve kazanıyor.
Ne yapacaktı daha sonra?
Padişah hazretleri buyrun tahtınıza mı denecekti?
Ya da halka gidip ne yapalım diye mi sorulacaktı?
Karalayabilmek için, cumhuriyete karşı çıkabilecekler için atılmış bir siyasi çalımı darbe olarak nitelendirenler, mevcut iktidarın gece yarıları çıkardıkları kanunlara gıkını çıkarmıyor. Benzer siyasi çalımları bugün yaşamıyor muyuz?
Demokrasinin olmadığı, cumhuriyetin dahi olmadığı bir mecliste neden böyle bir çalım atıldığının hesabını soranlarda hiç utanma yok mu?

En doğrusu, en akıllıca olanı yapılmıştır. Var mıydı başka alternatifi?
Bunlar apaçık Cumhuriyet düşmanlığıdır. Atatürk ve devrimlerini küçümsemek amacıyla karalamaya, çamur atmaya çalışmaktır.

frodo
17-05-2007, 12:10
Ahh biz sosyalistler, hani hep yedi kişiyle maçı bitirmek zorunda olanlar. Alternatif üretememenin
sıkıntısıyla "son tahlilde" söylemiyle her şeyi bilen ama hiç bir yerde olmayan garip kuşlara
döndük.

F.Başkaya hocamız da döktürmüş. İyi de halkın belli kesimlerinde var olan huzursuzluğu yanlış
hedeflerden doğru yola kanalize etmek için meydanlarda mıydık ? Eğer L.Doğan Tılıç'ın şu saptaması yanlış değilse sormamız gereken şey huzursuz kitlelerin neden ADD şubelerinde
nefes almaya çalıştığı ve neden "gerçek" alternatiflerin ortada bile olmadığı değil midir ?

"Şimdi, meydanlar çoğaldı. Aydınları ve solcuları Türkiye'nin, biraz metropollerden ve hatta sadece Beyoğlu'ndan baktıkları için memlekete; taşrada gündelik hayatların nasıl bir dinci-milliyetçi kuşatma içinde olduğunu ve biraz nefes almak isteyenlerin çekilip "Atatürkçü" derneklerde direnmeye çalıştıklarını pek göremiyorlar sanki. Kürsüyle meydanı kolay eşitliyorlar. "

Ah sol elim, zavallı elim...

kuvvaci
17-05-2007, 13:39
Yıllar önce sevgili Nazım Usta ne güze özetlemiş Sevgili Dost Tevvderi!

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdenize bir kısrak başı gibi
uzanan bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde,
dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim. Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim...Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi KARDEŞÇESİNE,
bu hasret bizim...

hoara.
17-05-2007, 16:13
biraz solcuları eleştireyim diye bir şeyler yazacaktım
frodo nun kendilerini eleştiren iletisinden sonra kıyamadım
ama frodo gözüm üstünde
sana laf yetiştirmek için fırsat bekliyorum :)

( pardon sayın frodo yazmam lazım dı )

syg

sargon
17-05-2007, 16:33
Pante, hiç öyle şey olur mu? Önce sanırım benim yazdıklarımı okumamışsın, yada dikkatli okumamışsın. Darbe ile devrimin farkını sanırım ikimiz de biliyoruz. O yüzden bunu uzatmaya gerek yok.

Asıl sorun cumhuriyet tarihine ilişkin verdiğin bilgilerin yanlışlığı. Önce bunları düzeltmek gerekiyor. Diyorsun ki

Cumhuriyetin ilanı kadar meşru bir devrim olabilir mi?
Ortada bir devlet kalmamış, boyunduruk altında.
Ortada bir hükümet yok, meclis yok çalıştırılmıyor.
Vatan işgal altında

Ben sana Cumhuriyetin ilanından bahsediyorum, yani 1923'ten sen bana 1920'yi yani işgali anlatıyorsun. Cumhuriyet bir darbe ile ilan edilmeden önce ortada meclis de hükümet de vardı. Meclis 23 Nisan 1920'de bir kısmı eski Osmanlı Mebusan Meclisi'nden gelenlerle bir kısmı da şuralarda seçilenlerden oluştu. Bunu anlatmıştım yukarda. Sonra da 29 Ekim 1923'e kadar 5 hükümet kurulmuştu. Bunlar sırayla:

1 Mustafa Kemal Atatürk 3 Mayıs 1920 24 Ocak 1921
2 Mustafa Fevzi Çakmak 24 Ocak 1921 19 Mayıs 1921
3 Mustafa Fevzi Çakmak 19 Mayıs 1921 9 Temmuz 1922
4 Hüseyin Rauf Orbay 12 Temmuz 1922 4 Ağustos 1923
5 Ali Fethi Okyar 14 Ağustos 1923 27 Ekim 1923

Meclis de çalışmaya devam etmekteydi. Sorun şu ki, o zamanki bakanları seçme yöntemi bugünkü gibi değildi, tek tek her bakan mecliste oylanıyordu. Rauf Orbay ile İsmet İnönü arasındaki anlaşmazlıktan dolayı da yeni bakanlar seçilemiyordu. Mustafa Kemal, İnönü'yü destekliyor ama İnönü mecliste zayıf kalıyordu. Bu arada Lozan anlaşması yapıldı, yeni başkentin Ankara olması kararlaştırıldı, "Hıyanet-i Vataniye Kanunu" çıkarıldı. Bunlar devletin, meclisin ve hükümetin yaptığı işler. Ancak bakanların seçilmesi sırasında yaşanan kriz Mustafa Kemal'in işine yarıyor ve bir gün İsmet Paşa'yı ve birkaç kişiyi daha Çankaya'ya çağırıp gece yarısı Cumhuriyet ilanı metnini hazırlıyor, ertesi gün de bunu mecliste okuyor ve Cumhuriyet böyle ilan ediliyor. Kendisi de Devlet Başkanlığından Cumhurbaşkanlığına geçiyor. Ertesi gün de İnönü'ye yeni hükümeti kurduruyor. Hani bugünlerde Cumhurbaşkanını halkın seçmesi tartışılmamıştır falan deniyor ya. Cumhuriyetin kuruluşu hiç tartışılmamış durumda. Ha diyeceksin ki iyi ki de öyle olmuş, tartışılsa belki de kabul edilmezdi. Ben pek emin değilim. O dönemin havasını daha iyi bilmek lazım. Ama sanırım asıl sorun Cumhuriyetin ilanı değil de bazı tasviyelerdi ve bu vesileyle İnönü kabul ettirilmiş oldu. Sonuçta ortada bir meclis de, hükümet de, devlet de vardı.

Buna karşı halkın sivil-asker güçlerin oluşturduğu bir Kuvayi Milliye çıkıyor, kendi meclisini kuruyor, mücadele ediyor, savaşıyor ve kazanıyor.
Ne yapacaktı daha sonra?
Padişah hazretleri buyrun tahtınıza mı denecekti?
Ya da halka gidip ne yapalım diye mi sorulacaktı?

Yukarda dediğim gibi işgale karşı mücadele ediliyor ve sadece Kuvayi Milliye değil birçok grup bu meclise katılıyor. Burda senin kaçırdığın yada görmediğin birşey var. O zaman gerçekten de demokratik bir işleyiş gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Senin anlayışına göre aslında meclise falan da gerek yoktu. Halka da gidilmesine gerek yoktu. Halbuki meclis de kuruluyor, hatta seçimler de yapılıyor. Başkalarına utanma yok mu diye soruyorsun ama bu kadar yanlışı altalta dizmeyi de başarıyorsun. Ne meclisten haberin var ne kurtuluş savaşının nasıl yürütüldüğünden.

Cumhuriyet kararı diğer birçok konularda olduğu gibi meclisten çıkabilirdi, ama tercih edilmedi, bir darbe yapıldı ve sonraki yıllarda yapılacak birçok darbeye de kaynak teşkil etti. Darbenin amacı da aslında Cumhuriyetin ilan edilmesinden öte diğer grubu, daha çok da Rauf Orbay'ı tasfiye etmekti. Rauf Orbay ilginç birisi. Hayatı için
http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2390

En doğrusu, en akıllıca olanı yapılmıştır. Var mıydı başka alternatifi?


Evet başka alternatifi vardı. Belki daha uzun ve zahmetli bir yoldu ama demokratik kültürü daha gelişmiş bir Türkiye olabilirdi. Türkiye'de kadınlara seçme ve seçilme hakkı Cumhuiyetin başında verilmişti. İsviçre'de ise bu tarih 1971'dir. Hatta bütün kantonlar kabul etmesine karşın bu hakkı kabul etmeyen ülkenin en gerici Kanton'una büyük bişr baskı yapılarak bu kabul ettiriliyor. Ama şimdi bakın duruma. Hangi ülkede kadınlar haklarını daha iyi kullanabiliyorlar? Darbelerle, yukardan emirlerle bu işler yapıldığı sürece elde edilen hakların bir anlamının olmadığını bugüne kadar çokça gördük. Devrimle darbenin farkı burdadır işte.

Bunlar apaçık Cumhuriyet düşmanlığıdır. Atatürk ve devrimlerini küçümsemek amacıyla karalamaya, çamur atmaya çalışmaktır.

Pante, senin bu sözün ittihatçıları hatırlatı bana. Bak onların temel özellikleri için neler aktarmıştım daha önce.

İttihatçilar Yunan, Bulgar ve Sirp komitaciligina karsi mücadele ettiginden, Osmanli müslümanlarini ve Türklerini korumasiz olarak görüyorlardi. Dolayisiyla kendilerini Müslüman ve Türkleri koruyan bir mukaddes cemiyet olarak görmektedirler. Bu yüzden de İttihatçilar kendilerine katilmayan herkesin vatanseverliklerinden süphe duymus, hatta kendilerine muhalif olanlara vatan haini muamelesi yapmislardir. Bu tavir partizanligi ve siyasette sertlesmeyi getirmis, İttihatçi olmayanlarda memleketteki her yanlis isten ittihatçilari suçladiklarindan II. Mesrutiyetin hürriyetçi ortamini devam ettirmek mümkün olmamistir.

Herkesi Cumhuriyet düşmanı, karaçalan şu bu diye nitelendirme huyundan vazgeçelim artık. Yeni insanların bu tür şeyler yazması hoş görülebilir ama bu sitede 2000 yazısı olan senin gibi birisinin böyle bir tutumu en hafifinden fazlaca yadırgatıcı.

Sevgili Frodo,

Pante'ye çok uzun yazınca sana cevap verecek gücümü de tükettim. Ama bu konuda sanırım haklısın. Özellikle Anadolu'da ADD'ler ve KESK şubeleri insanların tek nefes alma yerleri. Bunu 90'lı yıllarda Kastamonu ve Kırşehir'de gördüm. Bu değerlendirme mitinglere katılma gerekçesi olur mu bilmem, ama bu mitingler sonuçta dini gericiliğe karşı laikliği savunmak için yapılan mitingler. Düzenleyenlerin diktatörlük heveslisi, darbeci vb. olması ayrı bir konu. İnsanların bilincinde yansıması bu şekilde. Başkaya'nın tüm tespitlerine de katılıyor değilim. Sosyalistler bu mitinglere katıldılar mı, katılmayı tartıştılar mı, farklılıklar oluştu mu bilmiyorum. Pek haberim yok. Sanırım Çağlayan'a DİSK ve KESK katılmıştı. Ama yönlendirme şansı pek yok gibi geliyor. Yine de "Ne Şeriat Ne Darbe" demek bile anlamlıdır.

tewderi
17-05-2007, 16:39
Yıllar önce sevgili Nazım Usta ne güze özetlemiş Sevgili Dost Tevvderi!

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdenize bir kısrak başı gibi
uzanan bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde,
dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim. Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu,
bu davet bizim...Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi KARDEŞÇESİNE,
bu hasret bizim...

Sizin gibi değerli dostlar ile bu forumda bulunduğum için gerçekten mutluyum ..
Teşekürler Kuvaci....

pante
17-05-2007, 17:14
Ben sana Cumhuriyetin ilanından bahsediyorum, yani 1923'ten sen bana 1920'yi yani işgali anlatıyorsun. Cumhuriyet bir darbe ile ilan edilmeden önce ortada meclis de hükümet de vardı. Meclis 23 Nisan 1920'de bir kısmı eski Osmanlı Mebusan Meclisi'nden gelenlerle bir kısmı da şuralarda seçilenlerden oluştu. Bunu anlatmıştım yukarda. Sonra da 29 Ekim 1923'e kadar 5 hükümet kurulmuştu. Bunlar sırayla:


Sargon ben ne yazdığımın farkındayım.
Tabi ki 1919-1920'lerden başladım. Cumhuriyeti ilan edenler, o yıllarda ülkenin kurtuluş çalışmalarına başladılar. O dönem ülkede meclis, hükümet kalmamıştı. Kuvayi Milliye mücadelesi başladı ve neticede başarıya ulaşıldı.
Şimdi ülkeyi kurtaranlar ne yapmalıydılar?
Ya padişahlığı devam ettirmek ya da yeni bir ülke yaratmak arasında bir karar gerekiyordu. En doğru karar verildi ve Cumhuriyet kararı alındı.
Bu kararın alınmasında demokratiklik aramak abesle iştigaldir.
Cumhuriyet karşıtları, "Bizden habersiz bu kararı aldınız, biz yokken cumhuriyeti ilan ettiniz" diyebilirler.
Ne ile suçlayacaklar demokratik olmamakla mı?
Kendileri cumhuriyete dahi karşıyken hala padişahlığın devamını düşünüyorken demokrasiden söz etme hakları olamaz. Padişahlıktan yana olanlarla cumhuriyete geçiş tartışılarak karar verilemez.
Aynı bugünkü gibi o mecliste de taraflar vardır. Yenilikçiler ve gericiler. Tabi ki yenilikçiler cumhuriyet kararını kendi aralarında alacaklardı.
Cumhuriyete geçiş darbe ile, ihtilalle de olabilirdi. Nitekim bazı ülkelerde böyle olmuştur. Ama bizde mecliste oylanarak kabul edilmiştir. *Bu darbe sözü ne kadar basitleşti bu kadar ya. *:evil:

"Başka alternatifi vardı" demiş ama alternatif yazmamışsın. O günün şartlarına göre başka bir alternatif yoktu. Ayrıca Atatürk ülke çıkarları konusunda her alanda en doğru kararları almış olan büyük bir dehadır. Başkaya gibileri ise bu söylemleriyle bir zavallıdan öteye gidemezler.
Başkaya'nın başka derdi yok mu da cumhuriyetin darbe ile kurulduğunu yazıyor, bu konuları kaşıyarak ne elde etmeye çalışıyor? Biz Başkaya'dan önce çoklarını gördük, tarttık bu konularda. Hele Osmanlıcı şeriatçilerden çok alışığız bu tür karalamaların altında yatan amaca ve emele.

Evet, tekrar ediyorum ve inanıyorum ki bu ülkede Cumhuriyetin kurulmasına karşı çıkanlar, kuruluş şeklini eleştirenler, Kurtuluş Savaşını küçümseyenler, Atatürk ilke ve devrimlerini karalayanlar cumhuriyet düşmanıdırlar. Bunun başka bir açıklaması olamaz.
Şeriatçiler Atatürk'le uğraşıyorlar neden?
Atatürk sevgisi ve bağlılığını yıkmadan şeriate geçişin mümkün olmadığını biliyorlar da ondan.
Bölücüler de Atatürk'le uğraşmaya başladı neden?
Çünkü halkın birlik ve bütünlük anlayışının, ulusalcılığının temelinde Atatürk sevgisi ve bağlılığı var. Bu sevgi ve bağlılığı yıkmadan, yoketmeden başarılı olamayacaklarını cumhuriyet mitingleri de ispat etmiştir. Daha mitingler olmadan "Bunlar darbe istiyor" diye karalayanlar mitingler sonrasında inandırıcı olamadıklarını görünce "mitinge katılanlar Şunu, bunu neden istemiyorlar" diye suçlamaya kalkıyor. Ya da geçmiş dönemlerin suçlusu bu mitinge katılan gençler, kadınlarmış gibi eleştiri yöneltiyorlar. Gaflet ve dalaletlerinden ne diyeceklerini şaşırmış bunlar.