Orijinalini görmek için tıklayınız : Ey Hitapsız! ...
Ne diye hitap edeceğimi bilmediğim ey sen!.. Önce beni iyice bir dinle, eğer kendini dinliyormuş gibi olursan o zaman söylediklerimi ciddiye al. Yok eğer burada söylenenlerle hiçbir frekans tutturamıyorsan sittir et gitsin! Zaten birbirimize ihtiyacımız yok demektir.
Ama benim birilerine ihtiyacım var (ki benim varsa başkalarının da bana, birilerine ihtiyacı var demektir).
Niçin mi?
1- Çünkü; kendimi çok küçük (bir toz zerresi kadar) ve güçsüz hissediyorum. Beni her gün öğütmeye çalışan sistemle tek başıma, tek tek durumlarda savaşacak gücü kendimde bulamıyorum. Çoğu zaman kuyruğu toplayıp araziye uymak feci şekilde gururumu incitiyor. Gündelik hayatımda da güvenebileceğim dost insanlarla dayanışmaya girmek, bana her gün milyonlarca kez yeniden yeniden yaşatılan hiçlik duygusunu bertaraf etmek, varlık duygusunu tatmak istiyorum.
2- Çünkü; bu düzende, oyunun kurallarına uyamadım ve kelimenin tam anlamıyla başarısız oldum. Bu son derece doğal, çünkü bu oyunu sevememiştim. Derler ya "istemek başarmanın yarısıdır" işte ben bunu istemiyordum. Statüko ise seni, beni, hepimizi her şeyimizi istiyor. Eğer statükoya dahil olacaksan ona her şeyini vermelisin. Cismin bu dünyaya, zihnin ise başka bir dünyaya ait olacaksa sen, karşı taraftansın demektir. Yani ben, evet karşı taraftanım.
3- Çünkü; biliyorum ki sen de benim gibi bu zamanda ve bu mekanda yaşamaktan memnun değilsin. Hatta sen de kendini Anarşist, Liberter Özgürlükçü, Devrimci vb. gibi tanımlarla ifade etmeye çalışıyorsun. Sağda solda tartışıyorsun. Zaman zaman bir şeyler yapmak isteğiyle yanıp tutuşuyorsun, ama çevrene baktığında güvenecek bir - iki arkadaşından başkasını göremiyorsun, hatta kimisi bu kadarını bile bulamıyor. Ortada anarşist, özgürlükçü, bireyci vs. olarak geçinen bir sürü entelektüel karikatürünü görünce senin hevesin kursağında kalıyor. İnsanların bireysellik diye yücelttikleri, şeyin teorize edilmiş bencillikten, sevgiyi, hoşgörüyü, vermeyi, paylaşmayı unutmuş bir sefaletten başka bir şey olmadığını görüyorsun. Moralin bozuluyor ve kendini yine yalnız hissediyorsun.
4- Çünkü; ben bir muhafazakârım. Özgürlüğümü ve devrimci romantizmimi hâlâ muhafaza ediyorum. Özgürlükçü olmam liberalleşmemi gerektirmiyor. Aynı zamanda devrimci romantizmimi korumam sosyalist, kollektivist olmamı gerektirmiyor. Tıpkı bireyselliği savunmamın dayanışmaya ve cemaate karşı çıkmamı gerektirmemesi gibi.
5- Çünkü; şimdiye kadar sana toplumculuk, ortaklık, demokratlık ve eşitlik nutukları atanların, kendi kariyerizmleri uğruna insanları nasıl koyun gibi güttüğünü, ne kadar çıkarcı, bencil tahakkümcü olabildiklerini çok iyi biliyorsun. Yönetime karşı çıkanlar tarafından yönetilmek, hiç de cazip gelmiyor.
6- Çünkü; herhangi bir politik oluşum içinde yer almak daha baştan bireyselliğinden özgürlüğünden ve özgünlüğünden vazgeçmek olacaktır. Teorik olarak savunulan erdemler politik hareketlerin taktik manevralarında ezilir suyu çıkarılır, amaçlar araçlara feda edilir, sonunda ahlaki kaygılarla bir hareket içinde yer alan sen, kendini ahlaksız, kirlenmiş ve muhalif hissetmeye başlarsın. Sonunda depolitize olmayı seçersin, bir bakıma da iyi yaparsın.
7- Çünkü; geçmişte Marksizme sempati duymuş ya da ona bayağı inanmışsındır. Ama onun ne vaadleri cazip gelmektedir ne de düşleri eskisi kadar parlak ve kirlenmemiştir. Seni bunaltan tahakküm sistemi, büyük kent yaşamı, endüstriyel çılgınlık ve bunun sonucu olarak çevre kirliliği karşısında çok daha sempatik bulduğun yeşil harekete hatta feminizme ilgi duyarsın. Ancak bunları biraz tanıyınca, kafandaki sorunların onların varlık sahalarının sınırlarının çoktan dışına taştığını ve bu yapılarıyla ruhundaki kıpırdanışlara asla cevap veremeyeceğini anlarsın. Ve bu oluşumlardan da biraz uzak kalmayı tercih edersin.
8- Çünkü; her şeye rağmen bir şeyler yapmaya, kendini ifade etmeye çalışmışsındır. Söz gelimi birkaç arkadaşınla birlikte birkaç sayı dergi bile çıkarmışsınızdır. Hatta dergi parasızlıktan batmış olabileceği gibi dergide teorik takılan bazı heriflerin, dergiyi babalarının çiftliği gibi algılamaları yüzünden birbirinize girmiş ve bu yüzden bu macera da bitmiş olabilir. Ve bu yüzden ne yapacağını bilmeden hayat gailesiyle uğraşıp duruyorsundur.
9- Çünkü; "Çalışmayıp da ne yapacaksındır? Öğrencilik bir tür yaşam tarzı ama o da geçici. Öğrencilik bitince ne yapacaksın? Ya ticarete atılacaksın, ya da hiçbiri olmadı köprü altında yatıp kalkacaksın. Her birinin kendine göre iyi kötü yanları var tabii ki. Ama hepsinin dışında ve statükonun ötesinde bir şeyler olsaydı daha iyi olmaz mıydı." diye düşünüyorsundur. Hatta statükonun ötesinde olabilecek bir şeyler tasarlamışsındır da belki. Ama bunları şimdiye kadar hayata geçirmeyi ya hiç denememişsindir, ya da zaten denemeyi düşünmüyorsundur. (Niye?)
10- Ey sen hitapsız (kitapsız yani)! Bu muhtemelen sana çok benzeyen (muhtemelen de pek çok konumda benzemeyen) bir adamın çağrısıdır. Belki daha safça bir çağrıdır, ama yine de saflığın pek de kötü olmadığı düşünüldüğü için buna cüret edilmiştir. Ve der ki bu çağrının sahibi; "Yetmez mi, bu kadar bireysel takıldığın. Kollektivist toplumcu düşünceyi ve onun otoriter zeminini birçok konuda deşifre ettik. Hatta o kendisi deşifre oldu, itibar kaybetti. Artık bireyselleşmenin değil atomize olmanın sıkıntısını yaşıyoruz. Yaşamda (efervesant bir tablet gibi) eriyip gidiyoruz. Buna karşı bir şeyler yapalım. Tabiri caizse birbirimizin elini tutalım, bir araya gelip oturup konuşalım, neler yapabiliriz, neler yapamayız onu görelim. Birbirinden sorumlu ama birbirinden bağımsız bireyler olmayı deneyelim. Coşkularımızı, duygularımızı paylaşıp paylaşamayacağımızı görelim.
Herşey Akar, Hiç Bir şey Durmaz * *
* * *
* *
*Her şey sürekli bir hareket halindedir, nötrinolardan süper-kümelere kadar. Yerin kendisi, güneşin etrafında yılda bir kez ve kendi etrafında günde bir kez dönmek suretiyle sürekli hareket halindedir. Güneş de kendi etrafında 26 günde bir kez dönmekte ve galaksimizdeki diğer yıldızlarla birlikte 230 milyon yılda galaksiyi dolaşmaktadır. Daha büyük yapıların (galaksi kümelerinin) da bir tür büyük dönme hareketi yapıyor olmaları muhtemeldir. Bu, atomların değişen hızlarla birbiri etrafında dönen molekülleri oluşturduğu atomik seviyeye varıncaya değin, maddenin bir karakteristiği olarak görünmektedir. Atomun içinde de elektronlar* çekirdeğin etrafında çok büyük hızlarla dönmektedirler.
Elektronun iç spin olarak bilinen bir özelliği vardır. Buna göre o adeta kendi ekseni etrafında sabit bir hızla dönmekte ve elektron o haliyle ortadan kaldırılmadıkça durdurulamamakta ya da değiştirilememektedir. Eğer elektronun spini arttırılırsa, özelliklerini öyle keskin biçimde değiştirir ki, tamamen farklı bir parçacık üreterek nitel bir değişime yol açar. Açısal momentum olarak bilinen nicelik –dönen bir sistemin kütle, büyüklük ve hızının bileşik bir ölçüsü– elementer parçacıkların spinlerini ölçmek için kullanılmaktadır. Spinin kuantalaşması ilkesi atomaltı düzeyde temeldir, ama makroskobik dünyada da mevcuttur. Ne var ki, etkisi o kadar sonsuz ölçüde küçüktür ki, kaale alınmaz. Atomaltı parçacıklar dünyası, hiçbir şeyin asla kendisi olarak kalmadığı sürekli bir hareket ve uyarılmışlık durumundadır. Parçacıklar sürekli olarak karşıtlarına dönüşmekte, öyle ki, zamanın verili herhangi bir anında onların özdeşliğini iddia etmek bile imkânsız olmaktadır. Nötronlar protonlara, protonlar da nötronlara duraksamasız bir kimlik değiş-tokuşuyla dönüşmektedirler.*
Engels diyalektiği “hareketin ve doğanın, insan toplumunun ve düşüncesinin gelişiminin en genel yasalarının bilimi” olarak tanımlamaktadır. Anti-Dühring’ de ve Doğanın Diyalektiği’nde en temel üç tanesinden başlayarak, diyalektiğin yasalarının bir dökümünü vermektedir:
1) * * Niceliğin niteliğe dönüşmesi ve tersi yasası;
2) * * Karşıtların karşılıklı iç içe geçmesi yasası, ve
3) * * Yadsımanın yadsınması yasası.
İlk bakışta bu sav aşırı derecede çetin görünebilir. Bu kadar genel bir uygulaması olan yasalar geliştirmek gerçekten mümkün müdür? Sadece toplumun ve düşüncenin değil, bizzat doğanın da işleyiş mekanizmalarının altında yatan ve kendini yineleyen bir desen [patern] olabilir mi? Tüm bu itirazlara rağmen, bu tür desenlerin gerçekten de varolduğu ve her düzeyde, her biçimde sürekli olarak su yüzüne çıktığı gitgide daha açık hale gelmektedir. Atomaltı parçacıklardan popülasyon çalışmalarına kadar çeşitli alanlardan elde edilen ve diyalektik materyalizm teorisine giderek daha büyük ağırlık kazandıran artan sayıda örnek var.
Diyalektik düşüncenin temel noktası, onun değişimi ve hareketi temel alması değil, hareketi ve değişimi çelişki temeline dayanan olgular olarak görmesidir. Geleneksel biçimsel mantık çelişkiyi kapı dışarı ederken, diyalektik düşünce onu kucaklar. Çelişki tüm varlığın temel bir özelliğidir. Maddenin ta derininde yatar. Tüm hareketin, değişimin, yaşamın ve gelişmenin kaynağıdır. Bu fikri dile getiren diyalektik yasa, karşıtların birliği ve iç içe geçmesi yasasıdır. Diyalektiğin üçüncü yasası olan yadsımanın yadsınması yasası, gelişme anlayışını dile getirir. Bu yasa, süreçlerin sürekli olarak kendilerini tekrarladıkları kapalı bir çember yerine, art arda gelen çelişkilerden oluşan hareketin, gerçekte basitten karmaşığa, alçaktan yükseğe doğru bir gelişmeye yol açtığına dikkat çeker. Görüntü tersine olmasına rağmen, süreçler kendilerini tıpatıp tekrarlamazlar. Bunlar, çok şematik bir özetle, diyalektiğin en temel üç yasasıdır. Bunlardan çıkan ve parça ve bütün, biçim ve içerik, sonlu ve sonsuz, çekme ve itme vb. arasındaki ilişkilere dair bir dizi ek önermeler de vardır. Bunları ele almaya çalışacağız. Nicelik ve nitelikle başlayalım.
Niceliğin Niteliğe Dönüşmesi Yasası * *
* * *
* *
*Niceliğin niteliğe dönüşmesi yasası, maddenin atomaltı düzeydeki en küçük parçacıklarından, insanın bildiği en büyük olgulara kadar son derece geniş bir uygulama alanına sahiptir. Her türden görünümde ve her düzeyde bunu görmek mümkündür. Yine de bu çok önemli yasa layık olduğu kabulü görmeyi beklemektedir. Bu diyalektik yasa, her dönemeçte kendisini zorla dikkatimize sunmaktadır. Niceliğin niteliğe dönüşümü, zaman zaman şakalar biçiminde bazı paradoksları göstermek için onu kullanan Megaralı Yunanlılar tarafından biliniyordu. Örneğin, “kel kafa” ve “tahıl yığını”: bir saç telinin eksilmesi kel kafa anlamına gelir mi, ya da bir tahıl tanesi bir yığın eder mi? Cevap hayırdır. Peki bir tane daha? Cevap yine hayırdır. Sonra soru, bir tahıl yığını ve bir kel kafa oluşana kadar tekrarlanır. Burada karşımıza çıkan şey, nitel bir değişime yol açmak için güçsüz olan tek tek küçük değişikliklerin, belirli bir noktada tam da bunu yaptıklarını, yani niceliğin niteliğe dönüştüğünü gösteren çelişkidir.
Belirli koşullarda küçük değişikliklerin bile büyük değişimlere yol açabileceği fikri, her türden deyiş ve atasözlerinde ifadesini bulmuştur. Örneğin: “devenin belini kıran saman tanesi”, “çok el iş hafifletir”, “damlaya damlaya taş aşınır” vb. Niceliğin niteliğe dönüşümü yasası, Troçki’nin zekice belirttiği gibi, birçok biçimde halkın bilincine sinmiştir:
Her birey, pek çok durumda, bilinçsiz olarak şu ya da bu ölçüde diyalektikçidir. Her ev kadını bir parça tuzun çorbaya lezzet katacağını, ama biraz daha fazlasının onu içilmez hale getireceğini bilir. Dolayısıyla, cahil bir köylü kadın çorba pişirirken, niceliğin niteliğe dönüşümüne dair Hegelci yasaya uyar. Gündelik hayattan buna benzer nitelikte sonsuz örnek verilebilir. Hatta hayvanlar bile kendi pratik çıkarsamalarını sadece Aristocu kıyas* temelinde değil, aynı zamanda Hegelci diyalektik temelinde yaparlar. Böylelikle bir tilki, dört ayaklıların ve kuşların besleyici ve lezzetli olduklarının farkındadır. Bir yabani tavşan ya da küçük tavşan, ya da bir tavuk gördüğünde tilki şu sonuca varır: bu belirli yaratık lezzetli ve besleyici türden, ve avın üstüne atlar. Her ne kadar tilkinin Aristoteles’i asla okumamış olduğunu varsaysak da, burada tam bir kıyas söz konusudur. Gelgelelim aynı tilki kendisinden daha büyük boyutlu bir hayvanla, meselâ bir kurtla ilk karşılaşmasında çabucak niceliğin niteliğe dönüştüğü sonucuna varır ve kaçmaya başlar. Tilkinin bacaklarının, tamamen bilinçli olmasalar da, Hegelci eğilimlerle donatıldığı besbellidir.
Bütün bunlar, düşünme yöntemimizin, hem biçimsel hem de diyalektiğin, aklımızın keyfi kurguları olmayıp, daha ziyade bizzat doğada bulunan gerçek iç ilişkilerin ifadeleri olduğunu, geçerken, kanıtlıyor. Bu anlamda “bilinçsiz” diyalektik tüm evrene sinmiştir. Ama doğa burada durmadı. Doğanın iç ilişkileri tilkilerin ve insanların bilinç diline çevrilene kadar pek çok gelişme oldu ve o zaman insan, bu bilinç biçimlerini genelleştirebildi ve onları mantıksal (diyalektik) kategorilere dönüştürebildi ve böylelikle çevremizdeki dünyayı daha derinlemesine inceleme olanağı yarattı.
Önemsiz görünmelerine rağmen bu örnekler dünyanın işleyiş tarzı hakkında derin bir hakikati göstermektedirler. Tahıl yığını örneğini alın. Kaos teorisine ilişkin en son araştırmalardan bazıları, bir dizi küçük değişimin kütlevi ölçekte bir durum değişikliğine yol açtığı kritik nokta üzerine odaklanmıştır. (Modern terminolojide buna “kaosun eşiği” deniyor.) Danimarka doğumlu fizikçi Per Bak’ın “kendi kendini örgütleyen kritiklik” üzerine çalışması, doğanın pek çok düzeyinde meydana gelen ve kesin olarak niceliğin niteliğe dönüşümü yasasına tekabül eden derin süreçleri gözde canlandırmak için, tam da kum tepesi örneğini kullanmaktadır.
Kum yığını bunun örneklerinden birisidir; Megaralıların tahıl yığınına tamı tamına benzeyen bir örnek. Düz bir yüzey üzerine kum tanelerini bırakıyoruz. Deney, hem masa üzerine yığılan gerçek kumla, hem de bilgisayar simülasyonlarıyla defalarca yapılmıştır. Kum taneleri küçük bir piramit oluşturana kadar, bir süre için yalnızca üst üste yığılırlar. Bu noktaya bir kez ulaşıldığında, ilâve her tane, ya yığının üstünde bir oturma yeri buluyor ya da diğer tanelerin bir çığ biçiminde düşmesine sebebiyet verecek şekilde yığının bir yanına doğru dengesini yitiriyor. Diğer tanelerin nasıl denge bulduğuna bağlı olarak, çığ çok küçük bir çığ da olabilir, kendisiyle beraber çok sayıda taneyi sürükleyen yıkıcı bir çığ da olabilir. Kum yığını bu kritik noktaya ulaştığında, tek bir tane bile tüm çevresini dramatik bir biçimde etkilemeye muktedir hale gelir. Görünüşte önemsiz olan bu örnek, depremlerden evrime, borsa krizlerinden savaşlara, geniş bir uygulama alanıyla birlikte mükemmel bir “kaos kıyısı modeli” sunar.
Fazla kum yanlardan kayarken kum yığını büyür. Tüm fazla kum düştüğünde, elde kalan kum yığınına “kendi kendini örgütlemiş” denir. Başka deyişle, hiç kimse onu bilinçli olarak bu şekle sokmamıştır. O, yüzeyindeki kum tanelerinin alenen kararlı olduğu bir kritiklik durumuna ulaşıncaya kadar, kendi iç yasalarına göre “kendisini örgütlemektedir”. Bu kritik durumda tek bir kum tanesinin dahi eklenmesi öngörülemez sonuçlara yol açabilmektedir. Bu kum tanesi sadece küçük bir kaymaya yol açabileceği gibi, katastrofik bir toprak kayması ve yığının yok olmasıyla sonuçlanan zincirleme bir reaksiyonu da tetikleyebilir.
Per Bak’a göre olaya matematiksel bir ifade verilebilir. Buna göre, verili büyüklükte bir çığın ortalama frekansı, bu büyüklükle üstel olarak ters orantılıdır. Per Bak aynı zamanda, zincirleme reaksiyonun bir nükleer patlamaya doğru geçiş yaptığı nokta olan plutonyumun kritik kütlesinde olduğu gibi, “üstel” davranışın doğada son derece yaygın olduğuna dikkat çekiyor. Kritik-altı düzeyde, plutonyumdaki zincirleme reaksiyon sönerken, kritik-üstü bir kütle patlayacaktır. Benzer bir olay depremlerde görülebilir; burada, yerkabuğundaki bir fayın iki kenarında yer alan kayalar, kayarak kopmaya hazır oldukları bir noktaya ulaşırlar. Fay bir dizi küçük ve büyük kaymalar geçirir ki, bunlar, sonunda bir deprem halinde boşalan gerilmeyi bir süre için kritik noktada tutarlar.
Her ne kadar kaos teorisinin savunucuları bunun bilincinde değilmiş gibi görünüyorlarsa da, tüm bu örnekler, niceliğin niteliğe dönüşümü yasasının somut uygulamalarıdır. Hegel, küçük nicel değişimlerin belirli bir noktada nitel bir sıçramaya yol açtığı, nicel ilişkilerin düğümlü ölçü çizgisini* keşfetti. Normal açık hava basıncında 100°C’de kaynayan su örneği sık sık verilir. Sıcaklık kaynama noktasına yaklaşsa da, ısıdaki artış su moleküllerinin derhal birbirlerinden kopup ayrılmalarına sebep olmaz. Kaynama noktasına erişene kadar su hacmini korur ve moleküller arasındaki çekim nedeniyle su olarak kalır. Ne var ki, sıcaklıktaki sürekli değişim, moleküllerin hareketini arttırma etkisini doğurur. Atomlar arasındaki boşluk, çekim kuvvetinin molekülleri bir arada tutmakta yetersiz kaldığı noktaya kadar kademeli olarak artar. Tam 100°C’de, ısıdaki herhangi bir artış, moleküllerin buhar oluşturarak birbirlerinden kopmalarına sebep olur.
Aynı süreç ters olarak da görülebilir. Su 100°C’den 0°C’ye soğutulurken, kademeli olarak pelte ve jel kıvamından geçip, sonra katı hale varmaz. Isı çekildikçe, atomların hareketi, 0°C’de moleküllerin belirli bir kalıba –buz– hapsolduğu kritik noktaya ulaşıncaya kadar kademe kademe yavaşlar. Katı ile sıvı arasındaki fark herkes tarafından kolayca anlaşılır. Su, yıkama ve susuzluğu giderme gibi belirli amaçlar için kullanılabilirken buz kullanılamaz. Teknik olarak konuşacak olursak, farklılık, katıda atomların kristal bir yapı oluşturmalarıdır. Atomlar birbirinden uzak gelişigüzel konumlara sahip değildirler, kristalin bir yüzündeki atomların konumu diğer yüzdekiler tarafından belirlenir. Bu yüzden elimizi suyun içinde özgürce hareket ettirebilmekteyiz. Buna karşın buz bir katıdır ve direnç gösterir. İşte burada nicel değişimlerin birikiminden doğan nitel bir değişimi, bir hal değişimini tasvir ediyoruz. Bir su molekülü görece basit bir şeydir: atom fiziğinin iyi bilinen denklemleri uyarınca iki hidrojen atomuna bağlanan bir oksijen atomu. Ne var ki, bu moleküller çok sayıda bir araya geldiğinde, tek başlarına hiçbirinin sahip olmadığı bir özellik kazanırlar: sıvı olma özelliği. Bu özellik denklemlerden çıkmaz. Karmaşıklığın dilinde, sıvı olma özelliği bir “yeni gelişen” olgudur.
Örneğin bu su moleküllerini biraz soğutun; 32°F’ye gelindiğinde bunlar aniden birbirleri üzerine gelişigüzel yuvarlanmayı bırakırlar. Bunun yerine, kendilerini buz olarak bilinen düzenli kristal dizilime hapsederek bir “faz geçişine” uğrarlar. Ya da eğer tersini yapar ve sıvıyı ısıtırsanız, yuvarlanan bu aynı su molekülleri aniden koparak birbirlerinden ayrılır ve su buharına doğru bir faz geçişine uğrarlar. Hiçbir faz geçişi tek bir molekül için bir anlam ifade etmez.
“Faz geçişi” ibaresi ne eksik ne fazla nitel bir sıçramadır. Benzer süreçler, hava durumu, DNA molekülleri* ve zihnin kendisinde de görülebilir. Bu sıvı olma niteliği, bizim günlük deneyimimiz temelinde gayet iyi bilinir. Fizikte de sıvıların davranışı iyi anlaşılmıştır ve bir dereceye kadar mükemmelen öngörülebilmektedir. Akışkanların (gazlar ve sıvılar) hareket yasaları, iyi tanımlanmış ve öngörülebilir olan pürüzsüz laminer akış ile en iyi durumda yaklaşık olarak ifade edilebilen türbülanslı akış arasında açık biçimde ayrım yapar. Bir nehir rıhtımı etrafındaki suyun akışı, şayet hareket yavaşsa, normal akışkan denklemlerinden hassas biçimde öngörülebilir. Akış hızını arttırarak anafor ve girdaplara sebep olsak bile suyun davranışını öngörmek hâlâ mümkündür. Ama hız belirli bir noktanın ötesinde arttırılacak olursa, anaforların ne zaman oluşacağını öngörmek ya da suyun davranışı hakkında gerçekten herhangi bir şey söylemek imkânsız hale gelecektir. Suyun davranışı kaotik olmuştur.
Putataparosman
21-04-2008, 04:08
Vallahi okuyamadım ama şöyle bir göz gezdirdim su 100 derecede kaynar haklısın :P
Vallahi okuyamadım ama şöyle bir göz gezdirdim su 100 derecede kaynar haklısın :P
Dolfen'in yazısı bu yanıtınızı haketmiyor. Kimsenin yazılarını sizin anlayabileceğiniz düzeyde yazması gibi bir zorunluluğuda yok.
Sevgili dolfen;
Tebrikler. Bir solcunun anatomisi olmuş.:) Ama *acımasız olmamak gerek, solcular insanlıkla ilgisi olmayan fiillere maruz kaldılar (katliamlar, işkence, hapis, okullardan-işten atılmalar vs.) onlardan insanüstü davranmalarını beklemek haksızlık olur. Türkiye'de hemen her solcu yaşamının en az bir döneminde bunlara dayanmıştır, ya da dayanamamıştır, her birinin o yaşam kesiti büyük acılarla örülüdür. Kimseye dayanamadı diye kızmamak gerekir diye düşünüyorum.
Bunları eleştirmek kastıyla yazmadım. Sanki yeri geldi sizin yazınız bende birşeyleri çağrıştırdı, eklemek istedim.
Selamlar.
Putataparosman
21-04-2008, 15:06
Vallahi okuyamadım ama şöyle bir göz gezdirdim su 100 derecede kaynar haklısın :P
Dolfen'in yazısı bu yanıtınızı haketmiyor. Kimsenin yazılarını sizin anlayabileceğiniz düzeyde yazması gibi bir zorunluluğuda yok.
Sevgili dolfen;
Tebrikler. Bir solcunun anatomisi olmuş.:) Ama *acımasız olmamak gerek, solcular insanlıkla ilgisi olmayan fiillere maruz kaldılar (katliamlar, işkence, hapis, okullardan-işten atılmalar vs.) onlardan insanüstü davranmalarını beklemek haksızlık olur. Türkiye'de hemen her solcu yaşamının en az bir döneminde bunlara dayanmıştır, ya da dayanamamıştır, her birinin o yaşam kesiti büyük acılarla örülüdür. Kimseye dayanamadı diye kızmamak gerekir diye düşünüyorum.
Bunları eleştirmek kastıyla yazmadım. Sanki yeri geldi sizin yazınız bende birşeyleri çağrıştırdı, eklemek istedim.
Selamlar. *Bencede hak etmiyor haklısın malum mesaj saatine dikkat edersen 4.08de yazabileceğim anca buydu. Ayrıca yazmış olduğum şey *"Ben anlamadım değil" "Off çok uzun olmuş" imasıydı. Okuyunca da anlışıldığı üzere ilk mesajın diğer iki mesajla alakası yok. Yazar, ilk mesajda bireyselcilik ve sürüden ayrı olmanın farklarından-zorluklarından bahsetmiş fakat ikinci ve üçüncü mesajda bilimsel verilere dayalı birazda fonda fen dersi esintisi yaratarak hoş bir anlatım yapmıştır cevap c seçeneğidir. Anlaşılmıştır umarım..
İlk yoruma ve başlığa katılmıyorum. Çünkü rahatsız edici bir üslup ile "ey hitapsız (yani kitapsız!) denmek suretiyle kendi muhafazakarlığından hareketle kitapsızlık yani inançsızlık; sanki bencilliğin yani mutlak *bireyselliğin bir yansımasıymış gibi sunularak haksızlık yapılmış. Kaldı ki kişinin ideolojik inançlarını yitirmiş olması Marksizmin nesnel eleştirisi olarak da sunulamaz. Dahası marksizme güvenip sonra onun proleter diktatoryasını anarşist bakış açısıyla eleştirmek de anarşizmin başarısı marksizmin başarısızlığının somut bir nesnel kanıtı sayılmaz; yorum ve bakış açısı farkıdır.
Sonrasında öne sürülen kanıtlara nitel sıçrama,biyolojik çeşitlilik, kelebek etkisi ve kaos teorisi arasındaki bağlar açısından katılıyorum, hatta evrim ve Marksizm konusunda benim de buna benzer bir yazım mevcuttur. Ancak Hegel in diyalektiği öznel idealizme kayarak doğa ötesi mutlak kavramlar yaratmaya yöneldiğinden bu noktada Marks ın Hegel in diyalektiği baş aşağı durur" dediği sözüne de katılmaktayım.
Son olarak da yazarın imzasını referans kabul ederek son söylediklerine katılıyorum, öncekiler onları yalanlasa da.
evrensel-insan
22-04-2008, 05:59
Saygideger arkadaslar;
Buradaki hitap, "seni tanimliyacak bir tanim bulamadim."temellidir.Bence ,vatandasliktan, birey olma gecisinin verdigi bir serzenistir.
Ayrica bu gecisin verdigi karmasanin dile getirilisidir.Cok samimi ve icten bir yazidir.Ayni zamanda, dogal gelen bu degisimin yeteri kadar bilince cikmamis olmasidir.
Hem bir ozelestiri, hem de bir ic dokmedir.Nicelik-sayi, nitelik kalitedir.Yani fizikten ziyade dusunceye vurgu yapmistir.
Ayrica icinde bulundugu durumu bilimsel bir temele oturtmaya calismistir.Bura da hem caresizlik hemde careye yonelme icicedir.hem kendinle hesaplasma, hemde baskalarini uyariyi dile getirmistir. En onemlisi pasifist bir icekapanikligi degil; aktif bir disadonuklugu gostermistir.
Ben sahsim adina arkadasimizi boyle bir yazi dile getirdigi icin kutlarim.
Saygilarimla;
evrensel-insan
fourfourtwo
17-06-2008, 11:58
çok duygulandım yazıyı okuyunca..gözlerimden 2 damla yaş aktı.. biri başlığı açana gitti, biride yerçekime kapılarak sellere karıştı..:)
antropocentrism
24-06-2008, 02:33
bu kardeşimiz uçmuş sanırım. gel ben seni bizim orda psikiyatr lar var onlara götürüyüm iyi gelir .. :) Hocam sen buralarda harcanıyorsun . sen en iyisi avrupaya , italya , fransa felan oralara git. Ben bile anlayamadım seni , diğerleri hiç anlamaz.Boşa harcanırsın buralarda. :)
gozeneli
24-06-2008, 16:11
Dolfen'in yazdıgını anlamayanlar bundan 1400 küsür yıl önce yazılan kitabı çok iyi anlıyorlar.
Demek ki bunların söz dagarcığı kısıtlı.
fourfourtwo, antropocentrism
Bakın arkadaşlar fikriniz varsa yazın, yoksa okuyun, siz anlamıyorsunuz diye fizik, kimya ortadan kalkacak değil ya.
Hiç merak etmeyin saçmalayanların yazısıda kaldırılıyor. Özelliklede forum kirliliği yaratanların.
Selamlar.