PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Neden mitoloji?


Felâsife
25-11-2018, 15:50
Mitoloji; karşılaştırarak anlatıldığında, içerdiği öyküler bakımından, bu dünyada yalnız olmadığımızı, başımıza gelen şeylerin ilk kez bizim başımıza gelmediğini, insanoğlunun doğadaki yerini ve bu yerden yola çıkarak bir arada yaşamın nasıl da kolayca mümkün olacağını gösteren müthiş bir silahtır.

Bizim nesil çok değişik bir zaman diliminde geldi dünyaya, bir taraftan akıl almaz teknolojik gelişmeler – uzay çağı, diğer taraftan her türlü baskı, savaş, vahşet ve vicdansızlık, ilkel insan dürtülerinden daha da geride bir benlik. Geçenlerde sosyal medyada şöyle bir ifadeye denk gelmiştim; "Bu nesil, uzaylı istilası hariç her şeyi gördü". Hay böyle şansa…

Anlam veremediğimiz bu karmaşanın, bunca olayın, bunca kötülüğün-hadi adını cilalayıp da koyalım- bu keşmekeşin, ilk defa bizim başımıza geldiğini düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Tarih boyunca birçok uygarlık nasibini aldı barbarlıktan, varlık içinde yokluktan, tüm değerlerin dibe vurmasından. Hatta onlar da adını koydular "kaos"; hani uzaktan bakınca hareketsiz, sonsuz bir boşluk. Ancak yakınlaştıkça fark ettiğiniz inanılmaz bir devinim ve çarpışma. Merak etmeyin, yılgınlığa düşmeyin sakın. İşte bu devinim ve çarpışma başlatacaktır yeniden yaşamı. Nerden mi biliyorum?

Hesiodos'un sözleri çınlıyor kulaklarımda. " Her şeyden önce Khaos vardı, sonra buradan Gaia (Toprak Ana), ölüler ülkesinin en derin yeri Tartaros, sonra Eros (Aşk) sonra yeraltı ve yeryüzü karanlıkları Erebos ve Nyks doğdu".

Şimdi elimizdekileri sayalım; Kaosumuz mevcut evelallah, "ölüler ülkesinin en derin yeri" diye Google'a yazsak koordinatları bile çıkar, e yeryüzümüz de zaten yeraltı dünyamız gibi karanlık, aşktan da hiç vazgeçmediğimizi düşününce geriye bir tek Toprak Ana kalıyor. Demek ki yaşamı yeniden kurmak için toprağımıza sahip çıkmakla başlayacağız her şeye.

Bundan sonra yapılacakları anlatmak üzere eskilerin başka sözlerine, başka öykülerine de kulak verelim ve bu mecrada yazılarımıza "ilk sözden" başlayalım. Neden mitoloji ya da dilimizdeki enfes karşılığı ile neden söylence?

Mitoloji; karşılaştırarak anlatıldığında, içerdiği öyküler bakımından, bu dünyada yalnız olmadığımızı, başımıza gelen şeylerin ilk kez bizim başımıza gelmediğini, insanoğlunun doğadaki yerini ve bu yerden yola çıkarak bir arada yaşamın nasıl da kolayca mümkün olacağını gösteren müthiş bir silahtır.

İnsan bilmediği şeyden korkar ve akabinde saklanır ya da saldırganlaşır. Ama söylence, yapısı gereği buna karşı durur. Söylence, bilinmeze anlam bulma çabasıdır, bulduğu zaman da diğerlerine anlatmaktan çekinmez, hızla anonimleşerek herkesi bu bilgiye çağırır. Önce korkuyu ve öfkeyi birbirinden ayırır, sonra "Korkmak normaldir diye seslenir insana öfke de normalidir" diye ekler. Ama korkunun ve öfkenin sürdürülmesine, kalıcı hale gelmesine müsaade etmez.
Kimi zaman toplumu şekillendirmek amacıyla yöneticiler tarafından da öyküler oluşturulur, biçimlendirilmiş kahramanlar piyasaya sürülür, ibret olsun diye parmakların uzun uzun sallandığı, sakın ha! denildiği, tanrısal cezalar doldurur dünyayı. Ancak söylence buna da müsaade etmez, hemen bir açığını bulur bu sipariş öykülerin; kahramanın şeklini bozar, suçluyu suçundan ayırır hemen, insanlığını çıkarır ön plana ve öyküyü yeni baştan kurgulayıp gerisin geriye yollar muktedire, çünkü halkın söyleyecek sözü vardır ve bu onlarınkinden oldukça farklıdır.

Tüm uygarlıklar için mitoloji, dinsel inanışlar, edebiyat ve sanat kavramları ile iç içe geçmiş söylenceler bütünüdür. Nerden bulsak bunları acaba? Prehistorik dönem mağara resimleri ve idoller, Mezopotamya, Mısır ve Anadolu Kültürlerinde tabletler mi kaynak olsa bize? Yoksa Yunan ve Roma destanları, şiirler, komedya ve tragedyalar mı okusak? Seramik veya duvar yüzeylerinde betimlenmiş resimlerden, mozaiklerden, tüm heybetiyle karşımızda duran heykel ve kabartmalardan mı beslensek? Meryem Ana ile oturup Aziz Paulos'un mektuplarına cevap mı yazsak? Şahmeran'dan kaçarken Keloğlanı da alıp Demirci Kawa'nın işliğine mi gitsek? Nasıl yapsak da konu olarak gittikçe çeşitlensek ve gittikçe zenginleşsek?

Öncelikle, evrenin yaradılışını alalım önümüze. Sonra sırasıyla evrenin düzenlenmesi ve insanın yaradılışını konu alan söylencelere bakalım. Tanrıların yaşamı, birbirleri ve insanlarla olan mücadeleleri nasıl da korkutucu? Halk kahramanlarını biliyoruz da suçluları çıkarmak lazım şimdi saklandıkları delikten. İşte size kral ve hanedan soyları, gerçekdışı yaratıkları, doğal felaketler ve doğaüstü olayları ile karmakarışık bir dünya. Daha da karıştırmak lazımsa biraz sarhoşluk, bolca aşk, eh utanmayalım biraz da sevişmek ekleyelim. Biz ne yaparsak yapalım bakın öfke ve nefret el ele kendiliğinden geliverdi yanımıza. Aç gözlülük zaten biz gelmeden buradaymış, pörtlek pörtlek bakarak kapıda karşıladı bizi. Işığı da açık unutmuşuz, savaş ve açlık bir ellerinde kılıç diğerinde kalkan, mideleri guruldayarak doluştular aramıza. Eyvah en kötüsü de geldi sonunda; hem de güzel bir kadın kılığında "öç hanım" namı diğer intikam.

Acilen bir araya gelmemiz lazım. Biriniz sevgiyi getirsin gelirken, hem de böle böle, çoğalta çoğalta getirsin. Bir diğeriniz insanın emeğini ve sanatını, öteki de onurunu şak diye koysun masaya. Cesaret ve umut burada bekleyedursun, bir başkası da çocukları alıp gelsin, gelsin de paylaştırıversin gülümseyen çocuklar, masada topladığımız her bir şeyi tastamam aramızda.

Şimdi kendi hikâyemizi kendi sözümüzle anlatma sırası bizde. Söylencemiz başlasın…
Selim Martin - Akademisyen - BirGün

Felâsife
25-11-2018, 15:55
Olympos Demokrasisi

Zeus, dünyayı güçlü kardeşlerine pay ettikten sonra, muasır medeniyetlerin seviyesine ulaşmak için-Baş Tanrı payesine de sığınarak-Olympos'ta "Başkanlık Sistemini" ilan etti. Hemen kötü düşünmeyin canım, bu sayede her şey, bürokrasinin o eski, paslı çarklarına sıkışmadan hızlıca halloluverecekti

Birinci yazımızda sormuştuk "Neden Mitoloji" diye ve ardından hemen inmiştik eski söylencelerin derinliklerine. Şimdi bıraktığımız yerden bakalım "Khaos" neyler? Neylerse güzel eyler.

Demiştik ki "Her şeyden önce Khaos vardı, sonra buradan Toprak Ana, ölüler ülkesinin en derin yeri, sonra Aşk, sonra yeraltı ve yeryüzü karanlıkları doğdu" diye. Sonrasında Toprak Ana kendi kendine doğurdu Uranos'u (Gök), Pontos'u (Denizler) ve Dağları. Ardından hepsi birleşerek çoğaldılar ve yaşadığımız dünyayı tanrısal varlıklarla (Titanlar) doldurdular. Ataerkil düzene yeni başladık diye acemi sanmayın bizi, ilk doğan erkek çocuğu başa geçirip devam ettirelim söylencemizi.

Uranos; olur da boşluğuna gelip biri iktidarı elinden almasın diye, bütün çocuklarını doğar doğmaz toprağa gömüyordu.

Fakat Toprak Ana bu duruma dayanamadı ve oğlu Kronos'a ak çelikten bir tırpan verdi. Bir gece Uranos sarmaya gelince eşini, oğlu babasını öldürüp geçiverdi onun yerine.

Kronos artık iktidarda ama aynı korkudan o da muzdarip, doğar doğmaz bütün çocuklarını yutuyordu. E bitmez bu anaların çilesi. Eşi, Kronos midesine indirsin diye, son oğlu Zeus'un yerine, bir taşı kundaklayıp verdi. Bu sayede Zeus, gizlice büyüyüp güçlendi ve titanlar dünyasının tüm ezilmiş ve dışlanmışları ile ittifak yapıp babasını tahtından ediverdi.

İpler artık Zeus'un elinde. Ne etmeli? Nasıl yapmalı da öncekilerin başına gelenlerden bir ders çıkartmalı. Ulu Zeus kendisinden hiç beklenmeyeni yapıp, şapkadan tavşanı çıkarıverdi. Seçkinler demokrasisini icat etti ve bu büyülü iktidarı kardeşleriyle, çocuklarıyla paylaşıverdi.

Paylaştı derken öyle eşitlik, liyakat gibi şeyler gelmesin aklınıza, basbayağı kura çektiler canım. Yazdılar isimleri bir kâğıda, attılar kesenin içine, haydi bakalım şansınıza ne gelirse. Tesadüf bu ya; görev torbasından Zeus çekti "Tanrıların Başı" yazan kâğıdı hemen arkasından da "gökyüzü" çıktı ona lojman torbasından. Poseidon ile Hades birlikte daldırdılar torbaya ellerini, biri vurup, düşürdü diğerinin elinden kâğıdı, öbürü asıldı sakallarına berikinin, derken "hala hoop tereyağlı ballı ekmek" ikisi de çekiştire çekiştire birer kâğıt çıkardılar torbadan. İhtiyar Poseidon'a düştü denizler ülkesi, evi de hemen yakında canım, Tenedos; yani bizim Bozcaada'da, dibinde denizin. Öyle işe gidip gelirken trafikti, yol masrafıydı falan yok anlayacağınız. İhtiyar ama hiç göstermeyen Hades'in ise "Yeraltı" çıktı bahtına torbadan, yanında da bonus "Ölüler Ülkesi". Yüzü düştü önce, hiç memnun değildi bu kuradan. Sonra aklına gelince her bir şey tastamam, ilkin bıyık altından pis bir gülümseme, istemsiz bir sırıtış, ardından besbelli bir kahkaha ile aldı görev kâğıdını eline ve koşarak gitti mesaideki ilk gününe. Ooh! Ne güzel olacak hayatım bundan sonra; zengin kaynaklarına rağmen Olymposlular beğenmez, pis bulurlar yer altını. Ne akrabalardan vakitsiz çıkıp gelen olur bundan sonra, ne de bir baltaya sap olamayıp torpil bekleyenler. Ölüler zaten ekmek-su istemez, kavga-gürültü de çıkarmaz dışardaki insanlar gibi. Karışanım görüşenim olmadan, mutlu mesut yaşarım bundan sonra. Olympos'tan evi de taşımalı hemen, bir an önce kurtulmalı buralardan.

Zeus, dünyayı güçlü kardeşlerine pay ettikten sonra, muasır medeniyetlerin seviyesine ulaşmak için-Baş Tanrı payesine de sığınarak-Olympos'ta "Başkanlık Sistemini" ilan etti. Hemen kötü düşünmeyin canım, bu sayede her şey, bürokrasinin o eski, paslı çarklarına sıkışmadan hızlıca halloluverecekti. Mühür artık tastamam Zeus'ta, çekti kâğıdı önüne, e paylaşmayı da seviyor malum, başladı bu fani işlerini yönetecek görevlileri birer birer atamaya.

"Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır" deyip Hera'yı kendine eş olarak aldı ve doğum işlerini yürütmek üzere "özel hastane" açmayı ona bıraktı. Ardından, "Ekmek" lazım dedi önce. Demeter'e seslendi. Sen bak bu bereket işlerine, hem hanımdan gizli sevişiyoruz, kızımız da yolda, doğunca o da yardım eder sana bu kutsal görevinde, diye ekledi.

Sonra "Aile" dedi, önemli. Buyurdu ki; kız kardeşim Hestia sorumlu olsun aileden, kutsal ateşi ve ocağı korusun dikkatlice. Sevmek-sevişmek işleri için, hiç düşünmeden Aphrodite'nin evraklarına da mührü basıverdi. Zaten Aşk (Eros) ve Arzu (Himeros) çoktan takılmıştı Aphrodite'nin peşine. Bir oğlu var, Ares. Huysuz mu huysuz, bütün işi hır-gür ve kavga; başından savmak için, tiksintiyle "Savaş" görevini ona verdi. Diğer oğlan Hermes ise doğuştan hırsız. Ama bir özelliği var, ayağı pek tez. Kime haber göndermek istese, hemen koşturuyor. Ölüler ülkesine gitmekten de hiç çekinmiyor. Onu da hırsızların, tüccarların ve habercilerin başına getiriverdi. Üçüncü oğlan Hephaistos, babasına da kardeşlerine de hiç benzemiyor, aldı çekici-örsü eline, büyük bir volkanın içine girip başladı sıcak lavları şekillendirmeye.

Böylece "Demirci Tanrı" unvanını alıverdi kendiliğinden. Sonra sırada kızı Athena var; aklı annesinden, gücü babasından almış. Strateji işlerinden de onu sorumlu yaptı hemen. Sonunda işler bitti zannedip evrakları temize çekince fark etti ki, ortada koskocaman bir boşluk kalmış. Sağına baktı, soluna baktı "gerçek yaşamı" düzenleyecek kimseyi bulamadı.

Hemen Hermes'i yollayıp menajerlere; bana şöyle bonservisi elinde, şampiyonlar ligi tecrübesi olan iki tanrı bulsunlar diye buyurdu. Onlar kim mi? E cevabı da bir başka yazımızda verelim ki söylencemiz devam etsin.
Viya Böyle!

-- \ ---

Karşıya geçmek

İnsanı bedeninden ayırdığımızda ruh kalır geriye diyor Platon; akıl, irade ve istek üçlüsünden oluşan bir ruh. Peki, kim söyleyecek bize öldüğümüzü? Kim rehberlik edecek ruhumuza?

Önceki yazıda, bonservisi elinde olan tanrıları anlatma sözü vermiştim biliyorum. Ancak, ölüler ülkesi hakkında o kadar çok soru geldi ki, en son ben de kendime sormak zorunda kaldım neden "Ölüler Ülkesi Yazıları" diye. Madem sordum, cevaplayayım müsaadenizle.

Cansız, yaşamayan ya da en bilindik şekliyle ölü; ömrün sonunu, bildiğimiz hayatın bitişini anlatır. Ya hayatımız bitmeden ölmüşsek? Ölüm, tüm bilinenlerin yanında, aslında, kişideki bilinç kaybını, açık bir keskinlikle anlatmaya yarayan sihirli kelimedir. Ölü; yemez, içmez, hiçbir şeyden tat almaz, olan biteni fark etmez, sevemez, üzülemez, elbette gülemez ve ağlayamaz. O zaman soralım, ölü başka kime denir? Hiç sevmediği biriyle evlenmek zorunda kalan ya da bir işte çalışmak zorunda olan; en sevdiklerini yitirmiş, ülkesinden, ailesinden kaçmak zorunda kalmış bir kişi ölüdür. Bir de tersinden bakalım; taze bir meyveyi dalından yememiş, masmavi denizlere bir kez olsun dalmamış, birine sımsıkı sarılıp, uzun uzun öpmemiş birisi de ölüdür. Ya elinde kılıç ile televizyon başında bekleyip, bir dizide fethedilen yerlere bayrak dikmek isteyen, ancak bunu hiçbir zaman yapamayacağının bile farkında olmayan, yokluk, dışlanmışlık ve yalnızlık içinde olduğu halde, kendisini dünyanın merkezinde sanan, gerçekle bağını koparmış kişi de ölü değil midir? İşte bu yüzden yaşadığımız yer bir ölüler ülkesidir. Ve yazılarımız -yukarıdaki nedenlerden hangisi yüzünden ölmüş olursa olsun bizim olan- ölülerimizi kurtarmak üzerinedir.

Yılgınlık yok, ilk kez ölmedi ki bu coğrafya. Yukarıya çıkmak için en dibe vurmak lazım diyenleriniz olabilir. Vuralım vurmasına da önce elimizdeki diğer seçenekleri bir deneyelim. En iyisi mi biz, kendimizinkini tanımak ve anlamak için şimdi söylencenin daha da derinlerine inelim ve sol elimizde birer meşale ile ayak basalım başkalarının ölülerinin ülkelerine.

Neresidir "Ölüler Ülkesi"? Bilinenin aksine, cennet-cehennem ikilisi sadece tek tanrılı dinlerde karşımıza çıkmaz. Birçok kültürde "ruhun ebedi mekânı", aynı anda hem iyiyi hem de kötüyü barındıran, kimi zaman korkutucu kimi zaman da arzulanan, fiziki bir yer olarak tasvir edilir. Işığı kuvvetli bir meşaleyi tutalım Platon'un sözlerine ki bu sözler kendisinden önceki bilinenleri kurallı bir öğreti haline getirmiştir; "Ölenler götürüldükleri yere vardıklarında, saygın ve kutsal bir yaşam sürmüş olsunlar ya da olmasınlar, öncelikle yargılanacaklardır. Orada oturacak ve orada arınacaklardır. Yapmış oldukları kötülüklerden günahlarının bedelini ödeyerek kurtulacak, iyilikleri için de layık oldukları ölçüde ödüllendirileceklerdir. Kabahatlerinin büyüklüğünden dolayı düzelmeyecekleri düşünülenlerin payınaysa bir daha asla çıkamayacakları Tartaros'a atılmak düşecektir."

Herkes, öteki dünyada olacakların, bu dünyada yaptıklarımıza göre değişeceğini söylüyor bizlere. Varsın olsun diyelim. Diyelim de nasıl geçeceğiz öteki dünyaya? Tut kardeşim elindeki meşaleyi geldiğimiz yöne, nerden gelmiştik ki buraya? Kimse sağına soluna bakmadı mı gelirken? E o zaman açalım mitolojik navigasyonumuzu, dikkatle bakalım ölüler ülkesine giden yolların birkaç tanesine.

İnsanı bedeninden ayırdığımızda ruh kalır geriye diyor Platon; akıl, irade ve istek üçlüsünden oluşan bir ruh. Peki, kim söyleyecek bize öldüğümüzü? Kim rehberlik edecek ruhumuza? Eğer Zeus'a inanan birisi olsaydım, Thanatos ebeleyecekti beni -öldün sen çık- diye, sonra ise Azrail demişiz onun adına. Ölseydim eğer M.Ö. 5. yüzyıl civarında, Hermes alıp götürecekti beni en son sınıra, "Styiks Nehri'ne". Ne de korkutucu kolları vardır onun; "Lethe" Unutuş ırmağı, "Akheron" Keder ırmağı, "Aornis" Issız ırmak, suları buz "Kokytos" Ağıt ırmağı ve kaynayan "Pyriphlegethon". Hangisinden geçirir beni acaba kayıkçı Kharon? Ücreti de peşin istiyor haspam, neymiş efendim Obolos'u ödemeden kayığa falan binemezmişim. Arkadaşım ya para olmasaydı yanımda? Böyle iş mi olur, şikâyet edeceğim sizi diye haykırırken, tek tanrılı, imarı ve toplu ulaşımı seven, dinler yetişti imdadıma. Hemen bir köprü yapıldı fokurdayan cehennem üzerine, "Sırat". Öyle tek başına geçemezsin üzerinden, önce kıyamet kopacak, tüm ölüler toplanacak. Günahların ve sevapların rehberlik edecek sana. Ücretine gelince; iktisatçılar ön ödemeli sistem diyorlar, yaşarken kestiğin hayvanlara binerek geçeceksin köprüden. E kefenin cebi yok, yanına para alma derdine son.

İçerisi çok kalabalık. Bakın, bu kurnazlığı ile ünlü Sisyphos değil mi? Ne konuşuyor öyle ölülerin tutsak kraliçesiyle? Şu, elinde kendi icadı bir dinamit çubuğu tutan Alfred Nobel galiba. Ona "Nobel" verilmedi tabi. İşte Süleyman Efendi, duvara el yazısı ile "mısra i meşhurunu" yazmakla meşgul. Demek iyiler ve kötüler bir arada. İçinden mantar şeklinde bir bulut yükselen çukurda görebilirsiniz Truman'ı, Hitler'i, Saddam'ı, Bosna Kasabı'nı ve Monsanto'nun sahiplerini. Mis gibi de bir elma kokusu geliyor iyi mi? Gelmişken, mevsimleri sorayım diye Persephone'ye dönünce fark ettim Sisyphos'un ortadan kaybolduğunu. Herkes çukurun yanına toplanınca tüymüş olsa gerek. Demek ki buradan çıkmanın bir yolunu o da bulmuş. Takılın peşime dönüyoruz. Burada öğrendiklerimizi anlatmak gerek kendi ölülerimize. Belki yaşarken koruduğumuz hayvanlar sayesinde çıkarız bu cendereden belki de buradan geri dönebilenlerin öyküleri sayesinde. O zaman söylencemiz devam etsin ve dönüş öyküleri yazılmak için sıraya girsin.
Viya Böyle!
Selim Martin - Akademisyen - BirGün

Devam edecek ...

Felâsife
27-11-2018, 02:23
İbret almayan kalmasın
Kimse ilişmez bir daha Sisyphos'a, ama ismi yazılmıştır tabii ki kara kaplı deftere. Vadesi dolup da kendiliğinden gittiği zaman ölüler ülkesine, yüksek bir tepenin doruğuna çıkarsın diye, bir kaya verirler eline. Kaya, yerine koyar koymaz yuvarlanıverir tepeden aşağı gerisin geriye. İşin yoksa in, tekrar çıkart

Hepimizin aklında kalmıştır ibretlik öyküler değil mi? Özellikle de büyüklerimizin anlattığı, sonunu ‘yaa' diyerek bitirdikleri, ders çıkarmamızın beklendiği kötü senaryolar. Bir de her zaman etrafımızda olan, ama nedense hiç tanımadığımız kişilerin başından geçerdi bu olaylar; "bizim eski mahalleden üst komşunun küçük oğlu", hadi canım sen de. Şimdi bildiğiniz bütün öyküleri koyun bir kenara, size ibret verici mitleri, bu mitleri yazanları, bu mitlerden ders çıkartmak yerine, miti değiştirip sahiplerine iade edenlerden birisini, ibret içindeki ibreti anlatayım.

Bu öyküler tipik "parmak sallamaktır" aslında. Sakın ha! demektir. Bırak bana karşı gelmeyi, hoşuma gitmeyen şeyler bile yaparsan seni cezalandırırım demektir. Fakat içinde bariz korku barındırır, hem de tehdit edenin korkusunu. Muktedir, muhatabının direk yüzüne söylemez, söyleyemez içinden geçenleri, lafı da dolandırır ha dolandırır. Başkasından örnek verir, özellikle de daha büyüklerden, daha ululardan, mümkünse tanrılardan. O lafı dolandıradursun, halk, alır bu sert öyküyü, önce göğsünde yumuşatır, sonra yere indirir, içine biraz mizah, biraz kurnazlık katar, yollar gerisin geriye. Gool! Yok öyle yağma efendi, halkım ben, sende iki göz var bende milyonlarca, senin kolun uzunsa benimkisi çok güçlü, sen okumayı daha yeni öğrendin, bak bende kaç dil var. Yemezler. Haydi bakalım başlıyoruz anlatmaya, ibret almayan kalmasın.

Malum Zeus'umuz çapkın, sürekli birilerinin peşinde. Baş Tanrı ya, hayır cevabını da kabul etmiyor. Bir gün gene göz koyar bir güzele, Irmak Tanrısı Asapos'un kızına. Kız hayır deyince de tutar kolundan kaçırır ve Korinth kentinden geçerlerken Sisyphos onları görür. Sisyphos canım, hani geçenlerde ölüler ülkesinden kaşla göz arasında kaçıp kaybolan Sisyphos. Bizimki kentin kralı, hem kurnaz hem başarılı bir kral. Ama büyük bir derdi var, kentin suyu çok az, halk kuraklık yüzünden zor durumda. Neyse efendim, Sisyphos gördü ya bunları, Irmak Tanrısı kızını aramaya çıkınca, kentten bir su kaynağı çıkartması karşılığında, söyler yerlerini bir güzel. O da Zeus'u basıp kızını kurtarır. Öfkeden deliye dönen Zeus, gönderir Thanatos'u, tez zamanda Sisyphos'un canının alınmasını emreder. Öykü de burada biter. Bizler de hemen ders çıkartırız; senden büyükler ne isterse yaparlar, sen karışma, görmezden gel, yoksa başına kötü şeyler gelir. Oldu mu? Efendim duyamadım? Yüksek sesle lütfen. Olmadı tabii ki. Olmaz, bu öykü de burada bitmez.

Bizim kurnaz Sisyphos, başına gelecekleri bildiği için bir güzel saklanır, Thanatos gelince atlar üstüne, sımsıkı bağlar kollarından, paketleyip bırakır bir çalının dibine. Ancak uzun süre kimse ölmeyince Zeus anlar durumu, gönderir Hermes'i, kurtarır ölüm meleğini bırakıldığı yerden. E Thanatos devlet memuru, bilirsiniz o ortada yokken yerine bakan olmaz, işler yığılmış onu beklemektedir. Başlar hızlıca canını almaya vadesi gelenlerin. Sisyphos bakar etrafta gene ölümler başladı, sıranın ona geleceğini anlar, koşar karısının yanına. Karıcım kulağını dört aç beni iyi dinle; ölümüm yakın fakat ben ölünce bedenimi olduğu yerde bırak, ne cenaze töreni yap ne de arkamdan bir damla gözyaşı dök, vur patlasın, çal oynasın keyfine bak der ve karısına yemin ettirir. Birazdan yetişir Thanatos alır oracıkta canını bizimkinin, Hermes ruhu alıp yanına, tez elden götürür onu ölüler ülkesine. Tüm tanrılar rahat bir nefes alırlar. Sizi gidi okuyucu sizi, buradan görüyorum gülümsediğinizi, tahmin ettiniz değil mi birazdan olacakları?

Sisyphos, ölüler ülkesine varır varmaz soluğu Persephone'nin yanında alır; ölüler ülkesinin tutsak kraliçesinin yanında. Başlar yakınmaya karısından, cesedimi bile bıraktı yerlerde böyle kadın mı olur? Bir damla gözyaşı bile dökmedi arkamdan. Hem yemin bozanlar ile ailesinden birisini öldürenlere bile cenaze töreni yapılırken, benim gibi bir kralın cesedini hayvanlar yesin olur mu? Sızlatır içini tutsak kraliçenin, bu sebeple; kendi cenazesini kaldırmak ve karısına esaslı bir ders vermek üzere, Sisyphos'un ölüler ülkesinden geri dönmesine izin verirler.

Zeus bile bu kurnazlığa şaşar, zekâ karşısında ikinci kez mağlup olmuştur. Kimse ilişmez bir daha Sisyphos'a, ama ismi yazılmıştır tabii ki kara kaplı deftere. Vadesi dolup da kendiliğinden gittiği zaman ölüler ülkesine, yüksek bir tepenin doruğuna çıkarsın diye, bir kaya verirler eline. Kaya, yerine koyar koymaz yuvarlanıverir tepeden aşağı gerisin geriye. İşin yoksa in, tekrar çıkart. Anlayacağınız, yine bir yolunu bulup da ölümden kurtulmasın diye, onu sürekli meşgul edecek sonsuz bir cezaya çarptırırlar kurnaz kralımızı. Aman canım üzülecek bir şey yok, esir düştü bizimkisi düşmesine ama teslim olmadı ya en azından. Albert Camus'a bırakalım şimdi sözü, "İnsan onuru; dış etkenlerin anlamsızlığına, koşulların kaçınılmaz baskısına karşın, zorunlu olan yükü, bile bile taşımaktır ve Sisyphos bu korkunç işkenceden zevk duyar, bilincin verdiği sevinçle, umutsuzluğun mutluluğuna erişebilir. Sisyphos böylece, anlamsızlığı akıl ve bilinç gücüyle yenen, insan kahraman olarak karşımıza dikilir. Tanrı, ne yaparsa yapsın onu yenememiştir." Şimdi de biz diyelim, yaa!

Size bir de suçu saz çalmak olan birisinin hikâyesini anlatmak isterim. Yok canım, Bahtiyar'ı kastetmiyorum. Ondan daha eski bir öykü. Yoksa daha yeni miydi? Neyse, öykü biraz uzun, kısmetse bir başka sefere. Söylencemiz sürecek.
Viya Böyle!
Selim Martin - Akademisyen - BirGün

Devam edecek ...

Neva
27-11-2018, 03:56
Takip ediyorum guzel bir yazi dizisi,ekledigin icin tesekkurler sevgili Felasife.

Felâsife
27-11-2018, 04:25
Rica ederim, bende takipteyim bu güzel yazı dizisini. Böyle güzel anlatımları her zaman nerede bulacağız.

Selim Martin 'in kalemine sağlık.

ForumKirpisi
28-11-2018, 18:17
Tüm milletlerin kardeş olduğunun ispatıdır mitoloji. Bu bakımdan çok önemlidir.

Bugün mitolojiyi bazı milletler ırkçılıklarını pekiştirmek için kullanıyor. Fakat:
Sümer'de Türk izleri görürsünüz Türkler Sümerdi dersiniz, Yunanda Sümer izleri görürsünüz, Yunanlar Sümerdi dersiniz,
Mısırda Yunan izleri görürsünüz, Mısırlar Yunandı dersiniz. Babilde, Akad, Asur, Nordik, Norman, İskoç, Irish, Arami, Rustik.
Bırakın Avrasyayı, Amerika'da da aynı mitolojinin izlerini görürsünüz.

Sonra bakarsınız ki aslında herkes birbiriyle bir şeyler paylaşmış.
Tüm dünya insanları aynı kültürü paylaşmıştır.

Ben dil üzerine yaptığım amatör araştırmalar sonucu, etimolojik olarak Ermenice, Türkçe, Yunanca, İngilizce, Almanca dillerinin
benzerliklerini gördüm. Zaten ural-altay hiç bahsetmiyorum. Dincilik, bağnazcılık, ırkçılık aynı kökenleri paylaşan bağnazlıklardır.
Güney Amerika'da bulunan taş desenleriyle, Çin'de bulunanlar benzerlik gösterir. Moğolistan'da bulunanlarla İsveç'te bulunanlar.

Felâsife
28-11-2018, 23:09
Benden sonrası tufan
Belki kaptan köşkü uzun süredir işgal altında diye kendimize bir kaptan yetiştiremedik ama hepimiz doğuştan gemiciyiz, her birimiz ayrı ayrı ne fırtınalar atlattık. Evelallah üstesinden geliriz bu tufanın.

Bir ibret yazısı yazayım dedim, ibret almayan kalmasın dedim, bu kadar çabuk etki edeceğini ben bile düşünemedim. Suçu saz çalmak olan arkadaşı yazacaktım ama bir baktım herkes ibretini almış, ölüler ülkemiz kaynıyor ha kaynıyor. Gök yarılmış, sağanak, tipi, tsunami, hortum, ne ararsan var. Diyorlar ki tanrılar bize çok kızmış, hepimizi de cezalandıracaklarmış. E biz de boş durmayalım, bu tufandan nasıl çıkacağız, yeniden yaşamı nasıl kuracağız, onu anlatalım. Saz üstadımız kusura bakma seni biraz bekleteceğiz, ama sözümüz söz seni de gemiye almadan hiçbir yere gitmeyeceğiz.

"Her sabah nereye gittiğini bilmeden bir işe giden, her akşam nereden çıktığını bilmeden bir işten çıkan, sevmediği hayatı yaşayan, sevmediği işi yapan, sevmediği kişilerle yaşayan, kalabalıkların yüzünden yaşamaya karşı, ne bir sevgi, ne de bir sevgisizlik işareti olmadan gelip geçen, her akşam evinin dört duvarı arasına sanki bir mezara girermiş gibi giren, gecelerini bir sıkıntı yorganının altında yalnız ya da yanındaki yabancı gövdeyle geçiren; bütün ölü kentlerin, ölü doğmuş çocukları! Size bu ölü yaşamı hazırlayan egemen sınıfın varlığıdır ve bu acımasız oyunun varlığı siz izin verdiğiniz sürece sürecektir" der Maksim Gorki.
Bu acımasız oyunu bozmak için bir kulağınız Gorki'de kalsın, diğer kulağınızı bana verin, gözlerinizi de dört açın. Açtınız mı? Hah şimdi sizi büyük dedelerinizle tanıştıracağım.

Tufan öyküsünü eminim hepiniz bilirsiniz. Bu öyküden, tek tanrılı dinlerde Hz. Nuh; yaşamı yeniden kuran peygamberin adı ile bahsedilir. Yani Hz. Adem'den sonra insanlığın ikinci atası, en meşhur büyük dedeniz. Ya Sümerliler'de Ziusudra desem? Babil'de Utnapiştim, Mısır'da Naunet, Hindu'larda Manu, Çin'de Nuwa, Helen'de Deukalion vardı desem? Bunların hepsinin tufandan kurtulmak için gemi yaptığını söylesem ne dersiniz? Bayramı geçtik ama şimdi hepsini tek tek ziyaret edelim, ellerini öpelim, kendi tufanımızdan kurtulmak için yapacağımız gemiyi onların sözleri, tecrübeleri ile inşa edelim.

Tek tanrılı dinlerde rivayet odur ki, tanrı; insanların kötülüğünden, inançsızlığından, ahlaki çöküşünden dolayı sinirlenmiş ve insanlığı yok etmek adına büyük bir tufan göndermiştir. Bak suçlu biz olduk gene. Halbuki üçünü kenarda bırakıp eski ve sayıca daha kalabalık söylencelere bakarsak görürüz gerçeği. Esasında tanrılar arasında çıkan bir anlaşmazlık sebep olur tufana, her zamanki gibi muktedirler birbirlerine kızar, hınçlarını da insanoğlundan çıkarırlar. Fakat hemen her öyküde hem insandan yana olan bir ulu hem de bu cezayı hak etmeyen adil, dürüst bir insan kahraman vardır mutlaka. Gizlice haber verirler tufanın geleceğini kahramanımıza, o da oturup kocaman bir gemi yapmaya başlar. Sular yükselmeden bitirir gemisini ve içini yaşamı sürdürmek için çeşitli şeyler ile doldurmaya başlar.

İşte bütün dedelerimizin asırlarca çektiği en büyük iki sıkıntıya geldik; ilki gemiye alınacakları belirlemek, ikincisi insanın neslini devam ettirebilmek. Hepsi ayrı zamanlarda tek başlarına karar vermişler ya ortalık bence bundan karışmış. Kimi çoluk çocuk, hısım akraba doldururken gemiye, diğeri yok devekuşu başını toprağa gömüyor, başı gözükmüyor olmaz demiş, öbürü e bu maymunun kıçı açık asıl bu olmaz demiş, bir diğeri kurtlar sürü halinde geziyor daha birey olamamışlar valla ben bunlarla aynı gemiye binmem diye kıyamet koparmış, bir başkası yok bu sincap çok küçük ne işe yarar boş ver almayalım demiş, velhasıl olay buralara kadar gelmiş. Biz öyle yapmayacağız değil mi sevgili okuyucu? Arkamızdan sel gelirken dışarda kimseyi, hiçbir şeyi bırakmayacağız.

Büyük ve sağlam bir gemi inşa etmeli önce. Hem ambarı ve mutfağı hem de dümeni ve yelkeni doğru yere koymalı. Hiç karanlık yeri kalmamalı ama dengesi de iyi ayarlanmalı. Güverte dedin mi hepimizi alacak, kamaraları ferah, makine dairesi gıcır gıcır, karinası çelik gibi, bordası yakışıklı olmalı. Başta sintinesi olmak üzere her bir yeri pırıl pırıl temiz olmalı.

Haydi binelim içine. Yanınızda ne değişik şeyler getirdiniz kim bilir? İlkin sevgisini, saygısını, emeğini, bilgisini ve tecrübesini çıkartıp yığsın herkes ortaya. Acısı farklı ama acı çekmesi ortak olanlar bu başa, bunca zaman sizleri unuttum diyenler ile bunca zaman sizleri üzdüm diyenler yan yana otursun. Sıcaktan bunalanlar ile soğuktan tir tir titreyenler sarılsın birbirlerine. Yalnızlar kalabalık ailelere, kalabalığın gücüne sahipler de azınlıkta kalanlara iyice yanaşsın. Aynı dili konuşmayanların çocukları orta yere yerleşsin hemen, onların görevi çok, hem birbirlerine dil öğretecekler hem de yeni, ortak bir dil üretecekler. Sanatçılar ve tasarımcılar hiç oturmadan gemimizi ve ruhumuzu güzelleştirmeye başlasınlar hemen. Yaşlı veya yorgun, dinç veya genç fark etmez, herkes birbirinin engelini kaldırsın ortadan. Çok gezip çok görenler, küçük dünyasından bir kere bile dışarı çıkamamış olanların elinden tutup götürsün lombozlara veya küpeşteye ve anlatsınlar bu güzel dünyanın nasıl olup da sel altında kalmasına göz yumduğumuzu. Öğretmenlerin işi zor bu karma sınıfta, ama hemen geçmeliler ki kara tahtanın başına, eksiğimiz fazlamız olmasın birbirimizden.

Belki kaptan köşkü uzun süredir işgal altında diye kendimize bir kaptan yetiştiremedik ama hepimiz doğuştan gemiciyiz, her birimiz ayrı ayrı ne fırtınalar atlattık. Evelallah üstesinden geliriz bu tufanın. Bak sular yükseliyor, gemimiz harekete geçti.
Viya Böyle!
Selim Martin - Akademisyen - BirGün

Devam edecek ...

ForumKirpisi
28-11-2018, 23:24
Bu Nuh olayının bölgesel gerçekleştiği çok açık. Ama hintlerin manu'su adem'in dengi değil mi? niye nuh karşılığı gibi bahsetmiş yoksa ben mi yanlış anladım. manu benim bildiğim isa ile birebir özelliklere sahip.

Felâsife
28-11-2018, 23:48
"Bunların hepsinin tufandan kurtulmak için gemi yaptığını söylesem ne dersiniz?" dediğine göre yanlış anlamamışsınız, Manu, Adem'in dengi midir orasını bilmiyorum.
Tabii bu tufanlara dair henüz fiziksel bir bulguda duyulmadı, ama görünüşe göre her millette de bu mit varmış, bölgesel olsa gemiye hayvan filan doldurmakta çok gereksiz bir şey.
Geriye kalan ya bu tufan hiç olmadı, ya da başka bir tarafta oldu, rüyalarda mesela.

ForumKirpisi
29-11-2018, 00:11
hocam bir yunan adasının uç bir yarı var orasının şelale olduğu söyleniyor. bazı gariplikler var, mesela troya kentinde yapılar ve toprak deniz kabuklarıyla dolu olmasına rağmen deniz çok uzakta kalmış.
sular çekilmiş. fırat nehrinin ve suriyenin içine kadar giden göllerin de böyle şekillendiği söyleniyor.
baya hararetli tartışmalar olmuştu bu konuyla ilgili yeni bulgular var.

Basra ve çevresinde olduğu söyleniyor (tüm dillerde benzer kelimedir).
M.Ö. 8-7000 gibi bir tarih veriyorlar.

ForumKirpisi
29-11-2018, 00:14
Unutmadan basra körfezinin akdenizle birleştiği söyleniyor önceden.

Felâsife
29-11-2018, 00:30
Basra ve çevresinde olduğu söyleniyor (tüm dillerde benzer kelimedir).
M.Ö. 8-7000 gibi bir tarih veriyorlar.
Dinamik bir dünyada yaşıyoruz aslında, her an her şey olabiliyor, ben pek şaşırmıyorum ama insanlar görmek istedikleri şeyleri görmek istiyorlarsa da, zorla olsada görürler. :biggrin1:

Bu gün çöl denilen yerler, geçmişte denizmişler mesela, hatta oralarda deniz fosilleri çıkartıyorlar, ama tabii bunlarda tarih hayli eski, tufan ise bam başka bir şey, biraz yağmur yağdıysa, bu Tanrıların cezası olmuş çıkmıştır. :biggrin1:
Örneğin Şamanik toplumlar yıldırımdan filan çok korkarlar, doğa olayları geçmişte oldukça etkiliydi insanlar için.
Eğer birinin evine yıldırım düşse, o kişi ailesiyle toplumdan atılır vs.

Buna göre hikayeleri olması da çok normal, bizde ceviz gibi dolu yağsa bile bir anlamı yok, sadece haberlerde 30sn. bir görüntü, vah tüh o kadar, geçmişte böyle değilmiş.
Daha bir doğa ile iç içe oldukları için, her bir damla anlamlıymış.

Sevgiler

ForumKirpisi
29-11-2018, 00:41
Dinamik bir dünyada yaşıyoruz aslında, her an her şey olabiliyor, ben pek şaşırmıyorum ama insanlar görmek istedikleri şeyleri görmek istiyorlarsa da, zorla olsada görürler. :biggrin1:

Bu gün çöl denilen yerler, geçmişte denizmişler mesela, hatta oralarda deniz fosilleri çıkartıyorlar, ama tabii bunlarda tarih hayli eski, tufan ise bam başka bir şey, biraz yağmur yağdıysa, bu Tanrıların cezası olmuş çıkmıştır. :biggrin1:
Örneğin Şamanik toplumlar yıldırımdan filan çok korkarlar, doğa olayları geçmişte oldukça etkiliydi insanlar için.
Eğer birinin evine yıldırım düşse, o kişi ailesiyle toplumdan atılır vs.

Buna göre hikayeleri olması da çok normal, bizde ceviz gibi dolu yağsa bile bir anlamı yok, sadece haberlerde 30sn. bir görüntü, vah tüh o kadar, geçmişte böyle değilmiş.
Daha bir doğa ile iç içe oldukları için, her bir damla anlamlıymış.

Sevgiler

Google mapstan bakıyorum Basra'dan Suriyeye kadar su yolları var. Basra körfezi hem Hazar hem Akdeniz'e bağlanıyormuş. İkisinde de su yolları var. (bu su yolları son 100 yılda bile daha kurak hale gelmiş). Ayrıca kızıldeniz boylu boyunca Afrikayı oradan ayırıyormuş. Kızıldeniz dendiği gibi Musanın asasıyla değil tufandan sonra çekilip insanlara geçit vermiş olabilir. Ama dediğin gibi bunlar çooook eski hikayeler. Toplumların doğal travmaları efsanelere dönüşmüş. Yani uzak asyada yaşanan tsunamiler de efsanelerde var. Gemi vesaire yapıldı denmesi de saçmalık o suya ne gemi dayanır ne hayvan.

ForumKirpisi
29-11-2018, 01:19
Nohut kelimesi başka hangi dilde nohut acaba? Nuhla bir ilişkisi olduğu aşikar.
Orta Asya'da nohut değil. Arapçada da değil.

Felâsife
29-11-2018, 01:27
Nohut pek bizden bir kelime değilmiş gibi, bize de sonradan gelmiş. :D

Kelime Kökeni (https://www.etimolojiturkce.com/kelime/nohut)
Farsça aynı anlama gelen nuχūd نخود sözcüğünden alıntıdır.
Farsça sözcük Orta Farsça (Pehlevice veya Partça) aynı anlama gelen naχōd sözcüğünden evrilmiştir.

Felâsife
01-12-2018, 02:58
Suçu saz çalmaktı
Böylece sonlandı yarışma ve mağlup oldu bizim esas oğlan. Ya hile var falan desen de adam toplamış kalabalığı etrafına, atı alan Üsküdar'ı geçti, anlat evladım derdini Marko Paşa'ya. Kral Midas, bence Marsyas daha güzel çaldı falan demeye kalkınca hemen cezalandırıldı. Sen iyi duymuyorsun deyip kulakları eşek kulağına çevrildi

Birkaç yazıda bir, bazı konular ya da kişiler hakkında sonra yazmak üzere sözler veriyorum. Ancak "ölüler ülkemizde" ne yer, ne hava, ne de insanlar bir rahat durmuyor ki sözümü tutayım. Yine de "verba volant scripta manent" yani, söz uçar, yazı kalır diyelim ve geçen yazıda gemiye almak üzere sözleştiğim saz çalan arkadaşımın hikâyesine kulak verelim.

Varsayalım bir "Broadway" müzikaline seçme yapıyoruz. Ben karakterleri tanıtayım, siz bunlara uygun rolleri ve figüranları seçin. Takın efendim fularınızı, şalınızı, yakın piponuzu. Hipster sakalı olan elini sakalına götürsün, diğerleri uzun gümüş küpeleri ile oynasın. Canım o koltuk dönmüyor zorlayıp durma. Hazır mısınız? Tamam başlıyoruz.

Bir adet yetenekli, yaratıcı ama güzelliğe kafayı takmış kadın karaktere ihtiyacımız var. Bir tane de her şeyin doğrusunu kendisinin bildiğini, her alanda birinci olduğunu sanan, kaybedeceğini anladığında hileye hurdaya başvurmaktan çekinmeyen, dalavereci olduğu kadar kindar ve acımasız bir erkek karaktere ihtiyacımız var. Bu asla yalnız gezmiyor.

Yanında kendi alanlarında başarılı, ancak dediklerine hiç itiraz etmeyen bir grup arkadaşı, yardımcısı var. Esas oğlanımız ise herkes tarafından sevilen, doğasever, müzikte başarılı, üstüne başına önem vermeyen ve kendi halinde bir karakter. Diğer yardımcı karakterlerimiz; altına düşkün ama iş başa düştüğünde doğruyu söylemekten kaçınmayacak bir kral, hiçbir vasfı olmayan İskit'li bir cellat ve olan biteni başlarda umursamazca izleyen ama zaman içerisinde gerçeği görüp, haklıyı haksızdan ayıran ve nihayetinde tarafını korkmadan söyleyen bir halk. Siz karakter eşleştirmelerine başlayadurun, ben eskilerin sözlerini getireyim kulaklarınıza.

Tanrıça Athena icat etmiş diaulos'u, çift borulu kavalı, oturmuş dere kenarına bir güzel çalıyorken, hem göklerden hem de etrafındaki ormandan gülüşmeler, kahkahalar duyar. Kendisine gülündüğünü anladığında uzanır deredeki yansımasına bakar ve görünce yanakları kaval üflemekten şişmiş, çirkin yüzünü, öfkeyle fırlatır kavalı yere ve yerden kaldıracak olana beddualar ederek ayrılır oradan.

Canım Marsyas, ormanda gezerken bulur kavalı. Önce birkaç nefes, sonra ince tiz bir ses, ardından belirsiz bir melodi ve nihayetinde coşkulu bir şarkı ile başlar kavalı öttürmeye. Kurtlar, kuşlar, ağaçlar, yerdeki insanlar, gökteki tanrılar, hemen kapılırlar bu coşkuya. Bir kişi hariç; yanındaki esin perileri ile dünyaya müziği yayan Apollon. Olacak iş mi o dururken bu kılıksızı alkışlasın herkes? Hemen alayı ile birlikte iner Marsyas'ın yanına. Küçümseyerek tanıtır kendini ve bir yarışa davet eder bizim esas oğlanı.

Bir tarafta ak bir kuğunun sırtına oturmuş, elinde kithara'sı ile kibir kulesi Apollon, diğer tarafta bir kayanın çukuruna ilişmiş, kavalını üfleyen canım Marsyas. Jüri dediğinin çoğu taraflı; bir yanda Musa'lar, Apollon'un esin perileri, öte yanda Frigya kralı Midas. Yarışma başlar, Apollon eskinin bildik namelerini kendine uyarlamış çalıyor. Marsyas ise değişken, kah anonim halk türkülerini birebir çalıyor, kah yepyeni, coşkulu namelerle kanımızı kaynatıyor. Musa'lar ile Midas az kaldı ayağa kalkıp oynadı oynayacaktı ki Apollon aniden susturdu bizimkinin şarkısını. Fena değilsin ama bir tanrı da değilsin dedi. Çevirdi kithara'yı tersine, yarışmanın kuralını değiştirdi ve çalmaya devam etti. Marsyas, baktı kavalın sağına soluna, çevirdi arkasını çalmaya çalıştı ama nafile. Tersinden ne kadar üflerse üflesin hiç ses çıkartamıyordu.

Böylece sonlandı yarışma ve mağlup oldu bizim esas oğlan. Ya hile var falan desen de adam toplamış kalabalığı etrafına, atı alan Üsküdar'ı geçti, anlat evladım derdini Marko Paşa'ya. Kral Midas, bence Marsyas daha güzel çaldı falan demeye kalkınca hemen cezalandırıldı. Sen iyi duymuyorsun deyip kulakları eşek kulağına çevrildi.

Sıra geldi Marsyas'ın cezalandırılmasına, Anton Pavloviç Çehov'un sözünü biraz bozsak, kızan olmaz herhalde; sahnede bir cellat varsa, mutlaka en az biri ölür. Ah canım Marsyas, henüz stigmata icat edilmemişti, iki eli yukardan birleştirilerek gerildi çarmıha, İskit'li biledi bıçağını ki ilk darbe vurulduğunda çıkan ses hala kulaklarımda. Derisini yüzdüler Marsyas'ın. Musa'lar görmezden gelirken olan biteni, köpekler yaladı yere dökülen kanlarını esas oğlanın.

Ama halk gördü. Hiç kimse kapamadı çocuklarının gözünü. Çocuklar pörtlek pörtlek baktılar, önce korktular tabi, yüzler buruştu, sonra acıdılar, içleri acıdı. Sonra öfke gösterdi kendini derinden, örttü tüm korkularının üzerini, ardından bilinç tüm duyguları bir araya toplamayı başardı. Celladın elinde bıçak varsa, çocuklarda kalem vardı, renk renk boyalara daldırılacak fırçalar vardı. Yazdılar, çizdiler, boyadılar durmaksızın. En küçükleri eğilip aldı yere düşen kavalı, belki de şuncacık ömründe hiç duymadığı ezgileri çaldı uzun uzun. Saz yere düşmüştü ama ses hala buradaydı, hep olacaktı. O gemiye almadıydık onu dediler hep bir ağızdan, almadık ama alacağız, bundan sonra arkamızda kimseyi, hiç kimseyi bırakmayacağız.

Apollon'a gelince, bu öykü belli ki ona ait değil. Biz gümüş yaylı olmadan evvel tanırız Hititler'in Lukka bölgesinden parlayan Apulunas'ı. Bonservissiz geçince Helen dünyasına, bir haller olmuş sanki ona. Aa şimdi hatırladım, ben size bir de bonservisi elinde olan tanrıları anlatacaktım. O zaman bir söz daha vereyim, söylencenin devamını da haftaya söyleyeyim. Sesimiz hiç susmasın.
Viya Böyle!
Selim Martin - Akademisyen - BirGün

Devam edecek ...

Neva
01-12-2018, 03:07
Saz yere duser ama ses hep buradadir. Harika.. Asik Veysel geldi aklima...

Felâsife
04-12-2018, 22:11
Bonservisi elinde olan tanrılar (I)
Bugün "Batı Medeniyeti" dediğimiz kavram iki ayak üzerinde durur. Bir tanesi, düzgün, düzenli, alabildiğine kurallı, planlanmış ve plana sadık kalmak dışında bir yönelimi olmayan yaşamdır. Bunların yanında sonuçlarının biriktirilmiş olması nedeniyle dünya literatüründe "Culture" olarak adlandırılır, batının profesyonel hayatına karşılık gelir ve Apollon tarafından temsil edilir.

Hatırlarsanız daha önce, yüce Zeus'un Olympos'ta egemenliği ele geçirip iktidar olmasını, öncekilerin yaptığı hatayı tekrarlamayıp, eş, dost ve akrabalarına yönetimde görevler dağıtıp, iktidarını nasıl da sağlama aldığını uzun uzun anlatmıştım. Ah benim canım okuyucum, bu işler böyle olmaz, o zaman da olmamıştı, şimdi de olmaz.

Sen oturur yazarsın görevleri sevdiklerine, fakat dünyanın dengesi senin seçtiklerinle değil, kendi seçtikleri ile sağlanır. Bir bakarsın dünyan alt üst olmuş hemen dengeyi yerine oturtacak birilerini ararsın. Zeus'ta da böyle olmuştu. Etrafında yaşamı düzenleyecek kimseyi bulamayınca Hermes'i menajerlere yollamıştı, bana bonservisi elinde, Şampiyonlar Ligi tecrübesi olan iki tanrı bulsunlar diye.

Bir zaman sonra Hermes, yanında, parıl parıl parlayıp etrafa ışık saçan, yakışıklı mı yakışıklı, genç ve atletik bir tanrı ile çıkageldi. Yürüyüşü, duruşu keskin; sanki bir tornadan çıkmışçasına düzgün bir tanrı. Tanıştırayım dedi, Apollon olur kendileri. Bonservisi elinde, masrafsız anlayacağın. Ancak dul bir annesi ve bir de ikiz kız kardeşi var, onları da alırsanız gelirim dedi. Ben de, herkese senin uzak diyarlardaki diğer eşin ve ondan olan çocukların deriz, Hera biraz hırgür çıkartır ama zamanla hepsi inanır diye düşündüm.

Zeus sevindi bu işe, çapkınlığı meşhur nasılsa, herkese ayrı ayrı yalan söylemektense… Annesi, kardeşi derken Olympos biraz kalabalıklaştı ama güzel hikâye oldu bu güzel, diye ellerini ovuşturdu. Hem oğlanı da gözüm tuttu, işini düzgün yapacak birisine benziyor.

Anlat bakalım diye buyurdu, tanıt kendini. Kimsin? Nesin? Nereden gelirsin? Seni aramıza alacağız almasına ama sen bize neler verebilirsin? Ee sevgili okuyucu, görüyorsunuz ya iş görüşmeleri hep aynı.

Biz bu soruları, Apollon'un adına, kendimiz yanıtlayalım olmaz mı?

Yabancı değil canım bu Apollon, Hititlerde Lukka denilen, Yunanın Lykia, bizim Teke Yarımadası diye ünlediğimiz yerin tanrısı. Özbeöz Anadolu çocuğu anlayacağınız. Zeus bir fikir bile değilken henüz insanların zihninde, Apollon nicedir ışık saçıyordu Teke Yarımadası ahalisine. Annesi Leto ki, eski eser ve metinlerde Lada yahut Lat ismiyle bildiğimiz bir Ana Tanrıça. İkizi de bizim meşhur Artemis; öyle kısa etekli, ormanda boş boş gezen versiyonu değil, iki Anadolu Parsını iki eliyle boynundan yakalamış, "Potnia Theron" yani hayvanların efendisi Artemis. Her bir bitkiyi üzerine giyinmiş, gövdesi "Polymastos" çok memeli, bereketli Artemis. Çoğu okuyucu iyi bilir, doğru zamanda doğru yere yapılan transferin faydalarını. E bir de bonservis bedeli ödenmemişse, tadından yenmez. Soralım bakalım Nietzsche'ye ve Azra Erhat hocamıza; ne katmış Apollon bu dünyanın düzenine?

"İlkçağın ‘Yunan Yaratıcılığı' denilince, birbirinden farklı iki öğeyi ayırmak gerekir. Bu yaratıcılık iki tanrının simgelediği, iki karşıt varlığın birleşmesinden doğmuştur. Bunlardan ilki olan Apollon; aydın, durgun, ölçülü gücü simgeler. Işıktır, doğayı görme, varlığı akılla algılama ve akıl yetisine dayanan yöntemlerle biçimlendirme gücü ve yeteneğidir. Apollon plastik sanattır, ama aynı zamanda öngörmedir, anlama ve kavramadır, ışığın doğayı bir projektör gibi aydınlatıp karanlıkta kalan sırlarını çözümlemesidir. Ama bu güç, insanı bir seyirci ve bir taklitçi olmaktan da ileri götüremez. Yaratıcılık insanın doğaya bir başka türlü coşkuyla karışmasını şart koşar ve bu yaratıcılığı Apollon'dan başka bir tanrı simgeler."

Bugün "Batı Medeniyeti" dediğimiz kavram iki ayak üzerinde durur. Bir tanesi, düzgün, düzenli, alabildiğine kurallı, planlanmış ve plana sadık kalmak dışında bir yönelimi olmayan yaşamdır. Bunların yanında sonuçlarının biriktirilmiş olması nedeniyle dünya literatüründe "Culture" olarak adlandırılır, batının profesyonel hayatına karşılık gelir ve Apollon tarafından temsil edilir.

Tam bir diğer ayağı, "Nature" kavramını anlatacaktım ki Zeus birden gürleyiverdi; Hermes! Ben sana iki tanrı dedim sen bir tane getirmişsin, bir işi de tam yapın yahu. Nerede diğer transferimiz?

Yüce Zeus dedi Hermes, diğeri bunun gibi oturaklı, saygılı değil. Etrafı da hep bir curcuna bir cümbüş. Bir kenara çekip konuştum, teklifimizi kabul etti, prensipte anlaştık anlayacağınız. Ama öyle bir çağırmanızla şak diye gelmem, hele senin gözetiminde bir yerden bir yere asla gitmem dedi. Madem beni istiyorsunuz, tamam kabul. Ama siz şimdi gidin, ben kendi bildiğim şekilde, taraftarlarımla birlikte, en coşkulu halimle geleceğim dedi. E ne zaman gelirsin, karşılayalım falan deyince, merak etme, benim gelişimi çok uzaklardan fark edersiniz diye ekledi. Zeus'un öfkesi artıyor, şimşekleri gökyüzünde kol geziyordu. Hermes görmezden gelip devam etti. E ben buna olmaz öyle yürü hemen geliyorsun deyip kolundan tutunca yumuşadı hemen. Tamam canım kızma gideriz ama dur önce şu bardaktakini bitireyim, istersen siz de için biraz, susamışsınızdır diye elimize kırmızı bir sıvı tutuşturuverdi. Sonrası yok bende, uyandığımızda sabah olmuştu, etrafta bir kişi bile yoktu. Ben de geç kalmamak için Apollon'la hemen buraya geldim. Ama merak etmeyin efendim, söz verdi gelir mutlaka.

Tam Zeus yıldırımı yolluyordu ki Hermes'in üzerine, uzaklardan davul ve def seslerine karışmış çeşitli insan ve vahşi hayvanların sesleri, çığlıkları duyuldu. Kalabalık yaklaştıkça bir ses diğerlerinden daha belirgin hale geliyor, netleşiyordu. Ahooooy! Kim acaba bu gelen? E cevabı sonraki yazımızda verelim ki söylencemiz sürsün.
Viya Böyle!
Selim Martin - Akademisyen - BirGün

Devamı yazılar, çıktıkça buradan (https://www.birgun.net/ara?q=Selim+Martin) takip edilebilir, çıktıkça da eklenirse iyi olur.

Felâsife
03-01-2019, 01:43
Bonservisi elinde olan tanrılar (II)
Uzaklardan gelen sesler gittikçe yakınlaşıyordu. Davullar, defler gümbürdüyor, ziller şakırdıyordu. Diaulos kâh ince kâh kalın ötüyor, düzenli melodi ve şarkılara vahşi hayvanların ve vahşi mi değil mi belli olmayan kadın ve erkeklerin çığlıkları karışıyordu. Kalabalık gittikçe artıyordu; düzensizlik içinde bir düzen, onun içinde bir başka karmaşa, görseniz nasıl da bir cümbüş.

Bu kadar değişik ses ve gürültünün olduğu yere diğer tanrı ve tanrıçalar merak içinde geliverdi hemen. Zeus ve Hermes sıkıntı içinde birbirine baktı, eğer bu bekledikleri yeni tanrı ise, herkesin gözünün önünde bir karşılaşma hiç de iyi olmayacaktı. Foyaları meydana mı çıkacaktı ne?

Tanrılar; vahşi hayvan postlarına bürünmüş, raks ettikçe vücudu ortaya çıkan, arzulu bakan, kendinden geçmiş, esrimiş kadınlardan alamadı gözlerini. Tanrıçalar ise biraz merak ve biraz arzu ile bakıyorlardı çıplak vücutlu, ereksiyon halinde dans edip, ellerinde hayvan tulumları ve boyalı kaplar taşıyan, tepeden tırnağa vahşi gözüken erkeklere. Kimdi bu insanlar?

Bu cümbüşe sadece Olymposlular koşup gelmediler tabi, etraftaki şehir ve kasabalardan akın akın insanlar geliyor, herkes kendi şaşkınlığını yeni gelene katlayarak aktarıyordu. Tam kaos zirveye çıkmıştı ki, gürültü birden kesiliverdi. Alay iki yana açılarak ortalarında bir boşluk yarattılar önce. Sonra tok bir "Bendir" sesi, bilindik, sade bir ritim vurmaya başladı ve arkasından üç tane "Sistrum" çınlamaları ile eşlik etti bu ritme. Kalabalığın arasından ortaya gelen hayvanları fark edince tüm izleyiciler istemsiz birer çığlık atıp hemen yutkundular. Bir "Asya Kaplanı", bir "Afrika Aslanı", bir "Çita" ile bir "Anadolu Parsı" dört taraftan sessizce giriverdiler ortadaki boşluğa. Sonra başında asma yapraklarından bir tacı ve elinde ucunda çam kozalağı takılı bir asası olan, saçları kokulu, perçemleri sarı, yanakları mor mor, panter postuna sarılmış bir erkek çıktı meydana. Ve konuşmasına başlamadan evvel, çok uzaklardan bile duyulan o haykırışı ünleyiverdi; Ahooooy!

"İşte ben Zeus'un oğlu Dionysos, Kadmos'un kızı Semele'nin yıldırım dolu şimşekler içinde doğurduğu tanrı, Thebai toprağına ayak basıyorum. Tanrılığımdan soyunup insan suretine girdim… Ben Lidya'nın altın ovalarından geliyorum, İran'ın güneşten kavrulan kırlarını, Baktiria'nın uzun surlarını, Media'nın buzlarla örtülü topraklarını, saadet diyarı Arabistan'ı, tuzlu denizin kıyılarına uzanan bütün Asia ülkesini, Barbarlar ile Helenlerin karışık yaşadığı, güzel hisarlarla süslü şehirleri dolaştım. Oralarda korolarımı topladım; dinimi, ayinlerimi öğrettim, şimdi kendimi Helenlere tanıtmak istiyorum. Helen toprağında Bakkhaların keskin çığlıkları ile çınlattığım, kadınlarının çıplak vücutlarını ceylan postlarıyla sarıp ellerine Thrysos'u, sarmaşıklı asayı verdiğim ilk şehir burası oldu…"

Hera bu gelenin de Zeus'un çocuğu olduğunu duyunca öfkeyle baktı kocasının yüzüne. Hermes ile Zeus ise birbirlerine kaş göz yapıp gülüyorlardı. Yaman çıktı bu oğlan da diye düşündü Zeus, nasıl da kendi uyduruvermiş hikâyesini. İyi oldu herkese benim çocuğum olduğunu söylemesi, Hera köpürecek bu duruma belli ama ben bulurum onu sakinleştirmenin yolunu. Dionysos etrafındaki insan ve hayvanlar ile biraz ürkütücü ama bak nasıl da çekti hepimizin ilgisini. Döndü ve kalabalığa seslendi, haydi herkes hoş geldin desin oğluma sonra da baş başa bırakın bizi. Uzun yoldan geldi, çokça da haber getirdi, konuşacaklarımız var.

Meraklı kalabalık dağıldıktan sonra başladı gerçek tanışma faslı. Zeus girdi önce söze, hoş geldin garip yabancı dedi, ne de ilginç arkadaşların var. Yalnız hakkını baştan vereyim, hem etkili bir giriş yaptın hem de aramıza katılman ile ilgili uydurduğun hikâyene bayıldım. Anlat bakalım şimdi, gerçekte kimsin, necisin?

Adım çoktur benim; Dionysos derler en çok, sonra da Bakkhos, kimi İobakkhos olarak seslenir kimi Bromios, kimi çığlık atar gibi ünler adımı Ehuios veya İakkhos der, seç sende istediğin birini, dilediğince seslen bana. Asia topraklarından geliyorum dedim ya öz vatanım Lidya'dır. Ancak bütün Asia'da severler beni. Asma kütüğü, şarap ve alayımla gezerim. Alayım ile az önce tanıştınız, şarabı da şu sağ yanındaki bana iş teklif ederken tatmıştı, beğenmiştir umarım. Ulu analarımız Rhea veya Kybele gibi doğa ile varım ben, bende yansır doğa dediğin, ormanlarda, kırlarda yabani hayvan ve yaratıklarla bir arada yaşar, onlarla birlikte coşarım. Mevsimlerin değişimi bende simgelenir ama benim asıl kuvvetim insanla doğa arasında kurduğum ilişki, insanı doğanın sırlarına erdiren büyülü gücümdür. Deminki uydurma hikâyeye gelince; işte o da başka bir alametifarikam, "gibi yapmak" derler adına, oyunculuk yani. Senin oğlunmuş gibi yaptım, ne de güzel oldu değil mi? Şu şarap yaptırıyor bana ve etrafımdakilere bunları, dur hele burada koromu ve alayımı toplayayım bir, bak her şey nasıl da çok daha güzel olacak.

Zeus ve Hermes hem ürkmüş hem de şaşkın şaşkın dinlerken berikini, yanlarına biraz önce katılan Apollon kalkıp sarıldı Dionysos'a, hoş geldin kardeşim dedi, burada da bulduk birbirimizi. Artık tamamlayacağız burada var olan eksiklerin her birisini. Bizimle şekillenecek yaşam dediğimiz o tarifsiz dünya.

Huu sevgili okuyucu, dalıp gittin geçmişin yeşil ve büyülü topraklarına. Topla bakalım kendini, geri dön içinde bulunduğumuz dünyaya. Bak göreceksin bu ikisi geçmişten gelip nasıl da değiştirecek bu günümüzü? Hikâyemizin devamı elbette haftaya ki çığlığımız susmasın.
Viya Böyle!
Selim Martin - Akademisyen - BirGün

Felâsife
16-01-2019, 20:43
Bonservisi elinde olan tanrılar (III)

Anthesteria Bayramı Mart başında üç gün boyunca kutlanırdı. Bayram ilk olarak ölmüş Dionysos'un ve diğer ruhların yeryüzüne geri çağrılması ile başlar ardından taze şarapların ilk açılışı yapılır ve Dionysos dünyada kalsın ama diğer ruhlar yeraltına geri dönsün diye, yalnızca ölülerin beğenebileceği çirkinlikte lapalar yapılarak Hermes'e sunulurdu
Geçtiğimiz iki yazıda, kökleri Anadolu'da olan, Pantheon'a sonradan katılan iki tanrı ile tanıştırmıştım sizi. Bir inanç sisteminin diğer inançlardaki karakterleri kendi bünyesine alması hemen her dönemde görülür ve görülmeye devam edecektir. Ama hem yaşadığımız coğrafyayı hem de batı medeniyeti adını verdiğimiz kültürel dünyayı bu kadar etkileyen çok az transfer bulunmaktadır. Örneklemek gerekirse; Apollon ve Dionysos'un Yunan Mitolojisine katılması ve Ana Tanrıça-Artemis-Meryem Ana dönüşümü bugünün kültürel yaşamının ve inançların şekillenmesinin belki de en önemli geçişleri olabilir. Meryem Anamızı şimdilik daha sonraki bir yazıya bırakalım ve Zeus'un huzurunda bizi bekleyen iki hemşerimize tekrardan bir dönüş yapalım. Sevgili okuyucular kusura bakmazsa bu yazımızda söylencemize az biraz ara verelim ve bu keyifli öykülerin değiştirdiği yaşamı resmi bir dile dökelim.

Bugün batı medeniyeti iki ayak üzerinde yükselir ve bu ayaklar önceki yazılarımızdan anlayacağınız üzere Apollon ve Dionysos tarafından temsil edilir.

Apollon, önceden belirttiğim gibi, aydın, durgun, ölçülü gücü simgeler. Işıktır, doğayı görme, varlığı akılla algılama ve biçimlendirme gücü ve yeteneğidir. Apollon plastik sanattır, ama aynı zamanda öngörmedir, anlama ve kavramadır, ışığın doğayı aydınlatıp karanlıkta kalan sırlarını çözümlemesidir. Düzgün, alabildiğine kurallı, planlanmış yaşamı anlatır. Üst üste birikmiş, yanlışlarının büyük kısmını zaman içinde törpülemiş, doğrularını vazgeçilmez hale getirmiş, toplum yasası da diyebileceğimiz, batının profesyonel hayatına karşılık gelir ve dünya literatüründe "Culture" olarak adlandırılır.

Ortalama bir batılı, ortak yaşamı oluşturan kurallara kendiliğinden uyar; trafikte dikkatlidir, işin gerektirdiği kıyafetleri giyer, olması gereken takvime ve saate uyar, görevlerini eksiksiz yapar, bunları ve benzerlerini esnetmeyi düşünmez, kendine kolaylık sağlamak adına kurallardan ödün vermez, toplum düzenini zorunlu olmadıkça bozmaz. Bu zorlama ile değil yüzyıllar içinde yavaş yavaş oluşmuş, artık doğal hale gelmiş bir yaşam biçimidir.

Aynı kişi, iş özel hayatına gelince bambaşka bir şekle bürünür. Alabildiğine özgür, etrafındakilerle ne tür bir bağı olursa olsun önce kendisi için yaşayan, kendisini düşünen, alabildiğine bencil ancak bir o kadar yaratıcı yönünü ortaya çıkarmış, sanki vahşi doğasının farkında, hayattan zevk almayı bilen ve bunlar sayesinde doğayı ve yaşamı taklit etmekten öteye rahatlıkla geçmiş, doğayla bütün olmuş, onunla birlikte yaratabilen bir forma bürünmüştür.

İşte size Dionysos. Özgür, başına buyruk, yaratıcı, buyurgan, hem aklının hem bedenin arzularına cevap vermekten kaçınmayan, vahşi, bilinçaltına da hizmet eden bir yaşam. İşte bu yaşam, insanın ilkel benliğine bir gönderme yaparak dünya literatüründe "Nature" yani insan doğası olarak adlandırılır.

Huu sevgili okuyucu, şimdi şu resmiyeti bir an önce üzerimizden atalım. İki zıt ama bir o kadar da uyumlu tanrılarımızın günümüzü nasıl etkilediğini görmek için Dionysos ile birlikte antik çağda bir bayrama katılalım ha ne dersiniz?

Anthesteria Bayramı Mart başında üç gün boyunca kutlanırdı. Bayram ilk olarak ölmüş Dionysos'un ve diğer ruhların yeryüzüne geri çağrılması ile başlar ardından taze şarapların ilk açılışı yapılır ve Dionysos dünyada kalsın ama diğer ruhlar yeraltına geri dönsün diye, yalnızca ölülerin beğenebileceği çirkinlikte lapalar yapılarak Hermes'e sunulurdu. Hermes de bu lapaları ölülere göstererek onları nihayetinde yeraltına çekip götürürdü. Bu döngüde tekrarlanan bu bayrama, zaman içerisinde, Attika bölgesinde kutlanan ve Aiora adı verilen diğer bir bayram eklenerek yeni bir gelenek oluşturulmuştur.

Söylenceye göre; Dionysos Yunanistan'a geldiğinde, Atinalı İkarios'un evinde kalır ve bu esnada kızı Erigone ile birlikte olur. Konuksever ev sahibine asma kütüğü ve şarabı hediye eden tanrımız bunu diğer insanlara da tattırmasını istemiştir kendisinden. İkram edilen şarabı içen komşular, daha önce bilmedikleri bu sarhoşluk halini kötüye yormuşlar, İkarios'un onları zehirlediğini düşünüp, sarhoşluğun da verdiği bilinçsizlik ve öfke ile İkarios'u öldürmüşler. Erigone eve geldiğinde babasının ölüsünü görünce, bembeyaz elbiseleri ile o da kendisini bir ağaca asarak intihar etmiştir. Dionysos hem ev sahibinin hem de sevgilisinin cansız bedenlerini görünce, öfkeden kudurur ve cezalandırmak amacıyla tüm Atinalıların delirmesini sağlar. Atina çıldırmış insanlarıyla hızla bir kaosa sürüklenir. Erkekler birbirlerini öldürür ama özellikle genç kızlar delilik nöbetleri geçirip kendini asarlar. Aklı başında her nasılsa kalmış birkaç insan, Delphoi'deki Apollon bilicilik merkezine başvurup bu beladan kurtulmak için çare ararlar. Kahin; İkarios ve Erigone'nin ölümlerinden dolayı cezalandırıldıklarını ve bundan kurtulmak için onların onuruna bir anma, bir bayram düzenlemeleri gerektiğini söyler. Aiora ismi ile başlatılan, mistik içerikli bu bayramda genç kızlar beyaz elbiseler giyip salıncaklarda sallanarak hem Erigone'nin intiharını vurgular hem bir tür yas tutmuş olurlar. Roma kültürüne Lemuria adıyla geçen bu bayram, Amerika kıtasının keşfi sonrası, Amerikan yerlilerinin "Muerta" ölüler günü kutlamaları ile kaynaşarak günümüzde Halloween [Cadılar Bayramı] adıyla hala birçok ülkede kutlanmaya devam etmektedir.

Dionysos demişken bir daha ki yazıda size mevsimlerin oluşmasını anlatayım ki söylencemiz küresel ısınmaya rağmen sürsün.
Viya Böyle!
Selim Martin - Akademisyen - BirGün