PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Homeoistasis


mhmd
30-05-2007, 09:43
Son günlerde tüm site halkının genel bir şikayeti gözüme çarptı.
Tartışmacıların (teist) siteye artık uğramadıkları, olanların ise ateist renklere yakın tonlara geldiği konusu.
Bence de doğru.
Bir eksik ile. Mantıklı, edepli, akli konumunu sürdüren teist arkadaşların rengine de ateist arkadaşlar yaklaşmakta.
Hayır demeyin. Bu bilimsel bir kuram.
Genel bir tahlil sonucu ulaştığım sonuç; Homeoistasis olgusunun varlığıdır!

Çok kısa olarak aktarmaya çalışayım.
Sistemler (bu başlıkta fikirler ve inançlar olarak alınabilinir) çok kaba olarak ikiye ayrılır. Kapalı sistemler ve açık sistemler.
Açık sistemlerin özelliği entropiye (zaman içinde, düzensizlik sonucu sistemin bozulması, amaçlarından sapması, ölmesi) karşı dışarıdan enerji alır ve işler. Bunun sonucunda hayatta kalır. Ancak dışarısı ile sağlamış olduğu bu iletişim kendi içinde ve dışarıdaki sisteme uyumsallaşma sürecine de girer.
Bu uyumsal süreç giderek statikleşme eğilimi gösterir ve sistemler kendi içlerinde ve aralarında bir denge konumuna gelirler.
Bu konuma HOMEOİSTASİS adı verilir ve sistemler bu konumu korumaya kararlı gibi davranırlar.
Yunanca olan bu terimin Türkçe karşılığı; İstikrarlı durumdur.

Toparlarsak.
Sitenin üyelerinin birbirlerine benzemeleri, sosyal kuralların açıkladığı şekilde gelişmektedir. Bu da hem site için (özelde) hem de fikir ve inançlar için (genelde) yaşama şansını artırmaktadır.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

vartor
30-05-2007, 17:31
Sevgili mhmmd,
* * * Akil ve mantigin on safhada tutuldugu bir yerde, sonucun bundan farkli olmasi zaten beklenemez. Empati yapmasini bilenler, veya ogrenenlein davranislari mutlaka daha musamahakar ve akilci olacaktir. Inanclarimiz disinda, birbirimize benzememizin esas nedeni bence bundandir.

mhmd
31-05-2007, 11:56
Sn. vartor,

"Inanclarimiz disinda" demişsiniz. Ben bu cümlenizi biraz tahlil etmek istiyorum.

Dünyamız, artık eski dünya değil, enformasyonun yoğun bir şekilde görüldüğü, bilginin artık ışık hızıyla hareket ettiği bir dünyada yaşıyoruz.
Bu dünyada artık her şey birbiri ile iletişim halinde. Bu iletişimin de çok faydalı bir sonucu ortaya çıkmakta. Konumuz olan; istikrarlı durum.

Dün, bir programda; güzel kokunun tarihini seyrediyordum. Kokunun gelişiminin son noktasında artık cinsiyet ayırımın da kalktığını söylüyordu. Unisex kokular artık kullanılmakta.
Artık bütün kadınlar; saç, burun, alın, göbekçe bir idole doğru değişime girmekte. Ölçüler bile hafızalarımıza kazınmakta 90/60/90 ölçüsü bile garip bir homeoistasis şekli olarak karşımıza çıkmaktadır.
Fiziksel olarak bu böyledir de fikirsel ve inançsal olarak değil midir?
1450 li yıllarda; dinsel değil, aynı dinin içinde, mezhepsel olarak çıkan ayrılıklardan dolayı İstanbul bizim elimize geçmiştir.
Şimdi ise; AB gibi bir yapının içine, bırakın farklı mezhebi, farklı dini bile kabul edebileceklerini tartışabilir duruma gelmişiz.
Tarihin içindeki kıyımlar ve savaşların nedenleri olan ayrı inanç ve fikirler artık bir masanın üzerine yatırılıp, Diplomasi adı altında ortak noktalara gelinebiliniyor.
Nasıl ki saf ırk tarihin tozlu raflarında yerini aldıysa, radikal inanç ve fikirler de aynı yeri almak üzeredir.

Dünyamız artık zıt renklerin arenasından, flu renklerin ortalamasına dönmektedir.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

mhmd
31-05-2007, 14:08
Sistemin çevresiyle Homeoistasis den (İstikrarlı durum) bahsetmişken, sistem içi dengelerin (İzomorfi) varlığından da bir miktar aktarma yapmak yerinde olacak.

İzomorfi, sistemin değişik öğeler arasında uygunluk olup, öğeler arasındaki ilişkileri belirler. Bu tanıma göre, çeşitli sistem süreçleri ve ilkeleri arasında büyük bir uyum bulunmaktadır.

Örneğin, organik bir sistem olan insan vücudu ile herhangi bir özgür sistemi (el, ayak, sindirim v.s.) aynı ilkelere göre görevlerini sürdürmektedirler.

Niçin bu açıklamayı yaptım?

Sosyolojinin konuları içinde olan homeoistasis ve İzomorfi kuramları ile günümüzü ve konumlarımızı karşılaştırmak, değerlendirmek ve sonuç çıkartmak kolaylaşmakta ve mümkün olmaktadır.
Organik sistemlerin benzerlerini toplumda görmemiz hatta daha mikro örneklendirme ile TD sitesinde görmemiz mümküdür.

İlk yazımızın konusuna tekrar bakar isek. TD. sitesinin müdavimleri olan bizler; ilk siteye girdiğimizde kendi içimizde özel görüş ve duruş sergilerken zamanla bu sitenin kural, kaide, girdi ve çıktıları ile yön değiştirmektedir.
İçimizdeki elemanlar birbirlerine alışarak ortada toplanırken, uç kısımlarda kalanlar TD. sitesinden uzaklaşmaktırlar (iradi veya değil).

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

walla
31-05-2007, 17:56
Sayın mhmmd
Tam tersini söylemişsin. Sitenin sakinleri zamanla birbirine benziyor... *Mantıklı, *edepli, *akli *konumunu *sürdüren *teist *arkadaşların *rengine *de *ateist *arkadaşlar *yaklaşmakta. diyorsun ki Bu homeoistasisin tam zıttıdır. Homeoistasis durumu koruma çabasıdır. oysa sen değişimdem bahsediyorsun. Transformasyon yani.

mhmd
31-05-2007, 23:10
Sn. walla,

Aslında Homeoistasis (istikrarlı durum) dış çevre ile yapılmış iletişim sonucunda, hayatta kalabilmenin açılımı demiştik. Pek tabiidir ki bu duruma gelinirken Transformasyon / değişim / değiştirmek / değişime uğramak ile gerçekleştirilir. Değişim, Homeoistasis in gerçekleştirilebilmesi için şarttır. Yani bu iki terim birbirlerine karşı değil birbirleriyle birlikte anılırlar.

Verdiğim örneklemin de hala doğru olduğunu düşünüyorum.
Koruma çabası olarak kastınız, sabit fikrin korunması ise, yanlış düşündünüz.
Korunan şey hayattır/devamlılıktır/her şeye rağmen var olabilmektir. Bunun için de her şeyden fedakarlık yapılabilinir ve istikrarlı duruma gelinir.

Bir örnek daha;
Siteye ilk girdiğim zamanki Walla stili ile şimdiki stil arasında fark vardır. Nasıl ki siteye ilk giren mhmmd stili ile şimdiki mhmmd stili arasındaki fark olduğu gibi.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

mhmd
29-06-2007, 09:57
Bu kuralımızı siyaset arenasında da test edebilmemiz mümkündür.
Yeni kurulan partilerin programlarında, yapacaklarınını, yapmak istediklerinin izleri bulunur. Gerçi, ülkemizde bu programlar belirli bir yol ve yönde olmak zorundadır. Buna rağmen farklı taraflar bulunur.

Siyasi partilerin çıkış noktası, toplumsal ihtiyaçlardır.
Dış ülkelerce hırpalanmış, milli kimlikleri aşağılanmış ülkelerde; milliyetçi ve hatta faşist partiler çıkmıştır. Birinci Dünya savaşı sonunda yenilen ve hala daha var olan gücüne karşın, bırakın dünya siyaset arenasını, Avrupa siyasi arenasından bile uzaklaştırılan Almanya, İtalya buna örnektir.
Aynı ülkelerde ortaya çıkan sınıf ayrılıkları ve bu ayrılıkları arası uçurumun büyüklüğü ise ülkede daha paylaşımcı söylemleri ile Sosyalist, Komünist partilerin kurulmasını sağlamıştır.
Büyük nüfuslarına, zengin kaynaklarına rağmen, sınıflar arası uçurumun açılması sonucu Güney Amerika, Rusya, Çin deki oluşumlar gerçekleşmiştir.

Sn. dilaver tam da burada bir cevap yazma ihtiyacı hissedecektir muhakkak. Ancak verdiğim örnekler çok kaba olup sadece nedenlerden birkaçıdır. Sonuç değildir.

Konumuza dönecek olur isek;
Tüm bu partilerin ilk program ve atraksiyonları ile zaman içindeki değişimlerine dikkatinizi çekmekti asıl niyetim.
Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi(NSDAP)'nin çıkışı ve sonu çok keskin olduğundan dolayı konumuza örnek teşkil edememiştir. Ancak bu partinin kendisi ve kurucusu Hitler yaşasa ve siyasi yapı içinde bir yerde olsa idi, günümüzde bu partinin program ve atraksiyonları 1940 lı yıllara nazaran oldukça farklı olacağını düşünmekteyim.
Aynı düşüncem İl Duçe'nin Faşist partisi için de geçerlidir. Ama bu iki uç örneğin nasıl ortalara gelebileceğinin örneği olmadığı için şahsımın bir iddiası olarak kalacaktır.

Konumuza en güzel örnek zannımca Çin'dir.
"Binlerce yıl süren hanedanlar ardından 20. yüzyılın başında cumhuriyet yönetimine geçen Çin'de 1949'da, Komünist Parti ve Mao Zedong öncülüğünde Çin Halk Cumhuriyeti ilan edildi. Bu tarihe kadar ülkeyi yöneten Çan Kay-Şek'in yönetimden isimlerle Tayvan'a kaçması, günümüzde hala süren Tayvan sorunun da başlangıcı oldu.
Uzun yıllar kapalı bir ekonomi yapısı gösteren Çin, 1980'lerin başlarında, kollektif tarım uygulamasını durdurdu ve özel teşebbüse yeniden izin verdi.
Şu anda Çin dünyanın en büyük ihracatçılarından ve rekor düzeylerde dış yatırım çekiyor."
Kaynak ( http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87in_Halk_Cumhuriyeti )

Latince commünüs (ortak yaşam) kökünden gelen, Sınıfsız ve mülkiyetsiz bir yaşamı savunan Komünizm ekolünün en belirleyici faktörlerinden birisi de; kişisel teşebbüse izin verilmemesi idi.
Ancak günümüz Çin Komünist partisinin uyguladığı politikalara baktığımızda bu düşüncenin nasıl bir evrim geçirdiğini açıkça görmekteyiz.
Bu evrim kolay olmamıştır. Zaman içinde ve dünyanın gelişimi ile paralel bir şekilde tedrici bir değişim olmuştur. Ama olmuştur. Aynı kaynaktan bu değişimin seyrini aktarıyorum.

"Çin Halk Cumhuriyeti Ekim 1949'da kuruldu ve Chou En-lai Başbakan oldu. Chou, 8 Ocak 1976 yılında 78 yaşında öldüğünde, Çin Komünist Partisi içinde " ılımlılar" ve "radikaller" olmak üzere iki kutup oluştu. Radikalleri; 82 yaşındaki Mao Tse-Tung'ın eşi Chian Chin yönetiyordu. Chou ölünce, Başbakanlığa Deng Şaoping'in gelmesi beklenirken, Hua Kuo-feng Başbakan oldu. Mao, 9 Eylül 1976'da 72 yaşında ölünce, eşi Chiang yönetiminde etkinliğini devam ettirmek istedi. Ancak, Başbakan Hua, hem parti başkanlığını ve hemde Askeri Komite Başkanlığını ele geçirdi. Bunun sonucu olarak Mao'nun eşi ve üç taraftarı tutuklandı. Bu, radikallerin mücadeleyi kaybetmesi demekti.
Çin Milli Kongresi, Şubat 1978'de, 1985 yılına kadar gerçekleştirilecek Dört Modernizasyon Programını kabul etti. Bu program ile; Tarım, Endüstri, Bilim, Teknoloji ve Savunma alanlarının, 1985'e kadar çağdaş şartlara kavuşturulması öngörülmekteydi.
Fakat, programın maliyeti 600 milyar doları bulmaktaydı. Bu maliyet Çin'i yabancı sermaye teminine yöneltti. Komünist Partinin Mart 1978'de Deng Şaoping'i Başbakan yardımcılığına seçmesi sonucu Çin, önce Japonya yanaştı ve iki devlet arasında Şubat 1978'de 60 milyar dolarlık bir ticaret antlaşması imzalandı. Bu antlaşma, Çin ve Japonya arasında 1937'den beri devam eden savaş halini de sona erdirmiş oldu. Ağustos 1978'de Çin ile Japonya arasında " Barış ve Dostluk" antlaşması imzalandı ve Ekim 1978'de de Deng Şaoping Japonya'yı ziyaret etti. Böylece, Mao'nun ölümünden iki yıl sonra Çin, batıya açılmaya başladı. 1978 yılından itibaren de Amerika ile yakınlaşmaya başlayan Çin, bu ülkeden silah satın alımını başlattı.
Kısa sürede Liberal ekonomi sistemini bir yaşam tarzı kabul eden ve reform alanında önemli gelişmeler kaydeden Çin'de zamanla olumsuz sonuçlar da ortaya çıkmaya başladı ve bu durum politik gelişmelere yansıdı."

Toparlar isek;
Başlığımızın konusu olan Homeoistasis etkisi, siyasal yaşamda da bariz bir şekilde görülebilmektedir. Bu etkinin sonucu olarak, siyasi partiler kurulduğu gün yapmış oldukları söylev ve atraksiyonlar değişmekte, törpülenmekte ve dünya ekseninde evrilmektedir. Partilerin bu evrimi yaşam sürelerini uzatmakta ve dengeye gelmelerini de sağlamaktadır.

Hatalarımı, cehaletime bağışlayın

mhmd
05-12-2007, 10:44
Bir süredir bu başlığımıza aktarım yapamadık.
Güncel politik olaylar bize, bu başlığımızdaki bir eksikliğini hatırlattı.
Bu eksikliği tamamlamak için devam ediyoruz.

Ana fikrimiz olan; yaşamak için aşırı uçtakilerin ve aşırı uçların törpülenerek ortaya doğru hareketi diyebileceğimiz kuramımıza karşı, aksi olaylar ne anlam ifade eder?

Birleşmek yerine, bölünmek,
Ortaklık yerine, ayrılık,
Genellik yerine, yerellik,
.
.
Gibi durumlar homeoistasis kuramının (istikrarlı durum) ilk bakışta bozmaktadır. O kadar ki; bu kuramın anlamını tamamen yok dahi ettiği varsayılabilir. Durum gerçekte böyle midir?

Bunu anlayabilmek için biraz genetik bilgiye başvurmamız gerekecek.

"Kültürde, normal hücreler komşu hücrelere yapışarak ilişkilerini devam ettirirler. Bu yapışma (adhezyon) noktalarında hücrelerde elektronca yoğun bir plak oluşur. Bununla birlikte, hücrelerin ameboid uzantılarında yavaşlama ve durma görülür. Bu olaya kontak inhibisyon denir. Bu şekilde, hücre bölünmesi kontrol edilir. Deneysel olarak, normal hücreler bir kültür ortamında kendilerine sağlanan ortam şartları ne kadar iyi olursa olsun kontak inhibisyon nedeniyle tek tabaka oluşturduktan sonra daha fazla çoğalmazlar. Çünkü, bölünme sınırlı sayıda olur. Fakat, kanser hücreleri sürekli çoğalarak birkaç tabakalı düzensiz kitleler oluştururlar. Bu da kanser hücrelerinde kontak inhibisyon kaybı olduğunu göstermektedir."
Kaynak, http://www.genetikbilimi.com/genbilim/kansernedir.htm

Bölünme, organizmadan ayrışmadır, ancak öze bağlı olarak çoğalma ve öze zarar vermeyecek büyüme şeklinde olması organizmanın zararını bırakın faydasına ve doğalıdır.
Sosyolojide çok kültürlülüğün karşılığı da budur. Bir bütün içindeki özellerin güçlendirilmesiyle bütüne verdiği sinerji.
Aksi durumda; bu bölünmenin etrafındaki hücreler ile ilişkisiz olması, düzensiz ve sınırsız ayrık bir doku oluşturmasıdır.
Yine sosyolojiye dönersek, özerklik kavramları içinde ayrışmalar, küçük olsun da benim olsun mantığı ile bölünmeler, baş kaldırışlar.
Ancak bu durumda, organizma da kendini korumaya alır ve bu dokunun yayılmasını bir yere kadar engelleyebilir. Oluşan bu durumlar; genetikte iyi huylu ur, sosyolojide, sistem içindeki ayrılıkçılar denebilir.
Yine aynı kaynakta;
"Kanserler, malignant (kötü huylu) tümörlerdir; yani benign (iyi huylu) tümörlerin aksine başka dokulara sızma ve yayılma (metastaz) özelliği gösterir"
İşte bu üçüncü durum en tehlikeli boyutudur kanserin. Genetikte metastaz denir ve organizmanın istilası ile başlayıp ölümü ile son bulur.
Sosyolojide bunun karşılığı sistem dışı ayrışmalar ve terördür.

Toparlar isek; Varacağımız nokta, homeoistasis eylemine karşılık gelen eylemler ilk bakışta ana organizmayı, devamında ise tüm bu oluşumların ölümü ile son bulur.
Sosyolojide ise yıkılan devletler ve kurulan devletlerin karşılığıdır.

Sonuçlarını verdiğim yazımın, nedenlerine ileride devam etmeyi düşünüyorum.

Hatalarımı, cehaletime bağışlayın

mhmd
23-05-2008, 01:02
Nedenler.

Öncelikle örneğimizi vererek başlayacağız.
Bilinen kanser nedenleri;
- Sigara alkol kullanımı,
- Uzun süre ve tehlikeli saatlerde güneş altında kalma,
- Aşırı dozda röntgen ışınına maruz kalma,
- Bazı kimyasal maddeler (katran, benzin, boya maddeleri, asbest v.b.)
- Bazı virüsler
- Hava kirliliği
- Radyasyona maruz kalma,
- Kötü beslenme alışkanlığı

Sosyolojik olarak homeoistasis olgusunun sonlanması ile ortaya çıkan sonuçların, kanser sonuçları ile benzerlik teşgil etmesi gibi, toplumlarda Homeoistasise engel teşgil eden nedenler ile kanser oluşumu nedenleri arasında benzerlikler vardır.

1. Sigara ve alkol kullanımı, sosyolojik olarak, toplumun tüketim alışkanlıklarındaki zararlı etmenlerin varlığı ile eşitleyebiliriz.
2. Uzun süre ve tehlikeli saatlerde güneş altında kalma, Aşırı dozda röntgen ışınına maruz kalma ve Bazı kimyasal maddeler, sosyolojik olarak toplumun negatif farklı dış kültür öğelerine karşı korumasız olarak uzun süre birlikteliğinine.
3. Bazı virüsler, toplum içinde sosyal yapıyı bozma amacı güden ve faaliyetlerde bulunan organların varlığına,
4. Hava kirliliği, toplumsal yapının tümünün içinde var olduğu genel ortamın hissedilmeyecek düzeyde fakat devamlı olarak bozukluğu anlamı taşır.

Örneklerimin adını koymamız gerekir ise:
Birinci örnek için; lüks tüketim alışkanlığı, şans oyunlarını toplumun geneline yayma.
İkinci örnek için; genellikle kitle iletişim araçları vasıtası ile yapılan kültür empozesi. Doğu ya da batı kültür öğelerini topluma kabul ettirme çabaları.
Üçüncü örnek için; siyasi ve kültürel ajanlar, ajitatörler ve bunların eylemleri.
Dördüncü örnek için; Toplumun içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik sistemlerin bozukluğu, adaletsizliği.

Yukarıda saydığımız nedenler, sosyolojik olarak toplumların Homeoistasis durumuna geçmesine engellerdir. Bu engellerin sonuçlarını bir üst yazımızda sunmuştuk.

mhmd
23-05-2008, 20:01
Bu kuram ile benzer bir felsefi görüşü dikkatinize sunacağız.

Öyle sanurdum; Ayrıyam, dost gayrıdır, ben gayrıyam.
Benden görüp, işideni bildim ki, ol canan imiş..
(Niyazi-i Mısri)

Muhiddin-i Arabi'nin MİR'AT'ÜL İRFAN (İrfan Aynası) eserinden parçalar eşliğinde konumuzu yönledirmeye çalışacağım.

"Allah'a hamd olsun...
Ondan ötürü ki; Onun vahdaniyetine gölge düşürecek bir KABL, yani EVVEL yoktu.
Çünkü: KABL, yani, EVVEL, o idi.
Keza; bi BAAD de, yani: Onun zatına ve sıfatına leke sürecek bir BAAD yani SON da yoktur.
Çünkü; SON dahi, o idi.
Aynı şekilde onu, bir evveliyat ile tavsif etmek mümkün olamaz: Keza, onu bir baadiyet, yani, son ile de tavsif etmek mümkün değildir.
Ve.. ne üst, ne de alt.. Bu vasıflar da, onun şanına yakışmaz.
Onun zatı için, bir yakınlık düşünülemez.
Uzaklık da öyle..
Hele bir şekil.. asla!..
Ondan, bir zaman mefhumu ile haber sormak da imkansızdır.
Hasıl-ı kelam; Onun için ne vaktin, ne zamanların, ne yerin, ne altın, ne de üstün, ne de onunla beraber bir mevudun vralığı düşünülebilir.
Onu istiab edecek, yani; İçine alacak ve barındıracak bir mekan da düşünülemez."

Devam edecek...

mhmd
24-05-2008, 23:23
"Her şeye mahluk gözüyle baksan ol mahluk olur.
Hakk gözüyle bak ki nur-i Yezdan andadır.

Vahdeti kesrette bulmak, kesreti vahdette hem,
Bir ilimdir ol ki cümle ilm-i irfan andadır.

İbret ile şeş cihetten görünen eşyaya bak.
Cümle bir ayinedir, kim vech-i Rahman andadır."
(Niyaz-i Mısri)

Açıklaması:
Her şeye nesne olarak bakarsan o sadece nesne olur. Tanrı gözüyle bakarsan Tanrının kutsal ışığının onda olduğunu görürsün.

Tekliği çoklukta ve çokluğu teklikte bulmak öyle bir ilimdir ki tüm bilim ile irfan bu ilmin içindedir.

Tüm şeylere altı yönden ibretle bak, çünkü her biri bir aynadır ve yaratıcı Tanrı’nın görüntüsü onlardadır.

Kitabımızda kaldığımız yerden devam ediyoruz;

" Yüce Allah, zatında ve sıfatında münferittir... Ama, bir ferdaniyet merfhumunu düşündürecek belirti olmadan...
O, isim ve müsemmadan terkib edilip bir araya gelmiş de değildir.
Çünkü: İsim de, müsemma da odur...
İsim, onun gayrına mal edilemez...
Çünkü: Onun gayrı, diye bir şey yoktur. İş bu sebepten; İsim de, müsemma da odur.
Evvel odur. Amma bu evveliyet için bir başlangıç düşünülemez...
Keza, ahir de odur. Ama bu ahir için bir bitiş tevehhüm eylenmesin...
Yani; Bitiş, diye bir şey yoktur.
Aynışekilde zahir de odur. Ama şöyle, veya böyle, diye bir zuhur vasfını tabir de mümkün değildir.
Keza, batın da odur. Yani gizli; Ne var ki; bu gizliliği anlatmak için herhangi bir vasfa büründürmek mümkün değildir.
Taayyünatın, yani; Herhangi bir şeyin kendi başına oluşu ve bir başkasına benzeyiş şekillerinin tümü odur.
Varlığın ilk harfi, keza odur. Yani: varlığın başlangıcı...
Keza, sırrın başlangıcı da ona varır...
Aynı şekilde ahirin yani: Sonun harfi de yine odur... Onunla başlar. Yani: Onun baş harfi ile ... Böylece ahirin de sırrı o olur.

ZAHİR harflerin tüm varlığı onunladır. Yani: Onun ismidir. İsmi ise, onun zatına çıkar.
BATIN harflerinin varlığı da onunla vücud buldu. Çünkü bu da onun bir ismidir... Sıfatıdır.
Hasıl-ı kelam: Evvel, ahir, zahir, batın yoktur; ancak, o vardır.
Şunu d aunutmamalı ki; sayılan harflerin hiç biri onun varlığına kayıp gitmemiştir.
Keza, onun varlığı da bu harflere kayıp gelmemiştir.
Ne gelmek vardır, ne de gitmek...
O eşyelerden herhengi bir şeye olamazl. Aynı şekilde, herhangi bir şey de onda değildir.
Yani; Ne bir giriş var, ne de bi çıkış..."

Devam edecek...

okinono
25-05-2008, 12:56
Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömür oldu hebâ,

Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber.

Ağlayıp, nâlân edip, düştüm yola tenhâ, garip,

Dîde giryan, sîne biryan, akıl hayran, bîhaber

Değerli hocam, Niyazi Mısri buradaymış da bizim neden haberimiz yeni oldu.

Bu mısralar olmadan Niyazi Mısri olmaz diye düşündüm. :)
Konuyla da alaksı var zaten.

Affınıza sığınarak ekledim.

Selamlar

mhmd
26-05-2008, 19:55
Sn. okinono,

Değerli hocam, derin ve kapsamlı bilgileriniz bizi daima onurlandırır.
Konu hakkında çok fazla bir bilgimiz yoktu.
Bir kitap okuduk!!!
Hayatımız değişmese de bilgilerimiz katmerlendi.

evrensel-insan
27-05-2008, 13:57
Saygideger mhmd;

Ben birseyler yazmadan once, size birsey iletip; fikrinizi sormak istiyorum.

Transformasyon / değişim / değiştirmek / değişime uğramak ile gerçekleştirilir.-mhmd

Yukaridaki sizden yaptigim alintiyla bagli olarak;degisimi yasamak icin, degisimle tanismak gerekir.

Degisimle tanisan da mutlaka ona once bir karsi cikar.Bu dogaldir, cunku alisilagelmislerden degisime yonelmek hem zor, hemde zorlama, bilinc, gonulluluk ve ilgi-etki-onem meselesidir.

Buradaki en onemli konu-ki deney ve gozlemlerimle sabittir-degisime ugrayanin, degisime ugradigi konudaki farkindasizligidir.Yani degisime once karsi cikan, belki onunla alay eden, ondan uzakmis gibi gozuken v.s. degisimini yansittiginda; bunun farkinda degildir.

Bunun nedeni acaba, degisimin farkina varilsa, o degisimi uygulamamak icin gosterilecek bir direncmidir? Yoksa, homeoistasis yapisinin bu degisime uygun adaptasyonunun hemen gerceklesmesi, ve degisimi uygulayanin bunun farkina varmamasimidir?

Cunku, qualm kavrami, bilhassa beyindeki rahatlikta, rahatsizligi yasayamayan bir yapidir.Herhangibir rahatsizlik durumunda derhal devreye girip-ki bu bilincalti veya ruya yoluyla da olabilir-rahatlamayi saglamasidir.

Bu temelde homeoistasis ile transformasyon arasinda-ki bu celiski olarak gozukse de-bir suregelen iliski vardir.Eskinin yerini alan yeni tekrar homeoistasis yapiyi saglar.

Buradaki sorun; eskinin yeniye degisimi arasindaki surectir.Yani eskide diretebilmek, nereye kadar mumkundur? Veya bu diretim-ki bir devreden sonra hissedilir-direten yapiya nasil bir icerik kazandirir?

Diretim sebebiyle, yenilenim baskisi mucadelesinde-ki sonucta yenilenim kazanacaktir-ki etki-tepki islevi yapiya nasil yansir? Yapinin kararsizligi ve bosluga dususu ve her turlu aliya hazir hale gelisi onu istemedigi yerlere surukleyebilir.

Bu homeoistasis-transformation iliskisini acabilirsen, daha detayli yazisabiliriz.

Saygilarimla;
evrensel-insan

mhmd
27-05-2008, 18:51
Sn. evrensel-insan,

Gözlemlerinize katılıyorum.
Hipnoz isimli bir kitap okumuştuk zamanın birinde. Hipnotik seanslarda en yüksek başarı, bu seanslara inanmayan kişiler ve bilinçlerindeki önyargılarına çok güvenen insanlarda gerçekleşiyormuş. O dönem için şaşırtıcı gelmişti.

Bizce değişim gerçek ve kaçınılmazdır. Bu değişime ayak uyduramamak diye bir sonuç imkansıza yakındır. Hatta bu değişime karşı duruşun sonuçlarını üst yazılarımızda, kanser ile vermeye çalışmıştık.

Değişime uğrayanın farkındalığı ise bizce görecelidir.
Bilgiye açık ve değişim için direnç göstermeyen insanların değiştikleri yöne olan farkındalığı kendisi için farklıdır, dışarıdakiler için farklıdır.

Homeoistasis ile transformasyon arasında Sn. Walla ile bir önceki sayfada iletimiz olmuş idi. Umarım o ileti sorunuz için açıklayıcı olur.

Bizim düşüncemiz; öncelikle düşünsel bazda ancak çok daha gerisinde bir organik temelde de var olan, çevre ile iletişim sonucu oluşan değişimle genel kararlılık durumuna parçaların gelmesidir.
Bir fark ile.
Bu durum hiçbir noktada özel değildir. Gerek fiziki gerek düşünsel boyutta tüm noktalar birbirlerine bir şekliyle bağlıdır/etkiler/etkilenir.

Bu açılımı felsefi boyuta taşıyarak, teklik kavramı ve düşüncesiyle sunmak istedik.
Katılımınız için teşekkürler.

mhmd
27-05-2008, 22:04
Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır

Okumaktan murat ne
Kişi Hak'kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emektir

Okudum bildim deme
Çok taat kıldım deme
Eğer Hak bilmez isen
Abes yere yelmektir

Dört kitabın ma'nisi
Bellidir bir elifte
Sen elifi bilmezsin
Bu nice okumaktır

Yiğirmi dokuz hece
Okursun uçtan uca
Sen elif dersin hoca
Ma'nisi ne demektir

Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir
(Yunus Emre)

"Onun peygamberi, odur... Yani: Kendisi, onun risaleti odur... Yani: Elçisi odur. Yani kendisi...
Keza, kelamı da odur... Yani: Kendisi...
O, bir elçi gönderdi: Kendisinden... Kendisiyle, kendisine...
Ne sebep ne vasıta... Bunlar yok... Çıkar bunları aklından...
Elçiyi gönderen... elçinin getirdikleri.. elçinin kendisi... Ve, elçinin geldiği kimse...
Bunların hepsi aynı varlıktır: tek şeydir. Aralarında hiç bir fark, değişiklik ve ayrılık yoktur.
Bir beka vucüdunun harflerini düşünün... Bu onun varlığıdır: vücududur. Başka yok.
Onun gayrı için bir vücut düşünülemez.. Hatta, yokluğu da: yani, fenası da.. Hatta ne ismi, ne de müsemması düşünülebilir.
Sakın ha.. çok sakın..
Bu manaları inkara kalkmayasın: sonra yanarsın...
Çünkü delilimiz kesindir: sağlamdır.
Çünkü Resulullah s.a. efendimiz şöyle buyurdu;

- Bir kimse ki, nefsini bildi; gerçekten Rabbını bilen o oldu...

Çünkü Resullullah s.a. efendimiz şöyle buyurdu;

- Rabbımı, Rabbım la bildim...

Ona, Allah-ü Taala salat ve selam eylesin..."

Devam edecek...

mhmd
10-06-2008, 22:10
Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

cananı benim sevdiğimi can bilir ancak
gönlüm dileğin dünyada canan bilir ancak

bildim hem akl ile hem ilm ile hakkı
şöyle bildim onu ki kuran bilir ancak

ibdal oluben beyliğin eden arifi gör ki
bu saltanatın kadrini sultan bilir ancak

kim aşk denizine dalıp gark olagörsün
bu aşk denizinin bahrini umman bilir ancak

ey saki getir devr-i ayağın tozu ile sun ki
bu devr-ayağın devrini devran bilir ancak

işret meclisine gelip giden meyler içilir
pinhane çeker şöyle ki şeytan bilir ancak

hiç kimse Nesimi sözünü fehm edebilmez
bu kuş dilidir bunu süleyman bilir ancak
(Kul Nesimi)

" Durum, anlatıldığı gibi olunca: Düşün...
Sen nesin?
Şüphesiz; sen, sen değilsin..
Sen, O sun... Ama sen, sen olaraktan değil...
O, bir giriş şekli ile sana dahil değildir. Ama, bir çıkış şekli ile de, senden hariç değildir... Keza; sen, onun haricinde değilsin.
Bu anlattığım mana ile: Senin mevcud olduğunu kast etiyorum... Keza, sıfatını da...
Şunu anlatmak istiyorum: Sen hiç bir zaman var olmadın. Olman da mümkün değil..
Her şeyi bir yana at...
Hiç bir şeyle olma... Hatta sen, sen olma... Hele nefsinle, hiç olma...
Onunla, yani: Hak'la da olma. Hatta, onda da olma, onunla birlikte de olma...
Fakat, şunu da unatma ki:
Sen, ne bir fanisin, ne de bi mevcud...

Sen O sun, O da sen...

Burada şu manayı da anla:
Allah-ü Taala alemlerden hiç birine muhtaç değildir: Ganidir...
Bunun böyle olması için, ne bir illet lazım gelir; ne de bir sebep.."

Devam edebilir!!!

okinono
26-10-2008, 21:11
Güncelleme

Serdar
28-10-2008, 16:49
Son günlerde tüm site halkının genel bir şikayeti gözüme çarptı.
Tartışmacıların (teist) siteye artık uğramadıkları, olanların ise ateist renklere yakın tonlara geldiği konusu.
Bence de doğru.
Bir eksik ile. Mantıklı, edepli, akli konumunu sürdüren teist arkadaşların rengine de ateist arkadaşlar yaklaşmakta.
Hayır demeyin. Bu bilimsel bir kuram.
Genel bir tahlil sonucu ulaştığım sonuç; Homeoistasis olgusunun varlığıdır!

Çok kısa olarak aktarmaya çalışayım.
Sistemler (bu başlıkta fikirler ve inançlar olarak alınabilinir) çok kaba olarak ikiye ayrılır. Kapalı sistemler ve açık sistemler.
Açık sistemlerin özelliği entropiye (zaman içinde, düzensizlik sonucu sistemin bozulması, amaçlarından sapması, ölmesi) karşı dışarıdan enerji alır ve işler. Bunun sonucunda hayatta kalır. Ancak dışarısı ile sağlamış olduğu bu iletişim kendi içinde ve dışarıdaki sisteme uyumsallaşma sürecine de girer.
Bu uyumsal süreç giderek statikleşme eğilimi gösterir ve sistemler kendi içlerinde ve aralarında bir denge konumuna gelirler.
Bu konuma HOMEOİSTASİS adı verilir ve sistemler bu konumu korumaya kararlı gibi davranırlar.
Yunanca olan bu terimin Türkçe karşılığı; İstikrarlı durumdur.

Toparlarsak.
Sitenin üyelerinin birbirlerine benzemeleri, sosyal kuralların açıkladığı şekilde gelişmektedir. Bu da hem site için (özelde) hem de fikir ve inançlar için (genelde) yaşama şansını artırmaktadır.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın


Statikleşmiş, durağanlaşmış bir sistem, ansızın başka bir dış çevre ortamı ile karşılaşırsa ansızın bocalar. Büyük sıkıntılar geçirir. Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelir. Ayrıca bir saplantı oluşturabilir. Buysa hiç te iyi birşey değildir. Evrende ve doğada değişmeyen hiç birşey yoktur. Herşey değişmektedir ve değişmelidir. Farklı çeşitte renkler olmalıdır. Bu renkler bir biri içine kaynaşmalı dönmelidir. Statik, katılaşmış bir sistem gelişemez. Gelişmekten mahrum kalır. Gelişim demek, farklı ortam koşulların altında hayatta kalabilmek, onunla başedebilmek demektir. Bunun olması için de her çeşitten renk, her düşünceden insan olmalıdır.

Hayat sonsuzdur sevgili mhmmd,

Ve herşey aydınlanma yolunda birer deneyimdir,

Anlayışın en yüksek seviyelerinden bakıldığında iyi ve kötü yoktur,

Sadece bilinç vardır, seçimler yapan ve tüm yaşanabilecek tecrübeleri yaşayan.

mhmd
29-10-2008, 14:09
"İtmeyin kardeşimmm..." :)
Edebimizle devam edelim.

Yandi yurek yar elinden
Bilmem yara ne edeyim
Takatim yok dosta varam
Çare bilmem ne edeyim

Bir yara dişardan olsa
Halk ona bir merhem çalar
Benim yaram içerdendir
Çare bilmem ne edeyim

İki hekim geldi üstüme
Biri dilli birisi lal
Dilliye cevap veremedim
Bilmem ki lala ne deyim

Nesimi'ye dediler ki
Derdine bir derman ara
Bize derman Hakk'tan ola
Çare bilmem ne edeyim

(Kul Nesimi)


"Bu manada, arif zatların pek çoğu, yüce Allah'a karşı marifet duygusunu, varlığın yokluğa geçişi ile, hasıl olacağına kail oldular.

Yani; Marifet duygusunu fena haline izafe ettiler...
Sonra.. Fenadan da geçtiler; fenanın, yani: Yokluğun da ötesinde aradılar...
Kanaatları buydu...

Halbuki bu duygu; açıktan bir yanlıştır ve bir yanılmadır.
Sebebine gelince: Allah'a karşı marifet duygusu ne varlığın fenasına, ne de bu fenanın da fenaya varmasına bağlıdır.
Yani: Ne mevcud varlığın yok olmasına, ne de bu yok olmanın da yok olmasına bağlıdır..
Hiçbir zaman irfan duygusu, anlatılan hallerle elde edilemez.
O şey ki, hiç bir şey değildir; ona bir vücud, yani, varlık verilemez...
Sonra.. O şeyin ki, varlıktan yana bir nasibi yoktur; onun için de bir fena hali olmaz...
Ancak fena hali; bu varlğın isbatından sonra meydana gelebilir. Ki, fenaya müncer olacak bu varlık, bir yönüyle mevhumdur..

Şimdi kendine gelmek zamanıdır.
Sen ki: Kendini ne bir varlığıa sahip, ne de bir fena haline varacak biri bildin...Ve, bu manda bir marifet duygusuna ki, sahip oldun.. İşte o zaman Yüce Allah'ı gerçekten anladın sayılır.
Yani; Marifet sahibi oldun; demektir.
Bu mananın dışında bir şey ummak boşunadır."

Devam edebilir...

mhmd
04-11-2008, 12:05
Ben dervişim diyene, bir ün edesim gelir
Seğirdüben sesine, varıp yetesim gelir

Sırat kıldan incedir, kılıçtan keskincedir
Varıp anın üstüne, evler yapasım gelir

Altında gayya vardır, içi nar ile pürdür
Varuben ol gölgede, biraz yatasım gelir

Oda gölgedir deyu, ta'n eylemen hocalar
Hatırınız hoş olsun, biraz yanasım gelir

Ben günahımca yanam, rahmet suyunda yunam
İki kanat takınam, biraz uçasım gelir

Andan Cennete varam, Cennette huriler görem
Huri gılmanı, bir bir koşasım gelir

Derviş Yunus bu sözü, eğri büğrü söyleme
Seni sigaya çeken bir Molla kasım gelir

(Yunus Emre)

"Bu arada hiç bir yabancı görmemek gerek... Zira, bir yabancının isbatı neticede onun yok edilmesini güçleştirir.
Sebebine gelince;
-Bir şeyin sübutu gerekmeyince onun fenası da gerekmez.
Kaidesi esastır...
Bu durumda sana düşen odur ki;
Ne bir şeyi yok göresin, ne de var...

Şu manaları da unutma:
Ezel, şu andır...
Ebed, şu andır...
Kıdem, şu andır...

Yani; Ezel, ebed, kıdem şu içinde bulunduğumuz ve göz açıp kapayacak kadar bir zaman içinde elden çıkardığımız vakte sığdırılmıştır.
İşbu vaktin içinde kendini ara.
Unutma ki;
Bütün gu gelip geçen anlarda Hakkın gayrısı yoktur..."

Devam edebilir...

mhmd
13-11-2008, 17:27
Ve bir adam söyle dedi: 'Bize kendini bilişten bahset.'

Ve o cevap verdi:

'Kalbiniz gecelerin ve gündüzlerin sirrini sessizce bilir.
Ancak kulaklariniz, kalbinizin bilgisini isitmek için deli olur.

Düsüncelerinizde daima bildiginizi, kelimelerde de bileceksiniz.
Rüyalarinizin çiplak bedenine parmaklarinizla dokunabileceksiniz.

Ve böyle de olmasi gerekir.

Ruhunuzun sakli kaynagi yükselmeli ve çagildayarak denize dogru kosmali;
Ve o zaman, sonsuz derinliginizin hazineleri gözlerinizin önüne
serilecektir.

Ancak bilinmeyen hazinenizi tartmak için tarti aramayin;
Ve bilginizin derinligini degnekle veya iskandil ipiyle ölçmeye kalkmayin.

Çünkü kisi, ölçüsüz ve sinirsiz bir deniz gibidir.
'Tek dogruyu buldum' degil, 'Bir dogruyu buldum' deyin.

'Ruha giden yolu buldum' degil,
'Kendi yolumda yürürken ruhu buldum' deyin.

Çünkü ruh, her yolda yürür.
Ruh ne bir çizgi üzerinde yürür;
ne de bir kamis gibi dümdüz büyür.
Ruh, sayisiz taç yapraklari olan
bir lotus çiçegi gibi açilir.'

(Halil CİBRAN)

"Şimdi... anlatılan bu manalar karşısında, bazı soruları sorulabilir...
Mesela, biri çıkar; şöyle sorar:
-Bu, birbirine giren mana yolları arasında, nefsi bilmenin ve Allah'a arif olmanın tam yolu nasıl bulunur?
Bu sorunun cevabı şu olur:
-Yol birdir... Nefsi ve yüce Allah'ı anlamaya götüren yol ise...
Bilesin ki: Allah var idi; onunla ikili bir şey yok idi...
Burada:
-İdi...
Şeklinde kullanılan edat mefhumundan bir zaman manası çıkarmamalı...
Yüce Allah şu anda dahi öyledir...
Yani: Yüce Allah var ve ikili bir şey yok..."

Devam edebilir...

mhmd
16-12-2008, 17:10
Kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Not: Yazılarımızda kaynak gösterimlerimiz ya da paragraf içleri alıntıdır.

"Bu arada; bir başkası da şöyle diyebilir.
-Görüşüm odur ki; Nefsim, Allah'ın gayrıdır... Yine görüşüm odur ki: Allah nefsim değildir...
Bu sorunun cevabını: yukarıda geçen Hadis-i Şerifteki NEFS kelimesinin kısa bir tarifini yaparak vermek mümkündür.
Orada sözü geçen nefsi; burada bir başka manaya almak gerek... Ki o; Senin öz varlığındır; hakikattindir...
Yoksa: O; levvame, emmare ve mutmainne isimleri ile anılan nefis değildir.
Belki de; orada NEFS, kelimesi ile işaret edilen mana, zat-ı ilahi'nin tüm olarak yabancısı olanlardır...
İşbu manayı Resulallah S.A. efendimiz şu münacaatından da anlayabiliriz.

-ALLAH'IM, EŞYAYI BANA OLDUĞU GİBİ GÖSTER.

Burada eşyadan, yani, şeylerden murad: Zat-ı ilahiden gayrı olan şeylerdir...
-Allah'ım masivanı; yani, zatına yabancı olan şeyleri bana anlat ki:
Bileyim...
Eşya nasıl şeydir?
Tanıyayım...
O sen misin?
Yoksa, gayrın mı?
Ve,
O şeyler kadim midir? Baki midir?
Yoksa... fani mi?

Şüphesiz, Allah-ü Teala, ona nefsini gösterdi... Yani: Öz varlığını.. Ama, masivaya, yani, zatına yabancı herhangi bir şeyin varlığı olmadan...
İşte bundan sonradır ki; Resulullah S.A. efendimiz eşyayı olduğu gibi gördü...
Yani: eşyanın hakikatını... özünü...
Gördü ki; Onların özü, zat-ı ilahinin taa, kendisidir.. Ama, bu manada ne bir şekil var; ne de, bir zaman ve mekan mevhumu..."

Dalgın dalgın sayreyledim alemi
İrenkler ne, çiçekler ne, koku ne
Bir arama yaptım kendi kafamı
Görünen ne, gösteren ne, görgü ne.

Çeşitli irenkler türlü görüşler
Hayal mıdır, rüya mıdır bu işler
Tatlı muhabbetler güzel sevişler
Güzellik ne, sevda nedir, sevgi ne

Göz ile görülmez duyulan sesler
Nerden ulanıyor bizdeki hisler
Şekilsiz gölgesiz canlar nefesler
Duyulan ne, duyuran ne, duygu ne

Kimse bilmez dünya nasıl kurulmuş
Her cisime birer zerre verilmiş
Cümle varlık bir kuvvetten var olmuş
Gelen ne, giden ne, yol ne, yolcu ne

Herkese gizlidir bu sırrı hikmet
Her nesnede vardır bir türlü ibret
Veysel'i söyletir bir büyük kuvvet
Söyleyen ne, söyleten ne, Tanrı ne(Aşık Veysel ŞATIROĞLU)

Devam edebilir...

Soda
02-03-2009, 17:46
Bütün evreni Tanrı'da görmek mi Tanrı'yı bütün evrenin üstünde görmek mi yoksa Tanrıyı insanda görmek mi?

Seni bu hüsn-ü cemâl ile bu lutf ile gören
Korktular Hak demeye döndüler İnsan dediler.


"İnsan Tanrıyı arar daima ama Tanrı bir "şey" değildir, O orada burada saklanan sen arayınca da bulup "sobe" diyebileceğin bir şey değildir" der başka bir bilge.

Belki de arayışın kendisindedir sorun. Arayan arananın kendisi ise hiçbir zaman bulamaz aradığını çünkü göz daima dışarı bakar.

İnsan nehirden alınmış bir tas su gibi. O tasın içindeki su ile nehrin içindeki su arasında ne fark var? Lakin bir tas suya baktığında göremezsin içinde yüzen balıkları, nehirde karşıdan karşıya geçen manda sürülerini veya gölgesi yansımaz o suya nehrin kenarında oynayan çocukların. O bir tas su nehre karışmadan hakikati bilemez, göremez.

İnsan varlığı değil varoluşunu sorgulamalıdır. En büyük esrar budur ve varoluşun esrarı "sevgi" de gizlidir.

Zaten başka türlü de olamazdı. Ama herkes sevgiden kaçar çünkü ağır bir yüktür sevgi.

Hepimiz dünyaya geldiğimizde tertemiz boş bir sayfa idik. Sonrası ise bu temiz boş sayfanın üstüne çiziktirilen yazılardan ibarettir. Topladıklarımız, biriktirdiklerimiz, kazandıklarımız, makamımız, mevkimiz hiçbiri ama hiçbiri bize kalmayacak iken ve de biz bunu biliyor iken neden kendimizi bütün bunlarla aynılaştırdık?

Bizim bilgeliğimiz bizi tekrar o saf bembeyaz boş yapraklar gibi olan çocukluğumuza geri döndürmemişse ne kadar yazık olmuştur bize.

Ne olurdu sanki bir günlüğüne o günlere geri dönebilseydik. Sadece 1 gün bile ne kadar çok şey öğretirdi bizlere. O saflıktan, masumiyetten bakış bize ne kadar çok şey anlatırdı "şu anki" kendimize ait.

evrensel-insan
02-03-2009, 18:11
Saygideger soda;

Insanoglu tanriyi aramaz. Kavram olarak onu ortaya atar, yaratir ve kendince de ona bir icerik ve hatta sekil verir. Her soyut kavram gibi; varligin, var-yok; ve inancin inanma-inanmama temelinde; hem tanriyi, hem inanci hemde varligi sabit tutmak kaydiyle; sadece tanrinin varligini var-yok ve tanriya inanci inan-inanma temelinde tartismaya acar ve bu kisir dongude, bosuna yasamini harcadigi gibi; iliskilerini de saglikli, insansal ve evrensel temelde kuramaz.

Saygilarimla;
evrensel-insan

Soda
02-03-2009, 21:42
Tanrı var mıdır yoksa yok mudur
Budur işte soruların en esaslısı
"Var" da dersen "yok" da dersen
Kaybedersin kendi öz doğanı

İnsanın biricik arayışı Tanrıdır güzel dostum.
İnsan sadece "kavram" olarak onu ortaya atar ve kendi ortaya attığı bu kavrama şekil verir derken de haklısın tabiki.
Ama farklı şeylerden bahsediyoruz. Belki de kastettiğimiz Tanrılar arasındaki farktır bu.

İnanma ve inanmama konusunda da haklısın.
Bence zerre kadar önemli değildir bu. Zaten kendisine "inanılmasını" isteyen bir Tanrı çok acizdir benim gözümde.
Dinlerin asıl zararı Tanrıya olmuştur bu bağlamda. Onu çok zaaflı göstermişlerdir.
Bambaşka bir Tanrıyı arar insan gerçekte. Sen ben farketmiyor bu arayışta. Belki de günahkarlar çok daha yakın o Tanrıya belki de ateistler...
Zerre kadar Tanrıyı düşünmeyenler çok ama çok daha yakın.
Tanrı korkusu olmayanlar ve tanrı sevgisi olmayanlar çok ama çok daha yakın.
En azından ben öyle hissediyorum.
Sevgiyle kal.

Soda
02-03-2009, 23:07
Üyelik tarihi: 23 Dec 2005
Bulunduğu yer: sonsuzluktan



Muhteşem !

evrensel-insan
02-03-2009, 23:12
Saygideger soda;

Bana gore tanri; hem bir sahiplik, ki olumlu veya olumsuz farketmez; hemde bir ihtiyac konusudur. Tanriya olumlu veya olumsuz sahip cikanlar, ona ihtiyac duyanlardir.

Ben ise; tanriya sahiplik temelinde bir ihtiyac duymuyorum. Benim acimdan; kavramsal olarak tanimi olan; diger her kavram gibi bir icerik tasir. Tanrisal yasam ve iliski; olumlu veya olumsuz, benim yasam ve iliskilerimde yer almaz.

Ustelik tanrisal dusunce, zaten dogal dusuncenin kokenidir. Dusunduren dusunce, tanri kavramina yer vermez. Ayni inanc sezgisine ve hissine ve dini mentalitenin ideolojilerine de yer vermedigi gibi.

Tanrisal dusunce, ayni maddesel dusunce gibi; insandisidir. Ustelik, insanlikdisi; ayrimci, erksel, cikarci, bencil tum ideolojiler de birer inanctir. Ki bu inanclarin tanimi mevcut butun izmlerdir. Benim dusunduren dusuncem ise; insanoglunun bireysel dusunce ve davranista; birey olarak, evrensel ve insansal bilince erismesini onerir. Bu da sadece yasam ve iliskilerdir.

Saygilarimla;
evrensel-insan

Soda
06-03-2009, 02:21
Sevgili evrensel insan

Zannedersem farklı Tanrılardan bahsediyoruz. Siz dinlerin "herşeye kadir, ve herşeyin yaratıcısı" tanrısından bahsediyorsunuz bense insanın arayışının kendisini götüreceği yerde bulunan tanrıdan bahsediyorum.

Burada tanımlanmış bir tanrı yoktur. Burada bir arayışın kendi içindeki sır vardır. Bu sır insana aittir. Bu sır insanın kendisi ile ilgilidir veya bizzat insanın kendisidir.

Dışsal bir tanrı değildir kastettiğim.

Arayanın neden aradığı da insana ait bir bilgidir. İnsanın parayı araması ile Tanrıyı aramasında gerçekten bir fark var mıdır yoksa sadece arayışın nesnesi mi değişmiştir?

İhtiyaç duymak bir zaaf değildir. Aslolan neden ihtiyaç duyduğumuzu anlamamızdır.
İhtiyaç duymamak da bir fazlalık veya üstünlük değildir.

Sonuçta insan insanca hareket eder. Onun bütün inançlarında, mitolojilerine, putlarında, kültlerinde hep insana ait şeyler vardır.
İnsanı tanımak istiyorsak ona ait herşeye sahip çıkmalıyız.

Ben hep "öz" sözcüğüne takılır kalırım. Nedir kendi "öz"üm diye sorarım kendime.
Bu soruyu herkes sormalı bence. Tanrı arayışı bizzat "öz" arayışıdır aslında.
Bence gizem buradadır, din buradadır, aydınlanma buradadır.

Sevgiyle kal.

evrensel-insan
06-03-2009, 02:39
Saygideger soda;

Demek ihtiyac duyuyorsunki, boyle bir arayis icindesin. Bir cesit, Yunus Emre vari bir arayis, diyebilirmiyiz.?

Benim ise; boyle bir arayisa hic ihtiyacim yok. Benim icin; hersey insanoglunun yasam ve iliskisi ile sinirli. Otesi, ne meragim, ne de ihtiyacim. Cunku, bana ait tek sey; yasam ve iliskilerim. Gerci, duzen ve sistem zaten bunu kisinin elinden almak icin ugrasiyorda. Bende, bana ait olan yasam ve iliskilerime siki siki sarilip; kendi oz irademin ve kontrolumun esliginde surduruyorum.

Konu zaten ihtiyac meselesidir. Benim ne boyle bir arayisim, ne de boyle bir arayisa ihtiyac duyumum var. Umarim, birgun aradigini bulursun. Tabi ki; yasamin surecinde. Cunku; dogum ve olum; kisinin kendi adina yasadiklari degildir. Dogumunda, soz sahii olamaz ve olumunude yasayamaz.

Saygilarimla;
evrensel-insan

Soda
06-03-2009, 17:32
"Yaşamımı ve ilişkilerimi kendi öz irademin ve kontrolümün eşiğinde sürdürüyorum" demişsin çok önemli bir şey söylemişsin sevgili evrensel insan.

Hem ilişkilerine hem de kendi içsel dengene önem veriyorsun ve yaşama da değer veriyorsun.
Ödül peşinde değilsin arzularının tutsağı da değilsin, hayaller aleminde de dolaşmıyorsun. En güzeli budur. Herşeyi kendi doğallığında kabul etmek ve öylece yaşamak demek; bir çiçeğin kokusunu etrafına yayarken nasıl güzel kokma arzusunu değil de zaten kendine ait olan o kendi doğasının açması gibiyse öylece bir çiçek gibi açmak demektir.

Zaten böylesine bir olgunluğa ulaşanlar ölümden de korkmazlar yaşamlarını da kabusa çevirmezler.

Bence aydınlanmaya çok yakın duruyorsun. Kendi öz doğana, bu dünyaya geldiğin zamanki saflığına yakın yaşıyorsun. Bundan sonra size düşen sadece bunu "farketmek" olacaktır.

"Uyum" ve "denge" çok önemli iki kelimedir güzel dostum. Siz buna "dikkat"i de eklerseniz olay tamamdır.

Sevgiyle kal.

evrensel-insan
06-03-2009, 18:07
Saygideger soda;

Benim bir serbestdusunur olarak, zaten felsefem bu. Tum farklarin farkinda olmak; ne farklari biribirinden ayirmak, ne herhangibirini digerine ustun kilmak, ne de farklari gormemezlikten gelmek. Bu farklarin ve herbir farkinda hakkini ve ozgurlugunu vererek; birarada, bir butunluk ve ahenk icinde beraberce yasamalarini saglamak.

Ustelik; ne kendime ne de baskalarina; ne fiziksel ne de dusunsel zarar vermeden, bunu basarmak. Eger bir ara vaktin olurda; felsefemin koken ve icerigini gormek istersen; "evrensel'in kosesi" ne bir goz atmani onerebilirim. Hatta orada yazisabilirizde. Cunku, benim bazi yazilarim; baska yerde yazilamiyor.

Saygilarimla;
evrensel-insan