PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : muazzez ilmiye çığ


commandante
30-05-2007, 23:29
MERHABA SEVGİLİ DOSTLAR ;

aydın bir bilim insanını tanıtmak istedim faydalı olacağını düşündüm.eğer dostlarımızın yorumları müspet olursa bu tip yazılar göndereceğim



Muazzez İlmiye Çığ, (d. 20 Haziran 1914, Bursa, Türkiye ). Türk kadın Sümerolog. Ailesi Kurtuluş Savaşı sırasında göçmen olarak Çorum'a geldi. İlkokula Çorum'da başladı. Daha sonra ailecek Bursa'ya taşındılar; bu şehirde özel bir okul olan Bizim Mektep'te Fransızca ve keman dersleri aldı. 1926'da sınavla Bursa Kız Muallim Mektebi'ne girdi. 1931 yılında mezun oldu ve babasının da öğretmenlik yapmakta olduğu Eskişehir'e tayin oldu. Öğretmenlik mesleğini dört buçuk yıl yaptı; 1935'te Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sümeroloji bölümüne girdi. Üniversiteyi 1940 yılında bitirdi ve İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne tayin oldu. Aynı yıl Kemal Çığ ile evlendi. Müzede çalıştığı 31 yıl boyunca meslektaşı Hatice Kızılay ve Dr. F.R. Kraus ile birlikte müzenin deposunda bulunan Sümer, Akad ve Hitit dillerinde yazılmış onbinlerce tableti temizleyip, sınıflandırıp numaralandırdı; 74bin tabletten oluşan çivi yazılı belgeler arşivini oluşturdu; üç bin tabletin kopyasını yapıp katalog halinde yayımladı; dünya bilim adamlarına eşsiz bir kaynak hazırladı.

1957'de Münih'teki Oryantalistler Kongresi'ne katıldı. 1960'da Heidelberg Üniversitesi'nde altı aylık bir çalışma yaptı. 1965'de Roma'da sergilenen Hitit sergisini bu şehirden alarak Londra'ya götürdü. 1972'de emekliye ayrıldı.

Emeklilikten sonra bir süre yurtdışında yaşayan Muazzez İlmiye, 1988'de Philadelphia'daki Asuroloji kongresine katıldı. Prof. Kramer'in History Begins at Sumer adlı kitabını Türkçeye çevirdi ve kitap 1990'da “Tarih Sümerle Başlar” adıyla Türk Tarih Kurumu tarafından yayımlandı. Kitabın çok ilgi görmesi üzerine 1993'te çocuklara yönelik Zaman Tüneliyle Sümerlere Yolculuk kitabını yazdı; ilerlemiş yaşına rağmen ardı ardına eser vermeyi sürdürerek Sümer ve Hitit kültürlerini tanıtan 13 kitap yazdı.

2000 yılında İstanbul Üniversitesi kendisine "Fahri Doktor" unvanı verdi. 2005 yılında Osmaniye'nin Çardakköyü'ndeki Anadolu Kültür Araştırmaları Derneği tarafından "Özgür İnsan Ödülü" ile ödüllendirildi.

"Vatandaşlık Tepkilerim" adlı kitabında, "halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek" suçuyla yargılandığı davada beraat etmiştir


KİTAPLAR

"Kur'an İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni", *
"Sümerli Ludingirra - Geçmişe Dönük Bilimkurgu", *
"İbrahim Peygamber - Sümer Yazılarına ve Arkeolojik Buluntulara Göre", *
"İnanna'nın Aşkı - Sümer'de İnanç ve Kutsal Evlenme", *
"Zaman Tüneliyle Sümer'e Yolculuk"
"Hititler ve Hattuşa - İştar'ın Kaleminden"
"Gilgameş - Tarihte İlk Kral Kahraman"
"Ortadoğu Uygarlık Mirası"
"Ortadoğu Uygarlık Mirası 2"
"Sümer Hayvan Masalları", *
"Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği"
"Vatandaşlık Tepkilerim"
"Atatürk Düşünüyor", *
"Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği"

commandante
30-05-2007, 23:33
DİNCİLİĞİN BAŞLAMASI(1)

http://muazzezcig.blogcu.com/

(Bir Fransız’ın Doktora Tezi kitabından)




Atatürk’ten sonra eğitim yeniden tartışmalara neden oluyor. 1949’da büyük zorlamalar sonucu CHP İlkokul 4. 5. sınıflarına haftada iki saat din dersi koyduruyor. Bu dincilik güdenlere yol açıyor. 4 Şubat 1949’da iki *kaçık Millet Meclisi dinleyici localarında tekbir getirmeye başlıyor. Tarikatlr gizlice işe girişiyor. Onlara göre din ve ahlak zayıfladığı için toplum çürümüştür. Bu ülkeye iman yeniden doğduğunda her şey yenilenecektir. Yenilenen yobazlık oldu. Ankara’da başkentli kadınlara çarşaf giymelerini öneren, halkı Batı’nın ahlak ve geleneklerine karşı gelmeye çağıran bildiriler elden ele geziyor. Atatürk heykel ve büstlerinin kırılmasına başlanıyor. Bunun üzerine CHP (zamanında) 1949’da ceza yasasında “devletin kurumlarını din temeline dayandırmayı amaçlayan dernekleri kuranlar ve üyelerini 2-7 yıl hapis; laikliğe karşı olanları, koruyanları da 2-3 yıl hapis cezası verilecek(ti).



Atatürk’ün Batılaşma isteğini ağız ucu ile kabul etmiş olanlar böylece dişlerini göstermeye başlıyor. DP seçimi kazanmak ve iktidara gelmek için bunlardan yararlanmak üzere, 1946-50 yılları arasında Atatürk Devrimleri’nin terk edilmesi için kampanya yapıyor. 1951 Haziran 29 da 63 kadın Adana’da çarşafla gösteri yapıyorlar. Bunlar Nurcu ve Ticanilerden. Atatürk Devrimlerini savunanlara imansız diyorlar ve çok karılılığı savunuyorlar. Hatta Ticanilerin Kırıkkale şefi, müritlerinden ikisinin kızlarıyla imam nikahı ile evleniyor. Doğuda fes giymeye de başlıyorlar. Menderes hükümeti ile öğretim birliği bozulmaya başlıyor. Kuran kurslarının açılmasına göz yumuluyor. 20.000 Kuran kursu açılıyor. Dinciler “imanı olan kimsenin ne eğitime, ne de kültüre ihtiyacı vardır,Tanrı ona her şeyi verir!” diyorlar. Bu yüzden özellikle köylerde kadın öğretmenlere karşı düşmanlık başlıyor. Atatürk zamanında “garip” diye kucak açılan bu öğretmenlerden 50.si saldırıya uğruyor, bir kısmı öldürülüyor.



1927’de Din, eğitimde zorunlu olmaktan çıkarılıyor. 1931’de ilk ve orta okullardan temelli kaldırılıyor. Buna karşılık 1949’da CHP (ye göre) 4.ve 5. sınıflarda haftada iki saat din dersine isteyen girecekti. DP bunu zorunlu yaptı. 1956’da(Din dersi) ortaokulların 1. ve 2. sınıflarına seçmeli ders olarak konuyor. 1951’den itibaren orta derecede, 1955’den sonrada lise düzeyinde İmam Hatip Okulları başladı. 1949’da Ankara’da İlahiyat Fakültesi, 1960’da İstanbul’da Yüksek İslam Enstitüsü kuruluyor. Süleymancılar “Kuran dışında her türlü eğitime karşıyız” diyorlar. 1969’da Kuran kursları 50.000 oldu.



Süleyman Demirel önce tutucu güçleri yeniden özgür bıraktı. Daha sonra yeni bir atılım yaparak İmam Hatipliler’in üniversiteye girmesine izin verdi. Böylece işin içine iyice yaptı. Ve utanmadan hala konuşuyor. Bunların ağzını kapatmak gerek. Ne yazık ki, onu yapabilecekler hep suskun. Aklı kıt gazetecilerimiz de demokrasi peşinde koşarak kendilerine ihtar edildiği halde tarikatların hortlamasına neden olan kanunların çıkarılmasına uğraştı. Alın görün demokrasiyi!!



24 Şubat 1964’de zamanın Milli Eğitim Bakanı İbrahim Ötüken: “…Bu böyle giderse ülke için tehlikeli olacaktır” diyor. Nitekim öyle oldu. O zamanlar temeli atılan ve “ hiçbir siyasetçinin, eğitimcinin, gazetecilerin, aydın geçinenlerin dur diyemediği” dincilik bugüne kadar başını alıp gitti. Önce Kuran kursları ,özel dinci okullar kapanmadıkça, İmam Hatipler bir düzene sokulmadıkça bu yara bir gün tedavi edilmez hale gelir. Bunun için bunlara karşı ayni güçte bir meclis çıkarmamız şart.



Ağlanıp duracağımız yerde böyle bir meclisi nasıl çıkaracağımızı tasarlayıp hazırlanalım.



Muazzez İlmiye Çığ



(1) Dr. Bernard Caporal, Kemalizm’de ve Kemalizm sonrasında Türk Kadını, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1982, Ataürk’ün doğumunun 100. Yılı Dizisi. kitabından alınmış bilgiler.

ozgur_beyin
31-05-2007, 01:05
Bir alıntıda ben yapayım. Bu kısa yazıda *kitap yazılacak kadar *temel bilgiler var.


* *ÇIĞ: İnsanlar çözemedikleri olayların insanüstü güçler tarafından yapıldığını düşünmüşler ve tanrıyı yaratmışlar. Sümerlerde her şeyin bir tanrısı var. Kendi inançlarına ait şiirler yazmışlar, birçok kaideler koymuşlar; kurban kesmek, dua etmek, tanrıları memnun etmek, tanrıları şarkılarla türkülerle memnun edip “aman fırtına getirmesin, deprem yapmasın” diye dua etmek... Tanrıların evleri olması lazım, onlar için mabetler yapmışlar. Ondan sonra da bunlar kilise ve camilere dönüşmüş. Camilere “Allah’ın evi” demişler, bugün hala aynı şey devam ediyor. Niçin kurban kesiyorlar tanrıya? Tanrının kurbana neden ihtiyacı var? Tanrının neden duaya ihtiyacı var? Kurban kesmek, usulü bile Sümer’den gelmiş. Dünyanın, evrenin yaratılışı hikayesi aynen onlarda da var. İnsanın yaratılışı çamurdan deniyor. Kuran’da; tufan hikayesi; bunlar Sümer’de de var. Eyüp hikayesi var: Allah’a bağlı olan insana birden bire felaket geliyor ama bu felaketi yine duayla geçiştiriyor. Tanrı onu kabul ediyor. Tevrat’ta da aynı hikaye var, Sümer’de de aynı motifler var. Sümerler her şeyi yazıya dökmüşler, onların yazılarını onlardan sonra gelenler kabul etmişler. Kabul ettikleri gibi onların kültürlerini de almışlar; şiirlerini, şarkılarını adetlerini... Onların edebiyat ve yazılı belgeleri olduğu için kültürleri daha sonra da devam ediyor. Yazılı belgeleri olmasaydı bilemezdik. Sümerler bulunmadan önce, bunlara Yunanlar dendi. En eski yazılı kaynak olarak Tevrat biliniyordu. Birçok millet yazıyı icat etmiş ama Sümerler kadar geliştirmemiş hiçbiri. Kendilerinden sonra gelen Akkadlar’ın dilleri tamamen aynı. Onları yazmak kolay da değil. Kültür olgusu da çok önemli. Matematiği çok iyi biliyorlardı. Takvim yapmışlar, hem aya, hem güneşe göre takvimi uydurmuşlar. Burçların isimleri hala devam ediyor

mhmd
31-05-2007, 11:08
Değerli hocamızla ilgili bir başlık vardı zannımca.
Yazı bile vermiştim o başlığa...
Ek yapılabilinirse daha bütüncül olur düşüncesindeyim.

Hatalarımızı, cehaletimize bağışlayın

ninkasi
31-05-2007, 11:28
Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği kitabında başörtüsüyle ilgili yaptığı açıklamalar çok tepki görmüştü,dava edilmedi bildiğim kadarıyla ancak bazı yerlerde "Çığ'dan türbana çirkin benzetme" başlığı altında tepki verildi.Kitapdaki o bölüm:
"..Mabet fahişeliği bir meslek.Onlar kendilerini tanrı namına bu işe gönüllü olarak adayan kadınlar. Bunlar aynı zamanda bereket kültünün de temsilcileri.Sümer dininin bir simgesi olan 100 kadar kurumu kapsayan '[i]me[i]'ler arasında fahişelik de bir kurum olarak görünüyor.Bu rahibelerin diğer rahibelerden ayrılmaları için başlarını örtmeleri gerekir.MÖ 1600 yıllarında bir Asur kralının yaptığı kanunun 40. maddesiyle o tarihten sonra bütün evli ve dul kadınların başlarını örtmeleri şart koşulmuş.Kızlar ve sokak fahişeleriyse örtemeyecek.Böylece evli ve dul kadınlar da mabet fahişeleri gibi yasal seks yaptıklarından kutsallaştırılmışlar..."

NedimYilmaz
31-05-2007, 15:05
Yazardan öneri kitap: "Vatandaşlık Tepkilerim"

habilis
01-06-2007, 16:18
bir öneri kitap da benden "Kur'an İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni"

31-07-2007, 11:31
Dinlerin Evrimi Masalı
Zafer Araştırma Grubu


Dinlerin Evrimi Masalı

ZAFER ARAŞTIRMA GRUBU


Evrim teorisi kabaca, yeryüzündeki tüm canlıların milyonlarca yıl süren bir tesadüfler zinciri ile, basitten mükemmele doğru gelişerek varolduğunu iddia eder. Yani bizler, milyonlarca yıl önce bir su birikintisi içerisinde kıpırdanan tek hücreli canlıların, kıpırdana kıpırdana gelişmesinin ‘naturel’ bir sonucu olarak bu hâle gelmişizdir evrim teorisine göre.


19. Yüzyılda Charles Darwin adındaki bir biyoloji bilgininin meşhur ettiği ve Türlerin Kökeni adındaki kitabıyla kendince delillendirdiği evrim teorisi, bilim tarihindeki hiçbir teorinin görmediği kadar itibar gördü ve bilim adamlarınca teori olarak değil de, tıpkı yerçekimi kanunu gibi/kadar gerçek kabûl edildi.

Üstelik, bu peşin kabul, biyoloji bilimi ile de sınırlı kalmadı. Kilisenin dogmatik baba-oğul ve kutsal ruh üçlemesine karşı gelişip kuvvet kazanan pozitivist rüzgârların etkisiyle evrim, bilimsel bir teori olmaktan çıkıp, bir felsefî akım hâlini aldı. Yüzyılın fikir adamları, etrafta olup biten herşeyin evrimle açıklanabileceğini iddia etmeye başladılar. Onlara göre varlıklar, basitten mükemmele doğru aşama aşama oluşmaktaydı, zayıflar yok olmakta, güçlü olanlar ise hayatta kalıp evrimlerine devam etmekteydiler ve bu süreci belirleyen tek şey kör ve şuursuz tesadüflerdi. Evrim fikri, bir salgın hastalık gibi kısa sürede, zamanın ateist fikir adamlarını sarıverdi.

Marx, ekonomiyi evrimsel süreçlerle analiz ediyor, Freud, evrimsel olarak çok gelişmiş bir tür olduğu halde, çağdaş insanın içinde ilkel dürtüler taşıdığını iddia ediyordu. Zamanın pozitivistleri için evrim, bir Yaratıcı fikrini işin içine katmadan bilim yapmanın, yegâne yolu olmuştu.

Biyolojiden sosyolojiye, ekonomiden antropolojiye kadar tüm bilim dallarında evrimle açıklanamayacak hiçbir problemin olmadığı savunuyordu. Batı’lı bilim adamlarının çoğu, bir yaratıcı fikrini tamamen dışlamışlardı artık. Yaratıcı yoktu ve yeryüzünde tesadüfen var olan hayat, yine tesadüfen gelişip bu hâle gelmişti. Yeryüzünün üzerine serpilmiş bu olağanüstü güzellikteki varlıkları açıklamak için ise evrimin tek cevabı daha doğrusu tek bir kuralı vardı: “Herşey ilkelden mükemmele doğru giderek şimdiki halini almıştır.”

Oysa herşeyin tesadüfen sürüp gittiği bir evrende, herhangi bir ‘kural’dan bahsetmek ne büyük bir çelişkiydi.



DİNLERİN EVRİMİ


EVRİMCİ GÖRÜŞ, yeryüzündeki hayatın kendi kendine ortaya çıktığını öngördüğüne göre, herşeyin bir yaratıcı tarafından yoktan var edildiğini söyleyen dinlerin varlığı da tekrar gözden geçirilmeliydi. Öyle ya, Yaratıcı olmadığına göre, bu dinlerin kaynağı nereden gelmekteydi. Sakın, canlılar gibi basitten karmaşığa doğru gelişmiş olmasınlardı?

Evet, evet! Buna hiç şüphe yoktu. Dinler, bugünkü hallerine tıpkı canlılar gibi evrim geçirerek, zamanla gelişerek gelmişlerdi. Ve yeryüzündeki ilk insansı maymunlar, ya da maymunsu insanlar, düpedüz dinsizdiler. Ancak zamanla bir takım inançlar geliştirmeye başladılar. İlk önce kabilelerdeki saygın kişilerin öldükten sonra da yaşadıklarına inanılmaya başlandı. Onların bedenleri her ne kadar artık yaşamıyorsa da, ruhları yaşıyordu ve memnun edilmeyi bekliyorlardı. Bu tür inançlardan sonra bir takım ritüeller ortaya çıktı. Adak adama, kurban verme.. gibi. İşte giderek artan bu ritüeller zamanla şimdiki gibi dinlere dönüştü. Bu garip teori, dinlerin evriminin en ateşli savunucularından biri olan Herbert Spencer’a aitti.

Başka antropologlara göre ise, ilkel dinler insanların yeryüzündeki doğa olaylarından etkilenmeleri sonucunda ortaya çıkmıştı. ‘Animizm’ yani doğaya canlılık atfetme dinlerin kaynağıydı. Yıldırımlar, gök gürültüleri, yanardağ patlamaları, rüzgâr ve ateş ilkel insanın gözünde potansiyel birer tanrıydılar. İlk insanlar korktuklarını ve sevdiklerini tanrı ilân etmeden yapamazlardı...

Sonuçta dinler şimdiki haline böyle bir dizi gelişmenin, aşamanın sonrasında ulaşmışlardı evrimci görüşe göre. Bir başka meşhur antropolog E.B. Taylor bu aşamaları şu şekilde sıralıyordu:

Önce doğaya canlılık atfetme, sonra ulu kişilerin ölülerine tapınma, sonra çok tanrılı inanç sistemleri ve en sonunda da tek tanrılı dinler. Yani Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm.

Teoriler ne şekilde olursa olsun ortak bir neticeyi öne sürüyordu: Tek tanrılı dinlerin hepsi bu duruma çok tanrılı dinlerden evrimleşe evrimleşe gelmişlerdi. İnsanlar ilk önce sayısız toteme, kötü ruha ya da bunun gibi şeylere tapmışlardı. Ancak zamanla bu çok tanrılı inançlar gelişmiş ve tek tanrılı bir din hâline gelmişti. İlk tek tanrılı inanç sistemi ise, M.Ö. ikinci bin yılda Yahudiler arasında çıkmıştı ve Tevrat tek tanrı fikrini savunan ilk kitaptı. Hz. Musa ise tek bir Yaratıcıya iman eden ilk peygamber daha doğrusu peygamber olduğunu söyleyen kişiydi. Ardından gelen İncil ve Kur’an ise hep bu Tevrat kökenli kitaplardı.

Tamamı özel bir araştırma yapılmadan ortaya atılan bu teoriler zamanla kendisini destekleyecek bir dayanak bulamadı. İlerleyen yıllarda, özellikle Andrew Lang, Wilhelm Schmidt gibi meşhur antropologların çalışmaları neticesinde, dinlerin evrimi teorisinin bilimsellikten uzak bir safsata olduğu ortaya çıktı ve pek çok evrimci antropolog, bu iddiadan vazgeçti. Elde edilen bulgular dinlerin evrimleşip çok tanrılılıktan tek tanrılılığa gelişmesinin söz konusu olmadığını, tersine tek tanrılı dinlerin zamanla bozularak çok tanrılı hâle geldiğini gösterdi. Kısaca dinler evrimleşmemiş, ancak insanlarca tahrip edilip bozulmuştu. Buna “dinlerin dejenerasyonu” adı verildi.

DİNLERİN DEJENERASYONU


“Biz her ümmetin içinden,

‘Allah’a kulluk edin,

tâğuttan sakının’ diyen bir peygamber gönderdik. Onlardan kimine Allah hidayet verdi;

kimi de sapıklığı hak etti. Yeryüzünde gezin de, peygamberlerini yalanlayanların

sonu nasıl olmuş, bakın.— Nahl, 36


GEREK Mezapotamya’da, gerekse Mısır’ da yapılan inceleme ve araştırmalar neticesinde, eski medeniyetlerde sayısız tanrı ve kutsal varlık inancına rastlanır. Ancak incelemeler derinleştikçe şöyle bir gerçek ortaya çıkar:

Bütün bu tanrı, yarı-tanrı varlıklar arasında bir hiyerarşi söz konusudur. Ve hepsinin üzerinde tek bir tanrı bulunmaktadır. Bu gerçek, istisnasız tüm çok tanrılı inançlarda böyledir. Yani çok tanrılı dinlerin içinde, her zaman tek tanrılı bir din gizlidir.

Bu gerçeği ilk olarak ortaya çıkaran antropolog, Oxford Üniversitesinden Stephan Langdon’du. Langdon 1931 yılında elde ettiği bulguları bilim dünyasına duyururken, vardığı bu sonuçların hiç beklemediği bir şey olduğunu da itiraf etmekteydi. Çünkü onun bulguları dinlerin evrimi inanışının tamamen tersineydi.

Langdon ile başlayan bu yeni açılımın gerisi çabuk geldi. Özellikle tüm dünya medeniyetlerini etkilemiş olan Sümerler üzerine yapılan kazı ve araştırmalar, başlangıçta kesinlikle tek tanrılı bir dinin varolduğunu, ancak zamanla bozularak çok tanrılı bir inanç hâline geldiğini kesin olarak kanıtladı.

(Ancak bugün hâlâ eski Sümer tabletlerinde “Nuh Tufanı” gibi Tevrat, İncil ve Kur’an’da anlatılan olaylara benzer olayların izlerini gören bir takım araştırmacılar, bu işaretleri tersinden okuyarak kutsal kitapların kökenini bu Sümer tabletlerine bağlamaya çabalamaktadırlar. Söz konusu idddiaya göre, Tevrat ve İncil bu eski Sümer yazıtlarından derlenmiştir. Hatta Kur’an bile—haşa— eski Sümerden kalma söylentilerin etkisiyle ortaya çıkmış bir kitaptır.

Oysa bu ortak temaların izi, ilk insan ilk peygamber Hz. Âdem ile başlayan gerçek insanlık tarihinin ip uçlarını göz önüne sermekte değil midir?

Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da geçen tufan hadisesinin, Sümer tabletlerinde de geçiyor olması, bizlere tek bir şey söyler: Dinlerin tek bir ilahî kaynaktan geldiğini…)


Yıllar sonra Tell-Esmar adındaki eski bir Sümer şehrinde yapılan kazıların sonucu da aynı gerçeğe işaret ediyordu. Kazı çalışmalarını yöneten Henry Frankfort’un resmî raporunda bildirdiğine göre, dinler insanların doğa olaylarına, kötü ruhlara tapınmalarıyla ortaya çıkmış değillerdi. Başlangıçta tek bir ilahı olan din, zamanla bozulmuş ve iman edilen ilah’ın sıfatları başka başka tanrılar şeklinde ortaya çıkmıştı.

Anlaşılan o ki, söz konusu kavim, kendilerine bir olan Allah’a davet eden peygamberlerinden sonra, Rablerinin sıfatlarında hataya düşmüşler ve tevhid akidesinden sapmışlardı. Bilim işte bunu söylüyordu.

(Allah son kitabı Kur’an da böyle sapmış kavimlerden, onların başlarına gelen felâketlerden, kendilerine yol gösterici olarak gönderilen peygamberlerin ve o peygamberin kavimleriyle olan mücadelelerinden, çokça bahsedilmektedir.)


MISIR, HİNDİSTAN VE DİĞERLERİ


SÜMERLİLERDE görülen dejenerasyon, tanrılarıyla ve firavunlarıyla ünlü Mısır medeniyetinde de görülmüştü. Mısırlılar da ilk başlarda tek tanrılı bir inanca sahiptiler, ancak Mısır dini bozuldu ve sayısız ilahlar ortaya çıktı. İş bununla da kalmayıp, krallarına bile uluhiyet vererek, onları da, bir yarı-tanrı’ya dönüştürdüler. Ve böylece Mısır, bir firavunlar medeniyeti hâline geldi.

Dinlerin dejenerosyonuna ve tek tanrılı bir dinden çok tanrılı dine geçişe en çarpıcı ve canlı örnek, Hint medeniyetidir.

Tarihi geçmişi, Sümer ve Mısır kadar olmasa bile, eski bir medeniyet olan Hind’de bugün bile isimleri alt alta yazılsa, İstanbul’un telefon rehberini dolduracak kadar çok tanrı vardır. Ancak Hintlilerin kutsal Veda kitabını inceleyen araştırmacı Max Müller’in ifadesiyle, Veda’da tek tanrılı inanç çok tanrılı inançtan daha eskidir.

“Tek ve sonsuz bir tanrının hatırası, göğü bir sis gibi kaplayan putperest anlayışın içinde mavi göğün belirmesi gibi beliriverir.”


Gelelim Yunan tanrılarına. Tıpkı diğer örneklerde olduğu gibi, Eski Yunan’da da, bir din dejenerasyonu ve hak dinden sapma görülmektedir.

Eski Yunan dinî inançları üzerine araştırmalar yapmış olan Axel W. Persson, Tarih Öncesi Yunan isimli eserinde söyle der:

“İlk baştan beri varolan Tek Tanrı, daha sonra Yunan efsanalerinde gördüğümüz sayısız tanrıya dönüşmüştür. Bana göre, bu durum, tek ve bir olan tanrının sıfatlarının zamanla kişileştirilmesinden kaynaklanmıştır.”

HIRİSTİYANLIK VE YAHUDİLİK


“Yahudiler “Üzeyir Allah’ın oğludur”

dediler. Hıristiyanlar da “Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu onların kendi ağızlarıyla uydurdukları sözleridir ki, kendilerinden önce kâfir olanların sözlerine benzetiyorlar.

Allah onları kahretsin, nasıl da

saptırılıyorlar!” —Tevbe, 30


HER NE KADAR bugün yeryüzünde tabileri bulunan üç Tek Tanrılı dinden ikisi sayılsalar bile Yahudilerin Tevrat’ı, Hıristiyanların ise İncil’i tahrif etmeleri, insanlık tarihinin gördüğü en son iki din dejenerasyonudur. Bilindiği gibi, Tevrat, Hz. Musa’ya vahyedildiği gibi kalmamış, asırlar boyu Yahudi bilginlerince değiştirilmiş ve yeniden yazılmıştır. Üstelik Yahudi inancına göre, Üzeyir Aleyhisselam yalnızca bir peygamber değildir. O, aynı zamanda—haşa— Allah’ın oğludur.

İncil’in durumu da Tevrat’tan farklı değildir. Bugün dört değişik İncil mevcuttur ve aralarında ciddi ayrılıklar bulunmaktadır. Asırlarca Hıristiyan âlimleri de tıpkı Yahudiler gibi İncil’i tahrif edip değiştirmişlerdir. Ancak Hıristiyan alemindeki asıl büyük dejenarasyon, ‘teslis’ inancıdır. Hıristiyanlar, baba-oğul ve kutsal ruh üçlemesiyle tevhidden uzaklaşmışlar ve Hz. İsa’ya Allah’ın kulu ve elçisi olarak değil de uluhuyetin bir parçası ve ortağı nazarıyla bakmaya başlamışlardır. Yahudilerin Üzeyir Aleyhisselam’ı Allah’ın oğlu kabûl etmeleri gibi, Hıristiyanlar da, İsa Aleyhisselam’ı—haşa—Allah’ın oğlu olarak kabûl ederler.

Eski medeniyetlerin onlarca hatta yüzlerce tanrı inancının ardında aslı bozulmuş tek tanrılı bir dinin bulunduğunu keşfeden Batı’lı antropologların, Hıristiyan dini hakkında ne düşündüklerini merak ediyoruz doğrusu. Acaba, teslis inancını bir din dejenerasyonu olarak görmemek için nasıl bir bahaneleri var?



SON DİN, SON KİTAP, SON PEYGAMBER


“Bugün sizin dininizi kemale erdirdim,

üzerinizdeki nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.”—Maide, 3


BUGÜN yeryüzündeki üç büyük dinden biri olan İslâm, peygamberi ve bir kitabı olan en son ve son dindir. Bu dinin peygamberi, Peygamber silsilesinin sonuncusu ve tüm peygamberlerin Efendisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.), insanlığa öyle bir tevhid dersi vermiştir ki, yeryüzü insanlık tarihinde tâbileri tarafından O’ndan daha çok sevilmiş hiç kimse olmadığı halde, O’nun dersini hakkıyla dinlemiş olup da, bu muhabbet ve bağlılığından dolayı tevhid akidesinden sapan bir tek kişiyi, bir tek zümreyi tarihler kaydetmemiştir. İşte bu gerçek bile tek başına diğer hak dinlerin başına gelen dejenerasyonun İslâm için söz konusu olmadığının yeterli bir delilidir.

Ve diğer semavî dinlerin aksine İslâm’ın mukaddes kitabı olan Kur’an, Allah tarafından, Kulu ve Elçisi olan Muhammed’e (a.s.m.) nasıl vahyolunduysa öyle muhafaza olmuştur. Ne bir suresi, ne bir âyeti ne de bir harfi değişmiş değildir. Çünkü Allah, kendi kelâmı için Hicr Suresinde insanlara şöyle bir teminat ve güven verir:

“Kur’ân’ı indiren Biziz; onu Biz koruyacağız.”

Evet, İslâm son din, Kur’an son kitap ve Hz. Muhammed son peygamber olduğu için, Cenab-ı Hak, onları diğer dinlerden farklı olarak muhafaza altına almıştır. Yeryüzü artık kıyamete kadar başka bir din, başka bir kitap ve başka bir peygamber görmeyecektir çünkü. Din tamamlanmıştır.


SONUÇ


NE BİZ İNSANLAR, biyolojik evrimin iddia ettiği gibi, milyonlarca yıl önce bir su birikintisinde kıpırdayan tek hücreli canlıların, kıpırdana kıpırdana gelişmesinin naturel bir neticesiyiz, ne de dinler, ateşe, ağaca, gökgürültüsüne, ölülere tapa tapa çeşitli ritüeller geliştirerek onlarca binlerce tanrılar üretip sonra da bunların sayısının tek bir taneye indirgenmesiyle ortaya çıkmıştır.

Son yüz yılda yapılan arkeolojik araştırmalar ve incelemeler neticesinde şu kesinlik kazanmıştır ki, insanlar ilk önce, kudreti herşeye yeten, sonsuz merhametli, zamandan ve mekândan münezzeh bir İlaha inanıyorlarken, O’nun sıfatlarında yanılmışlar ve tevhid akidesinden saparak uzaklaşmışlardır.

31-07-2007, 11:58
Dinler tamamen bir *masaldır.gerçeği yansıtmamaktadır.Yıllar boyunca çok tanrılı dinlerin evriminden ortadoğu bölgesinde tek tanrılı dinler ortaya çıkmıştır.Bunların adi ibrahimi dinlerdir.Musevilik hristiyanlık ve müslümanlık temsilcileridir.bu dinler birbirine bağlı olmakla beraber bazı konularda kendilerinden büyük bir farkla ayrılmaktadır.Bu üç dinin birbiriyle olan bağlantısı 5000 yılı bulmaktadır.Bu dinlerin en eskisi museviliktir.Fakat şu gerçeği bilmekte fayda var,neden tek tanrılı dinler ortadoğuda gelişti ve yayıldı.Dünya'nın herhangi bir bölgesinde de insanlar yaşamıyor muydu? Bu sorular dincileri büyük bir zora ve sıkıntıya sokan soruların başında gelmektedir.Tevrat'ın tanrısının ırkçı tutumundan incil'in hoşgörülü tanrısına kadar daha sonra ise kuran'ın tevrat'ın tanrısının kopyacı tutumuna kadar bu kitaplar birbirine bağlıdır.Fakat bunlar birer masaldan ibarettir.Hiçbir bilimsel tutarlılığı yoktur.Amaçları insanları uyutup,gerçek olmayanları benimsetmektir.Bu gerçekleri görmeyen cahil insanlarımız, maalesef büyük bir yanılgı içindedirler.Size tavsiyem biraz daha araştırmanız,eleştirmeniz ve sorgulamanızdır..

saygılarımla.

31-07-2007, 12:01
Siz önce yazıyı okuyun...

31-07-2007, 12:06
ben bu *masalları çok okudum :wink: hala da okuyorum...

31-07-2007, 12:14
Evet işte bende bu masaldan bahsediyorum zaten.Dinlerin evrimi masalından.Okuyun iyi okuyun...

haziran
31-07-2007, 14:01
Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği kitabında başörtüsüyle ilgili yaptığı açıklamalar çok tepki görmüştü,dava edilmedi bildiğim kadarıyla ancak bazı yerlerde "Çığ'dan türbana çirkin benzetme" başlığı altında tepki verildi.Kitapdaki o bölüm:
"..Mabet fahişeliği bir meslek.Onlar kendilerini tanrı namına bu işe gönüllü olarak adayan kadınlar. Bunlar aynı zamanda bereket kültünün de temsilcileri.Sümer dininin bir simgesi olan 100 kadar kurumu kapsayan '[i]me[i]'ler arasında fahişelik de bir kurum olarak görünüyor.Bu rahibelerin diğer rahibelerden ayrılmaları için başlarını örtmeleri gerekir.MÖ 1600 yıllarında bir Asur kralının yaptığı kanunun 40. maddesiyle o tarihten sonra bütün evli ve dul kadınların başlarını örtmeleri şart koşulmuş.Kızlar ve sokak fahişeleriyse örtemeyecek.Böylece evli ve dul kadınlar da mabet fahişeleri gibi yasal seks yaptıklarından kutsallaştırılmışlar..."

evet.. muazzez hocanın başı bu beyanatı nedeniyle yakın zamanda oldukça belaya girmişti. (bu yaştan sonra)

bu arada; sümer tarihini biraz kurcalayan herkes, hristiyanlık ve yahudiliğin yanısıra bilhassa islam dini ile ilgili birçok şeyin -en çok da ibadetler konusunda- sümerlere dayandığını anlayacaktır.

dini inanç anlamında çelişki yaşayan herkesin kuran'ı türkçe mealinden okumasını ve sümer tarihini biraz incelemesini öneririm.

bu konuda muazzez ilmiye çığ, tartışmasız dünyanın en ileri gelen sümer tarihçilerinden birisidir.

ozgur_beyin
31-07-2007, 14:13
Kur’ân’ı indiren Biziz; onu Biz koruyacağız.”


* Envar(nurlar)nurculuk yetmeyince çoğulamı meylettin?
Kuranı indirip koruyacağını söyleyen rabbin, suhuflerı ve diğer kitapları niye korumamışta , bozguncuların
TAHRİFLERİNE niye göz yummuş hiç düşündünmü.
Kafanı şeyhlerin, madrabazların *,delilerin ,hönkürdeyerek ağlayan ların, eteğinin altından çıkar. Dünyaya Saidin,
maidin *gözüyle görüp, birde kendine yandaş arama peşine düşme.
NE OLACAK, İYİ OKUSAK HİDAYETEMİ ERECEĞİZ? *yoksa birilernin bedava borazanımı olacağız.

31-07-2007, 14:23
Tane tane yazda anlayalım

31-07-2007, 14:25
Kuran korunmuştur zaten.İddianı destekle.Bende sana risalelerin tahrif olmadığını isbatlayım.Kabul mü?

31-07-2007, 14:28
Kuran korunmuştur zaten.İddianı destekle.Bende sana risalelerin tahrif olmadığını isbatlayım.Kabul mü?


Bu saçmalıkları ben kendi hayatımda da yaşadım.Şimdi de forumda yaşıyorum :) yani arada bir fark yok.Dediklerin benim için fazla bir önem taşımıyor.Çünkü aynı şeyleri sürekli papağan gibi tekrarlıyorsun.ben de bu saçmalıkları her zaman dinliyorum..Risale tahrif olsa ne olur olmasa ne olur..İçinde birçok tehlikeli yazılar hala duruyor..Beynin yıkanmış senin farkında değilsin.Yobaz bir zihniyete sahipsin..ne diyeyimki sana ben.Bir an önce gerçekleri görmen dileğiyle..

saygılarımla.

thunderpoint
31-07-2007, 14:34
Sevgili Envar,

Tamam yazdıklarını okuduk; 'tekilden çoğulaya' da inandık diyelim...

Anlamadığım bir nokta var: Yazının içinde verdiğin Tevbe 30 örneğinde "Allah onları kahretsin!" diye haykıran kim; kaynak Tanrı mı?

Sevgiler...

ozgur_beyin
31-07-2007, 14:42
Envar,sorduğum sorudan başla istersen. Koruma işi niye sona bırakılmış. Gaybı bilen(ondan başka bilen yok)
rabbin ,bozulacağını bile bile, öteki hak kitapları niye korumamış. Umarım anlamışsındır.

Birde şuraya göz gezdir. *http://www.msxlabs.org/forum/din-ilahiyat/16055-arap-mitolojisi.html