PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : FUTBOL Siyaset Kapitalizm Şike Faşizm Emperyalizm


Turdur
25-05-2019, 15:55
Futbol hakkında hiç bir konu kestirme olamaz. Bahis şikelerinden hatır şikelerine, siyasi olarak tribünlerin propaganda aracına dönüşmesinden kitleler üstünde ki uyuşturucu etkisine ve tabi ki de kapitalizmin kazanç kapısı olmasından emperyalizmin bir enstrümanı olmasına kadar.. Futbol hem taktik hemde estetik açıdan bir çok insanı cezbeden bir spor dalı. Ancak üzerinde oynanan oyunlar ve kitle üzerinde ki etkisi o kadarda keyif verici değil.

13 Mayıs 1990 yılında oynana Dinamo Zagreb-Kızılyıldız arasında ki maç Yugoslavya savaşının yayılmasında büyük bir etkendir. Kızılyıldız takımının tribün lideri olan Arkan lakaplı Zeljko Raznatoviç, Bosna'daki savaş yıllarında liderliğini yaptığı 'Kaplanlar' isimli tim, Boşnaklar üzerinde birçok katliam ve tecavüzlere imza attı. Arkan mafyayla iç içe bir isimdi ve savaş zamanı futbol taraftarları arasında ki dayanaşmayı kirli işleri ve katliamları için kullanan bir Sırp milliyetçisiydi.

Futbol holiganlığına ve şiddetine aşinayız ama bu savaş futbol şiddetinin en uç noktalarından; yani 3 bin insanın ölümüne sebep olacak kadar. (https://www.ensonhaber.com/bir-futbol-maci-savasa-donustu-el-salvador-honduras.html)

Futbol tutkusuna kapılmış bir çok insan hakem hatalarına ve dönem dönem bazı futbolcuların çaptan düşmüş gözükmesine hiç anlam veremezler. Sürekli haklarının yenildiğinden bahseden bu tutkunlar aşağıda ki alıntıları okuduktan sonra sanırım bir daha futbol tartışmasına girişmezler.

İşte futbol üzerinden dönmüş tarihi olaylar, bahis şikeleri ve siyaset ile bağları. Bu yazıyı okuduktan sonra neden bütün büyük kulüp başkanlarının zamanında sahalarda ter dökmüş usta eldivenlerden veya gol krallarından çıkmadığını anlayacaksınız. Sadece kulüp başkanları değil, Türkiye örneğinde olduğu gibi Federasyon başkanları içinde bu geçerlidir.

Aşağıda ki yazıların kaynakları sayfanın sonuna eklenmiştir.

-
-
-

1934 İtalya: Dünya savaşa koşarken sahne faşizmin

1. Dünya Savaşı sonrası İtalya'da iki rüzgar esiyordu. Biri faşizm, diğeri futbol. Benito Mussolini'nin öncülüğündeki faşist hareket, 1922'de iktidarı ele geçirirken terör ve hamasetin tüm bir ülkeyi ve emperyal hedeflerini yönetmenin yeterli olmayacağını biliyordu. Kitleleri saran başka bir araç daha onun yardımına koşulmalıydı bu da futboldu.

Birleşik İtalya"nın lideri, 20'lerin sonuna doğru tüm ülkeyi kapsayan bir ulusal lig oluşturmayı hedefledi. 1929'da Serie A'nın kuruluşu beraberinde büyük stadyum inşaatları ve yaygın bir beden eğitimi programıyla birlikte geldi.

‘Il Duce'nin ilk hedefi 1930 Dünya Kupası'ydı. Ancak FIFA'nın turnuvanın ev sahipliğini Uruguay'a vermesi üzerine sinirlendi ve takımın kupaya katılmasına izin vermedi. 1934'te bu kez amacına ulaşacaktı. İtalya'nın evindeki turnuva faşist iktidarın gücünü tüm dünyaya kanıtlaması için bir araçtı.

ORIUNDO YASASI

Serie A'nın kurulması sonrası Juventus, Inter, Milan, Roma, Lazio gibi zengin kulüpler Raimundo Orsi, Luis Monti, Enrique Guaita, Alejandro Scopelli, Ricardo Faccio, Renato Cesarini, Michele Andreolo, Anfilogino Guarisi'nin de aralarında olduğu dönemin önemli Güney Amerikalı futbolcularını transfer etti. Bu oyuncuların İtalya göçmeni olduklarını kanıtlayabilmeleri halinde İtalya milli takımı için oynayabilmesini mümkün hale getiren Oriundo yasası çıkarıldı. Yasa, ırkçıların tepkisini çekse de dönemin İtalya Teknik Direktörü Vittorio Pozzo, "Eğer İtalya için ölebiliyorlarsa İtalya için oynayabilirler de" diyerek bu isimlere sahip çıktı.

...Roma'daki finali bir kez daha Mussolini'nin dostu(!) Ivan Eklind yönetti ve İtalya uzatmada 2-1 kazanarak Dünya Kupası'nı müzesine götürdü. Ancak Mussolini için tek bir kupa yeterli değildi. Maç sonrası gerçek Dünya Kupası'nın 6 katı büyüklüğünde Duce Kupası İtalyan futbolcularının elinde yükselen kupa oluyordu.

Mussolini futboldan beklediğini fazlasıyla almıştı ve 1936 Berlin Yaz Olimpiyatları ve 1938 Fransa Dünya Kupası'nda daha fazlasını görmek istiyordu. Dünya herkesin gözleri önünde savaşa doğru koşarken Mussolini, mühimmatını futbolla dolduruyordu.


KAPİTALİZM

...Belki futbol bir spor olarak kapitalizme boyun eğmemiştir ama futbolu futbol yapan oyuncular ve kulüpler sistemin içerisin de yer almış ve sistemin uşağı olmuştur. Türkiye de ki kulüplere bakıldığın aslında kişisel kulüpler değildir. Başkanlık secimle olur ve başkanları kulüplere üye olan kişiler katılır. Ülkemizde ki kulüplere bakıldığında büyük şirketlere sahip olamayan sporu yani futbolu kendi reklâmlarını yapmak için kullanan kişiler haricinde başkan seçememişlerdir. Bu söylediklerim genellikle büyük kulüpler için geçerlidir. Eğer Fenerbahçe veya Galatasaray gibi kulübe başkan olmak istiyorsanız; milyon dolarlar kazanan bir şirketiniz ve kulüp bücsesinden büyük bir bütçeye sahip olmanız yeterli. Kısacası konunun sizin ne kadar Fenerbahçeli veya ne kadar Galatasaraylı olduğunuz değil mesele sizin ne kadar zengin olduğunuzdur.

Bu konu aslında hiçte küçümsenmeyecek bir konudur. Bundan 7 yıl öncesini bir düşünelim. 2003 Temmuz ayı İngiltere'nin futbol kulüplerinden Chelsea'yi 233 milyon dolara Roman Abramoviç diye biri satın alacaktır. Bu kişi aslında futbolda hiç ismi duyulmayan biridir. Ve herkes ondan bir şeyler beklemektedir. Ve devamın da şunlar olur. Sonra Abramoviç para harcamaya başlar. Kulübün borçlarını kapatır. İlk etapta 150 milyon sterlinlik bir transfer listesi hazırlar. "Yatırım yapmıyorum, eğleniyorum" diyordu. Bütün dünya bu ilginç adamın ne yaptığını anlamaya çalışırken Rusya' dan Amramoviç için açılan vergi davaları söylentileri yayılıyordur. Lafı fazla uzatmayalım sonuçta ne oldu ona gelelim. Aradan beş yıl geçti açılan davalardan bir şey çıkmadı. O kadar para harcanmasına karşın Chelsea liginde hiç birinci olamadı. Her şeye rağmen Abramoviç hala kulübün başında. Bu örnek işte futbol işte emperyalizm denilecek şekildedir.
Yukarıda ki örnekten de anlaşılacağı üzere futbol kapitalizmin işleyişine ve içeriğine uygun bir yapıya bürünmüştür. Konu yine başladığımız yere Kuper'in dediğine gelmiştir. "Futbol asla sadece futbol değildir." Yani olay budur.

KAZANÇLAR

Bu oyunun sadece futbol olmadığı devam etmekte olan dünya kupası organizasyonlarında bir kez daha görüldü. Futbol bugün kapitalizm için büyük ve hayli kârlı bir pazar, aynı zamanda bir kitle uyuşturma silahıdır. Büyük bir pazardır. Çünkü bir kez daha dünya kupası vesilesiyle, "Milli onurumuz!", "Büyük sevincimiz!", "Kupa heyecanımız!" vb. şamataları ile ulaşım, iletişim, Tekel, gıda ve tekstil başta olmak üzere birçok sektördeki firma kampanyalar düzenleyip, özel ürünler çıkararak milyonlarca dolar kâr elde etmiştir. Dünyanın en büyük CD şirketinin yönetim kurulu başkanlarının maçları izlemek için Kore'ye gitmeleri boşuna değildir. Futbolun kapitalizm için nasıl büyük bir pazar olduğunu ‘98'de Fransa'da düzenlenen dünya kupası verileri ortaya koymaktadır:
— 32 gün boyunca 5760 saat televizyon yayını ile toplam 37 milyar kişi kupa maçlarını ekranlardan izlemiştir.
— 2.5 milyon biletin tamamı kupa karşılaşmaları başlamadan önce tükenmiştir.
— Fransa'da toplam 610 otelde 600 bin rezervasyon yapılmıştır.
— Organizasyon için sadece reklâm harcaması 35 milyar dolardır.
— Toplam 12 firma 40'ar milyon dolar ödeyerek destekleyici olmuştur.
— Sadece Sony firması 350 trilyon satış hedefi ile destekleyici yer almıştır.
Kulüplerin, futbol federasyonu başkanlığı ve yönetimlerin Haluk Ulusoy gibi burjuvalardan oluşması boşuna değildir. Futbol kulüpleri reklâm, özendirme, futbolcu transferleri ile milyarlarca doların döndüğü birer şirket durumundadır.
Dahası, geçenlerde kamuoyuna yansıdığı gibi, Ali Fevzi Bir vb. çetelelerin cirit attığı, kirli ilişkilerin yaşandığı, kara paranın aklandığı bir alan olduğu da bilinmektedir.

SALAZAR - PORTEKİZ

Futbol kapitalizm için büyük bir pazar olmanın yanı sıra etkili bir kitle uyuşturma silahıdır.
Portekiz diktatörü Salazar uzun diktatörlük sürecini 3 F' (fiesta, fado ve futbol) borçludur. Bugün de Salazarlar'ın yolu izlenmekte, işçi ve emekçilerin düzene karşı biriken öfkeleri deşarj edilmektedir. Günlerce medya ile gündem tutularak, işyerlerinde, okullarda, sokakta, insanların kendi ekonomik, sosyal, siyasal sorunları ve talepleri yerine futbolu tartışmaları sağlanmaktadır. Ama tarih gösterdi ki, Salazar bu yolla ancak ömrünü biraz daha uzata bilmiştir.

MANİPÜLASYON ve TÜKETİM

Futbol ilk doğuş noktasının İngiltere olduğu önceki konularda anlatmıştım. İngiltere'nin de sömürmede ki başarı yadsınamaz. Önceleri tarlalarda oynanan bu oyun, biletle girilen stadyumlara taşındı, satılabilir kılındı. Oradan gazetelerin sayfalarına ve radyo ve TV'nin keşfi ile elektronik iletişim araçlarına… Bu araçlarla kitlelerin içerisinde geniş bir etkinlik alanı yakaladı. Günümüzdeyse artık yaygın TV, internet ve pazarlama ağları ile milyarlarca insanı kendisine bağlayan ve sermaye kapasitesi her daim genişleyen dev bir endüstri halini aldı! Hem geniş kitleler üzerinde etkili bir hileli yönlendirme aracı olması, hem sermaye açısından açtığı sınırsız kar olanakları ile futbol artık ‘'futbol'' değildir. Geniş kitleleri manipüle etmekte siyasetin, bir imaj ve marka olmasının sunduğu üretim ve tüketim zincirinden oluşan devasa pazar olanakları ile sermayenin ve bu kapitalist zincirin diğer tüm aktörlerinin elinde çok yönlü kullanım olanakları sunan eşsiz bir araçtır! Kısaca o artık altyapı ve üst yapısı ile bir bütün olarak sistemin önemli bir motor gücüdür! Dünya genelinde 3 milyar alıcısı ve yıllık cirosu yaklaşık 500 milyar doları bulan dev bir endüstri…
Günümüzde bu hali almıştı futbol. Bu yazılanlar belki de bu oyunun ya da spor dalının hiç bilmediğimiz ya da hep göz ardı edilen yönüydü. Belki, futbol asırlar önce bunun için oynanmıyordu.

BAHİS ve ŞİKE

Almanya'da patlak verip, dalga dalga tüm Avrupa'yı etkisi altına alan bahis skandalının boyutu her geçen gün büyüyor. Görünen o ki, giderayak 2009 yılına damgasını vuracak bu olay, Türk futbolunu da ciddi şekilde etkileyecek.

Soruşturmayı yürüten Bochum Savcısı Avrupa'da ve Türkiye'de oynanan 200 maçta şike tespiti yaptı. Alman polisi yürüttüğü soruşturma kapsamında Almanya'da 15 ve İsviçre'de 2 olmak üzere toplam 17 şüpheliyi tutukladı. Birçok ülkede 50'ye yakın şikeci de aranıyor. Şikecilerin kazancının 10 milyon Euro'nun üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

ŞİKE davalarıyla küme düşürülen dünyanın en ünlü futbol kulüpleri..

Marsilya FRANSA
Milan - Lazio - Juventus - Genoa İTALYA
Boavista - PORTEKİZ

Türkiye'de 79 maçta şike var (http://www.hurriyet.com.tr/turkiyede-79-macta-sike-var-22523682)

Uluslararası haber ajansları, şüpheli karşılaşmaların adresleri arasında bizi de gösterirken, Alman haber ajansı DPA, sonucu önceden ayarlanan 380 maçın 79'unun Türkiye'den olduğunu duyurdu.

TÜRKİYE'DE FUTBOL ve SİYASET

Futbol, ulaştığı düzey ve gördüğü işlev bakımından, din, okul, sanat gibi burjuva ideolojisini ve politikalarını yayan bir kurum-aygıt haline gelmiştir. Bunun en önemli kanıtı ve sonucu da, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de büyük futbol kulüplerinin siyasetle ve iktidar odaklarıyla yakından ilişkisidir.

Örneğin üç büyüklerden biri olan ve "halk takımı" olarak nam salan Beşiktaş, daha kuruluş döneminde Osmanlı sarayıyla ilişkileri olan ve sarayın desteklediği (kurucuları ve yöneticileri arasında iki veliaht prens bulunmaktaydı) bir takımdı. Zaten kulüp de Osman Paşa'nın konağında kurulmuştu. Sarayla bu yakın ilişkiler sayesinde oyuncuların her birinin o zamanın lüks arabaları sayılacak faytonlarla maçlara, antrenmanlara gidip gelmesi nedeniyle "arabalılar" takımı olarak anılmaya başlayan Beşiktaş'ın yöneticileri, sonradan bu "arabalılar" kelimesini "arabacılar" olarak –emekçi şoförlerin tuttuğu takım manasında– değiştirmiş ve Beşiktaş'ın "halk takımı" imajını desteklemekte kullanmışlardır. Kulüp başkanlarının tek parti döneminde CHP'den, sonrasında Demokrat Parti'den olması da üç büyüklerin geleneklerinden biriydi. Beşiktaşlı oyuncular, 27 Mayıs darbesinin sonrasındaki bir maça da göğüslerinde darbeci general Cemal Gürsel'in isminin harfleri yazılı olarak çıkmışlardı. 27 Mayıs'ın generalleri yerini Adalet Partisi'nin ileri gelenlerine, onlar da MİT'çi Süleyman Seba ve OHAL valisi Ünal Erkan gibilerin yönetimine bıraktı.

Galatasaray'ın durumu da farklı değildir. Asıl dayanağı, adını aldığı Galatasaray Mekteb-i Sultanisi olduğundan, Osmanlı'nın ve sonrasında da cumhuriyetin üst düzey bürokratlarının takımı olmuş, bu kesimlerden destek görmüştür. Bu yüzden futbol federasyonundan beden terbiyesine kadar sporla ilgili devlet kademelerinde ağırlıklı olarak Galatasaraylılar, yani moda deyimle "monşerler" yer almıştır. Galatasaray Mekteb-i Sultanisi sayesinde sarayla ilişkileri her daim iyi olan takım, bir dönem padişaha kombine bilet bile satmış, bu sayede Fenerbahçe'yi destekleyen İttihatçıların şerrinden korunabilmiştir. Bu gelenek, yani siyasi partilerden ziyade devletin seçim dönemlerinde değişmeyen üst düzey bürokrasisine dayanma geleneği, Galatasaray'da uzun süre devam etmiştir. 90'lardan itibaren ise, dönemin koşullarına uygun olarak Mesut Yılmaz ve Mehmet Ağar takıma el atmış, devletin derinlerinde kök salmış yapılanmaların uzantıları kulübe de yerleşmeye başlamış, bu sürecin görünürdeki sonucu olarak da milliyetçiliğiyle öne çıkan Fatih Terim hem Galatasaray'ın hem de milli takımın teknik direktörlüğüne getirilmiştir. Bu sayede hangi futbolcuların kadroya alınacağından malzeme alımına, ihalelere kimlerle girileceğinden yönetime kimlerin seçileceğine kadar her konuda hâkim burjuva siyasetin isteği doğrultusunda adımlar atılmıştır.

Türk futbolunun siyasetle ve iktidar odaklarıyla geliştirdiği ilişkilere en bariz örnekleri ise Fenerbahçe'den vermek mümkündür. Fenerbahçe'nin bu açıdan da rakiplerine fark attığını söylemek yanlış olmayacaktır. Fenerbahçe futbol kulübü en başından itibaren sırtını İttihatçılara dayamış ve yönetiminde de İttihatçı kadrolara yer vermiştir. İttihatçıların bu desteği, gerek İstanbul'un işgali sırasında gerekse de cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında kulübe ciddi sorun yaratmıştır. 30'lu yıllardan itibaren diğer takımlarda olduğu gibi Fenerbahçe'de de CHP'li Kemalist seçkinlerin hâkimiyeti kurulmuştur. Zaten, örnek alınan Nazi modeline uygun olarak, tüm kulüpler CHP'nin il veya ilçe başkanlıklarına bağlıdır ve oyuncular da CHP üyesidir. Dönemin maliye bakanı Şükrü Saraçoğlu'nun başkanlığa getirilmesiyle arkasını epeyce sağlama alan Fenerbahçe, iktidarın nimetlerinden de uzun süre faydalanır. Ardından gelen DP döneminde, bu kez de bizzat Adnan Menderes Fenerbahçe'yle ilgilenir ve destek olur. DP'nin ileri gelenleri kulübün yöneticiliğini yapmaya başlarlar. Ancak bu durum da, 27 Mayıs darbesi sonrasında Fenerbahçe'ye problem yaratır. Kulüp, DP'li başkanı Medeni Berk'in Yassıada'da yargılananlardan olması yüzünden kapatılmanın eşiğinden döner. 60'ların başındaki koalisyona uygun olarak yönetimde de, başkanlığı CHP ve yardımcılığını da AP kapar. 12 Mart ve 12 Eylül'ün faşist darbecileri ise Fenerbahçe'yi pek severler. Bu ilgi Özal'la devam eder. "Boş verin cezaevlerini, Galatasaray'a bakın Galatasaray'a" lafıyla hatırlarda yer eden Özal, üçüncü ligi de kurarak özellikle Kürt illerinin takımlarının ve böylece Kürtlerin düzen dışına düşmesinin önünü almaya çalışır. Yine Özal döneminde mafya babaları ve hayali ihracatçılar futbola, özellikle de Fenerbahçe'ye el atarlar. Fenerbahçe'nin iktidarla bu sıkı fıkı görüntüsünün son örneği de Yaşar Büyükanıt olmuştur. 12 Mart'tan bu yana futboldaki tercihini ağırlıklı olarak Fenerbahçe'den yana koyan Genelkurmay'ın halkla ilişkilerini Yaşar Büyükanıt Fenerbahçe üzerinden yürütmüştür.

Şampiyon olacak takım siyasi kriterlere göre belirleniyordu.

Futbolda bugün hüküm süren siyasi ilişkilerin temelleri en belirgin anlamda Özal zamanında atılmıştır. Özal zamanında, Samsunspor'un başına Hasbi Menteşoğlu, Malatyaspor'un başına Nurettin Güven, Bursaspor'un başına Cavit Çağlar ve Trabzonspor'un başına da M. Ali Yılmaz gibi hayali ihracatçıların, Fenerbahçe'nin başına ise cuntacı generallerden askeri-NATO ihalelerini alan Ali Şen'in gelmesi tesadüf değildir. 90'lı yıllarla birlikte Kürtlerin özgürlük mücadelesi yükselişe geçmeye başlayınca, bunların yerini milliyetçi-faşist mafya babaları (veya onların adamları), polis şefleri ve Fethullahçılar almaya başladılar. Öncelikli amaç, futbol aracılığıyla Türk milliyetçiliğinin kitlelere empoze edilmesiydi. Kulüp başkanlarının yanı sıra federasyon başkanları, milli takım oyuncuları ve teknik adamları da bu anlayışa göre seçiliyordu. Hatta şampiyon olacak takım bile bu siyasi kriterlere göre belirleniyordu. Sedat Pekerlerin ve Mehmet Ağarların dönemiydi bu dönem…

Ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu

İktidarın ve siyasilerin futbola bu ilgisi boşuna değildir elbet. Özellikle darbe dönemlerinde ve öncesinde futbol yoksul kitleler için bir nevi afyon işlevini görmüştür. Futbolun bu yollu kullanımının Portekiz'den, Arjantin'den veya Brezilya'dan da örnekleri verilebilir. Futbolla yaratılan kültür sonucu ortaya çıkan lümpen ve saldırgan, milliyetçi, şoven ve hatta ırkçı tipoloji, '80 öncesi dönemde işçi sınıfı içinde saygınlığı olan sol ve devrimci değerlerin kırılmasında önemli rol oynamıştır. Bir sektör olarak futbolun kara para aklama, fuhuş, kumar, şantaj, uyuşturucu ticareti, silah ticareti, borsa spekülasyonu gibi konularda sunduğu kolaylık ve yarattığı cazibe tüm iktidarların ilgisini çekmiştir. Çünkü her burjuva iktidar, kirli ve illegal işlerini çaktırmadan yürütebileceği ve finanse edebileceği böylesi imkân ve ilişkilere ihtiyaç duyar. Daha önemlisi, 12 Eylül cuntacılarının veya 28 Şubat sürecini tezgâhlayan generallerin yaptığı gibi birtakım siyasetlerin topluma empoze edilmesinde de futbolun önemi büyüktür. 12 Eylül döneminin meşhur "ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu" deyişinin kitlelerin bilincindeki etkisi hafife alınamaz.

AKP hükümeti de, kendinden önceki burjuva iktidarlarla aynı sebeplerden dolayı, Türkiye futbolu üzerinde kendisine bağlı siyasi ilişkilerin hâkim hale gelmesinin temellerini oluşturmaktadır. Bu açıdan bakıldığında operasyonun Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım ile başlaması doğaldır. Çünkü statükocu "derin" kesimlerle olan ilişkileriyle, özellikle de MHP'ye yakınlığıyla tanınan Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe önemli birer semboldür. Bu sembollerin devrilmesi yahut dize getirilmesi, AKP'nin Ergenekon davasıyla başlatmış olduğu sürecin bir adımını oluşturmaktadır.

BURJUVAZİ HER MAÇI ŞİKEYLE ALIR

Temizlik operasyonunu yürütürken kullandığı söylem ne olursa olsun, futbol gibi bacasız sanayi durumundaki devasa bir sektörü mafyatik ilişkilerden ve işlerden temizlemek AKP'nin boyunu fazlasıyla aşan bir husustur. En başta AKP'nin de bir burjuva partisi olması ve kapitalist düzende yaşıyor oluşumuz buna engeldir. Bu bağlamda, burjuva medyada yer alan tartışmalarda öne çıkan "bu soruşturmalar sonucunda futbol temiz hale gelecek mi?" sorusunu da kolayca cevaplamak mümkündür: Tabii ki hayır. Nasıl ki Ergenekon davasıyla devletin kontra örgütlenmeleri tümden ortadan kalkmadıysa, bu "temizlik" operasyonlarıyla futbolun temizlenmesi de olası değildir. Zaten yukarıdaki satırlarda anlattığımız üzere niyet de bu değildir. Her şeyin metalaştırıldığı ve bu ölçüde de kirlendiği kapitalizmin kendisi yıkılmadan, hem burjuva siyasetinin önemli bir alanı ve aracı konumunda olan, hem burjuva ideolojisinin kitlelere aktarılmasının önemli araçlarından biri olan ve hem de milyar dolarlık bir sektöre dönüşmüş bulunan futbolun temizlenmesi mümkün değildir.

Futboldaki kirlenmenin en önemli sebeplerinden ve sonuçlarından biri olarak ortaya konulan ve güya ulusal ve uluslararası düzenlemelerle yasaklanmış olan "şike" meselesinin içyüzüne kısa bir bakış bile bu bağlamda burjuvazinin ikiyüzlülüğünü ele vermeye yetecektir. Çünkü burjuvazi bir yandan şikeyi yasaklamakta ama diğer yandan tüm gücüyle şike yapmaktadır. Tıpkı toplumsal yaşama dair diğer alanlarda olduğu gibi…

Bizzat futbolun uluslararası alandaki en yetkili kurumu olan FIFA şike organizasyonunun başını çeken örgüt konumundadır. Bu kurumun yıllık bütçesi 1 milyar doları aşmıştır. Bir dünya kupası organizasyonunun cirosu 10 milyar dolar civarındadır. Ortadaki rant o kadar büyüktür ki, açığa çıkan şike vakaları, bu rantın paylaşımı için çevrilen ayak oyunları ve dolapların yanında devede kulak sayılmalıdır. FIFA yöneticileri dâhil futbol organizasyonlarının hemen her kurumunda ve her düzeyde, son yüz yılda sayısız şike vakaları açığa çıkarılmış, teşhir edilmiş, sorumluların kimisi yargılanmış ve cezalandırılmıştır. Ama şike olayları ortadan kalkmamıştır. Bugün Türkiye'de başlatılan operasyonların nice benzeri ve âlâsı İngiltere, İtalya, Almanya gibi ülkelerde yapılmış, Juventus gibi kalburüstü takımlar küme düşürülmüş, ama sorun çözülmemiştir. Örneğin 2009 yılı FIFA verilerine göre o yıl Almanya'da soruşturmaya konu olan 53 maçtan 32'sinde, Belçika'daki 19 maçtan 17'sinde, İsviçre'deki 35 maçtan 28'inde, Türkiye'deki 74 maçın 29'unda şike yapıldığı tespit edilmiştir. Liste uzayıp gidiyor…

Neticede şike meselesinin arka planında da bahis oynanması yatmaktadır ve bu bahisler genelde yasal olarak devletler tarafından düzenlenmektedir. Örneğin Türkiye'de ligin sponsoru olan Spor Toto, bahisleri yasal olarak oynatan kurumun adıdır. Spor Toto, yılda 4 milyar TL'ye yaklaşan cirosuyla dünyanın en büyük bahis şirketleri arasında yer almaktadır. Bahis şirketleri, gelirlerinin yaklaşık %15-20'sini futbol kulüplerine ödüyorlar. Çoğu ülkede bahis düzenlemesi devlet tekelinde olmasına rağmen, özel şirketlere bayilikler veriliyor. Türkiye'de bu bayilikleri Doğan Holding, Doğuş Grubu, Saranlar gibi burjuvalar kapmış durumda. Futbolu düzenleyen TFF de (Türkiye Futbol Federasyonu) bir tür şirkete dönüşmüş durumda ve bu bahislerden payını alıyor. TFF'nin yıllık bütçesi 200 milyon doları aşmış durumda.

ALINTILAR:

https://www.evrensel.net/haber/353422/1934-italya-dunya-savasa-kosarken-sahne-fasizmin
http://www.sanlier-zando.com/?Syf=22&Mkl=975748
http://marksist.net/kerem_dagli/burjuva_siyasetin_araci_olarak_futbol.htm
https://www.dunya.com/kose-yazisi/futbolu-saran-kanser-bahis-ve-sike/5689

Şüpheci Dinsiz
25-05-2019, 16:59
Güzel yazı için teşekkürler sevgili Turdur.
Dünya çapında ele alındığında kitaplara sığmayacak bir konudur bu. Öyle ki, pasta FIFA-UEFA başkanlarına rüşvet yedirtecek kadar büyüktür.

ForumKirpisi
25-05-2019, 17:27
Katarda paraynan alıyo ya. Bi de Skytrax - THY olayı var. THY Skytraxtan çıktı 3 yıldıza düşürdüler.
Atlas Globalden daha dandik bi havayolu şirketi sıralamaya göre.

Orta Afrika hava yollarıyla eşit hale geldi. Ona da Sikeykesh diyörler. (Sırmakeş içme suyu gibi)

ben çükoleta parçalı kremalı pasta seviyom. vanilyalı keki olcak. içinde muz olcak böğürtlen olcak.
bi de profiteröllü oluyo o da çok güzel üstüne bitter çüköleta akıtıyolar.

profiterölün içine krema olarak ta muzlu olursa çok güzel oluyor ya.

şekeri az olcak hepsinin ben şeker sevmiyom. beyrıli notisıbıl olücek.

Atatürk nasıl Fenerbahçeli yapıldı diye bişey gördüydüm bi ara.

çağla şike-l