spartacus
08-06-2019, 21:33
Eleştirmek istiyorum, ama nasıl ve nereden alıntı yapabilirim bulamıyorum, zira alıntı yapıp, üzerine yorum yapabileceğim bir veri, dayanak alabileceğim taban bulamıyorum, nasıl ifade edeyim, kurgusallık, subjektif çıkarımlar ağır basıyor. Esas, ana usül yani yol-yöntem dışında eleştirme şansım var mı? Yani hangi paragrafı alıp eleştirebilirim, elimde, baştan ön kabullü yargılar ve veri en azından metafora dayalı ne var? Olması gereken soru ve cevapi sebep ölçütü, neredeyse hiç yok, o sebeple bir soruyu alıp, nasıl içeriklendirdiğine dair fikir edinemiyorum. Cümleler, kaynağı belirsiz ön kabullerle oluşmuş. O çıkarımlara nasıl varıyorsunuz?
Örneğin;
Var olduğunuz andan beridir genetiğiniz size bir şeyler yapmanızı öneriyor. Bu içgüdünüzdür. Ortaya bir fikir atıyor olmamızı bilimsel olarak incelemek için, genetiğe doğru yol almamızın sebebini içgüdülerle açıklayabiliriz. İşte bu yüzden insanlar sürekli üç evre arasında geçiş yapar. İçgüdüler yaşamak isterken onun yaratıcısı olan genetik bizi zamanı geldiğinde öldürecektir. Dolayısıyla genetikteki değişim bu şekilde işler. "Fikir" geride kalmışken"değişim" onun kanatlanmış hali gibidir.
Genetiğiniz size bir şeyler yapmanızı öneriyor, demektesiniz, etkileşimi, çevreyi, ilişkileri ve aslında bilgiyi vb bu temelde yalıtır ve indirgersek, elbette geriye kalan tüm ifadeler de geçerliliğini kaybeder. Örnek vereyim;
Bilgisayarın tasarımı, işin mimari yönü, genetik olsun. Burada yorumu ve önerileri sağlayan nedir? Buna software diyoruz. Genetik esasında işin hardware(donanım) ve mimari için gerekli bilgi(minicik bilgi) kalıtım yoluyla aktarımı... Öneri, bilgi edinimi, irade, yorum ise aslında software(yazılım) tabanında, işlenerek anlam kazanıyor. Elbette doğa önceden yazılmış bir kodlama, kader , çoktan yazılmış alın yazısı vb iradesi göstermiyor, yani işin yazılım kısımı dediğimiz kısım, bize hazır bir paket olarak gelmiyor. Bizler işin bu kısımını, etkileşerek, çevre, koşul, ilişki ve hafıza, sembolik olarak eşleştirme, böylece kodlamayla kazanıyoruz ve bu doğumdan, ölüme değin devam ediyor. Kabaca değiniyorum, ama şu da var bu da var denebilir, o zaman konu detayla ilgili olur ki, kısaca ifade edemem, sorular olursa cevaplayabilirim...
Bir bilgisayarın nasıl ki elektriğe gereksinimi varsa, bir organizmanın da, işe ve o işi yerine getirecek kapasiteye(enerji) gereksinimi vardır, ama bunu genetik karşılayamaz, genetiğin görevi organın donanımsal mimarisiyle ilgiliydi, bundan sonrası artık donanımın(organın) gereksinimleriyle ilgilidir. Bu bağlamda içgüdülerimizin öncelikli dayatımı(dürtüler) donanımsal gereksinimlerle, basit ve ham bilgiyle ilgilidir, işin bu yönü bizim bilgi ve bilim dediğimiz alanla zerre ilgisi yoktur. Bilimden söz edebildiğimiz her an, irademiz ve dürtülerimizden kişisellikten, innaçlardan vb bağımsız olmamız, ilgili konuya dair nesnel veriye odaklanmamız gerekir. Örneğin bir yağmurun nasıl yağdığı, koşulları hem bize bağlı değildir hem de zihinlerimizde ve irademizde değildir. nasıl yağdığı sorunsalı tamamen dışımızda, genetiğimizinde, içgüdülerimizin de kapsamı dışında, gerçekleşen nesnel olgu ve ilişkilere dairdir, biz önce yağmuru gözlemlerek farkına varırız, hasyatındahiç yağmur görmemiş birisinin zihninde yağmur ve yağmurun nasıl yağdığına dair bilgi yoktur. Gözlemlerek çözer, böyece elde ettiğimiz verileri yorumlayarak bilgi ediniriz ve ancak budnan sonra hafıza ederiz. Genetiğin bize bilgi, öneri sunmak gibi temel bir işlevi ve yetisi olmadığı gibi, algıya dayalı bilgi de sunmaz, organın gereksinimleri vardır, dürtülerle hissetmemiz sağlanır, ama işin bu tabanı bize, milyonlarca yıl edindiğimiz software, bilgi hakkında veri sunmaz. Ama genetik olmasa, o organlarda olmazdı denebilir, bende tersinden organ olmasa genetik de olmazdı derim anlamsızca uzat gider, ama bu konuya dair safsata üretmek, konudan sapmak olur.
Örneğin sizin bu başlığınız ve benim görüşlerim, genetiğimde bulunmaz... Örneğin matematik, genlerle bize gelmez, biz sonradan öğreniriz, öğrenim ise milyonlarca yıllık tecrübe, birikimin, yaşayan organlar eliyle hafıza edilmesi ve genetikle aktarılmayan, ancak etkileşim ve iletişimle aktarılam birikimle gelir. Genetiğimiz bize yorumlayacak ve alglayacak organın yapısal ve mimari kısmını yüklenir, bundan sonrası, ilgili organların etkleşimi ve yetilerine bakar, hazır paketler halinde bilgi taşımaz. organizma bilgiyi ancak yaşayarak ve etkileşerek, aktarılarak edinir... örnek namına bilgisayarlar sırf donanım olarak bir anlam ifade etmez, fabrikadan seri olarak üretiliyorlarsa, bu kalıpların vb mimarinin aktarımı gibidir. Doğa ise böyle bir iradeye sahip değildir, organizmalar, işin yazılım kısımını, etkileşimle, tecrübelerle edinir. Demek ki şu ya da buna dair, şu ya da bu konuda bilgilerimiz, genetiğe ait değildir, ama bu bilgileri edinebileceğimiz donanım ise yapısal olarak genetiğe bağlı anlam kazanır. Kısa tutmaya çalışıyorum o yüzden karmaşık gelebilir. Kısaca bilgiden söz edecekseniz, genetiğe, kendi sınırları ve işlevi dışında anlamalr yüklememeli ve
Örneğin bir korkuluğun amacı yoktur, fakat insan bir amaç yükler, o kuşları kaçıracaktır, ama bu amaç insana aittir.. Korkuluğu insan sanıp, kaçmak ise kuş'a aittir, yani korkuluğun "ben insan gibi görüneyim de, kuşları kaçırayım" diye bir amacı yoktur. Genetiğe, yaşama, kendi halinde bulunmayan bilgiye, ota, çere, çöpe anlamlar yüklerken dikkat etmek gerekir, siz kendinizce anlamlar yüklüyorsunuz diye, o şeylerin, sizin yüklediğiniz anlamlara sahip olduğu anlamına gelmiyor. Kısaca şartlandık, bizler "putçuluğa"şartlıyız, bu organizma olarak da işimize geliyor, ama doğa, binbir tür amaç, ereksel ve zihinsel-kurgusal bir keyfiyetle, keramati kendinden menkul(put) yüklemelerle işlemiyor.
Her şeyden önce neyi arıyorsunuz? Bir şey arıyorsanız, varsayımda bulunmadan, kendinizden öteye, çepe çevre etrafınıza bakmalısınız, sizde olmayan ne varsa, bilgi oradan edinilir ve bilgi bir edinimdir. Saltık düşüncelerden, kurgusal yetilerden, kişinin dil becerisinden, yani salt zihinsel referanslardan teori çıkmaz, düşünce, inançlar, çeşitli yorumlar, davranış, roman, kurgusal tabana, eşleştirmelere dayalı ne varsa çıkabilir. Nasıl tanımlarsak tanımlayalım, teori olduğunu söylemiş olmamız da, içeriği teori yapmaz. Bilgi bir yerde bulunmayı bekleyen, hazır bir paket, gizem dolu bir sır değildir. Etkeleştiğimiz an, etkinin yorumu bilgiyi anlamlı kılar, etkleşimin yorumlanamadığı koşulda bilgi de, sır da yoktur. Bilgi de, gerçek de, basittir, duyular dışında hayal gücümüz, gersinimlerimiz, beklentilerimizle karmaşıklaştırıp, bulanıklaştıran bizleriz.
Bu kitabı doğru bir şekilde okumak için "Yaşıyorum"u 1, "Algılıyorum"u 2 ve "Bilmiyorum"u 3 numara olarak adlandırırsak şu sırayı izlemelisiniz: 1-2-1-2-3
yani buradan çıkan sonuç;
Yaşıyorum+Algılıyorum+Yaşıyorum+Algılıyorum + Bilmiyorum
Bu başlı, başına zihinsel bir kur'gu, delusion(kur'untu) gibi.
Eğer benden bu formülü esas almamı istediyseniz, işte felsefe tamda burada başladı ve burada bitti -ki bu temel(formül), üzerinde yeterince düşünülmemiş, "ön kabul" haline gelmiş ve içeriğin belirleyicisi olmuş. Devamı çıkarımlar da, buna bağlı devam etmiş. Bu temele dayalı ifadeler ne kadar geçerli olabilir? Umarım neden bir türlü yorumlayabilir alıntı edinemediğimi izah edebiliyorum, genellemelerin izahı da genellemeler biçimine varmış. Bana göre geçerli olan formül,
Yaşamakla ilgili olan;
Algılıyorum+yorumluyorum(etkiyi)=yaşıyorum(farkınd alığı)
Yaşağımız için algılamıyoruz, algıladığınız için yaşadığımızın farkına varıyoruz...
Bilgi ile ilgili olan;
Etkileşiyorum(tüm diğer şeylerle)+Yorumluyorum(etki+tepki, tepkinin yorumu) = bilgi
basit metaforla, bayılmış birisini örnek alırsak, bu kişi de, siz olursanız, yaşadığınızı kim söyleyebilir? Siz o an söyleyebilir misiniz? O an bilgi namına elinizde olan ne? yaşadığınızı ise ancak, ya algılamaya başladığınız an siz, ya da o halde iken bir başka özne söyleyebilir. ne yapacak peki? Algılayacak, yani dışa dönükduyularıyla sizi tespit edecek, yorum o zaman anlam kazanacak, bir insan(image eşleştirmesi) olduğunuzun kanısına varacak, durumunuzu bilmiyorsa, kalbinizin atıp, atmadığına bakacak, atıyorsa, yine bir algı, tespit, sonrası "yaşadığınız" sonucuna varacak, bunu siz yapmadınız, algılayan yaptı, algı(etkileşim)+veri = yorum(bilgi)...
Şimdi bu anlık bilgi edinimi, herhangi birimizin zihninde miydi? yani o kişi orada olamasaydı, sizi görmeseydi, orada bayılmış yatan bir insan olduğu ve yaşayıp, yaşamadığınıza dair, zihninin içinde bir bilgi mi vardı? Sizi görmeyen milyarlarca insanın, canlının, zihninde bir yerde o gün, o saatte, orada düşüp bayılacağınızın bilgisi mi vardı? Ya kalbinizin atıp, atmadığını kontrol etmeseydi, yaşadığınzıa dair bir çıkarıma sahip olacak mıydı? Bilgi nasıl elde edildi?
Bilgi şahsına münhasır varlık biçimi değil, şeylerin etkleşimiyle oluşan etkinin yorumudur ve evet sembolik olarak zihinde kodlanabilir, ancak bunu bir an'ın fotoğrafını çeken bir fotoğraf makinesi gibi düşünebilirsiniz, resim çekilir ve bir yansıma-image alınır. Ancak makine burada alıcı görevini görür ve yansıtılır, tek başına anlam taşımaz, bir de alıcı gibi yorumlayıcıya da gereksinim duyarız. Zihnimiz bunu yapar ve kodlar. Sembolik kodlar metafor olarak aldığımız örnek üzerinden gidersek, zihin resimler arasında gezinti yapmak, eşleştirmek, ayrıştırmak gibi işlev kazanır. Orada, aslında zihine ait olan, esas mimarı zihin olan pek bir şey yoktur, orada olan ne varsa, image yani bilgi yoluyla elde edilen, zihnin dışında ve irademizden bağımsız gerçeğin kodlanmış kopyası vardır ve yorumlayacı(beyin) tekrar ve tekrar, bu kodlara dönebilir, duyularıyla etkileşimler alıp, eşletirebilir, işleyebilir. Eşleştirmeler ve zihinsel ilişkiler, sembolik olarak alınan gerçekliğin dışına uçmamalıdır(metafizik gibi) hele ki teoriden söz edeceksek, irade ve insan zihninden, kurgudan bağımız tabana dayanmak zorundayız. Bu ifadeler mantığın da tanısını verir, gelişi-güzel ve rastgele eşleştirme, geçerli olmayacaktır, ayrıca sınanabilir olması gerekir. Bu bağlamda da mantık anlam kazanır. Bu, tür(canlı türü) bağlamında düşündüğümüzde, hali hazır gelen bir yeti değil. Esasında tüm bu yetilerimizi, maddelerin, birbiriyle etkileşimine yani böylece etki-tepkiye, verilen tepkinin, şiddet, frekans esaslı yorumlanmasına ve milyonlarca yıllık süregiden etkleşimlerle edinilen yetkinleşmeye, toplumsal birikime borçuluyuz. Etkileşim+bilgi+yetkinleşme+etkileşim+bilgi+daha da yetkinleşme+etkileşim+bilgi+daha da fazla yetkinleşme, böylece daha kapsamlı bilgi edinebilir ve işleyebilir duruma geliriz.....
Kısaca tabanında bilgi olmayan hiç bir söylem felsefe değildir, felsefe, bilgi ile ilişkilidir(ki yukarıda değindiğim eşleştirme ve mantık da dahil), kurguyla değil. Felsefe uçuk-kaçık kurguları geçersiz kılar, çünkü gerçek felsefe kurguya, kişilerin hayalii türetimlerine değil, gözleme, veriye, bilgiye bakar ve felsenein esas konusu kişilerin öznel istemleri değil-bu minicik bir alan-, evrene bakar ve gözleme yansıyan ne varsa, neden, nasıl sorunusu sorarak cevabı yine oralarda arar, kişilerin kuruntu ve kurgualrında değil
Ek olarak, teorilerin merkezindeki teori, her şeyin teorisi, tamamen insan zihninin kurgularına, keyfi eşleştirmelerine dayalı ifadeler, teori olmaz, ancak kurgu ve aynı temelden de kuruntu(delusion) halini alırlar. Daha yerinde bir ifadeyle, lafazanlık felsefesi olurlar... Her şeyin teorisi diye, bir teori olmaz, bunu kim kurgulamış, türetmiş bir bağlayıcılığı, dayanağı yok. Her şeyin bilgisi, teorisi dediğimiz an, bu hiç bir şeyin teorisi halini alır, bir lafazanlığa dönüşür ki, sonsuza kadar lafyalabiliriz. Zira yer, yer varsayıma dayanır ve bilim devre dışı kalır. Hayal gücümüzle akıla yatkın oalrak dahi türetebiliriz, fiziği sözde taklit eden sahte argümanlar da türetebiliriz... Varsayımlar, bilime buşlaştığı an, bilim deformasyona uğrar ve teoriler de, teori olmaktan çıkar. Adına teori denmesi ise, teori oldukları anlamına gelmez...
Teori'nin anlamı, zihni düşünceler ve vargılar değildir, gözlem+veri ile elde edilen bilgiye yani yoruma dayanmalı, bu bağlamda, yapılan çıkarımlar "dil'in" ve zihnin sembolik kayıtları arasında, keyfi(fiziksel etklileşimin dışında metafizik) iletişim, eşleştirme kıvraklığı değil, duyuların ve etkileşimin ediniminlerine, böylece buradan da yoruma dayanmalı. (taban felsefe olacaksa -ki felsefe beyin, bilim ise gözü, kulağıdır)
"Tüm çabamız var oluş ile yok oluş arasındaki hikayeyi çözmek. Her şeyin sebebini çözüyoruz ancak ilerledikçe bildiğimiz şeylerin anlamı değişiyor."
Var ve yok oluş, eğer kasıt değişen-dönüşen-başkalaşan formlar değil, varlık kavramı ise, bu hikayeye dair dayanağınız nedir? Varlık yoksa zaten oluş da yoktur, zira oluş, eyleme, eylem ise etkileşime dayalı bir ifadedir. Varoluş değil, biz varlık kavramını kullanıyoruz, zira varlık, oluş-eylem'e dayalı bir ifade değil, tespite dayalı bir ifadedir. Ve varlık namına, varolmak(varoluş) demek dahi, varlığın olmadığı ve bir biçimde sonradan olduğu önkabulüne dayanıyor ki, tespit daha başından çarpıtıldı ve ayrıca "oluş kökü, fiili" kullanılarak da, varlığın eylemine bağlı bir kavram(oluş), varlığın dışında kullanılmış oldu... Dolayısıyla varlığın dışında bir etkleşimden, oluştan nasıl, neye dayanarak söz edebilmektesiniz?
ÖZNE, BENLİK - Bu konuya da gerekirse sonra değinebiliriz.
Yaşamın anlamı, mutluluktur vb gibi ifadeler de, ne yazık ki geçersiz.. Öznenin tanısının, kişi değil, eylem(fiil) olması, ben'in tanısının da şey'in kendisi değil aslında diğer şeylerin farkındalığıyla anlam kazanması, bunun da ve "ben" kavramının öncesinde nesne+özne etkileşimi, faktörünün yatması... farkındalık bir eylemdir özünde ve fail ise "ben" değil nesneler+öznedir, buradaki eylem ise etkleşimdir. Kendi elinize bakarken dahi "ben" inize bakmazsınız, duyularınız, algılarınız dışa dairdir, gözleriniz, ışıkla olan etkleşimiyle işlev kazanır, bu halde burada etkleşim, bir etki-tepki, bir eylem ve bilgi-yorum da gerçekleşir ve baktığınız el, tam da o anda, varlık bakımından zihninizden bağımsız bir nesnedir ve benim dediğiniz ne varsa, size ait olabilir, ama sizi tanımlamaz, çünkü benim derken dahi dışlamış olursunuz, demek ki bu halde ben kavramı zihinle işlev anlam kazanırken, bu içgüdü ve genlere indirgenemez biçimde, ilk paragraflarda dile getirdiğim gibi, çevre ve etkileşimlerle anlam kazanır. Bir çok istenç, arzu, beklenti vb dahi genetikle değil, esasında çevre, yaşam koşulları, gereksinimler ve doğa, koşul, çevre, ilişkisel ağlar temelinde karşılanabilirliği gibi, çok geniş ve esaslı bir yelpazeyi kapsar. Eğer bir insan doğumdan itibaren, çok farklı kültürlerde yetişmiş olsaydı,, ya da hafızası tamamen silinerek farklı kültürler ve yaşam olanaklarıyla test edilseydi farklı kişiler ortaya çıkardı. Faklı benlik, farklı istekler, farklı arzular, farklı beklentiler, farklı amaçlar, farklı mutluluklar, farklı bilinç, farklı kişilikler. Bilgiyi, hayatı,, genetiğe, içgüdüye indirgemek daha başından, "evrene, doğaya, kendime dahi, iğne deliğinden bakacağım" demek gibidir ve elbette burada haksızlık etmeyeceğim, zira farklı hallerde, farklı istence değinmişisniz, ancak genellemeleriniz genetik ve içgüdü esasına dayandığı için, bütünü, parçaya indirgemiş...
spartacus
09-06-2019, 03:17
Bir hayli okudum, eleştiriyi hak ediyordu.
Bence, şu ya da buna anlamlar yüklememeli, zaten şu an bir dolu insan farziyle yapıyor. sözde teoriler, safsataya ve karmaşaya, ne yazik ki bilgi kirliliğe dönüşmüş durumda, artık egemen olan safsata ve kuruntular, sözde felsefe, sözde siyaset, sözde bilim. İnsanlar bir dolu önyargı üretiyorlar, ama ne zaman dayanağını soruyorsunuz alakasız safsatalarla dönüyorlar, şartlanmış ama nedeni yok...
İnsanlar doğdukları andan itibaren dikteyle, enjeksiyonla, dalkavuklukla şartlanıdırılıyor, gelene ağam, gidene paşam diyeceksin, sistem kapitalizm ve toplumsal psikoloji, ateşin üzerinde yürürüyor, daha başından insanlar söyleneni yerine getirmeye, düşünmemeye, sorgulamamaya, sadece komutlara tepki vermeye şartlandırılıyor, aksi taktirde başarısız bırakılıyorlar ve sistem başarısızlığı affetmiyor ve başarının ölçütü, dikte edileni olabildiğince yerine getirmeye, komutlara amadeliğe saplanıyor. İnsnaalrda kendiisne enjete edileni başarmak saplantısını, amaç sanıyor, amaç biliyor...
Anlam yüklemektense, afaki yüklenmiş bir dolu anlam ve saçmalığı, temizlemeye çalışmak, uğraş-vakit, emek açısından daha yararlı olur diye düşünüyorum. Anlam yüklemek, zaten baştan kaybetmektir, kendi yüklediğine dönüp inanmaktır(kuruntu). Bir balona hava basmak gibi, ne kadar hava, o kadar boş, ama o kadar da büyük... Yüklenmiş anlamları temizlemek ve anlatmak ise çok daha zor, hava pompalamakla olmuyor, aksine o havayı boşaltmak şart oluyor...
Bir şatlanmayı dile getirmek kolaydır, yargıyı ortaya savurur çıkar, ne zaman o yargıya nasıl ulaştığını sorarsınız, cevap yoktur, yargı bariz hatadır, saçmadır, ya da zandır, inançtır. görür, ama anlatamazsınız, denersiniz, ama öyle bir yargıya ulaşılamıdığını görsünüz, yine de anlatamazsınız. Yargıya saçma deseniz,şahsi meseleye dönüyor, ego devreye giriyor vb, o zaman fikrinizi, görüşünüzü sunamıyorsunuz, sunsanız da zaten okunmamış oluyor, düşünmeyen sorgulamayan bir yapı...
İnsanlar irdelemek, düşünmektense, başkalarının üzerinde düşündüğünü sandığı, bir kaç cümlelik genellemeleri, duymak istediğini tercih ediyorlar. zaten çevre, ortam, sosyal ilişkiler derken şartlanmış haldeler... Siyaset de dahi yol ve yöntemler basit işliyor, muhalefet edene ya da bir gerçeği açığa çıkartana, hakkını arayana fetö, terörist, gizli bilgileri açığa çıkartan hain vs deyip çıkılıveriyor ve milyonlarcası da amade oluyor, gerçeği dile getirdiğinizde çok az insan, ama bir yalanı öne sürdüğünüzde milyonlaca insan inanıyor, çünkü yalan gerçeklik ve sorumluluktan uzak, dayanaktan uzak, basit safsatalardan oluşuyor... Arama motorlarında bilgi arayan insanların çoğunluğu da, şartlandığı şeye kendisini daha fazla ikna etmek namına oluşuyor...
Neyse, ne yaptığınızı ve istediğiniz sizin bileceğiniz ve karar vereceğiniz bir mesele...
Bilgiye yaklaşım farklı olabilir, ama bu bilgiyi ve bilgi edinimini tanımlamaz, belirlemez, cevap niteliği de taşımaz. Dünyanın biçimine dair de yaklaşımlar farklı olabilir, düz diyen de çıkar, ama gerçekte bilgi, dünyanın ne olduğuyla, olguyla ilgilidir ve farklılığın zerre anlamı kalmaz, yeter ki zan ve kuruntuya, zihine değil, gözlem ve veriye+bilgiye dayansın. önce olgular ve veri konacak, yorum sonra gelmeli.
"Boyutlar teorisi" de absürd, hadi açıkla denecek, uzamasın :)