PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Cumhuriyet Tarihinde Laiklik Uygulamaları


Şüpheci Dinsiz
05-02-2021, 08:19
diken.com.tr (http://www.diken.com.tr/laiklik-neden-cok-onemli-ve-zor-bir-konu/)

Laiklik neden çok önemli ve zor bir konu?

http://www.diken.com.tr/wp-content/uploads/2016/11/murat-sevinc-kelle-1-150x150.jpg
MURAT SEVİNÇ
13/11/2020 09:40

On dördüncü yazı…

Meraklı okura yönelik hükümet sistemleri ve demokratikleşmeleri konulu yazı dizisine, ‘laiklik' ile devam ediyorum. On beşincisi de aynı konuda olacak. Okuyacağınız yazıda Türkiye'ye değinmeyip bizde laikliğin gelişimini ve sorunları Osmanlı-Türk anayasacılığından hareketle, sonraki yazılara bırakacağım.

1982 Anayasa'nın ikinci maddesinde Cumhuriyet'in temel niteliklerinden biri olarak yer verilen laiklik ilkesi, demokratik sistemlerin olmazsa olmazı. Bu nedenle ‘yeryüzünde laik/seküler olmayan bir demokrasi yok' cümlesini defalarca kurdum. Ancak bu ifadeyi okuyan bir sosyal bilimci ya da kamu hukukçusu hemen itiraz edebilir ve itirazında haklı noktalar da bulunabilir. Örneğin, "Nereden çıkardın, Fransa ve Türkiye dışında laik devlet var mı" ya da "Sekülerlikle laikliği aynıymış gibi gösteriyorsun ama değil" diyebilir. Bu nedenle söylemek istediğimi biraz açmak istiyorum.

Laiklik çok zor bir konu, evet. Yalnızca Türkiye için değil, demokratik sistemler bakımından da zor. İnançlar, o inançların niteliği, tarihsel evrimi, devletlerle kurduğu ilişki, bir inancın hangi düzeyde ve adla kurumsallaştığı ya da kurumsallaşmadığı, devletlerin ve toplumlarının din ile ilişkisi üzerinde belirleyici. Hem devlet örgütlenmesini, hem devlet yurttaş ilişkisini, hem de yurttaşlar arasındaki bağları ilgilendiren tarafları var.

Bir de Türkiye gibi ülkelerin yaşadığı ‘nakil' sorununu eklemek gerekir. Nihayetinde klasik demokrasinin kuralları, hükümet sistemleri, insan hak ve özgürlükleri denilen alan ‘Batıda' doğup gelişti. Bugün demokratik sıfatıyla anılan sistemler de hepi topu üç dört ülkenin tarihsel gelişiminde ortaya çıkıp dünyaya yayıldı. Yayılırken her ülkenin ‘özgül' nitelikleriyle yoğruldu ve ister istemez, az ya da çok değişiklik geçirdi.

Bu nedenle, örneğin hiçbir parlamenter sistem birbirine tümüyle benzemiyor, buna mukabil ‘ana ilkeler' elbette ortak. Yani, işin bir de ‘özü' var. Karşılaştırma, bir kurumu ve olguları anlamak için kuşkusuz gerekli ancak karşılaştıranın teknik ayrımlar içerisinde nefessiz kalmasına neden olmamalı. ‘Karşılaştırılanlar' arasındaki ortak niteliklerin tespiti bu nedenle önemli.

Laiklik uygulamaları için de aynı şeyi düşünmek mümkün. Türkiye'de bir ara laiklik-sekülerlik ‘ayrımı' üzerinde o kadar çok duruldu ki (akademik çabanın yanında kuşkusuz bir siyasal taleple de ilgiliydi bu) ortak niteliklerinin ihmal edildiği yetmezmiş gibi, vardığımız yerde sen sağ ben selamet, ikisini de arar olduk!

Konunun uzmanlarını kızdırıp had aşmadan, daha anlaşılır hale getirme isteğiyle biraz ‘sözcük' üzerinde duralım.

İngilizce-Fransızca bir sözlükte ‘seküler'in karşısında ‘laik' yazar. Latincedeki ‘laicus'tan türeyen sözcük, Türkçeye Fransızcadaki ‘laik' sıfatından geçmiş. İsim hali, laisite. ‘Dine/kiliseye ait olmayan' anlamına geliyor. Bir başka deyişle, ‘dünyevi alana ait'. ‘Laisite' ve ‘laisizm' arasında da fark var. Laisizm ile daha ziyade laik niteliklere sahip olmayan bir toplumu laikleştirmek için öngörülen ‘program' kastediliyor gibi. Felsefi planda ise anlamı laik eylem ve düşünceye bağlılık.

Eski Yunan'da ‘laikos', ‘halktan olan' demek. Yukarıda söz ettiğim ‘laicus' Ortaçağ Kilise Latincesinden. Birlikte düşünüldüğünde, din adamı olmayan, ruhbana/kiliseye ait olmayan, yani ‘halktan' anlamında. Sekülerlik, Latince ‘saeculum' (yüzyıl) sözcüğünden türeyen ‘saecularis'ten geliyor ve ‘yüzyıla ait olan' demek. Bu dünyaya aitlik.

Laik ülke olarak her zaman Fransa, sekülerlik içinse daha ziyade İngiltere örnek verilir. Bana kalırsa bu örneklendirme, iki kavram arasında büyük fark olduğu değil, Fransa'nın ve Anglosakson geleneklerin tarihlerinden kaynaklanan başkalıkların neden olduğu din-devlet-toplum ilişkisini betimlediği anlamına gelir. Sekülerlik, dinsel kökenli örf-âdet ile laik hukuk kurallarının ‘yoğrulduğu' bir toplumsal düzen hedefini anlatmak istiyor olsa da, ikisi arasında keskin hatlar çizmenin anlamlı olmadığı kanısındayım.

Laiklik kavramının/olgusunun zaman içinde yaşadığı değişim, ‘kilisenin' dönüşümü ve dünyevi iktidar üzerindeki hâkimiyetinin güçlenmesiyle ilişkili. Haliyle, Hıristiyanlığın tarihsel serüveni, teolojisinin (felsefesinin) durakları ve nihayetinde yalnızca manevi yönden değil, ‘maddi' açıdan da palazlanan Kilise'nin iktidar üzerindeki iddialarıyla bağlantılı. Kilise iktidar savaşına girdikçe Hıristiyanlığın da rengi, dili değişti. Hz. İsa'nın "Sezar'ın hakkını Sezar'a, Tanrı'nın hakkını Tanrı'ya verin" ilkesinden, Konstantin tarafından devlet dini (MS 313) kabul edildiği döneme varıldı…

Ardından, papalar ile imparatorların güç savaşı, yabancı istilaları sonucunda siyasi birliklerin parçalanarak ‘feodal' siyasal düzenlerin doğumu, bu düzen içinde zayıf düşen hükümdarların Papalığı sürekli yardıma çağırıp kilise otoritesinin güçlenmesine neden olmaları, siyasal/ekonomik koşullar altında ezilenlerin ‘cennet vaadine' sarılması, ruhani iktidarın dünyevi iktidara üstünlüğünü iddia eden kilise doktrininin gelişmesi (özellikle Aziz Paul ve Aziz Augustinus'un öğretileri)…

13. yüzyıl civarında laik düşünce hâkim olmaya başladı. Yeni bir sınıfın, burjuvazinin serpildiği süreçte. Özellikle Kuzey İtalya ve Almanya'da ‘laik komünler', laik düşüncenin gelişimine azımsanmayacak katkı sunarken, feodalitenin gerilemesiyle dini görüşleri de giderek güç kaybediyordu. Burjuvazi, geliştiği dönemde hükümdarlarla işbirliği yaparak feodal kurumlarla mücadele etti ve sonunda kazandı. Tabii birkaç asırlık bir savaştan söz ediyorum, iki günde olmadı hiçbir şey. Epeyce dinsel çatışma yaşandı, kan döküldü. Ayrıca laikliğin güçlenmesiyle, kapitalizmin gelişmesi arasındaki somut ve doğrudan ilişkiyi gözden uzak tutmak olanaksız.

Bu ilişkiye dair Mehmet Ali Kılıçbay'dan konuyu derleyip toparlayan satırlarından kısa bir alıntı yapmak istiyorum: (Cogito, Laiklik, 1994)

"…Kapitalizm, üretimin doğanın üretkenliğinin bir sonucu olduğu kavrayışını reddetmek zorundadır. Çünkü Antikitenin ve feodaliteyle çakıştığı kadarıyla Ortaçağın, maddi ürünleri doğanın cömertliğine bağlamaları, iktisat ile tanrısal lütfu birleştirmektedir. Böylece tanrılar ne kadar verirse, insan onunla yetinecektir ve maddi kürenin kendine özgü bir dili olmayacaktır, çünkü iktisat yoktur. Oysa kapitalizm birçok özelliğinin yanı sıra, kâr hadlerinin düşme eğilimi karşısında, olmazsa olmaz bir ilke olarak, birim başına üretkenliğin artırılmasına kökten bağlıdır… O halde, maddi dünyanın kendine özgü söylemini oluşturmak gerekir. Bu açıdan, kapitalizmin oluşma ve kendini kanıtlama tarihini, maddi kürenin özerk bir alan olarak inşa tarihi olarak da okumak mümkündür."

Yeni sınıf ve üretim biçiminin etkisiyle gerçekleşen keşifler, yeni sermaye birikim modelleri, yeni düşünce akımlarının ve tabii düşünürlerin doğumu. Batı düşüncesine, sanatına ve siyasal gelişmelerine yön veren en önemli durak herhalde Rönesans ve Reform hareketlerinin başlaması, kilise dogmalarının yerini giderek ‘aklın' alışı oldu. Luther, Calvin ve Munzer; ama özellikle Luther'in adıyla özdeşleşen Protestanlığın ortaya çıkışı. Dönemin büyük düşünürü Machiavelli'nin Prens'inde, Floransalı kâtibin hükümdara tavsiyelerinin artık dinle pek ilgisi yoktu.

Bodin'in, More'un, Hobbes'un, Grotius'un düşüncelerinde, dinin devlet üzerindeki belirleyiciliği terk ediliyordu. Bunlara 17. yüzyıldan itibaren giderek itibar kazanan ‘akılcılığı'; Descartes'ı ve Voltaire'i, 18. yüzyıl Ansilopedistlerini, Diderot, D'Alembert, Rousseau'yu ve nicelerini eklemek gerekir. Ve tabii, ‘egemenliği' gökyüzünden yeryüzüne indirip burjuvazi bakımından son derece kullanışlı bir soyut kavrama/varlığa (ulus) emanet eden Fransız Devrimi. Peşi sıra, milliyetçilik. 19. yüzyılda, özellikle sosyalist düşüncenin dönüştürücü gücü, Marx ve Engels.

Uzun lafın kısası, laiklik düşüncesi Batı'da uzun süren mücadelelerin sonucunda gelişti. O dünyanın kendi koşullarının, tarihinin ürünü. Onca uzun yolda elbette değişti, dönüştü, farklı yorumları oldu. Önce, resmî din anlayışı sürse de devletler mezhepçiliği terk etti, sonra devlet dinleri kaldırıldı, ardından hukuk kuralları ve toplumsal yaşamın dinsel kurallar ile ilişkisi kesildi, ya da zayıflatıldı. Buna mukabil söz konusu aşamalar da birörneklik içinde meydana gelmedi. Ülke gelenekleri, tarihleri, hâkim inancın nitelikleri belirleyiciydi.

Örneğin ‘laik' Fransa, Devrim'in ardından (1516'da devlet dini Katoliklik olarak kabul edilmişti) din ile ilişkisine giderek mesafe koydu ve devlet dinini reddetmişti. Napoleon döneminde geri dönüşler yaşansa da, 1830 Anayasası'nda bu konuda hükme yer verilmedi. 1848 II. Cumhuriyet Anayasası'nda Katolik dininin izleri vardı. 19. yüzyılın sonuna doğru eğitimde laikleşmeye hız verildi ve meşhur 1905 ‘Ayrılık Yasası' (Loi de Séperation) ile Kilise ve devlet birbirinden tümüyle ayrıldı. Şu aralar Fransa'da Macron tarafından yeniden gündeme getirilen yasa, 1905 yasası.

Ayrılık Yasası'na göre Cumhuriyet hiçbir dini tanımaz. Devlet tüm inançlarla arasına mesafe koymuştur. Ama bu mesafe, örneğin dini bayramların kabul edilmesini engellemedi (md.42).

Almanya'da 1949 Temel Yasası (anayasa), 1919 Weimar Anayasası'nın din-devlet ilişkisine dair düzenlemelerini olduğu gibi aktardı. Anayasa'nın ‘devlet kilisesi yoktur' ifadesi ile başlayan 136. ve devamındaki maddelerinde devlet ile çeşitli cemaat toplulukları arasındaki ilişkiler yer alıyor. Anayasa ile tanınmış bir devlet dini/resmî din yok. Weimar'dan gelen hükümlerin Alman devletinin demokratik-hukuk devleti niteliklerine halel getirmediği, bir inancın tarafını tutan adaletsiz hukuk uygulamalarına yol açmadığı, herkesin yasa karşısında eşit kabul edildiği (md.3) tahmin edilebilir.

Hükümet sistemleri bahsinde anlattığım diğer ülke ABD'de, resmen tanınmış bir din yok. 1791 yılında gerçekleştirilen ‘İlk Ek'e (First Amendment/anayasa değişikliği) göre Kongre, "…bir dinin kabulü ya da yasaklanması, söz ya da basın özgürlüğünün kısıtlanması, yurttaşın barışçıl toplantı ve dileklerini yönetime ulaştırma haklarını" yasaklayacak bir yasa kabul edemez.

Burada, laiklik ile sekülerlik kavramları arasındaki ayrımın keskin olmayan niteliğine dair ilginç bir örnek olarak, Mülkiye'deki siyaset bilimi hocamız rahmetli Bülent Daver'in ‘Türkiye Cumhuriyetinde Lâyiklik' kitabına atıf yapmak isterim. Bu kitap Türkiye'de laiklik üzerine yazılmış ilk monografidir. Tarihi, 1955. Kitap boyunca sekülerlik sözcüğü yalnızca bir iki kez ve farklı bağlamda geçiyor. O dönemin literatürü içinde Daver, her devlet için yalnızca laiklik kavramını kullandığı gibi, örneğin bir yerde ABD için "Dünyanın en laik devletlerinden" ifadesini kullanıyor. Bu özel kitabı, mesleğe yeni başlayan genç meslektaşlara da hatırlatmış olayım.

Parlamenter sistemin mucidi olan ve seküler devlet dendiğinde ilk akla gelen İngiltere, bu konuda da geleneklerine son derece bağlı! İngiltere'de hükümdar Kilise'nin başı. 16. yüzyılda, altı kez evlenen ve iki eşini idam ettiren Kral VIII. Henry, Papalıkla görünürde (gerçekte, Papalığın elindeki İngiliz toprakları burjuvaziye çok cazip görünüyordu!) ‘boşanma' konusunda yaşadığı ihtilafın sonucunda Anglikan Kilisesini kurup (resmen 1562) Protestanlığı kabul etti. Hükümdar Kilise'nin de başı. Devletin inançlar karşısındaki yansızlığı ilkesiyle bağdaşmayan bu konum, tümüyle geleneksel bir durum kuşkusuz.

Başkaca örnekler de var. Özellikle monarşilerde. En gelişmiş demokrasilerden ve yürürlükteki en eski ikinci anayasaya sahip (1814) Norveç'te, devletin resmî dini Evanjelik Luteryen (md.2) ve kral bu dine mensup olmak zorunda. (md.4). Ayrıca yarısından fazlasını kralın atadığı bakanlar kurulunun (konsey) en az yarısı da aynı dine mensup olmak zorunda. Yine geleneksel nedenlerle örneğin İspanya'da devlet hiçbir dini kabullenmese de, Anayasa Katolik Kilisesi ve diğer mezheplerle işbirliği esası hükme bağlanmış, ayrıntılar yasalara bırakılmıştır.(md.16/3) Demokrasi dendiğinde akla ilk gelen örnek ülkelerden biri olan İsveç'te ise 2000 yılındaki anayasa değişikliğine dek milli bir kilise vardı ve ‘devlet dini' Evanjelik Luteryenlikti.

Bunca gevezeliği şu nedenle yapıyorum:

Örneklerdeki din-devlet ilişkisi farklıkları, aynı ülkelerde inanç özgürlüğünün genişçe tanınıp yaşanmasını da, idarenin muhtelif inançlar karşısındaki mesafeyi korumasını da engellemiyor. Pek çoğu tarihsel gerekçelerle yürürlükte olan, günümüzde sembolik olmaktan öte değeri kalmamış ilkeler. Fakat hepsinde bazı ortak özellikler var. Adına ister ister seküler ister laik denilsin, demokratik devletler tarihleri boyunca yaşadıkları deneyimlerin ardından, din ile arasına mesafe koydu. Kararların ‘gökyüzü' değil, ‘yeryüzü' buyruklarıyla alınması gerektiği yönünde oydaşmaya varıldı. Gerek devlet örgütlenmesinde, gerekse devlet ile yurttaş arasındaki ilişkilerde yeryüzü kuralları hâkim oldu.

Bu nedenle yalnızca anayasal kurallara, metinlerin lafzına değil, hükümlerin hangi siyasal ve tarihsel bağlam içinde anlam kazandığına da bakmak gerekiyor.

Hani yukarıda, İngiltere'de hükümdar aynı zamanda kilisenin de başı, dedim ya… Biri çıkıp "Nerede kaldı peki idarenin yansızlığı ilkesi" sorusunu yöneltebilir. Oysa bu durumun tek gerekçesi, gelenek. Başkaca bir anlamı olmadığından, bu güne dek muhterem Kraliçe, kilisedeki bir ayinin ardından eline mikrofon alıp "Dur ben de bir ilahi söyleyeyim size" demedi. Mesele bu.

Şüpheci Dinsiz
05-02-2021, 08:22
diken.com.tr (http://www.diken.com.tr/devlet-bekasi-ve-laiklik-soz-konusu-devletse-insan-teferruattir/)

Devlet bekası ve laiklik: Söz konusu devletse insan teferruattır!

http://www.diken.com.tr/wp-content/uploads/2016/11/murat-sevinc-kelle-1-150x150.jpg
MURAT SEVİNÇ
19/11/2020 19:12

On beşinci yazı…

Son yazıda laiklik kavramının gelişimini özetlemeye çalıştım. Sıra laikliğin Osmanlı-Türk anayasacalığı deneyimindeki macerasında.

Usanmadan kavramlar arasındaki düzey farklılıklarından ve düzeyler birbirine karıştırıldığında konuşmanın olanaksızlığından söz ediyorum. Bu nedenle her durumda ilk soru: Ne üzerine konuşuyoruz?

Eğer konu ‘anayasal düzen' ise, o zaman yalnızca metinlerle ve bir metnin diğerleriyle karşılaştırılmasıyla yapılacak yorumlarla yetinmek yerine, anayasal düzenin tüm nitelikleri, toplumun sınıfsal yapısı, hâkim inanç ya da inançlar, ekonomik ve kültürel gelişmişlik düzeyi, yerleşik gelenekler ve düşünme biçimleri göz önünde bulundurulmalı. Aksi halde ‘ne üzerine konuşuyoruz' ve ‘neden demokratikleşemiyoruz' soruları üzerine düşünmek güçleşiyor.

Bu yaklaşımın, yani disiplinler arası bağ kurma gerekliliğinin hakkını bir iki yazı ile vermek mümkün olmadığı gibi, benim boyumu posumu aşan bir donanım, bir başka deyişle ‘ortak düşünme ve okuma' gerektiriyor. Haliyle bu satırları bir öneri olarak görmenizi rica ediyorum.

Laikliğin bir topraktaki gelişimi, o toprağın türlü birikimini göz önünde bulundurmakla anlaşılabilir. Nasıl ki bir meyve doğal yolla her iklimde yetişmiyorsa, kavram ve olgular da uygun iklime, toprağa, gübreye gereksinim duyar. Türkiye laikliği, kaçınılmaz biçimde Türkiye toprağının özgüllüğü içinde yeşerip serpilmiştir. Çağdaşı olan demokrasilerle arasındaki ayrımlar ve tabii o demokrasilerin her birinin diğerlerinden farkı, yine aynı gerekçeyle, tarihler arasındaki başkalıklardan doğmuştur.

Eğer ‘din' adı verilen bir olgu varsa ki var, eğer ‘inançlı' insan varsa ki var, devletler toplumlarından kopuk değillerse ki değiller, devletlerin din ya da dinlerle karşılaşmama ihtimali de yok. Tüm devletler ile toplumlarının inançları arasında bir ilişki var.

İlişkinin şekli şemaili farklı. Çünkü tarihleri farklı! O tarihi yapan oyuncular ve kurumlar farklı. Birinde kilise var, diğerinde yok. Birinde ruhban sınıfı var, diğerinde yok. Birinde aristokrasi var, diğerinde yok. Birinde tarihi değiştiren sınıf burjuvazi serpilmiş, diğerinde doğmamış ya da doğum sancısını aynı biçimde çekmemiş. Biri din ile arasına aşılmaz mesafe koymuş, diğeri asgari ilişkiyi korumuş. Birinde demokrasinin gelişimi yüzyıllara yayılmış ve dini düşünce etkisini yavaş yavaş kaybetmiş, diğerinin laikliği kabulü daha sert ve keskin olmuş…

Fakat sonunda, laikliğin (burada bir önceki yazıda söz ettiğim ‘farkları' görmezden geliyor ve seküler-laik ayrımı yapmıyorum) bazı ortak noktaları belirmiş ve bunlar demokrasilerin vazgeçilmez niteliği kabul edilmiş. Biri, devletlerin örgütlenirken inançlar ile aralarına mesafe koyması. İkincisi, devletin yurttaşla ilişkisinde benimsediği kural ve ilkelerin içeriği. Yani bugün ‘insan hakları', ‘temel hak ve özgürlükler' ya da ‘düşünce ve ifade özgürlüğü' derken kastedilen ikili bir niteliği var.

Toprağımızda laikliğin gelişimi meselesi de, ne Osmanlı-Türk geleneğindeki ‘devlet' düşüncesi, ne Batı ile Osmanlı modernleşmeleri arasındaki farklar, ne de dinler arasındaki ayrımlar gözardı edilerek anlaşılabilir. Laik düşünce, bir önceki yazıda anlatmaya çalıştığım gibi Batı'da ortaya çıktı. Bugüne varana dek verilen yüzlerce yıllık mücadelenin ürünü. Hristiyan dininin temsilcileri ile giderek hâkim olan burjuvazi arasındaki mücadelede uç verdi. Laiklik, kilisenin ve temsil ettiği değerlerin gözden düşmesi demekti.

Osmanlı Devleti ise aynı yüzyıllarda bambaşka gelişmelere sahne oldu. Çünkü devlet yapısı, kuruluşu, işleyişi, ekonomik örgütlenmesi, ideolojisi farklıydı. Birkaç yüzyıl boyunca giderek güçlenmesine ve yayılmasına yol veren o devlet yapısı ve ideoloji, belli bir tarihten sonra zayıflığın gerekçesi haline geldi. Osmanlı, bir tarihte trenin kaçmakta olduğunu fark edip yakalamak için çaba harcamaya başladığında, bu kez yine iç ve dünya koşulları nedeniyle, modernleşirken yarı sömürgeleşip 19. yüzyılın sonuna doğru borcunu ödeyemez hale geldi.

Fransız Devrimi'nin ithal ettiği milliyetçilik ile yeni bir dünya düzeni kurulurken, yaklaşık bir yüz yılda topraklarını büyük ölçüde yitirdi. Laiklikleşme, Osmanlı-Türk modernleşme sürecinin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Batı'dan farklı koşullarda, farklı bir terminolojiyle, farklı kesimlerin gündeme getirmesiyle. Büyük ölçüde, kapitalizme eklemlenme çabasının sonucu olarak.

Osmanlı'dan günümüze değişmeyen bir şey varsa, o da muhtemelen ‘devlet bekası' düşünce ve kaygısıdır. Önemli olan her zaman devlet ve onun ayakta kalmasıydı. Her kurum, her yönetici, her eylem devletin var olabilmesi için bir araçtan ibaret bu tarihte. İnanç dahil! Osmanlı bir teokrasi. Buna mukabil, tümüyle İslam hukukunun kaynaklarıyla yönetildiği filan yok. Diğer yanda kanunnameler, önceki devletlerden devralınan bazı gelenekler, eyaletlerin kendilerine özgü idare kural ve üslupları, örfi hukuk adı verilen hukuk…

Bir tarihten sonra nakledilen Hilafet de siyasetin aracı. Doğru, alınan kararlar devlet yönetiminde önemli yeri olan şeyhülislamın ‘onayından' geçiyor, ancak onu atayan da azleden de, sultan. Şeyhülislam da ‘devlet bekasını' gözetmek durumunda. İslami hukukla örfi hukuk el ele tutuşmuş halde Osmanlı'da (din-u devlet) ve tabii örfi hukuk da meşruiyet için İslami terminolojiye ihtiyaç duyuyor. (Söylemeye gerek yok belki ama Halil İnalcık'ın konuya ilişkin metinlerini öneririm.)

Aynı kaygıyı/amacı, Osmanlı modernleşmesinin yüzyılında görmek mümkün. Kuşkusuz öncesinde de gelişmeler yaşanmış ve Batı ile çeşitli düzeylerde ilişki kurulmaya çalışılmış olsa da, konu bakımından daha önemli olan belgeler 19. yüzyılın ürünü ve II. Mahmut'un âyanlarla yaptığı seneti (1808-Sened-i İttifak) dönüm noktası kabul edebiliriz. Tabii bu Sened'in öncüllerinden kabul edilebilecek çok ilginç bir başka senet de var (1807 hücceti) ve Sinan Birdal'ın, Osmanlı tarihçisi Ali Yaycıoğlu'nun çalışmasından hareketle yazdığı yazıların (elbette tümünü) sonuncusunu özellikle okumanızı rica ediyorum (https://www.evrensel.net/yazi/87561/1807-hucceti-garip-olaylarin-en-garibi).

Modern devletin iskeleti olan bürokrasiyi kurmaya girişen sultan ise II. Mahmut. Ömrü vefa etmiyor ve Tanzimat Fermanı (1839) Abdülmecid saltanatında ilan ediliyor. Ardından, en önemlisi Islahat Fermanı (1856) olan başkaca metinler. Sonunda ilk anayasa Kanun-u Esasi (1876). Bütün bir yüzyıl boyunca, devletin ayağa kaldırılması ve bu yönde harcanan çabanın (modernleşme-laikleşme) İslami terminolojinin yardımıyla hayata geçirilme çabası söz konusu.

Laiklik öyle pek kullanılan bir kavram değil kuşkusuz; bu nedenle ‘laikleşme süreci' ifadesini tercih ediyorum.

II. Mahmut diyor ki, "Ben tebaamın Müslüman'ını camide, Hristiyan'ını kilisede, Musevi'sini havrada fark ederim. Aralarında başka türlü bir fark yoktur. Cümlesi hakkındaki muhabbet ve adaletim kavidir ve hepsi hakiki evladımdır." İlk bütünlüklü anayasal belge olan Tanzimat Fermanı ise, ‘gerilemeyi' ikinci Viyana kuşatmasından başlatırken gerekçe olarak ‘Şeriat'a uyulmamasını' gösterir. Buna mukabil sonrasına bakıldığında bunun bir ‘ikna çabasının' ürünü olduğu fark edilir. Çünkü önerdiği çare ‘yeni yasaların yapılmasıdır'. Din ayrımı olmaksızın tüm uyruklara güvenceler tanınması, aynı ‘eklemlenme', ‘modernleşme', ‘laikleşme' sürecinin gereği ve kocaman tohumu. Benzer bir ‘Osmanlı tebası' tanımı Kanun-u Esasi'de de var.

İslam terminolojisi, hem toplumun geleneksel normları hem de araçsallaştırmanın sonucu olarak modernleşmenin irili ufaklı duraklarında kullanılırken, dönem okumuşları, düşünce insanları bakımından da yönlendirici oldu. 19. yüzyılda gerek bürokraside gerekse yazın hayatında önemli bir canlanma var. Entelijansiyanın da başat sorunu devlet bekası. Ne yapıp ederiz de Osmanlı'yı düze çıkarırız.

Henüz 18.yüzyılın sonunda bir anayasa yazan Velestinli Rigas’ın (https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/08/09/osmanliya-anayasa-yazan-yunan-rigas) da, yıllar sonra Ali Suavi, Namık Kemal, Ziya Paşa gibi Tanzimat aydınlarının/bürokratlarının da, modernlik ve İslam'ı kaynaştırma derdindeki Genç Osmanlılar'ın da, İttihat ve Terakki'ye (1895) dönüşecek İttihad-i Osmani (1889) üyelerinin de başlıca kaygısı bu. Biri daha İslamcı, biri daha modernist, biri meşrutiyet yanlısı vs.

Bu tarihe bakıldığında, baktığınız yerle ilişkili olarak, örneğin, Niyazi Berkes (Türkiye'de Çağdaşlaşma) gibi ‘ilerlemeciler ile dinin egemenliğinden yana olanlar' arasında yapılan keskin ayrımı da görebilirsiniz, her iki kesimin aslında tümüyle bir örnek olmadığını da. Kişisel olarak her yönden ‘okumadan' haberdar olmaktan yanayım. Değişimi destekleyenler bunu nasıl ki dini düşünceyi ihmal etmeden yapmaya çalışıyorsa, karşı çıkanların dinin ilkelerine başvurmaları da yalnızca ‘inanç' saikiyle olmayabilir.

Dinsel tepkilerin altında, başta ilmiye olmak üzere kurumların geleneksel konumlarının/çıkarlarının zedelenmesi de yatıyor. Çünkü merkezileşme ve modernleşme tüm geleneksel ‘sosyal-ekonomik' rollerin de yeniden tanımlanmasını gerektiriyor.

Çatışmaların ve direncin tek nedeni ‘inanç' ve ‘manevi değer' farklılıkları değil. Bu nedenle yukarıda ‘kapitalizm nüvesini ve eklemlenme çabasını' hatırlattım. Mülkiyet ilişkilerini dönüştürmeye yönelik 1858 tarihli ‘Arazi Kanunnamesi' başka türlü nasıl değerlendirilebilir! Bizde Batı'daki gibi kilise ile hükümdara yasalanan burjuvazi arasındaki çatışmadan değil, kapitalizmle tanışmaya çabalanan koşullarda ‘geleneksel' ile ‘modern' yönetici-okumuş seçkinlerin mücadelesinden söz edilebilir.

Burada bizim açımızdan önemli olan, giderek modern okullardan yetişen zümredeki, ‘devletin düze çıkarılması ve bu amaçla dinin araçsallaştırılması' konularının düşünce yaşamına vurduğu damga. Dindar Namık Kemal'den, pozitivist Ahmet Rıza'ya (Meşveret Dergisi), hatta Anglosakson hayranı Abdullah Cevdet'e. Bugün İslamcı cenahın hiç hazzetmediği Abdullah Cevdet (İçtihad Dergisi) dahi, modern düşüncelerin İslami terimlerle desteklenmesi gerektiği kanısında. Yıllar sonra Cumhuriyet'i kuracak olanların din yorumunda olduğu gibi, ‘hurafelerden' arınmış ve özel alana çekilmiş, bilim ile çelişmeyen bir din düşüncesini savunuyor. (Bu kısımda son olarak Umut Azak'ın güzel çalışması ‘Türkiye'de Laiklik ve İslam' kitabını öneririm. İletişim, 2010)

Yazı uzadığı için II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemini on altıncı yazıya bırakıyorum…

Mesele şu ki, içinde ‘insan/yurttaş' olmayan ‘devlet bekası' ve çoğunluğu dindar olan bir toplumda, inancın hedefe varılacak yolda ‘uygun' biçimde yorumlanma isteği yeni değil. Hep vardı; kişiler, niyetler, araçlar ve hedefler değişti. Hal böyleyken, Osmanlı'da laikleşme/modernleşme ve Cumhuriyet tarihinde laikliğin kabulü ile yıllar içinde dönüşen yorumunu, ne kapitalizmin yerli uygulamalarından, ne de düşünce yaşamına egemen olan ‘devlet bekası' kaygısından ayrı düşünmek mümkün.

Yazı burada bitti aslında. Ancak şu örnek üzerinde düşünmeye davet etmeden son vermek istemiyorum:

Bildiğiniz gibi İçişleri Bakanlığı, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında soruşturma başlattı. Konu gündeme gelince bir açıklama yayınladı. O absürt açıklamanın her satırı üzerine ayrıca yazılabilir kuşkusuz, ancak beni bu makale bağlamında ilgilendiren tek bir kavram var: ‘Devlet Projesi'. Türkiye Cumhuriyeti mevzuatında böyle bir ‘kavram-ilke-norm' yok. Peki o metni kaleme alanlar, neden devlet projesi deme ihtiyacı hissetmiş olabilir. Devlet sözcüğünü görür görmez yaşanan ‘duraksamadan' olmasın! O ‘duraksamanın' nedeni? Bakanlık metninde tercih edilen bu ifadede, koskoca bir tarih var…

Yazı önerisi: Değerli Çiğdem Toker'in ‘Devlet Projesine' dair son derece açıklayıcı yazısını buraya bırakıyorum (https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarlar/cigdem-toker/kanal-istanbul-devlet-projesi-mi-6129661/).

Şüpheci Dinsiz
05-02-2021, 08:24
diken.com.tr (http://www.diken.com.tr/osmanli-turk-laiklesmesi-ezber-ve-klise-sevgisinin-yararsizligi/)

Osmanlı-Türk laikleşmesi: Ezber ve klişe sevgisinin yararsızlığı

http://www.diken.com.tr/wp-content/uploads/2016/11/murat-sevinc-kelle-1-150x150.jpg
MURAT SEVİNÇ
27/11/2020 22:28

On altıncı yazı…

Bir önceki yazının konusu Türkiye'deki laikleşmenin tohumları ve düşünce yaşamına damga vuran ‘devlet bekası' kaygısıydı. Kaldığım yeri biraz açarak devam etmek istiyorum. Okuyacağınız bir ‘ara yazı' sayılır.

Daha önce de birkaç kez yinelediğim gibi, yazı dizisinin derdi, ‘meraklı gazete okuru‘na anayasalar tarihinin ‘anayasaların metinleri‘nden ibaret olmadığını anlatmaya çalışmak. Anayasa tartışma ya da kavgalarına çeşitli pencerelerden bakılabilmesine katkı sunmayı denemek. Mümtaz Hoca'nın ifadesiyle, anayasaların içindeki sözcüklerden çok, dışarılarındaki hayata bakıp bazı sonuçlara varabilmek.

Bir şeyi bıkıp usanmadan tekrar etmek gerekiyor: Türkiye eğitim müfredatı ve yerleşik sistem, tornasından geçenlerin sağlıklı düşünmesini önlemek üzere örgütlenmiş durumda. Bu nedenle bir şeyleri daha iyi anlayabilmek için o tornanın biraz dışına çıkmak şart. ‘Öğrenmek' edimi eser miktar kafa karışıklığına gereksenim duyuyor. Kafa karışıklığından kastım, sorgulama ihtiyacı. Eğitim, insana öncelikle bu vasfı kazandırmalı. İşitilen, okunan, konuşulan, bildirilen, öğrenilen her şeyi sorgulamak. Yazı da aynı amaca hizmet etmeli.

Ne yazık ki, konuşurken, dinlerken, okur ya da yazarken kendinden ve müktesebatından pek kuşku duymayan çoğunlukların toprağı burası. Kötü eğitim ve sorgulamamanın sonuçlarından biri temelsiz özgüven ise diğeri, şu ya da bu yöndeki ezberlerin insanın yakasını bir ömür bırakmaması sanırım. Yazı dizisi bağlamında beni asıl ilgilendiren, ‘ezberler' kısmı. Anlama çabasının olmazsa olmaz unsuru ‘soğukkanlılığa' izin vermeyen tekrarlar ve duygusal refleksler.

Türkiye ‘laik cumhuriyet'inin mimarı Mustafa Kemal Atatürk çevresinde dönen tartışmaların seyri ve üslubu ne kadar çok şey söylüyor, örneğin. "Olmazsan olmazdık" ile "Olmasaydın da olurduk" arasına bir yerlere hapsedilmek isteniyor düşünce. Oysa günümüzde halkın çoğunluğu tarafından çok sevilmesinin de, halkın daha küçük bir kesimi tarafından sevilmemesinin de tarihsel nedenleri var.

Biraz ilgisiz gibi görünecekse de, sizce bugüne dek Atatürk hakkında doğru dürüst bir sinema filmi çekilememiş olmasıyla, Türkiye toplumunun nitelikleri ve demokrasisinin hali pür melali arasında ilişki yok mu? Belgesel film (Mustafa) nedeniyle Can Dündar'a tepki gösterenlerin "Atatürk karanlıktan korkar mı hiç, yalan bunlar" dediğini hatırlarsınız.

Herhangi bir gelişme ve düşünce, ‘hainlik' ile ‘kahramanlık', ‘ilericilik' ile ‘gericilik' dışında kavramlarla da ele alınabilir. Yaşamı ve kendimizi bu denli hafife almak, böyle yoksullaştırmak zorunda değiliz. Kuruluş dönemi Mustafa Kemal'i ile 1920'ler sonu Mustafa Kemal'i ve 1930'lar Mustafa Kemal'i arasında farklar var. İlki 1921 Anayasası'nın mimarı olurken, sonuncusu ‘Türk soyunun efendiliği‘nden dem vuran Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi üzerine çalıştı. İkisi de aynı insandı.

Büyük işler başaran tarihi kişilikler, ‘kurucular'; farklı yönleriyle okumalara tabi olur doğal olarak. Yalnızca bir askerden değil, zorlu koşullarda mücadele vermiş bir siyasetçiden de söz ediyoruz. Siyaset yaparken elbette muhalefetle karşılaşıyordu. Aynı toprakta yetişmiş, hatta aynı mücadele içinde yer almış farklı görüşte insanlarla. Bugün olduğu gibi. Bir kez daha: Tarihi, memlekette genellikle tercih edildiği gibi ‘ilericilerle gericiler‘in, ‘hainlerle kahramanlar'ın mücadelesi şeklinde okumak zorunda değiliz. İkisi arasında çokça form, düşünce ve siyaset biçimi var.

Özellikle akademik alanda ‘nesnellik' ile ‘yansızlık' arasındaki ilişkinin niteliği bilinçli olarak yanlış betimleniyor uzun süredir. Sanki ‘nesnel' olmak için ‘yansız' olmak gerekirmiş gibi yazılıp çiziliyor, ‘hâkim' anlatıda. Kuşkusuz bu tavrın nedeni, düşüncenin ‘egemen ideoloji‘ye hizmet edebilmesini sağlamak. Oysa diğer insanlar gibi bilim insanı da ‘yansız' olmaz, ancak ‘nesnel' olmak zorundadır. Önünüzdeki somut gerçekliği görmezden gelemezsiniz, buna mukabil bir kez gördükten sonra onu nasıl ele alacağınız, durduğunuz yerle ilişkili.

Daha ziyade akademik dünya için anlamlı gibi görünen ‘nesnellik' ve ‘yansızlık' ilişkisini; burada dinler, laikleşme, Osmanlı-Türk macerası, tarihsel kişilikler bağlamında değerlendirebiliriz. Örneğin dinlere yönelik bireysel tavırlar, onların tarihlerini ve kitleler bakımından anlamını görmezden gelmeye neden olmamalı. Örneğin Osmanlı'ya ilişkin olumlu ya da olumsuz yargılar, koskoca bir tarihin türlü açılardan ele alınması gereğinin ihmal edilmesine neden olmamalı. Örneğin Atatürk'ü çok sevmek ya da sevmemek, onu bir lider ve bir insan olarak belli bir mesafeden tanımayı, siyasetini değerlendirmeyi, koşullarını göz önünde bulundurmayı engellememeli.

Tarihsel kişiliklere, tam anlamıyla sahip olup olmadıkları belirsiz olumlu ya da olumsuz nitelikler atfetmek onların değil, büyük ölçüde takipçilerin ve hasımların marifeti kuşkusuz. Bilinçli ya da bilinçsiz bir ‘ayıklayıcı' okuma becerisinden kaynaklanıyor. Hocamız Ömür Sezgin'in ‘Türk Kurtuluş Savaşı ve Siyasal Rejim Sorunu' (Birey/Toplum, 1984) isimli kitabındaki şu saptamasına katılmamak mümkün mü: "Bir strateji bir kez saptanınca geçmişe dönüp bu stratejinin geçerliliğini savunmak oldukça kolaydır. Çünkü onca tarihsel belge arasında, elbette kanıtlanmak istenen savın doğrultusunda birkaç belge kolaylıkla bulunabilir."

Hal böyleyken, örneğin geri kalmışlığı öncelikle ‘din'le açıklamak isteyen biri, ihtiyaç duyduğu tarihsel kanıtları bulmakta hiç zorlanmaz. Durumun vahametini ‘gerçek din'den uzaklaşmakla açıklamaya çalışan diğerinin, pek zorlanmadığı gibi! Bir laik, bir dindar ya da bir ateist, Mustafa Kemal'in dinle ilgili farklı zamanalarda dile getirdiği sözleri kendisine kalkan yapabilir.

Hatta bazı TV kanallarını seyredip Mustafa Kemal Atatürk'ü o ekranlarda konuşanlardan dinleyip okuyanlar, kendisinin hayli dindar biri olduğunu düşünebilir ki tahmin edilebileceği gibi Mustafa Kemal'in dinle yakın muhabbeti iddiasının insaflı tabirle çocuksuluğu, aynı ‘seçmeci' anlatıdan kaynaklanır. Daha sonra yeri geldiğinde yine değineceğim; örneğin 1933'te ezanın Türkçe okunmasını sağlayan Mustafa Kemal, 1950'de yeniden Arapça ezana dönülürken de milletvekilleri tarafından referans gösterilebiliyordu!

Özetle: Mustafa Kemal'in ‘laik cumhuriyet' ideali o yıllar/koşullar için hayli cesur, köktenci bir adımdı. Buna kuşku yok. Ancak mesele şu ki, ‘laikleşme' bir günde olmadığı gibi, o adımları atan Mustafa Kemal ve kurucular kendilerinden önceki tarihin ve gelişmelerin ürünüydü ve o tarihe dek ‘din', her zaman şu ya da bu ölçüde bir ‘araç' olarak kullanılmıştı. Değişmeyen bir ilke ve kaygı olan ‘devlet bekası' uğruna. Osmanlı'dan Cumhuriyet anayasacılığı ve laik düşünce savunusu da söz konusu ‘ana yol'dan sapmış değil.

Bu nedenle, Cumhuriyet'ten önce ‘adı konulmamış' laikleşme adımlarından haberdar olmak, hem Türkiye laikliğinin hukuksal/hukuk dışı niteliklerinin anlaşılmasına, hem de olup biteni kavramayı çoğu zaman imkânsızlaştıran bazı klişelerin sorgulanmasına yardımcı olabilir.

Örneğin bu yaşıma dek en sık işittiğim ezberlerden biri şu: Efendim bizi din bu hale getirdi, geriliğimizin sebebi dindir.

Hayır, değildir. Böyle kanılar, çoklukla düşünce konforu sağlamaya yönelik temelsiz iddialardır. Koskoca tarih, tek bir olgunun varlığıyla ve onun şekli şemailiyle açıklanamaz. Dinler, tarihsel toplumsal gelişmelerde etkili olabilen etmenlerden yalnızca biri.

Sözünü ettiğimiz İslam dini ise -ki öyle- tarihi boyunca tek bir yorumu olduğu, yani asırlar boyunca hiç dönüşmeyen bir ‘din' olabileceği nasıl tahayyül edilebilir? 9'uncu yüzyılda Mutezileyi benimseyen iktidarlar döneminde Eski Yunan klasiklerinin çevrildiği İslam devriyle, 13'üncü yüzyıldan sonra giderek hâkim olan din anlayışı nasıl aynı olsun?

Osmanlı bir teokrasiydi, doğru. Buna mukabil ‘eyaletler'den, ‘fethedilen yerler'den oluşan, hukuk sisteminde yalnızca şeriatın değil, örfi hukukun ve önceki devlet geleneklerinin de pay sahibi olduğu, çoğu zaman devlet siyasetine dini kılıf bulmaya çalışan şeyhülislamın kaderinin, hükümdarın iki dudağı arasında bulunduğu bir teokrasiydi.

Her gelişmeyi ‘dinin rolü'yle açıklama eğiliminde olanlar, hem devletin sınıfsal renginin ve niteliklerinin, hem de bir insan topluluğunun yüzyıllar boyunca hiçbir değişim geçirmediğini mi düşünür? Böyle bir şey mümkün mü? Bırakın yüzyıllar öncesini ve bugüne bakın lütfen: Günümüz Türkiyesi'nin iktidarına bakınca yalnızca din mi görüyorsunuz? Müteahhitlik faaliyetleri ile ihaleler? Tartaklanan işçiler, yasaklanan işçi yürüyüşleri, her koşulda kârını artıran büyük sermaye? Hangisi hâkim rengini veriyor rejimin, din mi sermaye çıkarı mı? İkisi de mi? İlahiyat fakültesine, meşhur ihaleci müteahhitin adını verdiler; nasıl da sembolik değil mi!

Avrupa ve Osmanlı'nın tarihinde belirleyici olan dindarlık mıydı, yoksa ‘dinler', sınıf mücadelesinde (ve Osmanlı'nın devlet nizamında) hâkim olanın ihtiyaç duyduğu ‘ideolojik kılıf'ı teyelleyen etmenlerden biri miydi? Protestanlığın üç büyük isminden Thomas Müntzer, yaşamı pahasına isyan eden köylülerin yanında dururken, ‘muteber' Martin Luther, burjuvazi tarafından neden o denli sevildi?

İngiltere'de VIII. Henry Anglikan Kilisesi'ni yalnızca ‘ailevi gerekçelerle' mi kurdu; yoksa Roma Kilisesi'nin elindeki devasa topraklar İngiliz burjuvazisinin eline geçerken herkesin keyfi yerinde miydi? Peki Osmanlı'da din, yalnızca dindarlıkla mı ilgiliydi? Bir kez daha: Bu toprakların tarihinde, devlet yönetimine ve düşünce yaşamına damga vuran ‘devlet bekası' hedef ve kaygısı bir an olsun akıldan çıkarılmamalı.

Bir tarihten sonra Osmanlı'yı yaya bırakan Avrupa'da Hıristiyanlığın/skolastik düşüncenin etkisi, Rönesans ve Reform'a rağmen Aydınlanma (doğa bilimlerindeki gelişme) devrine dek gücünü korumadı mı? Hıristiyan Avrupa'nın dininin, Müslüman Osmanlı'nın dininden farkları neydi? Osmanlı'nın çok güçlü olduğu birkaç asırlık dönemin hâkim dini de, İslam değil miydi? Hangi ‘dini ya da din dışı' etmenlerin rolüyle 17'inci yüzyılla birlikte işin rengi değişmeye başladı? O rengin değiştiğini fark eden Osmanlı, kaçmakta olan trenin peşinden koşarken neler yaşadı?

‘Osmanlı' derken hep devleti kastediyoruz, o esnada toplum derin dondurucuda mıydı? Eğer bir laikleşmenin tohumları atıldıysa, toplumsuz mu oldu bu? İhtimal dahilinde mi?

Osmanlı-Türk laikleşmesine ‘on yedinci' yazıda devam edeceğim…

Bu yazıyı, tarih hocamız Taner Timur'un, çok sevdiğim bir çalışmasından (size de tavsiye ederek) bazı ‘alıntılar'la bitirmek istiyorum: ‘Osmanlı Kimliği' (İmge). Bendeki baskı 1998 tarihli. İlk baskı 1986'da yapılmış.

Taner Hoca, ‘Osmanlı kimliğini ortaya koyabilmek için öncelikle bu uygarlığın İslami renginin kuvvetle vurgulanması gerektiğini' belirttiği kitabınının merkezine, bir kültür-kimlik krizi yaşadığımız varsayımını takip eden "Geçmişle günümüz arasında uyum sağlamak nasıl mümkün olabilir?" sorusunu koyup Batı ile Osmanlı'ya bu gözle bakıyor. İki medeniyetin tarihini sorgulama/hatırlatma çabası, Osmanlı-Türk laikleşmesi konusunda da ipuçları sunuyor.

Okuduğunuz yazı bağlamında beni daha çok ilgilendiren, özellikle ‘din'in konumuna dair şu satırlar:

"Yakın tarihimizle ilgili yanlış bir analizden hareket ederek, İslam kültürünü bir ‘gericilik' kaynağı olarak görürsek, evrensel tarihin bazı zirve noktalarını anlayamayacağımız gibi, kendi tarihi mirasımızla da kompleks yaratıcı bir kopukluk içine girmiş oluruz. Osmanlı toplumu İslam yüzünden geri kalmamıştır. Osmanlı toplumunu geri bırakan unsurlar, aynı ortam içinde, dini de geri bırakmıştır… 16. yüzyıl sonlarında ve 17. yüzyılda Osmanlı Devleti'nde Mehmed Birgevi Efendi'nin dar kalıpları, Müslümanlığın güçlü bir akımı haline gelmişse, bunun din dışında bir sürü nedeni vardır. Eğer biz sonucu, neden olarak görürsek Farabi'leri… güçlü düşünürleri yaratan kültür ortamını hiçbir şekilde açıklayamayız."

Belli bir aşamada başlayacak ‘Batı'yı yakalama' çabaları esnasında sıklıkla dile getirilen serzeniş ve hedeflerden birinin de ‘gerçek İslam' düşüncesini ortaya çıkarmak (bugün dahi çokça tanık olduğumuz!) olduğunu, Hoca'nın bu saptamasıyla birlikte akılda tutmakta yarar var. Taner Timur'un ‘Osmanlı münevveri' hakkındaki görüşlerine, başkaca yazarlarınkiyle birlikte sonraki yazıda yer vereceğim.

Cesur devrimci kararlar, boşlukta değil, eninde sonunda bir toplumun sinesinde kabul gördüğü için şu ya da bu ölçüde başarılı olabiliyor. Türkiye'de olduğu gibi. Dolayısıyla eğer bugün laiklik ilkesinin iktidarca (ve sanırım muhalefetçe de!) yok sayılmasından kaynaklanan sorunlar varsa ki var, gelecekteki çözümünü de, toprağımızdaki laikleşme macerasının özgül niteliklerini düşünerek aramakta yarar olabilir…

Şüpheci Dinsiz
05-02-2021, 08:27
diken.com.tr (http://www.diken.com.tr/osmanlidan-laik-cumhuriyete-giden-yolda-neler-yasandi/)

Osmanlı'dan ‘laik' Cumhuriyet'e giden yolda neler yaşandı?

http://www.diken.com.tr/wp-content/uploads/2016/11/murat-sevinc-kelle-1-150x150.jpg
MURAT SEVİNÇ
04/12/2020 13:18

On yedinci yazı…

Hükümet sistemleri ve o sistemlerin demokratikleşmesi konulu dizinin son iki yazısı, laikleşme üzerineydi. Bu ve sonraki yazı da aynı konuda olup laikliğe dair ‘anayasal' tartışmaların kökenlerini anlamaya çalışacak.

Her olgu ve olayın, ‘kahramanlar, hainler ve mucizeler' sarmalı dışına çıkıp anlaşılması gerekiyor. 1920'ler Türkiye'sinde ‘laiklik' düşünmek, doğrusu hayli devrimci bir tavırdı, fakat ülkeyi 1920'lere taşıyan koşullar, insanlar ve bir düşünce hayatı da söz konusuydu. O gün bugündür, ne tek bir din yorumu, ne tek bir dindar tipi, ne de tek bir laiklik savunusu var oldu. Ancak Osmanlı'dan bugüne bir şey hep vardı, belirleyiciydi ve bugün de canlılığını olduğu gibi koruyor: Yönetici ve okumuşların ‘devlet bekası' kaygısı.

Önce ‘Sünni' devletin, Balkan Savaşları ardından ‘Sünni-Türk' ideolojik temelinde yükselen yeni devletin bekası. Daha sonra da (anayasalarımızda etnik köken tartışmaları bağlamında) değineceğim, Barış Ünlü'nün ‘Türklük Sözleşmesi' (Dipnot, 2018) çalışması ezeli ebedi bir beka ‘ideolojisi' ile hareket eden Osmanlı-Türk devlet geleneğinin Sünni-Türk kökenini ve bu kökenin oluşumu ile yaygın toplumsal kabulü, gayet güzel anlatıyor.

Kuşkusuz Sünni-Türk uyrukluk, o Sünniliğin hâkim, daha doğrusu ‘devletçe' hâkim hale getirilmeye çalışılan yorumuna dayanıyor. Bunun için görevli kamu kurumu DİB (Diyanet İşleri Başkanlığı) ve belli bir tarihten sonra dini okullar. Örneğin bu satırlar yazılırken, ‘makbul' çizgi dışına çıkan din yorumunu dillendiren bir ilahiyat fakültesi hocası (Mustafa Öztürk), aynı dinin ‘dindarı' olan kitle tarafından sosyal medya saldırısına maruz kalıyor ve emekliliğini açıklıyordu. Dolayısıyla Türkiye laikliğinde inanç, ‘doğru yorumu' genel olarak devletçe (DİB ve okullar eliyle), şimdilerde sırtını iktidara dayamış yeni nesil ulema tarafından belirlenen ve başat işlevi devlet/devletlû bekasının sürmesine hizmet olan, inançtır.

Düşünce yaşamına da aynı kaygı, ‘devlet bekası' yön vermiştir ve halen veriyor. Dünya ekonomisiyle/kapitalizmle eklemlenmeyi hedefleyen Osmanlı-Türk modernleşmesinin başladığı (ya da çok hızlandığı!) 19. yüzyılla birlikte, Tanzimatçı, Yeni Osmanlıcı ve İttihat ve Terakki mensubu okumuşların, bürokratların derdi tasası ‘devletin belini doğrultmak' oldu.

Geçtiğimiz bir küsur asır boyunca ‘din' olgusu da, hedefe ‘uygun' yorumlandı. Dinin yozlaştırıldığını iddia eden Osmanlı münevveri, sürekli olarak ‘gerçek İslam'dan, yani batılılaşma çabası ile çelişmeyen, ‘hurafelerden arınmış' din düşüncesinden dem vuruyordu. Onlara göre, İslam'ın özünde zaten meşveret (danışma-tartışma) ve biat (sözleşme) vardı ve böyle yorumlanan İslam'ın ‘Batılı' kavramların anlaşılıp kabul edilmesindeki işlevselliği gerekliydi. Hatta, örneğin Celal Nuri (İleri), kitabında (Tarih-i İstikbal) İslami ilkelerin zaten ‘doğa yasalarının' kabulünü gerektirdiğini anlatıyor ki o ‘doğa yasalarının' keşfi, Batı'da ‘Aydınlanma' düşüncesinin, yani Batı düşüncesinin Hıristiyan skolastiğinden arınmasının en etkili aracı oldu.

Batılılaşma sürecinde, Namık Kemal, Ali Suavi, sonrasında Mizancı Murat gibi daha dindar/muhafazakâr insanlar olduğu gibi, Ahmet Rıza ve Abdullah Cevdet gibi çok daha Batıcı/pozitivist olanlar da var. Ancak, örneğin en Batılı Abdullah Cevdet dahi ikna için İslam'a başvurmak zorunda hissetmişti! Mesele bu. Tabii sürekli biçimde İslam'a vurgu yapılan bu dönemde, nüfusun azımsanamayacak bir kısmının gayrimüslim tebaadan oluştuğunu ve çoğu ‘yorumda' bunun ‘unutulduğunu' hatırda tutmakta yarar var.

Adı geçen ‘gerçek İslam' idealine, 1910'lardan itibaren ‘keşfedilen Türklük' eklenirken, Cumhuriyet'in ve Cumhuriyet anayasacılığının üzerine inşa edileceği ‘etnik-dini' kökenin temeli de o yıllarda atılmış oluyordu.

Gerek geleceğe miras kalacak köken arayışı, gerekse yeni devleti kuracak olanların düşünsel birikimini oluşturması bakımından çok önemli bir tarih, herhalde ‘burjuva karakterli' 1908 II. Meşrutiyet'tir.

İttihatçılık, Makedonya'da kurulan (ve daha çok devrimci askerlerden oluşan) ‘Osmanlı Hürriyet Cemiyeti' ile birleştikten ve o kadroların hâkimiyetine girdikten sonra köktenci şekilde dönüştü tabii ve dönüşümün meyvesi acı oldu. Ancak şu aşamada bizleri ilgilendiren II. Meşrutiyet'in laikleşme bakımından önemi.

Burada önereceğim kitap klasikleşmiş bir eser: Tarık Zafer Tunaya'nın ‘İslâmcılık Akımı'. (Bilgi Üniversitesi, 2003). Osmanlı'dan Cumhuriyet'e İslâmcılık düşüncesinin, hem kendi içindeki hem de Batılı düşünceyle nasıl bir ilişki içinde olduğunu anlatıyor Tunaya.

II. Meşrutiyet'e varan yıllarda, İslâmcılar, Garpçılar, İslamcı-Türkçüler ve Garpçı-İslâmcılar arasında hararetli polemikler var. Tümü, Osmanlı'nın geri kalmışlığının farkında ve ‘Batı'nın teknolojisinin' mutlaka alınması gerektiğini savunuyor. Sorun, ‘kültür' ve ‘kurumlar' konularında çıkıyor. Özellikle İslamcılar için Batı, manevi olarak geri kalmış, ahlak düşkünlüğü ve zulümden mustarip bir medeniyet. İslam toplumları ise pek çok açıdan üstün ve Batı'nın yalnızca tekniğine muhtaç. Diğer konuların ‘taklit' edilmesi ancak felaket getirir.

Muhtemelen çok tanıdık geldi bu düşünceler! ‘Batı' dendiğinde başta ‘Hıristiyanlık' ve ‘ahlak düşkünlüğü' olmak üzere diğer ‘nahoş' niteliklerin, günümüz İslamcılarının terminolojisindeki ağırlığını da görünce, düşünce akımlarının geleceğe nasıl güçlü etkiler bırakabildiğini fark ediyoruz. Tam burada, geçen haftaki yazıda andığım Taner Timur'un ‘Osmanlı Kimliği' kitabındaki bir saptamasını hatırlayalım: Türkçü-İslamcıların Batı düşüncesini ‘evrensel', yani herkese/kendilerine de ait düşüncenin parçası kabul edemediğini ve bunun komplekse neden olduğu kanısını…

Burada hepsini tek tek anmak mümkün olmadığı için, laikleşmenin seyri açısından asıl önemli gördüğüm akımların altını bir kez daha çizmek istiyorum. ‘İslamcı-Garpçılığın' ve birbiriyle hiç bağdaşmaz görünen (çünkü İslâmi düşünce kavmiyetçiliği kabul etmez!) iki akımı birleştiren ‘İslamcı-Türkçülerin' mirası, Türkiye laikleşmesi ve günümüz muhafazakârlığı bakımından diğerlerine göre daha inşa edici bir rol oynamış gibi.

Tarık Zafer Tunaya, İslamcı-Garpçılık düşüncesine örnek olarak M. Şemseddin'in ‘Zulmetten Sonra' adlı eserinden örnek verir. M. Şemseddin, 1934'te ‘Günaltay' soyadını alır ve çok partili yaşama geçmeden önceki yıl CHP'nin son başbakanıdır. Günaltay'ın 1949-50 arasında CHP'nin katı laiklik anlayışını yumuşatan (ya da bir başka bakışla İslamcılığa ödün veren!) bazı uygulamaların mimarı olması, rastlantı değil demek ki!

Tunaya, M. Şemseddin ve Kılıçzade Hakkı gibi yazarların eserlerinden hareketle Garpçı-İslamcı programı özetlemiş: "Asabiyet-i milliyeyi (milli enerjiyi) uyandıralım. Sanayi-i dahiliyeyi ihya edelim. Ticaret evleri açalım. Avrupa'yı ancak ilim ve fende takip edelim. Sanat ve ticaret, usûl-ı ticarette taklit edelim."

Birbiriyle bağdaşmaz görünen akımları ortaklaştıran İslamcı-Türkçüler ise ‘milliyetin' İslâmiyete aykırı olmadığını savunuyordu. Tarık Zafer Tunaya, kitabında, Şeyh Muhsini Fâni, Mehmed Akif, Ömer Rıza gibi isimlere atıf yapıyor. İslamcı-Türkçüler, yaşanan çağın engel olunamaz bir ‘milliyetler asrı' olduğunu, buna karşı çıkılamayacağını savunuyor.

Peki bu durumda ‘İslâm birliği' nasıl kurulacak, Kuran'ın emri olan ‘uhuvvete' (kardeşlik) dayanan ‘cemaate' nasıl ulaşılacak? Yanıt şöyle (Tunaya): "Öyleyse yapılacak iş, milliyetlerden mürekkep bir çeşit federasyon, bir ‘Aile-i İslâmiye' (İslâm Ailesi), bir İtihad-ı İslâm (İslâm Birliği) kurmaktır."

Onlara göre tüm Müslüman milletlerin ‘Türk milletiyle' birleşmesinde ‘menfaatleri' vardı. İttihad-ı İslâm, cemaat halinde ancak böyle yaşanabilirdi. Örneğin Ubeydullah Efganî'ye göre, Arap kavmine duyulan hayranlık, yerini Türklere bırakmalıydı; Türkler şanları ve yücelikleriyle Arapları da Hıristiyan istilasının şerrinden kurtarmıştı. Afganî'nin görüşünü Tunaya'dan aktararak: "Her şeyin maddi kuvvete bağlı olduğu bir devirde, İttihad-ı İslâm manevi kuvvetle kurulamaz. Realist bir sonuca varalım: Türkler bir millet halinde birleşmelidir. Türkçülük ‘Farz-ı ayındır' (her Müslüman'ın kayıtsız şartsız yerine getireceği ödevdir.)"

Yukarıda ‘milat' olarak tanımladığım 1908 devrimine gelelim.

II. Abdülhamit Makedonya'da patlak veren isyanı bastıramayınca, tam '30 yıldır' toplama gereği duymadığı (!) parlamentoyu, 23 Temmuz 1908'de toplantıya çağırdı ve II. Meşrutiyet devri böylece başladı. Bu ilan, ilana giden yıllarda meşrutiyet yanlısı münevverin ‘anayasa' hevesi ve düşünce yaşamına yaptıkları özgürlükçü katkılar, laikleşme aşamasında başlı başına önemli adımlar.

1908'in ‘burjuva karaktere' sahip bir hareket olduğunun altını çizme gereği duydum. Burada, laikleşme bakımından kritik kavşaklardan olan II. Meşrutiyet'e, söz konusu ‘karakteri' hangi tabakanın kazandırdığının, laik Cumhuriyet tarihinin seyri bakımından önemli olduğu kanısındayım. Bu çerçevede önereceğim bir başka kitap, Korkut Boratav'ın ‘Türkiye İktisat Tarihi' (Gerçek Yayınevi, 1988) adlı eseri.

Korkut Hoca, çalışmasının başında, 1908-1922 yılları arasını ‘Devrim ve Savaş Yılları' başlığı altında inceler. Osmanlı'nın bu devri için şu tanımı yapar: "…bu yıllara iktisadi bir perspektifle bakacak olursak, dönemi, ‘eksik kalmış bir burjuva demokratik devrimi' veya ‘ulusal bir kapitalizm doğrultusunda atılan ilk ve çekingen adımlar' ifadeleriyle nitelendirmek uygun olacaktır."

Hoca, birkaç sayfa sonra Türk burjuvazisinin cılızlığına değinip ardından şöyle devam ediyor: "Bir Osmanlı burjuvazisi şüphesiz ki vardı; ancak bu sınıfın üç belirgin niteliği, sanayide değil ticarette… gelişmiş olması, buna bağlı olarak komprador bir özellik taşıması ve büyük ölçüde gayrimüslim (Rum, Yahudi, Levanten, Ermeni) unsurlardan oluşması idi. Bu özellikleri taşıyan bir sınıfın, ulusal nitelikli bir burjuva devrimini sürüklemesi elbette beklenemezdi. Buna karşılık iç ticarette küçük ve orta sermayeli (dolayısıyla esnaf özellikleri ağır basan) Türk ve Müslüman burjuvazi zayıf, dağınık, örgütsüz ve büyük ölçüde birincilere bağımlı durumda idi. Bu durumda, eğer gerçekleşecekse, burjuva devriminin burjuva dışındaki sosyal gruplarca yapılması zorunlu oluyordu. Türkiye koşullarında bu tarihi misyonu küçük burjuva aydınları üstlenecektir."

Bu satırlar, bana kalırsa Osmanlı-Türk laikleşmesi konusunda da bir şeyler söylüyor. Eksik de olsa (1920'lerde tamamlanmaya çalışılacak) ‘burjuva devriminin' sahiplenicisinin ‘küçük burjuva aydınları' oluşu ve 1915 Ermeni Tehciri ile başlayarak Cumhuriyet tarihi boyunca ‘yok edilen' gayrimüslimler (Osmanlı burjuvazisi).

‘Laik' Cumhuriyet'in Sünni-Türklük üzerine inşa edilip Müslüman-Türk burjuvazi yaratma çaba ve telaşı içinde Türkiye'ye özgü bir ‘laiklik' icat etmesinin önemli bir nedeni de, gayrimüslim nüfusun ortadan kaldırılması olmalı. Memleket tarihine ilişkin, laikleşme dahil, herhangi bir çözümlemenin ‘yok edilen' insanlar göz önünde bulundurulmadan yapılamayacağını düşünüyorum.

II. Meşrutiyet'in ilanının ardından;

1909 anayasa değişiklikleri sultanın gücünü azaltırken parlamentoyu güçlendirmiş, ilk kez parlamenter sistemin ana ilkesi (hükümetin meclise sorumluluğu) kabul edilmişti. Meclisin, ‘halife hükümdar' karşısında güçlenmesi, iktidarın gökyüzünden yeryüzüne indirilmesi sürecinde bir adım olarak da görülmeli.

Özellikle 1913'ten sonraki İT despotluğuna rağmen, II. Meşrutiyet ‘kabuğun kırıldığı' yıllardır. İlk sol partiler, yaygın grevler (Donald Quataert'in ‘Osmanlı Devleti'nde Avrupa İktisadi Yayılımı ve Direniş, 1881-1908' kitabını öneririm. İletişim, çeviren Sabri Tekay, 2017), 1908-12-14'te zar zor da olsa üç kez seçim yapılabilmiş olması, 1909'da bir hükümetin (Kamil Paşa) güvensizlik oyuyla düşürülmesi, ilk kez güçlü bir muhalefet partisinin İT karşısına çıkışı (Hürriyet ve İtilaf) vs. önemli gelişmeler.

Laikleşme bakımından çok önemli bir gelişme ise hiç kuşkusuz, özellikle ‘kadın haklarının' yayın yoluyla cesaretle savunulmaya başlaması olmuştur.

Fakat 1909 değişiklikleriyle bir de, devletin şer'i niteliği günlendirilmiş ve tutuklama ve cezalandırmada ‘yasa' dışında ‘Şeriat'a da dayanılabileceği hükme bağlanmıştı. Bu, hem İttihatçıların Alman dostluğuna uygun, hem de dağılan devletin Müslüman unsurlarını bir arada tutabilmek için düşünülmüş bir hamle olsa gerek. İslamcılara göre Şeriat, tüm hukuk kuralları ve anayasadan üstündü, anayasa koyucuyu da bağlıyordu.

Tarık Zafer Tunaya, 31 Mart 1325'e (1909) ilerledikçe İlmiye'nin, Şer'i hükümlerin ağırlığı konusunda Mebusan Meclisi üzerinde baskı yaptığını, İslamcıların icra organının kadınların örtünmesini sağlamakla mükellef olduğu yönünde ısrar ettiğini belirtiyor. Ayrıca II. Meşrutiyet'in sosyal hayatını en çok meşgul etmiş konulardan birinin de ‘çok kadınla evlenme' (Taaddüd-i Zevcat) konusu olduğu unutulmamalı. İslamcılar hararetle savunurken, Türkçüler bunun ahkâm-ı şer'iyeden olmadığını savunuyordu.

Görüldüğü gibi, laikleşme sürecinde sürekli bir mücadele söz konusu. İslamcılar baskı yapmaya çalışırken, karşısında Türkçüleri ve ciddi bir değişim çabasını buluyor. Evet yukarıdaki konularda ısrar ediyorlar, ancak bu şer'i hevesler; örneğin Ekim 1917'de birden çok evliliğe sınırlama getirmeyi hedefleyen ‘Hukuk-ı Aile Kararnamesi'nin kabul edilmesini engellemiyor. Ya da şeriat mahkemelerinin Adliye Nezareti'nin denetimi altına sokulmasını, Şeyhülislamlıkla ile Adliye Nezareti arasında bir görev paylaşımı yapılmasını, camiler ve mescitlerin yeniden düzenlenmesini, tarikatları denetlemek üzere bir denetim kurumu (Meclis-i Meşayih) oluşturulmasını…

Burada, Türkçü-İslamcı tezler bakımından önemli iki ismi özellikle anmak gerekiyor: Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura.

Türk milliyetçiliğinin büyük ideoloğu Ziya Gökalp de, ilerleme için zihniyette bir dönüşüm olması gerektiğini düşünenlerdendi. Daha sonra Türkçülük konusunda yeniden değineceğim ve gerek kurucu anayasacılık sürecinde, gerekse Sünni-Türk kimliğin oluşumunda yeri olan Gökalp'in, din üzerine düşünceleri önemli. Anayasacılıkta laikleşmeyi, din ve etnik köken konusunu merak edenlerin Ziya Gökalp'in iki temel çalışmasını okuması iyi olur: ‘Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak' ve ‘Türkçülüğün Esasları'.

‘Hars' (bir milletin toplumsal yaşamı) ve ‘medeniyet' (çeşitli milletlerin oluşturduğu medeniyet dairesi) ayrımı yapan Ziya Gökalp'e göre ‘milliyet' harsî (kültür), ‘İslamiyet' vicdani ve toplumsal, ‘medeniyet' (muasırlaşma) ise teknik ve bilimsel yönü ağır basan konular. Muasırlaşmak, Batılılara şeklen benzemek değil, bilgi ve teknolojilerini almaktır. Manevi öz ise batılı değerler ile yozlaştırılmamalıdır. Bu bağlamda milliyetçilik ile İslamcılığın, Batı düşüncesiyle uyum sağlayabileceğini savunuyor Gökalp.

Bülent Daver'in ‘Türkiye Cumhuriyetinde Laiklik' (1955) adlı eserinde, Ziya Gökalp'in 1916'da Tanin'de yayınlanan yazılarına atıf var. Daver'in aktardığına göre Gökalp: "Milletimiz ne mukaddes dininden vazgeçebilir, ne de hayati asriyenin icabatı zaruriyesinden tecerrüt edebilir. Muktezai hikmet bu iki nimetten birini diğerine feda etmek değil, belki onları birbirleriyle telife çalışmaktır."

Demek ki, ‘Türkleşmek, İslamlaşmak ve muasırlaşmak' arasında uyumsuzluk bir yana, tamamlayıcılık söz konusu. İslamlaşmak ile kastı, şaşırtıcı olmayacak biçimde, ‘hurafelerden arınmış bir gerçek İslâm'. ‘Millete' hayat verecek olan, o ‘gerçek İslâm'ın batıl inanışların yerini almasıdır. Din, ancak ‘içtimai ruhu' sağlamlaştırmak içindir.

Yeri gelmişken Fransızca laik kelimesinin Türkçe karşılığı olarak Ziya Gökalp'in ‘lâ-dînî' (dînî olmayan) kavramını önerdiğini, İslamcılar tarafından tepkiyle karşılaşınca ‘laik' sözcüğünün tercih edildiğini hatırlatmakta yarar var.

Bu kapsamda, Niyazi Berkes'in ifadesiyle, Ziya Gökalp'in yanında ‘unutulan adam' konumundaki Yusuf Akçura'nın ‘İslâm' yorumunu da ihmal etmemek iyi olur.

Meşhur ‘Üç Tarz-ı Siyaset' (Osmanlıcılık-Panislamizm-Türkçülük) makalesinin yazarı Akçura. ‘Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce' serisi içindeki ‘Milliyetçilik' cildinde (4) yer alan (İletişim 2002), François Georgeon'un ‘Yusuf Akçura' makalesini (çeviren Alev Er) okumanızı öneririm.

Georgeon'a göre Yusuf Akçura, ‘en azından Kemalist döneme dek' İslamiyet'i dışlayan tüm reform girişimlerine karşı çıktı. Akçura'nın da tasası, dinin ‘reforma' tabi tutulmasıdır. Ona göre reformun temelinde medreseler vardır ve İslâmiyetin ilerleme düşüncesiyle uyum sağlaması o alanda yapılacak reformlara bağlıdır.

Üç Tarz-ı Siyaset'te, Türk milliyetçiliğine dinden üstün bir yer vermiş ve ‘İslâmiyet'in bu temel ilkeye hizmet etmesi gerektiğini' vurgulamıştır. Akçura kendisinden önceki Türk milliyetçisi yazarlardan farklı olarak (milliyetçiliğin İslâm'da yeri olduğunu kanıtlamaya çalışan) ‘ulemayı kendi alanında' sorguladı. Dinler tarihin akışına uyum sağlamak, demek ki İslamiyet de milliyetçiliği kabullenmek zorundaydı. Hatta din, Türk milliyetçiliğinin hizmetine girmeliydi.

İslamiyet'in birlikten doğan gücünün, milliyetçiliğin hizmetine verilmesi gerektiğini savunan Akçura'nın din-milliyetçilik ilişkisine dair görüşlerinin, Kemalizm'in ‘laiklik' anlayışı ve uygulamalarına daha yakın olduğunu düşünülebilir.

Uzayan yazıyı, dönemin çok önemli bir ‘ânıyla', 31 Mart olayıyla bitirmek istiyorum.

Etkileri çok uzun yıllar süren bu olayın neden ve sonuçları üzerinde durmak, mümkün ve gerekli değil. İslamcılarca ‘Şeytanlar Meşrutiyeti' olarak adlandırılan İT idaresine karşıtlıktan beslenen bir tepkinin sonucunda, dinin siyasete alet edilmesinin en bilinen ve çarpıcı örneklerinden biri. Açılış töreni büyük görkemle Ayasofya'da yapan ‘İttihad- Muhammedî Fırkası' ve ‘Volkan' gazetesinin şeriat savunuları bir yanda, İT'nin muhafazakâr çevreleri tahrik eden otoriterliği diğer yanda. Sonuç olarak isyan, "Şeriat isteriz" sloganıyla başladı, on bir gün sürdü ve Hareket Ordusu'nun Selanik'ten yürümesi sonunda bastırıldı.

Acaba 31 Mart'ın Cumhuriyet laikleşmesini asıl etkileyen yanı, kurucular bakımından ‘geçmeyen' bir kabus oluşu muydu? Tarık Zafer Tunaya'nın şu satırlarına bakalım:

"…Hareket Ordusu… şehre girmiştir. Türk devriminin müstakbel liderleri bu hareketin bastırılması olayında birbirlerini tanımışlardır. Peyk-i Şevket gemisi kumandanı Hüseyin Rauf Bey (Orbay) Ayastafonos (Yeşilköy) telgrafhanesinde Mahmut Şevket Paşa'nın yanına girdiği vakit, Paşa, İstanbul'a yürüyen kıta kumandanlarından Ali Fethi Bey'in (Okyar) telgrafını okuyor ve ve karşısında duran Hareket Ordusu Erkânıharbiye Reisi Mustafa Kemal Bey'e (Atatürk) bu telgrafın karşılığını yazdırıyordu. Aynı gün İsmet Bey'in (İnönü) birliği de Yıldız Sarayını kuşatmış bulunuyordu."

Hal böyleyken bu kalkışma, laik Cumhuriyet'i kuracak kadronun zihninde büyük bir travma olmalı. İnönü 1959'daki bir söyleşide dahi (Akis, 7 Mart 1959, Umut Azak ‘Türkiye'de laiklik ve İslâm' içinde) 31 Mart'ı bir büyük binanın yıkılmasına benzetiyor:

"İç idaremize bir vehim ve emniyetsizlik havası girmiş, bu havayı tasfiye etmek bir daha mümkün olmamıştır."

Cumhuriyet dönemi laikleşmesi bakımından bu etmenleri hesaba katmakta yarar var…

Yazı önerisi:

Sinan Birdal'ın, Ali Yaycıoğlu'nun kitabını anlattığı yazı dizisi devam ediyor. Sonunda, Sened-i İttifak'a geldi. Son yazısını buraya bırakıyorum (https://www.evrensel.net/yazi/87655/ruscuk-y-rani-istanbulda).

Seyretmeniz dileğiyle: İslamcıların, elbette kendilerine yaraşır biçimde üniversiteden ayrılmaya zorladıkları ilahiyatçı Mustafa Öztürk'ün, Ruşen Çakır ile söyleşisini buraya bırakıyorum (https://medyascope.tv/2020/12/03/turkiyede-ilahiyatci-olmak-prof-mustafa-ozturk-ile-soylesi/). Mustafa Bey'in ‘İlahiyat' dediğini, siz ‘akademi' olarak dinleyin.

Şüpheci Dinsiz
05-02-2021, 08:32
diken.com.tr (http://www.diken.com.tr/laik-cumhuriyet-laik-miydi/)

Laik Cumhuriyet laik miydi?

http://www.diken.com.tr/wp-content/uploads/2016/11/murat-sevinc-kelle-1-150x150.jpg
MURAT SEVİNÇ
13/12/2020 10:31

On sekizinci yazı…

Hükümet sistemleri ve demokratikleşme konulu dizinin son yazıları, Osmanlı-Türk modernleşmesi düşüncesinde ve siyasal-anayasal gelişmelerinde laikleşme, İslamcı düşünce ile batıcıların polemikleri, mücadelesi üzerineydi. Hiçbir dönüşümün gökten zembille inmediğini, anayasalardaki ‘sözcüklerin' arkasında renkli bir tarih olduğunu, bitip tükenmez anayasa tartışmalarının ancak onları doğuran ‘anayasa dışı etmenler' göz önünde tutularak anlaşılabileceğini bir kez daha hatırlatmak için.

Bu yazı ‘kuruluş' dönemi laikleşmesi üzerine. Bir sonraki yazıya, çok partili yaşamda laikleşme ile devam edecek ve umuyorum laikleşme konusunu (şimdilik) tamamlayarak diğer tartışmalı anayasal sorunlara geçeceğim.

Başlıktaki sorunun yanıtıyla başlamak istiyorum. Eğer laiklikten, Fransa'daki laikliği anlıyorsak, Türkiye Cumhuriyeti hiçbir zaman laik olmadı.

Bunun tarihsel, toplumsal, siyasal nedenleri var. Türkiye Fransız tipi bir laikliği benimsemedi, doğru. Fakat bu, Türkiye ‘laik değildi' anlamına da gelmiyor.

Kendine özgü, 1950 öncesi ve sonrasında ‘iki ayrı yoruma-uygulamaya' dayanan bir laiklik benimsendi. 1950 öncesinin mantığı, Fransa'ya daha yakın. Türkiye laikleşmesinde tek parti dönemi ile çok partili yaşam ve ardından dinin ‘komünizmin panzehiri' olarak görülmeye başlandığı yılları, son olarak siyasal İslamcıların ‘müteahhit' versiyonunun iktidarını, ayrı ayrı düşünmek gerekiyor.

Burada haklı bir soru yöneltilebilir: İçeriği belli bir ilke, nasıl bir başka toprağa ‘özgü' olabilir? Örneğin ‘bize göre demokrasi', ‘bize göre insan hakları' mümkün mü?

Bana kalırsa hem mümkün, hem değil. Ülkeler, sistemlerin ana kurallarını benimserken bunlara ister istemez kendi tarih ve kültürlerini de katıyor. Asıl mesele, ‘temel' niteliklerden ödün vermemekte.

İngiltere'de hükümdârın ‘mutlak veto' yetkisine ‘hâlâ' sahip olduğu ancak bu yetkiyi üç yüz küsur yıldır kullanmadığı örneğini bu yüzden vermiştim. Yetki orada olduğu gibi duruyor, ancak sistemin karakteri ve herkesin konumunun farkında oluşu, o yetkinin kullanılmasını engelliyor. Oysa diğer bir parlamenter sistem Almanya'da, cumhurbaşkanının böyle bir yetkiye sahip olabilmesi akla dahi gelmedi ve gelmez de. Ya da diğer parlamenter sistemlerde.

Laiklik için de aynı düşünceyi takip etmek iyi olur.

Kurucular, kuruluştan sonraki yıllarda laikliğin genel ilkesini/mantığını aşamalı biçimde benimsedi ve devlet ile dini birbirinden tümüyle ayırmayı tercih etmedi, edemedi. DİB (Diyanet İşleri Başkanlığı) bu gerekçeyle kuruldu. Her ne kadar yasasında yazmasa da, dini ve Sünni dindarlığı organize edip ‘devlet bekası' için bir tehlike olmaktan çıkarmak için.

Önceki üç yazıda altını kalınca çizdiğim ‘devlet bekası'. Tarihimiz boyunca idareyi ve düşünceyi belirleyen belki de en güçlü ifade. Bu arada, DİB'le ilgili İştar Gözaydın'ın, ‘Diyanet- Türkiye Cumhuriyeti'nde Dinin Tanzimi' adlı eserinin başlıca kaynaklardan olduğunu hatırlatmak isterim. (İletişim, 2009)

‘Yeni devlet' bakımından laikleşme girişimleri, simgesel tarihler 1928 (devlet dininin anayasadan çıkarılması) ve 1937 (laiklik ilkesinin anayasaya eklenmesi) olsa da, Kurtuluş Savaşı yıllarında başlıyor. ‘Millet iradesi' ve ‘meclislere/heyetlere' atıf yapan tüm karar ve eylemler, laikleşme yönünde atılmış birer adım sayılabilir. Amasya Tamimi ile başlayıp kongreler ile devam eden süreçten söz ediyorum.

"Milletin bağımsızlığını yine milletin azmi ve kararlılığı kurtaracak" cümlesi, egemenliğin kaynağının değişmekte olduğunun somut deliliydi. Nitekim TBMM açıldıktan bir gün sonra, 24 Nisan'da Mustafa Kemal'in verdiği bir önergede, ‘meclisin üstünde hiçbir gücün mevcut olmadığı' belirtilmişti.

Burada bir kez daha, Mustafa Kemal'in ‘kurucu', ‘devrimci' ve taktik-söylem değiştiren ‘pragmatik' bir siyasetçi olduğunu, TBMM açıldıktan sonra meclisin ‘maksat ve gayesini' tespit eden yasaların bir amacının da (vatan ve milletin kurtarılmasının yanında), ‘Hilafet ve Saltanat'ın kurtarılması' şeklinde açıklandığını hatırlatmak gerekir. (Merak edenler için 5 Eylül 1920 tarihli ‘Nisab-ı Müzakere Kanunu (https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc001/kanuntbmmc001/kanuntbmmc00100018.pdf)'nu buraya bırakıyorum.)

Dolayısıyla devlet dininin ve kurumlarının ilk aşamada terk edilmemesi yürütülen ‘siyasetin' gereğiydi. Nitekim Anayasa'dan devlet dinini çıkarmak için 1928'e, laiklik ilkesini eklemek için 1937'ye dek beklendi.

Saltanat ve Hilafet'in kaldırılmasından önce laikleşme bakımından en önemli adım, 1921 tarihli Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu'nun (anayasa) kabul edilmesidir. ‘Türkiye Devleti'nden söz eden (Türk devleti, değil!) bu kısa, devrimci ve özgün metnin birinci maddesinin ilk cümlesi, yeni devletin, egemenliğin kaynağına ilişkin benimseyeceğini ilkeyi dünyaya ilan etti: "Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir."

Fransız devrimciler nasıl egemenliğin kaynağını gökyüzünden yeryüzüne indirdiyse, ‘Türkiye Devleti'nin kurucuları da egemenliği ‘millete' veriyordu. (Dönemin metinlerinde sıklıkla ‘Türkiye devleti' ve ‘Türkiye halkı' ifadelerinin kullanıldığını, ‘Türk' sıfatının bir süre sonra tercih edilmeye başlandığını, bir kez daha hatırlatmak yararlı olabilir.)

TBMM 30 Ekim'de Osmanlı İmparatorluğu'nun sona erdiğine ‘karar' verdi, birkaç gün sonra, Kasım 1922'de saltanat kaldırıldı. Hilafet için Mart 1924'e dek beklendi. Tahmin edilebileceği gibi bu uygulama ve kararların hiç biri mutlak bir ‘oydaşmayla' olmadı; Hilafet ile Saltanat'ın birbirinden ayrılabileceği ve ayrılamayacağını savunanlar arasında tartışmalar yaşandı. Fakat bir devrimden, devrimci süreçlerden söz ediyoruz nihayetinde. ‘Tartışma' ile ‘kesip atma' bir arada.

Örneğin, Mustafa Kemal konuya ilişkin meclis tartışmasında Türk-İslam tarihinden söz etmiş, egemenliğin mecliste olduğunu hatırlatmış, muhafazakâr mebusları iknaya çalışmıştır. Fakat sonunda asıl sonuç alıcı tavır, ‘tehdit' olmuştur! Kuruluş aşamasının ‘resmî tarihi' olarak kabul edilen Nutuk'ta, sözlerini şöyle tamamladığını belirtiyor Mustafa Kemal: "Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir." Hayli ikna edici, kabul etmek gerek!

Laikleşme bakımından çok önemli bir adım 29 Ekim 1923 tarihli anayasa değişikliği ile Cumhuriyet'in kabul edilmesi oldu. İki ay önceki yazımda, büyük ölçüde Mustafa Kemal'in zihninde olan Cumhuriyet'in ilanının da tartışmasız ve muhalefetsiz olmadığını, mebusların ikna edildiğini, değişikliğin parti grubunda kararlaştırıldığını ve ardından mecliste ‘o esnada' hazır bulunan mebuslarca oylandığını yazmıştım (https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc002/kanuntbmmc002/kanuntbmmc00200429.pdf). Konuya ilişkin önereceğim kitap, Faruk Alpkaya'nın ilan sürecini ayrıntılarıyla incelediği ‘Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluşu (1923-1924)' adlı çalışması (İletişim, 1998).

Cumhuriyet'in ilanı çok devrimci bir adım. Bülent Tanör, alanımızda klasikleşmiş ‘Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri' (YKY, 1998) adlı eserinde Cumhuriyet'in, zaten olanın resmen kabulü anlamına geldiğini belirtir: "Egemenliğin kayıtsız-şartsız millete ait ve BMM'nin milletin tek ve gerçek ‘mümessili' olduğunun kabulünden ve saltanatın da kaldırılmasından sonraki yönetim biçimi, geniş anlamıyla cumhuriyetten başka bir şey değildi. Bu açıdan, 29 Ekim 1923 tarihli anayasa değişikliği, aslında var olan ama adı konmamış bir durumu açıklığa kavuşturmaktaydı."

Bu arada, 29 Ekim tarihli değişikliklerden biriyle (2.madde) İslam'ın ‘devlet dini' kabul edildiğini söylemekte yarar var. Fakat söz konusu değişikliğin meclis üyelerini ‘ikna' çabasının sonucu olduğu öylesine kabul gördü ki, bu tarihi anlatırken 29 Ekim'de yalnızca Cumhuriyet'in ilan edilmediği, aynı zamanda bir ‘devlet dininin' de kabul edildiği neredeyse hiç dile getirilmez.

Hilafet'in kaldırılması ise Cumhuriyet'in ilk anayasasının kabulünden bir ay önce, yani Mart 1924'te yeni rejimin çerçevesini belirleyen kanunların kabul edilmesiyle gerçekleşti. Mart kanunlarının her biri, laikleşme adımlarıydı.

Biriyle hilafet kaldırıldı ve hanedan üyeleri yurt dışına gönderildi. Halifeliği kaldıran yasanın yasanın birinci maddesine bakılırsa, hilafeti ilga ederken de İslâmi bir atıf olduğunu, kaldırma kararının ‘milli hâkimiyetin' sonucu olarak gösterilmek istendiğini görürüz: "Halife hal'edilmiştir. Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilâfet Makamı mülgadır."

İkinci yasa (Tevhid-i Tedrisat Kanunu), bütün eğitim kanunlarını Milli Eğitim Bakanlığına bağladı.

Üçüncüsü, Evkaf ve Şeriye Vekâletini ortadan kaldırırken, ‘başbakanlığa' bağlı DİB'i (o zaman başkanlık değil, reislik diyorlardı tabii) icat etti. Şeriye ve Evkaf Vekâleti, Mayıs 1920'de meclis tarafından (şeyhülislamlık yerine) kurulmuştu ve ‘bakanlık' düzeyinde örgütlenmişti. Cumhuriyet'i kuranlar ise DİB'i din işlerinden sorumlu ve idarenin bir parçası olarak örgütlendirme yolunu seçti. (429 sayılı yasayı merak edenler için (https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc002/kanuntbmmc002/kanuntbmmc00200429.pdf).)

1924 sonrasının laikleşme macerası, Diyanet'in işlevi gözardı edilerek anlaşılamaz.

Yazının başındaki soruya dönersem; eğer laikliğe 1905 Ayrılık Yasasını kabul etmiş Fransa'yı örnek vereceksek, bünyesinde Diyanet gibi bir kuruma yer veren Cumhuriyet, laik değildi. Kurucular, en basit tanımıyla ‘din ve devlet anlarının birbirinden ayrılması' anlamına gelen laikliği değil; topluma belli bir dini yorumu kabul ettirmeyi, hem ‘dini' hem ‘dindarı-nüfusu' bu şekilde kontrol altında tutmayı ve dini ‘vicdanlarda muhafaza etmeyi' amaçlayan, ‘koşullarımıza özgü' laikliği benimsemişlerdi. Bunun da tartışmasız olmadığını, farklı görüşler bulunduğunu unutmayalım. Örneğin konuyu yıllar öncesinde yazmış Ziya Gökalp, din işlerini cemaatlere bırakmamak gerektiğini savunurken; Halide Edip, ‘gayrimüslimlere' yapıldığı gibi, cemaatlere bırakmanın daha uygun olabileceğini savunuyordu.

Yukarıda söz ettiğim 1937 anayasa değişikliği esnasında TBMM'de yapılan görüşmelerde (TBMM Tutanak Dergisi, Şubat 1937) Recep Peker, yalnızca cumhuriyetçilik ya da devrimciliğin değil ‘diğer vasıflarımızın da bize mahsus manaları olduğunu' söylüyordu. Şükrü Kaya ise, laiklik ilkesi ile kastedilenin ‘dinin memleket işlerinde müessir ve amil olmamasını temin etmek' olduğunu, laikliğin çerçevesi ve sınırlarının bu şekilde anlaşılması gerektiğini belirtirken şu ifadeleri kullanmıştı: "Biz diyoruz ki, dinler camilerde ve mabetlerde bulunsun, maddi hayat ve dünya içine çıkmasın ve çıkarmıyoruz, çıkarmayacağız."

Güçlü bir geleneğin konuya ilişkin hâkim görüşü içinse, Mümtaz Soysal'ın klasikleşmiş ‘100 Soruda Anayasanın Anlamı' (Gerçek, 1986) eserine bakmayı öneririm. Soysal, kurucunun laiklik politikasını ‘ustaca' buluyor ve DİB'e ‘idare içinde' yer verilmesini Türk devriminin özelliklerine bağlıyor.

Soysal'a göre laikliğin amacı, "…dini, kişilerin iç dünyalarından dışarıya taşmayan bir inançlar bütünü durumuna getirmek, onu toplum işlerinden ve toplumsal görevlerinden sıyırıp vicdanlara itmekti. Bu yapılırken, din hizmetlerini devlet hizmetlerinden büsbütün ayırıp bir ‘cemaat teşkilatı' kurmaya gidilseydi, bu örgütün, çok kısa bir zamanda, büyük para gücüyle, birbirine kenetlenmiş adamlarıyla, açıktan açığa devletle çarpışan bir güç haline geleceği muhakkaktı."

Hoca şu kaygısını da ekler: "Buna karşılık, laikliğe inanamamış bir iktidarın elinde, genel idare içinde yer almış bir din işleri örgütünün de kötü sonuçlar doğuracağı düşünülebilir ama bu durumda, hiç olmazsa parlamenter ve yargısal denetim yollarıyla, söz konusu kötü sonuçları belli sınırlar içinde tutmak mümkündür." Peki parlamenter ve yargısal denetim yolları yok edildirse? İşte bugün, neler olabileceğini görüyoruz.

Kurucuların benimsediği ve uzunca bir süre uyguladığı (ya da bir başka bakış açısıyla, dayattığı) bu laiklik anlayışı, asıl olarak devlet bekasını temel alıyor ve dine ‘kabul ve kontrol edilmesi gereken' bir gerçeklik şeklinde yaklaşıyordu. Bu nedenle, 19. yüzyıldan itibaren sık işitilen ‘gerçek din', ‘ilim ve fenle uyumlu din' propagandası, kuruluş yıllarında da eksik değil.

Nicedir, bazı yayın organlarının Mustafa Kemal'i olduğundan farklı biri gibi gösterme hevesinden, daha önce söz etmiştim. Oysa din-İslâm, kurucu kadro ve Mustafa Kemal için aynı pragmatik siyasetin bir aracıydı. Din, varlığı ve toplumsal gücü inkar edilemeyen ancak yeni devletin inşa edilebilmesi için düzenlenmesi gereken bir unsur. İslâm ile kurduğu ilişki, bugün bazı TV kanallarının yapmaya çalıştığı gibi bir ‘muhabbetten' kaynaklanmıyordu. İslâm'a bakışında da devletleşme kaygısı ve tabii milliyetçilik hâkimdi.

Âfet İnan'ın, Mustafa Kemal'in gözetim ve denetiminde kaleme aldığı meşhur ‘Medeni Bilgiler' kitabı, 1930'larda ortaöğretimde okutulmak üzere basılmıştı. Kitabın ‘Millet' başlıklı bölümüne Mustafa Kemal tarafından eklenen ve 1933'ten sonraki baskılarda yer verilmeyen satırlarda, Türklerin ‘Arapların dinini' kabul etmeden evvel de büyük bir millet olduğu, bu kabulün Türk milletinin ‘milli rabıtalarını' gevşettiği düşüncesi savunulur. Dine ve Arapçaya yaklaşım bu şekildedir. Tarihsel kişiliklerden, bugünün siyasi hedeflerine uygun portreler yaratma çabası, ayıp olması bir yana, güncel sorunların anlaşılması ve çözümüne bir katkı yapmaz.

Burada, tarihçi hocamız Taner Timur'un bu kez başka bir çalışmasındaki laiklik yorumuna yer vermek istiyorum: ‘Türk Devrimi ve Sonrası' (İmge, 1997)

Hoca, İslam ile Hıristiyanlık arasındaki bazı temel farkları, ‘İslâm'da ‘cismani' ve ‘ruhani' liderlikler arasındaki sıkı bağı, Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı sırasında İslâm'ı taktik olarak devrimci biçimde kullanışını ve sonrasında kurucu kadronun tutumunun nasıl değiştiğini anlatıp konuyu Osmanlı döneminde dinin başlıca ‘iki düzeyde' gelişmesine getirir: Biri Sünni-Hanefilik ile temsil edilen resmî devlet dini, diğeri sûfiliğin çeşitli biçimlerini ifade eden tarikatlar.

Timur'a göre Osmanlı'da 19. yüzyılın laikleşme hareketleri, esas olarak ‘resmî İslâmı' ilgilendiriyor. Oysa toplumsal dönüşüm bakımından popüler İslâm, pre-kapitalist bir tarım ve sanayi toplumunda çok daha önemli bir rol oynamıştı. Bu tarikatlar farklı isimlerle günümüze dek sürmüş ve sonunda Türk Devrimi, İslâm sorunu ile iki planda karşı karşıya kalmıştır: "Halife Sultan'ın temsil ettiği resmî İslâm ve çeşitli tarikatların temsil ettiği popüler İslâm."

Mustafa Kemal, her ikisine karşı da kesin formüller aradı. Örneğin tekke ve zaviyelerin kapatılması, şapka kanunu vs. ile popüler İslam'ın temelleri sarsılmak istendi.

‘Gerçek İslâm'a karşı rasyonel bir tavır takınılıp diğer İslâm'la mücadeleye girişildi. Mustafa Kemal'in gerçek İslâm'ı, ‘akla, mantığa ve hakikate uymaktadır'. (Söylev ve Demeçler içinde konuya ilişkin açıklamaları bulunabilir.) Dolayısıyla, akla, mantığa ve kamu yararına uyan her şey, ‘bizim dinimize' de uygundur. Mustafa Kemal'in "Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır" derken kastettiği dindarlık, ‘terakkiye (ilerlemeye) kesinlikle engel teşkil etmeyen' bir dindarlıktı. (Yoksa, dindarlığından kaynaklanmıyordu.)

‘İlerleme' ile kasıt, devrimler sürecinde yapılanlardır kuşkusuz. Taner Timur, kurucunun dine ilişkin bu sözlerinin, dinin teokratik vasfını kaldırdığını dile getiriyor. Mustafa Kemal'in popüler İslâm hakkındaki düşüncesini ise herhalde en iyi şu ifadeler anlatıyor: "…iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat medeniyet tarikatıdır."

Uzunca bir alıntı:

"…Kemalist pozitivizm din karşısında ikili bir tavır takınmıştır. Resmî düzeyde İslâm'ı pozitivist bir yoruma tâbi tutarak laikleştirirken, tarikatları da ortadan kaldırmak istemiştir. Ancak tarikatları yaşatan toplumsal ortam ve kendi tarihimizle uyum kuramamaktan doğan kimlik krizi ortadan kalkmadığı için bunda başarılı olamamıştır… Türkiye'de burjuva devrimi sonuca ulaşmadığı için, laikleşme süreci de tamamlanmamıştır. Başka bir deyişle, bir dünya görüşü ortadan kaldırılmış değildir. Ayrıca insanların bir spritüalite ihtiyacı göz önünde bulundurulursa ortadan kaldırılması da gerekmez… Kemalizm, sistemli bir şekilde olmamakla beraber, bir dünya görüşü getirmiştir. Ancak getirdiği felsefe… üretim güçlerinin gelişmesi açısından devrimci bir nitelik taşımadığı için, batılılaşma hareketimiz zaman zaman en koyu taraftarlarına dahi suni ve köksüz bir değişim olarak görünmüştür. Bu şekilde, modern İslâmi düşüncelerle bir diyalog olanağından da mahrum kalan dini felsefe, çok partili hayata geçince bir tepki olarak ilkel ve fanatik bir şekilde yeniden canlanmıştır."

Taner Timur çözümlemesine, Kemalist pozitivizmin üretim güçlerinden kopuk ve ilkel şekli ‘resmî balolarla' ve ‘Türkçe tangolarla' sembolize edilen dar bir batıcılık anlayışını körüklediği iddiasıyla devam ediyor. Kuşkusuz Hoca'ya göre de Mustafa Kemal'in ‘batıcılığı' bu sığlıkta değil ve böylesine ilkel bir pozitivizme indirgenemez. Nitekim Mustafa Kemal'in batı taklitçisi dar/sığ pozitivist düşünceyi eleştirdiği konuşmaları da var. Buna mukabil burjuvazi ve üst tabaka bürokraside, batılılaşmayı bu haliyle anlamak eğilimi hâkimdi.

‘Devlet bekası' uğruna, devrimlerin sürdürülebilmesi için DİB aracılığıyla denetim altına alınmaya çalışılan dinin, ezcümle ‘terakki yanlısı gerçek dinin' kurucular tarafından pek çok yönden ve tabii sermaye birikimi için de kullanıldığı malum.

Cogito'nun 2019'da yayınladığı, ‘Laiklikten Sonra' (YKY, sayı 94) sayısında, İştar Gözaydın ve Ayhan Aktar'ın, ilahiyatçı İsmail Kara (önemli bir çalışması, Türkiye'de İslamcılık Düşüncesi'dir) ile söyleşisinde, Kara'nın arşivinde kullanılan bazı fotoğraflar yer alıyor. 1930'lu yıllarda Sultanahmet Camii'nin mahyalarında "Para biriktir", "Yerli malı al" yazması, son derece anlamlı değil mi?

Türkiye laikleşmesi (ve bugün yaşanan sorunlar), kuruluş yıllarındaki niyetlerden ayrı düşünülemez. Dolayısıyla DİB'in ve benimseyip yaygınlaştırdığı İslâm yorumunun, ‘Sünni-Türk ulus devletin' harcında olduğu gerçeğini ihmal etmemeli.

Devam edecek…

Öneri: Adalet Atlası'nın ‘Adil olana nasıl karar veriyoruz?' başlıklı, Melek Göregenli ve Ozan Erözden'in konuşmacı olduğu ‘podcast'i buraya bırakıyorum.

NJTiKaaHNeY

Şüpheci Dinsiz
05-02-2021, 08:36
diken.com.tr (http://www.diken.com.tr/laiklesme-macerasinda-turkce-ezan-ve-cok-partili-yasam-asamasi/)

Laikleşme macerasında Türkçe ezan ve çok partili yaşam aşaması…

http://www.diken.com.tr/wp-content/uploads/2016/11/murat-sevinc-kelle-1-150x150.jpg
MURAT SEVİNÇ
24/12/2020 18:23

On dokuzuncu yazı…

‘Hükümet sistemleri ve demokratikleşme' dizisine, ‘Osmanlı-Türk laikleşmesi' ara başlığıyla devam.

Son üç yazıda, Osmanlı-Türk laikleşmesi ile düşünce yaşamına hâkim olan ortak paydanın öncelikle ‘devlet bekası' kaygısı olduğunu savunup 1930'lara dek ‘kurucu' nitelikte bazı olay ve kişileri andım. Söz konusu kaygı sonraki yıllara da damga vurdu. Diğer yandan devletin din ile ilişkisi ‘ideolojik ve kurumsal düzeyde' II. Dünya Savaşı ardından değişmeye başladı ve 2002'de siyasal İslâm'ın ‘neoliberal' versiyonu tek başına iktidara geldi. Sonunda, Türkçe ezan okunan günlerden, Şeb-i Arus'ta Türkçe Kuran okunmasının rejimin ağzından büyük skandal olarak değerlendirildiği 2020'ye varıldı. Bu yetmiş yılda, bir yanda da sürekli değişen ‘toplum' vardı kuşkusuz.

Yine bazı kaynaklar önermek istiyorum. Geçen hafta söz ettiğim İştar Gözaydın'ın DİB (Diyanet İşleri Başkanlığı) ile ilgili kitabının, 2020 baskısı (güncellenip genişletilmiş) yayınlanmış, bilginize. Tanıl Bora'nın ‘Cereyanlar- Türkiye'de Siyasi İdeolojiler' başlıklı çalışması (İletişim, 2017). Kitabın, ‘Muhafazakârlık' ve ‘İslamcılık' başlıkları yazı dizisinin konusunu doğrudan ilgilendiriyor. Üçüncüsü çok yeni, birkaç hafta önce yayınlanan bir derleme: ‘Türkiye'nin Soğuk Savaş Düzeni- Ordu, Sermaye, ABD, İslamizasyon.' Derleyenler Behlül Özkan ve Tolga Gürakar. Kitabın tümünü okuyamadım henüz; konu bağlamında önereceğim yazı, Mehmet Ali Tuğtan'ın ‘Soğuk Savaş ve Türkiye'de Siyasal İslam'ın Yükselişi, 1945-1970.'

Önce, 1928'de ‘devlet dini' ile yeminlerdeki ‘vallahi' ifadesi kaldırılan ve 1937'de ‘laiklik' ilkesi eklenen Cumhuriyet'in ilk anayasası 1924 Teşkilat-ı Esasiye'de inanç özgürlüğü konusunun nasıl yer bulduğuna bakalım.

1924 Anayasası'nda temel haklar, ‘Türklerin kamu hakları' başlığı altında ve bugünkünden farklı olarak ‘Beşinci Bölüm'de düzenleniyordu. Konuya ilişkin 75.maddenin ilk haline göre; "Hiçbir kimse mensup olduğu din, mezhep, tarikat ve felsefî içtihadından dolayı muaheze edilemez. Asayiş, âdabı muaşereti umumiye ve kavanine mugayir olmamak üzere her türlü âyinler serbesttir."

1937'deki değişikliklerden biri de ‘tarikat' ifadesinin maddeden çıkarılmasıydı. İleriki haftalarda ‘yurttaşlık' yazısında anlatacak olmakla birlikte, 88. maddede de ‘dinin' ayrımcılık nedeni olamayacağının hükme bağlandığını hatırlatmak isterim: "Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur (adı verilir)."

1920'lerin ‘devrimler' sürecinde, en önemlisi Medeni Kanun'un kabulü olan laikleşme adımları bir yana, 1930'lar laikleşmesi bakımından atılan ve tartışması bugüne dek süren önemli icraatlardan biri, ‘Türkçe' ibadet-ezan girişimidir.

Ulus devletin ‘Sünni' niteliğinin sınırlarını çizmeye, hiç sona ermemiş bir arayış olan ‘gerçek' İslâm'ın ‘layıkıyla' anlaşılabilmesine, ancak ‘anlaşılır' İslâm'ın kişilerin vicdanlarındaki ‘doğru' yeri bulabileceğine yönelik iradeye uygun, köktenci bir adım. Toplumu ‘hurafelerin' bozucu etkisine karşı korumanın yollarından biri. Bugünün terminolojisiyle söylersek, 1930'lardaki ‘dinde reform' çabasının sonucu.

Tabii Türkçe ibadetin, ‘dini millileştirmeyi' hedefleyen ‘Türkçü' ideale uygun oluşu, anılması gereken diğer gerekçe. Türkçe ibadet, dil ve tarih alanındaki çalışmalardan ayrı düşünülmemeli ve ‘dinde reform' çabasına girişirken ‘dindara' danışılıp danışılmadığı sorusu da aklımızın bir köşesinde olmalı!

Burada ‘dindar' ile kastımın DİB (o zamanki adı DİR) olmadığı tahmin edilebilir. "O koşullarda devrimci kararlar başka türlü nasıl alınabilirdi" sorusu, kuşkusuz meşru. Buna mukabil ‘koşullara' ve ‘devrimciliğe' yapılan vurgunun anlaşılabilirliği, muhtelif toplumsal kesimlerin ‘dışlandığını' görmeyi engellememeli.

Ezan-ibadet dilinin ‘milliyetçilik' ilkesi gözardı edilerek, yalnızca ‘anlaşılabilirlik' ve ‘dinin doğru öğrenilmesi hedefi' bağlamında ele alınabileceğini sanmıyorum. Ziya Gökalp'teki Türkçeleştirme reformunun bir parçası olan, ‘Arap geleneklerinden arındırılmış milli İslâm' hedefinin uzantısından söz ediyorum. Aynı zamanda, çağlar boyu devam etmiş bir gelenek. Gelenek ve inanca yapılan her vurguyu ‘ilericilik-gericilik' karşıtlığıyla ele almak zorunu ve doğru yaklaşım olmasa gerek.

Burada, sınıf çelişkileri ve kültür/gelenek ilişkisine dair, daha önce önerdiğim Taner Timur'un ‘Osmanlı Kimliği' kitabından bir alıntı daha yapmak istiyorum: "Uygarlıkların yarattığı insan tipi ve kimlik sorunu, kültürel bir problem olarak ortaya çıkar ve çoğu kez bağımsız bir şekilde tartışılır. Bunun sağlıklı bir yöntem olduğunu söylemiyorum. Fakat, aynı şekilde, sadece üretim biçimlerini inceleyerek toplumları anlamak (ve sınıflandırmak) da yetersizdir. Bir toplumun krizi üretim yapısındaki çelişkilere dayansa da, psikolojik ve kültürel bir sorun gibi yaşanır. Kültürel üstyapılar da, üretim biçimleri gibi, uzun bir tarihi evrimin eseridirler."

Aslında Cumhuriyet öncesinde hutbeler Türkçe okunmaya başlanıyor. Özellikle Kurutuluş Savaşı yıllarında Milli Mücadeleye destek sağlamak için bu yola başvurulmuş. Mustafa Kemal'in de mecliste konuya ilişkin konuşmaları var. Türkçe ibadet 1920'lerde tartışılıyor, DİR (Diyanet İşleri Reisi) Rıfat (Börekçi) Efendi'nin devrimcilerle görüş birliğinde olduğunu gösteren açıklamaları yanında, İslamcılar ile milliyetçiler arasında tampon işlevi gördüğünü düşündürten konuşmaları da var. Bu dönemde Kuran'ın Türkçe tercümeleri de yapılıyor ancak görüşü alınan din alimlerinin onayından geçmiyor. Tercüme için başvurulan Mehmet Akif Ersoy da, önce kabul etmekle birlikte sonrasında tahmin edilebilir kaygıları nedeniyle vazgeçiyor.

Mustafa Kemal 1932'de konuya doğrudan müdahil olmuştur. Aşamalı olarak başlar, 1933 Şubat ayından itibaren Türkçe ezan tüm ülkede okunur. Dolmabahçe Sarayı'nda Cumhurbaşkanı'nın yönetiminde başlayan hazırlıklar, hafızların davet edilip denemelerin yapılması, Hafız Yaşar'ın Yerebatan Camii'nde Yasin suresinin önce Arapça ardından Türkçe tercümesini okuması, Sultanahmet ve Ayasofya'da Türkçe okunan Kuran; daha önce de atıf yaptığım Umut Azak'ın ‘Türkiye'de Laiklik ve İslâm' kitabında ayrıntılarıyla anlatılıyor. Azak'ın verdiği bilgiye göre, 1932 Ramazan ayında başlayıp kalıcı ve zorunlu hale gelen tek uygulama Türkçe ezandır. Şubat 1933'te Diyanet, Türkçe ezan okumakta tereddüt eden müezzinlerin cezalandırılacağını ilan ediyor.

Ceza meselesi biraz kafa karıştırıcı. Arapça ezan yasağını ihlal edenler, o zamanki TCK'nın 526. maddesine göre ‘idarenin talimatlarına karşı çıktıkları' gerekçesiyle cezalandırılıyordu. Haziran 1941'de kabul edilen 4055 sayılı yasayla maddeye ‘Arapça ezan ve kamet okuyanlar' ifadesi eklendi ve ‘üç aya kadar hafif hapis ya da para cezası' öngörüldü. 1940'larda Arapça ezan yasağı, eskiye nazaran daha katı uygulanmıştır.

Bu arada, Diyanet demişken; 1924'teki ilk yasasında teşkilat ve görevlerinin ayrıntılarıyla düzenlenmediğini, yıllar içinde yetkilerinin iyice daraltıldığını ve teşkilatını-kadrolarını düzenleyen gerçek bir yasaya ancak 1935'te (2800 sayılı) kavuştuğunu hatırlatayım.

II.Dünya Savaşı'nın sona ermesi, TBMM içinde beliren muhalefetin yeni siyasi partiler olarak ortaya çıkması, neredeyse her birinin dini hassasiyetlere değinmesi ve DP'nin (Demokrat Parti) hızlı yükselişi, devletin dine yaklaşımında büyük ölçüde ‘zorunlu' bir değişime neden oldu. 1946 yılının sonunda TBMM'de, okullarda din derslerinin yeniden okutulması önerisi yüksek sesle gündeme geliyordu.

Savaş sonrası kurulan partilerin konuya ilişkin hassasiyet göstermeleri ya da göstermek zorunda hissetmeleri önemli. Tarık Zafer Tunaya'nın, ‘Türkiye'de Siyasi Partiler 1859-1952' (Arba, 1995) adlı temel eserine bakalım. Tunaya'nın çalışmasına göre Temmuz 1945 (Milli Kalkınma Partisi) ile Mayıs 1952 (Türkiye Köylü Partisi) arasında kurulmuş '30' siyasi parti var. Birkaç ‘sosyalist eğilimli' parti dışındakiler, tek parti dönemi karşıtlığı üzerinden ‘dini ve ahlaki değerlere' atıf yapıyor.

Sosyalist partiler de dini görmezden gelmiyor ve Fransız tipi diyebileceğimiz bir laiklik ilkesini benimsiyorlar. Örneğin, Esat Âdil Müstecaplıoğlu'nun Türkiye Sosyalist Partisi programına göre parti, ‘prensip olarak laik' ifadesiyle tanımlanıyor: "Tabiat üstü bir varlığa inanmak veya inanmamak hususunda fertlerin mutlak bir vicdan hürriyetine sahip olmaları ve bu hürriyetin her türlü tezahürü karşısında devletin tam bir tarafsızlık muhafaza etmesi layisizmin felsefi bir neticesidir."

Tabii bizim için asıl önemli olan DP'nin laiklik anlayışı. Parti programının 14. maddesi laiklik konusuna ayrılmış. DP'ye göre laiklik, devlet siyasetinin dinle hiçbir ilgisinin bulunmaması ve hiçbir dinin kanunların ‘tanzim ve tatbikinde' etkili olmaması anlamına gelir. Laiklik din karşıtlığı değildir ve din özgürlüğü de insanlığın diğer özgürlükleri gibi ‘mukaddes' haklar arasındadır. DP'ye göre dini tedrisat ve din adamlarının yetiştirilmesi için bir programa ihtiyaç var. Ayrıca, "dinin siyaset aracı olarak kullanılmasına, yurttaşlar arasında sevgi ve tesanüdü bozacak şekilde propaganda vasıtası yapılmasına, serbest tefekküre karşı taassup duygularını harekete getirmesine müsaade olunmamalıdır."

1947'deki I. Büyük Kongre'de kabul edilen ‘Ana Davalar Komisyonu Raporu'nda partinin laiklik konusundaki görüşleri, Celal Bayar tarafından şu sözcüklerle dile getirilmişti: "…Programımız laiklik, dine hürmet esasını en iyi şekilde tespit etmiştir… Türk milleti Müslüman'dır, Müslüman kalacaktır. Allahına Müslüman olarak gidecektir. (coşkun alkışlar!)…"

Celal Bayar kongrede konuşurken kürsüsünün üzerine bir kâğıt bırakılır ve Bayar bunu kongreye okur. Kâğıtta, "Türk milletinde Katolik, Ortadokslar da var, bunun için ne düşünüyorsunuz" yazıyordu. Bayar'ın yanıtı: "…bizde daha Tanzimat'tan beri din hürriyetine sahip olmuşlardır… Benim maruzatım sadece Müslümanlara aittir. Bazı konuşmalarım suitefsire uğramıştır. Biz, dinin siyasete alet edilmesinin şiddetle aleyhindeyiz… Biz irticanın aleyhindeyiz. Memlekette irtica yoktur ama, irticaya doğru beliren istidatları görüp zamanında önlemezsek bu memleketin felaketini kendimiz hazırlarız…"

Adını anmak istediğim son parti, Temmuz 1948'de Fevzi Çakmak tarafından kurulan Millet Partisi. 1950'deki ilk kongresinde kendisini tanımlarken, ‘geçmiş ile şimdi' arasındaki bağı kuracağı iddiası anılmaya değer: "Türk milletinin tesellisi ve ümidi olan bu parti Atatürk inkilâplarına cephe almamıştır, faaliyeti onun inkılâpları bakımından bir kazançtır, fakat memleketin en büyük felaketi her milli hareketin mazi ile inkıta (kopukluk) halinde olmasıdır; MP bir laikler partisidir, mürteci ve softalar partisi değildir. Şahsiyat ve kinle hareket etmemektedir…"

Bir yıl sonraki kongresinde de iktidarı dini siyasete alet etmekle itham etmiştir!

Bunları anlatmamın nedeni, çok partili yaşamla birlikte hiç kimsenin ‘dini' görmezden gelemediği gerçeği.

CHP'nin Aralık 1947'deki Yedinci Kurultay'ı çok önemli. Kurultayda din dersleri, ilahiyat fakültelerinin açılması ve Diyanet'in özerk kurum olarak yeniden düzenlenmesi gereklililiği, parti programında laiklikle ilgili kısmın değiştirilmesi gibi öneriler dile getiriliyor.

1946-50 arasında katı laiklik anlayışının terk edilmeye başlanılması, bir kesim yazar ve siyasetçi tarafından ‘gereklilik' olarak adlandırılırken, diğer kesim için ‘gericiliğe verilen tavizlerden' ibaret. Örneğin CHP'nin zorda kalışıyla ‘dine sarılmasına' dikkat çeken Mehmet Ali Aybar, 1947'deki bir yazısında iktidar partisini ‘ölüm döşeğinde kelime-i şahadet getiren ağzı kalabalık münkirlere (inançsız)' benzetiyor.

Bugün de ‘ödün' ve ‘gereklilik' konusunda benzer düşünce hatlarının canlılığını koruduğunu gözlemlemek mümkün. İki görüşün de haklı yanları var aslına bakılırsa. Buradaki ayrım, toplumsal taleplerin ve değişimin yönetenlerce tümüyle kontrol edilip edilemeyeceği hakkındaki görüş farklılıklarından kaynaklanıyor.

Kuşkusuz değişim ‘doğal' bir olgu değil. Yani, her nasıl olacaksa kendi haline bırakılmış bir toplum eninde sonunda ‘akan suyun yatağını buluşu' misali bir yere evrilir, iddiası tarihsel gelişimi açıklamaktan uzak. 1930'lardan bugüne Türkçe ezan okunsaydı memlekette, bugün Arapça ezanı çok yadırgayacaktık muhtemelen.

Buna mukabil, o suyun akacağı yatağı hiçbir kaçağa mahal vermeyecek biçimde inşa etmek de olanaksız. O yıllarda Türkçe ezana gösterilen tepkiler ve yönetimin ceza yasasına başvurmak durumunda kalması, herhalde söz konusu çatlakların boyut ve niteliği hakkında fikir verici. Belki de siyasetin gereği olan her uzlaşma ya da gerekliliği ‘ödün' sözcüğü ile karşılamaya çalışmakta bir sorun vardır.

Olup biten konusunda kimin ne düşündüğü bir yana, çok partili yaşama geçişin Cumhuriyet laikleşmesinde dönüm noktası olduğuna kuşku yok.

İlkokullarda seçmeli din derslerinin kabulü, önceki yazılarda adını andığım ilahiyatçı Şemsettin Günaltay'ın başbakanlığa getirilişi, imam hatip kurslarının ve Ankara Üniversitesi bünyesinde ilahiyat fakültesi açılması; özetle CHP'nin yeni laiklik siyaseti 1950 seçimlerine gidilen yolda şekillendi.

Türkçe ezan tartışmasının alevlendiği, rahatsızlığın görünür hale geldiği, özellikle Ticaniye tarikatının ülkenin çeşitli bölgelerinde Arapça ezan eylemleri yaptığı, önemli isimlerin CHP'nin din siyasetini açıkça eleştirdiği (örneğin DP'nin prestijli hukukçusu Ali Fuat Başgil gibi), CHP içinde de farklı seslerin duyulduğu bir dönem bu.

İşin ilginç yanı, Türkçe ezana taraftar olanlar da karşı çıkanlar da bu tavırlarını Atatürk'ün adına zarar vermeyecek biçimde yapmaya çalışıyor. 1930'ları eleştirmek isteyenlerin bunu İnönü ismi üzerinden yapmış olmaları, söz konusu ‘tercihin' bugüne mahsus bir durum olmadığını da gösteriyor!

Diğer yandan, örneğin 1949'da Sebilürreşad'da yazan (Umut Azak içinde) Eşrep Edip, Atatürk'ün, "Milleti kendi haline bırakınız. Kuran'ını Arapça okusun" dediğini iddia ediyor. Ezanın Türkçe okunmasını sağlamış birinin bu sözleri sarf etmiş olduğu iddiası pek makul görünmüyor.

1950'de tek başına iktidar olan DP'nin ilk icraatlarından biri Arapça ezana dönmek oldu. İlgili yasa değişikliği CHP'nin de desteği sayesinde ‘oy birliğiyle' geçti. Yukarıda, 1941'de TCK'da yapılan değişiklikten söz etmiştim. 1950'de o ifade metinden çıkarıldı. Merak edenler için.(https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d09/c001/b009/tbmm090010090201.pdf)

Adnan Menderes, Arapça ezan yasağının günün koşullarında ‘taassupla mücadele' gereği olduğunu, artık devrimlerin yerleştiğini ve böyle önlemlere gerek kalmadığını, Türkçe ezanda ısrar etmenin ‘vicdan özgürlüğüne', dolayısıyla laiklik ilkesinin gerçekleştirmek istediği amaca aykırı olacağını açıklıyordu.

Yinelemekte yarar var; DP'liler devrimlere ve Atatürk'e karşı görünmemek için son derece özenli davranıyorlardı. Meclis görüşmelerinde CHP (Reşit Eyüboğlu), kendileri için asıl hayati hedef olan ‘milli şuurun', ezan konusunu kendiliğinden halledeceği kanaatine sahip olduklarını belirtmişti. Ağır seçim yenilgisinin CHP'nin bu ‘kolaylaştırıcı' tavrında etkili olduğunu düşünmek herhalde yanlış olmaz.

Yeri gelmişken, dili 1945 yılında Türkçeleştirilerek ‘Anayasa' adını alan ‘Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda, 1952 yılında yeniden eski dile dönülmesinde, doğrusu, halkın duygularını tatmin ve laiklik karşıtlığı dışında hiçbir mantıklı açıklaması olmadığını söylemek gerekiyor.

1950'ler, DP'nin halkın geleneksel/dini duygularına hitap eden (ancak ölçüyü kaçırmayaya da özen gösteren) bir dinsel söylem kullandığı, Tarık Zafer Tunaya'nın ifadesiyle II. Meşrutiyet İslâmcılığının çok partili yaşamda yeniden canlandığı, Türk milliyetçileri ve İslâmcıların ‘Türk Milliyetçiler Derneği' nevi çatılar altında ‘sol karşıtlığı' paydasında bir araya gelebildiği ve 1960'lardaki örgütlü-partili siyasal İslâmcılığın temellerinin atıldığı yıllar.

Çok partili yaşamda laikliğin evrimi, duvarda bulduğu çatlakları ustalıkla genişleten ve klasik demokrasinin temel ilkeleriyle bağdaşmaz bir ideoloji olan ‘siyasal İslâmcı' örgütlenme hesaba katılmadan anlaşılamaz.

Devam edecek…

Not: Ömer Faruk Gergerlioğlu, Türkiye siyasetinde eşi az bulunur tutarlılık ve kararlılıkta bir insan hakları savunucusudur. Bu kadar.

Şüpheci Dinsiz
05-02-2021, 08:40
diken.com.tr (http://www.diken.com.tr/12-eylul-darbecilerinin-genclere-lenin-mao-ve-kastro-yerine-din-ogretme-arzusu/)

12 Eylül darbecilerinin, gençlere ‘Lenin, Mao ve Kastro yerine, din öğretme' arzusu

http://www.diken.com.tr/wp-content/uploads/2016/11/murat-sevinc-kelle-1-150x150.jpg
MURAT SEVİNÇ
30/12/2020 11:40

Yirminci yazı…

Hükümet sistemleri ve demokratikleşme dizisine, şimdilik son ‘laikleşme' yazısıyla devam.

Bir önceki yazıyı, çok partili yaşamda katı laiklik anlayışı ve uygulamalarının gevşediğini, CHP'nin malum nedenlerle söylem değiştirdiğini, o yıllarda kurulan onlarca yeni partinin ‘din' konusuna kayıtsız kalamadığını ve İslâmcılığın yeniden canlandığını vurgulayarak bitirmiştim.

DP, bir yandan halkın-seçmeninin hoşuna giden din-gelenek söylemine sarılırken, diğer yandan ‘irtica' tehlikesine dikkat çekip kontrollü kaybetmemeye çalışmıştı. Fakat ne yaparsa yapsın, aynı yıllarda İslâmcılığın canlanmasının önünü alması mümkün olmadı. Tam anlamıyla önünü almak isteyip istemediği de aynı konu kuşkusuz; DP'nin söylem ve eylemleri arasında çoğu zaman büyük çelişkiler vardır. Ancak, özellikle iktidarının ilk yıllarında bazı gelişmelerden ‘ürktüğüne' kuşku yok.

DP açısından belki de en ciddi sınavlardan biri 1952'deki Malatya suikastı. Necip Fazıl Kısakürek'in ‘Büyük Doğu' dergisindeki yazılarının etkisinde kaldığını söyleyen bir lise öğrencisi Hüseyin Üzmez, gazeteci Ahmet Emin Yalman'ı vurdu. Hüseyin Üzmez'in sonraki matbuat/siyasi yaşamını hatırlatmaya gerek yok sanırım.

Başarısız suikastın soruşturmasında, sorumlular polisteki ifadelerinde, ‘kanun cezalandırmıyorsa, mukaddesatımıza hakaret edenleri biz cezalandırırız' nevi, bugün için de hayli tanıdık gelecek sözler sarf edebilmişti. İrtica tartışmaları da bu dönemde başlıyor. Yine tanıdık bulacağınız, ‘yoz ve ahlaksız batı medeniyeti' ile ‘batılılaşmanın İslâm'a yönelik bir saldırı' olduğu yönündeki propagandaya dayanıyorlar. Anlayacağınız o gün bugün pek ‘terakki' kaydedememiş, büyük ölçüde kompleks ve hamasetten ibaret bu ideolojik söylem. Büyük Doğu dışında, özellikle ‘Hür Adam' ve ‘Sebilürreşad' gibi yayın organları da çok etkili.

Tabii aynı yıllarda bir yanda da, dönemin en revaçta ‘öcüsü' komünizmin, dış mihraklarca tahrik edildiğini ve ‘irticanın' o yolda kullanılan araçlardan biri olduğunu iddia edenler var! Toprağımızın komplo teorileri konusundaki zenginliğinin eşsiz örneklerinden biri budur bana kalırsa.

DP, Malatya suikastından rahatsız olup partiye çekidüzen vermek zorunda hissetmiş, ancak diğer yandan ömrünün son yıllarında Said-i Nursi ve Nurculuk hareketi ile inişli çıkışlı da olsa ilişki kurmaktan çekinmemişti. Nursî'nin 1959'da bazı şehirlere yaptığı geziler büyük ilgi görmüştür. İşin ilginç yanı, Nursî dolaşırken müritlerinin kamuya açık alanlarda Risale-i Nur okuması yargılama konusu oluyordu! DP, iktidarı boyunca tarikat ve cemaatlerin etkinlerine ve yayılmalarına kolaylık göstermiş, arasını iyi tutmaya çalışmıştır.

27 Mayıs darbesi ardından kabul edilen 1961 Anayasası'nda laiklik ve Diyanet konuları nasıl yer almıştı?

İkinci maddeye göre ‘laiklik' Cumhuriyet'in temel ilkelerinden biri. 19. madde ise ‘vicdan ve dinî inanç ve kanaat hürriyeti' ile ‘istismar yasağını' düzenler. Din eğitim ve öğrenimi, ‘ancak kişilerin kendi isteğini ve küçüklerin de kanuni temsilcilerinin isteğine bağlı'dır. (20.9.1971 tarih ve 1488 sayılı yasayla maddede bazı değişiklikler yapıldı.)

DİB, Anayasa'nın 154.maddesinde yer alıyor: "Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir."

1961 Anayasası'nın Temsilciler Meclisi görüşmelerinde (darbeden sonra oluşturulan Kurucu Meclis'in bir kanadı) anayasa hukukçusu Bahri Savcı hoca, laiklik ilkesine dair şunları söylüyor: "Lâiklik devlet organlarının dinî karakteri olmamasıdır. Devlet teşkilâtı arasında dinî bir makam olmamasıdır… Bizim Anayasamız tümü ile, mezkûr 19'ncu madde kendi ferdî muhtevası ile, Devlet mekanizması arasında böyle bir mercie yer vermemektedir. Buna imkân vermemektedir."

Bahri Savcı, DİB'le ilgili olarak şu kanıda: "Gerek Diyanet İşleri Reisliğinin teşkilâtta yer alması gerekse dinî eğitim, basit bir zabıtadan ibarettir. Çünkü, Diyanet İşleri Reisliği bir Devlet dininin teşkilâtı veya bir siyasi teşkilâtın içinde bu dinin teşkilâtı mahiyetinde değildir… Diyanet İşleri Reisliği Teşkilâtı; ancak ve ancak, toplumun dinî vasfındaki bâzı işlerini, dağınıklıktan ve düzensizlikten kurtarmak için bu işleri bir merkeze bağlayarak kanalize etmekten ibarettir… bu iş bir âmme hizmeti tesisi değil, ancak bir düzenin temin edilmesi işidir."

Aynı görüşmelerde örneğin Muammer Aksoy da, Türkiye'de dini örgütlenmenin devletçe kontrol edilememesinin ‘Türkiye laikliği' bakımından söz konusu olamayacağını belirtmiştir.

Dolayısıyla, anayasa yapıcı için DİB, başlangıçta olduğu gibi bir kontrol ve denetim organı olarak Türkiye'ye özgü laikliğin ‘zorunlu görülen' kurumu niteliğinde.

Haziran 1965'te DİB yasası (633) çıkarıldı ve Temmuz 2010 yasaya (6002) dek yürürlükte kaldı. Yasa'nın birinci maddesine göre, "İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlık'a bağlı DİB kurulmuştur." 1965 yasasıyla çokça yetki verildi, örgütlenmesi genişletildi.

Anayasa yapım sürecinde DİB'in gerekliliğini savunan Bahri Savcı, 1965 yasasına tepki gösteriyor ve bunun artık Mustafa Kemal'in DİB'i olmadığını belirtiyor. 1965'ten itibaren ülkeyi hemen her zaman sağcı tek parti ya da koalisyon hükümetlerinin yönettiği de hatırlatılmalı.

AYM de konuya dair çok sayıda karar vermiş ve kararlarında ‘Türkiye'ye özgü' laiklik tanımı yapmaktan vazgeçmemiştir.

Laiklik siyaseti ve düşüncedeki değişim…

Bir önceki yazıda önerdiğim ‘Türkiye'nin Soğuk Savaş Düzeni' (Tekin, 2020) adlı derleme kitap içinde yer alan Mehmet Ali Tuğtan'ın ‘Soğuk Savaş ve Türkiye'de Siyasal İslâm'ın Yükselişi, 1945-1970' başlıklı makalesindeki bazı bilgilere yer vermek istiyorum.

Yazarın temel tezi, Türk milliyetçiliğinin kullanıldığı Soğuk Savaş stratejisinde 1950'lerin ikinci yarısında gerçekleşen değişikliklerin, siyasal İslâmcılığı ‘komünizm tehdidine' karşı milliyetçiliğin yanında ikinci bir güç haline getirdiği. Yazar'a göre, "…1950'lerin Türk sağının hâkim unsurları, komünizm karşıtlığı içinde eriyen Turancılık, muhafazakâr milliyetçilik ve İslâmcılıktı… Bu dönemin İslâmcılığı, Demokrat Parti'nin açtığı zemin üzerinden sisteme dahil olarak, milliyetçi sağ ile anti-komünizm ortak paydasında buluşuyordu."

Söz konusu ‘hâkim unsurlar' arasında o yıllarda henüz üstü kapalı görünen ittifakın, altını sürekli çizdiğim ‘devlet bekası' kaygısı ve Cumhuriyet'in harcında yer alan Türk-Sünni İslâm tercihi göz ardı edilerek anlaşılması mümkün mü? Değil.

Soğuk Savaş devrindeki beka derdinin adı ‘komünizm öcüsüydü' ve birbiriyle bağdaşmaz gibi görünen, ideolojik temelde mesafeli Türkçü milliyetçilik ile İslâmcılığın, yani milliyetçilik ile ümmetçiliğin, yıllar içinde komünizm karşıtlığı paydasında buluşabildiği anlar oldu.

Bugün de Türk-İslâmcılık adı verilen ortaklıkta, kökenlerinde ne denli düşünsel farklılıklar olursa olsun biri kazındığında altından diğerine özgü bir niteliğin çıkabildiği, hal böyleyken 2020'deki birlikteliklerini yalnızca ‘ittifak koşullarıyla' açıklamanın yeterli olmadığı kanısındayım.

Bir kez daha: Osmanlı-Türk laikleşmesinde ‘devlet bekası' kaygısı her zaman belirleyiciydi. Devrimler sürecinde kontrol altına alınıp engel çıkarmaması için devletçe örgütlenen din, dini kurum ve ritüeller, Soğuk Savaş döneminde ‘dış tehditlere' karşı kalkan olarak kullanılan araçlardan biri haline geldi. İlk yılların laiklik siyasetinin sonuçları ile çok partili yaşamdaki laiklik yorum ve uygulamalarının sonuçları farklı oldu kuşkusuz. Ayrıca çok partili yaşamda, beka kaygısının içeriği ile devletin dinle ilişkisinin dönemden döneme değiştiği gerçek.

Mehmet Ali Tuğtan, 1960'ların ortasını dönüm noktası görüyor. Türkçülerin ve İslâmcıların dernekleşmeden partileşme aşamasına geçtiği yıllar. CMKP'yi MHP'ye çeviren Alparslan Türkeş, İslâmcı sembolleri kullanmaya başlıyor ve Turancılar partiden uzaklaşıyor. Şu sıralar yeniden prestij kazandırılmaya çalışılan ırkçı Nihal Atsız, tepkisini "MHP'de Allah Tanrı'yı kovdu" diyerek gösteriyor. Türkeşçilerin sloganı ise "Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman."

1960'ların yükselen solunun karşısına bu koalisyon çıkarıldı. 1967'de Komünizmle Mücadele Derneği'nin 29 Ekim günü düzenlediği mitingde konuşan MTTB (Milli Türk Talebe Birliği) başkanı İsmail Kahraman şunları söylüyor: (Tuğtan'ın makalesinden) "Cumhuriyeti anma günlerinde maziye küfür ve hakaret etmek moda haline gelmiştir. Geçmişe küfretmek ve onu inkar etmek hıyanettir… Nitekim, ‘umum-nukudum' emrindedir fermanı ile Anadolu'ya gönderdiği paşasına, Kurtuluş Savaşımızın organizasyonunu havale eden, son padişah Sultan Mehmed Vahdettin vatan haini olarak tanıtılmak istenmektedir. Gerçekten milli olan doğru bir tarihe kavuşma ve hakikatleri görme durumuna ulaşmalıyız." 2020'de, neredeyse ulaştılar!

Demirel hükümeti zamanında, 1968 öğrenci eylemlerinin karşısına ‘Şahlanış Mitingleri' ile çıktılar. ‘Müslüman Türk'ün öz doktrini.' 1969 Şubat'ında da 6. Filo'yu protesto eden solculara saldırdılar. Mehmet Şevket Eygi, ‘Bugün' gazetesinde yayınlanan (9-16 Şubat) meşhur yazılarıyla Müslüman gençleri göreve çağırıyordu. "Bir Müslüman yüz komüniste bedeldir, Müslümanlar komünizmle çarpışan devlet kuvvetlerine yardımcı olsunlar" satırlarının yazarı Eygi, kendi ifadesiyle Amerikancı değildi, ancak solcu gençlere (Sovyet emperyalizmine) karşı ehven-i şer olanı, yani ABD'yi seçmişti.

1960'lar aynı zamanda İslâmcıların Anadolu'yu gezerek ‘konferanslar' verdiği yıllar. Kadının yeri ve sorumlulukları, nasıl kapanmaları gerektiği, doğru yaşam ve düşünmenin ilkeleri konularında çok sayıda konferans. Hedefteki yurttaş kitlesi bakımından ‘anlatmanın' ve ‘etkili hitabetin' yazıdan çok daha etkili olduğunu biliyorlar. Özellikle okuma yazma oranının düşüklüğü hesap edilirse ‘konferansların' gücü daha iyi anlaşılabilir. En çok konuşanlardan biri Necip Fazıl'dır.

Türkiye'yi 18 yıldır yönetenlerin başat düşünsel referanslarından biri, anti-semit, sola dair her şeyden nefret eden ("Kalbimi ve aklımı hep sağ elime verdim, görevi olmasaydı sol elimi keserdim"), ‘laik cumhuriyet' düşmanı, İslâmi totaliter bir ütopya olan ‘İdeolocya Örgüsü'nü (1959) yazmış Necip Fazıl Kısakürek. Yıllarca, Necip Fazıl gibi birine yönelik bitip tükenmez iltifatlarını yok sayarak AKP çözümlemesi (ve güzellemesi) yapılmasını anlamak çok güç.

Daha önce önerdiğim Tanıl Bora'nın ‘Cereyanlar' kitabından, Necip Fazıl'a ilişkin bir cümle: "Türk vatanının yalnız Müslüman ve Türklerle meskûn, onlardan ibaret hale gelmesi, vardır Necip Fazıl'ın ülküsünde. Müslüman-Türk'ten gayrısına ‘Ya bizden ol ya da ayrıl!' denecektir – ama Yahudiler bundan hariçtir. Yahudi, ‘iç ve dış düşman'dır. ‘Fesad ve hıyanet madeni bir kavim'dir." Necip Fazıl, hayal ettiği ‘örgünün' yaratılabilmesi için "Gerekirse bütün topluluğu tırpandan geçirmek" gerektiğini dile getirir. ‘Kâmilen itlaf' ifadesi o yıllarda revaçta değildi belki de! 1960'larda, Cemal Gürsel'in rahatsızlığı nedeniyle görevden ayrılmasıyla 1966'da cumhurbaşkanı olan Cevdet Sunay'ın, 1968'de Umre'ye giden ilk devlet başkanı olduğunu da hatırlatayım.

Siyasal İslâm 1970'te partisini kurdu: MNP (Milli Nizam Partisi).

Bu tarihten itibaren İslâmcılar ile aşk-nefret ilişkisi söz konusu. Bir yanda komünizmle, sol hareketlerle mücadelede son derece kullanışlı ve yardımcı bir ideoloji; diğer yandan rejimin temellerine tehdit içeren yönleri nedeniyle kontrol edilmesi de gerekiyor. 12 Mart ardından ‘laikliğe aykırılıktan' kapatılan MNP'nin yerine kurulan MSP (Milli Selamet Partisi), kısa süre sonra Ecevit CHP'si ile koalisyon hükümetinin üyesi olabildi.

Günümüz İslâmcılarıyla karşılaştırınca, Erbakan'ın bazı özgün yanları olduğunu görmek mümkün. Gerek aldığı eğitim ve sosyal konumu, gerekse ‘her şeye rağmen' kontrolü elden bırakmayan tutumuyla. Cemal Süreya, 99 kişinin portresini yazdığı '99 Yüz' (YKY, 1999) adlı kitapta Necmettin Erbakan için, "Dünyanın en barışçıl Müslümanı. Kaleci Cihat'ı bile görmezden gelir. Cihat kavramı onun için diyalogda fırsatçılık olarak vardır" der. Cemal Süreya'nın bu tespiti tartışılır, ancak özellikle 1970'lerin Erbakan'ına ilişkin böyle bir bakış olduğunu da hatırlatmak gerekir.

Peki 12 Eylül'de ne oldu?

Önce Anayasa:

1961 Anayasası'nda olduğu gibi laiklik, Cumhuriyet'in niteliklerinden biri olarak kabul edildi (md.2) ve ayrıca başkaca düzenlemelerle laiklik ilkesi güvence altına alınmaya çalışıldı. DİB, 1961'den farklı olarak bu kez ‘yürütme' içinde, ‘genel idarenin' parçası olarak 136. maddede yer aldı. Yine aynı gerekçelerle: Türkiye'ye özgü laiklik ve devlet çıkarları!

Asıl önemlisi, md.24/3 ile ‘zorunlu din kültürü ve ahlak öğretimi' dersi, ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasına girdi. Bu son derece önemli bir eşik ve darbecilerin zihniyetiyle uyumlu. Okuduğunuz yazının başlığı da, konunun Meclis'te tartışılması sırasında sarf edilen bir cümle.

Danışma Meclisi'ndeki (Kurucu Meclis'in iki kanadından biri) anayasa görüşmelerinde konu 24. maddeye geldiğinde (1 Eylül 1982) uzun konuşmalar yapılmış, maddeye eleştirel yaklaşan üyeler olmuşsa da (Kamer Genç gibi), sonuçta 12 Eylül zihniyeti galip gelmiştir.

Bir üye, "İslâmiyetle Türklük adeta bütünleşmiştir… ahlakın kaynağı da genel olarak dindir" (İ. Doğan Gürbüz) derken; diğeri, ‘milletimizi tekrar birleştirerek, tek vücut, tek dimağ ve tek güç haline getirmek'ten (Fuat Yılmaz) söz ediyordu. Anayasa Komisyonu adına konuşan İlhan Göksel ise 2020'nin ‘cumhur ittifakını' tarif ediyor gibi: "…en büyük manevi güçlerden olan dinimizi eğer milletimize öğretemezsek sadece milliyetçilikle ayakta kalmayı, ancak bir bacağını kaybetmiş insanın yürümesi gücünde görebiliriz, daha öteye gidemeyiz." Konuşmalar esnasında Atatürk'e atıflar olduğunu söylemeye gerek yoktur herhalde. Hiçbiri saygıda kusur etmiyor!

Günümüz iktidar zihniyetine yakınlığı bakımından en anlamlı konuşmalardan birini yapan Fuat Yılmaz'ın şu cümleleri yazmaya değer: "Yıllardır birbirini takip eden çeşitli hatalar dolayısıyla kelime-î şahadet bile getiremeyen, hatta buna ihtiyaç dahi duymayan nesiller yetiştirdik… Türk çocuğuna… enternasyonal marşlar, Lenin, Mao ve Kastro yerine dinini gerçek anlamda ve devletin ehliyetli eliyle Atatürk ilkeleri çerçevesinde öğretelim."

Mesele şu ki, Türkiye'de siyasal İslâm'ın gelişip güçlenmesi ile devlet bekası için elzem ‘sol ile mücadele' hedefi arasında sıkı bağlar var. Arada bir darılmış gibi yapsalar da, İslâmcılar ABD'ye ve tabii 12 Eylül anayasasını yapanlara çok şey borçlu.

12 Eylül sonrası, İslâmcı kesim için türlü olanaklar sunmuştur. Komünizme/sola karşı ‘yeşil kuşak' hedefiyle, günümüz ‘kareli ceketlilerinin' müstakbel iktidarı için gerekli siyasal-toplumsal atmosfer yaratıldı. Cemaatler holdingleşti ve on yıllara yayılacak bir kadrolaşma işine girişti. Sol siyaset ve düşünce ezildi.

Kenan Evren anayasayı tanıtma konuşmalarında ‘İslâm dinine' bolca referans verdi. Kuşkusuz, hurafelerden arınmış ve ‘kötü niyetlilerin elinden' kurtarılmış ‘gerçek' dine! Devlete sadakat duyacak bir ‘dindar kuşak' yaratılması için özel çaba harcandı. Bunun için her zaman olduğu gibi DİB ve eğitim sistemi tepe tepe kullanıldı. Özellikle 2010 yasa değişiklikleri sonrasında DİB, yönetimin asli unsurlarından biri haline getirildi. Bütçesi çoğu bakanlıktan yüksek.

AKP döneminde yaşananları özetlemeye gerek yok. Vardığımız yerde, Türkiye artık laik-seküler değil ve ‘yılbaşında aileyle bir araya gelsek, acaba polis baskın yapar mı!' kaygısı taşıyor, memleketin yarısı.

Kuşkusuz bu satırlar geleceğe yönelik bir umutsuzluktan kaynaklanmıyor. Geçtiğimiz yılların tüm yıkıcılığı yanında, belki tek bir katkısı olacak ‘laiklik' deneyimine. Siyasal İslâmcılar, sergiledikleri yönetimle Türkiye'nin geleceğini kendilerinden kurtardılar. (Ümit Kıvanç'ın ifadesi bu!) Lüzumundan çok bağırdıkları ve muhaliflere hakaretle meşgul oldukları için henüz kendi durumlarının farkına varamıyor olabilirler, ancak bu gürültü bir gün nasıl olsa sona erecek.

Özellikle ‘ana akım' İslâmcı ideolojinin ve yüz küsur yıldır sarıldıkları kavramların nasıl hamasi ve bomboş olduğunu, ‘dava' adı verdiklerinin ne anlama geldiğini, okumuşlarının dehşet verici halini ve devlet kapısında bekleşmek dışında bir hasletleri olmadığını, o meşhur ‘medeniyet tasavvurlarının' rezidans daire, lüks araç ve ihalelerden ibaret kaldığını, klasik demokrasinin asgari ilkeleriyle dahi uyuşma ihtimalleri olmadığını, ancak bu ideolojinin mensupları sergileyebilirdi.

Ezcümle,

laiklik macerası, tek partili ve çok partili yaşamda iki ayrı görünüme büründü. ‘Beka' kaygısı ile devletin kuruluşundaki ‘Sünni Müslüman Türk' harcı her döneme damga vurdu. Birbirinden ayrılarak tartışılabilecek konular değil.

Başlangıçtaki soruyu yinelemek isterim: Laiklik (ya da diğer konular) derken, kastımız nedir? Biz ne üzerine konuşuyoruz? Yönetimde ve toplumsal ilişkilerde din mi, anayasal-hukuksal ilkeler mi belirleyici olacak?

(Diğer tartışmalı anayasa konularıyla devam edeceğim.)

AYM'ye ilişkin bir not:

AYM, geçen hafta Demirtaş'ın durumunu da yakından ilgilendiren bir karar verdi. 24 Aralık tarihli Resmi Gazete’de yayınlandı (https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2020/12/20201224-17.pdf).

2015/12486 başvuru numaralı ve 5/11/2020 tarihli Genel Kurul Kararı, ‘Abdullah Yaşa' Başvurusu. Abdullah Yaşa'nın başvurusunda AİHM, Sözleşme'deki ‘kötü muamele yasağının maddi boyutuyla ihlal edildiğine' hükmettikten sonra, İdare Mahkemesi, davanın bu tespitle uyuşmayan bir gerekçeyle reddine karar vermiş. AYM Genel Kurulu ise kararında (59), İdare Mahkemesi'nin AİHM tarafından yapılan tespit ile çelişki oluşturacak değerlendirmelerde bulunduğuna ve bu durumda AİHM'nin maddi yönden ihlal tespit etmiş olmasının anlamsız hale geldiğine hükmetmiş. AYM, ‘AİHM'nin ihlal kararının Türk makamlarını bağladığını, Türk makamlarının bu kararın gereğini yerine getirmekle mükellef olduğunu' belirtiyor. Söz konusu kararın, 55., 59. ve 69. paragrafları Demirtaş'ın durumuyla da doğrudan ilgili. İki gün önce, emekli anayasa hukuku hocası Cem Eroğul, konuya ilişkin Birgün’e kısa bir söyleşi (https://www.birgun.net/amp/haber/anayasa-hukuku-profesoru-erogul-aihm-kararlarina-uyulmazsa-turkiye-avrupa-konseyi-nden-ihrac-edilebilir-328258) verdi. Okumanızı öneririm. Karara dair ayrıntılı bir yazı kaleme alacaktım. Ancak aynı AYM'nin ‘sekiz üyesi', beş gün sonra bu kez Osman Kavala’nın başvurusuna ‘ret’ kararı (http://www.diken.com.tr/kavaladan-aym-kararina-iliskin-aciklama-akil-alir-gibi-degil/) verip de beş gün önce bağlayıcı olduğunun altını çizdiği AİHM kararlarının varlığını unutunca, içimden yazmak gelmedi. Bıkıyor insan. Bu zavallılıklar üzerine yazıp çizmekten bıkıyor. Zavallılar.

Şüpheci Dinsiz
27-11-2021, 19:39
Atatürk'ün inancına dair tarihsel verilerin olduğu tweet dizisi, twitter'dan okuyın.
https://twitter.com/HurAyse/status/1464374488536129537


Cumhuriyet'ten sonra laiklik şöyle dursun, Osmanlı'nın bile gerisine düşüldüğüne dair verilerin olduğu tweet dizisi, twitter'dan okuyın.
https://twitter.com/HurAyse/status/1464615381088276480

Şüpheci Dinsiz
05-05-2022, 16:17
Independent Türkçe (https://www.independentturkish.com/node/505991/haber/mahkemeden-vicdani-ret-karar%C4%B1-t%C3%BCrkiye-cumhuriyeti-her-ne-kadar-i%CC%87slam-devleti-olsa)

Mahkemeden 'vicdani ret' kararı: Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar İslam devleti olsa da, diğer dinlere de hoşgörülüdür

Bölge Adliye Mahkemesi, inancı nedeniyle askere gitmeyi reddeden yurttaşın beraatini "Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar İslam devleti olsa da, diğer dinlere de hoşgörülüdür" ifadeleriyle onayladı.

Perşembe 5 Mayıs 2022 14:54

https://www.independentturkish.com/sites/default/files/styles/1368x911/public/article/main_image/2022/05/05/927641-1411495215.jpg?itok=Imuc6Kjg

Bursa'da ikamet eden 32 yaşındaki Yakup Bilensir Hristiyanlığın "Yedinci Gün Advendist" mezhebine mensup olduğunu ve inancı gereği askerlik görevini yerine getiremeyeceğini söyleyerek askere gitmeyi reddetti.

3 yaşından beri ibadetini aksatmadığını ifade eden 32 yaşındaki Yakup Bilensir yoklama kaçağı sayıldı, 2019'da hakkında "askeri ceza kanununa muhalefet" suçunu işlediği için dava açıldı.

Sabah Gazetesi yazarı Dilek Yaman Demir'in haberine göre Bilensir, savunmasında ibadetlerini aksatmadığını, Londra'daki işleri için sık sık yurtdışına gittiğini ancak hakim karşısına çıktığını ve mensubu olduğu Yedinci Gün Adventist mezhebinde silah tutmanın günah sayıldığını kaydetti.

Yakup Bilensir, kendi inancı gereği silah tutmak günah olduğundan, bedelli askerlik dahi yapamayacağını iddia etti.

Yerel mahkeme, Yakup Bilensir'in beraatına hükmetti. Yapılan itiraz sonrası dosya Bölge Adliye Mahkemesi'ne gönderildi.

Bölge Adliye Mahkemesi de yerel mahkemenin vermiş olduğu beraat kararını "Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar İslam devleti olsa da, diğer dinlere de hoşgörülüdür" ifadeleriyle onayladı.

Ahlaksız
05-05-2022, 21:10
İslam devleti mi?:fear:

Ahlaksız
28-05-2022, 19:14
Son dönemde bazı ülkelerde İslam düşmanlığının yeniden yükselişe geçmesinden duyulan endişe dile getirilmiş, ilgili ülkelere kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'in yakılmasına ve fiili saldırılara varan kışkırtıcı eylemlerin görmezden gelinmesi ve engellenmemesi hususunda sorumluluklar hatırlatılmıştır.
https://www.haberturk.com/son-dakika-milli-guvenlik-kurulu-mgk-toplantisi-sona-erdi-3451174
Laik bir ülkenin kutsal kitabı.!

Pasteur
31-05-2022, 02:40
Kendi kitaplarına kendileri uymuyor, saygısızlık ediyorlar. Sen nasıl eline incil alıp yırtıyorsan. Başkalarıda senin kitabını ister ısınmalık, ister tutuşturmalık yapar. Hindularda inek kutsal diyor zaten. Size nota versinler. Hatta nükleer le tehtid etsinler. İnekleri ham yapıp kutsallarına hakaret ediyorsunuz... Hülasa, kanıtsız uyduruk, kutsaldan geçilmiyor dünya...Gerçekten bir canlı tasarımcısı, yapıcısı "uzaylı tanrı " vardı da biz mi inkar ediyoruz? Öyle bir şey yok!.