PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : KONSTANTİNOPOLİS ÖYKÜLERİ


30-06-2007, 10:50
40 yıl boyunca yaşamımı sürdürdüğüm,Dünya'nın en güzel kentlerinden biri olan İstanbul'un (İlk kuruluşundan fethine kadar olan genelde Bizans diye nitelediğimiz zaman dilimleri hakkında)*bilmediğimiz nice bilgilerine (ki yine de bilemeyeceğimiz nice bilgileri ve öyküleri var)bunlardan bazılarına ulaşmamı sağlayan "Bizans'ta kayıp zaman" isimli eseri okuduğumda,Turan Dursun sitesindeki çok değerli arkadaşlarımın ve dostlarımın da hoşuna gidebileceğini düşünerek(Hoşunuza gitmez ise affınıza sığınırım.)sanat-edebiyat bölümünde sizlerle paylaşmak istedim.İlk etapta İstanbul ile ilgili bilgilere ve daha sonrada öykülere yer vereceğim.Umarım sıkılmazsınız.
Tabi söylememe gerek yok sanırım.Buradaki bilgilerin doğrulanması ve yanlış varsa düzeltilmesi ve geliştirilebilmesi adına konuya her türlü katkıda bulunacak tüm arkadaşlarıma şimdiden teşekkürlerimi sunarım.

Sevgi ve saygılarımla * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *Psikokemoterapi



Üç bin yıla yakın bir tarih şeridinde, bu küçük yarımadayla çevresinde yaşanan serüven, en geniş düş gücünün dahi zorlanmasına neden olur. ilk yerleşimlerin, Neolitik Çağ'a kadar uzandığına inanılan bu bölgenin tarihsel dokusu üzerinde gezintiye çıkmak isteği bile heyecan vericidir. Yerküredeki hiçbir coğrafya parçasının, istanbul'un kendi içinde barındırdığı doğal dokuya sahip olmadığı söylenir.

İki kıtanın birbiriyle çatışmasını güçlü bir akarsu engeller. Bu işin üstesinden gelebilmeye basit bir akarsu olmak yetmez; bir akardeniz olmalıdır, mağrur kıtaları iki yanında tutabilmek için... Aynı akıntı, deviniminin sonunda, bugün tarihî yarımada dediğimiz kara parçasını yaratabilmek için bir "Altın Boynuz" gibi saplanır toprağa. Yaradanın özenle şekillendirdiği bu toprakların üzerinde yaşamış insanların serüveni de, doğası kadar heyecan vericidir. Elinizdeki kitapta yer alan öykülerde, geçmiş zamanların kaim sıvası üzerindeki çatlakların arasından, renkli mozaikler gibi gözüken Bizans İstanbul'una bakmaya çalışıyoruz.

Kentin geçmişi, genel tanımlamaya uygun olarak, MÖ 658 yılına tarihlenir. Grek asıllı Megaralılar, bu tarihte yarımadaya yerleşirler. Yeni kurdukları devleti kralları Bizantio'nun ismiyle anmaya başlarlar. Kendilerinden çok önce buralara gelip karşı sahilde Halkedon'a (Kadıköy) yerleşenlere, böyle bir güzelliği göremedikleri için "Körler Ülkesinin insanları" derler.

Yaklaşık 500 yıl boyunca küçük bir Megara kolonisi olarak yaşamını sürdüren Bizantion, MS 195 yılında Roma imparatoru Septimius Severus'a direnince, bedelini yerle bir olarak öder. Ancak, Severus yaptığı hatayı anlar ve kenti yeniden surlarla çevirerek, ihya eder. Kentin ilk sınırlarını bugün de, neredeyse aynı çizgileriyle, Sirkeci'den Divanyolu'na çıkan yokuşu. Filoksenos (Binbirdirek) Sarnıcı'nın arkasından Çatladıkapı'da Marmara sahiline kadar inerek izleyebiliriz.
Bizantion'un "Kentlerin Kraliçesi" olarak anılan Konstantinopolis'e dönüşümü. Roma imparatoru I. Constantinus'la başlar. MS 330 yılında, Constantinus kendi adıyla anılacak yeni başkentini (Nea Roma Constantinopolitana) burada kurar. Üç tarafı suyla çevrili bu kara parçasının stratejik önemini çok iyi kavrar. Kenti büyütür. Yeni saraylar, yollar yapar, imparatorluğunun her yanından getirttiği Antikçağ'ın sanat eserleriyle onu ihya eder. Böylece, kentin yeni sınırları, bugün hiçbir izine rastlamadığımız, ancak hayalî bir hatla Unkapanı'ndan Karagümrük'e, oradan Samatyaya kadar uzatabileceğimiz surlarla çizilir. Sürekli büyüyen kent,nihaî sınırlarına MS 420 yıllarında, II. Teodosios zamanında ulaşır. Bugün Haliç'le Ayvansaray'ın kesiştiği bölgeden başlayıp. Yedikule'nin ilerisinde denizle buluşan surlar, tarihî yarımadanın son genişleme hattını oluşturur.

Konstantinopolis, 1123 yıllık yasamı boyunca dramatik dalgalanmalarla çalkalanmıştır. 23 kez kuşatılmış, iki kez düşmüştür. 1204 yılında, amacından saptırılmış Dördüncü Haçlı Seferi sırasında 57 yıl boyunca Latin işgalinde kalmış; 1261'de mucizevî bir biçimde tekrar Rumların eline geçmiş; en nihayet 1453'te Türk fethinden sonra tarihe gömülmüştür. Eğer II. Mehmed. fethettiği kentin adını, diğer fatihleri gibi değiştirip. "Mehmediye" yapsaydı, tarihsel diyalektiğe uygun hareket etmiş olacaktı. Ama yapmadı. Osmanoğulları'nın başkenti olmasına karşın 400 yıl daha "Constantinus'un kenti" anlamında. Kostantiniye olarak anıldı. Asitane, Dersaadet, Islambol olarak devam eden isimleri, Cumhuriyetle birlikte istanbul olarak noktalandı. Aynı zamanda yaklaşık 2 500 yıllık başkent olma özelliğini de, yeni cumhuriyetin devlet yönetimini Ankara'ya taşımasıyla yitirdi.

Eskiden "Altın Üçgen" de denilen tarihî yarımadada dolaşmak her zaman heyecan vericidir, l 500 yılı aşkın geçmiş zamanı içinde barındıran mekânlarda gezinirken, tanımı zor duyguların titreşimleri sarar benliğinizi. Oraların eski sakinleri, formdan arınmış varlıklanyla sizi seyrediyorlardır sanki. Bu ilk soyut temastan sonra, içinizi öykülerini öğrenme isteği sarar gezdiğiniz mekânların. Böylece, kendi değerini biçemeyecek yeni bir serüvenle tanışırsınız. Öğrendikçe yinelenen gezintiler, kayıp ufukları yakınlaştırmaya başlar. Görünenin ardına bakabilmek için adeta net ayarı yaparsınız düş gücünüze. Böyle olunca, Aya Yani Studion Manastırı'nda (Imrahor Camii) çatısını gökyüzünün örttüğü çıplak zaman, Khora'da (Kariye Müzesi) yaşamı kurgular. Ayasofya'da, "ilahî bilgelik" önünde bireyin küçüklüğünü hisseder, Anemas Zindanları' nın nice yasamı söndürmüş karanlık dehlizlerinde dolaşırken umutsuzluğu solursunuz. Belleğiniz, içine girdiğiniz tüm bu yaşamlarla taşkına uğrayacak hale geldiğinde, adeta psikanaliz yapmak istercesine bu öyküleri anlatma gereksinimi duymaya başlarsınız. Ben de öyle yaptım...

Öykülerin tümü Bizans döneminde geçiyor. Yerler, mekânlar, kişiler yaşadıkları çağdaki özgün adlarını korudular. Ancak, bugün anıldıkları isimler de dipnotlara düşüldü. Birçok öyküde zaman, mekân ve kişilerin tarihsel perspektif içindeki konumları fazla bozulmadı. Yine de, yalnızca öykü anlattığımızın altını çizmek gerekir. Bizans tarihiyle ilgilenenler, S. Eyice, D. Nicol, J. J. Norvvich, G. Ostrogorsky. A. Vasiliev gibi yazarların konuyla ilgili kitaplarından yararlanabilirler, istanbul'u hakkıyla gezmek isteyenlere de özellikle J. Freely ve H. S. Boyd'un Strolling Through istanbul adlı gezi kitabını öneririm. Bundan başka, Çelik Gülersoy ve Murat Belge'nin gezi rehberleri de yararlanabileceğiniz yapıtlar arasındadır.

Bizans halkı kendilerine Romaioi (Romalılar) derdi. Bu yüzden Türkler de onlara kısaca Rum dediler. Konstantinopolis, dünyanın en büyük, en güzel, en müreffeh kentiydi. Kısaca "kent"ti. Yani POLl'ydi. istanbul kelimesinin bile Rumca Stan Poli (kente doğru) kelimesinden kaynaklandığı sanılır.

Öykülerimizin değişmez karakteri de POLl'nin kendisidir.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * "Bizans'ta kayıp zaman" Mehmet Coral



"Mehmet Coral 1947 İzmir doğumlu. Amsterdam Üniversitesi ve Lahey Uluslararası Akademisi'nde ekonomi mastırı yaptı. Yurtdışında yayımlanmış bilimsel çalışmaları var. Radikal gazetesinde "Uçan Yazılar"başlığı altında haftalık köşe yazıları yazıyor. Bizans'ta Kayıp Zaman'ı, İstanbul'un geçmişi üzerine yaptığı 3 yıllık kapsamlı araştırma sonunda kaleme aldı.






KOSTANTİNOPOLİS'TE BÖLGELERE GÖRE DAĞILIMI


Kentin kurucusu I. Constantinus, yeni yapılanmayı büyük ölçüde Roma'nın şehircilik anlayışına uygun olarak planlamıştı. Kendi adıyla anılan yeni kenti de yedi tepe üzerine kurulacak ve Roma gibi 14 bölgeye ayrılacaktı. Yine de bu yapılanma nihaî olarak yaklaşık yüz yıl sonra II. Teodosios zamanında tamamlanacaktı. Bugün "Tarihî Yanmada" veya "Suriçi" diye adlandırdığımız antik kentin bölgelere göre dağılımıyla üzerinde yer alan belli başlı anıt ve binalara bir göz atmak istersek, karşımıza aşağıda sıraladığımız gibi bir manzara çıkar.

1.Bölge: Bizans zamanındaki antik Akropolis'in üzerinde yeralan Topkapı Sarayı'nın kapladığı alanla, sahil şeridinde Çatladıkapı'ya kadar devam eden imparatorluk sarayları bölgesini kapsardı.
2.Bölge: Ayasofya, Augusteion (Sultanahmet Meydanı), Aya İrini,Senato Sarayı, Zeuksippus Hamamı (bugün halı satış mağazası olarak kullanılan, eski Hürrem Sultan Hamamı) bu bölgede kalırdı.
3.Bölge: Bugünkü At Meydanı'nın yerinde olan "Hipodrom" bölgesini, eskiden "Mese" denilen Divanyolu'nun güneyinden geçerek Soflanos Limanı (Portum Novum) denen Kadırga Limanı'na kadar inerdi.
4.Bölge: Mese'nin büyük bir bölümünü, Halkoprateia (Bakırcılar Çarşısı) bölgesini, Bazilika bölgesini (kentin eski mahkeme binaları,Julianus Kitaplığı, Yerebatan Sarnıcı, Milion Kemeri gibi anıtsal yapılarının olduğu bugün Alay Köşkü ile Firuz Ağa Camii arasında kalan geniş bir alan) Osmanlı devrinde "Arslanhane" olan eski Aya Yani Kilisesi'ni içine alırdı.
5.Bölge: Sirkeci çevresini içine alırdı. Araba vapuru iskelesi ve civarı "Portus Prosforianus" diye anılırdı. Kentin tüm tahıl ve gıda ürünleri bu limana indirilirdi. Aynca, Osmanlı devrinin ünlü Babıâli'si, bugünün istanbul Valiliği olan alanda Bizans'ın "Strategton" binası bulunurdu.
6.Bölge: îkinci ve üçüncü tepeler arasında kalan Forum Constantini. Çemberlitaş civarından, Halic'e kadar inen bölgeyi kapsardı.
7.Bölge: Kentin, Forum Constantini (Çemberlitaş) ve Forum Tauri (Beyazıt) meydanları arasından Marmara kıyısında. Kontoskalion'a (Kumkapı) kadar inen bölümüydü.
8.Bölge: Burası tüm üçüncü tepeyi kaplayan Beyazıt-Laleli bölgesini ve Haliç sırtlarını kapsıyordu. Doğuda Makros Embolos'a (Uzunçarşı) kadar uzanıyor, ancak Haliç kıyısına kadar inmiyordu.
9.Bölge: Kumkapı-Yenikapı-Langa şeridinden, Laleli'nin altında "Mirelaion" (Bodrum Camii) ile eskiden Şehzade Camii'nin yerinde bulunan büyük hamamları, daha ileride Cerrahpaşa (Avrat Pazarı) civarında "Forum Arcadii'ye kadar uzanırdı. Kentin tahıl ambarları bu alandaydı.
10.Bölge: Dördüncü tepe üzerinde yer alıyordu. Hagioi Apostoloi (Fatih cıvarı). "Pantokrator Kilisesi" (Zeyrek Camii), "Valens" (Bozdoğan) Kemeri, "Marcianus Sütunu" (Kıztaşı) bu bölgedeydi.
11.Bölge: Beşinci tepedeydi. Haliç kıyısında Hagia Teodosia (Gül Camii) başlayarak yukarıya doğru, Teotokos Pammakaristos Kilisesi'ni (Fethiye Camii), eskiden Imparatoriçe Pulherla'nın sarayının olduğu mahalde kurulan Sultan Selim Camii'ni ve bugünkü Çarşamba semtinin bir bölümünü içine alırdı.
12.Bölge: Beşinci tepenin güney ucundan başlar, yedinci tepeyi de içine alırdı. Mevlevihane kapısından, Alümermer. Yedikule ve Samatya'ya kadar olan bütün bölgeyi içine alırdı.
13- Bölge: Bugünkü Galata'nın tamamını kapsardı.
14. Bölge: Altıncı tepe ve civarındaki yerleşimlerdi. Bugün Edirnekapı, Mihrimah Sultan Camii, Kariye Camii Müzesi, Tekfur Sarayı, Lonca ve Ayvansaray'dan Haliç'e kadar inen eski "Blahemai" bölgesini sınırları içine alırdı. Bu bölgeye "Hebdomon" dendiği de olurdu. II. Teodosios kenti bugünkü sınırlarına kadar genişletip, yeni surları inşa ettiğinde, şehir merkezinden yedi taş atımı uzakta bulunduğundan, bölgeye "yedinci menzil" anlamında Hebdomon denmiş. Ancak sonraları bu ad,bu kez "Altın Kapı" çıkışından başlayan "Via Egnatia"nın yedinci menzilinde kurulan bugünkü Bakırköy civarında yer alan yerleşim alanına verilmiş.

YER İSİMLERİ

Antik Bizans veya Konstantinopolis'teki semtler ve yerleşim alanlarının izdüşümünü bugün Suriçi diye adlandırdığımız aynı bölgeye düşürmeye çalışırsak ortaya aşağıda kabaca sıraladığımız gibi bir döküm çıkar. Doğal olarak altını çizmemiz gereken husus,bunun ayrıntılı akademik çalışmalarla ortaya çıkarılmış, bir plan olmadığıdır.

Ta Paulinou: Eyüp Stadı civarı.
Ta Limpidariou: Balcı Yokuşu.
Ta Braheos: Zal Mahmut Pasa Camii civarı.
Ta Kosmidion: Ayvansaray-Eyüp arasını kaplayan tüm bölgenin genel adı.
Ta Galles: Defterdar çevresi.
Ta Annamentareas: Sllahtarağa.
Ta Pikridou: Hasköy.
Barbises: Kâğıthane.
Ta Karianou: Ayvansaray caddesi.
Kinegoi: Ayvansaray.
Blahernai: Lonca-Tekfur Sarayı bölgesi.
Diplofanarios: Fener.
Petra: Kesmekaya-Draman.
Severianae: Çarşamba çevresi.
Kserokepion: Aspar Sarnıcı (Çukurbostan).
Petrion: Aya Kapı civarı.
Apulherianae: Haliç'te Patrikhane ile Aya Nikola Kilisesi arasındaki bölge.
Deiksokratianae: Gül Camii civarı.
Ta Antiohou: Cibali çevresi. (Aynı adı taşıyan başka bir mahalle de şimdiki Adliye Sarayı'nın kapladığı alan üzerinde bulunuyordu).
Platea: Unkapanı.
Ta Armatiou: Unkapanı-Ayazmakapı arası sahil şeridi.
Staurion: Zeyrek.
To Zeugma: Eminönü.
Perama: Zindankapı civarı.
Ta Karpianou: Rüstem Paşa Camii civarı.
Ta Kanikleou: Ticaret Odası civarı (Eski T.O).
Okseia: Süleymaniye çevresi.
Ta Narsou: Mercan civan.
Ta Roufinou: Süleymaniye doğum kliniği çevresi.
Makros Embolos Tou Maurianou: Uzunçarşı bölgesi.
Ta Biglentias: Beyazıt-Süleymaniye arası (Bizans'ın nekropolü).
Nimfa Maksimum: Bozdoğan (Valens) Kemeri'nin kente taşıdığı suyun boşaldığı büyük sarnıç. Bugünkü Beyazıt Meydanı civarında olduğu sanılmakta.
Mesomfalos: Kalenderhane-Vezneciler civarı.
Scala de Drongario: Zindankapı civarındaki eski (Yemiş iskelesi).
Neorion: Eminönü iskelesi civarı.
Prosorianon: Araba vapuru iskelesi ile Sarayburnu arası.
Ta Eugenlou: Yalıköşkü.
Strategion: Bugün istanbul Valililiği'nin yer aldığı alan.
Augusteion: Sultanahmet Meydanı.
Artopoleia: Yeniçeriler Caddesi (Bizans'ın Ekmekçiler Çarşısı).
Halkoprateia: Zeynep Sultan Camii ile Yerebatan Sarnıcı arasındaki alan (Bizans'ın Bakırcılar Çarşısı).
Ta Sforaklou: Cağaloğlu.
Diippion/Argiropratia: Sultanahmet Meydanı-Yerebatan Sarnıcı-Firuz Ağa Camii arasında yer alan bölge (Bizans'ın "Bazilika" diye anılan ve kent mahkemeleri ile Julianus Kitaplığı'nı da içine alan yerleşimi).
Manganoi: Topkapı Sarayı'nın eski cirit alanı ve civarı-Demirkapı.
Filopation: İncili Köşk çevresi.
Arkadianae: Arkeoloji Müzesi arkası (Arcadius Hamamları).
Ta Sinatoros: Topkapı Sarayı turist otobüsleri otoparkının çevresi.
Topoi: Ahırkapı çevresi.
Mesokepion: Cankurtaran.
Ta Hormisdas Bukoleon: Ahırkapı-Çatladıkapı arası saraylar bölgesi.
Ta Probou-Ta Boraldou: Kadırga.
Ta İostinou: Kabasakal Caddesi civarı.
Ta Amantiou: Küçükayasofya
Ta Maurou: Kadırga-Kumkapı arası.
Kontoskalion: Kumkapı.
Kaenoupolis: Beyazıt-Çemberlitaş arası, Gedikpaşa Caddesi çevresine verilen ad.
Leomakellion: Kumkapı-Yenikapı arası (Nişanca).
Ta Kaesariou: Yenikapı girişinde Lunapark çevresi.
Heptaskalon: Yenikapı tren istasyonu ile Güvenlik Caddesi arasında kalan bölge.
Eleuheria: Yenikapı limanı.
Vlanga: Langa.
Ta Eleutheriou: Langa-Davutpaşa Kapısı arası.
Omfakera: Laleli'nin deniz tarafı.
Filadelfion: Şehzadebaşı.
Amasrianon: Şehzadebaşı yol ayırımı ile Şehzade Camii civarı.
Kapetolion: Millet Caddesi-Murat Paşa civarı.
Ta Olibriou: Bozdoğan Kemeri altı, itfaiye civarı.
Ta Julianes: Kadırga sırtları.
Ta Aerobindou: Vefa-Süleymaniye arası.
Ta Promotou/Ta Modestou: Fatih çevresi.
Merdosangaris Eremia: Aksaray-Fenari Isa Camii arası.
Dagouta: Vatan Caddesi'nin Gureba Hastanesi civarı.
Aurelianae: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi civarı.
Ta Dalmatiou: Kocamustafapaşa-Samatya Caddesi arası.
Helenianiae: Sulu Manastır civarı.
Ta Triantafillou-Rabdos: Sulu Manastır çevresi, (Bizans'ın Aya Maria Peribleptos Kilisesi).
Kiparission: Kocamustafapaşa Selvili Kilisesi civarı.
Psamatia: Samatya.
Ta Katakalon: Yedikule-Narlıkapı civarı. Triton: Yedikule Kapı-Belgrad Kapı arası sur bölgesi.
Ta Pelaglou: Kocamustafapaşa Camii çevresi. (Bizans'ın Aya Andrea en Krisei Kilisesi) Eksokionion: Altımermer.
Libadia: Libadiye.
Ta Olimpiou: Altımermer'deki Hagios Makios açık sarnıcı civarı yerleşimler.
Ta Antemiou: Altımermer'deki Haglos Maltios açık sarnıcı civarı yerleşimler.
Ta Meltiadou/Ta Beatou/Ta Daniel/Paradelsion: Altımermer'deki Haglos Makios açık sarnıcı civarı yerleşimler.
Ta Elebihou: Mevlevihane kapısı ile Topkapı arasındaki sur bölgesine verilen ad.
Mesotoihon: Mevlana Kapısı'ndan Edimekapı'ya kadar olan sur bölgesi.
Ekso Filopation: Otağ Tepe civarı.
Kiklobion/Strongilon; Zeytinbumu.
Hebdomon: Bakırköy.
Ayos Stefanos: Yeşilköy.
Florla: Florya.
Rhegion: Küçükçekmece.

BOSPOROS "Öküz Geçidi" (Boğaz tarafındaki yerleşimler)
AVRUPA YAKASI

Argiropolis: Fındıklı.
İasonion: Dolmabahçe.
Diplokionion: Beşiktaş.
Hagios Fokas: Ortaköy.
Klidion: Defterdar Bumu.
Estiai: Arnavutköy.
Helai: Bebek.
Lemokopion "Boğazkesen": Rumelihisarı.
Faidalia: Baltalimanı.
Hiparodis: Emirgân.
Sostenion: Istinye.
Neapolis: Yeniköy.
Fitikumilin "Maymun limanı": Kalender.
Farmakeus "Terapia": Tarabya.
Vyalitra "Kleidai Tou Pontou": Karadeniz'in Kilidi (Kireçbumu).
Batikolpos "Kalos Agros": Büyükdere.
Kataskepe: Sanyer.
Mauromolitissa: Rumelikavağı.
Efesian: Büyük Liman.
Licinian: Garipçe.

ASYA YAKASI
Angireon: Lenger Bumu.
Klai: Poyraz limanı.
Mokadion: Fil Bumu.
Hieron: Anadolukavağı.
Herakles "Herkül'ün Mezarı": Yuşa tepesi.
Miludion: Hünkâr iskelesi.
Amikos: Beykoz.
Eiranaion: Çubuklu.
Boradion: Kanlıca.
Friksou: Kandilli.
Metanoia: Kuleli.
Sofianae: Çengelköy.
Stauros: Beylerbeyi.
Hirosokeramos: Kuzguncuk.
Hrisopolis: Üsküdar.
Damalis: Kız Kulesi.
Halkedon: Kadıköy.
Halamihya: Kalamış.
Hieron/Hierai: Fenerbahçe.
Rufinianes: Caddebostan.
Poleatikon: Bostancı.
Kartalimen: Kartal.
Panteihion: Pendik.

ADALAR

Proti: Kınalıada.
Antigon: Burgazada.
Ptis: Kaşık Adası.
Halki: Heybeliada.
Prinkipo: Büyükada.
Androvita: Sedef Adası.
Terebintos/Neandros: Tavşanadası.
Plati: Yassıada.
Oksiya; Sivriada.

BİZANS'IN KİLİSELERİ

Bizans'ın Büyük Constantinus tarafından simgesel olarak kabul edilen kuruluş tarihi, 11 mayıs 330 pazartesidir. Hıristiyanlık dini de tüm Roma Imparatorluğu'na ilk defa I. Constantinus tarafından telkin ve kabul ettirilmiştir. Konstantinopolis, kentin üçüncü kez kuruluşudur. (Bizantion, MÖ 658/Septimius Severus, MS 195/Konstantinopolis MS 330).

Yeni başkentin ilk kiliselerinin genelde, Ayasofya, Aya irini ve Hagioi Apostoloi (şimdiki Fatih Camii'nin yerinde kurulmuş) oldukları kabul edilir. Bu ilk inşaat hamlesinden sonra kent hızla gelişmiş ve X. yy'da dünyanın en görkemli kenti haline gelmiştir. 1204'teki Latin işgaline kadar, Konstantinopolis'te 1200'den fazla kiliseyle 360 civarında manastırın var olduğunu okuruz, konuyla ilgili eser bırakmış yazarların kayıtlarından. Bunlar arasında bugün Ayasofya'nın görkemine yakın oldukları söylenen Hagioi Apostoloi, Hagios Polyeuktos ve Nea Ekklesia'yla birlikte, yalnızca 50'den fazla kilisenin adını sayabiliyoruz. Bunların isimleri ve eskiden bulundukları mahallelerin çoğu konunun uzmanlarınca sık sık tartışmaya açılır. Aşağıda yer alan döküm, doğal olarak bir akademik kesinlik iddiasında değildir. Kilise ve manastırların isimleri çeşitli araştırmacıların yapıtlarından süzülerek tasnif edilmiştir.

CAMİYE ÇEVRİLMİŞ KİLİSELER

Hristo Pantokrator. Zeyrek Camii.
Aya Yani Studion: Imrahor Camii (yıkıntı halinde).
Aya Sergios ve Bakkhos: Küçük Ayasofya Camii.
Mirelaion: Bodrum Camii.
Hagios Teodoros: Vefa Kilise (Molla Gürani) Camii.
Hristo Pantepoptes: Eski imaret Camii.
Teotokos Pammakaristos: Fethiye Camii.
Aya Yani Baptistos en Trullo: Hirami Ahmet Paşa Mescidi.
Hagios Romanos: Topkapı Manastır Mescidi.
Aya Mikail: Mahmutpaşa Camii.
Hagios Andreas en Krisei: Kocamustafapaşa Camii.
Gastria: Sancaktar Mescidi.
Manuel Manastırı: Kefeli Camii.
Hagios Petrus ve Markos: Atikmustafapaşa (Cabir) Camii.
Hagia Teodosia: Gül Camii.
Teotokos Kiriotissa: Kalenderhane Camü.
Teotokos Panahrantos (Konstantinos Lippus): Fenariisa Camii.
Teotokos Petra: Odalar Camii (Kasımağa Mescidi)

MÜZEYE ÇEVRİLMİŞ KİLİSELER

Ayasofya
Kariye Camii
Fethiye Camii (parakklesion)
Aya irini (özel durumlarda sergi mahalli veya konser salonu olarak kullanılıyor.)

YİTİK KİLİSELER

Panaghia Blahernai: Ayvansaray'da bugün yalnızca ayazması mevcut.
Hagioi Apostoloi: Bugünkü Fatih Camii'nin yerinde.
Hagios Polyeuktos: Şehzadebaşı'nda kalıntıları görülebilir.
Nea Ekklesia: Çatladıkapı'daki Bukoleon Sarayı'nın arazisi içinde yer alırmış. Bugün izi yok. Hagia Anna: Silivrikapı civarında.
Hagia Anastasia: * Kadırga'daki Sokullu Mehmet Paşa Camii'nin yerinde olduğu söylenir. Arkangelos Mihael: Kadırga'da.
Hagia Hırsante ve Eufemia: Kumkapı'daki Ermeni Kilisesi'nin yerinde.
Hagia Demetrius: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi arazisi içinde.
Hagia Diomedes: Yedikule Havagazı Fabrikası'nın mahallinde.
Dius Manastırı: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi arazisi içinde.
Hagios Emilianos: Davutpaşa Camii mahallinde.
Hagia Yani Bapüstos: Kesmekaya'da.
Hagia İoannes: Hekimoğlualipaşa Camii'nin mahallinde.
Hagia Julianus: Kadırga sırtlarında.
Kira Marta: Şabanağa Camii'nin olduğu yerde.
Hristo Filantropos: Ahırkapı Feneri civarında kalıntıları görülebilir.
Hagia Maria Halkopretia: Önce "Lala Hayreddin" olarak camiye çevrildi. Bugün yalnızca küçük bir kalıntısı mevcut.
Hagios Teologos: Sultanahmet'te eski Arslanhane.
Hagia Berberini: Bugünkü Yeni Cami mahallinde.
Hagia Eptikius Hiristo Kamera: Samatya'da.
Gorgopikos: Altımermer'de.
Heleniana: Kocamustafapaşa, Sulu Manastır mahallinde.
Hagia Filloppos: Topkapı civarında. Eskiden "Deniz Abdal" olarak camiye çevrilmiş.
Hagia Thomas Apostoles: Kadırga'da.
Hagios Lazaros: Sarayburnu'nda.
Panaghia Hodegetria: Demirkapı'da.
Hagia Eufemia: Sultanahmet'te.
Hagios Karpos ve Papilos: Samatya'da. Bugün imalat atölyesi olarak kullanılıyor.
Hagia Tekla: Eski Tokludede Mescidi. Bugün çok küçük bir kalıntısı mevcut.
Hagia Maria Kamariotissa: Heybeliada Deniz Harp Okulu tesisleri içinde.
Hagia Fokas: Ortaköy'de, şimdiki Rum Kilisesi'nin mahallinde.
Hagia Mihael: Arnavutköy'de.

FETİHTEN BERİ KİLİSE OLARAK KALMIŞ OLANLAR

Panaghia Mugliotissa: Moğolların Meryem Anası Kilisesi, "Kanlı Kilise".
Aya Yorgi: Samatya'daki Servili Kilise.
Peribleptos: Kocamustafapaşa'da, "Sulu Manastır".

SUR KAPILARI

Bizans surlarının kapılarının konumları hakkında tarihçiler ve konu üzerine çalışma yapmış çok sayıda araştırmacı değişik sonuçlara varmıştır. Bugün mevcut olan kapıların sayısı, kara surlarında altı (Eğrikapı, Edirne, Top, Mevlevihane, Silivri, Yedikule) Marmara deniz surlarında yedi (Narlıkapı, Samatya, Davutpaşa, Yeni, Kumkapı, Çatladıkapı, Ahırkapı), Haliç'te 13 (Bahçekapı, Balıkpazarı, Zindan, Odun, Ayazma, Unkapanı, Cibali, Aya, Yeni Aya, Petri, Fener, Balat, Ayvansaray) olmak üzere toplam 26'dır. Fetihten sonra bazı kapılar örülmüş, bazı yeni kapılar da açılmıştır. Bizans döneminde de, konjonktüre uygun olarak aynı biçimde hareket edildiğini tarihçilerin notlarından anlıyoruz. Aşağıda dökümünü yaptığımız sur kapılarının toplamı, değişik araştırmacıların çalışmalarından derlendiği şekliyle 37'dir.

HRİSOKERAS (Haliç) surlarındaki kapılar :

Ksilo Porta/Protikizma veya Blahernai Kanadı: Ağaçkapı.
Ayvansaray Kapısı: Fetihten sonra açıldı.
Porta Knigos "Avcı Kapısı": Fetihten sonra örülmüş.
Porta Palati/Basilika Porta: Balat Kapısı.
Porta Fanari: Fener Kapısı.
Porta Petri/Sidero Porta: Petri Kapısı.
Porta Aya Teodosia: Ayakapı.
Yeni Ayakapı: Fetihten sonra açıldı.
Porta Puteae: Cibali Kapısı.
Platea Mesa veya Farina: Unkapanı Kapısı.
Porta Drungariou: Odunkapı.
Porta Caravion: Zindankapı.
Porta Peramatis: Balıkpazarı kapısı.
Porta Zeugma/Perama; Yenicami Kapısı.
Porta Neori/Eugeniou "Aurea Pile": Bahçekapı.
Aya Barbara: Topkapı-Sarayburnu.

PROPONTİS (Marmara) surlarındaki kapılar :

Porta Mangana: Değirmenkapı.
Ayos Lazarus/Hodegetria; Ahırkapı.
Palati Imperialis "Bukoleon/Hormisdas": Eski imparator Sarayı Kapısı. Çatladıkapı.
Porta Kontoskalion: Kumkapı.
Porta Leonis: Kadırga.
Porta Vlanga "Eleuteia": Langa Kapısı. Yenikapı.
Porta Ayos Emilianos: Davutpaşa Kapısı.
Porta Psamatia: Samatya Kapısı.
Porta Ayos Yanis "Studion": Narlıkapı.

TEODOSİS *(kara) surları kapıları :

Porta Aurea: Altın Kapı.
Pentapirgi "Beş Kule"/Siklobion/Rhegium: Yedikule Kapısı.
Belgrad Kapı: Osmanlı zamanında açılmış.
Porta Pegana: Silivrikapı.
Melandisia: Mevlevihane Kapısı.
Hagios Romanos: Topkapı.
Aya Kriaki/Pemptos: Sulukule Kapısı.
Harision/Miriandri/Poliandri "Onbinler Kapısı": Edimekapı.
Konstaninos Porfirogenitus Tekfur Sarayı" Kapısı: Örülü.
Porta Ksilokerko: Ahşap Cambazhane Kapısı.
Ayos Yanis Kaligaria: Eğrikapı.

BİZANS'IN SARAYLARI :

Bizans saraylarından bugüne hemen hiçbir şey kalmamıştır. Sultanahmet, Çatladıkapı ve Ayvansaray bölgelerinde bazı kalıntılara rastlıyoruz. Bunlardan en kayda değer olanı, Edimekapı civarındaki "Tekfur Sarayı" olarak anılanıdır.

Megalo Palati (Büyük Saray): Bugünkü Topkapı. Ayasofya, Sultanahmet sırtlarını kapsayan 400-500 dönümlük bir arazinin İçinde yer alırdı.
Dafne: Sultanahmet Camii mahallinde.
Magnaura (Magna Aula): Augusteion'a (bugünkü Sultanahmet Meydanı) bakardı.
Manganoi: Bugünkü Topkapı Sarayı'nın alt bölümünde.
Bukoleon: Çatladıkapı'da.
Hormisdas: Bukoleon'la aynı bölgede.
Blahernai: Ayvansaray'da.
Konstantinos Porfirogenetos: Tekfur Sarayı.
Aya Mamas: Aynı isimle Beşiktaş ve Haliç'te Defterdar Iskelesl'nde.
Antiohos: Sultanahmet mahkemeleri civarında.
Lausos: Sultanahmet mahkemeleri civarında.
Anicia Juliana: Şehzadebaşı'nda.
Pege: Silivrikapı'da.
Hebdemon: Bakırköy'de.
Skutari: Üsküdar'da.
Halkedon; Kadıköy'de.
Hieron: Aynı isimle Fenerbahçe ve Anadolukavağı'nda.

BİZANS'IN MEYDAN ve ANITLARI :

Bizans'taki meydanların temel karakteristiğini, etrafi sıra sıra sütunlu pasajlarla çevrilmiş ve ortalarında genellikle anıtsal bir kaidenin üzerine oturtulmuş bir imparator heykelinin bulunduğu geniş alanlar oluştururdu.

Strategion: Bugün Sirkeci Garı'nın bulunduğu rnahaldeydi.
Augusteion: Sultanahmet Meydanı. Ortasında İustinianus'un sütunu bulunurdu.
Forum Constantini: Çemberlitaş Meydanı. Roma'dan getirilen büyük porfir sütunun tepesine Antikçağ'da Yunanlı heykeltraş Feidias'ın yaptığı Apollon heykeli, kentin kurucusu I. Constantinus'a benzetilerek yerleştirilmiş. Sütunun eski yüksekliği 50 m civarındaymış.
Forum Artopolion: Çemberlitaş-Beyazıt arasında. Koca Sinan Paşa-Çorlulu Ali Paşa külliyeleri civarında. Bizans'ın "Ekmekçiler Meydanı".
Forum Tauri: Beyazıt Meydanı. Ortasında imparator Teodosios'un anıtsal kemerler üzerinde dikili heykelinin olduğu meydan. Bu anıtın az sayıdaki kalıntılarını Ordu Caddesi üzerindeki Şimkeşhane civarında görmek mümkündür.
Filadelfion: Şehzadebaşı'ndaki "Direklararası" bölgesi.
Forum Bovis: Aksaray Meydanı.
Forum Amastrianon: Bugün Şehzade Camii'nin kapladığı alan üzerinde.
Forum Marianus: Bugün Kıztaşı'nın olduğu mahalde.
Forum Arkadii: Bugünkü Cerrahpaşa (Eski Avrat Pazarı) semtinde.

sargon
01-07-2007, 02:15
Sevgili Psiko,

eline sağlık, güzel bir çalışma olacağa benziyor. İstanbul'un adının aslında değiştirilmediğini okuduğumda ben de önce şaşırmıştım. Halbuki gerçekten de Konstantin'in şehri anlamındaki Konstantinopolis adı önemli ölçüde korunmuş. Son kısımdaki polis (şehir) "bul" olarak kalmış. Konstantin'in ise Stan'ı İstan olarak değişmiş. Yani şimdilki İstanbul adı Kontantinopolis'ten gelme bir ad. Ben bunu yabancılara anlattığım zaman şaşırıyorlar. Nerdeyse herkes İstanbul adının, şehir Türklerin eline geçtikten sonra konulmuş olduğunu sanıyor.

vartor
01-07-2007, 07:19
Samatya, (psamatia) aya yorgi, dogup cocuklugumu gecirdigim yerler. Surlar, sahil yolu yapilmadan onceki deniz ustune uzanan gazinolar, Narli kapi, Yedikule... hey gidi gunler hey. Ancak samatyanin ismini genc osman olarak degistirildigini hatirliyorum, hala Samatya diye mi aniliyor?

01-07-2007, 09:26
Sevgili sargon ;

Çok teşekkür ederim.
Bu kitabı okuduğumda bazı kavramlara bende şaşırmıştım.Ama kaynaklarına baktığımda bayağı sağlam kaynakları olduğunu gördüm.O açıdan bakıldığında ve bu kitabın hazırlanışının 3 yıl sürmesini de göz önüne aldığımızda bilgilerde çok boşluk olmayacağını ayrıca bir ay boyunca check ederek gördüm.
Öykü kısımlarında ise sen ve senin gibi tarihi seven ve dikkatli gözlere ihtiyaç olacak gibi.
Sanırım Mehmet Coral'ın önsözde belirttiği şu "Düş gücünün net ayarı" konumu,yazarın düş gücünün kendi içinde yaşadığı kültürel gözlükten hafifte olsa etkilendiği hissini verdi bana.
Bundan kaynaklı tüm arkadaşlarımdan öykülerde geçen bazı konularda olayların net ayarının daha iyi yapılabilmesi için yardımlarını rica ediyorum.

01-07-2007, 09:32
Sevgili vartor ağabey ;

Yaklaşık 10 yıl önce "Millet Caddesi" nin adı "Turgut Özal Caddesi" olarak değiştirildi.
Ancak resmi yazılarda Turgut Özal caddesi olarak geçen caddenin adını halk "Millet" hiçbir zaman adres verip alırken kullanmadı.
Sana göndermiş olduğum özel mesajdan da anlayabilirsin bu durumu *:)
Dolayısı ile sevgili ağabeyimin doğup çocukluğunu geçirdiği yerin şekli değişmiş olsa da hala ismi "Psamatia" yani Samatya * :)

02-07-2007, 08:24
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * SOL İNVİCTUS
("Yenilmez Güneş Tanrısı." Antikçağ'da Apollon'a verilen bu unvanı, daha sonra bazı
Roma imparatorları da kullandı. Fransa Kralı XIV. Louis de kendine aynı anlama gelen "Rol soleil"i yakıştırdı.)


İmparatorun Aya Apostoli Kilisesi'ndeki(Bugün yerinde Fatih Camii olan, Bizans döneminin en ünlü ikinci kilisesi.) cenaze töreni görkemli oldu. Kendi adıyla kurduğu kentinde. Roma İmparatoru I. Constantinus, yaşamının son yılında, zamanının çoğunu, gelmekte olduğunu bildiği ölümüne hazırlanmakla geçirmişti. Bir mezar şapeli gibi planladığı kiliseyi "tüm azlzler"e adamış, içerisini çağının en büyük ustalarına, akıllara durgunluk verecek bir görkemde yaptırtmıştı.

Kilisenin planı klasik Grek haçı biçimindeydi. Haçın dört kenarının üstünü dört büyük kubbe örterken, orta bölümü, diğerlerinin iki katı büyüklüğünde altın bir kubbeyle taçlandırılmıştı. Binanın tüm dış yüzeyi altın frizlerle bezenmiş bronzla kaplıydı. Öyle ki, güneş ışınlarının yüzeyinden yansıması, seyredenlerin gözlerini kamaştırıyordu, iç duvarlar ile kubbeler isa'nın, Meryem'in, Vaftizci Yahya'nın, tüm azizlerin yaşam öykülerini anlatan, birbirinden güzel mozaik kompozisyonlarla süslenmişti.

Kilisenin, görenleri heyecana boğan en önemli bölümü ise parekklesionuydu(Bizans döneminde, kiliselere bitişik olarak inşa edilen mezar şapeli.) Bugün en iyi örneğini, Kariye Camii Mûzesi'nde görmek mümkündür.. Bu bölüm, on iki kenarlı bir prizma gibi inşa edilmişti. Üstü altın kaplama bir kubbeyle örtülmüş olan binanın içine girenler gördükleri manzara karşısında bir şaşkınlık nidası atıyorlar, sonra hemen diz çöküp haç çıkartıyorlardı. Prizmanın köşelerini oluşturan duvarların içlerine on iki havarinin sarkofagosları(Büyük, mermer veya tas lahit.) dikey olarak yerleştirilmişlerdi. Hepsinin üzerlerinde mozaik figürlerle işlenmiş temsilî görüntüleriyle beraber isimleri yer alıyordu. Kubbenin içi altın mozaiklerle işlenmişti. Ortada İsa. cennetteki tahtında oturmuş, sağ elinin baş ve işaret parmaklarıyla ceza gününde insanları yargılarken, sağında annesi Meryem, solunda da Vaftizci Yahya, insanoğlunun affi için merhamet dileyen bakışlarıyla Deisis(Ortodoks inancında, kıyamet gününde Meryem'le Vaftizcı Yahya'nın, isa'ya insanlığı bağışlaması için ricacı olmalarını betimleyen figür.)tablosunu tamamlıyorlardı. Kubbenin tam altında, diğer on iki havarinin ortasında, Constantinus'un sarkofagosu duruyordu. Lahit, mezar şapelinin içine Öyle yerleştirilmişti ki. on iki havarinin altısı sağında, altısı solunda dizilmişlerdi. Böylece kendini onların da üstünde bir yere çıkarmış oluyordu. Som altından, 2 m yüksekliğindeki tabutunun üzerine Latin harfleriyle kazınmış olarak şöyle yazıyordu:

I. CONSTANTİNUS
ROMA İMPARATORU
ISAPOSTOLOS(İsa'nın on iki havarisinin eşiti.)
TANRI'NIN DÜNYADAKi VEKİLİ

Patriğin okuduğu sonu gelmeyecekmiş gibi uzun bir duadan sonra altın tabut, porfir lahdin içine yerleştirildi. Ağır mermer kapak da üzerine kapatıldıktan sonra tören son buldu, imparatorun, lahdin önünde diz çökmüş olarak patriğin dualarına iştirak eden oğulları, törenin bitimiyle birlikte birer birer haç çıkartarak şapeli terk ettiler.

Dışarıda imparatorluk muhafız alayının komutanı General Flavius. sağ kolunu omuz hizasına kadar kaldırmış, tahtın varislerini selamlıyordu. Hepsi ona nefret dolu bakışlarla bakarak önünden geçtiler. Babalarının vasiyetine uygun olarak oğullardan Constantius. doğunun; II. Constantinus,batının ve Galya'nın; Constans da italya'nın imparatoru olmuşlardı. Diğer ikisi çıkarlarken, artık babasının adıyla anılan Konstantinopolis kentinde, doğu imparatoru olarak saltanat sürecek olan Constantius, Flavius'un önünde duraklayarak, selamına karşılık verdi. Bir süre generalin gözlerinin içine nefretle baktıktan sonra konuştu:
-Babama olan sadakatinin ölçüsünü çok iyi biliyorum Flavius ! Ailemize büyük acılar yaşattın. Ancak, bugün burada tahtın sahibi olarak konuşabiliyorsam, bunu belki de senin babama olan köpeksi sadakatine borçluyum. Görevine devam etmeni istiyorum.
Yaşlı komutan, selamını bozmadan karşılık verdi:
-Yüce efendim, ben artık kılıcımın kabzasını kavrayamayacak denli yaşlandım. Otuz yıldır babanızın ardından koştuğum savaş meydanlarının tozu, ciğerlerimi kuruttu. Doğu güneşi, gözlerimin ışığını köreltti Batı'nın soğuğu, kaslarımı çürüttü. Korkarım ki, bu köhne gövde bana lütfettiğiniz göreve uygun değil. Bu gece burada, efendimin başında, son nöbetimi tutmak istiyorum. Daha sonra...
Flavius cümlesini tamamlayamadı. Constantius, yaşlı askerin gözlerinin içine nefretini gizlemeden bakmayı sürdürüyordu. Bir an gözlerinde hafif bir nemlenme mi var diye merak etti. Ama, onun gözlerinde titreşen ışığın, kendi iradesine karşı olan kaya gibi bir direnç olduğunu fark etti. Onu aşağı gören, alaycı bir gülümsemeyle,
-Pekâlâ, sadık köpek! Doğanın gereğini yerine getir... Efendinin mezarı başında bekle... Yalnız, sakın uluma!
diyerek, o da şapelden çıkıp gitti.
Flavius onun ardından bakarken. "Bin kez doğsanız, bir Constantinus edemezsiniz" diye mırıldandı. Sonra yaverine dönerek, tören kıtasının gece nöbetini, disiplini bozmadan sürdürmesini emretti. Kendisi nöbeti, şapelin içinde, efendisinin huzurunda tutacaktı. Yaveri yüksek sesle emirlerinin anlaşıldığını söyledi. Topuklarını yere vurarak arkasına döndü. Sert adımlarla görev yerine doğru uzaklaştı.

Flavius, şapelin içerisine girerek, ağır. bronz kapıyı ardından sürgüledi. Ardından topuklarının üzerinde dönerek, ölmüş efendisinin lahdine sert bir asker selamı verdi. Uzun süre donuk bakışlarla süzdü porfir lahdi, içeride yanan kandillerin ışığı, sarkofagosun morumsu mermer yüzeyi üzerinde oynak yakamozlar oluşturuyordu, Flavius, buğulu gözlerle kendi kendine konuşmaya başladı.
- Artık çok yaşlandım. Herhalde yetmiş yıla yakındır, yaşadığım süre. Seninle ilk kez Britanya Adası'nda, barbar Pict kabilelerini Hadrianus duvarının ardına sürmek için,baban Constantius Chlorus'un başlattığı kampanya sırasında karşılaştım. Barbarlarla savaşırken tunç miğferinin altından aslan yelesi gibi uçuşan saçların, çelik mavisi gözlerin, atının üzerinde dimdik, heybetli duruşun etkilemişti beni.O zamanlar, ben de senin gibi, gencecik bir delikanlıydım. Yabancı diyarlarda, dolu dizgin yaşanacak, şan, şöhret, servet kazanılacak bir yaşam düşüncesi başımda kavak yelleri gibi esiyordu. Bana, tapılacak bir tanrı gerekiyordu! Onu sende buldum. Sen benim Sol Invictus'um; yenilmez güneş tanrımdın artık!..

Baban, Britanya'da öldüğünde, Alamanya Kralı Cronicus seni yeni kral ilan etti. Diğer askerlerin arasından fırlayıp, "Kral Öldü. Yasasın Kral ConstantinusL" diye ilk çığlığı ben atmıştım. Seni, kalkanlarımızın üzerinde havaya kaldırdığımız o günden sonra, beni yanından hiç ayırmadın. Buyruklarınla işlediğim günahlar da, benden ayrılmadı... insan kanının kokusuyla, insan öldürmenin şehveti ruhumu tutsak etti!.. Geçmişin pusu,gözlerimin önünden zaman zaman aralandıkça, içine düştüğüm karabasanlar, çok yakında içine atılacağım cehennemin ateşlerinden daha az yakıcı değil!..

303'te, Roma'yı bölen imparator Diocletianus'un buyruğuyla, Hıristiyanların Nikomedeia'daki(İzmit) mabetlerini yaktığımız günü anımsıyorum. Mabetle birlikle, diri diri yanan insanların çığlıkları, en şehvetli kadının verebileceği hazdan daha fazlasını vermişti bana... Çıplak bedenlerine dikenli tel sararak, yokuş aşağı yuvarladığımız zavallıların, kan ve toprağa bulanmış görüntüleri; arenalarda vahşi hayvanların parçaladığı insanların feryatları; çifte su verilmiş çelik kılıcımın oluğundan akan insan kanı. çıldırtıyordu beni...

306'da, Galya'da. sana isyan eden Frank kabilelerinden binlerce insanı aslanlara yedirüniştin.. Hayvanlar bile, yedikleri onca etten bıkkınlık getirmişler, önlerine yeni atılanlara saldıracak halleri kalmamıştı!..

Zamanla, mutlak güce ulaşman yolunda sana engel olan tüm düşmanlarını birer birer yok ettik. Diocletianus imparatorluğu akılsızca böldükten sonra, senden başka üç kayser daha vardı. Önce imparatorluğun merkezini; Roma'yı alman lazımdı.

Galya'dan gelip, Alpleri Mont Cenis geçidinden aşarak, İtalya'ya girdik. Roma kayseri Maxentius'un güçleri önümüzde tutunamıyordu. Milano'yu, Torino'yu, tüm Po Ovası'nı bir cehennem rüzgârı gibi eserek, kat ettikten sonra. 28 ekim 312'de Roma kapılarına dayandık...

Savaşın kaderini, Milvius Köprüsü'ndeki başarımız tayin elti. O zafer gecesinde bana. çarpışmanın en zor anında gökte haç şeklinde parlak bir ışık gördüğünü söylemiştin!.İçimi tanımsız bir öfke kaplamıştı. Binlercesini katlettiğimiz haça tapanların inancı senin de mi içine girmişti?..

Maxentius. karın Fausta'nın kardeşiydi. Onun yaşamını bağışlamanı rica etti. Karına merak etmemesini söyledin. Ama. bana o çok iyi tanıdığım çelik bakışınla baktın. O gün ilk kez bir kral öldürmenin doyumsuz hazzını tattım. Kılıcımla gövdesinden ayırdığım başını, saçlarından tularak. göz hizama kadar kaldırdım. Onun kesik başıyla neler konuştuğumu hatırlamıyorum!.. Yerler, boynundan damlayan kanıyla ıslanmıştı. Ertesi gün, bu başı mızrağımın ucuna takarak, senin ardından zafer yürüyüşüyle Roma'ya girdim.

Şimdi sıra doğuya gelmişti...

Orada, Galerius'un ölümünden sonra işler değişmiş, Licinius ile Maximinus Daia'nın aralarındaki çatışmadan Licinius galip çıkmıştı. Bir bahane bulup, onun üzerine de bir fırtına bulutu gibi çöktük. Balkanları, önünde durulamaz bir taşkın gibi aşarak, Bizantion'un kapılarına dayandık.

Öldürdüğüm insan sayısını artık anımsayamıyordum. Bir ölüm meleği gibi dolaşıyordum insanların üzerinde. Bizantion önlerinde birkaç yıl dolandık, durduk. Ancak, Licinius için de son kaçınılmazdı. Roma senin için,düşünülenin aksine, iki imparator için çok dardı.

Licinius'un ordusunu ezdik. Çok cesur savaşçılardı, ama sonları belliydi! Licinius'un karısı senin üvey kardeşindi. Kocasını ikna edip. bir sabah ordugâhımızdaki çadırına gelip, onları bağışlamanı diledi!.. Böylece teslim olacaklar; başka savaş olmayacaktı. Kabul ettin. Onları sofrana alıp, ikramda bulundun. Daha sonra Selanik'te, şanlarına uygun yaşayabilecekleri bir saraya sürgün ettin onları.

Aradan iki ay geçmişti. Bir sabah, gözlerindeki acımasız bakışla yeniden karşılaştım. Bana yeni buyruğunu vermiştin. Küçük bir müfrezenin başında Selanik'e gittim. Orada ikinci kez bir kral öldüreceğim için heyecanım doruktaydı! Beni gördüklerinde durumu anladılar. Kısa süreli bir mücadele yaşandı ama, çabaları boşunaydı. Kralı ölüm hücresine götürürken bana, eğer kendisini bağışlayacak olursam, kimsenin bilmediği bir yere sakladığı hazinesini vereceğini vaat ediyordu. Zavallının bilmediği, bilse de hiç anlayamayacağı bir şey vardı. Para benim için hiçbir anlam taşımıyordu. Ben, biraz sonra elimde tutacağım asil başın şehevî tutkusuyla onu duymuyordum bile!..

Enişten, fikrimi değiştiremeyeceğini anladı. Oldukça güçlü, kuvvetli bir adamdı. Ölmemek için çok mücadele etti. Onun bu direnci içimde kabaran arzuları daha da köpürttü! Sonunda yakışıklı başını keserken büyük bir orgazma ulaştım!.. Yalnız bu kez farklı bir şey oldu. Kralın Ölüm anında dehşetle açılmış gözlerindeki yaşam ışığı sönerken, benim içimde de ilk kez bir şeyler titredi.

Artık dünyanın tek hakimiydin.

Büyük denizin önündeki Herakles Sütunları'ndan(Cebelitarık.)Mezopotamya'ya kadar uzanan Romanın tek ve mutlak egemeni olmuştun: Sen. "Büyük Constantinus..." ta Milvius Köprüsü'ndeki zafer anından beri aklından çıkmayan büyük misyonu gerçekleştirebilirdin artık. Hıristiyanların haca çakılı tanrılarını, Roma'nın pagan tanrılarının yerine geçirebilirdin!..
Öyle de yaptın.. Roma'nın resmî dini Hıristiyanlık oldu.

Önceleri bu durum bende büyük bir Öfkeye, önüne geçilmez bir nefrete neden oldu. Güneş tanrım bana ihanet etmişti!.. Senden ayrılamazdım. Öfkemi yatıştırmak için, olur olmaz nedenlerle, Hıristiyanları öldürmeye devam ettim. Ancak, bu insanlar beni giderek etkilemeye başladılar. Haça çakılı, kederli yüzlü Tanrılarından başka bir şeye sığınmıyorlardı.
Yine de benim tanrım sendin!.. Ruhumdaki büyük değişim de, üzerimdeki telkinlerinle şekil aldı.

Bana yeni inancını uzun uzun anlatıyordun. Sonunda, tanrımın tanrısı benim de tanrımdır, diyerek vaftiz oldum. Büyük bir inançla yeni dinime sarıldım. Sürekli okumaya, vaaz dinlemeye başladım. Geçmişimin ağır yükünü, kilisede, bir kafesin arkasından beni dinleyen rahib'e anlatarak hafifliyordum. Ancak, düşündükçe bana tuhaf gelen, kavrayamadığım birçok şey vardı. Bir görünmez Tanrı vardı. Bir de oğlu vardı. Tanrı'nın annesi de vardı. Ama, anne,oğulun annesiydi. Anne Tanrı'nın karısı değildi! Oğul. hem insan, hem de tanrıydı! Aynı özdendiler. Tanrı bir kadının karnına cenin olarak girmiş, sonra da çocuk olarak, bizi kurtarmak için dünyaya gelmişti!..

Bu karmaşık yapı beynimi bulandınyordu. Halbuki bizim eski pagan dünyamızda her şey açık seçikti. Juno, Jüpiter'in karısı; Apollon da oğullarıydı(Klasik Yunan mitolojisinde baş tanrı Zeus. karısı Hera ve oğulları Apollon'un Roma döneminde değişen isimleri.) .. Jüpiter, tanrılar tanrısıydı. Canı çektiği zaman kuğu kılığına girerek dünyaya iner; Leda gibi güzel kadınları baştan çıkartabilirdi. Bu da, biz insanların dünyasında pek birşey değiştirmezdi.

Tüm bunlara rağmen, eskiye dönmek istemiyordum. Yeni dinim, o güne dek hiç hissetmediğim iki sıcak duyguyu da beraberinde getirmişti: bunlar, sevgi ve merhametti. Anlamadan, körü körüne inanmak zorunda kaldığım kavramların mutlaka daha iyi bir açıklaması vardı. Bunu araştıracaktım. Sonunda, aradığımı iskenderiye'de buldum.

Dinden saplamakla suçlanıp aforoz edilen iskenderiye Patrikhanesi'nin presbiteri Artus'u görevinden alıp, Caesarea'ya(Kayseri.)sürgüne götürmek talimatını almıştım senden. Dinden sapanlara taviz verilemezdi... Onlar en büyük günahkârlardı .!

Ancak, Arius'u ilk gördüğüm andan itibaren ona mıknatıslanmış gibi çekildiğimi hissettim, ilahî bir bilgeliği vardı. Fizik yapısı, hareketleri, İnsanlarla konuşması çok etkileyiciydi. Etrafına adeta ışık saçıyordu. Yeni dinin, içinden çıkılmaz kavram karışıklıklarına getirdiği yorum, çevresinde hızla gelişen bir müritler çemberi yaratmıştı. Giderken ardından herkes gözyaşı döktü. Onu zorla götürmeye geldiğimi bilmesine karşın, bana hep saygılı davrandı. "Kendisine verilen görevi kusursuz yerine getirmeye çalışan bir askerden Tanrı da hoşnuttur" diyordu, iç dünyam, varlığından hiç haberdar olmadığım duygularla dolup taşmaya başlamıştı. Bu da yanımdaki insandan dalga dalga yansıyordu sanki. Kendimi çok hafif hissetmeye başladım. Ruhumu o güne değin tutsak etmiş olan kan içici, zalim Flavius gitmiş; yerine sevginin ışığıyla zerreleşmiş. bir tanrı hizmetkârı gelmişti sanki.

Yol boyunca bana kendi bakış açısını anlattı. Aslında, her şey çok basitti. Efendimiz İsa, Tanrıyla aynı özden gelen göksel bir varlık değildi. Yalnızca belirli bir zamanda, insanlığın kurtuluşu için görevlendirilmiş, onun tarafından yaratılmıştı. Efendimiz, her ne kadar mükemmel bir varlık idiyse de Tanrı,yani Baba, tek ve mutlaktı. Efendimizin doğası ilahî olmaktan çok,insaniydi. Kısaca, İsa ve onun kutsal anası bizler gibi insandılar, İsa hepimizden mükemmeldi. Zira, o bize doğru yolu göstermekle görevli, Tanrı'nın elçisiydi.

İçimi kemiren kuşkulardan arınmış, gerçeği Arius'un ışıltılı açıklamalarıyla görmüştüm. Kendimi dogmalardan kurtulmuş, özgür bir ruh olarak hissetmeye başladım. O günden sonra, her zaman onun gizli müridi oldum.

Sense, onun fikirlerini lanetlemek, dinden sapkınlığını tescil ettirmek için 325'te. Nikaia'da(İznik.)'' bir konsil topladın. insanları özgür vicdanlarıyla yalnız bırakamazdın. Tahakküm edici, korkutucu, cezalandırıcı bir doktrin lazımdı dine. Başka türlü onları iraden altında tutamazdın. Kilise ve devlet aynı prensiplerde birleşmeliydi!

Konsil toplantılarında mutlak iktidarının gücüyle, göz kamaştırıcı çeşitli armağanlar dağıtarak, yeri geldiğinde açıkça gözdağı vererek, Arius'un fikirlerini yok saydırdın. Zafer senindi... Ancak, gerçeğin ne olduğunu görenlerin kalplerini köreltemezdin!..

Ben hep Ariusçu olarak kaldım. Ne var ki,arınmaya yüz tutmuş ruhumu sonsuza dek lanetleneceği olaylara doğru sürüklüyordun sen. Doğunun senin isminle anılan yeni başkenti, Roma'yı öfkelendiriyordu. Tahta çıkışının yirminci yılını Nikaia'da kutlaman onları huzursuz etmişti. Gönüllerini almak, ayrıca yeni dinin temel taşlarını günahkâr Roma'ya da döşemek için, oraya bir seyahat planladın. Beraberce sonsuza dek lanetleneceğimiz olaylara doğru, atlarımıza ilk mahmuzu da böylece vurduk!..

Annen Helena'yı tutku derecesinde seviyordun. Karın Fausta'nın itirazlarına rağmen, onu da ana imparatoriçe ilan etmiştin. Bu durum, zaman zaman bana,Roma'yı yakan sapık imparator Neron'un, annesi Agrippina'yla olan ensest ilişkisini anımsatıyordu.

Yine de sana olan mutlak sevgim yüzünden, böyle düşündüğümde kendi kendime lanet yağdırıyordum.

Ailenin hepsini toplamıştın Roma'ya giderken. Serdica'ya(Sofya.) vardığımızda konakladık. Tavırların çok garipleşmişti. Ben ki, senin en acımasız olduğun zamanlarını bilirim; korkmaya başlamıştım. Annenle odaya kapanıp saatlerce görüşüyordunuz, iki gün sonra beni çağırttın. Gözlerinde yine o bağışlamaz ışık, yanıp sönüyordu. Ancak, bu kez yüzünde de korkunç bir ifade vardı.

İlk defa korktuğumu hissettim. Bana. tahtın senden sonraki varisi büyük oğlun Crispus ile,daha önce öldürttüğün Kral Licinius'un oğlu, yeğenin Licinianus'u tevkif etmemi söyledin! Senin olduğu gibi, ailenin de yakın korumalığını hep ben yapmıştım. Onlara, sana olduğu gibi, taparcasına bağlıydım. Crispus. ilk karın Minervina'dan olmuştu. Yiğit bir gençti. Ordu,Bizantion önlerinde düşmanla savaşırken, imparatorluk donanmasını Hellespontos'tan(Çanakkale.) başarıyla geçirmiş, kenti denizden kuşatarak, işimizi iyice kolaylaştırmıştı. Bu yüzden ordunun da büyük sevgisini kazanmıştı. Bana resmen. "General Flavius" derdi. Ama, özel yaşamında "amca" dediği de olurdu. Aile kurmaya vaktim hiç olmamıştı. Bu yüzden, evlat sevgisini onda tatmıştım.

İki gün sonra. Pula ya geldiğimizde, bana her iki tutukluyu da öldürmemi söyledin! ilk kez, açıkça isyan etmek istedim, içimde kopan fırtına yüzüme yansımış olacak ki, o delici, çelik mavisi bakışların, gözlerimde sabitlesti. Büyülenmiş gibiydim ! Kendimi bilmeden, askerlerime tutukluları getirmelerini söyledim.

Konakladığımız sarayın bir odasında, her ikisini de öldürdüm.

Crispus'u öldürürken tereddüt ettim. Bir an büyü bozulur gibi oldu. Ama, oğlun gerçek bir erkek, soylu bir kraldı. Tereddüt ettiğimi görünce, gülümseyerek, "Haydi. Flavius Amca! Sen iyi bir askersin; tereddüt sana yakışmaz!" dedi. "Bağışla beni evlat!" diyerek vurdum ona. Kılıcımın oluğundan akan kanına bakarken, kirlenen ruhumu artık hiçbir Mesih'in temizleyemeyeceğini biliyordum, yaşamımda ilk kez ağladım.

Ertesi gün, beni yine çağırttın. Bu sefer, kann Fausta'yı öldürmemi istiyordun! Artik ne fark ederdi ki? Onu hamamın caldarium'unda(Roma hamamında "hararet" bölümü.) yakaladım. Buhar, şekilleri bozuyordu. Beni yine de tanıdı. Orada, mermer bankonun üzerinde sere serpe yatıyordu. Havluyla bedenini sararken. "Flavius. bu ne cüret" diye bir çığlık attı. Kılıcımı çektim. Ama, hayır! Onu da böyle öldüremeyecektim.

Kapıyı üzerine sürgüledim. Hamamcıya mermer bölümün altındaki ocağa sürekli odun atmasını söyleyerek, dışarı çıktım, iki saat sonra kapıyı açtığımda, içeriden şeytanın soluğu gibi tasan sıcak bir buhar bulutu çarptı yüzüme! Yerde ayağıma yumuşak bir şey değdi. İmparatoriçe, kapının gerisinde, buhardan boğularak yığılıp kalmışta. Eğilerek haşlanmış bedenini kucağıma aldım. Ondan sessizce af diledim. Birkaç damla gözyaşım boynuna damladı. Hayret! Yaşamımda ilk ve son kez, tüm gözyaşlarımı Crispus'un cesedi başında tükettiğimi sanıyordum!..

Peki ama,ne olmuştu? ilahî ışığı bulmuşken, şeytanla aynı sofraya nasıl oturabilmiştim? Seni çıldırtan neydi? Crispus. üvey annesiyle aşk mı yaşamıştı? Fausta, annene olan tutkunu kıskandığı için, yakışıldı üvey oğlunu yatağına mı almıştı?.. Yoksa Crispus, üvey annesinin böyle bir teklifini iğrenç bulduğu için, Fausta sana teklifi onun yaptığını mı söylemişti? Öfkeye kapılıp, önce Crispus'la günahsız yeğenini; sonra da gerçeği öğrenerek, Fausta'yı mı öldürtmüştün bana?

Bunları asla öğrenemeyeceğim. Bildiğim tek şey; bütün bunlar annenle uzun süre gizli gizli konuşmalarından sonra oldu. O günden sonra da, yaşamında annenden başka kadın olmadı!..

Roma'ya vardığımızda, halkın eski inançlarını kolay kolay terk etmeyeceğini gördün. Yine de büyük bir gayretle, kiliseler inşa ettirdin. Hatta, Via Appia'da tüm azizlere ithaf ettiğin kilisenin temellerine on iki sepet toprağı sırtında taşıyarak getirdin. Ne gösteriydi ama! Her aziz için bir sepet toprak!..

Bu kez Roma seni hiç sarmadı. Kısa sürede Boğaz'daki kendi adınla anılan kentine döndün. Artık imparatorluğun yeni başkenti orası olacaktı.

NEA ROMA CONSTANTİNOPOLİTANA...

Kalan yıllarını, imparatorluğun her yanından toplattırdığın sanat eserlerini ortaya taşımak: yeni saraylar, kiliseler, halka açık görkemli binalar inşa ettirmekle geçirdin. Annen Helena, herhalde büyük günahını bağışlatmak için, İsa'nın mezarını ziyarete Kudüs'e gitti. Orada mucizevî (!) bir biçimde "Gerçek Haç"ı buldu. Bu yüzden ona "azize" dediler. Beraberinde Poli'ye getirdiği bu kutsal emaneti, Milion Kemeri'nin üzerine astırdın. Annenle beraber yan yana durduğunuz heykellerinizi de,kemerin yanlarına yaptırttığın nişlerin içine yerleştirttin. İsa'dan sonra Hıristiyanlığın en kutsal kişileri sizlerdiniz artik. "Aziz Constantinus ile Azize Helena!" böylece, Milion Kemeri de dünyanın merkezi oldu.

Ama işte, sonunda öldün! Şimdi burada son kez sana günah çıkardım. Benim tanrım da. şeytanım da sendin! Ancak sen anlayabilirsin beni. Çok yorgunum. Ama,yapacak son bir şeyim var. Gücümü toparlayıp, son görevimi kendim için ifa etmeliyim.

Yaşlı asker, kılıcını kınından çıkararak, elinde ters çevirdi. Eğilerek, kabzasını imparatorun porfir lahdinin dibine iyice yerleştirdi. Sivri ucunu karnına dayadı ve tüm gücüyle kendini kılıcının üzerine itti.

mep
03-07-2007, 02:02
psamatia dan sevgiler size..
Vartor abim..gözün arkada kalmasın *ben samatya dayım abi..
Psiko abim..Ellerine sağlık...

03-07-2007, 06:58
Sağolasın sevgili mep.
Bu arada sende Kinyas abini fazla kızdırma,en son bildiğim kadarı ile bir değnek ile vurmuş buzu salık vermişti sana *:)
Dikkat et yoksa psamatia da fazla kalamayacaksın görünüyor.
Kinyas abini arada bana terapiye getir.Çünkü Sen bu siteye canlı lazımsın.

03-07-2007, 08:56
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *LAUSOS SARAYI


"Aman Tanrım ! Gözlerime inanamıyorum. Arhimedes'in Eratostenes'e ithaf ettiği Mekanik Teoremlere ilişkin Yöntem( Arhimedes'in MÖ 250 yılında iskenderiye'de yazdığı sanılan ve XX. yy'ın basınçla Istanbul'da (Haliç) bir kilisede kopyası bulunan eseri.) diyerek eline aldığı eski kitabı, yeni doğmuş bir bebeği tutar gibi tutan delikanlıya sevgiyle bakan yaşlı adam, elinde büyük bir özenle tuttuğu başka bir kitabı gösterdi:
-Ya buna ne dersin Niko? Tales'in matematik ve felsefe çalışmaları, iskenderiye Kitaplığı'nın hattatlannca özgün baskısından kopya edilmiş.
-Ah! aziz efendim, heyecandan ne diyeceğimi bilemiyorum. Tales, kâinatın çatısının nasıl kurulduğunun gizemini üç dikme teoremiyle çözmüştü. Geometri, insanoğluna sonsuzluğu anlamayı öğretti.
-Evet, Niko evet. çok haklısın. Tales, Pitagoras. Arhimedes,Sokrates, Platon ve daha pek çok uzak atamız, beyinlerinin ışığıyla yolumuzu aydınlattılar. Bilinmezin karanlığını delerek
insanoğlunu evrenin sırlarına egemen kıldılar.

Yaşlı adam, Antikçağ'ın mirası hakkında uzun uzun konuşurken, Niko onu hayranlıkla dinliyordu.Patlak gözleri, upuzun, bembeyaz saçı, sakalı, geniş alnı ve oransız, hafiften kambur vücuduyla bu çirkin adam, adeta Sokrates'in Atina'daki Akademi'de gördüğü büstünün can kazanmışı gibi geliyordu ona. Niko, Platon'un Antikçağ'da kurduğu bu okulda, çok genç yaşta zekâsı ve bilgiye olan dinmek bilmez susuzluğuyla parlamıştı. Kısa zamanda eskilerin sanat, bilim, felsefe, metafizik gibi konularda yazdığı birçok kitabı okumuştu. Eğitimini başarıyla tamamlamış, "Makedonyalı iskender'in Antikçağ Bilincine Katkısı" adıyla yazdığı mezuniyet tezi, Akademi Senatosu'nca takdire şayan görülerek, kendisine prestijli "Felsefe Üstadı" diploması verilmişti.

Çağının bu en saygın eğitim kurumunu genç yaşta üstün başarıyla bitiren Niko, akademik çevrelerde de saygınlık kazanmıştı. Çalışmalarını şimdi, Hıristiyanlık öncesi Antikcağ düşüncesinin sanata olan etkisi üzerine yoğunlaştırmaya başlamıştı. Önce Atina'daki eski eserleri incelemeye başladı. Akropolis'teki Atena Partenos Tapınağı ve kültünü araştırdı. Ancak, en çok o aydınlık çağda mermere hayat vermiş yontucular ilgisini çekiyordu. Lisippos'un yaşamı boyunca her biri olağanüstü güzellikte 1500'den fazla eser verebilmiş olması; Feidias'ın Olympia'da yaptığı, hiçbir muhayyileye sığmayan Zeus Tapınağı ve kült heykeli, Praksiteles'in Knidos'ta yonttuğu Afrodit, onun genç ruhunda şiddetli esintilere neden oluyordu.

Tüm bunları gözleriyle görebilmek, onlara dokunabilmek, yüzyılların aşındırmasına karşın, onca güzelliği içlerinde barındıran bu eserleri duyumsayabilmek istiyordu. Bu nedenle, Delfoi'ye, İyonya kıyılarına, Rodos'a, Samos'a, İskenderiye'ye gidebilmek için Akademi Senatosu'na başvurarak, kendisine madden yardımcı olmalarını istedi. Bu isteği senato üyelerince uygun karşılandı. Ancak, bilmesi gereken bir şey vardı. Antikçağ'ın bu en güzel eserleri artık ait oldukları yerlerde değillerdi.

Yaklaşık elli yıl önce, yani 420 yıllarında, imparator II. Teodosios, Konstantinopolis'in kurucusu olan büyük atasının izinde yürüyerek, imparatorluk merkezini dünyanın en görkemli kenti yapabilme eylemine girişmişti.

Bunun için, saray başmabeyincisi olan Lausos'u egemenliği altındaki tüm ülkeleri gezerek, oralardaki sanat eserlerini Poli'ye getirmekle görevlendirdi. Lausos zaten sanat tarihine çok meraklı bir kişiydi. Mükemmel bir Hıristiyan olmasına karşın, Antikcağ'ın güzelliklerine derin bir tutkuyla bağlıydı. Görevini olağanüstü bir başarıyla yerine getirdi. Mora, İyonya,Mısır ve Roma'dan muhteşem güzellikte eserleri Poli'ye topladı. Hatta, imparatoru ikna ederek, bunların en güzellerini halkın olası tahribatından koruyabilmek için Hipodrom'un bitişiğinde, Mese'ye(Divanyolu.) paralel olarak inşa ettirdiği kendi sarayında sakladı. Kısacası, Niko, Poli'ye giderse, neredeyse aradığı her şeyi bir arada görebilecekti. Akademi, böylece bir süredir Poli'deki Julianus Kitaplığı'nın ve Lausos Sarayı'nın yöneticisi olan yaşlı bilgin Kostas Paulus'un, kendisine uygun bir yardımcı gönderilmesi isteğini de yerine getirmiş olacaktı.

- Bu gördüğün kitaplıkta 120.000 den fazla kitap var Niko. Tarihin en büyük kitaplığı olan İskenderiye Kitaplığı'nda 1.000.000 dan fazla yazılı eser olduğu söylenirdi. Maalesef, insanlığın bu en büyük hazinesi 391 yılında İskenderiye'de çıkan Arian karşıtı ayaklanmalar sırasında kül oldu ve ne yazık ki bu kültür güneşini Tanrı'nın gerçek çocukları olduğunu söyleyen, biz Hıristiyanlar söndürdük Niko!.. Bu yüzden, şimdi içinde bulunduğun mekân çok Önemlidir. Burada benim sahip olduğum bilgi hazinesi, tüm Roma saraylarının hazinelerinden daha değerlidir, imparator Julianus olağanüstü bir aydındı. Senin geldiğin Atina Akademisi'nde eğitim almıştı. Antik kültürün değerlerine sımsıkı bağlı kaldı. Kendi iradesi dışında imparator seçtiler onu. Aslında, o bir bilim adamı, bir filozoftu. Bu kitaplığı kurarak ihya etti. Sanatı, kültürü hep destekledi. Pagan inançlarından hiç ödün vermedi. Onu korkaklıkla, Hıristiyanlıktan sapmışlıkla itham ettiler. Ama o Pers'lerin ülkesinde, ordunun başında savaşırken öldü. Cenazesinde bile, hiç hak etmediği hakaretlere uğradı.

Bugün, Hıristiyan inancımızla, pagan kültürü dediğimiz, Antikçağ'ın aydınlık düşüncelerinin bu kitaplıkta toplanmasına büyük emeği geçti Julianus'un. Ve Niko, işte burası, İskenderiye Kitaplığı'nın yakılmasından sonra dünyanın en büyük bilgi hazinelerini barındırıyor. Hayatımın elli yılını buraya adadım ben. İnanır mısın, Hipodrom'a yalnızca birkaç kez gittim. Ara sıra saraya kitap götürmek için çıkarım. Daha sonra onları takip eder. kibarca geri isterim. Buraya gelen insanların kitaplardan en iyi şekilde yararlanabilmeleri için yardımcı olurum.

Niko bir yandan Kostas'ı dinlerken sonsuz bir merakla raflardaki kitapları da inceliyordu. "İşte Demokritos burda. Herakleitos. stoacıların eserleri de şurda."

Yaşlı Kostas. Niko'yu en kıymetli eserlerin saklı olduğu mahzene indirdi. Burada Mısır papirüsleri, Kopt dilinde yazılmış, renkli resimlerle süslenmiş kitaplar, kil tabletlere kazınmış Sümer çivi yazıları, hatla Büyük İskender'in Hindistan'dan getirdiği söylenen, üzerinde Buddha'nın öğretisi yazılı ince ağaç kabuklarından oluşan eserler vardı. Kostas, bir rafın üzerinden, tik ağacından yapılma, hançer kını gibi ince ve uzun bir kutu indirerek, içinden büyük bir dikkatle, garip bir şerit çıkanp masanın üzerine koydu. Sonra genç adama bakarak:
- Bunun ne olduğunu asla tahmin edemezsin Niko. Bu yaklaşık 37 m uzunluğunda bir yılan bağırsağıdır. Üzerine işlenmiş küçücük yazılara dikkat et. Şimdi hazır ol! Bunun bir yüzünde Homeros'un Odisseia, diğer yüzünde İlyada destanları minik altın harflerle yazılıdır. Niko'nun gözleri faltaşı gibi açıldı.
- Aziz efendim, buna inanamıyorum! Bu iki destan yaklaşık 250 000 sözcükten oluşur!.
Yaşlı bilgin onun bu sevincine tanık olunca gözleri yaşardı. Sonra kendini toparladı.
- Pekala Niko, bugünlük bu kadar. Senin yardımınla burayı yeniden düzenleyeceğiz. Çürüme belirtisi gösteren birçok kitap var. Onları hattatlara yeniden yazdıracağız. Tüm bunları artık sen yapıp denetleyeceksin, dedi. Niko yaşlı adama saygıyla karşılık verdi.
-Bana güvenebilirsiniz, aziz efendim. Ancak, acaba önce Konstantinopolis'teki eski uygarlıkların sanat şaheserlerini ve yine yönetiminizde olan Lausos Sarayı Müzesi ni gezdirmenizi
istersem çok mu saygısızlık etmiş olurum?
-Merak etme delikanlı. Yaşlı bacaklarımın beni taşıyabildiği kadar sana bu çevredeki eserleri tanıtırım. Özellikle. Lausos Sarayı aklını başından alacaktır!

Ertesi gün ılık ve güneşli bir gündü. Niko. gezip gördüğü her şeye büyük bir ilgiyle bakıyordu. Sabah kitaplıktan çıktıktan sonra ilk Önce Milion Kemerinin önünde durmuşlardı. Dört anıtsal kemerin üstünü görkemli bir kubbe örtüyordu.

Kubbenin tepesinde çok eski bir haç yükseliyordu. Görüntüsü insana huşuyla karışık bir dehşet hissi veriyordu. Kostas anlatmaya başladı:
-Burası Milliarum Aureum, yani dünyanın sıfır noktasıdır.O baktığın ve inanmakta zorluk çektiğin şey, efendimizin üzerine gerildiği Gerçek Haç'tır! Kentin kurucusu Büyük Constantinus'un annesi Helena. onu Kudüs'te bularak getirdi. İki kenardaki nişlerin içinde gördüğün heykeller de onlara aittir.Batıya doğru uzanan bu yol. kentin ana arteri Mese'dir. Aşağıda, Forum Bovis'ten(Aksaray meydanı.) itibaren ikiye ayrılarak kentin,Büyük Theodosius'un surlarındaki çıkış kapılarına kadar uzanır.

Solda gördüğün bölge, Halkoprateia'dır(Bakırcılar Çarşısı, Ayasofya'nın batı kapısının karşısındaki Alay Köşkü'ndan Zeynep Sultan Camii'ne kadar uzanan bölge.)Hemen karşımızda, Büyük Saray, yanında Senato, onun önünde Augusteion Meydanı (Sultanahmet Meydanı.) meydana bitişik olan bina da Ayasofya Kilisesi'dir. Dikkatini çekeyim, bu ikinci kez inşa edilenidir. Büyük Constantinus'un başlayıp, oğlu Constantius'un tamamladığı ilki, 405 yılında çıkan bir yangında yanmıştı. Simdi gördüğün yapıyı II. Teodosios, 415 yılında yaptırdı. Hadi artık Hipodrom'a girelim.

İki adam beraberce Hipodrom'a girdiler. Kostas, saraydan iki muhafız nezaretinde oflaya puflaya merdivenleri tırmanıyordu. Bu gezi için özel izin aldırmıştı. Arena'da. Maviler'le Yeşiller'in arabaları idman yapıyorlardı.
-Şu ortada gördüğün yere spina (Hipodrom'un ortasında. Dikilitaş gibi anıtların bulunduğu alan.) denir. Araba yarışları onun çevresinde yapılır. İmparator, yarışçıların ödüllerini bizzat kendi locasından verir. İşte orada, solda. Oraya katisma denir. Katismanın üzerinde gördüğün, altın yaldızlı, bronz döküm dört atın çektiği Lisippos'un ünlü Quadrigae'sidir. imparator locasının hemen altında çalgıcıların bölümü vardır. Oraya halk, "n" harfine benzediği için. kısaca "pi" der.
Şimdi, spinanın ortasında yer alan anıtlara bak. En belirgini olan, Porfir Obelisk, Mısır'dan getirtilmiştir. Buraya dikilmesi başlı başına ayn bir hüner gerektirdi. Üzerine dikili olduğu mermer kaidenin dört yüzüne. II. Theodosios'un değişik tasvirleri yontulmuştur. Aslı şimdi gördüğünün üç misli yükseklikteydi.

Onun yanında, güneye bakan taraftaki üç yılan başlı bronz heykel, Delfoi'deki tapınaktan getirildi. Grekler. Perslere karşı MÖ 476 yılında Plataia Savaşı'm kazandıktan sonra, düşmanlarının kalkanlarını eriterek, dökmüşler bu anıtsal eseri. Tepesinde özgürlük ateşinin yandığı sehpanın ayaklarıdır onlar. Yılanların boğumlarının üzerinde de savaşa katılmış küçük, kent devletçiklerinin adları yazılıdır. Poli'nin çok özel günlerinde bu yılanların ağızlarından beyaz ve kırmızı şarap akıtılıri. İnsanlar o gün doyasıya içer. zil zuma sarhoş olurlar.

Kuzey yönüne doğru, ağzında yılan olan kartal yontusu, kenti düşmanlara karşı koruyan simge olarak kabul görür. Yanındaki su aygırı ve timsah, Mısır'dan getirilmiştir. Onların arkasında gözüken kurt heykeli, Romus'la Romulus'u emziren ana kurdu simgeler.

Lisippos'un bir başka şaheseri, kuzey tarafina doğru gördüğün, Herakles ve Aslan'dır. Yakından baktığında, bir bacağının neredeyse iki insan gövdesinden kalın ve yüksek olduğunu görürsün. Bakışları insana dehşet verir.

Tüm bu gizemli anıtlar arasında, şu eşeğin üzerindeki adam heykeli ilgini çekmiştir! Bu, Roma imparatoru Augustus'un Nikopolis Savaşı'na giderken yolda gördüğü bir köylüyü simgeler. Eşeğin sürücüsü imparatorun düşmanlarını yok edeceği kehanetinde bulunur. Augustus da kazandığı büyük zaferden sonra bu heykeli yaptırarak, Roma'da Colosseum'a diker. Oradan da Büyük Constantinus buraya getirmiştir.

Onun hemen ardındaki at sırtındaki binicinin, kim olduğu yoruma açıktır. Kimi. Yeşu'yu simgelediğini söyler, kimi de Bellerofontes ile Pegasus'u temsil ettiğine inanır. Az Ötede. Sfendon'a yakın kısımda, efsanevî yarışçılar Porfirius'la, Tomasius'un anıtlarını görüyorsun. Hipodrom'un gerçek kahramanları onlardı!

Ve, en nihayet, şu görkemli kadın yontusuna bak NikoL Bu. İsparta Kralı Menelaos'un karısı olan Güzel Helen'dir... Bir bakışının 1000 gemiyi savaşa gönderdiğini söylerler. Hikâyeyi biliyorsun. Ama, şu ayakların biçimine, düzgün vücut hatlarını gösteren giysisinin inceliğine, yüzünün, uçuşan saçlarının güzelliğine ve eserin bütünündeki mükemmele yaklaşmış uyuma bak!..

Niko. yaşlı adamın soluksuz dinlediği konuşmasına ilk kez katildi:
-Aziz efendim, ne kadar haklısınız. Bu güzelliğe bir kez bakan erkeğin, onun uğruna tüm dünyaya, hatta Olimpos tanrılarına bile, *meydan okuyabileceğini anlıyor insan.

Yaşlı adam, genç dostunun sözlerini başıyla onayladı. Ancak, artık iyice yorulduğu her halinden belli oluyordu. Dizlerini tutarak ayağa kalktı.
-Pekala Niko! Demek gördüklerinden çok etkilendin. Poli'nin tamamı yedi tepeye yayılır. Benim yaşlı gövdem bu yükü kaldıramaz. Kentin geri kalanını kendin gezersin. Ancak, soluğunu sakla! Yarın Lausos'ta göreceklerin için ona çok ihtiyacın olacak.

Sabah, kitaplığın da içinde olduğu Bazilika'nın bahçesindeki çınarların gölgesinde kahvaltılarını ederken Niko heyecanını glzleyemiyordu. Yaşlı bilgin ona Mısır uygarlığının aslında Antikçağ'ın atası olduğunu, hatta Mısır'ın da eski ve çok gelişmiş başka bir uygarlığın mirası üzerine oturduğunu söylüyordu. Aristoteles, bir kitabında büyük depremler sonucu sulara gömülerek yok olmuş Atlantis adındaki bir uygarlıktan söz etmişti. Ancak, bunun ayrıntısına şimdi girmeyecekti.
Birazdan Lausos Sarayı'nda görecekleri hakkında, Niko'nun heyecanlı ikrarına karşın, pek bir şey söylemek istemiyordu Kostas. Bina içindeki yontuların görsel etkisini tam olarak sağlayabilmek için gün ışımadan kalkmış, içerdeki eserlerin doğru açılardan ışık alabilmesi amacıyla çeşitli büyüklükteki kandilleri yakarak, yerlerini ayarlamıştı.

-En iyisi bir an önce içeri girelim Niko. Bugün göreceklerinden sonra, yaşamın artık eskisi gibi olmayacak!..

Kitaplıktan çıkarak, yürümeye başladılar. Mese, her zamanki gibi, çok kalabalık ve gürültülüydü. Az sonra sarayın önüne geldiler. Burada iki saray birbirlerine çok yakın olarak inşa edilmişlerdi. Soylu Antiohos'un Sarayı, Hipodrom'a yakın tarafta kalıyordu. Lausos Sarayı ise, Mese'ye paraleldi. Bina, birbirine bitişik iki kısımdan oluşuyordu, içeriye önde kabul salonu olarak kullanılan rotundadan giriliyordu. Burası yatay bir yarım silindir şeklinde inşa edilmiş ana binanın bir kol altında yer alıyordu, içerisi, çatıyı örten kör kubbenin etrafını saran pencerelerden ışık alıyordu. Kubbenin içinde, Meryem'i kucağında bebek İsa'yla betimleyen çok güzel bîr mozaik kompozisyon görülüyordu. Rotundanın batı kısmından on iki basamaklı bir merdivenden çıkılarak, ana binaya giriliyordu.

Bronz kabartmalı giriş kapısının önünde durdular. Niko, Kostas'ın arkasındaydı. Yaşlı adam hiçbir şey söylemeden yana çekilerek, Niko'ya içeri girmesi için eliyle işaret etti. Genç adam. saygılı bir tavırla dostunun önünden yürüyerek saraya girdi. Burası yanm silindir biçiminde, derin ve çok yüksek bir binaydı. Niko içeri adımını attığı ilk anda gördüğü manzara karşısında çarpılmış gibi oldu. "Yüce Tanrım !" diyerek bir çığlık attı. Ardından, adeta refleks bir hareketle diz çökerek, istavroz çıkardı. Sonra, yaptığına kendi de şaşırdı. Çok inançlı bir Hıristiyan sayılmazdı. Ama bu düz burun, ortadan ikiye ayrılmış saçlar, yüzü çevreleyen ince sakal, bakışlardaki o sonsuz derinlik... 15 m yüksekliğinde, tahtında bütün haşmetiyle oturan, son yargı için insanların huzuruna gelmesini bekleyen İsa'ydı karşısındaki.'.. Kandillerin alevi, yüzündeki gizemli ifadeyi, dramatik boyutlara taşıyordu. Yaşadığı ani heyecandan vücudunu ter basmıştı. Ensesindeki bir pınardan fışkıran terler, sırtından boşalıyordu Niko'nun. Yaslı dostunun sesiyle gerçeğe dönünce şevindi.

- Benzerlik çarpıcı değil mi Niko? Feidias'ın Olympia'daki mabet için yaptığı tanrılar tanrısı Zeus bu!.. MÖ 438yılında tamamladığı sanılıyor Feidias'ın bu akıllara durgunluk veren çalışmasını. Aradan geçen 1000 yıla yakın süreye rağmen, ölümsüzlüğün simgesi gibi duruyor karşımızda. Özgün çalışmada yer alan altın pelerini, sol elinde tuttuğu asasını, sağ elindeki Nike'yi ve tabii sayısız zümrüt, elmas, yakut gibi değerli taşlarla bezenmiş som altından tahtını bugün göremiyoruz. Onlar çoktan, değişik istilacıların Atina'yı ziyaretlerinde yağmalanmış ! Yine de, tamamı fildişinden yontulmuş ana gövde çok etkileyici değil mi? Bizanslı Filo'nun. MÖ 215'te yaptığı uzun yolculuklardan sonra kaleme aldığı Dünyanın Yedi Harikası 'nı anlatan kitabında, birinci sırayı alıyordu bu eser.

Şimdi diğer eserlere bakalım...

Zeus'un sağında gördüğün, yaklaşık 9 m boyundaki mermer kadın yontusu. Sisam Adası'nın Hera'sı olarak bilinir. Lisippos'la öğrencisi Bupalos birlikte yontmuşlar bunu. Bildiğin gibi, mitolojide Zeus'un karısı, aynı zamanda nikâh tannçasıdır Hera. Sisam'dan gemilerle büyük zorlukların üstesinden gelinerek, buraya kadar getirilen bu heykelin yalnızca başını dört cift öküz çekerek saraya getirebilmişti.

Niko ilk şok dalgasını atlatmış, şimdi biraz daha rahat dinliyordu yaşlı bilgini.
-Onun tam karşısında, aşağı yukan aynı boyda duran...
Niko kendini tutamadan müdahale etti.
-Efendim, başında savaş başlığı, bir elinde baykuş diğerinde zeytin dalıyla bu Lindos Atena'sı olmalı... Aslen Rodos'ta Atena Tapınağı'nın kült heykeli olarak yapıldı, değil mi? dedi.
Ancak, bu bilgiçliğinden utandı. Kostas devam elti:
-Doğrusu Niko... Atena. Antikcağ'da Apollon'la beraber,adına en çok mabet yapılan tannçaymış. Bu gördüğün olağanüstü eser, yaklaşık 10 m boyunda, ham zümrütten yekpare olarak yontulmuş!.. Sanatçılar Scillis ile Diponeus'muş. Mısır Firavunu Sesostris. bu zümrütü. cağının en zeki ve bilgili hükümdarlarından dostu Lindia (Rodos) Kralı Cleobulus'a armağan etmiş. Bir rivayete göre. bu inanılmaz zümrüt dağını firavuna da, Babil kralı ham olarak hediye etmiş. Neyse, ne olmuşsa olmuş... Ancak, insan bu yeşil denizin içinde adeta kayboluyor değil mi Niko?
-Efendim, gözlerimin gördüğü bu güzelliği aklım kabul etmekte zorlanıyor...

Geri geri yürüyerek, sola döndüler. Karşılarında duran bu kez çıplak bir kadın yontusuydu. Ancak, bir farkla. Daha önce gördükleri kudretli tanrılardı. Simdi önünde durdukları eser ise, normal bir insanın boyutlarına sahipti. Çarpıcı olan da buydu zaten. Niko gördüğüne inanamıyordu. Soluğunu tutmuş, öylece bakakalmıştı. Bu bakış... Bu insanı bedeninden ayıran, bir daha yaratılmış hiçbir şeye bakmama arzusu veren, geçmişle geleceği yok edip. her şeyi anlamsız kılan bu ifade. Hayır, olanaksız. Tanımlanamaz bir şey vardı bunda!..
Güzellik ve aşk tanrıçası Afrodit!.. Knidos Alroditiydi bu gördüğü...

Onun yüzüne bir kez bakan, güzel denen başka hiçbir şeyle avunamazdı. Hiçbir şey onu bu bakışın sonsuzluğa doğru akan ırmaklarında sürüklenmekten alıkoyamazdı. Çıplak vücudunun o öne doğru hafif eğik duruşu, o yaratılmış tüm güzellikleri, insanoğluna sunmak ister gibi yaptığı devinim. O şehvetsiz, saf, duru, günahtan arınmış güzellik. Zaman, başlangıç ve sondan sıyrılıp, onun varlığında cisimlenmisti sanki. Niko, yaşlı dostunun bir şeyler söylediğini hayal meyal fark ediyordu. Belki de uzun süredir konuşuyordu. Ama, o bir şey duymuyor, hissetmiyordu. Bedeni ağırlığını yitirmiş, beyni düşünme yetisinden uzaklaşmıştı. Bir, ara boyutta, hiçbir şekilde tanımlayamayacağı, yalnızca saf güzelliğin duyumsanabildiği, bir zaman aralığına sıkışmış gibi hissediyordu kendini. Gözlerinden akan yaşlar adeta ruhunu yıkıyor, ona maddeden arınmışlık duygusu veriyordu. Neden sonra, başını Kostas'a doğru çevirebildi. O an, yaşlı dostunun da gözlerinin nemli olduğunu fark etti. Kostas konuşmasını sürdürüyordu.

- Sevgili Niko, güzellik duygusu, ifadesi en zor kavramdır. Praksiteles, Knidos'ta, tanrıların Olimpos Dağı'ndan yeryüzüne inen güzelliğini, yonttuğu bu mermerin içinde hapsetti. Yüzlerce yıl insanlar uzak denizlerden yelken açarak, onu bir kez görebilmek için Knidosa geldiler. O, Ege'nin dolunayıyla yıkanmış mermer Monopteros'unda hep aynı ifadeyle baktı insanlara. Ama, bana sorarsan, o şimdiki yerinde mutlu değil. Bu taş binada insana yukardan bakan tanrılarla beraber yaşamaya zorlanmış olması onu mutsuz ediyor. O, İyonya'nın sıcak güneşini, gerçek evi olan Ege'nin sonsuz maviliklerini özlüyor...

Niko uzun zamandan beri sürdürdüğü sessizliğini ilk kez bozarak dostunun konuşmasına katıldı:

- Haklısınız efendim. Dalından kopartılan gonca gülün bir fanus içinde korunmaya çalışılması gibi. Akademimizin kurucusu büyük üstadımız Platon'un çağdaşı, aynı zamanda yakın dostuydu, yontucu Praksiteles. Platon'un idealar dünyasını, insan bedeninin formu, devinimi içinde yansıttı yontularında. Aradan neredeyse bir millenium geçmiş olmasına karşın, İlahî güzelliği hâlâ bu arınmış form içinde hissedebiliyoruz.

Özgün çalışmasında Praksiteles'in, metresi Frinea'yı kullandığı söylenir. Banyo yapmaya hazırlanırken, sol elinde bir havlu tutar. Sağ eliyle kadınlığını hafifçe örtmeye çalışır. Ellerinin bu hareketini bugün göremiyoruz.

Yine özgün çalışmada, Praksiteles eserini olağanüstü bir güzellikte boyamıştı. Bunun için, çağının en ünlü ressamı Atinalı Nikias'ı kullandı. Nikias, Afrodit'i ankostikle boyadı. Pigmentleri, eritilmiş balmumu ve reçineyle karıştırıyor, sonra henüz sıcakken, bir malayla yontunun üzerine uyguluyordu. Aslında, o devrin tüm Grek yontuları da bu yöntemle yapılıyordu. Bugün, maalesef bu güzelliği göremiyoruz. Ah!.. Aziz efendim, bağışlayın beni. Kendimi tutamadım. Densizlik ettim. Bir duygu seli içinde sürükleniyorum.

Kostas ona gülümsedi. Sonra kolundan tutarak, arkasına doğru çevirdi. Karşısında duran yontuyu işaret etti.

-Bu da Eros!.. Afrodit'ln oğlu... Yanında, Kronos'la diğerleri. Tek tek tanıyorsun mutlaka onları. Aynca, unicornlar,kaplanlar ve bir sürü fantastik yaratığın yontularını da galerinin diğer köselerinde görüyorsun. Ancak, benim kurumuş bir ağaç gibi yaşlı gövdem bu yorgunluğa daha fazla dayanamayacak. Belki farkında değilsin, ama buraya geldiğimizden beri beş saatten fazla oldu. Benim kitaplığa dönüp, dinlenmem gerek. Sen dilediğin kadar burada kalabilirsin,
diyerek kapıya yöneldi.

Niko, yorgunluktan hafifçe sendeleyerek yürüyen dostunun koluna girdi. Onunla beraber saraydan çıktılar. Kitaplığa bitişik küçük evlerine geldiklerinde, yaşlı dostunun yatmasına yardım etti. Kendi de bir sandalyeye oturdu. Biraz dinlenip soluklanan Kostas, Niko'yla konuşmaya devam etti.

-Ah Niko! içimde çok kötü bir his var. Sanki büyük bir felaketin eşiğindeyiz! Bu 476 yılı, tarihe en uğursuz yıl olarak geçecek herhalde. 4 eylülde Batı'nın (Roma) imparatoru Romulus Augustulus, kutsal Roma Imparatorluğu'nun tacını barbar kral Odoaker'e teslim etti. Artık Roma yok l Ancak, Antikçağ'm külleri arasından yeniden doğan Foeniks, nasıl Roma uygarlığını kanatları üzerinde daha 1000 yıl dünya üzerinde taşıdıysa, Poli de Roma'nın reenkamasyonu olarak yaşamına devam edecek diye düşünüyorum. Yine de içimi sıkan bir şey var. Sanki büyük bir felaket aniden gelecek, sahip olduğumuz bu bilgi ve güzellikler hazinesini, tarihin gördüğü bu
en görkemli kentle birlikte mahvedecek. Kolektif belleğimiz,Antikçağ'ın mirası yok olacak, insanlık karanlık çağlara girecek!..

Niko, yaşlı bilginin gözlerindeki ışığın titrediğini fark etti. Söyledikleri onu çok etkilemişti. Bir an, şu birkaç gün süresince yaşadıklarını anımsadı. Julianus Kitaplığı... Kentin görkemi... * Lausos *Sarayının *inanılmaz zenginliği.... *Evrenin odak noktasını bulmuştu burada Niko... Bunların yitirilmesi korkunç bir şey olurdu, Ama. ne olabilirdi ki? Dostunun yaşlılık hezeyanlarına vermeliydi bunu. İki adam bir süre daha konuşup yattılar.

Şiddetli bir yanık kokusu ve çığlıklarla uyandı Niko. "...Halkoprateia yanıyooor!.. Yardım edin, ey ahali! Koşun, herkes su taşısın..." diye haykıran bir askeri gördü, sokağa bakan penceresinden. Hemen yatağından fırlayarak, yan odaya geçti. Yaşlı dostunu uyandırdı.

- Kalkın efendim!.. Çarşıda yangın çıkmış... insanlar deli gibi koşturuyor sokaklarda... Kalkın, hemen giyinip, kaçalım!..

Yaşlı adam uyku sersemliğinden, önce bir şey anlamadı. Geçmiş günün yorgunluğu hâlâ üzerindeydi. Niko'nun yüzüne boş boş baktı. Sonra yaşından beklenmeyecek bir hareketle fırladı yatağından. Kapıya doğru koşarken, adeta sayıklar gibi söyleniyordu:
- Kitaplığım... Kitaplarım... Kurtarmalıyım onları!.. Niko yardım et banal.. Ah Tanrım!.. Karabasanım gerçek oldu!..

Dışarıda, yangının ışığı geceyi aydınlatıyordu. Hemen altlarındaki Halkoprateia alev alev yanıyordu, insanlar kovalarla su taşıyor, ancak yangını kontrol edemiyorlardı. Ateş bulutları önce Bazilika'yi sardı. Kısa sürede büyüyerek. Julianus Kitaplığı'na yayıldı. Kostas paniğe kapılmıştı. Yangını kontrol edemeyeceklerini anlayarak, kaçışan insanların önüne attı kendini.

-Yardım edin Romaioi (Romalılar)! Kitaplarınızı kurtarın... Çocuklarınızdan, karılarınızdan, altınlarınızdan önce, onları kurtarın... Yanan evlerinizi yeniden yapabilirsiniz. Ama, kitapları yeniden yazamazsınız!., diye haykırıyordu,
umutsuzca önünde kaçışan kalabalığa.

Niko, onun dışarda emniyette olduğuna inandıktan sonra, yanan kitaplığa dalmıştı. Delicesine bir gayretle kitapları, yanan binanın içinden dışarıya taşıyordu. Ancak, çabaları boşunaydı. Alevler binayı hızla sardı. Niko, tavanın çatırdadığını duydu. Bir kiriş daha fazla dayanamayarak ateşler içinde önüne düştü. O da çıldırmış gibiydi artık.

-Arhimedes'i bırakamam... Ah! Tales. onu da almalıyım.Platon, üstadım... Homeros... Aman Tanrım!., Yılan bağırsağı... Odisseia... İlyada.

Niko, büyük okuma salonunun rafları arasında koşuştururken birinin kolundan şiddetle çektiğini hissetti. Elindeki bütün kitaplar yere düştü.

-Çabuk çık buradan be adam! Canlı canlı yanacaksın!..

diyerek sürüklüyordu bir asker Niko'yu. Dışarı çıktıklarında,birkaç kişinin bilgini zorla sürükleyerek, yangın yerinden uzaklaştırmaya çalıştıklarını gördü. Bir subay, "Götürün bu
bunağı buradan." diye bağırıyordu. Küfürlere, bağlaşmalara,yangının korkunç gürültüsü eşlik ederken. Niko yaşlı dostunun hâlâ "Kitaplarım..." diye inlediğini duyar gibi oldu.

Kucağında kitaplıktan kurtarabildiği birkaç parça kitapla öylece duruyordu Niko. Yangının görüntüsü onu taşlaştırmış gibiydi. Az ilersinde at sırtında bir subay yangını söndürmeye çalışan askerlerine emirler yağdırıyordu. Büyük Saray yönünden, atını dörtnala kaldırmış bir süvari hızla yaklaşarak, subayın önünde durdu:

-Efendim. Akropolis'i, sarayları. Hipodrom'u kurtardık...Ancak, kentin yansı alevler İçinde... Aşağıda Neorion Rıhtımı'ndan. batıda Forum Tauri'nin alt kısımlarına kadar her yer
kül oldu. Tek ümidimiz, yangını batıya doğru körükleyen rüzgann durması.

Subay, "işte son Roma da yanıyor. Tanrı bizi terk etti!.." diye düşündü, ama düşüncesini aslına hissettirmeden yanıt verdi:

-Anlaşıldı. Bazilikayı da, Julianus Kitaplığı'nı da kurtaramadık. Tüm gayretlerimize karşın Lausos Sarayı'nı da kurtaramayacağız anlaşılan. Alevler ana binayı sardı. Askeri topla.Burayı terk edîyoruz.

Niko gerisini duymadı. Lausos Sarayı'na bakıyordu. Alevler rotundayı meşaleye çevirmiş, ana binayı da sarıyordu. Delicesine oraya doğru koşmaya başladı. Yangın yerini terk etmeye hazırlanan askerlerden birkaçı kendini ateşin içine atmak isteyen bu yan çıplak adama engel olmaya çalıştılar. Niko çıldırmış gibiydi.Askerlerin elinden sıyrılarak, kendini yanan binanın içineattı.Ateş bedenini dağladı, ama o yoluna devam etti. Ana salona girdiğinde, alevlerin kuzey yönünden binayı sardığını gördü. Kronos, Eros, Hera eriyor gibiydi. Başını kaldırıp Zeus'a baktı. Taş tanrı, aynı değişmez, yargılayıcı bakışıyla karşılık verdi ona. Niko, zapt edilmez bir öfkeyle haykırdı dev heykele doğru.

- Ah babamız! Oğlun ve kutsal ruh adına!.. Zeus... Jüpiter, veya adın her neyse... Kurtar bizi... Elindeki yıldırımları başka yere savur... Gazabını, biz savunmasız kulların üzerinde deneme... Sen pantokratorsun (kadiri mutlak)!.. Ancak, biz insanlar bunca bilgiye, güzelliğe binlerce senede ulaştık... Kitaplarda sakladık, yontularda cisimlendirdik bilgi hazinemizi... Mükemmel değiliz biz... Bağışla bizi!.. Eserlerimizi koru... Bizleri yeniden başlangıca savurma!.. Karanlık çağları aşmak çok zor oldu.

İçeride ısı, cehennemi bir düzeye ulaşmıştı. Binanın batı yönünden giren alevler, önce Zeus'un başının arkasından parladı. Şimdi, gözlerinden alevler fişkırıyor gibiydi. Ateş ve dumandan boğulmaya başlayan Niko, artık bir hırıltı gibi konuşuyordu.

- Pekâlâ!.. Kus gazabını üzerime, firlat yıldırımlarını!.. Yak beni gözlerinden fışkıran alevlerle, eğer bu seni daha kudretli bir tanrı yapacaksa!..

Son bir gayretle soluna doğru döndü Niko. Knidos Afroditinin bakışları onunkini sardı. O an, o bakışta, daha önce tanımlayamadığı şeyi birden anladı.

Sevgiydi bu...

Tam da bedeninden kopup, sıcak bir rüzgâr gibi yükseldiğini anladığı anda...















.

mhmd
03-07-2007, 09:45
Çok değerli sevgili hocam,

Yine kendinize has, derinlemesine, tarihsel, bilinmezin izinde, bir eser sunduğunuzu sevinerek görüyoruz.
Emekleriniz inanın boşa gitmiyor.
Her satır ve harfi okunası bir çaba sunuyorsunuz.
Hayatımızın çoğunu geçirdiğimiz bu tarihi topraklarda yürürken, bir insan olarak değerleri ve tarihi fark etmemizi sağlıyorsunuz.
Ayaklarımızın bastığı toprağın dili,
Gölgesinde durduğumuz ağacın gözü,
Kulaç attığımız denizin kulağı,
Sert sert kendini belli eden lodosun hissi,
Olup satırlara dökülüyorsunuz.
Kutlarım.

Hatalarımı, cehaletime bağışlayın

04-07-2007, 07:37
Sevgili mhmmd ;

İnsani duyguların ve bilginin dolu dolu olduğu bir sitede sanalda olsa var olmak ve ufacıkta olsa bir katkıda bulunabilmek güzel bir duygu.
Aslında şahsım sizlerden bilgileniyor ve farkediyor.Hepinize teşekkürü bir borç bilirim.

Sevgilerimle değerli kardeşim *:)

04-07-2007, 09:03
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *İLAHİ BİLGELİĞİN ÇÖKÜŞÜ

Gün batımının hemen ardından Megali Ekklesia'da "Büyük Kilise" (Ayasofya. Ortodoks inancının Tanrı'ya atfettiği unvanlardan biri. Rumlar, kentin koruyucusu olarak Meryem Ana'yı kabul ederler Teoloji bilginleri mabede verilen bu isimle,Tanrı'nın dişi yönünün vurgulanmak istendiğini savunurlar.) ayin başladı, imparator İustinianos, o günkü ayini bizzat yönetmek için ısrarlı olmuştu. Öğleden sonra kiliseye geldi. Atrium'daki, suları üç büyük aslan ağzından akan mermer havuzda, ellerini, ayaklarını yıkadı. Yüzünü yıkamadan önce, mermerin üzerine altın karakterlerle işlenmiş yazıyı, belki yüzüncü kez okumasına karşın, gülümsedi.
vu|röv avofinjıaTa ıun jıovccv Syıv... (Yalnız yüzünüzü yıkamayınız, günahlarınızı da yıkayınız) yazıyordu taşın üzerinde. Pek basit bir anlam taşıyor gibi gözüken bu yazının insanı şaşırtan yönüyse, hem sağdan, hem de soldan okunduğunda, aynı şekilde okunabilmesiydi.

İustinianos, atriumun ortasındaki Aurea Pile'den ("Güzel Kapı", imparatorlar, atriumun ortasındaki bu kapıdan kiliseye girerlermiş.) içeri girdi. Patrik Evtihios kendini tören kurallarına uygun olarak mutatorion'daki (İmparatorun kilise içinde (dış ve iç narteksler arasında] ilk karşılanma mahalli.) büyük ipek perdenin önünde karşıladı, imparator, naos'a girmeden önce, bu perdenin önünde değerli taşlarla süslü tacını, mor imparatorluk robunu, üstünde çift başlı kartal işlemeli kırmızı ayakkabılarını orada çıkarttı. Üzerine bol bir keten tunik, ayaklarına da basit sandaletler giydi.
Yine tören gereği (Bu törenler 913-959 yılları arasında hüküm sürmüş Konstantinos VII. Porfirogenetos'un 1000 yıl önce kaleme aldığı, "Merasimler Kitabı"adlı yapıtında tüm ayrıntılarıyla anlatılır.), patrikle el ele tutuşarak, orta kapıdan içeri girdiler.

Her zaman olduğu gibi İustinianos, mabedin ortasında sekiz porfir sütunun taşıdığı kubbeli ambodan ayini yönetecekti, iki yanından merdivenlerle çıkılan ambonun kubbesinin üzerinde bir dünya, onun üzerinde de kırk kiloya yakın som altından bir haç vardı. Geçen yıl uğursuz yer sarsıntıları kutsal kiliseyi sarsmış, özellikle 23 aralık 557'de meydana gelen deprem, doğu kemeriyle kubbede çatlaklara neden olmuştu. Bu yüzden, ambonun çevresinde onarım için iskeleler kurulmuştu. Ayine katılacak olanlar yerlerini almışlardı. Patrikten başka, 10 piskopos, 200 rahip, 200 koro oğlanı, 100 bakire ile bunlara eşlik eden orkestrada harp, mandolin, ziller, davul, tamburin çalan kırmızı ipek kostümlü 100 müzisyen vardı. 6 000 kandilin aydınlattığı mabette görkemli bir ayin için her şey hazır gibi görünüyordu.

26 aralık 537 diye aklından geçirdi. O gün yine bu saatlerde 14 beyaz atın çektiği altın arabasıyla, yanında sevgili imparatoriçesi Teodora, etrafinda tüm saray erkânıyla beraber gelmişler, halkın büyük tezahüratı altında kiliseye girmişlerdi. İçeri girdiklerinde, başını kaldırıp, altın mozaiklerle kaplı görkemli kubbeye baktığında gözyaşlarını tutamamış, ellerini iki yana açarak, "Yüce Tanrı böyle bir eserin inşası için beni görevlendirdi. Ey Süleyman seni geçtim!.." diye haykırmıştı.

Tahta çıkışının beşinci yılına rastlayan 532 yılında patlayan Nika İhtilali'nde kentin neredeyse yarısıyla beraber kutsal Ayasofya Kilisesi de yanmıştı. O uğursuz 15 ocak gecesi Hipodrom'da toplanan asiler tahtını terk etmesini istemiş, kendisi de kaçmayı düşünürken, sevgili imparatoriçesi, eğer kaçarsa belki zengin bir adam olarak yaşamını sürdürebileceğini, ancak asla güç ve kudret sahibi olamayacağını söyleyerek onu durdurmuştu. Onun bu uyarısıyla durumu soğukkanlı bir biçimde yeniden değerlendirmiş, ordularının komutanı Belisarius'a, Hipodrom'un kapılarını kapatmalarını, askerleriyle içerideki asileri kıstırarak, öldürmelerini emretmişti. Belisarius bu planı başarıyla uygulamış, birkaç saat içinde duruma hakim olmuştu. Olaylar sona erdiğinde 35 000 kişinin öldüğü ortaya çıkmış, kent bir yangın yerine dönmüştü.

Birkaç gün sonra başkentinin, üzerinde hâlâ dumanlar tüten, harap olmuş sokaklarında dolaşırken halkın yılgınlığından etkilenmiş, Konstantinopolis'i yeniden ve çok daha görkemli olarak inşa etmeye karar vermişti. En çok da, Ayasofya'yı üçüncü kez ve artık sonsuza dek dünyanın en büyük mabedi olarak kalmak üzere, yeniden inşa etmeyi düşünmüştü.

Bu hayalini olağanüstü bir çalışmayla, kısa sürede gerçekleştirmişti. Mimarları Trallesli (Aydın.) Antemios ve Miletoslu İsidoros, 10 000 işçiyle çalışarak, tam beş yıl on ay dört günde mabedin inşasını tamamlamışlardı. Büyük açılışın yapıldığı 537 yılının o Noel gecesini unutamıyordu. Artık, imparatorluğun kurucusu I. Constantinus'tan bu yana 'Tanrı'nın dünyadaki vekili" sıfatını herkesten çok hak ettiğini düşünmüştü. Yeni Ayasofya, Tanrı'nın ilhamıyla, yaradılıştan bu yana insanoğlunun yaptığı ve sonsuza dek eşi benzeri yapılamayacak bir mabet olarak, onun adını da tüm azizlerle birlikte, ebediyen kutsayacaktı.

Bu düşüncelere dalmış yürürken, ikonostasis'in önüne kadar gelmişlerdi. Som gümüşten 12 sütunun oluşturduğu bu bölmenin arkasına yalnızca kendisi ve patrik girebilirdi. İustinianos, ortadaki kapının üzerindeki altın haçı öperek içeri girdi. Sunağın önünde diz çöktü. Sonra, istavroz çıkararak altın tahtına oturdu. Patrik de eteklerini toplayarak, onun yanındaki abanoz ve fildişinden yapılma kendi tahtına kuruldu. İkisi de bir süre önlerine baktıktan sonra, imparator başını sunağın üzerindeki çarmıha gerilmiş İsa figürüne doğru kaldırarak dua etmeye başladı.

- Yüce Tanrım, Ruhülkudüs adına mabedimi koru... Günahlarımızı bağışla... Onu benim kentime, tacımın ve tahtımın üzerine sen indirdin. Senin ilhamınla, kutsal Roma împaratorluğu'nun tüm zenginliklerini onun harcına, mermerine kattım... Azizlerin kalıntılarını, kubbesinin içine ördürdüm. Neden şimdi beni cezalandırıyorsun? Evet, insanlara çok çektirdim. İnşaat süresince yiyecek ekmek bulamadılar. Açlıktan, öğretmenler okullarda ders veremedi. Zenginler, yoksul oldu.Vergi memurlarım herkesin elindeki altını, gümüşü topladı.Evlerin saçaklarındaki, su sisteminin borularındaki kurşunları bile toplattım, tuğlaların harcına katmak için...
Ama biliyorsun ki, her şeyi senin dünyadaki krallığının mabedini kurmak için yaptım!.. Neden şimdi bu görkemli eseri yıkarak, beni cezalandırmak istiyorsun? Yalvarırım bu depremleri durdur!..

İmparatorun bu yakarışlarına Tanrı'nın yanıtı kilisenin altından büyük bir sarsıntıyla geldi! Mermer zemin, ayağının altından kayar gibi sarsılmaya başladı. Sunağın üzerindeki som altından çarmıha gerili İsa figürü, acı çeken yüzüyle, üzerine doğru, ileri geri sallanmaya başladı, İustinianos, tahtından inmiş, dizüstü çöktüğü yerden kıpırdayamıyordu. Ağlamaya başladı. Tüm yakarışları boşunaydı. Tanrı'nın oğlu onu orada taşlaştırmıştı!.. Birazdan mabedi üzerine çökecek, onu yapımında her gün neredeyse tek tek kutsadığı taşlarının altına gömecekti... Sonsuza dek lanetlenmişti artik.. Yanında bir ses duydu. Patrik Evtihios koluna girmiş, onu ayağa kaldırmaya çalışıyordu.

-Yüce basileus (imparator.), kalkın çıkalım buradan... Bu defaki ciddî... Aman Allah'ım!..

Üstlerinden, ikisinin de kanını damarlarında donduran bir çatırdama duyuldu. Yukarıdan toz ve mozaik parçaları üzerlerine dökülüyordu. Patrik can havliyle haykırdı:

-Aman Tanrım! Yarım kubbe çatladı... Kaçalım.... "Kirye Eleison..." (Bağışla bizi Tanrım!)

İustinianos kendini toparlayarak, ikonostasisin kapısına doğru hamle yaptı. Büyük, gümüş sütunlar ileri geri sallanıyor, yerin diplerinden korkunç bir homurtu yükseliyordu. Sallana yalpalaya, büyük bir güçlükle kapıdan çıkabildiler. Kilisede ayine katılan ahali panik içinde çıkışa doğru kaçıyordu. Yanan altı bin kandil, kapılardan içeri esen garip bir rüzgârla her yöne sallanıyor, sönen kandillerin sıcak yağı kaçmaya çalışanların üzerine akıyordu.

Üst kattaki gynaeceumda (Ayasofya'nın üst katında, yalnızca kadınlara ayrılmış bölüm.) panik daha da büyüktü. Galerileri aşağıya bağlayan dar geçidin önüne yığılanlar, arkadan gelenlerin baskısıyla sıkışmışlardı. Çığlıklar, feryatlar, yakarışlar, sallanarak çatırdayan mabedin korkunç gürültüsüne kanşıyordu!.. Kuzeybatı eksendranın ( Ayasofya'da Bizans devrinde, apsisin yanında yer alan, sıraların üzerinde kilise korosunun İncil'den ilahiler okuduğu bölüm.)üzerindeki parmaklıklardan biri, üzerine yaslanan kadınların ağırlığına dayanamayarak kırıldı. Kulakları yırtan çığlıklarla bir grup kadın aşağıya düştü.

Kilisenin içinde panik bu boyutlarda yaşanırken, imparator, ambonun üzerine çıkmış, halka sakin olmalarını, Tanrı'nın kendilerini esirgeyeceğini haykırıyordu. Ancak, iş işten geçmiş, korkunun çıldırttığı insanlar kapılara doğru birbirlerini ezerek kaçmaya çalışıyorlardı!..

İustinianos, artık her şeyin boşuna olduğunu anlamış, ümitsizliğinin körelttiği beyniyle, nasıl yaptıysa, ambonun üzerini örten küçük kubbenin üzerine tırmanmıştı. Onun üzerinde dikili altın haça sarılmış, gözlerini kilisenin kubbesine dikmiş, kaskatı bakıyordu, oradan kendisine bakan İsa'ya!.. Kubbenin ortasından bir kordonla sarkan Ruhülkudüs temsilcisi "Gümüş Güvercin", başının üzerinde dönüyordu. Taşlaşmış gibiydi. Gözlerinden yaşlar, sel gibi akarken, yalnızca kendisinin duyduğu bir sesle, "Acı bana Tanrım! Hep hizmetinde kaldım. Bağışla beni!.." diye sürekli aynı sözleri yineliyordu.

Dipten gelen yeni bir sarsıntı dengesini bozdu. Korku ve heyecandan sırılsıklam olmuş elleri altın haçın üzerinden kaydı. Külçe gibi mermer zemine düştü. O anda nereden çıktıkları belli olmayan iki Vareg (imparatorun muhafız alayında bulunan, kuzey ülkelerinden seçilmiş askerler.), aceleyle yerde sürüyerek, çıkışa taşıdı imparatorlarını. Daha, büyük kapının altına gelmeden, beşik gibi sallanan Büyük Kilise'de son bir sarsıntıyla kubbenin yarısı, ambonun üzerine çöktü. Aşağı yukarı aynı anda çöken doğu kemeriyle yarım kubbesi de, ciboriumu ( Sunağın üstünü örten gümüş saçak.)ve İsa'nın on iki havarisiyle son yemeğini yediği kutsal masayı da enkazın altına gömdü. Toz duman içinde bir şey görülmez oldu. Sonra birden tüm devinim durdu. Kıyamet sonrası sessizlik, sonsuza uzanan bir boşlukla mabedi sardı!..

Genç adam güneşten kamaşan gözlerini perdelemek için sağ elini siper etti. Günlerdir aynı şeyi yapıyor, orada yıkık kubbenin altında saatlerce oturuyor, dolaşıyor, düşünüyordu.İmparator, 7 mayıs 558'deki büyük depremin hemen ertesi günü kendisini saraya çağırtmıştı. Derhal işe koyulmalıydı. İustinianos'un çok vakti kalmamıştı. Mabedi inşa eden mimarlar ölmüştü. Şimdi bu kutsal görevi ancak, eğitimini amcasının yanında almış genç İsidoros başarabilirdi. İmparatorluğun tüm kaynakları emrindeydi. Sarayın hazinesi... insan gücü... malzeme... Tanrı, imparatorun yakarışlarını dinlemiş, Büyük Kilise'nin yalnızca bir kısmını yıkarak, ona mükemmeli bulması için son bir şans tanımıştı!.. Genç İsidoros, amcasından kalıtsal olarak devraldığı mimarî dehasını bütünüyle bu İlahî projeye yönlendirmeliydi, İustinianos, ölmeden önce orada son bir ayini yönetebilmeli, Tanrı'nın kendisiyle barışmasını sağlamalıydı!..

Genç mimar uzun günler, uykusuz geçen geceler sonunda kararını verdi. Kubbenin depremlere dayanamamasının nedeni aşırı yayvan, adeta eliptik bir biçimde yapılmış olmasıydı. Ayrıca, açılışın bir an önce yapılabilmesi için çok acele edilmiş, harç henüz yaşken iskeleler sökülmüş, bu da kubbe üzerindeki dış basınca dayanıklılığı azaltan bir faktör olmuştu. Yaptığı hesaplar sonunda kubbenin yapıya sağlam asılabilmesi için onu altı buçuk metre yükselterek, yeniden inşa edecekti. Ancak bu şekilde basıncı azaltabilir, şiddetli yer sarsıntısı gibi ani şoklara karşı direnci artırabilirdi. Ayrıca, kubbeyi destekleyen iskeleler, harcın iyice kurumasını sağlamak amacıyla, bir yıl sökülmeyecekti. İmparator, sürenin uzunluğuna olan itirazından sonunda vazgeçti. Daha fazla vakit yitirmeden, işe derhal başlansındı...

İsidoros, kubbenin enkazının bir kısmını özel bir depoda saklatmıştı. Kubbenin onarımı için gerekli hafif tuğlaları Rodos'taki üreticilere ısmarlayacaktı. Bu kez malzemeyi iyice kontrol etmek, ağırlık faktörünü asgariye indirmek istiyordu. Çöküntünün enkazı arasından kırılmamış tuğlaları toplatmıştı. Bunları incelerken bazı tuğlaların üzerine kazınmış yazılar ilgisini çekti. Önce bunları inşaat sırasında imparatorun emriyle her on iki sırada bir üzerlerine 'Tanrı'nın rızasıyla var oldu. Yine o koruyacak..." yazılı olan özel tuğlalar sandı. Ancak, yakından baktığında bunların değişik bir şeyler olduğunu hayretle fark ederek, ürperdi. Vücudunu ter bastı. Büyük bir
gayretle onları düzene soktu. Bütün gün aralıksız çalışmış, geceyarısını geçtiğinde hepsini sıraya dizebilmişti. İlk satırları okuduğunda ağlamaya başladı. Amcası İsidoros, özgün mabedin kubbesini tamamlarken bu tuğlaları, yüzleri harcın içinde kalacak biçimde yerleştirmişti. Böylece, sonsuza dek baki kalacak mabedinin kubbesine kendi imzasını, duygularını, ruhunu nakşetmişti!.. Genç adam sıraya dizdiği tuğlaların üzerinde kalan toz zerreciklerini üfleyerek okumaya başladı.

"İyonya'yım ben... Ruhum, yaradılıştan bu yana İyonya'da gezindi... "Bir"e hizmet ederim. Kainat'ın ışığıdır yolumu aydınlatan. Bazen maviyim; bazen beyaz... Aslında, hem maviyim; hem beyaz.... İyonya'yım ben. Ege'yim... "Bir"in beyaz ışığı, sonsuzluğun mavisidir, ruhumun rengi...." "Bir"in Oğulları'nın (Atlantis'te Kristal Tapınağ'ın rahipleri olduğuna inanılan bir yönetici grubu.)" Kristal Tapınağı'ndan geldim... Atlantis'tim, İyonya oldum... Ruhum bedenlendi: Piteos oldu (Halikarnas'taki (Bodrum) "MAUSOLEİON" adlı anıt mezarı yapan Karialı mimar.) . Işık, elimde çekiç, keski oldu. Karia, Mausolos'un terk ettiği bedenine ev oldu.
"Bir"in oğullarıyla biz... Praksiteles (Knidos Afroditinin Antikçağ'ın en güzel yontusu olduğuna inanılır. Bugünkü Datça'nın batı ucunda yer alan Knidos kentindeki Afrodit Tapınağı'nın kült heykeli olarak, Yunanlı Praksiteles tarafından yapılmıştır.) Knidos'ta, güzelliğin cennetten kovulmadan önceki ruhunu Afrodit'inde dondurdu.
Feidias (Antikçağ'ın Atina'sında, Olympia'daki Dünyanın Yedi Harikası'ndan biri olarak anılan Zeus Tapınağı'nı ve heykelini yapan sanatçı.) , gökler tanrısı Zeus'u fildişinden yonttu... Mermer tahta oturttu... Altınla giydirdi.
Hares (Yedi harikadan Rodos Heykelini yapan sanatçı.) oldum. Colossus'u Rodos'a diktim... Maden, mermerle karıştı... Işık simgeydi... Simge Helios * (Helios, Yunan mitolojisinde Güneş (Işık) Tanrısı.)oldu... Ege'nin ışığı geceleri sönünce, Helios yol gösterdi uzakları kat eden denizcilere.
Hersifron'dum (Artemis Tapınağı'nın mimarı.) ben... Tekâmül etmek için hep yeniden doğan ruhların, yeryüzü yaşamlarındaki bereket ve bolluğu "Bir"in sevgisinde cisimlendirmek için Efes'e Artemis Tapınağı'nı yaptım.
Ben Lisippos'um (Antikçağ'ın belki de en büyük yontucusu. Yaşamı boyunca 1500'den fazla, olağanüstü güzellikte eser yaratmış bir sanatçı.).... Taşa hayat verdim... Hercules'in ruhunu taşın içine hapsedip, sakladım... quadrigaeyle (Dört atın çektiği tören veya savaş arabası.) onu mahşere kadar çekecek soylu atları ben yarattım.

Ve ben; Miletoslu İsidoros'um... Trallesli Antemios'la birlikte İyonya'nın sönmeyen ışıklarıyız biz... Altı yıldan kısa sürede, "Bir"in buyruğuyla gökleri dünyaya indirdik... "İlahî Bilgeliğin" mabedini diktik... Yaradılıştan bu yana insanoğlu daha büyük bir mabet görmedi... Buradan kıyamete kadar da "Bir" adına daha görkemli bir mabet dikilemeyecek!..

İyonya'nın kolektif ruhunu taşıdım onun içine... Artemis'in. Pallas Atena'nın. Heliopolis'in sütunlarına (Ayasofya'nın içinde, üst kattaki galerileri taşıyan sütunların, Antikçağ'ın görkemli tapınaklarından getirildiği söylenir Ancak, bu savı destekleyen fazla bir kanıt yoktur.) taşıttım mabedimi, Tanrı'nın meleğince altın zincirlerle indirilen gök kubbeyi...

Kırkıncı kilit taşının kubbeye oturtulmasıyla misyonumu tamamladığım bu 19 Nisan 537 günü, gerçek duygularımı bu tuğlaların içine nakşettim... Yakında ölüm. ruhumu bir süre dinlendirmek için yine bedenimden ayırarak, ilahî harmoninin dalgalarına taşıyacak... Ama, ben hiç bitmeyeceğim... Tekâmülümü tamamlayıp, "Bir"le bütünleşene kadar..."

İçindeki yağın son damlalarını tüketen kandilin pır pır eden alevine baktı genç mimar. Gözlerinden boşalan duygu seli, üzerinde amcasının yazıları olan tozlu tuğlaları ıslatmıştı. Kandil alevinin duru beyazlığından gözlerini ayırmadan, okuduğu son sözcükleri tekrarladı.

"Bir"le bütünleşene kadar...

05-07-2007, 07:34
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * ASPASMOS *(SON BUSE)


Yağmur yağıyor. Milyarlarca incecik su çubukları gibi dökülüyorlar gökten. Ta Kosmidion'un (Eyüp.) yeşilliklerinin içindeki manastırın terasından bakıyorum Hrisokeras'a (Altın Boynuz (Haliç).). Uzaklarda, Pantokrator'un (Zeyrek Camii.) kubbeleri gri pusların üzerinde yüzüyor. Orada görmüştüm seni ilk kez. Çok gençtim o zamanlar ben de, senin gibi. Rahip olmayı hiç istememiştim. Asker olmak, orduyla sefere çıkmak, şan, şöhret, para kazanmak istiyordum. Savaş alanlarının tozunu, dumanını solumak, kılıcımın ucundan barbar kanının aktığını görmek, atımın terkisinde yağma ettiğimiz kentlerden hisseme düşen ganimetle tekrar Poli'ye dönmek süslüyordu gençlik ufkumu, imparatorun quadrigae’sinin ardından, halkın sevgi gösterileri arasında. Hriseia Pile'den (Altın Kapı.) geçerek, önce Aya Yani Studion'da (Yedikule'deki İmrahor Camii'nin Bizans dönemindeki eski adı. Günümüzde, İstanbul'daki en eski yapı olarak bilinir. (Yapımı, MS 464]. Bir Romalı senatör olan Studios'un Vaftizci Yahya adına yaptırttığı bu manastır ve kilise, tüm Bizans dönemi boyunca en önemli dinsel kuruluşlardan biri olma özelliğini sürdürmüştür.) kutsanmak daha sonra savaşta tutsak ettiğimiz barbarları zincirlerinden sürüyerek. Mese'yi boylu boyunca kat etmek ve en sonunda onları Hipodrom'da spinanın etrafında dolaştırarak teşhir etmeyi hayal ediyordum.

Ama olmadı. Babam beni zorla rahip yaptı. Pantokrator Manastırındaki soğuk,taş hücremde geceleri hep ağladım.Duvarların ötesinde tüm bir yaşam vardı. Uzak ülkeler, güzel Kadınlar rüzgâr gibi koşan, boz yeleli doru kısraklar, cennetin çeşmelerinden akan şarap vardı.

Bir kez kaçmaya teşebbüs ettim. Yakalandım. Papazlar, çıplak bedenime elli değnek vurdu. Etlerim lime lime oldu. Daha sonra günler, aylar boyu rahip bana aslolanın acı çekmek olduğunu, İsa'nın bizler için acı çekerek öldüğünü, yaşamımı acıya ve ona adamam gerektiğini yineledi, durdu.

Kadınlar, şeytanın insanları günaha davet eden aracılarıydılar. Onlara dikkat etmem gerekirdi. Onların sundukları meyvalardan yiyenler, ebediyen cennetten kovulurdu. Sonsuza dek cehennemin ateş ırmaklarında yanarlar, irin içerler, pislik yerlerdi. Evet, kutsal anamız da bir kadındı ama, o bakire kaldı. Babamız, oğlunu onun içine ilahi bir şekilde tohumladı. Kutsal Üçgen'in içinde anamız yoktu. Ama o, Teotokos (Tanrı'nın anası) olarak, kıyamet gününde ruhumuzu cennet yoluna sokabilmek için oğluna ricacı olacaktı. Bu yüzden, ona hep yakarmamız gerekirdi. Aynca. pek tabiî ki homoiousion, oğulun babayla aynı özden mi, yoksa homoiousion, yani farklı özlerden mi geldiğini ayırt etmemiz gerekirdi. Cehennemin ateşleri, Arius (IV. yy da İsa ve Meryem'in. Tanrı'yla, Tanrı'nın anası değil, Yaradan'ın insanlara yol göstermek için görevlendirdiği sevgili kulları olduğunu iddia ederek büyük tartışmalara neden olmuş bir din adamı.) gibi kâfirlerin yorumlarına kananları sarmak için bekliyordu.

Başrahip sürekli, görevlerimi eksiksiz yaparsam, ruhumun aydınlanacağını söylüyordu ama, bildiğim tek şey dünyamın umutsuzca karardığıydı. Babam, annemin meyvasından yemişti! Bu yüzden, cehennem onun bir sonraki mekânı olacaktı!.. Ancak, bu eylemin ürünü olan benim ruhumun kurtarılması gerekiyordu!.. Ben. kilisenin taş duvarları ardında sürekli Tanrı'ya yakararak, bu akıbetten kurtulacaktım!.. Yaşama sevincimin yok olduğu o dönemde seni gördüm.

Dünyalar güzeli Aspasya...

Basilissa'yla (İmparatoriçe.) beraber kiliseye gelmiştin o gün. Nedimesiydin onun. Sarı saçların omuzlarının üzerine dökülmüş, vücudunu beyaz saten bir elbise sarmıştı. Gözlerindeki ışığı İlk kez gördüğümde, bir başka dünyanın mavi güneşine bakarken bedenimden koptuğumu sandım. Masmaviydi gözlerin. Sonsuzluğun derin mavisini taşımıştın, karanlıkta ışığı arayan ruhumun içine.

Başrahip, günahlarınızı çıkarttıktan sonra, sizleri II. İoannes'in, Komnenos ailesine anıt mezar olarak yaptırdığı Orta Şapeli ve Hereon'u (Zeyrek Camii'nin orta bölümü. ) gezdirmek üzere beni görevlendirmişti. Her yanım alev alev yanıyordu. O beyaz, ipeksi teninin kokusu, hareketlerindeki harmoni. Kutsal anamız. Bakire Aspasya. Cehennemin dehşeti!.. Yaşam... Vaat edilen cennet... Ölüm... İlahî birlik... Her şey, varlığımı o ana değin saran her şey, sende bütünleşmişti. Benliğimin içinde kaybolduğu karanlık dehlizlerin ucunda parlayan ışıktın sen. Kurtarmaya gelmiştin beni!..

Gittin sonra. Göremedim seni uzun süre. Geceleri, hayalin içime giriyor, vücudumda patlamalar oluyordu. Rahip olmadan uyguladıkları kastrasyon (Hadım etme.) başarılı olmamıştı anlaşılan. Çamaşırlarımızı yıkayan Rahibe Anna, bana garip garip bakmaya başlamıştı. Bense düşünemiyor, gördüğümü anlamıyor, hiçbir şey yiyemiyordum. Durumum, başrahibin dikkatini çekti. Bana ne olduğunu sorduğunda, ona gökten düşen bir çift mavi ışık huzmesi gördüğümü, bu olayın beni derinden sarstığını, bu yüzden sürekli oruç tuttuğumu söyledim!.. Hiç beklemediğim bir şey oldu. Başrahip ağlamaya başladı. Ellerini yüzüme dokundurdu. Hıçkırarak: "Niko, sen bir azizsin. Tanrı'nın nuru senin üzerine vurdu!" dedi.

O günden sonra, sürekli bana yaklaştı. Uzun uzun konuşmaya başladık. Bana gerçekten de çok saygı göstermeye başladı. Sonraları, bir gün Kosmidion sırtlanndaki ormana gittik. Oradan değişik otlar, garip bitkiler topladık. Başrahip. bana bunların acayip gelen isimlerini söylüyordu. Gitmeden, Aya Domianus ve Koşma Manastırı'na (Bugünkü Eyüp Sultan Camii'nin mahallinde olduğu söylenen manastır.) uğradık. Başrahip. bana kiliseye adını vermiş azizlerin şifacı azizler olduğunu, buranın, dertlerinden kurtulmak isteyen insanlar için kutsal bir yer olduğunu, devletin ileri gelenlerini, hatta kraliyet ailesinin bile sık sık geldiklerini söyledi. Kendisi bir süre benden uzakta meslektaşlarıyla konuştu. Bu konuşma sırasında, diğer rahiplerin sık sık hayretle bana baktıklarını ve istavroz çıkardıklarını gördüm.

Ah! Aspasya... Kalbimin efendisi... Ruhumun ışığı... Baktığım her şey senin hayalinin ardından görünüyor. Saraylısın sen. Ulaşamıyorum sana. Ah! Bir kez daha görebilsem seni... içimdeki titreşimler yeniden coşsa, taşsa, sürüklese beni gözlerinin derinliklerinde...

Pantokrator'da başrahip, kendi odasının yanındaki bir odayı, şifalı otlardan hazırladığı ilaçların yapıldığı küçük bir imalathane haline getirmişti. Keras'a bakan bu oda, bol ışık alan aydınlık, ferah bir yerdi. Artık ben de burada kalıyordum. Blahernai Sarayı'nın (Tekfur Sarayı.)ve Ayasofya'nın kitaplıklarından şifalı otlar ve tababet konusunda çok değerli birçok kitabı buraya getirttim. Onları yutarcasına okudum. Kendi reçetelerimi geliştirdim. Kosmidion, Hebdomon ve Hieron'un (Eyüp, Surlar Bölgesi, Anadolukavağı.) çok zengin bitki örtüsünden binlerce numune toplayarak, çeşitli deneyler yaptım. Dioskurides'in (Diaskurides Pedanios: Anavarzalı farmakolog.)"İlaç Bilgisi Üzerine" (Peri Hyles İatrikes) adlı kitabı başlıca rehberim oldu. Yaraları haricen iyileştiren merhemlerden başka, iç organların hastalıklarına karşı da suyla ağızdan alınabilen konstantre drajeler geliştirdim.

Ünüm bütün imparatorluğa yayıldı. Birçok eyaletten din adamlarıyla hekimler gelip bilgimden yararlandılar. Beni bir aziz olarak görüyorlar, eteğime yüz sürüyorlardı. Geceleri, araştırmalarımı kaydettiğim kitabımı, basileusun armağan ettiği altın divitimle yazıyordum.

İç dünyamı ve sana olan sonsuz aşkımı yazdığım bu küçük defteri ise kimse bulamayacak. Yaşamlarımız birleşene değin...

Sonunda, basileusun tavsiyesiyle patrik beni Aya Domianus ve Kosma'ya başrahip olarak atadı. İmparator, orada büyük bir kitaplık kurmama, ayrıca deneylerimi sürdürebileceğim, yeni ilaçlar geliştirebileceğim, tam teşekküllü bir laboratuar oluşturmama büyük maddî bağışlarla yardımcı oldu.

Sık sık beni ziyaret ederek, değerli hediyeler getirdi. Benimle çok sıkı dost oldu. Her seferinde ondan bir dileğim olup olmadığını sordu.

Sonunda, ona içimde sonsuza dek saklayacağımı sandığım sırrımı açıklamaya karar verdim. Seni ne denli sevdiğimi ve bizi birleştirmesi için yardımcı olursa yasam boyu minnettar olacağımı ima ettim. Çok şaşırdı... Katıla katıla gülmeye başladı... Çok şakacıymışım! Bu yönümü hiç bilmezmiş! Onun inancını tartmak için bunu söylemişim. Ben, azizlik mertebesine ulaşmış, ilahî nurun değdiği kutsal bir şahsiyetmişim. Kadın vücudunun sunacağı günahları baştan reddetmişim... Ve daha bir sürü buna benzer sözle kalbimi, mermer zemin üzerine düşmüş kristal bir kadeh gibi, onarılmaz biçimde kırdı.

Birkaç gün sonra ruhumu yine sınırsız bir sevinç kapladı. Basilissa’yla birlikte beni tebrik ziyaretine gelmiştiniz. Heyecanla size doğru yaklaşırken, Basilissa’nın sana gizlice bir şeyler fısıldayarak kıkırdadığını duydum. Sen de, yüzünü peçenle örterek ona katıldın. Yüreğim burkuldu. Demek basileus duygularımı size anlatmıştı! Siz de benimle alay ediyordunuz...

Aramızda geçen tipik nezaket cümlelerinden sonra, basillissa bana mutlu bir haber vermek istediğini söyledi. Muhafız alayının komutanı Miltiades Sostenidis'le evlenmenize karar verilmişti!..

Aspasya'm benim...

Kırılgan varlığımı içine gizlediğim cam fanus bu haberin ağırlığıyla bin parçaya bölündü. Korunaksız kaldım. Gözlerime hücum eden yaşları engellemek için insanüstü bir gayret gösterdim. Bakışlarım seninkilere kilitlendi. O an, ilk kez senin de benim içime bakabildiğini anladım. Ancak, bu bakışlarda sevgi yoktu. Çeliğin mavisi gibi sert ve soğuk bakıyordun. Tanrı'ya sizleri mutlu kılması için dua edeceğimi söyledim. Siz gittikten sonra ilaç mahzenine indim. Sokrates'i öldüren baldıran zehirinden çok daha güçlü bir formül hazırladım. Cehennemden korkmaya artık gerek yoktu. Yeryüzünde, o gün yaşadığım acıdan daha büyüğünü yaşatamazdı bana şeytan!.. Hazırladığım iksiri dudaklarıma götürürken seni düşünüyordum.

Sevgilim benim

Hayır, ayrılamazdım senden. Oturdum, sabaha kadar saatlerce çalıştım. Yeni, tadı çok yumuşak, yavaş etkili bir zehir türü geliştirdim. Bir ay boyunca her gün, bundan zangoç Toma'ya bir kap içirdim. Sonuç istediğimden de iyiydi. Toma, hiçbir şey fark etmeden yavaş yavaş eridi ve 30 gün sonra, acı çekmeden öldü.

Bu arada. Yüzbaşı Miltiades, Trakya'da basileus’un Kumanlara karşı çıktığı bir seferde bacağından yaralanmıştı. Dönüşünde bana getirdiler. Şifalı otlardan hazırladığım merhemlerle her gün pansuman yaptım. Bir hafta sonra yarası iyileşmişti, iyileştikten sonra, ona genç rahiplere verilmek üzere hazırladığım, erkeklik hislerini körelten iksirden içirdim. Yüzbaşı, Galata meyhanelerinde içip kadınlarla âlem yapmasını seven bir insandı. Bir süre sonra gene bana geldi. Çok üzgündü.
"Aziz efendim! Büyük bir sırrım var, bana ancak siz yardım edebilirsiniz" dedi. Onu dinledim. Merak etmemesini, yardımcı olacağımı söyledim. Sırrı da ikimizin arasında kalacak, hiç bilen olmayacaktı. Onun için iki ayrı iksir hazırladım. Biri erkekliğini eskisinden güçlü yapacak, diğeri ise acı vermeden yavaş yavaş öldürecekti. Yalnız, ilaçlarımı kullandığını, boşboğazlık edip, kimseye söylememeliydi. Bir hafta sonra yine geldi. Bu kez çok neşeliydi, önümde diz çökerek eteğimi öptü. Çok güçlendiğini, ona hiçbir kadının dayanamadığını söyledi. Evlilik hazırlıklarına başlamışlarmış. Evlenmeden önce, bir gün onları da kutsamalıymışım!..

Birkaç hafta sonra, sarayın avlusunda Vareglerine eğitim yaptırırken aniden yere düştüğünü ve hemen öldüğünü duydum. Aspasya'mla evlenmelerine daha bir hafta varmış...

Aradan uzun bir süre geçti. Kendimi tamamen araştırmalarıma adamıştım. Sürekli yeni bitkiler buluyor, bunları kaynatıp özlerinden değişik ilaç karışımları hazırlıyordum. Aldığım notları akşam temize çekiyor, "Bitkilerin Gizemli Dünyası" adını verdiğim kitabımı yazmaya devam ediyordum.

Bir gün, yardımcım koşarak yanıma geldi. Kraliyet arabasının kapıda olduğunu, Basilissa’yla nedimesinin buraya doğru geldiklerini söyledi.
İşte yine gördüm seni... Ruhumun ışığı... Aşkım benim...
Çok zayıf ve solgundun. Ayakla güçlükle durabiliyordun.

Hemen bir koltuğa oturttum seni. Basilissa, beni bir kenara çekti. Yüzbaşı Miltiades'in ölümünden sonra çok sarsıldığını, yemeden içmeden kesildiğini söyledi. Sana şifa verecek tek insan bendim!.. Basilissa seni çok seviyordu. Tek yoldaşıydın. Ne olur! Seni sağlığına kavuşturmalıydım. Ona endişe etmemesini, birkaç gün zarfında nedimesi için bir hayat iksiri hazırlayacağımı söyledim. Ayrılırken, bakışlarımız yine buluştu. Bu kez, gözlerinde senin de hayatlarımızın bir yerde umutsuzcasına birleşeceğini anladığını gördüm.

İki gün boyunca senin için değişik bir iksir hazırladım. Zehirin acı tadını, sevdiğini bildiğim narenciye ve nar usareleriyle tatlandırdım. Ayrıca, bedenine enerji, ruhuna canlılık verecek ikinci bir şurup hazırladım. Şurubu sabah kahvaltıdan sonra içecek, gününü neşeli ve hareketli geçirecektin, iksiri ise, gece yatmadan Önce, bir su bardağı dolusu alacaktın....

Yaklaşık on gün sonra saraydan kırmızı mühürlü bir mektup geldi. Basilissa, senin mucizevî bir iyileşme gösterdiğini, iştahının açıldığını, neşenin yerine geldiğini bildiriyordu. Bana olan şükranlarınızı ayrıca, bizzat ziyaret ederek bildirecektiniz!..

Aspasya'm benim... Yakında öleceksin... Ölümünde birleşecek ruhlarımız...

Sonunda beni ziyarete geldiniz. Bu kez peçeni takmamıştın. Gülümsüyordun bana. Şükran duyduğunu söyledin. Diz çökerek eteğimi öptün. O an, ben de elimi başına koydum. Sarı saçlarının temasını ilk kez hissettim. Başını kaldırıp bana baktın. Bu kez, yanağına dokundum. Elinden tutarak ayağa kaldırdım. Tanrım... Sana dokunmak, içimden yıldırım geçmiş gibi bir his yarattı. Heyecanımı hissettirmemek için çok çabaladım. Zoraki olarak gülümserken, istavroz çıkararak kutsadım seni.

Bakire Aspasya'm... Evrenim benim...

Giderken arkandan baktım. Bundan sonraki karşılaşmamızda, artık asla ayrılmayacağız.
Hiç acı çekmedin. Yüzbaşı gibi yavaş yavaş da erimedin. Biraz nefes darlığın oldu. Son zamanlarda, iksirini içip yattıktan sonra bir süre kalp çarpıntıların arttı. Ama, bunlar günlük yaşantındaki neşeni bozmadı. Bir gün, Aya Mamas Sarayı'nın (Ayvansaray ile Eyüp arasındaki bölgede kalan eski kraliyet saraylarından biri.) bahçesinde basilissa’yla çiçek toplarken, aniden kalbin durdu. Kucağında, topladığın gonca güllerle bir yaprak gibi düşüverdin çiçeklerin arasına.

Haberi bana getirdiklerinde, yüzümdeki üzüntü maskesinin arkasında içim sevinçle dolmuştu. Hemen basilissa’yı teselliye gittim. Protesis (Ortodoks Kilisesi'nde ölünün Tanrı'ya sunuluş töreni.) töreninin kilisemde yapılması için ısrar ettim. Kabul etti. Ayrıca, benim bu hareketime minnet duyduğunu belirtti.

Kilisemde protesis yatağını (Tören sırasında ölünün üzerine yatırıldığı katafalk.) hazırlattım. O gece, yardımcıma, karşı kıyıdaki silahhaneden Rum ateşinin yapılmasında kullanılan, çabuk parlayan ve uzun süre yanabilen yağdan bir fıçı getirttim. Daha önce hazırladığım, kilisenin içinde dolanan ve ilaç mahzenine kadar inen olukların içine bu yağdan doldurdum. Fırçayla, perdelerin ve bir kısım ahşap mobilyanın üzerine de sürdüm. Bu işleri yaparken epey yoruldum. Odama çekilerek yattım. Hemen uyudum.

Sabah, yardımcım beni uyandırarak "Aziz efendim! Cenaze korteji yola çıkmış" dedi. Gittim, banyo aldım, iyice temizlenip, vücuduma, sakalıma hoş kokulu yağlar sürdüm. En iyi tören elbisemi giydim. Biliyorum ki seni de aynı şekilde hazırlıyorlar.

Gelinim geliyor.

Cenazeyi kapıda karşıladım. Protesis yatağına yatırılmana yardımcı oldum. Onu oldukça geniş hazırlamıştım. Etrafını bin türlü çiçekle donattım. Yardımcım, katafalkı çevreleyen mumları bir bir yaktı.

“Sevgilim benim...
Tören başlıyor.”

“Sağlıkta ve hastalıkta, her zaman ve her yerde, seni sevecek ve koruyacağım. Evet. Kabul ediyorum.”

Protesis töreninin geleneksel ilahisini okudum.
YAŞAMIN HANGİ TADI KALDI Kİ. ACIDAN PAY ALMAMIŞ OLSUN...
Yardımcımın elinden Deisis Bandı'nı (Törende, ölünün alnına konan, İsa'nın kutsadığına inanılan bant.) alıp alnına koydum, işte nihayet sıra Aspasmos (Cenaze töreninin bitiminden önce ölüye sevenlerince verilen son öpücük ritüeli.) törenine geldi.

GELİN KARDEŞLER; HAYDİ ÖLÜYE SON ÖPÜCÜĞÜMÜZÜ VERELİM... ONU KUTSAMASI İÇİN TANRIYA ŞÜKRANLARIMIZI SUNALIM.

"Ben de sizleri karı koca ilan ediyorum. Gelini öpebilirsin!"
"Gelini öpebilirim artık! Ama, önce yalnız kalmalıyız."

Yardımcımın elinde yanar halde duran çırayı alarak, daha önce hazırladığım, katafalkın altından geçen oluğun içine attım. Bir anda alevler etrafa yayıldı. Olukların içinden hızla ilerleyerek, tüm kiliseyi sardı. Perdelerle ahşap eşya hemen tutuştu. İnsanlar çığlık çığlığa kaçışmaya başladı.

Gelinim, sevgilim benim... Artik sonsuza dek ayrılmayacağız.. Dudakların soğuk, ama ateş bizi ısıtır, işte nihayet yanına yatıyorum. Seni kucaklıyorum. Hiç ayrılmayacağız artık.

Korkma!.. Alevler bizi bedenlerimizden ayırarak, sonsuz mekânımıza taşıyacak.

06-07-2007, 10:11
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *GERÇEK HAÇ


14 Eylül 628 günüydü.
Kentin kuruluşundan bu yana geçen 300 *yıl boyunca böyle bir şenlik yaşanmamıştı. Poli'nin iki ana arterini oluşturan mermer yollar, günlerdir sabunlu sularla yıkanmış, her yer çiçeklerle, flamalarla donatılmıştı, insanlar çoluk çocuk sokaklara dökülmüşlerdi. Genç kızlar en güzel, beyaz giysilerini giyinmişler, saçlarını kır çiçeklerinden yaptıkları taçlarla süslemişlerdi. Rahipler kentin bütün kiliselerinde halkı törene katılmaya çağırıyor, zangoçlar durmak bilmezcesine çanları çalıyorlardı.

Patrik Sergios o günü kutsal gün ilan etmişti. Kentin fahişeleri bile Maria Magdalena'nın anısına, o gün mesleklerini icra etmemeye karar vermişlerdi. Namuslu aile kadınları gibi giyinmişler, yüzlerini boyamamışlardı.

Mese'nin iki yanındaki arkadlı yol boyunca sıralanmış dükkânlarla, Neorion Rıhtımı'nda yer alan erzak depoları, her olasılığa karşı, kapılarını ağır kilitlerle kapatmayı ihmal etmemişlerdi. Zira. böyle coşkulu günlerde, törenin herhangi bir aşamasının yağmaya dönüşmesi, neredeyse ulusal bir gelenek haline gelmişti.

Tören, böyle durumlarda her zaman olduğu gibi, Altın Kapı'dan başlayacaktı. Bu görkemli zafer takını Büyük Theodosius 390 yılında, barbarlara karşı kazandığı zaferlerden sonra, kent dışına inşa ettirmişti. Yaklaşık 30 yıl sonra, adaşı olan II. Teodosios kentin surlarını genişletip, yeni surları inşa ettirdiğinde, bu anıtı Via Egnatia'nın (Bizans'ı, Balkanlar'ın batısından Roma'ya bağlayan yolun adı.) kente giriş kapısı olarak, yeni surların koruması içine aldırmıştı. Bir benzerinin dünyanın hiçbir yerinde olmadığı söylenirdi. Ortadaki görkemli imparator kapısının yanlarında, daha küçük iki kemerli kapıdan oluşurdu anıt. Cephesi altın levhalarla kaplıydı. Kapıların üzerindeki nişler, çeşitli mermer, bronz, fildişi heykellerle süslenmişti.

Tören kıtasının komutanı Yüzbaşı Demetrius, günlerdir sürdürdüğü hazırlığın son ayrıntılarını yardımcısıyla tartışıyordu.

-İnan ki böyle bir stresi ömrümde hiç yaşamadım Leo...imparator Herakleios (Herakleios, Bizans imparatoru (MS 610-641).) üç aya yakın bir zamandır Hieron'daki sarayında kalıyor. Ordu altı yıldır doğuda Perelerle savaştı. Büyük zaferler kazandılar, imparator, üç aydır Gerçek Haç'ı, kumandan Teodoros'un İran'dan getirmesini bekliyordu. Ancak o zaman, zafer alayıyla kente girebilecekti. Emanetlerin bu en kutsal olanı, evvelki gün Hieron'a ulaşmıştı.Bana bir gün içinde tören için gerekli hazırlıkları yapmam emredildi.

-Komutanım, bu her Romalı, en çok da her inanmış Hıristiyan için büyük bir gün. Herakleios, Persleri kutsal kent Kudüs'ten kovdu. Efendimizin mezarından çaldıkları Gerçek Haç'ı, Passion'un (Passion: Hazreti isa'nın çarmıha gerilirken yaşadıkları.) diğer kutsal emanetleriyle birlikte ellerinden kurtardı. Ordularıyla Anadolu topraklarını baştan sona yağmalayarak, bize kan kusturan zalim II. Hüsrev'in (II. Hüsrev, Pers imparatoru (MS 596-628).) saraylarını başına geçirdi. Pers ülkesini yerle bir etti.

-Ne korkunç günlerdi değil mi Leo? Kapılarımıza kadar dayanmış Pers ordularının Hrisopolis (Üsküdar.) Halkedon'da yaktıkları kamp ateşlerini Aya Varvara (Sarayburnu civarındaki surlar.) surlarından dehşetle seyrederdik.

-Kara surları önünde de Avarların barbar sürüleri, can çekişen yaralı gövdenin üzerine hamle yapmaya hazırlanan akbabalar gibi bekleşiyorlardı. Tanrım! Bizans başka bir şafak görmeyecek sanırdık o zamanlar...

-Ne garip değil mi? insanın tüm bunların yalnızca altı yıl evvel olup bittiğine inanası gelmiyor. Devlet çökmüş, yönetim acz içinde kalmıştı. Ruhumuzu teslim etmeye hazırlanırken, 610 yılının başında Afrika'dan, Kartaca orduları komutanı Herakleios bir zafer tanrısı gibi gelmişti Poli'ye. Onun çelik gibi bir iradeyle devleti teslim almasından sonra her şey değişti. İsa düşmanları, Roma kılıcının tadını tattı. Ancak,hâlâ merak ederim, bu işleri yapmak için neden 12 yıl bekledi?

-Politika bizim işimiz değil komutanım. Hah! işte haberci de geliyor, diyerek üzerlerine doğru gelen atlıyı işaret etti. Hızla sürdüğü atını iki subayın az ötesinde şaha kaldırarak durduran haberci sert bir hareketle selam verdikten sonra, "Komutanım, imparatorun gemisi az önce Mermer Kule'nin rıhtımına yanaştı" dedi.
Yüzbaşı Demetrius'un beklediği haber gelmişti. Tören kıtasını hizaya sokup, hazırola geçirdi. Az sonra da imparatorun özel birliği Altın Kapıya ulaşti. Tören başlamıştı.

En önde Studion rahipleri, Gerçek Haç'ı dönüşümlü olarak taşıyorlardı. Hemen arkalarında yürüyen din adamları, Passion'un diğer emanetlerinden olan kutsal mızrakla, süngeri ritmik hareketlerle töreni izleyenlere doğru sallayarak, onlara eşlik ediyorlardı.

Öndeki bu grubun ardında, Herakleios, dört safkan, beyaz atın çektiği altın quadrigae'sinin üzerinde, savaş zırhını giyinmiş, başında miğferi, elinde kılıcıyla mitolojik savaş tannsı Ahilleus'a benziyordu. Bu grubun yaklaşık 20 m arkasında zincire vurulmuş İranlı savaş esirleri, onların da ardında Pers ülkesinde kazanılan savaş ganimetlerini taşıyan Bizanslı askerler yürüyordu. Yürüyüşün güvenliğini, tören kıtasının iki yanında yürüyerek sağlıyorlardı. Merasim bandosunun çaldığı davulların gümbürtüsü, diğer enstrümanların tınısıyla halkın sevgi tezahüratına kanşıyordu.

"YAŞASIN İMPARATOR HERAKLEİOS!.. YAŞASIN ŞANLI ORDUMUZ!.."

İnsanlar, önlerinden geçen Gerçek Haç'ın görüntüsü karşısında büyük bir coşku yaşıyorlardı. Kadınlarla yaşlılar gözyaşları içinde diz çöküyor, "Kirye Eleison!" (Bağışla bizi Tanrım!.) diyerek, istavroz çıkartıyorlardı. Hemen herkes haça yüz sürmek, en azından dokunabilmek için, kendisini zafer alayının önüne atıyordu. Tören kıtasının Varegleri, halkı korteje yaklaştırmamak için büyük çaba harcıyorlardı. Bu arada, zafer alayı, arkasına takılan insanlarla sürekli uzuyordu.

Aya Yani Studion Manastırı'na geldiklerinde, kortej kısa bir süre durakladı. Burada imparator, geleneksel törenle takdis edildi. Az sonra, aynı düzende yürüyüşe devam edildi. Forum Arcadii'ye (Cerrahpaşa semtinde, imparator Arcadius'un adıyla anılan sütunun çevresinde yer
alan bölge. Sütunun taban kısmını oluşturan küçük bir kalıntısı bugün hâlâ görülebilir.) gelindiğinde, orada bekleşen halk, korteji çiçek yağmuruna tuttu. Forum Bovis civarlarında kısa süreli bir heyecan yaşandı. En önde haçı taşıyan rahiplerden biri baygınlık geçirdi. Yere düşer gibi olan kutsal emaneti, törenin her saniyesini kontrol eden merasim kıtası komutanı Yüzbaşı Demetrius, atını mahmuzlayarak, çevik bir hareketle kavradı. Bir an donup kalan kalabalık, komutanın bu eylemini sevinç çığlıklarıyla alkışlamaya başladı. Yüzbaşı, atından inmeden haçı öperek,bir başka grup rahibe teslim etti.

Mese boyunca yol alan kortej, Forum Tauri'yi (Beyazıt Meydanı.) kat edip, Constantinus Sütunu'nun (Çemberlitaş.) altından geçerken, arkalarında yürüyenlerin sayısı 200.000 'i geçmişti. Augusteion'a gelindiğinde, İranlı esirlerle savaş ganimetlerini taşıyan askerler, Leo'nun yönetiminde kortejden ayrılarak, Hipodrom'a götürüldü. Yüzbaşı Demetrius da askerlerini halkın önünde tek sıra halinde dizerek, daha öteye geçmelerine izin vermedi. Tellallar, halka Hipodrom'da büyük gösterilerin olacağını, ardından da araba yarışlarının yapılacağını ilan etti. Kutsal Haç, Ayasofya'da kendisine ayrılan yere imparatorun huzurunda yerleştirilecekti!..

Atrium'un (Ayasofya'nın bugün var olmayan arkadlı avlusu.) önünde arabasından inen Herakleios doğruca avlunun ortasındaki aslan ağızlarından içine su dökülen mermer havuza doğru yürüdü. Önce miğferini çıkartıp, kılıcıyla birlikte ordularının başkomutanı Teodoros'a teslim etti. Havuza eğilerek, elleriyle yüzünü yıkadı. Sonra, korteji kilisenin girişinde törenle karşılayan Patrik Sergios'un ona uzattığı basit, kaba ketenden yapılmış tuniği üzerine giydi, izleyenlerin sessiz bakışları arasında Gerçek Haç'ı, çapraz kısmı boynu ile omzu arasına dayayarak, sırtladı. Başı hafifçe öne eğik olarak, aynen İsa'nın Golgota Tepesi'nde yaptığı gibi, onu kilisenin girişine doğru sürümeye başladı. Bu olayın heyecanına kapılan herkes, gözyaşları içinde diz çökerek, dua etmeye başladı.

Herakleios, altı yıldır savaş meydanlarında gücünü tüketmiş, vücudu yaşlanmıştı. Yine de kimsenin yardımına izin vermedi. Narteksleri ağır ağır geçerek, haçı imparator kapısından kilisenin içine sürüyerek soktu. Ambonun önünde, daha önce hazırlanmış mermer nişin önüne geldiğinde, Patrik Sergios ile yardımcıları ilk kez haçı tuttular.

Büyük Kilise, saray erkânı ve devletin ileri gelen şahsiyetleriyle hınca hınç doluydu. Gynaceumdaki kadınlar yüksek sesle sürekli ağlıyor, hıçkırıkları aşağıdaki iki yüz kişilik kilise korosunun okuduğu ilahilere karışıyordu.

En nihayet, beklenen an geldi. Yatay kenarının iki ucuna bağlanan ipler yavaş yavaş geriye doğru çekilirken, Gerçek Haç, Ayasofya'nın ortasında yükselmeye başladı. Kilisede yanan binlerce kandilin üzerine vuran ışığıyla, haçın gölgesi de mermer zemin üzerinde büyüyerek genişliyordu.
Herakleios, kutsal emanet dikey duruma gelene kadar destek verdi. Sonunda ambonun önünde, tamamen dikilen haç yere tespit edildi. Tüm bu eylem boyunca heyecanlan doruğa çıkan, diz çökmüş insanlar "Hristo Anesti!.." (İsa göğe yükseldi!) diye hep bir ağızdan haykırdılar.

O an, Patrik Sergios, başını yukarı dikmiş, Gerçek Haç'ı seyreden imparatorun "Böylece 600 yıldan bu yana Hıristiyanların yaşamını tutsak eden kutsal hayalet, onun adına dikilmiş en büyük mabette cisimlenmiş oldu..." dediğini duyabildi.

07-07-2007, 09:44
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * COLOSSUS: DÜŞMÜŞ TANRI


Bizanslı kale komutanının paha biçilmez eşyalarla döşenmiş dairesine yerleşen Arap amiral, sekreterine mektup dikte ettiriyordu:
"Hicret'in 34. yılının, bu 17. rebiyülevvel günü, Romalıların son direnişi de kırılarak, muzaffer donanmamız Rodos Kalesi'ne girmiş, burçlarında İslamın şanlı sancağını dalgalandırmıştır. Ya Muaviye, bu seferin bilançosu aşağıdaki gibidir.
Toplanan ganimetin ilk bölümü, yedi gemiden müteşekkil bir filoyla, Suriye'deki genel karargâha müteveccihen yarın yola çıkarılacaktır. Askerin hakkı düşüldükten sonra, bakiye kalan ganimet de, savaş tutsaklarıyla beraber, en kısa zamanda sevk edilecektir.
Beri malumat arz ederim. La ilahe illallah. Muhammeden Resulullah.
Rodos ve Kos adaları fatihi:
Amiral Abdülaziz bin Velid "

Amiral, büyük salonun diğer ucunda bekleyen yardımcısını bir el hareketiyle yanına çağırdı:

- Bu mektubu, Muaviye'ye teslim edilmek üzere, filo komutanına ver. En kısa zamanda demir alıp, yola çıksın. Ayrıca, bana bugün toplanan ganimetin listesini getir.

Abdülaziz kaygılıydı. Rodos ile Kos adalarından Muaviye'nin umduğu kadar ganimet çıkmamıştı. Adamlarına her evin, özellikle kiliselerin iyice aranmasını, bulunan altın ve gümüşlerin süratle Mandrakion Limanı'ndaki kale komutanlığına iletilmesi için kesin emirler vermişti. Muaviye, sefere çıkmadan kendisiyle uzun uzun görüşmüş, Antikçağ'dan Roma'ya, oradan Bizans'a değin bu topraklarda biriken zenginliklerden bahsetmişti. Ama, işte toplanan ganimet ortadaydı. Bu da yeterli olmaktan çok uzak görünüyordu. Başka bir şeyler olmalıydı. Ama ne?

"Beni emretmişsiniz amiralim" diyerek içeri giren yaverinin sesiyle daldığı düşüncelerden uzaklaştı Abdülaziz.

-Yeni bir şeyler buldun mu Seyid ?

Yaver temkinli bir heyecanla yanıt verdi:

-Efendim, bugün garip bir şey oldu. Adadaki en büyük kilisenin papazını sorguya çektim. Kendisi bilge bir kişi. Bana bugüne değin topladıklarımızdan fazla bir ganimetin bulunamayacağını, ancak akıllı bir adamın, gökte aradığını yerde bulabileceğini, altın ile gümüşün yegâne zenginlik kaynağı olmadığını...
-Kısa kes. Ne demek istiyormuş?

diyerek söze karıştı Aziz.

-Efendim, ben biraz sıkıştırınca, anlatmaya başladı. Bundan neredeyse dokuz yüz yıl önce, o zamanki hükümdarın kazandığı bir zaferin anısına, adada büyük bir anıt yapılmış,Ama, bu kâfir diyarlarında görmeye alıştığımız heykeller gibi bir şey değilmiş. Yüksekliği, Şam Camii'nin minaresinin beş katı, yani 40 m'ymiş. Bir elinde mızrak, diğerinde kılıç taşıyan bir savaşçı gibi yapılmış. Bugünkü kalenin önündeki Mandrakion Limanı'nın iki ucuna başarmış ayakları. En büyük gemiler dahi, bacaklarının arasından geçerek girermiş limana.

Sıkıntılı bir tavırla subayını dinleyen amiral, Seyid'in anlattıklarına yine müdahale etti.

-Seyid, masal dinleyecek vaktim yok. Şu bunak papazın dediklerini kısa kes de, sadede gel. Limanın iki ucunun açıkığı 20 m'den fazla... Masal dinleyecek vaktim yok. Tez raporunu ver!..

-Emredersiniz amiralim. Ancak, biraz daha sabrederseniz,siz de olayı çok şaşırtıcı bulacaksınız. Hicret'in 21. yılında (MS 341), Mısır'ı fetheden askerlerimizin Gize denen bölgede gördükleri piramitlerden, insan başlı, aslan gövdeli dev puttan nasıl şaşkına döndüklerini hatırlayınız.

-Pekâlâ devam et. Yine de kısa kes.

Seyid başıyla komutanının isteğini onayladı.

-Dev heykelin yüksekliği 40 m, ayak açıklığı 20 m'den fazlaymış. Başında büyük bir ateş yanıyormuş. Işığı, İyonya kıyılarından bile görülebiliyormuş. Putperestler putlarını, güneş
tanrısı dedikleri Helios adlı bir ilaha adamışlar. Hares adlı bir sanatkâr bunu 12 yılda yapmış. Adına Colossus diyorlarmış.
Yapımı tamamlandıktan daha yüz yıl bile geçmeden, büyük bir deprem sonucu yıkılmış. Adalılar çok gurur duydukları ilahlarının devrilmesinden büyük üzüntü duymuşlar. Ancak, bir daha da yerinden kaldırıp, yeniden dikmeye girişmemişler, böylece yaklaşık dokuz yüz yıldır yattığı yerde öylece kalakalmış. Tabiî, bu süre zarfında büyük bir bölümü toprakla örtülmüş.
Efendimin sabrını daha fazla zorlamadan, bizim için en önemli kısmını açıklayayım. Heykel bronzdan yapılmış... Sanatçı, önce demir çubuklarla desteklenmiş, taştan bir bina inşa etmiş. Daha sonra, dökümhanesinde hazırladığı bronz levhaları bunun üzerine parça parça monte ederek, bu dev heykeli ortaya çıkarmış.
Efendim, sadede gelirsem, yerde bizim onu taşınabilir parçalara ayırıp, götürmemizi bekleyen 150-200 ton kadar bronz var!..

Yaverinin konuşmayı uzatmasından iyice sinirlenen Aziz, onun son sözleriyle birden irkildi.

-Bundan emin misin Seyid? Eğer papazın dediği doğruysa, bu ganimet diğerlerinden çok büyük olur.

-Efendim beni takip ederse kendi gözleriyle de görecektir.Adamlarıma, işaret ettiğim bölgeleri temizlemelerini söyledim
bile...

"Pekâlâ derhal gidelim" diyen Aziz'in gözlerinde garip pırıltılar gördü Seyid. iki adam kararlı adımlarla kaleden çıktılar.

Limanın kuzey ucuna geldiklerinde, Seyid'in adamlarının toz toprak içinde çalıştıklarını gördüler. Yanlarına yaklaştıklarında, birlik komutanı onları fark ederek selam verdi. Adamlarına amiralin geçebilmesi için yana çekilmelerini emretti. Aziz, gördüğü manzara karşısında şaşkına dönmüştü. Önünde yaklaşık iki adam boyunda, üç adam uzunluğunda bronz bir ayak duruyordu. Yalnızca baş parmağı neredeyse bir adam boyu kadardı. Etrafında yürümeye başladı.
"Çevresi kırk adımda dolaşılıyor amiralim" derken, yan gözle komutanını süzüyordu Seyid. "Limanın karşı ucunda da diğer ayağı bulduk. Ancak o, bunun kadar sağlam kalmamış. Yine de boyutları aşağı yukarı aynı."

Aziz, bronz ayağın topuk kısmına arkasını dayayarak batıya doğru baktı. Heykelin parçaları, aşağı yukarı düz bir çizgide dağınık olarak seçilebiliyordu yerde. Seyid'le beraber kalıntıların yanından yürümeye başladılar. Az ötede, kısmen toprağa gömülmüş, çok büyük bir parçanın Önünde durdular. Seyid konuşmaya devam etti.

-Efendim, bu bana, yumruk gibi sıkılmış bir elin üç parmağı gibi geldi. Herhalde kılıç tutan elinin bir kısmı.

Aziz başını salladı. Hiç konuşmuyor, gördüğüne inanmakta zorluk çekiyordu. Şam'daki eğitimi sırasında, hocasının eski insanların yaptıkları Dünyanın Yedi Harikası diye bir şeylerden bahsettiğini hatırladı. Bu arada Seyid konuşmasını sürdürüyordu:

-Ve işte, bu da kafası olmalı!.. Alev dili gibi saçlar. Başın sol yanı toprağa gömülmüş... Şurası göz çukuru olmalı... Bakınız efendim, buraya bir manda bile sığabilir!..

Seyid bunları söylerken amiralin dev heykelin başına tırmanmaya çalıştığını gördü. Bir ayağını yanağının üzerine, diğerini burnunun başladığı yere dayayarak ayağa kalktı Aziz. Birkaç adım attı. Şakağının üzerinde dengesini sağlayarak durdu Colossus'un. Ellerini iki yana açarak, başını göğe dikti. Dua etmeye başladı.

-Kâfirin diktiği yirmi beş adam boyundaki tanrısı, gazabına uğrayarak, yerle bir olmuş, yüce Tanrım! Şimdi de başı ayaklarımın altında, İslam'ın zaferini berdevam eyle. Düşmanlarımızın başı hep böyle ayaklarımızın altında kalsın.

Kendisinin her hareketini sessizce izleyen askerler, onun bu sözleri üzerine hep birlikte "Amin..." diye bağırdılar. Amiral, Seyid'in uzattığı eline tutunarak aşağı indi. Seyid, ikindi namazı vaktinin geldiğini hatırlattı. Aziz bir seccade istedi. Adamları hemen isteğini yerine getirdiler. Aziz orada. Colossus'un kendi boyundaki bukleli saçlarının hizasında namazını kıldı. Bu düşmüş pagan tanrının yanında. Allah'a bir kez daha, zaferinin mutlak olması için dua etti. Namazın sonunda, selam vermek için "Esselamünaleyküm ve rahmetullah" diyerek başını sağa çevirdiğinde. Colossus'un ona bakan, yanardağ krateri gibi gözü, bir süre kaskatı kalmasına neden oldu. Ancak, kendini çabuk toparladı. Soluna dönüp, selamını tamamladıktan sonra ayağa kalktı. Yanıbaşında duran Seyid'e sertçe, buyruklarını sıralamaya başladı:

-Tüm bu adamlarını seferber et. Putun en kısa sürede, taşınabilecek irilikte parçalanıp gemilere yüklenmesini istiyorum.

Yaverinin yanıtını beklemeden dönüp kaleye doğru yürümeye başladı. Giderken Seyid'in "Emredersiniz" dediğini ve hiç vakit kaybetmeden adamlarına emirler yağdırmaya başladığını duydu.

Bu olayı takip eden günlerde Seyid. Aziz'e her akşam üstü rapor verdi. En nihayet işin sonuna gelmişlerdi. Seyid, amiralin huzuruna çıkıp, geçen sürede yaptıkları çalışmayı özetledi:

-Toplam dokuz yüz deve yükü bronz elde ettik efendim.Bu süre zarfinda. otuz gemi hurdaları Suriye'ye taşıdı. Duyduğuma göre, orada bronzlar bir Yahudi tüccara satılmış.
Muaviye ganimetten çok memnun kalmış.

Aziz, memnuniyetini belirten bir gülümsemeyle ona yaklaştı, "iyi başardın Seyid. Seni terfi ettireceğim" diyerek elini sıktı. Seyid "Sağolun efendim" derken, sol koltuk altında, kumaşa sarılı bir paketi komutanına uzattı.

-Bağışlayın efendim!.. Son parti hurdaları gemiye yüklemeden, bunu sizin için sakladım !..

Aziz, merakla bu büyücek paketi Seyid'in elinden alarak açtı. içinden çıkan bir metreye yakın kıvrık, metal parçayı görünce gülmeye başladı.

-Saçının perçemi ha! Bunu kaptan köşkümün duvarına asarız...

09-07-2007, 11:44
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * CEHENNEM ATEŞİ


Drungarios (Bizans donanmasında amiral rütbesi.) Vasilikos, Hormisdas Sarayı'nın (Hormisdas veya Bukoleon Sarayı. Bugün Çatladıkapı'da çok küçük bir kısmını görebildiğimiz. Bizans'ın en görkemli saraylarından biri). mermer rıhtımına yanaşan amiral gemisinden, halatların bağlanmasını beklemeden, çevik bir hareketle atladı. Kıyıda bekleyen Vareglerin eşliğinde, hızlı adımlarla, iki büyük mermer aslanın koruduğu merdivenlerden yukarıya doğru çıkmaya başladı. Saray başmabeyincisi, kendisini kapıda karşılayarak, hemen içeri aldı. Aslında, sarayın gerçek adı, rıhtımdaki aslan heykellerinin de simgelediği gibi, Bukoleon'du. Yüz yıl kadar önce, İranlı bir prens Bizans'a sığınmış, o zamanki imparator da. bu sarayı onun ikameti için tahsis etmişti. O günden sonra saray, ünlü konuğunun da ismiyle anılır olmuştu.

Kabul salonunu geçerek, imparator IV. Konstantinos'un kendisini beklediği deniz locasına geldiler. Başmabeyinci, ziyaretçiyi takdim ederek, hemen huzurdan ayrıldı. Konstantinos, Proponüs'e (Marmara Denizi.)bakan üç büyük mermer pencerenin önünde kurulu, ipek yastıklı sedirinde oturmuş, değerli taşlarla süslü kupasından şarap içiyordu. Eliyle belirsiz bir işaret yaparak, amiralinin yanına gelmesini istedi.

-Söyle bakalım Vasilikos, yeni silahımız gerçekten Tanrı'nın gazabı gibi yakıcı mı? Gemilerinle manevra yaparken denizin üzerinde ateşler gördüm. İçine Arap esirleri doldurup götürdüğün küçük gemi alev alev yandı. Heliopolisli (Bugünkü Lübnan topraklarında Baalbek adıyla anılan, eski çağların önemli bir yerleşim merkezi.)Callinicus'un silahı, iddia ettiği kadar güçlü mü?

Ayakta saygıyla kralını dinleyen Vasilikos, heyecanını tüm gayretine rağmen, gizleyemeden konuşmaya başladı.

-Yüce basileus, bu silah gerçekten de Tanrı'nın gazabı gibi kahredici. Bildiğiniz gibi, Callinicus'u da yanımızda götürdük. Daha önce hazırladığı fiçılara, yine kendi yaptığı bir sifonu taktı. Buna bağlı bir kolu aşağı yukarı hareket ettirdiğimizde, katıyla sıvı arasında bir madde, borunun ucundan püskürüyor. Çıkış noktasının hemen altına koyduğu kandil gibi bir kabın içinde yanan alev, borunun ucundan püsküren mayii tutuşturuyor. Ateş, dehşet verici çatırtılarla havada uçuyor, düştüğü yerde her şeyi yakıyor. Çok kötü kokulu, kara bir duman tabakası da ortaya yayılıyor.
Yedeğimizde götürdüğümüz köle gemisine püskürttük. Tekne hemen alev aldı. Araplar can havliyle denize atladılar. Ancak, deniz de yanıyordu. Çığlık çığlığa, hepsi yanarak öldü. Güvenli bir mesafeden olayı izledik. Ateş, denizde daha bir saate yakın yandı!.. Biz nefesimizi tutmuş, hayretle olanları izlerken, Callinicus gülüyor, ellerini çırparak, yerinde çocuk gibi zıplıyordu.

Konstantinos, içinde köpük köpük kabaran sevincini zaptedemedi. Çılgıncasına gülmeye başladı!.. Elindeki kadehten taşan şarap üzerine döküldü.

-Ha ha ha ha!.. Bu yeni silahımız Sarazen'lere (Sarazen, Ortaçağ'da, Hıristiyan ülkelerin tüm Müslümanlara verdiği ad.) ölüm kusacak!
Roma'nın kahredici ateşi yakacak onları... Hayır... Hayır... Bu yeni silahımıza kısaca Rum Ateşi diyeceğiz. Daha önceki kuşatmalarda, düşmana korku salmak için, surların üzerinden salladığımız Hodegetria ("Yol Gösteren..." Meryem Ana'nın adlarından biri. Bizanslılar, başkentlerinin koruyucu meleği olarak taptıkları Meryem'in çok büyük bir ikonasını, kuşatmalar sırasında surların üzerinde gezdirerek, onun düşmanların yüreğine korku vereceğine, kentlerini koruyacağına inanırlardı.) ikonasından çok daha güçlü olacağıkesin. Tanrı tanımaz barbar, 'Tanrı'nın Anası"ndan neden korksun ki? Yalnız, çok önemli bir şey var Vasilikos. Bu silahın sırrını kimse bilmemeli. O Heliopolis büyücüsünden formülü alıp, kendisini yok edelim!

-Yüce basileus, adamlarıma kaldığı evi arattım. Her yeri didik didik ettiler. Bir şey bulamadılar. Anlaşılan hiç not tutmamış. Bizden istediği malzemeler belli. Ancak, karışımını yalnız kendi biliyor. Ta Armamentereas'taki (Bugün Haliç'teki Silahtarağa semti. Bizans devrinde, o bölge silah üretim merkeziydi. Osmanlı devrinde de aynı işlevini sürdürdü.) ustalarımız çok uğraştı, ama başarılı olamadılar. Hatta, atölye şefiyle, iki yardımcısı, kazara üzerlerine dökülen maviden fena halde yandılar!.. Tabiî, işkenceyle söyletmeyi deneyebiliriz. Ancak, ölürse,sırrını da beraber götürür. Karar sizindir.

Konstantinos sinirli bir hareket yaparak konuştu.

-Pekâlâ, lanet olsun! Ona XIII. bölgede (Ayvansaray-Edirnekapı arasında kalan bölge.) büyük bir malikâne tahsis edelim. Her hareketini kontrol edin. Yabancılarla görüşmesin. Haydi artık, onu da buraya çağır.

Vasilikos başıyla kralının arzularını onayladı. Aynı anda kapıda bekleyen haberci koşarak saraydan çıktı. Az sonra Callinicus deniz locasının kapısında göründü. Konstantinos, onu görünce hemen yerinden kalktı. Kollarını yana açarak, sahte bir gülüşle konuğunu kucakladı.

-Gel, otur şuraya büyük âlim. Konuğuma şarap verin. Senin dehan ve ilmin, Kutsal Roma imparatorluğunu boğmaya çalışan kâfirleri yakacak!.. Dile benden ne dilersen...

diyerek onu sedirde yanı başına oturttu. Drungarios hâlâ ayaktaydı.Bu işe biraz bozuldu, ama belli etmemeye çalıştı. Callinicus,önce eline tutuşturulan kadehten bir yudum şarap içti. Ardından konuşmaya başladı:

-Yüce basileus, uzun sürebilecek bir kuşatmaya yetecek miktarda malzemeyi Drungarios Vasilikos, Pontus'tan (Karadeniz) bir gemiyle getirtti, ilk denememiz başarılı oldu. Elimdeki malzemeyle epey "cehennem ateşi" yapabilirim.

Konstantinos müdahale etti.

-İzninle ben ona "Rum ateşi" denmesini istiyorum.

Callinicus, krala bakarak güldü.

-Bu pek münasip olmuş yüce basileus... Hah hah!.. Rum ateşi... Evet... Çok güzel... Kutsal Roma'nın hükümdarı, Tanrı'nın dünyadaki temsilcisi, İsa'nın havarilerinin eşiti, Bizans'ın kurucusu Büyük Constantinus'un torunu, düşmanlarını Roma'nın ateşiyle yakacak!.. Gafiller başlarına geleceği bilmiyorlar..

diyerek bir kahkaha attı. Bu arada, kuruyan ağzını birkaç yudum şarapla ıslattı. Kralın bir bakışıyla yanlarında bekleyen uşak kupalara tekrar şarap doldurdu.

-Doğru konuşuyorsun büyük âlim. Yalnız, bu sırrın çok iyi korunmasını istiyorum. Kendine çırak yetiştir. Rum ateşinin formülü hiç bir yere yazılmayacak. Kuşaklar boyu, ustadan çırağa öğretilerek, aktarılacak. Kullanılan malzeme asla hepsi bir yerde tutulmayacak, imalat, basileusun tayin edeceği yerlerde, çok gizli olarak yapılacak. Vasilikos, sana yardımcı olur. Ayrıca, seni bugünden itibaren imparatorluk silahhanelerinin başı yapıyorum.

Konstantinos'un konuşmasını ayakta dinleyen Vasilikos, iki adamın karşılıklı konuşmalarına müdahale etti.

-Yüce efendim, büyük bir sorunumuz var! Bildiğiniz gibi,Muaviye'nin Sarazen donanması tüm İyonya ile Ege Adaları'nı yaktılar. 672 yılında Hellespontos'tan (Çanakkale.) geçerek, Propontis'e
girdiler. Kizikos'u (Bandırma-Erdek arasında kalan antik yerleşim bölgesi. Kizikos kenti, Antikçağ'ın en görkemli merkezlerinden biriydi. Bugünkü Erdek'in yaklaşık 8 km doğusuna düşer.) işgal ettiler, iki yıldır orayı üs olarak kullanıp, hazırlıklarını sürdürüyorlar. Çok yakında Poli'yi kuşatacaklar. Bugüne değin hep karadan kuşatıldık. Kara surlarımız, malumunuz, tüm dünyaya karşı koyabilir. Ancak, Sarazenler bu kez denizden de saldıracaklar. Casuslarım bugüne
dek 2.000 gemiye yakın bir donanma hazırladıklarını bildirdi.Kısıtlı sayıdaki deniz gücümüzle, onlara karşı duramayız. Donanmayı Keras'a (Hrisokeras,Altın Boynuz; Haliç). çektim. Zinciri kapattık!.. Bu durumda,Rum ateşini onlara gemilerimizden püskürtemeyeceğiz. Callinicus'un sifon sistemi de surlardan püskürtmeye el vermiyor. Bu durumda ne yapacağız?

Vasilikos'un konuşmasını tamamlamasıyla ortaya bir sessizlik çöktü. Konstantinos, sinirli bir hareketle şarabından büyük bir yudum içti. Sedirin önündeki gümüş sehpanın üzerinde duran tabaktaki bir üzüm salkımını alarak, dişlerinin arasına bir üzüm tanesini yerleştirdi. Callinicus'a soğuk bir tavırla baktı. Ardından, iki dişinin arasındaki üzüm tanesini ısırarak, patlatırken sordu:

-Evet, büyük âlim! Buna ne dersin bakalım?

Callinicus sakin bir tavırla mermer çerçeveli pencereden denize bakarak konuştu:

-Mancınıklarımız yeterli mi?

Onun bu sorusuna Vasilikos yanıt verdi.

-Evet, kuşatmaya hazırlıklıyız. Çok sayıda güçlü mancınığımız deniz surları boyunca yerleştirildi bile...

Callinicus devam etti.

-Bu sorunu daha önce düşünmüştüm. Mancınıklara küçük bir sistem ekleyeceğim, ince, uzun silindirler imal edeceğiz. Onların içine Rum ateşi doldurarak, mancınığın yardımıyla, surlara yaklaşan gemilere fırlatacağız. Yan yana dizilmiş,hepsi eşit güçte gerilmiş mancınıklar, aynı anda ateşlenecekler. Rum ateşi silindirleri yanarak havada uçacak, gemilerin üzerine veya yakınlarında denize düşecekler. Her iki halde de, büyük bir ateş kuşağı ortalığı kaplayacak. Sonuçta düşmanı mahvedeceğiz.

Konstantinos, önce Vasilikos'a baktı. Onun şaşkınlığına aldırmadan, elindeki şarap kadehini havaya fırlattı. Ardından, kendi de oturduğu yerden sıçrayarak, ayağa kalktı. Çılgın gibi gülmeye başladı.

-Korkun kâfirler!.. Roma'nın gazabı hepinizi cehennemin ateşlerinde yakacak!.,
diye avazı çıktığı kadar bağırdı. Sonra Callinicus'a doğru döndü. Onu kollarından tutup, ayağa kaldırarak boynuna sarıldı. Yumruklarıyla kimyacının göğsüne vurmaya başladı. Deli gibi gülmeye devam ediyor, gülmekten gözlerinden yaşlar boşanıyordu.

-Ah büyük âlim! Poli'nin sevgili evladı... Yakacaksın onları... *Bu, *bütün barbarlara ders olacak. Artık herkes Rum'un ateşinden korkacak. Kutsal Roma sonsuza dek var olacak.

İmparator birden sustu. Sırtını onlara dönerek, pencereden denize bakmaya başladı. Uzunca bir süre büyük bir sessizlik odayı sardı. Neden sonra Konstantinos, otoriter bir sesle konuştu.

-Efendiler, toplantı bitmiştir... İşimizin başına... Kuşatmaya iyi hazırlanmamız gerek...

İmparator'un buyruğu kesindi.

İki adam bir şey söylemeden, yalnızca selam vererek odayı terk ettiler.

XIII. bölgede, yüksek duvarlarla bir kale gibi tahkim edilmiş taş binanın içinde. Callinicus, kendine verilen yardımcıların içinde en yeteneklisi olan Dimitri'yle Rum ateşi hazırlıyordu.

-Her zaman çok dikkatli olmaksın Dimitri... Saf kükürtün içine, bir ölçü tartan bunu şarap tortusundan elde edebilirsin... Sonra, yarım ölçek saracolla. buna acem sakızı da derler. Daha sonra, iki ölçü ziftle, iki ölçü kezzap katıyorum. En önemlisi, bu sıvıya yakın çamur... Pers ülkesinin Hazar Denizi kıyılarında ve Kafkaslarda bulunur bundan... Persler, toprakta hiç sönmeden yanan bu ateşe taparlar!.. Bundan dört ölçek koyuyoruz. Bir ölçek de çam reçinesinden koyduk mu, formül neredeyse tamam... Şimdi, bunları kazanın içinde bir
güzel karıştırıp. ateşe koyalım ve kaynatalım... Evet!.. Fokurdamaya başladı... Dimitri şu arkadaki pencereyi de aç!.. Bu duman beni hasta ediyor... Tamam, şimdi kazanı ateşten indirelim... Şuradaki kıtıkları da hazırladığımız sıvının içine karıştırdık mı. işimiz tamam!.. Şimdi küçük bir kapla deney yapalım. Evet!.. Ateşle bakalım Dimitri... Yalnız, çırayı uzaktan
tut.. Evet öyle...

Aniden, çatırdayarak. parlayan alev. Dimitri'nin korkarak geriye sıçramasına neden oldu. Korkaklığından utanarak, hocasına döndü.

-Bu çok korkunç bir şey efendim... Hâlâ ona alışamadım...

Callinicus, küçük demir kabın içinde yanan ateşten gözlerini ayırmadan, gizemli bir sesle konuştu:

-Böyle buyurdu Zerdüşt!..

Dimitri anlamsız bakışlarla hocasını süzdü.

-Bir şey anlamadım efendim. Kimdir o dediğiniz?

Callinicus halâ yanan ateşten gözlerini ayırmadan, yanıt
verdi.

-Kutsal ateşler ülkesinin peygamberi! Hadi artık işimize
bakalım evlat...

10-07-2007, 11:02
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * ARENA KRALI PORFİRİUS

Başseyis Stefanos, her zaman olduğu gibi günün ilk ışıkları parlamadan ayaktaydı. Uykuyla arası hiç iyi olmamıştı zaten. Elini yüzünü çabucak yıkadı. Üzerine bol, beyaz tuniğini geçirdi. Karısı Aliki onun gürültüsünden rahatsız olmuşçasına yorganı başına çekerek, yatağın içinde yan döndü. Homurdanarak uykusunu sürdürmeye çalıştı. Stefanos, ciğerlerine "oh" diye derin bir soluk çekti. Sonra karısına dönerek;

-Kalk Aliki, sevgili karım kalk! Bugün, büyük bir gün olacak. Hissediyorum bunu, dedi. Başını hâlâ yorganın altından çıkaramayan Aliki onu tersledi.

-Allah cezanı versin Stefanos!.. Karga bokunu yemeden kalkarsın. Yarasa gibi adamsın!.. Hem o ciğerlerine çektiğin hava, taze kır havası değil, ahırların at pisliğiyle ağırlaşmış havası. Ama, zaten ne fark eder ki, sen de bok herifin birisin!..

Stefanos, karısının söylenmelerine kızmadan, onu kaldırmaya uğraştı.

-Benim AVCI gözlü. EŞSİZ saçlı güzel karımın teni PROKONSÜL gibi parlak, kalçaları MÜTHiŞ oynak, baldırlarıyla toynakları EŞSİZgibi!..(Porfirius'un atlarının isimleri.)

Stefanos lafını bitiremeden, karısının aniden başucundan kapıp fırlattığı toprak kâseden sakınmak için seğirtti. Ağır toprak kap, başının yanından geçerek duvara çarpıp parçalandı. Karısı yatağın içinde doğrulmuş, avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

-Manyak herif!.. Beni o boklarına bile âşık olduğun atlarına benzetirsin hep... Senin bir kadına ne ihtiyacın var? Geceleri cinsel iştahın kabardığında da onların koynuna girsene!..

Başseyis karısına sevgi dolu gözlerle baktı.

-Unutma karıcığım, senin süvarin benim... diyerek karısını odada onun birbiri ardına sıraladığı küfürleriyle baş başa bırakarak çıktı.

Hipodrom'un altındaki seyislerin, at terbiyecilerinin, vahşî hayvan bakıcılarının ve daha yüzlerce çalışanın kaldığı hücrelerin önünden geçerken kırbacını şaklatmaya, gür sesiyle bağırmaya başladı.

-Kalkın soylu atların pisliğiyle beslenen tembel sıçanlar! Kırbacımın tadını sırtınızda duymak istemiyorsanız, tez kalkın ! Bugün büyük bir gün. Beş dakika sonra spina'da karşıma dizilmeyenin ayaklarına nal çakarım, ona göre!

Tam beş dakika sonra Hipodrom'un 500'den fazla çalışanı, Maviler tribününün önünde, başseyisin karşısında sıra olmuş, bekliyorlardı. Stefanos kırbacını elinde şaklatarak, onlara hitap etti:

-Bugün yüce basileusumuz Hipodrom'u onurlandıracaklar. Araba yarışları tam vaktinde başlayacak. Hiçbir şeyin aksamasını istemiyorum. Kusurunu gördüğümün derisini yüzerim. Bugün yer yerinden oynayacak!.. Dünya tersine dönecek. Zira, arenanın kralı Porfirius, yüce basileusun ricalarını daha fazla kıramadı. Bugünden itibaren 'Yeşiller" adına yarışacak!..

Başseyisin son sözleri çalışanların bir kısmında hayret nidalarına neden olurken, diğerleri zafer çığlıkları atmaya başladı. Stefanos kırbacını havada birkaç kez şaklatarak sessizliği sağladıktan sonra konuşmasına devam etti.

-Tamam kesin! Hepiniz durumun ciddiyetini kavrayarak çalışmaya başlayın. Halkın sinirleri gergin olacak. Yeşillerle Maviler ayrılsın. Porfirius'un atlarının quadrigaesine koşulması bana ait. Dağılın...

Günün ilk ışıklarıyla beraber, Hipodrom hazırlanmaya başladı. Spinanın ortasındaki eliptik duvarın üzerinde yer alan anıtlar sabunlu sularla yıkanıp, parlatıldı. Yüz adam. koşu parkurunu üç kez dolaşarak yabana maddeleri temizlediler. Tribünler süpürülüp temizlendi. Arenayı seyircilerden ayıran hendeklere su verildi. Yarış arabalarının sürücüleri, atların arabalara koşulmasına, kayışlarının, koşumlarının sıkılığına nezaret ettiler. Her şeyi iyice kontrol ettikten sonra, arabalarını piste çıkarıp kısa bir sabah idmanı yaptılar. Sonra hepsi tekrar Hipodrom'un altında kendilerine ayrılmış "box"lara geri döndüler.

Yakıcı temmuz güneşi Boğaz yönünden yükselirken, işçiler Hipodrom'un tentelerini çekmeye başladılar. Tribünlerin içinde eşit aralıklarla dizilmiş direklerin üzerine yüzlerce makaranın yardımıyla çekilen velum denen bu bezler, seyircileri yakıcı güneşten koruduğu gibi, gerektiğinde yağmura karşı da korurdu. Doğal olarak güneydeki 'Yeşiller" tribününe yeşil, imparator locası, katisma'nın da olduğu kuzey kısmına mavi tenteler çekilirdi. Rengârenk binlerce flama dev yapının üst bölümünde dalgalanır, yarışların olduğu gün Poli'nin nabzı Hipodrom'da atardı.

Bu yakıcı temmuz sabahındaysa durum, her zaman olduğundan farklıydı, imparator Anastasios, Maviler'in yenilmez yarışçısı Porfirius'u, aracılarıyla kendi desteklediği Yeşiller adına yarışmaya ikna etmişti. Yeşiller, orta ve alt sınıfları temsil eden geniş halk kitlelerinin partisiydi. Maviler ise, soyluların, varsıl, egemen sınıfların partisiydi. Aslında, Kırmızılar ve Beyazlar diye iki fraksiyon daha vardı. Böylece, Yeşiller toprağı, Maviler suyu, Kırmızılar ateşi, Beyazlar havayı simgeliyorlardı. Bunu doğanın dört temel gücünün veya yılın dört mevsiminin temsili bölüşümü olarak kabul ediyorlardı. Ancak, zamanla halk 'Yeşiller" ile "Maviler" olarak iki keskin uca ayrılmıştı. Siyasî tercihler de en görsel boyutuyla bu şekilde arenaya yansıyordu. İmparator, halkın nabzını yarışların olduğu gün daha iyi tutuyor, toplumsal siyasetini nasıl şekillendirmesi gerektiğini daha doğru hesaplayabiliyordu.

Öğlene doğru tribünler tıklım tıklım doldu. Halkı oyalamak, eğlendirmek için sirk gösterileri düzenlenmeye başlandı. Palyaçolar, cambazlar art arda çıkıyor, vahşî hayvanların gösterileri seyircileri heyecanlandırıyordu.

Aradan bir süre geçtikten sonra tribünleri dolduran halk sabırsızlanmaya başladı, iki grup arasında küfürleşmeler, slogan atmalar giderek hızlandı. Artık kimse arenada yapılan gösterilere aldırmıyordu. Ta ki, "pi" diye adlandırılan çalgıcılar locasından yükselen tiz borazan sesleri duyulana kadar...

Tribünler aniden sessizleşti. Bir tellal imparatorun Hipodrom'a girdiğini, kendisini selamlamak üzere herkesin ayağa kalkması gerektiğini ilan etti. Aynı anda tüm izleyiciler ayağa kalkarak, merakla katisma'nın olduğu tarafa doğru bakmaya başladı. Neden sonra Anastasios, beraberinde ailesi ve saray erkânının en önde gelen üyeleriyle imparatorluk locasında göründü. Seyircileri, ellerini avuçları yukarıya doğru gelecek şekilde kaldırarak selamladıktan sonra yerine oturdu. Tellal, seyircilerin hükümdarlarına yaptıkları tezahüratın bitmesini bekledikten sonra, o gün yapılacak araba yarışlarının programını okumaya başladı. Her yarışmacının ismi okunduğunda, taraftarları ona tezahürat yapıyordu. Ancak tellal, günün merakla beklenen son yarışını ilan ederken büyük bir sessizlik oldu.

-Veee, son olarak, arenanın kralı, dünya kurulalı beri gelmiş geçmiş en büyük atlet Porforius, Asya Kaplanı Tomasius'a karşı yarışacaktır. Ancak bu kez ve bundan böyle, Porfirius
'Yeşiller" adına yarışacaktır!..

Trampetler çalıp, borular öterken halk bir an ne olduğunu anlayamadan sessiz kaldı. Ama, bu sessizlik uzun sürmedi. Yeşiller'in taraftarları sevinç çığlıkları atarken, Maviler'de şaşkınlıkla karışık isyan yaşanıyordu.

-Yaşasın, arenanın yenilmez kralı Porfirius! Kahrolsun Maviler...

-Olamaz! Porfirius bizi sattı... Bu bir komplo. Efendimizin laneti üzerlerine olsun...

İki taraf da büyük bir öfkeyle birbirlerine saldırmak istiyorlardı. Ancak, tribünlerin arasına yerleştirilmiş Varegler ellerindeki koca baltalarla buna engel oluyor, güvenliği sağlıyorlardı. Neden sonra ortalık yatıştı.

İlk yarışta Maviler'in sürücüsü az farkla yarışı kazandı. Mavili izleyiciler çılgıncasına tezahürat yaptılar. El kol hareketlerini, yakası açılmadık küfürlerle birleştiriyorlar, yeşilleri delirtiyorlardı, ikinci yarışta da çetin bir mücadeleden sonra, kıl payı farkla Mavili yarışçı galip çıktı.

Sıra son yanşa geldiğinde ortalık fırtınadan önceki ürpertici sessizliğe büründü. Az önce kıyamet kopan Hipodrom'da, akşam üstü melteminin, tribünleri örten velumları dalgalandırarak, çıkardığı hafif sesten başka bir şey duyulmuyordu. Herkes sanki taş kesilmiş gibi ayağa kalkmış, arabaların çıkacağı yere doğru bakıyordu.

Aniden Porfirius, dört safkan, beyaz atın çektiği görkemli quadrigae'siyle arenaya girdi. Sanki ilahî gücün bir dokunuşuyla oracıkta birden var olmuştu. Hipodrom'da yer yerinden oynadı. İşin garibi, Maviler de her zaman alışık oldukları gibi, Porfirius'u çılgıncasına alkışlamaya başladılar!.. Neden sonra yaptıklarını anladılar. Kimi ağlamaya başladı. Ancak, kendi adlarına yarışacak olan Tomasius ortaya çıkınca, tezahüratlarını ona yönlendirdiler.

Porfirius, arabasının üzerinde dimdik, mağrur bir edayla dosdoğru katisma'nın önüne gelerek, imparatoru selamladı. Üzerinde vücuduna sımsıkı yapışan beyaz bir gömlek, onun üzerine de dizlerini açıkta bırakan, kolsuz, altın sırmalı yeşil tunik giymişti. Belinde kalın bir gümüş kemer, boynunda altın bulla (Şampiyon yarışçıya imparatorun armağan ettiği altın zincir.) taşıyordu. Ayaklarında, Antikçağ'dan bu yana değişmeyen, çapraz meşin bağcıklarla dizine kadar bağlı, atlet sandaletleri vardı. Elindeki gümüş saplı kırbacı, yerinde duramayan dört safkan, beyaz atın başları üzerinde şaklattı. Görkemli arabasının üzerindeki altın kabartmalardan öğleden sonra güneşinin ışınları tribünlere yansıyordu. Locasında ayağa kalkan İmparator Anastasios onu kutsar gibi bir işaret yaparak, "Poli senden zafer bekliyor Porfirius, git ve kazan!.." dedi.

Mağrur yarışçı imparatorunu bir baş hareketiyle selamladı. Atlarının başını piste doğru çevirerek, arabasını start yerine doğru sürdü. Onun ardında, Asya Kaplanı olarak anılan diğer yarışçı Tomasius da arabasını locanın önüne yanaştırarak, imparatoru selamladı. Anastasius, onunla da birkaç kelime konuşarak, yerine oturdu.

Her iki yarışçı arabalarını başlangıç noktasına getirerek, yan yana start almayı beklemeye koyuldular. Şakakları hafifçe terlemiş olan Porfirius, tribünlerde soluğunu tutmuş bekleyen seyircilere bakarken bir an düşündü. Afrikalıydı. İskenderiye'de doğmuş, genç yaşında babası Kalhas'la beraber,parlak bir yaşam ümidiyle Poli'ye gelmişlerdi. Asıl adı Kalliopas'dı. Babası büyük bir at terbiyecisisiydi. Doğduğu günden beri atlar onun en yakın arkadaşları olmuştu. Onların dünyasını insanlarınkinden daha fazla tanıyordu.

Poli'ye geldikten sonra, kısa sürede araba yarışlarında kazandığı zaferlerle halkın gönlünde taht kurmuştu. Maviler adına yarışmış, hiçbir yarışı yitirmemişti. Kızıla çalan kuzguni teninden dolayı halk onu, sadece Mısır'daki ocaklarda çıkarılan imparatorluk mermerine atıfla "Porfirius" diye anıyordu. Ünü, bilinen dünyanın her yanına yayılmış, adına Hipodrom'da mermer kaideli bronz anıtlar dikilmişti. Halk ona bir ilah gibi tapıyordu. O denli ki, Bizans ordusunun barbarlara karşı kazandığı zaferler bile, onun arenadaki başarılarını gölgeleyemezdi. Halkın üzerinde bu denli etkisi olan bir kişiyi, kendi desteklediği Yeşiller partisine çekmek, doğal olarak imparatorun çok işine gelmişti. Onu saraya davet etmiş, önce armağanlara boğmuş, ardından tehdit etmişti. En nihayet, Yeşiller adına yarışmayı kabul edince, ona Hormisdas Sarayı'nın bitişiğinde, içinde kendine ait şapeli de olan küçük bir saray yavrusu armağan etmişti.

Porfirius bu düşüncelere dalmışken start verildi. Tribünlerin coşkun tezahüratı altında iki yarışçı atlarını kırbaçladılar. Porfirius daha ilk etapta rakibinden yarım at boyu öne geçti. O bir yarış virtüözüydü. Atlarının tenine kırbacı asla değdiremezdi. Ancak, boyunlarıyla, yanaklarının üzerinde öyle bir şaklatırdı ki, hayvanlar onun kumandasına anında itaat ederlerdi. Koşundan hiçbir zaman fazla sıkmaz, kantarmalara asılarak hayvanların ağızlarını yırtmazdı. Ritmik hareketlerle, gümüş sırmalı koşumları atların ağızlarının içinde ani, fakat yumuşak darbelerle oynatır, dönemeçlerde onların hafifçe yana yatmalarını sağlardı. Bu sayede yarışı kazanmak için her açıyı, her mesafeyi değerlendirirdi. Rakibi Tomasius da, imparatorluk içinde kendinden sonra en fazla yarış kazanmış, yavuz bir yarışçıydı.

İki amansız rakip arasındaki mücadele soluk soluğa geçiyordu. Porfirius, ilk turu bir araba boyu önde tamamlamıştı. Son tura girildiğinde Tomasius beklenmedik bir atağa kalktı. Atlarını inanılmaz bir hırsla kırbaçlıyarak, Porfirius'un hemen yanına kadar sokuldu. Yarış şimdi kritik bir aşamaya girmişti. Tribünlerde heyecan doruktaydı. Katismada, imparator bile tüm maiyetiyle birlikte ayağa kalkmış, bu müthiş yarışı izliyordu. Porfirius, kritik anlarda yaptığı gibi atlarıyla konuşmaya başladı.

- Haydi benim aslan ruhlu yavrularım. Prokonsül, sfendon (Hipodrom'un güney ucu.) tarafından son dönemece girerken iyice yatarsan Avcı da sana uyar. Eşsiz inatçıdır. Sizden geri kalmaz. Son düzlüğe çıktığımızda Müthiş atağa geçer. Peşi sıra hepinizi de zafere doğru sürükler. Haydi benim aslanlarım, kükreyin!..

Nitekim, üç yılan başı burmalı bronz anıtın (Burma sütun.) önüne gelindiğinde, başa baş giden yarışın kaderi, dönemece girildiğinde değişti. Porfirius, atlarını o denli iyi sürdü ki, cehennemi tempolarına karşın hiç savrulmadan parkurun geniş kavisini döndüler. Son düzlüğe çıkıldığında, Tomasius'un tekrar bir araba boyu geri kaldığı görüldü. Zaferinden artık emin olan Porfirius, atlarıyla olan iletişiminde her zaman sona sakladığı bir tekniği kullandı. Kırbacını atlarının en güçlüsü, grubun sağında koşan Müthiş'in kulak ucuna değecek şekilde salladı. Tenine kırbaç değmesine alışık olmayan soylu at, bu küçük ama yakıcı fiskeyi yiyince, gerçekten adı gibi "müthiş" bir depara kalktı. Hepsi birbirinden inatçı olan diğer üç at da onun temposuna uydular. Porfirius'un quadrigae'si artık uçar gibi geçiyordu parkurun son metrelerini.

Yarısı iki araba boyu önde bitiren yenilmez şampiyon, atlarına kimsenin duyamadığı bir şeyler söyledi. Sonra arabasını çevirerek, imparator locasının önünde durdu. Alışılmış biçimde hükümdarını selamlarken, tribünlerin kulakları sağır eden gürültüsünden onun kendisine ne dediğini duyamadı. Anastasios iki elini yumruk yaparak, bileklerinin üzerinde birleştirdi. Bunun anlamı Porfirius için çok açıktı. Tribünleri dolduran seyirciler de imparatorun yaptığı hareketi gördü 70.000 kişiyi aşkın kalabalık neredeyse hep bir ağızdan haykırdı:
DlVERSİUM...

Bin yıllık arena geleneğinde bu işaretin anlamı birdi. Muzaffer yarışçı, kendi atlarını mağlup ettiği rakibine verecekti.

Kendisi de onunkileri alacak, yeni bir mücadeleye gireceklerdi. Böylece galip yarışçının gerçek üstünlüğü ortaya çıkacaktı. Porfirius, rakibinin ağızları yırtılmış, acımasız kırbaç darbeleriyle sırtlarında kanlı oluklar açılmış, bitkin atlarıyla yarışmak zorundaydı. Tomasius ise, aynı tempoda daha en az üç yarış çıkarabilecek kendi sevgili atlarıyla çıkacaktı piste.

İki tarafın seyisleri koşarak geldiler. Atları okşayarak, itinayla arabalarından çözdüler. Birbirlerinin arabalarına yeniden koştular. Porfirius, bu değişim esnasında birkaç dakika atlarıyla konuştu. Az sonra, arenanın tozuna bulanmış kan ter içindeki iki yarışçı, başlama noktasında tekrar yan yana geldiler. Asya kaplanı Tomasius, Porfirius'a bakarak gözleriyle "Haydi bakalım, şimdi de hünerini göster!.." dermiş gibi bir işaret yaptı.

Tribünleri dolduran seyircilerin coşkun tezahüratıyla yarış yeniden başladı, ilk etabı Tomasius bir araba boyu önde tamamladı. Ancak, ağızlarındaki gemin sıkılmasına, sırtlarında kırbacın yakıcı acısına alışık olmayan soylu atlar. Tomasius'un arabasına zikzaklar çizdirmeye başladılar. Porfirius ise, aynı süre içinde, rakibinin perişan ettiği yorgun hayvanlarla kendi usulünce iletişim kurdu. Onları inanılmaz bir biçimde kendi at kullanım stiline alıştırdı.

İkinci turda artık aralarında bir ahenk vardı. Tomasius ise, rakibi kendine yaklaştıkça çileden çıkıyor, hayvanları daha beter kırbaçlıyordu. Onun bu gaddarlığına isyan eden soylu atlar, başlarını iki yöne sallayarak, koşumlarını koparmak, adeta geri dönüp, kendilerini acımasızca döven bu zalim adamla hesaplaşmak istermiş gibi sürdürüyorlardı koşularını. Yarışın kaderi artık belli olmuştu. Son tura girdiklerinde, Porfirius atağa geçerek, kendi sevgili atlarıyla ümitsizce boğuşan Tomasius'u geride bıraktı. Müsabakanın son metrelerinde kırbacını havaya kaldırarak, gırtlaklarını yırtarcasına bağıran seyircileri selamladı. Sanki bir idman yapıyormuşçasına, sakin bir tempoyla yarışı tamamladı.

Katisma'nın önünde arabasından inerek, miğferiyle kırbacını yarış geleneğine uygun olarak yere bıraktı. Anastasios'u hafif bir baş hareketiyle selamladı, imparator kendisine altın zafer çelengini atarken, izleyiciler hep bir ağızdan bağırıyorlardı:

"Sen en büyüksün Porfirius!.."

ozgur_beyin
12-11-2009, 01:36
edebiyata meraklı olanlar için tekrar baksınlar diyedostum psikonun yazılarını güncelledim

Neva
10-10-2012, 19:22
Guncelleme.