PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Gözaltında Kaybolanlar ve Katledilenler.


Baskoylu
21-01-2022, 04:24
Fasist Duzen Tarafindan Iskencelerde Katledilenler Olumsuzdur.


Hasan Hakkı Erdoğan kendi toprağında özgürlüğe hasret öldü.
Ocak ayının son haftasında devrim şehitlerinin anıldığı bugünlerde, 1984 yılında işkencede katledilen Hasan Hakkı Erdoğan'a ilişkin tarihsel bir belgeyi yayımlıyoruz.

Not: Yurtsever, devrimci yazar Kürşat İstanbullu'nun kitabı ‘Gözaltında Kaybolanlarda*, 17 Eylül 1984 günü İstanbul' da gözaltına alınan ve işkenceler karşısında ‘ser verip sır vermeme' geleneğini yaşatan, 30 Eylül 1984 günü katledilen, TKP-ML TİKKO üyesi Hasan Hakkı Erdoğan'ın (Ozan) katledilişini anlatan bölümü Ocak ayı vesilesiyle yayımlıyoruz.

İşkence hekim elinde gizlendi
Hasan Hakkı Erdoğan

Onunla aynı dönemde Emniyet 1. Şube'de bulunuyordum. İsminin sonradan Hasan Hakkı Erdoğan olduğunu öğrendim. Kısa aralıklarla işkenceye götürüyorlardı. Ayakta duramayacak haldeydi. Onu yakından tanıyan bir kişi bile yüzünden tanıyamazdı; çünkü yüzü öyle bir haldeydi ki tanımak mümkün değildi. Bir gün, ama ‘kaçıncı gün?' onu da bilmiyorum, tuvalete çıkmak istedi. Tuvalete götürüyorlardı.

Fakat yürüyemiyordu, ayağını her kaldırış ve yere basışında müthiş bir acı duyduğu hareketlerinden ve o anda çıkardığı seslerden anlaşılıyordu. Polislerse o sırada bir süre önce yukarıdaki sorgularının sonuçlarının yarattığı tabloyu dalga geçerek, gülerek izliyorlar ve "yürü şişko, yürü sana bunlar dokunmaz. Demir gibi adamsın" diyorlardı. Tuvalete kadar müthiş acılar çekerek gitti; ama tuvaletini yapamıyordu. Yine aynı acılarla döndü. Bir süre sonra mı?

Yoksa bir başka gün mü? Tam olarak çıkartamıyorum, alıp götürüldü. Sonra da Hasan Hakkı Erdoğan'ın ölümünün tehditleri başladı.

Eğer bir gün Hasan Hakkı Erdoğan'ın işkence edilerek öldürülmesi soruşturulursa konuşacak bir tanık Hasan'ın son günlerini bu sözlerle özetledi.

"Alıp götürüldü", hastaneye getirildiğinde konuşamıyor ve ağzından kan geliyordu. Hastanede yarım saat daha yaşadı. Verilen rapora göre ölüm ‘solunum yetmezliği' idi.

Askeri savcının hazırladığı iddianameye göre (TİKKO-6) Hasan Hakkı Erdoğan, TKP-ML TİKKO İstanbul Bölge Sorumlusu idi. 18 Eylül 1984 günü gözaltına alınmıştı. İddiaya göre aynı soruşturmayla ilgili olarak gözaltına alınan Hamdi Eroğlu 18 Eylül günü Hasan Hakkı Erdoğan ile buluşacağını söylemiş ve Erdoğan 1. Şube ekiplerince buluşma yerinde yakalanmıştı.

Baba Hüseyin Erdoğan oğlunun gözaltına alındığını duyduğunda kalktı İstanbul Emniyet Müdürlüğü 1. Şube'ye gitti. Oğlunu sordu çamaşır ve 5000 lira da para bıraktı. Oğlunu görmek istedi, "bir kez olsun uzaktan da olsa göreyim" dedi, "olmaz" dediler. Kapıda kendisine bir pusula yazdırdılar. Pusulayla para ve eşyaları götüren polis geri döndüğünde pusulanın altına şu not düşülmüştü; "Baba gönderdiğin para ve eşyaları aldım. Ben iyiyim."

"Birden şaşırdım, çünkü pusuladaki yazı ve imza oğluma ait değildi. Oğluma bir şey mi oldu diye tedirgin oldum. Oğlumun yaşayıp yaşamadığını sordum. ‘Yaşıyor, işte gördün ya eşyaları verdik' dediler. Ben yine de tedirgindim. Gittim 28.9.1984 günü Sıkıyönetim Askeri Savcılığı'na, Valilik Makamı'na, Sıkıyönetim Askeri Savcılığı'na birer dilekçe yazdım ve oğlumun hayatından endişe ettiğimi ve oğlumun Emniyet 1. Şube'de öldürülebileceğini bildirdim.

7.10.1984 günüydü, tekrar Emniyet Müdürlüğü'ne gittim. Kapıda bir komiser karşıladı, oğlumu sordum. ‘Senin oğlun öldü. Cesedi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Morgu'nda. Hiç konuşmadı. Hem üç yıldır İstanbul'da kal, hem de kimseyi tanıma. Üç yıldır İstanbul'da kalan bir kişinin tanıyacağı birçok kişi olur. Ama o hiçbir arkadaşının ismini vermedi' dedi.

Hasan Hakkı Erdoğan 29 Eylül 1984 günü "Sor. 9 ve 984/24442 sayılı" bir yazıyla Gümüşsuyu Askeri Hastanesi'ne götürüldü. Baştabipliğe yazılan yazı açıkça bu kişiye işkence yapıldığını söylüyordu:

"Müdürlüğümüzce sürdürülmekte olan TKP-ML TİKKO adlı illegal örgüt operasyonu sırasında yakalanarak gözetim altına aldırılan aşağıda açık kimliği yazılı Hasan Hakkı Erdoğan rahatsızlığını beyan ettiğinden memura teslimen gönderilmiştir."

Konuşamayacak halde hastaneye getirilen kişinin işkencenin yarattığı rahatsızlık dışında başka da hiçbir rahatsızlığı yoktu, Gümüşsuyu Askeri Hastanesi'nde 29.9.1984 ve 3282 sayı ile Hasan Hakkı'yı muayene eden doktor yalnızca bir iki kısa not düştü: "Her iki ayak bileğinde, ciltte, koltuk altlarında ekimoz ve yaralar… vardır."

Gümüşsuyu Askeri Hastanesi'nden Haydarpaşa Askeri Hastanesi'ne sevk edilen Erdoğan'a "akut böbrek yetmezliği ve akciğer ödemi" teşhisi kondu. Teşhisi koyan Tbp. Kd. Binbaşı Op. Dr. Nevzat Aknar, Hasan Hakkı Erdoğan'ı Çapa Tıp Fakültesi Acil Polikliniğine sevk etti. Saat 23.30- 00.00'dı. Hasan Hakkı Erdoğan burada ancak yarım saat yaşayabildi.

Hasan Hakkı Erdoğan'ın Acil Poliklinikte ölümü ile ilgili İstanbul Emniyet Müdürlüğü Siyasi Şube Müdürlüğü 8.10.1984 gün ve 25020 sayılı bir yazıyla rapor istedi. Rapor ancak 15 Ekim 1984 tarihinde 20092 sayı ile yazılabildi. Raporda teşhisin "kronik renal yetersizlik artı akut sol kalp yetersizliği ve akut solunum yetersizliği tanıları konmuş….ancak … hasta solunum yetersizliğinden 30.9.1984 tarihinde saat 01.00'de vefat etmiş" olduğu belirtiliyordu.

Raporun altında ise Dr. Nevres Koylan, Mütehassıs Dr. Sacide Erden'in imzaları ve İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Sevim Büyükdevrim'in onayı bulunuyordu.

Raporu kim hazırlattı?
Raporun altında imzaları yer alan doktorlardan Sacide Erden raporu "ben hazırlamadım" diyor ve raporun nasıl hazırlandığını anlatıyordu:

"Raporu asistanım Nevres Koylan hazırladı. Ben uzun süre bu raporu imzalamak istemedim. Hatta Kürsü Başkanı'na bile çıktım. Kürsü Başkanı Prof. Dr. Ahmet Sevim Büyükdevrim ‘bize gelen sevk yazısında akut böbrek yetmezliği ve akciğer ödemi yazılı. Bu rapor da ona uygun olsun, imzala' dedi ve ben de imzalamak zorunda kaldım. Benim gerçekten orada başka bir şey yapma imkânım yoktu.

Hasta getirildiğinde konuşamıyordu. Kendisine ne yapıldığını ya da rahatsızlığını söyleyecek durumda değildi. Beraberinde yedi sekiz kişi vardı. Hastanın başındakilerden doğru dürüst çalışmamız bile mümkün değildi. Hastanın solunumunu düzene koymak için oksijen vermek gerekiyordu. Ama oksijen hastanın bulunduğu bölümün dışındaydı, oraya bile götürmemize izin verilmedi. Polisler çok sıkı tutuyorlardı. Zaten fazla da yaşamadı…"

Daha sonra Dr. Sacide Erden bu sözlerini reddederek olayda hiçbir sorumluluğu olmadığını söyledi. Hatta Prof. Dr. Ahmet Sevim Büyükdevrim'de aynı kervana katılarak "Ben de sorumlu değilim. Ben kimseye baskı yapmadım" dedi. Ancak aynı hastanede görevli bir doktor o günü olayın başka bir yönüyle birlikte anlattı:

"Dr. Nevres Koylan benim arkadaşımdır. Bu olayda onun bir suçu olduğunu sanmıyorum. O gün nöbetçi olan arkadaşım bana olayı anlattı. Hasta polikliniğe getirildikten kısa bir süre sonra komaya girmiş. O gün ve o günü takip eden günlerde Emniyet Müdürlüğü'nden, Merkez Komutanlığı'ndan sabaha kadar ve ikinci gün telefonlar gelmiş. Hatta raporun bile dikte ettirilmiş olabileceğini duydum. Çünkü Nevres'in böyle bir rapor yazmaya kalkışacağını düşünenem.

Bu konuda Ahmet Sevim Büyükdevrim'in rolü olabilir. Rapor hastanın ölümünden kısa bir süre sonra hazırlanmış, o günlerde de kürsü başkanı daha yukardan gelen isteklere uyarak bu raporun hazırlanmasını istemiş olabilir. Çünkü Sacide Hanım'ın tek başına böyle bir rapor hazırlaması güç ama olağanüstü korkak olmasından dolayı bu raporu imzalamıştır."

O gün ve raporun hazırlanmasını takip eden günlerde gelen telefonlar kimler tarafından edilmişti, bugüne kadar öğrenilemedi. Belki de bunu açıklayacak tek kişiler de Prof. Dr. Ahmet Büyükdevrim, Dr. Sacide Erden ve Dr. Nevres Koylan.

Hasan Hakkı Erdoğan'ın ölümünün işkence sonucu olduğu çok açıktı. Hasan Hakkı Erdoğan'la buluşacağı belirtilen Hamdi Eroğlu, Emniyet 1. Şube'de gördüğü ağır işkencelerden sonra götürüldüğü Selimiye Askeri Ceza ve Tutukevi'nde 18.10.1984 tarihinde askeri savcılığa gönderdiği dilekçesinde "ben gözetim altındayken Hakkı Erdoğan adlı şahsı işkence edilmiş ve komaya girmiş halde getirdiler ve sonra hastaneye kaldırdılar" diyordu.

Ancak Eroğlu 18.10.1984 tarihinde bu dilekçesini yazarken arkadaşı çoktan ölmüştü.

Emniyet 1. Şube polislerinden Yılmaz Hemen ve Seyfettin Bodur, Mustafa Hayrullahoğlu'nun işkence edilerek öldürülmesiyle ilgi verdikleri ifadelerinde "TKP, TİKKO VE İGD adlı örgüt mensuplarının soruşturmasını K. Masası B grubu sorgu timi yapıyor" demişlerdi.

Yani Mustafa Hayrullahoğlu'nun sorgusunu yapan timler Hasan Hakkı Erdoğan'ın da sorgusunu yapmışlardı. Hayrullahoğlu'nun öldürülmesiyle ilgili davada Ali Can Özgenler, Mehmet Yetiş, Orhan Yaman, Engin Devren ve Ümit Baybek sanık sandalyesine ourmuşlardı.

Sorgulamalarda polisler kod adı kullanıyor ve tutanaklarda isimleri yer almıyordu. Ancak Hamdi Eroğlu askeri savcılığa verdiği dilekçelerde ve mahkemede verdiği ifadelerinde "Yetiş ve İbrahim" adlı polislerin işkence yapanlar arasında bulunduğunu söylüyordu.

Uluslar arası Af Örgütü de Hasan Hakkı Erdoğan'ın işkence edilerek öldürüldüğünü 1985 yılı raporunda açıklıyordu. Uluslararası Af Örgütü, Türkiye'nin Londra Büyükelçisi Rahmi Gümrükçüoğlu'na 18.12.1984 günü Hasan Hakkı Erdoğan'ın ölümünü sormuş ve "solunum yetmezliğinden öldü" cevabını almıştı. Ancak Af Örgütü de Hasan Hakkı Erdoğan'ın işkenceyle öldürüldüğüne emindi.

Hasan Hakkı Erdoğan'ın işkencede öldürülmesi ile ilgili baba Hüseyin Erdoğan birçok kez dilekçeler yazdı, sorumluların cezalandırılmasını istedi. Avukatları Yusuf Serhat Bucak ve Mihriban Kırdök "Hasan Hakkı Erdoğan'ın Emniyet 1.Şube'de görevli polisler tarafından işkence edilerek öldürülmüş olduğunu, sorumlular hakkında soruşturma açılmasını istediler ve 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı'na, Adli Müşavirliğe, Askeri Savcılığa dilekçeler yazdılar. Askeri Mahkemelerde suç duyurusunda bulunulduğu zaman mahkemenin ilgili yerlere" dediği yerlere başvuruldu.

Aradan iki sene geçti ve gönderilen dilekçelerin ne olduğu konusunda tek bir haber alınamadı.

Hasan Hakkı Erdoğan işkence edilerek öldürüldü. Kendi toprağında özgürlüğe hasret öldü. Ve bir baba oğlunun katillerini istedi…

*"Gözaltında Kaybolanlar". İstanbullu, Kürşat. Yalçın Yayınları. 1. Baskı, Ekim 1986. Sayfalar: 115-120.

Baskoylu
24-01-2022, 17:47
Gözaltında kaybolan ve faili meçhul cinayetlerde hayatını kaybedenlerin yakınlarının düzenlediği Cumartesi Anneleri eylemi, 1995 yılından bu yana Cumartesi günleri oturma eylemleriyle İstanbul'da gerçekleşmektedir.[8] Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın 1980-2000 arasındaki rakamlarla oluşturduğu verilere göre Türkiye'de 20 yıl içinde 757 kişi gözaltında kayboldu. Aynı aileden kaybolanların yer aldığı veri tabanına göre ise en fazla kayıp 1994 yılında oldu. 1994 yılında belirgin bir artış gösteren gözaltı kayıpları, en çok Diyarbakır ilinde yaşandı.[9] İnsan Hakları Derneği (İHD) verilerine göre, Türkiye'de 1980 yılından bu yana 940 kişi gözaltında kayboldu ve durumları hakkında bilgi alınamadı.[10] 12 Eylül Darbesinden sonra gözaltına alınan birçok insandan daha sonraları haber alınamadı. Bunlardan biri gözaltına alındıktan sonra bir daha haber alınamayan Cemil Kırbayır idi.[11] Cemil Kırbayır'ın annesi Berfo Kırbayır mücadelesiyle Türkiye'de kayıp ailelerinin sembol ismi haline gelmişti.

1991 yılında Diyarbakır'daki bir köyde Fehmi Tosun gözaltına alındı. Uzun süre gözaltına tutulan ve ceza alan Tosun, 1994'te hapisten çıkınca tekrar polislerce aranmaya başlandı. Ailesiyle birlikte İstanbul'a taşınan Fehmi Tosun, sivil polis olduğu ileri sürülen kişilerce zorla araca bindirilerek götürüldü ve daha sonra ondan haber alınamadı.

Türkiye'de Birleşmiş Milletler (BM) Tüm Kişilerin Zorunlu Kaybetmeye Karşı Korunması İçin Sözleşme ile Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni (UCM) kuran Roma Statüsü'nün imzalanması, toplu mezarların Minnesota Protokolü'ne uygun olarak açılması ve gözaltında kaybedilenlerin akıbetinin araştırılması için özel yasayla yetkilendirilmiş bağımsız bir araştırma komisyonu kurulması yönünde talepler bulunmaktadır.

https://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%B6zalt%C4%B1nda_%C3%B6l%C3%BCm_ve_kaybolma

Baskoylu
24-01-2022, 18:26
Saygideger Okuyucu Dostlar,

T.C nin Osmanli Denen Barbarligin Devami Oldugunu Unutmamamiz gereken onemli konulardan biridir.
T.C nin Kurucusu olan Irkci, Milliyetci ve Gerici Mantik Osmanli Subaylarindan Biridir. Toplu Katliam, Soykirim, Cinayet, Yargisiz Infaz, Iskence, Zam, Zulum ve Yiginlarla Haksizliklar Bu Mantigin Mirasidir. Bu Miras Kesintisiz Olarak Devam Etmektedir.

Gunumuze kadar suregelen Yiginla Olumsuzluklari Kanunlastirip, dahada ileri giderek 1924 anayasasina Ulu Bozkurt ve Basbug Ataturk Tarafindan, Ogrencisi Olan Mussolinin Yasalari da Eklenmistir.

Unutmiyalim, 12 Mart ve 12 Eylul Askeri Fasist Cunta,
1923 ve 1924 de Kurulan Askeri Fasist Cunta Iktidari 1946 ya kadar surdurdugu Irkci Fasist Yapilanmanin ufak kivilcimlaridir.
12 Mart ve 12 Eylul Cuntacilari; Ulu Bozkurt ve Basbug Ataturk`un keskin savunculari ve ogrencileridir.


Murat Bardakçı: Osmanlı işkenceyi bile kanunla yapardı!!!

Murat BARDAKÇI

İkinci Bayezid ‘İtina edin, adamı konuşturmadan öldürmeyin' diyordu

Haftanın gündeminde işkence konusu vardı. İşkencecilere verilecek cezalar uzun uzun tartışıldı ve ben bu tartışmaları son derece olağan karşıladım. Zira eski kanunlarımızın meşru saydığı işkence asırlar boyunca hukukumuzun ve günlük hayatımızın ayrılmaz parçası olmuştu. Dolayısıyla işkencecilere verilecek cezaları arttırırken aslında eski bir ádetimizi terketmeye çalışıyorduk ve geleneklerden vazgeçmek zor işti.

Haftayı tahkimle, Erbakan'ın dönüşüyle ve işkence tartışmalarıyla geçirdik. Gazetelerin manşetlerinden meclis komisyonlarına, İçişleri Bakanlığı'nın ‘‘Polisimiz ekşi mekşi ama bizim bağın üzümü bu'' diyen müsteşar yardımcısından 'İşkenceci polisin çoluk çocuğuna acıyın' feryatları eden emniyetçiye kadar hemen herkesin ve heryerin gündeminde işkence vardı.

Ben bu tartışmaları son derece olağan karşıladım. Zira işkencenin adlî geleneğimizde oldukça eski bir geçmişi olduğunu biliyordum ve vakti zamanında kanunlarımıza kadar girip meşrulaştığını, hem hukukun hem de günlük hayatın ayrılmaz parçası sayıldığını hatırladım. Bazı bürokratlarla milletvekillerinin işkenceyi bir ‘‘çare'' olarak görmelerini işte bu geleneğimize bağladım ve ‘‘asırlar öncesinden gelen ádetleri terketmek zor olur'' diye düşündüm.

İşte, işkence maceramızın kısa öyküsü:

Günlük hayatta dayak ve adalet sisteminde işkence, geçmişte hemen bütün memleketlerde olduğu gibi Osmanlı'da da sıradan bir uygulamadır. Meşhur ‘‘falaka'' bu işin en hafifidir ve zanlıların ifadesi asırlar boyunca falakanın her çeşidinden başlayıp tırnak ve diş sökmeye, vücudu demirden keselerle keselemeye kadar birçok değişik metodla alınmıştır. En ciddî tarih kitaplarında ‘‘Filáncaya işkencenin her çeşidini tatbik ettiler ama herif ağzını açmadı, gık bile demedi'' gibisinden ifadelere yahut ‘‘Azledilmiş olan Paşa işkenceye alınır alınmaz bülbül gibi şakıdı ve binlerce altunun yerini hemen söyleyiverdi'' şeklindeki cümlelere sık rastlanır. Üstelik bu yapılanlar o zamana göre yasal bir iştir, zira eski kanunlarımız işkenceyi meşru hale getirmiş, uygulamada kadın-erkek ayırımı yapılmamış ve işkenceyle eziyet hem soruşturma, hem de infaz vasıtası olarak kullanılmıştır.

Bu sayfada birkaç ‘‘hafif işkence'' gravürü yeralıyor. Orijinalleri şimdi Almanya'yla Avusturya'daki kitaplıklarda saklanan bu gravürleri ben Prof. Metin And'ın yıllar önce yayınladığı bir kitaptan aldım. Aslına uygun olarak çizildikleri söylenen gravürlere ve özellikle o zamanın kolluk kuvvetlerinin yüzlerindeki ifadeye dikkatle bakın, sonra bazı kişilerin bugünün polisinden bahsederken ‘‘Bizim bağın üzümü bu'' demelerinin sırrını çözmeye çalışın.

Ve bu yazdıklarımı okuduktan sonra ‘‘Osmanlı işte böyle zalim, böyle gaddar ve böyle eli kanlıymış'' diye düşüneceklerinden yahut ‘‘Bu adam geçmişimize hakaret ediyor'' diyeceklerinden emin olduğum zeváta peşin bir hatırlatma: Tarihteki olaylar bu zamanın değil, yaşandıkları dönemin şartlarına göre değerlendirilirler. Dolayısıyla Osmanlı'da yapılmış olan işkenceleri bugünün insan hakları kavramlarıyla yorumlamak hatadır. Kaldı ki işkence o dönemde sadece bizde değil, hemen bütün batı memleketlerinde özel kanunlarla meşrulaştırılmış sıradan bir uygulamadır.

Avrupa'nın tepesine asırlar boyu çöreklenmiş olan engizisyon belásı unutulmasın...

İşte işkencenin kanunu

Işte, işkence geleneğimizi yansıtan tarihî bir belge: İkinci Bayezid'in 15. yüzyıl sonlarında yayınladığı ‘‘Kanun-name''nin işkenceyle ilgili maddeleri... Hükümdar ‘‘Sabıkalı hırsızın suçunu işkenceyle itiraf ettirin ama bu işi itinalı yapın ve adamı itiraftan önce sakın haaa öldürmeyin'' buyuruyor.

İşkenceyi yasal soruşturma metodu haline getiren ilk devlet adamımız, Fatih'in oğlu İkinci Bayezid'di. Hükümdarın 15. yüzyılın sonunda çıkarttığı ‘‘Umumi Kanunname''de işkencenin hangi durumlarda ve kimlere yapılacağı ayrıntılarıyla yazılıydı. Bu maddeler o tarihten başlayıp işkencenin 1826'da Tanzimat Fermanı'yla yasaklanmasına kadar geçen 300 küsur sene boyunca çıkartılan hemen bütün yasal metinlere kaynaklık etti.

İşkence bahsi, İkinci Bayezid Kanunnamesi'nde 32. maddeden itibaren sık sık geçiyor. Hükümdar, 32. maddede bugünün Türkçesiyle ‘‘Bir kimsenin elinde veya evinde çalıntı bir eşya bulunduğu taktirde, eşya o kişi tarafından satın alınmışsa satanı bulduralar. Bulamazsa ve daha önce de hırsızlıkla suçlandıysa bulup kadıya götürene veya bir başka yerde bulduğunu ispat edene kadar işkence yapalar. Ama suçunun sabit olmadan evvel ölmemesi için işkencede ihtiyatlı davranalar ve işkencede ölenin dosyası kapatıla'' buyuruyor. Yani bir yandan işkenceyi meşrulaştırırken bir yandan da soruşturmanın çıkmaza girmesi ihtimalini bertaraf etmeye çalışıyor ‘‘İşinizi usturuplu yapın, itina gösterin ve adamı konuşturmadan, suçu ispat edilmeden öldürmeye kalkmayın'' diyor.

İkinci Bayezid, ‘‘İfadem işkence altında alınmıştı'' gibisinden kadıya sonradan yapılabilecek itirazları önlemenin de yolunu gösteriyor. Aynı kanunun 39. maddesinde ‘‘Hırsız taife işkence sırasında suçunu itiraf etse ve deliller de o yönde olsa, itiraf geçerlidir'' diyor, yani işkenceyle alınan ifadelerin reddedilemeyeceğini söylüyor. Hemen arkasından gelen 40. maddede ise suç ortaklarına da işkence yapılmasını emrediyor: ‘‘Yakalanan ve suçu sabit olan hırsız bir başkasıyla beraber çalıştığını söylerse ve suça ortak olduğu iddia edilen kişi başıboş bir serseriyse yahut sabıkası varsa o da işkenceye alına. Ama sabıkalı değilse hırsızın iddiası üzerine işkence edilmeye''.

Ben, Kanunname'nin bu köşede gördüğünüz tıpkıbasım fotoğrafını son haftalarda bir TV'den ötekine koşuşturup Osmanlı'nın nasıl bir ‘‘din devleti'' olduğunu ispata çalışan bir profesörün ‘‘Osmanlı Kanunnameleri'' isimli yayınından aldım. Ama bugünün harflerine ve diline kendim aktardım, zira profesörün yayını hem okuma hem de Türkçeleştirme hatalarıyla doluydu. Bu arada elyazması metnin hemen altında ‘‘kitap yaprağı'' mánásına gelen ‘‘folio'' sözünün kısaltılmışı olan ‘‘fol.'' ifadesiniun Látin harfleriyle yazılması ve hemem yanında bir sayının gelmesi dikkatimi çekti. Kimsenin günahını almayayım ama, kanunnamenin fotoğrafları bana Konya'daki Koyunoğlu Kütüphanesi'ndeki orijinal elyazmasından çekilmemiş, vaktiyle Türkiye dışında yapılmış olan bir yayından makaslanmış gibi geliyor. Bilmem yanılıyor muyum?

https://www.hurriyet.com.tr/murat-bardakci-osmanli-iskenceyi-bile-kanunla-yapardi-39096241

Baskoylu
24-01-2022, 18:32
171 kişi işkenceyle öldürüldü

12 Eylül 1980 askerî darbesinde 171 kişinin işkence sonucu öldüğü belgelendi.
300 kişinin de şüpheli şekilde hayatını kaybettiği tespit edildi. Ancak işkenceden ölümler raporlara farklı şekilde yansıdı.

Bazısının intihar ettiği, bazısının yakalandığı hastalık sonucu öldüğü açıklandı. Mamak'ta türlü işkencelere maruz kalan 18 yaşındaki Bekir Bağ'ın ölümü için şöyle kayıt düşüldü: "Kendini astı."

12 Eylül 1980 askerî darbesiyle ilgili davaya işkenceden hayatını kaybettiği halde normal ölümmüş gibi gösterilenlerin yakınları da müdahil olmaya hazırlanıyor.

Dönemin Mamak Askerî Cezaevi Müdürü emekli Albay Raci Tetik'in 1 numaralı şüpheli olarak yer aldığı işkence soruşturması 59 ilde yürütülüyor.



Darbe sonrasında 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi. Yaklaşık 300 kişinin ise kuşkulu bir şekilde hayatını kaybettiği tespit edildi. İşkenceden ölümler raporlara 'normal ölüm' olarak yansıdı.

Tarihe 'en kanlı darbe' olarak geçen 12 Eylül askerî müdahalesinde 517 kişiye idam cezası verildi.

Bunlardan 50'sinin infazı gerçekleştirildi. Ayrıca darbeye zemin hazırlamak için kurgulanan olaylarda binlerce vatandaş hayatını kaybetti.

İhtilal sonrasında da ölümler bitmedi. Cezaevlerinde türlü işkencelere maruz kalan birçok mahkûm vefat etti. Bazısının intihar ettiği, bazısının yakalandığı hastalık sebebiyle öldüğü belirtildi

Ne cezaevlerinin kötü şartları ne de alınmayan güvenlik önlemleri sorgulandı. İşte çarpıcı iki örnek: Bursa'da işkence sonucu hayatını kaybeden Rafet Demir için 'kendini 5. kattan attı' dediler.

Mamak'ta 18 yaşındaki Bekir Bağ sorguda işkenceyle öldürüldü. "Kendini astı" diye kayıtlara geçtiler.

12 Eylül sürecinde gözaltına alınan birçok kişi uğradıkları işkence ve kötü muamele sonrası hayatını kaybetti.

Ancak ölenlerin hiçbirisinin ölüm sebebi kayıtlara 'işkence' olarak geçmedi. Darbecilere göre kimi 'intihar' etti, kimisi ise 'hastalık'tan öldü. Kayıtlar da böyle tutuldu. Bursa'da işkenceyle öldürülen Rafet Demir'in 'kendini 5. kattan attığı' yazıldı. Mamak Cezaevi'nde işkence yapıldığı ortaya çıkmasın diye siroz hastası Hasan Alemlioğlu ölüme terk edildi. Ordu'da Nevzat Karayün'ün evi 'teslim ol' çağrısı bile yapılmadan tarandı.

Malatya'da Mehmet Kazgan ölünceye kadar dövüldü. Yol üzerinde bir mezarlığa defnedildi. İskenderun'da 25 yaşındaki Ali Bakır ağır hastayken tekrar sorguya alınıp komaya sokuldu. Mamak'ta 18 yaşındaki Bekir Bağ sorguda işkenceyle öldürüldü. Cenazesi cezaevine götürüldü, 'kendini astı' diye rapor tutuldu. Bunlar gibi onlarca örnek var. Dönemin Mamak Askerî Cezaevi Müdürü emekli Albay Raci Tetik'in 1 numaralı şüpheli olarak yer aldığı işkence soruşturması sürüyor. İşkenceden ölenlerin yakınları da davaya müdahil olmaya hazırlanıyor.

Cezaevinde öldürülen 10 ülkücü için yargı yoluna gidecek olan Yusufiye Derneği Genel Başkanı Recep Küçükizsiz, cezaevlerinde ölen arkadaşlarının hesabını sormak üzere önümüzdeki günlerde Ankara Adliyesi'nde suç duyurusunda bulunacak. Küçükizsiz'in şahit olduğu olaylar işkenceden ölümleri gözler önüne seriyor.

Darbenin ardından 11 yıl hapis yatan ve 19 yıl sürgün yaşayan Küçükizsiz, geçtiğimiz yıl Türkiye'ye dönebildi.

12 Eylül 2010 referandumunda da darbecilerin yargılanması için 'evet' oyu verdi. Darbe döneminde 2,5 ay cezaevinde işkence gören dönemin Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcısı Mahir Damatlar ise iki öğretmenin öldürülüp camdan aşağı atıldığını söyledi.

Bu öğretmenlerden birinin Aydın Demirkol, diğerinin ise Mehmet Kalmaz olduğunu belirtti. Damatlar, "Hüseyin Kurumahmutoğlu ise 1987 yılında namaz takkesi takıyor diye dövülerek öldürüldü. 10'larca şüpheli ölüm vardır. Bizi ayrıca işkence davasıyla ilgili çağırdılar. Zaten bizim müdahilliğimiz yanımızda öldürülen arkadaşlarımızdandı. Bunlar da yargılamanın konusu olmalıdır." dedi.

İşkencenin ortaya çıkmaması için hastaneye gönderilmeyip, Kayseri Zincidere Cezaevi'nde ölüme terk edilen Cumali Şimşek'in ağabeyi Turan Şimşek de işkencelerle ilgili hukukî süreci başlattıklarını söyledi.

Şimşek, şöyle konuştu: "İçeride 10 ay yattı. Bu sürede işini bitirdiler. Namaz kılıyor diye koğuşta kafasını duvara vurmuşlar. Cenazeyi askerî hastaneden aldık. 'Menenjitten öldü' diye rapor verdiler."

Zincidere Cezaevi'nde Cumali Şimşek'in işkencelerle öldürülüşünün canlı tanıklarından Mehmet Akkale ise şahit olduğu işkenceleri anlatırken bile yerinde duramayıp aynı acıları hissediyor. 'Çarmıh' işkencesi yapılıp altlarından sandalyenin çekildiğini, pazularına binlerce toplu iğne sokulup çıkarılıyormuş gibi acı hissettiklerini, bir ellerinin duvara kelepçelenerek günlerce aç susuz bekletildiklerini anlatıyor.

Akkale: "Ben de yaşadığım için biliyorum. 10 dakika içinde sesin kesiliyor, bağıramıyorsun bile. Baygınlık oluyor. Bodrum kat sadece işkence içindi. Birinci kat ise sorgu ve işkence için kullanılıyordu."

https://www.sabah.com.tr/gundem/2012/05/16/iskenceyle-oldurduler-intihar-dediler