PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Kapitalist ve Dini Oligarşi


Singularity
25-04-2025, 15:50
Toplumları şekillendiren güçler yalnızca ekonomik sistemle sınırlı değildir. Kapitalizm, özellikle büyük sermaye sahiplerinin ve büyük şirketlerin hâkimiyetinde şekillenen bir düzendir. Ancak, bu ekonomik yapı yalnızca finansal güçten değil, aynı zamanda toplumsal ve düşünsel kontrol mekanizmalarından da beslenir. Kapitalizm, güç birikimini azınlıkların elinde toplarken, bu gücü sürdürebilmek için dini yapıların desteğine ihtiyaç duyar. Tarih boyunca, dini otoriteler ve ekonomik elitler, halkı yönlendirmek için birbirlerinin güçlerini pekiştirmiştir.

Kapitalist sistemin özünde, belirli bir grubun ekonomik üstünlüğünü sürdürme isteği yatar. Bu gruplar yalnızca sermaye kazançlarıyla değil, aynı zamanda toplumları ideolojik anlamda şekillendirerek de hakimiyet kurarlar. Dini yapılar bu süreçte, toplumu yönetmek ve denetim altında tutmak için bir araç haline gelir. Kapitalist oligarşi, sadece para ve güçle değil, aynı zamanda insanların düşünsel bağımsızlıklarını engelleyen dini normlarla da şekillenir.

Hristiyanlık ve İslam gibi dinler başlangıçta, insanları adalet, eşitlik ve huzur içinde yaşamaya davet ederken, zamanla dini elitler, bu öğretileri toplumu yönetmek ve denetlemek için kullanmaya başlamışlardır. Örneğin, Orta Çağ'da Katolik Kilisesi, yalnızca ruhsal bir otorite değil, aynı zamanda feodal yapının sürmesini sağlayan bir güç merkezi haline gelmiştir. Kilise, halkı manevi bir korku altında tutarak, Tanrı adına hükmetmiş ve toplumsal yapıyı kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmiştir. Bu dönemde, dinin temelleri, halkı kontrol etmek için kullanılan bir araç olmuştur.

İslam'da da benzer bir süreç yaşanmıştır. İlk dönemlerde eşitlikçi ve adalet temelli olan İslam (varsayımsal olarak), zamanla ulema sınıfının elinde bir denetim aracına dönüşmüştür. Bu sınıf, dini metinleri yorumlayarak, halkı kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde yönlendirmiştir. Din, halkı sadece manevi bir düzeyde değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal anlamda da kontrol etme amacı güden bir araç haline gelmiştir.

Kapitalizm ve dini elitler arasındaki ilişki, bir bakıma birbirini pekiştiren bir düzene dönüşmüştür. Her iki yapı da azınlıkların çıkarlarını korumak için şekillenmiş ve halkı kendi çıkarlarına uygun şekilde yönlendirmiştir. Kapitalist sistem, dini otoritelerle birlikte, insanların özgür düşünmelerini engellemiş, sorgulama ve eleştiri kültürünü yok etmiştir. Böylece, toplumlar, hem ekonomik hem de dini baskılarla şekillendirilmiş ve bireylerin düşünsel bağımsızlıkları kısıtlanmıştır.

Örneğin, kapitalist düzenin egemenleri, yalnızca ekonomik güçlerini değil, dini liderlerin desteğini de kullanarak toplumu kontrol etme gücüne sahiptir. Dini liderler, halkın ruhsal yönlerini yönlendirirken, aynı zamanda onların sosyal ve siyasal yaşamlarını da denetim altına almışlardır. Din, kapitalist yapının ideolojik altyapısını güçlendirmek için kullanılmıştır. İnsanlar, Tanrı korkusuyla kendi özgürlüklerinden feragat etmiş ve kapitalizmin dayattığı düzene boyun eğmişlerdir.

Bu durum, insanları düşündürmeye ve sorgulamaya teşvik etmek yerine, onları düzene uyumlu hale getirmek için manipüle etmiştir. Hem ekonomik hem de dini elitlerin birleşimi, halkın yalnızca maddi değil, düşünsel olarak da bağımlı hale gelmesine yol açmıştır. Bu sistem, bireylerin yaşamlarını belirleyen, ancak onları kendi çıkarları doğrultusunda şekillendiren bir yapıdır.

Kapitalizm ve dini oligarşinin birleşimi, toplumu pasifleştirir. Düşünsel özgürlük, sorgulama ve eleştiri, bu yapılar tarafından kısıtlanır. Kapitalist elitler, yalnızca ekonomik güçleriyle değil, aynı zamanda dini dogmalarla da toplumu yönlendirirler. Dini elitler ise, toplumu kontrol etmek için dini korkuları ve dogmaları kullanırlar. Bu yapılar, toplumları yalnızca ekonomik olarak değil, aynı zamanda ideolojik olarak da denetlerler. Özgür bir toplum, ancak bu egemen güçlere karşı bir duruş sergilendiğinde mümkün olabilir.

Sonuç olarak, kapitalizm ve dini oligarşi, toplumsal yapıyı şekillendiren ve bireylerin özgürlüklerini engelleyen iki güçlü yapıdır. Bu iki sistem, birbirini besleyen ve güçlerini entegre eden yapılar olarak işlev görür. Kapitalizm, ekonomik egemenliğini sürdürebilmek için dini yapıları ve ideolojileri kullanır; dini yapılar ise, halkı manevi korkularla kontrol ederek toplumsal eşitsizlikleri pekiştirir. Bu düzenin devam etmesi için hem ekonomik hem de manevi düzeyde bir denetim gereklidir. Toplumlar, ancak bu egemen yapıları sorgulayıp, bilinçlenerek ve özgürlüklerini savunarak bu düzeni aşabilirler. Ancak, gerçek bir değişim, halkın bilinçli bir şekilde egemen güçlere karşı durmasıyla mümkün olacaktır.

bilgivehis
26-04-2025, 07:49
Yazdıkların doğru ama kapitalizmi anlatırken birçoğu hep bir noktayı ya göremiyor ya da önemsemiyor.
Eskiden bundan yüz yıl öncesine kadar toplumlar, kapitalizm ve onun bir numaralı ortağı dinlerin uyutma tuzağına düştükleri için onlara kölelik ediyorlardı.
Şimdi ise toplumların bir kısmı cidden uyutulurken diğer kısmı ise kapitalizmi ve dinleri nemalanma aracı olarak görüyor. Hatta toplumun büyük kesimi bu iki yılana kölelik ederek birşeyler elde ettiklerine inanıyorlar.
Bu elde etme olayı kimisi sadaka için, esnafsa müşteri kapmak için, işçiyse yerini sağlamlaştırmak için köylüyse komisyoncu ve ilaç tacirlerine bağımlı olduğu için, işsizse iş kapmak için, kredi almak için, ihale kapmak için böyle gider.
Yani sırf uyutulma olayı değil, daha ziyade nemalanmak için uyuyormuş gibi yapıyorlar. Çünkü ülke değerleri, çocuklarının geleceği, ilerisi umurlarında değil, günü kurtarma peşindeler ve bananeciliği oynuyorlar.
Ayrıca rüşvetçiliği, ayı-dayı zorunluluğu da eklersek, uyutulma olayı bunların yanında çok zayıf kalır.

Yani toplu başkaldırı veya sosyalist devrimin önünü açmak bu kördüğümü açmakla mümkündür. Yoksa halkın uyanmasından birşey beklemek boşa kürek sallamaya benzer. O eskidendi, halk uyanırsa başkaldırır diye düşünüyorduk ama şimdi durum çok farklı.

Günümüzde bu gerçekten bahsetmeden kapitalizmi anlatmak son derece eksik kalır.

Singularity
26-04-2025, 15:50
Bilgivehis;

Senin yorumun, meseleyi genişletmek yerine sığlaştırıyor. Kapitalizmi ve dini yapıları yalnızca insanların bireysel "çıkar arayışı"na indirgemek, bu sistemlerin yapısal gücünü görmezden gelmek demektir. Evet, insanlar sistemin içinde bir şeyler elde etmeye çalışıyor olabilir ama bu, sistemin uyutma ve yönlendirme mekanizmalarının daha incelikli hale geldiğini gösterir; yoksa halk "uyanmış" da nemalanmaya çalışıyor değil.

Toplumun büyük bir kısmı, senin zannettiğin gibi bilinçli bir pragmatizmle hareket etmiyor. Aksine, bu düzene gömülmüş, sorgulama refleksini yitirmiş, gündelik çıkarlar için yaşar hale getirilmiş durumda. Bu da sistemin başarısıdır zaten: İnsanları yalnızca ekonomik olarak değil, zihinsel ve ahlaki olarak da teslim almak.

"Uyuyormuş gibi yapıyorlar" tespitin, gerçekliğin üstünü örten bir romantizmdir. Sanki halk sistemin iç yüzünü biliyor da bilinçli bir tercihle "oyun oynuyor." Oysa çoğu, yaşadığı durumu kader sanıyor. Bu, Marx'ın "yanlış bilinç" dediği şeyin ta kendisidir. İnsanlar sadece susmuyor; neye isyan edeceklerini, neden rahatsız olmaları gerektiğini bile bilmiyor çoğu zaman. Bu da senin "bananecilik" dediğin şeyin kaynağıdır zaten.

Ayrıca "toplu başkaldırı ancak sosyalist devrimle olur" demen, devrimci mücadeleyi mekanik bir şema haline getirir. Bugün devrimci dönüşüm dediğin şey, yalnızca bir kalkışmayla değil; bilinç dönüşümüyle, kültürel hegemonya ile, düşünsel zincirleri kırmakla mümkün olur. Önce insanlar uyanır, sonra ayağa kalkar. Senin dediğin gibi halktan umudu kesmek, sistemin tam da istediği şeydir.

Özetle, mesele sadece nemalanmak değil; bu sistemin ideolojik aparatlarının –din, medya, eğitim ve hatta "ahlak" kalıplarının– halkı nasıl içten içe öğüttüğünü görmeden, salt bireysel çıkar arayışına odaklanmak yüzeysel bir analiz olur.

bilgivehis
27-04-2025, 00:35
Yine yazımı yanlış anlamışsın galiba.
Ben halk uyanmış anlamında yazmadım. Halk uyanmamış ama uyutulmayı kişisel çıkara çevirmişler.
Yani eskiden din-vatan birinci plandaydı, şimdi sistemden nemalanma birinci planda.
Artık din-vatan anlayışı bir inançtan ziyade ondan yararlanma noktasına geldi.
Bu noktanın es geçilmemesine ve sistem artık bu noktaya geldiğine değindim.
Ki, halk uyansa bile bu nokta ülkenin sistemi haline geldiği için açlık dışında salt uyanma tek başına yeterli değil.
Yani senin yazına ekleme yaptım sadece.

Evet iddia ediyorum halkın uyanması artık yeterli değil, açlık olmadığı müddetçe uyanmak en fazla kapitalizm ile uzlaşıyı getirir. Ki, bir uzlaşı sistemi olan demokrasi bile artık hayal gibi birşey.

Tarihe bakın, yirminci yüzyıldaki devrimleri getiren koşullar açlık ve emperyalist işgal olmuştur.
Günümüzdeki koşullar daha kötü, çünkü devrimler geri dönüşe geçince toplumlar da kapitalizmi hazmetmeye ve ondan az-buçuk da olsa yararlanmayı baz almış.
Yani toplum direniş göstermez, devrime gitmez demiyorum, koşulların daha zorlaştığını vurgulamaya çalışıyorum. Zira bu gerçekleri görmeden yaşadığımız dünyayı tam olarak doğru tahlil edemeyiz.

Singularity
27-04-2025, 06:38
Bilgivehis;

Sana bir kez daha açıklık getireyim çünkü hâlâ yazdıklarımı tam okumamış ya da okusan da meselenin kavramsal çerçevesini ısrarla daraltıyorsun.

Senin "uyutulmayı kişisel çıkara çevirme" diye tarif ettiğin şey, zaten sistemin ideolojik başarılarından biridir. İnsanların "kandırılmadığı", aksine "çıkarına uyduğu" gibi bir çerçeveyle meseleyi açıklamaya çalışıyorsun. Ancak burada kritik olan, o "çıkar" algısının kendisinin bile sistem tarafından tanımlanıyor olmasıdır. Yani insanlar sistemin dışında bir bilince sahip de sonra ona rağmen "hadi uyanmayalım, bundan kazanalım" demiyor; zaten sistemin öğrettiği dil, ahlak ve beklenti çerçevesinde düşünüyorlar. Bu, senin es geçtiğin temel fark.

Yani mesele şu: İnsanlar çıkarlarını nasıl tanımlıyor? Ne zaman bir esnaf müşteriye iltifat ediyor, bir işçi susuyor, bir genç dini sembollerle kimlik kuruyor; bu, kendiliğinden bir pragmatizm değil, tam da hegemonik sistemin içselleştirilmiş bilinç kodlarıyla hareket etmesi demektir. Marx'ın "yanlış bilinç" kavramı tam da bunu anlatır. İnsanlar, kendilerini ezen düzene gönüllü görünürken, aslında o düzenin değerlerini içselleştirmişlerdir. Senin yorumun, bu derin ideolojik tahakkümü ıskalıyor.

Ayrıca açlık olmadan devrim olmaz diyorsun. Bu, son derece yüzeysel bir tarih okumasıdır. Açlık bir katalizördür, evet; ama açlıktan önce düşünsel açlık, kültürel hegemonya ve sistemin çözülmesi gerekir. Yoksa aç kalan insan alışveriş merkezine değil, markete saldırır. Devrim, yalnızca ekmeğin değil, onurun da kaybedildiği yerde başlar. "Açlık" dediğin şey, sadece mideyle ilgili değildir; insanca yaşamaya dair tüm taleplerin gasp edilmesidir.

Demokrasinin hayal olduğunu söylemen doğru olabilir, ama bunun nedeni halkın çıkar peşinde koşması değil, demokrasinin içinin sistematik olarak boşaltılmasıdır. İnsanların çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini söylemek kolaycılık olur; asıl mesele, o çıkarın bile kapitalist oligarşi tarafından tanımlanmış olmasıdır.

Sen hâlâ meseleyi bireylerin "ahlaksız tercihleri" ya da "uyanık taklidi yapmaları" seviyesinde ele alıyorsun. Oysa ben yazımda açıkça bu davranışların sistemsel inşa süreçlerini anlattım. Bunu görmeden, "uyuyormuş gibi yapıyorlar" gibi sloganik cümlelerle analiz yapılmaz.

Ve son olarak: Devrim halkın uyanmasıyla başlamaz diyorsun, ama tarihsel olarak hiçbir devrim halkın önce fiziksel açlığa düşmesiyle başlamadı. Önce bilinç büyür, sonra eylem gelir. Senin "bu saatten sonra halktan bir şey beklenmez" tarzı karamsar okuman, sistemin kendini yeniden üretmesine katkı sunar. Egemenler zaten bunu istiyor: Umutsuzluk. "Nasıl olsa bir şey değişmez" duygusu, devrim karşıtı en güçlü silahtır.

Özetle: Ben sana "bu sistemin bilinç mekanizmalarını görmek gerek" dedim, sen hâlâ "millet numara yapıyor" diyorsun. Kusura bakma ama bu yaklaşım, ne sistemin doğasını kavrar ne de çözüm üretir. Sığlık, halkı aşağılamakta değil, sistemi anlamamakta başlar.

spartacus
27-04-2025, 08:51
Örgüt -> Bilincin nesnel hale geldiği gücü de temsil eder(organizelik, yani kitlelerin organizma gibi, birlikte hareket edebileceği, organik bir yapı gibi davranış sergileyebileceği yapı. Bilinç yapıyı, politika hareketi, davranışı sağlar).

Devrimler ancak bilinçle mümkün olur. O sebeple bir devrim hedefleyenlerin asli görevi bilinçlenme, aydınlanma ve demokrasi mücadelesinden geçer, bu üst-yapı, öznel koşullar açısından devrimci sürecin başlangıcı ve bütününü de temsil eder(neyi istediğini, talep ettiği, etmesi gerektiğini bilmeyen örgütsüz kitleler, devrim gerçekleştiremez, isyan edebilirler, ayaklanabilirler, ancak bilinçli olmadıkları koşulda ya yanlış hedeflere yönelirler ya da kolayca aldatılıp, yine kasabın politikaları, çıkarları, oyunlarına yedeklenirler). Devrim gibi demokrasi de örgütlü toplumla mümkündür. Toplumların örgütsüz, kurumsuz, etkisiz, yetkisiz yığınlar halinde olduğu ve tribüne yerleştirildiği kapitalizm vb. toplumlarda gerçek ve anlamına uygun, işlevli bir demokrasi mümkün değildir.

Darbeler ise, çoğunlukla cahil toplumlarda gerçekleşir ve bir çok devrimcinin içine düştüğü hata devrimi bir darbe, yıkma veya yer değiştirme sanmasıdır. Oysa devrim onlarca hatta asırlarca sürecek bir süreci temsil eder, egemenlerin, baronların, sermaye mafyası, diktatörlüğü iktidarının devrilmesi ise sadece bir başlangıcı temsil eder.

Devrimci süreç içerisinde ise dmeorkasi ancak toplumsal bilinç, örgütlenme ve bu bilincin kurumsallaşması süreciyle mümkündür, bu süreç de yine devrim sürecinde bir sürece, aşamaya tekabül eder ve bu sürecin uzunluğu, kısalığı ise yine toplumsal bilinçle ölçülebilir...

Devrim özellikle kendisini devrimciler olarak örgütlemişlerce yapılan bir eylem değildir, devrim iradi olarak planlanıp, operasyon gibi yapılan bir olay değildir, örgütlü kitlelerin eseri olarak gerçekleşir. Devrimciler, asıl temel güçleri(sömürülen ve ezilen sınıflar ve ezilenler) kendisine yabancılaşmayı kırıp, kendisi için istemeyi, hak, hukuk, özgürlük ve talepleri, bilince, böylece örgütlenmeye, kurumsallaşmaya sevk eder ve ileri bilinç temsiliyle de önde yürürler(burada öndelik, fiziken değil, ideolojik, politik-politika-, doğru yerde, doğru zamanda, doğru hedefe yön tayini, teorik, bilinç, örgütlenme esasıyladır.)

Eğer kapitalizmden kurtuluş hedefleniyorsa, alternatifi sosyalizmdir, ancak devrim, gerçekten de sosyalizm gerçekleştiğinde verili aşamayı tamamlamış olur ve orada bitmez ve bu aşamaya varılana değin hayli yollardan geçilir, bir anda, bir günde gerçekleşmez ve alt-yapı kadar üst-yapının da değişimi zaman alacaktır, ancak hedef, alt-yapıda olduğu kadar, üst-yapı açısından da sovyetlerin(konseylerin) işlevli olarak örgütlenmesi, işlev kazanması, bürokrasinin tasfiyesi olmalıdır, alt-yapı ve üst-yapı birbirinden bağımsız, kopuk olarak ele alınamaz ve sürece olan gereksinim de göz ardı edilmemelidir.

Singularity
28-04-2025, 08:46
Bu tür teorik yazılarda sık karşılaştığımız bir sorun var: Kavramların içi boşaltılmadan tekrar tekrar kullanılması. "Örgüt", "bilinç", "devrim", "demokrasi", "üst-yapı", "alt-yapı", "sosyalizm" gibi kelimelerin ardı ardına dizilmesi bir fikir derinliği yaratmıyor; aksine, meseleleri bulanıklaştırıyor. Çünkü bu terimler eğer sadece bir çerçeve sunmakla kalıp, somut toplumsal mekanizmalarla ilişkilendirilmiyorsa, kavramsal değil, ritüel düzeyde işlev görüyorlar. Ve ne yazık ki, bu metin de o ritüel tekrarın ötesine geçemiyor.

Evet, elbette devrim örgütsüz gerçekleşmez. Evet, elbette bilinç bir süreçtir ve örgütlenme bu sürecin kurumsallaşmış hâlidir. Ama sorulması gereken şu: Bu bilinç nerede, nasıl ve neye karşı gelişiyor? İnsanlar hangi koşullarda "kendi için sınıf" hâline geliyor? Bu dönüşüm sadece soyut "örgütlenme" çağrılarıyla mı mümkün oluyor, yoksa mevcut ideolojik hegemonyanın kırılmasıyla mı?

Sorun tam da burada: Bu tür söylemler, bilinçlenmeyi kendi başına bir amaç gibi kurguluyor ama o bilincin nasıl şekillendiğini analiz etmiyor. Bilinç, gökten düşmüyor. Sermaye düzeninin, medya aygıtlarının, dini kurumların, eğitim sisteminin ve kültürel kodların inşa ettiği gündelik hayat içinde biçimleniyor. İnsanlar bu hegemonik yapıların içinde şekillenmiş arzularla, korkularla ve normlarla yaşıyor. Ve bu gerçekliği görmeden yapılan "bilinçlenme" çağrıları, soyut ve işlevsiz kalıyor.

Üstelik, halkı "örgütsüz yığın" diye tarif edip, onları potansiyelsizleştiren bir dile yaslanmak, devrimci siyasetin önünü açmaz; aksine, onu toplumdan koparır. Bugün esas mücadele, halkın içinden yükselen çelişkileri, o çelişkilerin içindeki potansiyeli görmek ve bunu ideolojik hegemonya karşıtı bir bilince dönüştürmektir. Sınıf bilinçsizliği bir veri değil, bir üretimdir. Sistemin bizatihi kendisinin yarattığı bir üründür. Bu nedenle halkın "bilinçsizliği"ne vurgu yaparken, bunun nasıl üretildiğini göz ardı edemezsiniz. Bu mekanizmaları çözmeden yapılan her devrim çağrısı, kendi içinde boşluk taşır.

Ayrıca "sosyalizm devrim tamamlandığında başlar" şeklindeki doğrusal şema, tarihsel materyalizmin dinamik doğasını donuklaştırır. Ne devrim bir günle başlar ne sosyalizm bir tabela gibi dikilir. Her devrim süreci, bilinçle birlikte yaşanan ideolojik, kültürel, ekonomik çözülmelerin bir sonucudur. Dolayısıyla "önce sosyalizm ilan edilsin, sonra üst-yapı dönüşsün" gibi aşamalı bir formülasyon, gerçekliğin akışkanlığını anlamaz. Toplumsal dönüşüm eşzamanlıdır: alt-yapı da, üst-yapı da birbirini besler, birbirini dönüştürür. Burada esas mesele, bu dönüşümün hangi araçlarla ve nasıl bir bilinçle yürütüleceğidir.

Kaldı ki "devrimciler devrim yapmaz, halk yapar" gibi cümleler, içi dolmadan söylendiğinde neredeyse kaderci bir retoriğe dönüşür. Devrimci özneyi tarif etmek, sadece örgütlenmeyi değil, aynı zamanda hegemonya karşıtı ideolojik üretimi de içerir. Bugün devrimci olmak, sadece bir yapı içinde yer almak değil; halkın içinde, halkla birlikte düşünce üretmektir. Sadece ajitasyon değil, hegemonya kurmaktır.

Ve son olarak: Kapitalizmin çözülmesi yalnızca üretim araçlarının kamulaştırılmasıyla değil, insanların zihinlerinden çıkarılmasıyla mümkündür. Devrim, sadece iktidarın el değiştirmesi değil, düşünce biçimlerinin, arzuların, kimliklerin, değerlerin yeniden inşasıdır. Bu yeniden inşa süreci ise yalnızca bir örgütsel "yapılanma"yla değil, düşünsel hegemonya mücadelesiyle mümkündür.

Bu yüzden diyorum: Bugün devrim, sadece "örgüt" kelimesini büyütmekle değil, hegemonya analizini derinleştirmekle mümkün olur.

spartacus
28-04-2025, 10:09
Ne alaka? Bilincin ve örgütlenmenin ve sürecin ve bilinçli hareket etmenin gereği, genel-geçer ifadesidir orada dile gitirilen, o kadar.

Dönüşüm vs. hangi araçlarla nasıl yürütüleceği, yüzlerce mesele ve spesifik detaylar, ilgili yazının konusu değildir, "parmak Ay'ı gösterdiğinde parmağa değil Ay'a bakmalı"...

bilgivehis
28-04-2025, 11:19
Senin "uyutulmayı kişisel çıkara çevirme" diye tarif ettiğin şey, zaten sistemin ideolojik başarılarından biridir. İnsanların "kandırılmadığı", aksine "çıkarına uyduğu" gibi bir çerçeveyle meseleyi açıklamaya çalışıyorsun. Ancak burada kritik olan, o "çıkar" algısının kendisinin bile sistem tarafından tanımlanıyor olmasıdır. Yani insanlar sistemin dışında bir bilince sahip de sonra ona rağmen "hadi uyanmayalım, bundan kazanalım" demiyor; zaten sistemin öğrettiği dil, ahlak ve beklenti çerçevesinde düşünüyorlar. Bu, senin es geçtiğin temel fark.


Sistem böyle istiyor, halk da bu isteği retetmiyor, çünkü halktaki bu isteğin ardındaki psikoloji, kişisel ve güncel çıkarın önceliğidir. Bu öncelik yüzünden uyansa dahi bu defa bananecilik psikolojisi başlar.




Yani mesele şu: İnsanlar çıkarlarını nasıl tanımlıyor? Ne zaman bir esnaf müşteriye iltifat ediyor, bir işçi susuyor, bir genç dini sembollerle kimlik kuruyor; bu, kendiliğinden bir pragmatizm değil, tam da hegemonik sistemin içselleştirilmiş bilinç kodlarıyla hareket etmesi demektir. Marx'ın "yanlış bilinç" kavramı tam da bunu anlatır. İnsanlar, kendilerini ezen düzene gönüllü görünürken, aslında o düzenin değerlerini içselleştirmişlerdir. Senin yorumun, bu derin ideolojik tahakkümü ıskalıyor.


Aslında 40 yıl öncesine takıldığın için son 40 yıl içindeki değişimi kavramakta zorlandığını söyleyebilirim. Çünkü yazına dikkat edersen hep teorik sonuçlara varıyorsun. Oysa 40 yıllık pratik göstermiştir ki, mutlak gibi görünen kavramlar pekala değişebiliyor.




Ayrıca açlık olmadan devrim olmaz diyorsun. Bu, son derece yüzeysel bir tarih okumasıdır. Açlık bir katalizördür, evet; ama açlıktan önce düşünsel açlık, kültürel hegemonya ve sistemin çözülmesi gerekir. Yoksa aç kalan insan alışveriş merkezine değil, markete saldırır. Devrim, yalnızca ekmeğin değil, onurun da kaybedildiği yerde başlar. "Açlık" dediğin şey, sadece mideyle ilgili değildir; insanca yaşamaya dair tüm taleplerin gasp edilmesidir.


Bilinçli bir birey için bu söylediğin elbette geçerli ama yukarıda bahsettiğim gibi artık değerlerin anlamı değişiyor ve genelde yozlaşıyor.
Ayrıca sadece açlık devrim getirir demedim, açlık ve işgal dedim. İkisi birlikte telaffuz edilirse daha doğru olur.




Demokrasinin hayal olduğunu söylemen doğru olabilir, ama bunun nedeni halkın çıkar peşinde koşması değil, demokrasinin içinin sistematik olarak boşaltılmasıdır. İnsanların çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini söylemek kolaycılık olur; asıl mesele, o çıkarın bile kapitalist oligarşi tarafından tanımlanmış olmasıdır.


Kapitalizm elbette demokrasiyi yok edip yerine sürü getirmek ister ama kapitalizmin uygulayıcısı halktır. Bu gerçeği es geçip salt kapitalizm yapıyor dersen halkı da yok saymış olursun. Kapitalizmin bütün işini bürokrasi, memur, esnaf, köylü işçi yapıyor. Şayet demokrasi varsa da yoksa da bunu uygulayan bizzat halkın kendisidir. Yani kapitalizmin isteğini yerine getiren de getirmeyen de halktır. Şu anda halkın, kapitalizmin istegini yerine getirmesinin nedeni sadece yasalar değil halkın her türlü ortamı fırsat saymasından kaynaklanır. Çünkü kapitalizmin bir fırsat sistemi olarak lanse edilmesi halkın da birşeyler kapma yarışına girmesi demektir ki, aynen öyle de oluyor. Çok inançlı olmayanlar tarikatlara katılıyor, hiç inançlı olmayan esnaflar onlardanmış gibi görünüyor, patrondan nefret edenler ona sonsuz sevgiyle bağlıymış gibi davranıyor, üstünden tiksinenler onun elini-eteğini öpüyor.
Tekrar değineyim bu durum elbette kapitalizmin istediğidir ama halkın da pek masum olmadığı ortada.




Sen hâlâ meseleyi bireylerin "ahlaksız tercihleri" ya da "uyanık taklidi yapmaları" seviyesinde ele alıyorsun. Oysa ben yazımda açıkça bu davranışların sistemsel inşa süreçlerini anlattım. Bunu görmeden, "uyuyormuş gibi yapıyorlar" gibi sloganik cümlelerle analiz yapılmaz.



Ben ne yazıyorsam genelde pratikten yazıyorum, bu nedenle bir üstteki yazım aynen geçerli.



Ve son olarak: Devrim halkın uyanmasıyla başlamaz diyorsun, ama tarihsel olarak hiçbir devrim halkın önce fiziksel açlığa düşmesiyle başlamadı. Önce bilinç büyür, sonra eylem gelir. Senin "bu saatten sonra halktan bir şey beklenmez" tarzı karamsar okuman, sistemin kendini yeniden üretmesine katkı sunar. Egemenler zaten bunu istiyor: Umutsuzluk. "Nasıl olsa bir şey değişmez" duygusu, devrim karşıtı en güçlü silahtır.


Burada tamamen yanılıyorsun, Fransız devriminden buyana bütün devrimler açlık ve işgalle geldi. Tarihe iyi bakarsan yanılmadığımı görürsün.
Bir başka yanılgın ise devrim için uyanmak ve hatta bilinçli olmak yetmez. Ki, bu yanlgıya Marks'ın kendisi de düşmüştü. Karl Marks, olayı işçi sınıfı üzerinden aldığı için ilk devrimin İngiltere'de olacağını söylemişti. Oysa İngiltere tam aksine emperyalistliği daha büyüdü. İngiltere'deki işçiler kısmen uyanık oldukları halde kapitalizmin demokrasisini seçti, çünkü onların maaşı ve sosyal yaşamları zaten üst düzeydir.
Ayrıca Sovyetler Birliği'ndeki işçi sınıfı dünyanın en üst bilinç düzeyine sahipti, bu bilince rağmen açlık yüzünden kapitalizme geçmekte çok tereddüt etmediler.
Yani açlık ve işgal her sistemi dönüştürür.
Bu nedenle uyanmak tek başına devrim getirmez, diğer koşulların biri olması gerekir.




Özetle: Ben sana "bu sistemin bilinç mekanizmalarını görmek gerek" dedim, sen hâlâ "millet numara yapıyor" diyorsun. Kusura bakma ama bu yaklaşım, ne sistemin doğasını kavrar ne de çözüm üretir. Sığlık, halkı aşağılamakta değil, sistemi anlamamakta başlar.

Bu halkı aşağılamak olmuyor, acı da olsa gerçekleri açıkça belirtmek oluyor. Ne yapalım, gerçek bu, halk sistemden bireysel nemalanma peşinde. Bunu yokmuş gibi görürsek kendimize saygımız olmaz.

Bak sana yaşanmış bir örnek vereyim.
68'li devrimci liderleri halkın devrime hazır olduğunu düşünüyorlardı. Bunu da halkın sisteme karşı olan hoşnutsuzluğuna ve dibine kadar yoksulluğuna bağlıyorlardı. Bizzat kırlarda araştırma yaparak bu kanaate varıyorlardı. Ayrıca işçilerin hatırı sayılır desteklerini görüyorlardı. Onları mücadeleye iten nedenlerden biri de buydu. Ancak aslında halk bırak devrimi daha kendi benliğini bile kazanmış değildi. Halkın bütün eforu o zamanki devrimci gençliğin gücünü arkasına alarak patronlardan birşeyler koparmaktı. Zira devrimci gençliği ölümüne destekleyen halk sayısı yok denecek kadar azdı.
İşte 68 kuşağı liderleri bu yanılgıya düşmüş ve başlarına gelen karşısında halk desteğini bulamamışlardı. Ki, o kuşağı halen ananlar benim gibi türünün son nesli olanlardan ibarettir.

Son not: benimle tartışmak için tartışma ve sürekli teoriyle gelme, daha ziyade pratikteki gözlem ve deneylerinle tartışırsan daha gerçekçi olur. Zira ben öyle yapıyorum, salt teorik bilgiden ziyade yaşamdaki deneylerimle yorumluyorum.

Singularity
29-04-2025, 13:12
Sistem böyle istiyor, halk da bu isteği retetmiyor, çünkü halktaki bu isteğin ardındaki psikoloji, kişisel ve güncel çıkarın önceliğidir
Bu psikoloji, bireylerin özgür iradesiyle oluşmuş bir tercih değil, sistemin onlara dayattığı bilinç biçimidir. "Kişisel çıkar" bile sistemin tanımladığı sınırlar içinde oluşur. Halkın ret etmemesi, kabul ettiği anlamına gelmez; alternatifin farkında olmaması anlamına gelir.
Bu öncelik yüzünden uyansa dahi bu defa bananecilik psikolojisi başlar
Uyandığını varsaydığın kişi hâlâ sistemin içinden düşünüyorsa, o bir uyanış değildir. "Bananecilik" dediğin, tam da bu sistemin bireylere giydirdiği duyarsızlık zırhıdır. Uyanmak, bu zırhı fark etmekle başlar.
Aslında 40 yıl öncesine takıldığın için son 40 yıl içindeki değişimi kavramakta zorlandığını söyleyebilirim
Kavramlar eskimez, eğer gerçekliğin derinliklerine iniyorsa. Sorun, değişen yüzeysel biçimleri anlamakta değil, onları doğuran yapıları anlamakta başlar. Sen biçimleri tarif ediyorsun, ben yapıyı.
Çünkü yazına dikkat edersen hep teorik sonuçlara varıyorsun
Teorisiz konuşmak, yalnızca sezgisel tepki üretmektir. Teori, yüzeyin altını gösterir. Gözlem değerli ama yönsüzse sadece anekdottur. Pratik ise, ancak doğru teoriyle anlam kazanır.
Oysa 40 yıllık pratik göstermiştir ki, mutlak gibi görünen kavramlar pekala değişebiliyor
Mutlak değil, yapısal kavramlar söz konusu. Değerlerin, dinin, kimliğin anlamının değişmesi sistemin ideolojik gücünü gösterir. Değişim, sistemin lehineyse, bu bir ilerleme değil, daha gelişmiş bir tahakkümdür.
Bilinçli bir birey için bu söylediğin elbette geçerli ama yukarıda bahsettiğim gibi artık değerlerin anlamı değişiyor ve genelde yozlaşıyor
Evet, değerlerin yozlaşması bireylerin değil, sistemin başarısıdır. İnsanlar değerlerini seçmiyor; medya, eğitim, din ve ekonomik baskı bu değerleri şekillendiriyor. Yozlaşma, tepeden aşağı inşa ediliyor.
Ayrıca sadece açlık devrim getirir demedim, açlık ve işgal dedim. İkisi birlikte telaffuz edilirse daha doğru olur
Açlık ve işgal, devrimi tetikleyebilir ama yön vermez. Yön, ancak ideolojik ve düşünsel bilinçle belirlenir. Yoksa açlık isyanı olur, ama devrim olmaz. Devrim, yönü olan bir bilinç patlamasıdır.
Kapitalizm elbette demokrasiyi yok edip yerine sürü getirmek ister ama kapitalizmin uygulayıcısı halktır
Bu, sistemi değil, mağduru suçlamaktır. Halk, uygulayıcı değil; uygulamanın nesnesidir. Kapitalizm halkı kullanır, onun üzerinden işler; bu, halkın fail olduğu anlamına gelmez.
Bu gerçeği es geçip salt kapitalizm yapıyor dersen halkı da yok saymış olursun
Hayır, tam tersine. Halkı anlamaya çalışmak, onu suçlamaktan büyüktür. Ben halkı yok saymıyorum; onu ezen yapıyı teşhir ediyorum. Sorun halk değil, halkı ezen düzen.
Kapitalizmin bütün işini bürokrasi, memur, esnaf, köylü işçi yapıyor
Doğru. Ama o işleri yapmaya mecbur bırakılanlar ile o sistemi kuranlar aynı değil. Savaşta mermi taşıyanla emir veren aynı kefeye konmaz.
Şayet demokrasi varsa da yoksa da bunu uygulayan bizzat halkın kendisidir
Demokrasi, sadece oy atmakla olmaz. Bilinç, sorgulama ve katılım olmadan demokrasi değil, yönlendirilmiş rıza olur. Halkın bunu uygulaması, demokratik olduğu anlamına gelmez.
Şu anda halkın, kapitalizmin isteğini yerine getirmesinin nedeni sadece yasalar değil halkın her türlü ortamı fırsat saymasından kaynaklanır
Fırsatçılık bir karakter değil, sistemin öğretisidir. Herkes "fırsat" kovalıyor çünkü sistem bunu yüceltiyor. Bunu halk yaratmadı; halk, buna maruz bırakıldı.
Çünkü kapitalizmin bir fırsat sistemi olarak lanse edilmesi halkın da birşeyler kapma yarışına girmesi demektir ki, aynen öyle de oluyor
Bu yarış, gönüllü bir tercih değil, mecburi bir maratondur. Ya oyuna dahil olursun ya da dışlanırsın. Bu, seçim değil, dayatmadır.
Çok inançlı olmayanlar tarikatlara katılıyor, hiç inançlı olmayan esnaflar onlardanmış gibi görünüyor, patrondan nefret edenler ona sonsuz sevgiyle bağlıymış gibi davranıyor, üstünden tiksinenler onun elini-eteğini öpüyor
İşte bu davranışlar tam da ideolojik hegemonyanın içselleştirilmiş örnekleridir. İnsanlar bu rolleri bilinçli seçmiyor; sistemin dayattığı normlara göre var olmaya çalışıyorlar.
Tekrar değineyim bu durum elbette kapitalizmin istediğidir ama halkın da pek masum olmadığı ortada
Masumluk değil mesele. Sorumlulukla mahkûmiyet ayrımını yapmalısın. Halk suçlu değil, yönlendirilmiş ve teslim alınmış durumda. Suç, bu teslimiyeti tasarlayandadır.
Ben ne yazıyorsam genelde pratikten yazıyorum, bu nedenle bir üstteki yazım aynen geçerli
Pratik önemlidir, ama pratiği açıklayacak sağlam bir teori olmadan her gözlem, kişisel önyargı riskini taşır. Gözlem değil, çözüm üretmek için analiz gerekir.
Burada tamamen yanılıyorsun, Fransız devriminden buyana bütün devrimler açlık ve işgalle geldi
Hayır. Fransız Devrimi'nin öncesinde bir düşünsel devrim vardı. Devrim fikirle başlar, açlık onu hızlandırır. Açlık olmadan devrim olur, ama düşünce olmadan yalnızca patlama olur.
Tarihe iyi bakarsan yanılmadığımı görürsün
Tarihe yalnızca sonuçlar üzerinden bakarsan, açlığı görürsün. Ama neden-sonuç ilişkisini kültürel ve ideolojik boyutlarıyla kurarsan, düşünsel altyapıyı görürsün.
Bir başka yanılgın ise devrim için uyanmak ve hatta bilinçli olmak yetmez
Uyanmak yetmez ama zorunlu ilk adımdır. Hiçbir devrim, "uyanmasak da olur" diyerek başlamadı. Önce bilinç, sonra eylem gelir.
Ki, bu yanlgıya Marks'ın kendisi de düşmüştü
Marx'ın yanılgısı, öngörülen tarihin birebir tekrarlanacağını sanmaktı, ama bu onun sistem analizini geçersiz kılmaz. Marksizm bir reçete değil, bir okuma biçimidir.
Karl Marks, olayı işçi sınıfı üzerinden aldığı için ilk devrimin İngiltere'de olacağını söylemişti
Evet, ama bu kehanet yanlıştı diye Marks'ın sınıf analizinin bütünü çöpe atılamaz. Tarih, koşullara bağlı olarak değişir; analiz yanlış değil, zamanlama hatalıydı.
Oysa İngiltere tam aksine emperyalistliği daha büyüdü. İngiltere'deki işçiler kısmen uyanık oldukları halde kapitalizmin demokrasisini seçti, çünkü onların maaşı ve sosyal yaşamları zaten üst düzeydir
Bu, bilinç ile konforun çatışmasını gösterir, sistemin zekâsını değil, halkın iradesizliğini değil. Kapitalizm, işçi sınıfının bir kısmına refah sunarak sisteme entegre etti. Bu bir yenilgi değil, bilinçli bir stratejidir. Ama bu "uyanıklık" değil, "satın alınmış rıza"dır.
Ayrıca Sovyetler Birliği'ndeki işçi sınıfı dünyanın en üst bilinç düzeyine sahipti, bu bilince rağmen açlık yüzünden kapitalizme geçmekte çok tereddüt etmediler
Sovyetlerin çöküşü, sadece açlıkla açıklanamaz. İdeolojik boşalma, inanç kaybı ve sistemin içinden çürütülmesi asıl nedenlerdir. Açlık yalnızca sonuçtur; sebep, sistemin insanları ikna edemez hale gelmesidir.
Yani açlık ve işgal her sistemi dönüştürür
Evet, dönüştürür ama neye dönüştürdüğü önemlidir. Açlık bazen faşizme, bazen milliyetçiliğe, bazen dine yöneltir. Dönüşümün yönünü tayin eden bilinçtir. Bilinçsiz dönüşüm, yeniden köleliktir.
Bu nedenle uyanmak tek başına devrim getirmez, diğer koşulların biri olması gerekir
Doğru, ama diğer koşullar uyanmadan işe yaramaz. Uyanış, devrim için ön koşuldur. Açlık, işgal ve diğer etkenler, ancak bilinçle birleştiğinde devrime dönüşür. Yoksa sadece kaostur.
Bu halkı aşağılamak olmuyor, acı da olsa gerçekleri açıkça belirtmek oluyor
Gerçekleri belirtmekle halkı suçlamak arasında fark var. Eleştiri yukarıya yönelirse analiz olur, aşağıya yönelirse kibir. Sistemsel sorgulama yapmadan halkı itham etmek, gerçeğe değil, önyargıya dayanır.
Ne yapalım, gerçek bu, halk sistemden bireysel nemalanma peşinde
Evet, ama bu bireysel "nemalanma" arzusu durduk yere doğmadı. Bu, sistemin senelerce empoze ettiği "başarının" tanımıdır. Halk, kendi tanımını yapmadı; ona sunulanla yetinmek zorunda bırakıldı.
Bunu yokmuş gibi görürsek kendimize saygımız olmaz
Kimse yok saymıyor. Tam tersine, bu "nemalanma" halini birey ahlâkıyla değil, sistem ideolojisiyle açıklamak gerekiyor. Asıl kendimize saygı, halkı değil sistemi eleştirerek olur.
Bak sana yaşanmış bir örnek vereyim
Teşekkürler ama anekdotlar tüm resmi açıklamaz. Bir örnek, istisna olabilir. Teori, bu örnekleri birbirine bağlayan yapısal bağı görmeyi sağlar.
68'li devrimci liderleri halkın devrime hazır olduğunu düşünüyorlardı. Bunu da halkın sisteme karşı olan hoşnutsuzluğuna ve dibine kadar yoksulluğuna bağlıyorlardı
68 kuşağı, halkı kendi bilinciyle eşdeğer sandı. Hataları buydu. Ama bu onların mücadelesini değersizleştirmez. Sistemin çok katmanlı ideolojik yapısını hafife almak pahalıya patladı.
Bizzat kırlarda araştırma yaparak bu kanaate varıyorlardı. Ayrıca işçilerin hatırı sayılır desteklerini görüyorlardı
Bu destekler samimiydi ama süreksizdi. Sebebi, sistemin halkın bilincini kalıcı biçimde dönüştürememiş olmasıydı. Kalıcı destek, ancak kültürel hegemonya kurularak sağlanır.
Onları mücadeleye iten nedenlerden biri de buydu
Ve bu neden hâlâ geçerli. Ama mücadele artık yalnızca kırsalda değil; zihinlerde, kültürde, medyada, eğitimde. Çünkü sistem yalnızca bedeni değil, zihni de teslim aldı.
Ancak aslında halk bırak devrimi daha kendi benliğini bile kazanmış değildi
Bu tespit doğru ve zaten ben de tam olarak bunu söylüyorum. Halkın benliğini kazanması, sistemin ideolojik aygıtlarını kırmakla başlar. Din, medya, eğitim ve ahlak kalıplarıyla savaşmak gerekir.
Halkın bütün eforu o zamanki devrimci gençliğin gücünü arkasına alarak patronlardan birşeyler koparmaktı
Bu, bilinçsizliktir; ama halkın fırsatçı doğası değil, sistemin ona başka bir yol öğretmemesinin sonucudur. Ekmek kavgası verenin hayal kurmaya mecali kalmazsa, suç onda değil düzendedir. Zira devrimci gençliği ölümüne destekleyen halk sayısı yok denecek kadar azdı
Çünkü destek, yalnızca öfke yetmez; umut da gerekir. O umudu verecek kültürel hegemonya kurulmadıkça halk, destek değil, seyirci olur. Bu bir toplumsal refleks değil, ideolojik tasarımdır.
İşte 68 kuşağı liderleri bu yanılgıya düşmüş ve başlarına gelen karşısında halk desteğini bulamamışlardı. Ki, o kuşağı halen ananlar benim gibi türünün son nesli olanlardan ibarettir
O kuşak, tarihin utancı değil, onurudur. Eksikleri vardı ama cesareti, bugünkü umutsuzluğa rağmen ilham verici olmaya devam ediyor. Halkı suçlayarak değil, halkla birlikte düşünerek ilerlenebilir.

Son not: Benim yazılarımı, yorumlarımı bölmeyi bırak. Bunu yapanları önce uyarıyorum, sonra engelliyorum. Bunun iki sebebi var.

Birincisi: Yazıyı bölerek bağlamından koparıyorsun. Yazıyı bölmek sana kendi işine geldiği gibi yorumlama hakkı verir. Ama bu alıntı, artık bana ait olmaz. En ekstrem durumda harflere kadar böldüğünü düşün.

İkincisi: Bu durum sürdürülebilir değil. Sen altı parçaya böldün, veya yedi, neyse. Ben de senin her 6 parçanı 6 parçaya böldüm gibi düşün, yukarıda 36 parça var. Şimdi senin bu 36 argümana aynı şekilde yanıt vermen demek, 216 alıntı yapman demek. Bu bir süre sonra sonsuza doğru yakınsar. En azından tüm argümanlara yanıt verdiğini düşün, 36 yanıt demektir. Her mesajda 36 sefer alıntı mı yapacaksın? Bu sürdürülebilir mi, doğru mu ayrıca?

Senin gibi böyle inatçı birine ders vermek amacıyla aynı bu dediğimi yaptım, en son cevap yazdığımda 2 sayfa bana ait cevaptı. (Gönderideki toplam harf karakteri sınırından dolayı alt alta 10 mesajlık yer tutarak tüm sayfayı kaplıyordu). Gene de adam bölmeye devam etti. Ve argümanların yarıdan fazlasını cevapsız bıraktı. Sebebini sorduğumda, yazdığım şeylerin çoğu birbirine benzer şeylermiş. Aslında, sürdürülebilir olmadığını fark ettiği halde inadını sürdürdü. En son engelledim. Sen de bu anlamsız tutumunu sürdürürsen engellemem gerekir. Bu, sitenin de sağlıklı çalışması için, benim bir şeyler üretebilmem açısından da zaruridir. Aslında senin için de zaruri ama, neyse. Anladığın kadar artık.

bilgivehis
30-04-2025, 10:08
Mitingde cop sallayan bir polis de halktır o mitingi yapan öz kardeşi de halktır. Direnişçiye dipçik sallayan asker de halktır, direnişte bulunan öz kardeşi de halktır. Rüşvet veren de halktır alan da halktır, dinci tarikatlar da halktır, bu tarikatların baskısına maruz kalanda halktır, kapitalizmin çanağını yalayan gazeteci, siyasetçiler de halktır, onlara karşı dik duran gazeteciler de halktır, kapitalizmin düzenini devam ettiren de halktır, bu düzene karşı gelen de halktır, bu örnekler böyle gider.

Kapitalizm halkı kullanarak varlığını sürdürür. Aksi halde yüz milyonlarca nüfus karşısında 50-100 kişiden oluşan kapitalistler bir hiçtir. Açıkça herşeyi kapitalistler yapmıyor, onlar emir veriyor halk da hem emri uyguluyor hem emrin baskısına maruz kalıyor, yani halkı birbirine düşürerek kapitalistler bir kenardan gülüp varlıklarını sürdürüyorlar. Kapitalizmde en çok ezilen işçi sınıfıdır, yasalarca emir altında olduğu için en masum da askerdir.
Bu aynı zamanda hem çelişkidir hem zıtların birliğidir.

Orta burjuva ve küçük burjuvanın büyük kesimi çok zorda kalmadıktan sonra sisteme tepki göstermez. Emperyalist ülkelerin işçileri sisteme tepki göstermez. Sistemde fırsat yakalayan ezilen kesim üyesi sisteme tepki göstermez. Mafyatik yapılanmalar, sistemden beslenen dinci tarikatlar, emperyalizmden para alan sivil dernekler tepki göstermez.
En kötüsü de sistemin fırsatlar sistemi propagandasına aldanan ve bu düşünce yüzünden kendisinin de açlıktan nefesi koktuğu halde yoksulları, fakirleri ezilen sınıfı akılsız olarak niteleyen kafaların çokluğudur.
Uzun lafın kısası, ister ideolojik olsun, ister ekonomik olsun kapitalizm çıkarların çatıştığı sistemdir. Hangi çıkar gurubu ülkenin dinamizmini ele geçirirse onun borusu öter. Şu anda mafyatik yapılanmanın, dinci tarikatların, AB'den beslenen sivil örgütlerin bağlı olduğu BOP ele geçirmiş durumda.
Dolayısıyla 50-100 kişinin hakimiyetinde olan kapitalizmi düz mantıkla ifade edemeyiz, çünkü kapitalizmi uygulayan da buna maruz kalan da halkın kendisidir. Bunu ancak devrim paklar dememizin nedeni de budur, halkın birbiriyle zıt kulvarlarda çatışmasına ancak sosyalist devrim son verebilir.

Singularity
30-04-2025, 11:33
bilgi ve his;

Senin bu son mesajın, meseleye dair farkındalığının arttığını gösteriyor gibi ama hâlâ temel bir karışıklık var: çelişkiyi anlamakla, çelişkiyi çözüm zannetmek arasındaki fark.

Evet, elbette halkın içinden hem direnişçi çıkar hem de cop sallayan polis. Hem sömürüye karşı duran hem de o sömürüyü yeniden üreten insanlar. Bu çelişkiyi tanımak Marksist analizde zaten temel bir ilkedir. Ama sen, bu çelişkiyi gösterip burada duruyorsun; ben ise bu çelişkinin neden üretildiğini ve nasıl çözülebileceğini konuşuyorum. Fark burada başlıyor.

Kapitalizmin halk eliyle işliyor olması, halkın bu düzenin faili olduğu anlamına gelmez. Bu, sistemin nasıl derin ve yaygın hegemonya kurduğunun ispatıdır sadece. Bir polis sırf üniforma giydiği için değil, başka bir geçim yolu bırakılmadığı için cop sallıyor. Bir gazeteci sisteme hizmet ettiği için değil, dışlandığında hayatta kalamayacağını bildiği için yalan yazıyor. Sisteme entegre olan, bilinçli tercih yapan değil; çoğu zaman başka seçeneği bilmeyen insanlardır. Bu yüzden mesele faili aramak değil, bu çarkı nasıl kurduğunu teşhir etmektir.

Sen "kapitalizmi halk uyguluyor" diyorsun; ben de diyorum ki: kapitalizm, halkın ellerini kendi emirleriyle yönlendirecek kadar zeki, halk ise bu düzene mahkûm bırakılacak kadar yalnız bırakılmıştır. Bu bir tercih değil, bir kuşatılmışlıktır. Sistemi anlamak, bu kuşatmayı çözmektir; yoksa mağdura fail muamelesi çekmek, sistemin diline teslim olmaktır.

Sistemi bireysel ahlâklarla açıklayamazsın. İnsanların davranışları, onları kuşatan ekonomik, ideolojik ve kültürel aygıtlarla belirlenir. Bu yüzden "halk masum değil" gibi iddialar gerçek bir çözüm değil, öfkenin yanlış yöne kanalize edilmesidir. Sınıfsal analizi bırakırsan, halkı da, düzeni de aynı çuvala koyar, sonra şaşkın şaşkın "neden devrim gelmiyor" diye sorarsın. Çünkü halkı suçlayarak devrim yapılmaz. Devrim, halkla birlikte yürünerek yapılır.

Fransız Devrimi'ni sadece açlıkla açıklamak, Robespierre'i, Rousseau'yu, Voltaire'i yok saymak demektir. 1917'yi sadece ekmekle açıklamak, Lenin'i, Troçki'yi, Bolşevik örgütlenmeyi silmek olur. Açlık patlamayı başlatır ama yön vermez. Yönü veren fikir, örgüt ve bilinçtir. Açlığın yarattığı kaosla devrim arasındaki farkı kuran şey, ideolojik örgütlenmedir. Yoksa her kriz devrim doğurmaz; bazen faşizm doğurur, bazen iç savaş, bazen hiçlik.

Senin gözlemlerine saygım var ama gözlemle yetinmek, düşünceyi eksik bırakır. Teorisiz pratik, pusulasız gemidir. Gözlemlerden anlam üretmek için onları bağlayan yapısal çözümlemeye ihtiyaç vardır. Bu yüzden "teoriyle gelme" demen, bana değil kendine bir sınır çekmektir. Bilinç olmadan ideoloji çözülmez. İdeoloji çözülmeden halk uyanmaz. Uyanmadan devrim olmaz. Bu kadar net.

Senin söylediklerin, halkı sabit bir nesne gibi görüyor: Nemalanırsa kötüdür, direnir ama azsa başarısızdır. Oysa ben halkı, sistemin hem nesnesi hem potansiyel öznesi olarak görüyorum. Sorun halkın ne yaptığı değil, neden ve nasıl yaptığındadır. Devrim, halkı suçlayarak değil, halkın içindeki çelişkiyi doğru örgütleyerek yapılır. Yani mesele, halk neden böyle değil; halk böyleyken ne yapılmalı sorusunu sormaktır.

Sonuç olarak kapitalizm halkı kullanarak varlığını sürdürür. Aksi halde yüz milyonlarca nüfus karşısında 50-100 kişiden oluşan kapitalistler bir hiçtir. Açıkça her şeyi kapitalistler yapmıyor; onlar yalnızca emir veriyor, halk ise hem o emirleri uyguluyor hem de onların baskısına maruz kalıyor. Yani halk, birbirine düşürülerek yönetiliyor, kapitalistler ise bu çatışmayı seyrederek konumlarını koruyor. Kapitalizmde en çok ezilen işçi sınıfıdır; yasalarla mutlak itaat altına alındığı için en masum olan da çoğu zaman askerdir. Bu durum hem çelişki hem de zıtların birliğidir.

Orta ve küçük burjuvazinin büyük bölümü, ciddi bir tehdit altında kalmadıkça düzene karşı gelmez. Emperyalist ülkelerin işçileri, sistemden aldıkları görece ayrıcalık nedeniyle sisteme karşı durmaz. Sistemde küçük de olsa bir fırsat yakalayan ezilen kesimler de sessiz kalır. Mafyatik yapılar, tarikatlar, dış destekli STK'lar, sistemin nimetlerinden beslendikleri sürece karşı çıkmaz. Daha kötüsü, sistemin "fırsatlar düzeni" propagandasına kanmış, kendisi yoksulluk içinde kıvranırken diğer yoksulları "akılsız" diye aşağılayanların sayısının fazla oluşudur.

Uzun lafın kısası, ister ideolojik ister ekonomik düzlemde olsun, kapitalizm çıkar gruplarının çatışması üzerine kuruludur. Ve bu çarpık düzeni sona erdirmek, halkın birbirine değil, egemen düzene karşı ortak bir farkındalık geliştirmesiyle mümkündür.

bilgivehis
01-05-2025, 07:22
[B]
Kapitalizmin halk eliyle işliyor olması, halkın bu düzenin faili olduğu anlamına gelmez. Bu, sistemin nasıl derin ve yaygın hegemonya kurduğunun ispatıdır sadece. Bir polis sırf üniforma giydiği için değil, başka bir geçim yolu bırakılmadığı için cop sallıyor. Bir gazeteci sisteme hizmet ettiği için değil, dışlandığında hayatta kalamayacağını bildiği için yalan yazıyor. Sisteme entegre olan, bilinçli tercih yapan değil; çoğu zaman başka seçeneği bilmeyen insanlardır. Bu yüzden mesele faili aramak değil, bu çarkı nasıl kurduğunu teşhir etmektir.

Tercih hakkı yok diyorsun ve yanılıyorsun.
Birincisi kendini sisteme teslim etmek yerine tercih hakkı söke söke alınır.
İkincisi, yetmişlerde bu haklar pekala alınmıştı. polisler, öğretmenler, gazeteciler dernekleşmeyle kalmamış ayrıca ideolojik dernekleşme hakkını da kullanmışlardı, POL-BİR, POL-DER, TÖB-DER sadece bunlardan bazılarıydı. kimi sağcı, kimisi solcuydu.
Sonra ne oldu, yüzde birini çık, hepsi tercihini kapitalizmden yana kullandı.
Çünkü orta burjuva ile küçük burjuva sınıra gelmediği müddetçe mevcut sistemi ister. Zira onlar için sistem farkı çok önemli değil. Ortalama maaş, orta düzey sosyal yaşamı riske etmezler.
İşte karşımızda tapu gibi yaşanmış bir gerçek varken halen zorunlular, mağdurlar, tercih hakları yok gibi iddialar yersizdir.
Başta dediğim gibi bir toplum isterse tercih hakkını söke söke alır.

Günümüz toplumu sömürü-baskı sisteminden nasıl yararlanırım derdine düşmek yerine kendi hakları için mücadele etse herşey değişir.
Uyuyorlar, kandırılıyorlar noktasına sıkışmak aldatıcıdır. Bir kısmı gerçekten uyuyor ve çoğunluk bilinçsiz ama ellili yıllara kadar toplumun tamamını esareti altına alan kader olayı artık çok küçük kesim için geçerli. Artık herşeyi kader sayıp boyun bükmek azınlıkta kaldı, şimdi kaderi de fırsat sayıp nemalanma revaçta. Çünkü bitik ekonomi o uyuyanların beynindeki narkozun bir nebze de olsa etkisini azaltıyor.
Zaten bu durum doğaldır, zira bu uyanma başlangıcıdır. Uyanma başlangıcı önce sistemden birşeyler koparmayla başlar, daha sonra şeklini değiştirir. Devrim olan ülkelerde de böyle başladı, önce çalkantı dönemi geldi, sonra açlık ve ardından işgaller derken devrim kaçınılmaz oldu.
Bu yüzden çalkantılı bir dönemde olduğumuz için günümüz durumunu normal sayıyorum.

Ayrıca bir tahminde bulunayım.
Ben bu ülkede gelecek sorunun farklı kulvarda oluşacağını tahmin ediyorum.
Kapitalistler ülkeyi iç savaşa götürebilir, dış işgali davet edebilir, ülkeyi parçalara bölebilir.
Yani günümüz sorunu ikinci plana düşebilir, zira bunun temeli zaten BOP ile pekala atılmış durumda.
Bundan 20 yıl önce BOP'un ne yapacağına baktığımızda hepsi hiç aksamadan devam ediyor.