PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Kapitalizm: Borçla Yönetmek


Şüpheci Dinsiz
25-04-2025, 23:37
İtalyan sosyolog ve filozof Maurizio Lazzarato (https://en.wikipedia.org/wiki/Maurizio_Lazzarato)'nun;
- Governing by Debt [Borçla Yönetmek]
- The Making of the Indebted Man [Borçlandırılmış İnsanın İmali]
adlı kitapları var. Bu kitaplar Türkçe'ye çevrilmiş, ne var ki 'Borçla Yönetmek' adlı kitabın baskısı tükenmiş, yeni baskı yapılmayacak gibi görünüyor.

Bu kitaplarda kapitalizmin insanlarda nasıl rıza ürettiğine dair tespitler yapılmış. Bu tespitlere göre eğer insanları borçlandırırsanız, onlara daha kolay boyun eğdirebiliyor, böylece emeğini daha çok sömürebiliyor, sömürüyü kalıcı hale getirebiliyorsunuz.

Bir başka tespit, borçlandırmanın kredi kartları yoluyla yapıldığı, kredi kartlarına ulaşmanın kasıtlı olarak kolaylaştırıldığı, taksitlendirme mekanizması, böylece borçlandırmanın kolaylaştırılması, normalleştirilmesi, olağanlaştırılmasıdır.

Aşağıda google drive adresinde 4 adet pdf belge var.
https://drive.google.com/drive/folders/18g-eVMknlqKSAGW7yCiJDwtq1IJPlTZA?usp=sharing

Bu kaynaklardan alıntı yaparak konuyu genişleteceğim.

Şüpheci Dinsiz
25-04-2025, 23:39
Wiki (https://en.wikipedia.org/wiki/Maurizio_Lazzarato)'den alıntı [google translate ile çevrildi.]
Maurizio Lazzarato

Maurizio Lazzarato (1955 doğumlu) Paris, Fransa'da yaşayan bir İtalyan sosyolog ve filozoftur. 1970'lerde İtalya'daki işçi hareketinde (Autonomia Operaia) aktivistti. Lazzarato, Multitudes dergisinin yayın kurulunun kurucu üyesiydi.[1] Matisse/CNRS, Pantheon-Sorbonne Üniversitesi'nde (Paris I Üniversitesi) araştırmacı ve Paris'teki Uluslararası Felsefe Koleji üyesidir.[alıntı gerekiyor]

Biyografi
Lazzarato, 1970'lerde Padua Üniversitesi'nde eğitim gördü ve burada Autonomia Operaia hareketinde aktifti. Siyasi kovuşturmadan kaçmak için 1970'lerin sonlarında İtalya'yı terk ederek Fransa'ya sürgüne gitti, ancak kendisine yöneltilen suçlamalar 1990'larda terk edildi.[2]

Düşünce
Lazzarato, Marksist filozoflar Michael Hardt ve Paolo Virno tarafından düzenlenen Radical Thought in Italy (1996) adlı çağdaş İtalyan siyasi teorisi koleksiyonunda yer alan "Immaterial Labor" adlı makalesiyle tanınır.[3][4] Araştırmaları maddi olmayan emeğe, ücretli emeğin dönüşümüne, işe ve bilişsel kapitalizme odaklanır. Ayrıca biyopolitika ve biyoekonomi kavramlarıyla da ilgilenmektedir.

Borç üzerine çalışmalar
Lazzarato, borç konusuyla ilgili iki yakın ilişkili eser yazmıştır: The Making of the Indebted Man[5] ve Governing by Debt[6]. Her iki kitap da İngilizceye çevrilmiş ve Semiotext(e) Intervention Series'in bir parçası olarak yayınlanmıştır. Lazzarato, her iki eserinde de borcu ve neoliberalizmi sol görüşlü bir bakış açısıyla eleştirmek için kıta felsefesi ve ekonomik verileri kullanmaktadır.

The Making of the Indebted Man
Lazzarato, The Making of the Indebted Man'de borcu, özellikle de özneyi, bireylerin deneyimlediği şekliyle inceler; ayrıca borçlu-alacaklı ilişkisinin ekonominin merkezi bir kategorisi olduğunu, örneğin paradan veya finansdan daha önemli olduğunu savunur. Modern ekonomide, borçların geri ödenmesi gerektiği varsayılır ve ekonomik faaliyetlerin çoğu, gelecekte geri ödeme beklentisiyle (veya: vaadiyle) borç verme yoluyla yönlendirilir. Lazzarato, böyle bir ekonominin işleyebilmesi için, aktörlerinin öncelikle borçların geri ödenmesi gerektiği öncülünü kabul etmeleri için sosyalleşmeleri gerektiğini gözlemler. Bu, onların vaatlerde bulunma (bir borcu geri ödeme) ve suçluluk hissetme (bir borcu geri ödemede başarısız olma) yeteneğine sahip olmaları anlamına gelir. Bu süreci örneklemek için, suçluluk, borç ve sosyalleşme kavramlarını ele alan Nietzsche'nin Ahlakın Soykütüğü'nün ikinci incelemesine atıfta bulunur.

En temel anlamıyla kredi/borç nedir? Bir ödeme vaadi. Bir finansal varlık, bir hisse senedi veya tahvil nedir? Gelecekteki değer vaadi. "Vaat", "değer" ve "gelecek", Nietzsche'nin İkinci Denemesi'ndeki anahtar kelimelerdir. Nietzsche'ye göre, "var olan en eski ve en kişisel ilişki" alacaklı ile borçlu arasındaki ilişkidir; "kişinin ilk kez kişiyle tanıştığı ve kendini kişiyle kişiye kıyasladığı" bir ilişkidir. Sonuç olarak, bir topluluk veya toplumun görevi her şeyden önce, söz verme yeteneğine sahip, alacaklı-borçlu ilişkisinde kendi kefili olabilecek, yani borcunu yerine getirebilecek bir kişi yaratmak olmuştur. Bir kişiyi sözünü tutabilecek hale getirmek, onun için bir hafıza inşa etmek, ona içsellik, unutmaya karşı bir siper sağlayan bir vicdan bahşetmek anlamına gelir. Hafıza, öznellik ve vicdanın üretilmeye başlandığı yer borç yükümlülükleri alanıdır.

— Borçlu Adamın Oluşumu, s. 39-40.

Lazzarato, bireysel özneler yaratmanın toplumsallaşma sürecini "özneleşme" olarak adlandırır.[7] Ayrıca Nietzsche'nin kredi/borç görüşünü Marx'ın ve Deleuze ve Guattari'nin Anti-Oedipus'taki görüşleriyle karşılaştırır. Kitabın son kısmı, Avrupa neoliberal yönetiminde kullanılan borcun bir eleştirisidir ve Governing by Debt'te daha ayrıntılı olarak geliştirilen fikirleri tanıtmaktadır.

Borçlu Adamın Yaratılışı, neoliberal borcun maddi kültür ve çağdaş sanatla ilişkisine dair teorileştirmenin uygulanması açısından hayati öneme sahip olduğunu kanıtladı.[8]

[B]Borca Göre Yönetmek
Lazzarato, Borca Göre Yönetmek kitabında Borçlu Adamın Oluşumu kitabında geliştirilen kelime dağarcığını, borcun bireyler yerine devletler ve özel girişimler tarafından nasıl kullanıldığını incelemek için kullanır. Kitap, neoliberalizm ve yönetişimin bir eleştirisidir; burada ikincisi, ordoliberalizmle yakından ilişkili bir kavram olan ekonomik taleplere yanıt veren bir yönetim biçimine atıfta bulunur. Lazzarato, Amerikan öğrenci borcunu kredi/borç ekonomisinin ideal bir örneği olarak nitelendirir ve ayrıca, modern ekonomiyi bilgilendirdiğini savunduğu "sonsuz borç" (örneğin, yaşam borcu, asli günah) kültürel kavramını izlemek için tarih ve antropolojiyi kullanır.[9]

Kitabın temel fikri, ekonomik ve politik alanların temel kategorilerinin (genellikle birbirine zıt olan veya ayrı öğeler olarak konuşulan) aslında ayrı olmadığı, ancak yakından ilişkili ve örtüştüğüdür. Örneğin, hükümetler ve işletmeler politikalarını, yasalarını, iş uygulamalarını ve beklentilerini yakından koordine eder ve bu nedenle birbirleriyle bağlantılıdır. Lazzarato, bu noktayı açıklamak için Carl Schmitt'in çalışmasını alıntılıyor.[a] Lazzarato, borcun toplumsal deneyimini açıklamak için Foucault'nun Biyopolitikanın Doğuşu adlı çalışmasını da alıntılıyor; ancak Foucault'nun devletler ve ekonomiler arasında klasik liberalizmi arabulucu olarak kullanarak yaptığı ayrımı eleştiriyor.[11] Ayrıca, endüstriyel kapitalizm ile finansal kapitalizm arasındaki ayrım sorgulanıyor; ancak Lazzarato, finansal kapitalizmin kapitalizmin "en saf" biçimi olduğu anlamında ayrımı koruyor, çünkü bir metayı ara adım olarak kullanmadan, basitçe bir para biçimini değerleme yoluyla (örneğin, finansal ürünlerin dolaşımı ve ticareti yoluyla) başka bir para biçimine dönüştürüyor. Marksist terminolojide, bu, M-C-M' (farklı para getiren bir meta yaratan para) yerine M-M' (paranın farklı para yaratması) olarak ifade edilir. Lazzarato ayrıca Lenin'in Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı eserinden alıntı yaparak, Lenin döneminde ortaya çıkan finansal kapitalizmin önceliğini belirtir.[12]

Lazzarato metni, modern ekonominin bozulması için bir teknik olarak çalışmayı reddetmeyi önererek sonlandırır. Bu hedefi savunur çünkü finansal krizler sırasında insan acısının sorumluluğunu kapitalistlere ve devlet aktörlerine atfeder, herhangi bir ulusal nüfusa değil. Ancak (Lazzarato'nun anlatımına göre) ulusal nüfuslar yine de bu tür krizlerin bedelini ödemeye zorlanır ve vergilendirme, kemer sıkma ve medya mesajlaşması yoluyla bu tür krizlerin sorumluluğunu hissetmeleri için sosyalleştirilir:

Devlet, teknokrat hükümetler ve medya bir nüfusun hiç girmediği bir borçtan dolayı suçluluk duymasını ve dolayısıyla hiç işlemediği hatalardan dolayı sorumluluğunu sağlamak için önemli miktarda enerji harcamalıdır. Bu amaçla kullanılan yasalar, konuşmalar, makaleler ve sloganlar dolandırıcılığın kapsamıyla doğrudan orantılıdır. Kriz sırasında, teknokrat hükümetler bireyler için değil, tüm uluslar için bir borç hafızası inşa etmeye yöneldiler. Vergilerin ve tahsisatların şiddeti ayrıcalıklı bir araçtır, çünkü yalnızca acı veren şey hafızaya kazınır, yalnızca acı veren şey kaydedilir ve bilinçte kazınmış olarak kalır (Nietzsche).

— Borçla Yönetmek, s. 42.

[B]Capital Hates Everyone ve The Intolerable Present [Kapital Herkesten Nefret Eder ve Dayanılmaz Şimdiki Zaman]
Lazzarato, 2020'lerin başında, anti-kapitalizm temasına odaklanan, birbiriyle yakından ilişkili başka bir eser çifti yayınladı. Capital Hates Everyone, anti-kapitalist bir polemiktir; The Intolerable Present, the Urgency of Revolution ise küresel devrimin gerekliliğini ve ayrıca ırk ve cinsiyetin klasik Marksist tarih anlayışına dahil edilmesi gerektiğini savunan bir metindir; bu anlayış bunun yerine sınıfa odaklanır.[13][14]

Lazzarato, Capital Hates Everyone'da, liberal veya neoliberal bir hükümet biçiminin kurulmasının, kapitalizmin belirli bir ülke veya bölgede işlemesi için gerekli ancak yetersiz bir koşul olduğunu iddia eder. Kapitalizmin işleyebilmesi için, tarihsel bir çatışmanın da gerçekleşmesi gerektiğini ve bunun da daha sonra ya kapitalizme dahil edilen ya da öldürülen yenilmiş "kaybedenler"[15] sınıfı yarattığını iddia eder. Örnekler arasında Avrupa sömürgeciliğinin ve Atlantik köle ticaretinin kurbanları, ABD tarafından desteklenen Şili Pinochet hükümetinin kurbanları ve tarihi çatışmalarda yenilen diğer solcular veya devrimciler yer alır. Bu nedenle Lazzarato, polemikte kapitalizme birkaç olumsuz özellik atfeder ve savaşın,[16] ırkçılığın ve diğer olumsuz olguların kapitalizmin işleyişine tesadüfi olmadığını, aksine onun için elzem olduğunu savunur.

Lazzarato ayrıca makine kavramını hem kapitalizmle hem de kapitalizm karşıtı hareketlerle ilişkisi açısından inceler. Bir örnekte Lazzarato, Cezayir Savaşı boyunca radyo yayınlarının önemini belirtmek için Frantz Fanon'dan alıntı yapar. Başlangıçta Fransızlar tarafından Cezayir içinde Fransız devlet mesajlaşması için bir araç olarak kullanılan radyo yayınları daha sonra Cezayir militanları tarafından kendi sömürge karşıtı mesajlarını iletmek için kullanıldı.[17] Lazzarato radyo gibi teknik makinelerden bahsetse de, "toplumsal makineler" veya "savaş makineleri"ne de işaret ediyor ve bu son kavramı filozoflar Gilles Deleuze ve Felix Guattari'nin bir eseri olan A Thousand Plateaus'tan ödünç alıyor.[18] Lazzarato'ya göre, toplumsal makineler ve savaş makineleri gerçek, teknik makinelere değil, üyeleri belirli dünya görüşlerini, fikirleri veya ideolojileri paylaşan ve bu nedenle belirli hedeflere ulaşmak için birlikte çalışan insan örgütlerine atıfta bulunur. Bu süreç, örgütün hedeflerini gerçekleştirme amacıyla bazı teknik makinelerin kullanılmasına veya icat edilmesine yol açar ve bu nedenle Lazzarato teknik makinelerden çok toplumsal/savaş makinelerine daha fazla önem verir. Yukarıdaki örnekte, Fransız hükümeti Cezayir'in kontrolünü sürdürmeye çalıştı ve bu nedenle bu hedefe yardımcı olmak için bir araç olarak (zaten var olan) radyo teknolojisini kullandı. Teknik makine olan radyo, daha sonra başka bir savaş makinesi olan Cezayirli militanlar tarafından Cezayir'in bağımsızlığı gibi zıt hedefleri için sahiplenildi.

Lazzarato, The Intolerable Present'ta kapitalizmin sıradan işleyişinin yalnızca (erkek Avrupalı) proletaryanın ücretli emeğine bağlı olmadığını, aynı zamanda toplumsal yeniden üretimi için küresel nüfusun diğer kesimlerinden düzenli bir ücretsiz veya düşük ücretli emek akışı gerektirdiğini savunur.[19] Bu diğer sektörler arasında Atlantik köle ticareti sırasında yakalanan siyah köleler tarafından gerçekleştirilen köle emeği, birçok hanede gerçekleştirilen ücretsiz "kadın işi" ve Küresel Güney'in "çevresindeki" işçiler tarafından gerçekleştirilen düşük ücretli emek yer alır ve bunların hepsi de kapitalizmin Küresel Kuzey'in "merkezinde" işlemesine yardımcı olur. Lazzarato'ya göre, bu emek ve baskı biçimleri tipik olarak klasik veya ortodoks Marksizm tarafından vurgulanmaz, bunun yerine Avrupa'daki burjuvazi ile proletarya arasındaki ilişkiye odaklanır. Bu nedenle, kapitalizmin küresel bir olgu olarak işleyişini daha iyi anlamak için klasik Marksist ideolojinin ırk ve cinsiyete dayalı olguları hesaba katmak için revize edilmesi gerektiğini savunur.[20]

Lazzarato ayrıca Marx'ın proleter devrimin önce gelişmiş Batı Avrupa ülkelerinde gerçekleşeceği öngörüsünün Rusya, Çin, Vietnam, Küba ve Afrika'nın her yerinde gerçekleşen devrimler tarafından tarihsel olarak yanlış olduğunun kanıtlandığını belirtiyor. Lazzarato'ya göre, bu bölgelerdeki insanlar, klasik Avrupa Marksizmi ile ilişkilendirilen bir kavram olan ideal devrimci koşulların gelişmesini bekleyemezlerdi. Aksine, kitabın başlık sözcüğüne göre, verili koşulları "tahammül edilemez" olduğu için çeşitli şekillerde derhal devrimci kopuşlar yapmaya zorlandılar:

Özgür emek devrimlerinin harekete geçme zamanı artık, on dokuzuncu yüzyılda Avrupa işçi hareketi için olduğu gibi gelecek değil, şimdiydi ve bu da tarihselcilik ve sosyalistlerin ilerlemeye olan güveni için sorular doğurdu. Burada ve şimdiki zamanın aciliyeti, devrimin herhangi bir teknolojik boşluğun doldurulmasını veya gelişme açısından yetişmesini bekleyemeyeceği anlamına geliyordu çünkü şiddet, sömürü ve sefalet tahammül edilemezdi!

— Dayanılmaz Şimdiki Zaman, Devrimin Aciliyeti, s. 103.

The Intolerable Present'ın sonuna doğru Lazzarato, Kimberlé Crenshaw'a ait olan kesişimsellik kavramını kabul eder; bu kavram, bir bireyin farklı demografik gruplara aynı anda üye olması nedeniyle birden fazla ayrımcılık biçimine maruz kalabileceğini ileri sürer: örneğin, siyah bir kadın siyah olduğu için aynı anda ırkçılığa ve kadın olduğu için cinsiyetçiliğe maruz kalabilir. Lazzarato, kesişimsellik fikrinin tartışmasıyla alakalı olduğunu kabul etse de, 1977'de bir grup Amerikalı siyah lezbiyen kadın tarafından yayınlanan bir manifesto olan Combahee River Collective Statement'ı tercih ettiğini ifade eder. Combahee River Collective Statement, üyelerinin ırk ve cinsiyete odaklanan Amerikan sosyal hareketlerindeki deneyimlerini, özellikle de sivil haklar hareketi ve ikinci dalga feminizmi kısaca özetlemektedir.[21] Lazzarato'ya göre, kesişimsellik kavramı Amerikan hukuk bağlamıyla yakından ilişkiliyken, Combahee Nehri Kolektif Beyanı daha büyük bir devrimci potansiyele sahiptir, çünkü aynı anda ırkçılığa ve cinsiyetçiliğe karşı mücadele etmeyi gerektirir; Lazzarato'nun küresel düzeyde kapitalizmi desteklediğini savunduğu iki ayrımcılık biçimi.

Lazzarato, borç üzerine daha önceki çalışmalarında olduğu gibi, kapitalizmin işleyişini durdurmak için bir teknik olarak işin reddedilmesini savunarak sonuca varır.

Şüpheci Dinsiz
26-04-2025, 00:52
Google drive adresindeki (https://drive.google.com/drive/folders/18g-eVMknlqKSAGW7yCiJDwtq1IJPlTZA?usp=sharing) pdf dosyalardan biri Borçla Yönetmek: 2000'li Yıllarda Türkiye'de Borçlanma ve Borçluluk dosyasıdır. Bu dosyada Maurizio Lazzarato'nun tespitleri doğrultusunda Türkiye'de 2000'li yıllarda borçlanma istatistikleri incelenmiş, paralellikler gösterilmiş, kapitalizmin güncel aşaması olan neo-liberalizmin hedeflerine nasıl ulaştığı deşifre edilmiştir.

Bazı kısımları alıntı ile göstereceğim.

Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi
Gazi Akademi Genç Sosyal Bilimciler Sempozyumu 2017 Özel Sayısı (192-219)

Borçla Yönetmek: 2000'li Yıllarda Türkiye'de Borçlanma ve Borçluluk
Mehmet Atilla GÜLER

Öz
Kapitalist sistem, 1980'li yılların başından itibaren bir önceki dönemin sermaye birikim rejimine hizmet eden Keynesyen ekonomi politikalarını terk ederek neo-liberal ekonomi politikalarına dayalı yeni bir birikim sürecine geçmiştir. Neo-liberal ekonomi politikaları somutlaştıran unsurlar, dışa açılma, özelleştirme, serbestleştirme, esneklik, kuralsızlaştırma ve borçlanma biçiminde sıralanır.

Günümüzde borçlanma, işgücü piyasasında gelirin yaratılması ve dağıtılması noktasında açıklayıcı unsur haline gelmiştir. Ayrıca borçlanma, güvencesizleştirmenin geldiği nihai noktayı da temsil eder. Bunların yanında borçlanma sosyal hakların finansmanında kullanılan temel araç halini almış durumdadır. Sıralanan bu eğilimlerin tamamı Türkiye için de geçerlidir. 24 Ocak 1980 Kararları ile ithal ikamesine dayalı büyüme politikalarını terk ederek ihracata dayalı büyüme politikalarını tercih eden Türkiye, neo-liberal
ekonomi politikalarını somutlaştıran temel unsurları sırasıyla deneyimlemiştir. 2000'li yıllara gelindiğinde ilk beş unsura içkin aşamalar büyük ölçüde tamamlanmış, Türkiye'de esneklik güvencesizleştirme ilişkisine dayalı bir işgücü piyasası inşa edilmiş, aynı dönemde borçlanma, işçi sınıfı için yeni bir eğilim olarak ortaya çıkmıştır.

Borçlanma konusunda yapılmış çok sayıda çalışma mevcuttur. Bunlar içerisinde Otonomist Marksist düşünür Maurizio Lazzarato
tarafından geliştirilen teorinin önemli bir yeri vardır. Lazzarato, borçlanma ve borçluluk ilişkisinin günümüzdeki belirleyiciliğini 2008 Krizi bağlamında yorumlayan çalışmalar yapmıştır. Bu çalışmada, Lazzarato tarafından geliştirilen kavramsallaştırmadan yola çıkarak Türkiye'de borçlanma ve borçluluk süreçlerinin 2000'li yılların başından bugüne geldiği nokta açıklanacaktır.

Giriş
Kapitalizmin tarihsel eğilimi, sermayenin emek karşısındaki gücünün korunmasıdır. Bunun için teknolojik yenilikler ve endüstriyel gelişme başta olmak üzere tüm kontrol mekanizmaları kullanılır (Workers Committee of Porto Marghera, 1970). 1970'li yıllardan itibaren Keynesyen ekonomi politikalarına dayalı fordist birikim rejiminin terk edilip neo-liberal ekonomi politikaları ekseninde gelişen post-fordist birikim rejiminin tercih edilmesini izleyen süreçte sermayenin gücünün korunması adına çok sayıda yeni yönteme başvurulduğuna tanık olunmuştur. Bunlardan en önemlisi, finansallaşma kavramıyla açıklanan ve finans sektörünün reel sektör üzerindeki hegemonyasını açıklayan değişimdir. Finansallaşmanın ve işgücü piyasalarının kuralsızlaştırılmasının ardından yaşanan güvencesizleştirme süreçlerine bağlı olarak gelişen borçlanma, günümüzde işçi sınıfı için en büyük sorunlardan biri haline gelmiş durumdadır. [1] Neo-liberal politikaların değerlendirmesinin yalnızca makroekonomik boyutlar içerisinde yapılması eksiktir. Bunun yanında anılan politikaların toplumsal sınıflar arasındaki güç ilişkilerinde neden olduğu dönüşümün de sorgulanması gerekir (Serfati, 2015, s.176). Borç ekonomisiyle bütünleşmek zorunda bırakılan ve borç sarmalına sürüklenen işçi sınıfının durumunun analizi bu saptamanın bir örneğini oluşturur. Bu düşünceden hareketle çalışmada Otonomist Marksizm'in günümüzdeki en önemli temsilcilerinden Maurizio Lazzarato'nun geliştirdiği kavramsallaştırmadan yola çıkarak Türkiye'de 2000'li yıllardaki borçlanma ve borçluluk süreçleri serimlenecektir. [2]

[1] Günümüzde borçlanmanın yalnızca emek için değil sermaye için de geçerli olduğu düşüncesinden hareketle bu sürecin olağan bir durum olarak görülmesi gerektiği belirtilmektedir. Ancak Karaçimen'in vurguladığı gibi (2015) emeğin borçlanması ile sermayenin borçlanması birbirinden çok ayrı şeylerdir. Sermayenin borçlanmasının gerekçesi, üretimini genişletmek ve sermaye döngüsünü kısaltmaktır. Bu bağlamda sermayedar, sermaye olarak kullanmak için borçlanır. Buna karşın emek ise borç aldığı parayı kendi yeniden üretimi için kullanmak zorundadır (s.76).

[2] Bu çalışma, Lazzarato'nun neo-liberal yönetimsellik ekseninde açıkladığı borçlanma ve borçluluk teorisiyle sınırlıdır. Bunun dışında Lazzarato (2016), teknolojik değişim-kapitalizm ilişkisini ve özellikle bilgi iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmelere paralel olarak "gösterge" özelliği taşıyan makinelerin politik çözümlemesine yönelik tartışmalarda da bulunmaktadır. Lazzarato'nun Göstergeler ve Makineler yaklaşımının bu çalışmayla ilişkilendirilebilecek tek noktası, bilgi-iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmelerin finans sektörünün reel sektör üzerindeki biçimlendirici etkisini kolaylaştırıcı niteliğidir. Ayrıca Lazzarato (2005), Otonomist Marksizm'in önemli tartışma alanlarından "maddi olmayan emek" kavramının da teorisyenlerindendir.

1. Otonomist Marksist Gelenek
Otonomist Marksizm, 1960'lı yılların başında köklerini İtalyan işçicilik hareketinde bulan ancak zaman içerisinde dünya genelinde yayılmış bir gelenektir. Wright (2008), bu geleneğin 1960-1972 yılları arasında "işçicilik", 1972-1980 döneminde "işçilerin otonomisi" ve 1980'den sonra Otonomist Marksizm olarak adlandırıldığı belirtir (s.117). Otonomist Marksizm, merkezine işçi sınıfının öz etkinliğini alan, derin tarihi köklere sahip ve geniş düzeyde uluslararası yayılım göstermiş bir geleneği ifade eder. 1960'lı yıllarda İtalyan işçilerinin, öğrencilerinin ve feministlerin mücadelelerine ilham veren bu geleneğin öncü isimleri arasında Raniero Panzieri, Mario Tronti, Sergio Bologna, Mario Rosa Dalla Costa, Francois Berardi ve Antonio Negri yer alır (Witheford, 2004). Ayrıksı bir gelenek olarak Otonomist Marksizm'e anlamını veren şey, işçilere sermayeden, sendikalar ve siyasal partiler gibi resmi örgütlerden bağımsız bir hareket alanı tanınmasıdır. Bu durum, işçilere kendi çıkarlarını tanımlayabilme ve onlar için mücadele edebilme olanağı sağlamakta ve böylece sınıf mücadelesinin geleceğinin şekillendirilmesinde işçilerin gücünü artırmaktadır (Cleaver, 2005, s.79).

1.1.İşçicilik Hareketi
İşçicilik hareketinin düşünsel temeli 1950'lerde işçi davranışları üzerinde yapılan araştırmalara dayanır. Bu araştırmaların odak noktası, işçilerin ihtiyaçlarına, sorunlarına ve mücadelelerine dair algılarıdır. Yapılan araştırmalardan elde edilen bulgular, işçi sınıfının üretim sürecinin bir parçası olarak tanımlanmasının sınırlılığı sorununa odaklanır. Bu bağlamda işçicilik hareketi, sınıf mücadelesinin gündeminin ücret artışından öte işçi sınıfının kapitalist toplumların itici gücü olduğu düşüncesine odaklanması gerektiğini savunur (Kolektif, 2003).

İşçicilik hareketinin temel metinleri Tronti'nin 1966-1967 yıllarında yayınlanan Bizim İşçiciliğimiz (Our Opearismo) ve Emek ve Sermaye (Opeari e Capitale) başlıklı çalışmalarıdır. Tronti'ye göre (1966) Marx'tan sonra işçi sınıfının tarihine iki şekilde yaklaşılabilir. İlki, kronolojik olarak 1870'lerden itibaren sınıf mücadelesinin büyük döngülerini inceleyerek onun tarihini oluşturan bir dizi olayı takip etmektir. Bir sektörde emeğin, sermayenin ve politik olayların incelenmesi ve teknolojik değişimin işçi sınıfı için anlamının açıklanması bu yöntem bakımından önem taşır. Belirtilen geleneksel tarih yazımı 1870-1914 yılları arası dönemi kapsar. Diğer yaklaşım ise sınıf düşüncesinin eleştirel bilinciyle makroskopik gruplar üzerinde durarak tarihsel olayları çözümlemeye ve bunların sonuçlarının politik olarak kullanılmasına dayalı bir sınıf mücadelesine dayanır. İşçicilik düşüncesi bu yaklaşımı temel alır. Böyle bir yaklaşım bir dizi mücadeleden elde edilmiş politik-kurumsal gelişmeleri ve bilimsel veya örgütsel süreçlere dek geniş bir kesiti kapsar. Tronti, iki yöntemden birini tercih ettikten sonra analizinin çıkış noktasıyla ilgili olarak şu saptamada bulunur: "Tarih, her zaman sermayenin tarihi olmuştur. Emek ya da ücret, kompleks bir canlı makine ya da basit doğal enerji, sistemin bir işlevi ya da üretimin çelişkisi olarak işçi sınıfı daima ikincil bir rol oynamıştır. Bu durum, nesnel bir sosyal bilim yaklaşımın tüm keşiflerinin mücadelenin dilinde çevrilebileceğinin ve çevrilmesi gerektiği görüşümüzün tam tersini ifade eder. Oysa en soyut teorik problemin bile somut bir sınıfsal anlamı vardır."

Özetlenen öncü analizinde Tronti, İngiltere, ABD ve Almanya örneklerinde kapitalizmin kurumsallaşma sürecini ve sınıf mücadelesini ve aynı süreçte gelişen sosyal demokrat alternatifi serimler. Bu değerlendirmelerinin ardından Tronti, teorisini "toplumsal fabrika" kavramıyla açıklar. En yalın anlamıyla toplumsal fabrika, fabrikanın iktidarın merkezi olduğu düşüncesinin egemenlik ve değerin yeniden üretim süreçlerine dair prensiplerin bir bütün olarak toplumun geneline uyarlanmasıyla açıklanır. Bunun anlamı, fabrikadaki mücadelenin fabrika dışında da geçerli olabileceğidir (Kolektif, 2003).

İtalya'da 1960'lı yıllarda sınıf mücadelesi, vaat edilen ancak yerine getirilmeyen reform talebiyle bir baskı aracı olarak ortaya çıkmış ve 1968-1970 yıllarında doruk noktasına ulaşmıştır. 1958 seçimlerinde merkez sol partileri iktidara getirmek için oy kullanan işçiler, bu partilerin iktidara gelmesine rağmen reformların gerçekleşmemesi nedeniyle bağımsız partiler ve sendikalar aracılığıyla mücadele etmeye başlamışlardır. Aynı dönemde üniversitedeki ve fabrikalardaki grupların bir araya gelmesinin de etkisiyle ortaya özgün bir sınıf mücadelesi örneği çıkmıştır (Lowry, 2008).

1959 yılı boyunca ülkenin en büyük fabrikalarını oluşturan FIAT'da yapılan on bir grevin başarısız olmasının ardından Lancia ve Michelin fabrikalarında 1960-1962 dönemindeki grevlerden önemli kazanımlar elde edilmiş ve bu kazanımlar ile FIAT'da yapılması planlanan yeni grevler için bir alternatif oluşmuştur. FIAT'da yapılan yeni grev çağrısının ardından 93 bin işçinin çalıştığı FIAT fabrikasında öncelikle 7 bin işçi greve çıkmış, dokuz gün devam eden grevin ardından 60 bin işçi daha greve katılma kararı almış, iki hafta süren mücadele sonunda FIAT yönetimiyle uzlaşı sağlanmış ve işçilerin tamamı işlerine geri dönmüşlerdir. Ancak uzlaşı koşulları çoğunluğu sendika üyesi olan büyük bir işçi grubu tarafından yeterli bulunmamış, sendika temsilcileri, bu tarihten itibaren yapılması planlanan değişiklikler konusunda işçilerin şikâyetlerine ilgisiz kalmış ve fabrikada yaşanması muhtemel çıkar çatışmalarında taraf olmaktan kaçınmışlardır (Lowry, 2008).

1960'lı yılların ortasına gelindiğinde fabrikalarda mekanizasyonun artmaya başlamasından itibaren İtalya'nın kuzeyindeki fabrikalarda yine bir dizi grev patlak vermiştir. Bu dönemde sınıf mücadelesinde yeni kurulan otonom grupların etkisiyle çok sayıda yeni mücadele biçimi denenmeye başlanmış, bu yöntemler asıl ifadesini ise 1969 sonbaharında ve 1970'li yıllarda bulmuştur. Eylemlerle aynı dönemde Mayıs 1968'de Fransa'da patlak veren olaylar üniversiteli genç grupları ve genç işçileri önemli ölçüde etkilemiş, bu süreçte İşçi Gücü adlı grup, diğerlerinin arasından sıyrılarak öne çıkmıştır. Tüm bu hareketlilik sırasında FIAT fabrikalarında yeniden huzursuzluklar baş göstermiş ve sendikanın tüm engellenmesine rağmen işçiler oluşturdukları taban komiteleriyle ücret artışı için vahşi kedi grevi adı verilen, dayanışma komitelerini ve fabrika işgallerini içeren eylemlere başvurmuşlardır. Bu eylemlerin ardından sendika, Torino'daki FIAT fabrikasında bir günlük grev kararı almak zorunda kalmıştır. Kararın ardından binlerce işçi, sonraları otonomist harekete ilham verecek "her şeyi istiyoruz"3 sloganıyla grevde dile getirecekleri taleplere yönelik yürüyüşler düzenlemişlerdir. Grevin ardından sendika bilindik ılımlı çizgisine geri dönse de FIAT fabrikalarında güç, otonomist hareketin yönlendirdiği taban komitelerine geçmiştir. 1968 yılı boyunca devam eden vahşi kedi grevlerinin ardından sendikalar nihayet taban komitelerini tanımak ve bu komiteler aracılığıyla dile getirilen demokratik talepleri benimsemek zorunda kalmışlardır (Lowry, 2008).

1969 yılında FIAT fabrikasında elde edilen kazanımlarda işçicilik hareketinin başarısı 1970'li yıllarda öğrenci hareketi içerisinde edinilecek ayrıcalıklı konumun da gerekçesidir. Bologna (2005), işçicilik hareketinin başarısını, dönemindeki diğer radikal görüşlerin aksine bu akımın entellektüel ve politik bakış açısıyla sınırlı kalmayıp sınıf mücadelesinin pratiğini de bilmesiyle ilişkilendirmektedir.

1969 yılında da süren grevler aynı yılın sonbaharında doruk noktasına ulaşmış ve "Sıcak Sonbahar" olarak adlandırılan bu dönem yeni bir toplu sözleşme talebinde bulunan metal işçileri tarafından 1,5 milyon işçiyle yapılan büyük bir grevle başlamıştır. Sonbahar grevleri bir yandan önceki yıllarda başlayan mücadelelerin doruk noktasını oluştururken aynı zamanda işçilere, işyerindeki nüfuzlarını artırma ve sendika içinde farkındalık yaratma bakımından da yol gösterici olmuştur. İşçiler, sendikalardan ve yirmi yıldır hüküm süren kavgaların ve başarısız koalisyonların ardından işçi sınıfının taleplerini güçlendirmek konusunda etkisizlikleri kanıtlanmış olan siyasi partilerden uzaklaşmaya başlamışlardır. Girişilen bu yeniden yapılanma süreci, yüz binlerce işçinin katıldığı genel grevin ardından 1969 yılının Aralık ayında işverenlerle imzalanan ve haftalık kırk saatlik çalışma süresini, herkes için eşit ücret artışını, işçi sendikalarının iş günlerinde toplantı düzenleme hakkını ve çıraklar için ücret artışını içeren "ulusal sözleşme" ile devam etmiştir. Radikal taleplerle başlayan grev süreci, ulusal sözleşmenin imzalanmasına rağmen bu sözleşmeye istenen düzenlemelerin konulamaması ile sona ermiştir (Lowry, 2008).

bilgivehis
26-04-2025, 02:27
Tam okumadım ama yazıda ben kapitalizm borcunu ödeyebilen toplum yaratır diye anladım.

Kapitalizm borcunu ödeyecek toplum yaratmaz, aksine onları kendine kul-köle etmek için borcunu ödeyemeyecek toplum yaratır.
ABD emperyalizmi böyle büyüdü, önce ülkeleri borçlandırdı sonra el koydu.

Şüpheci Dinsiz
26-04-2025, 17:38
Sevgili bilgivehis,
Tam okumadım ama yazıda ben kapitalizm borcunu ödeyebilen toplum yaratır diye anladım.

Kapitalizm borcunu ödeyecek toplum yaratmaz, aksine onları kendine kul-köle etmek için borcunu ödeyemeyecek toplum yaratır.
ABD emperyalizmi böyle büyüdü, önce ülkeleri borçlandırdı sonra el koydu.

Alman sosyolog ve ekonomist Max Weber (https://tr.wikipedia.org/wiki/Max_Weber)'e göre kapitalizmin ruhu, Protestan ahlakıdır. Kapitalizmin Dünya'da neden yalnızca Batı'da ortaya çıktığı sorunsalı üzerinde epey araştırma yapmış, bu konuda kitaplar yazmıştır. Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı kitabı en çok bilinen kitaptır. Kitapta kapitalizm ile Protestanlığın özelliklerini karşılaştırarak bir çok benzerliği gösterir.

Google drive içinde bu kitabın pdf'si ve ana başlıkların bulunduğu bir powerpoint sunumu var.
https://drive.google.com/drive/u/0/folders/18g-eVMknlqKSAGW7yCiJDwtq1IJPlTZA

1800'lü yıllardan itibaren kiliselerin ve krallıkların yönetme-yargılama-kural belirleme erkinin kırılmasının ardından burjuvanın kendi hukukunu oluşturduğunu, bunu oluştururken de Protestan ahlakını temel aldığına vurgu yapar. Burjuva hukukuna göre ticaret ve üretim esastır, haliyle borç-alacak, emek-değer ilişkisinde sözleşmelere sadık olan bir nesil ve ticari ahlak ve bunu koruyan bir hukuk sistemi gereklidir.

Kapitalist, eğer geri ödeyeceğini taahhüt ederse emekçiye veya küçük burjuvaya faizle borç verir. Borç alan kişi, dinin veya kralın emirleri olmadan kendi vicdanının kararıyla bu borcu faiziyle ödemesi gerektiğini bilir. İşte bu, Protestan ahlakıdır, kapitalizmin ruhudur Weber'e göre.

Kapitalist sistemde emek artık özgürdür, bu özgürlüğü yalnızca geçinmek için değil, refahını arttırmak için de kullanabilir. Bu kurguya göre geçinmek ve refahını arttırmak isteyen emekçi veya küçük burjuva borç alır, bir şekilde kazanır, faiziyle öder, refahını daha da arttırmak için tekrar borç alır, tekrar öder. Kapitalist üretim sisteminde ürünün fiyatını düşürmeden daha gelişmiş ürünler üretilir, her zaman ihtiyaçtan daha fazlası üretilir, her bir ürünün kişinin refahını daha da arttıracağı iddia edilir, böylece kişi yeni ürünü almak için sürekli borçlanır, borçlanma ile borç ve faiz ödeme döngüsü kalıcı hale dönüşür.

Bu esnada sömürülen emek ve tahsil edilen faiz, ölü emek olarak kapitalistin kasasında birikir. Kapitalist, bu birikimi kullanarak üretim araçlarını satın alır, zaman içinde üretim araçları küçük bir azınlığın eline geçer. Bu küçük azınlık, örtük veya açık bir şekilde yönetme-hukuku oluşturma-yargılama erkini ele geçirir.

Bu konuda ayrı bir başlık açacağım, ki bu konuyu ele alan tek sosyolog Weber değildir.

Şüpheci Dinsiz
08-06-2025, 14:57
Masum bi kredi kartıyla başlayıp iflasa kadar gitmek: Amerikada kredi kartı tuzakları nasıl işliyor?
-XGd_UDEjGI

spartacus
08-06-2025, 19:41
Kredi kartları her alşışverişten sizden para alınmıyormuş gibi görünür, satıcıya komisyon yansıtır.
Ürünü pazarlayanlar ise bu tür komisyonları da pazarlama maliyeti olarak ele alır ve ürüne yansıtır.

Sonuç olarak yaptığınız her alışverişte aslında o komisyonu yine siz ödemiş olursunuz. Kısaca kredi kartlı alışverişi özendirmenin öncelikli temel sebebi budur ve aslında satıcı da peşin alımlarda, komisyon bedelini cukka eder, üzerine fiş de kesmez ise, o ve ekstra bedeller her halükarda sizden çıkar veya girer.

Eğer iş faize binerse işimiz bitti. Bankalar bilinçli olarak bizi üretim manyağı yapmaya çalışır, kredilendirir ve ihtiyacımız olmasa da bizi "fırsatı kaçırmama psikolojisine" kanalize ederek alışveriş yapmamızı sağlar. Bizde de iyi ki almışım algısı oluşturur. Ancak alışveriş sonrası ekstreler gelmeye başlar, bu durumda da sözde uyanıklığımızın cezasını zorunlu ihtiyaçlar üzerinden ödemeye başlarız.

Eğer A,B,C ihtiyacımız varsa, üçünü birden alamıyorsak, C'yi, A ve B'ye feda ederek, A ve B'yi alırız, B'yi de alamıyorsak B ve C'yi A'ya feda ederiz, çünkü verili koşullarımız, halimiz budur. İşte bankalar burada devreye girer, verili durumumuz feda gerektirirken, sağladığı olanakla A,B,C'yi birlikte alırız, ancak ileriki aylarda yapacağımız geri ödemeler bizi zora sokacaktır, yine bnazı A,B,C ihtiyaçlarımız olacaktır, ama bu halde verili durumumuz tek başına A'yı dahi karşılamaz hale gelecektir... Geçmiş olsun, minumum tutarı öde, kalana faiz öde, ekstre ertelet, faiz öde derken, ayranı yok içmeye durumuna düşer ve artık kendimizi salt işletmelerde baronlara değil, bankalara da çalışır halde buluruz. zaten sistem de bizi buna zorlar, düşük ücretlerle hele, zorunlu ihtiyaçlarımızı dahi bankalar olmaksızın karşılayamaz hale geliriz... O noktaya varır ki, onsuz da olmuyor, onlu da... Yukarı tükür bıyık, aşağı tükür sakal ve birey ne kadar mahrum olur, borçlanır veya düşük ücrete sömürülürse, o derecede bağımlı olacak, sokaklarda "telefonunu göster, daha çok çalış, sen de çalış, senin de olsun" diyen ahmak oranı da artacaktır...

Şüpheci Dinsiz
15-06-2025, 20:48
Gizlenen Kriz: Türkiye'de Borçla Hayatta Kalma Savaşı
xf9lCMJKJ3c

Şüpheci Dinsiz
22-01-2026, 08:54
317 Trilyon Dolarlık Küresel Borç, Herkes Borçluysa Borç Veren Kim?
vkn6o3GFLXQ

Şüpheci Dinsiz
18-02-2026, 00:17
BORÇLU DOĞDUNUZ | 40 Milyon Kişinin Düştüğü Tuzak ve Paranın Gerçek Yüzü
gwG5RnBIbAc