bilgivehis
09-06-2025, 18:07
Bu başlıkta modern köleligin gerçekten yaşanmış olaylarını özet biçimde anlatmaya çalışacağım. Anlatacaklarımın çogu kendi yaşamımdan olmak üzere gördüklerim, bizzat şahit oldugum modern kölelik öyküleri ve düşündürücü acı noktalardan oluşmaktadır. Modern kölelik biçimini anlatırken toplumun kölelige nasıl adapte oldugunu ve köle olduğunun farkına varmadığını hatta kendi köleligini ölümüne ve bilinçsizce nasıl savunur hale geldigine kısaca değinmiş olacağım.
İran sınırında mandıra köleliği
Koşullar beni Orta Anadolunun bilmediğim bir köyüne sürüklemişti. Köye geleli henüz üç ay olmuştu. Emaneten boş bir odada kalıyordum. İşsizdim, bazen günlükçü olarak bahçe belleme işine gidiyordum. Birgün köye birileri geldi. Peynir mandırasında çalışmak üzere beş işçiye ihtiyaçları varmış. Herşey onlara ait artı iyi bir maaş veriyorlarmış. Tabi bu benim için iyi bir fırsattı. Alacağım para olduğu gibi bana kalacaktı. Birkaç köylü de işi önerince bu yüzden balıklama atladım.
Ertesi gün beni götürmeye geldiler. Yatagım ve giysilerimle birlikte arabaya bindim. Beni arabanın bağajına attılar. Bağaj dolu olduğu için başımı eğerek gitmek zorundaydım. Van'ın İran sınırına gitmek üzere yola koyulduk. Tam o anda kafama takıldı. Köy fakir bir köydü neredeyse hepsi işsizdi ama benden başka hiçkimse bu işe gelmemişti...
İki gün sonra Van'ı geçip İran sınırına geldiğimizde aç, uykusuz ve başımı eğmekten bitap düşmüştüm. Yolda yiyecek birşey vermediler, yerim rahat olmadığı için de uyuyamamıştım. Tuvalet ihtiyacım da olmamıştı. İşin hatırına bu iki günlük eziyete katlandım. Zavallı annem iş bulmuş olmama çok sevinmişti. Onu üzmek istemezdim. Lakin bu iki gün içinde patron ve yanındakiler ara sıra kayboluyordu. Bulunduğum yerden dışarısını göremiyordum. Herhalde birşeyler zıkkımlanıyorlardı...
İş durumu şöyleydi. Van'ın dağ köylerinden süt toplanıp getiriliyor. Büyük bidonlarla toplanan süt yirmi kiloluk tenekelere boşaltılıyor. Tenekeler belirli ısıya kadar sıcak suyun içinde kaldıktan sonra soguk suyun içine taşınıyor. Soguk suyun içinde bir müddet bekletildikten sonra ikiyüz metre ötede bulunan dev kazanlara taşınıyor. Dev kazanlarda yoğurt yapılıp sonra peynir olmak üzere filelere konuyor ve sonra peynirler yine yirmi kiloluk peynir tenekelerine istifleniyor. İki günde bir kamyona yüklenen peynir tenekeleri ülkenin çeşitli yerlerine dağıtılıyor.
Bana köylerden gelen süt bidonları ve tenekeleri yıkama görevi verilmişti.
Ayrıca bana ait olmadığı halde süt dolu tenekeleri taşıttırıyorlardı. Oysa sadece yıkama işi bile diğer işçilerden bir-iki saat sonra bitiyordu ki bu fazladan iki saat çalışma demekti.
Diğer işçiler 4-5 saat yatarken ben ancak günde 1 ila 3 saat arası uyuma imkanı buluyordum.
Bir de merak ettiğim bir durum vardı. Bana her işi yaptırıyorlardı ama nedennse köylerden süt toplamaya herkes giderken beni götürmüyorlardı. Köylerden süt toplamanın ne farkı vardı da bana vermedikleri tek iş oydu...
Birgün süt toplama minübüsün şöförü beni işaret ederek, bu arkadaş gelsin dedi.
Diğer işçiler kemküm ettilerse de şöfer beni götürmekte ısrar edince ilk defa süt toplamaya gitme durumum oldu.
Yolda giderken şoför sanki benim içimde kaynayan soruları biliyormuş gibi seni niye getirmek istediğimi biliyor musun? dedi. Ben birşey demeden, hep bu yavşaklar yiyor dedi, biraz da sen ye dedi.
Ben tabii şok oldum. Bu süt toplamada birşeyler olduğunu biliyorum ama ne olduğunu bilmiyordum. Sonra dedi ki, bunlar köylülerden yemek yiyorlar, o yüzden süt toplamaya gelmek için yarışıyorlar.
Nihayet süt toplamanın sırrını öğrenmiştim. Çünkü en az 21 saat ağır iş yaptığımız halde ben sadece günde bir defa yemek görüyordum. Günüm hep aç geçiyordu. Hatta şoför şunu söyleyince daha bir şok oldum. Sen dışarıda bidonlarla uğraşırken bunlar hem köylerde hem mandıradaki sandıklardan yiyorlar.
Megerse günde bir defa yemek yüzü gören tek benmişim, diğerleri benden gizli üç-dört defa yemek yiyorlarmış...
Aradan birkaçgün geçtikten sonra Patrona günde üç defa yemek vermesi gerektiğini söyledim. Ayrıca diğer işçilerden daha fazla çalıştırıldığımı, bunun dengelenmesi gerektiğinden bahsettim.
Sen kimsin de bana talepte bulunuyorsun, kimin ne yapacağını ben belirlerim, dedi.
Adil olanı ve hakettiğimi istiyorum dedim.
Burada adalet de hak da tanrı da benim dedi.
O halde hakettiğim adalet yerine getirilmezse giderim dedim.
Buradan ancak ölün gider dedi...
İran sınırında, dağın başında, yol yok, keçi yolu bile yok, yol diye tarlalar kullanılıyor.
Buraları iyi bilsen dahi öyle gelişigüzel biryere gidemezsin. Kanlılar, düşmanlılar, fırsatçılar ve eşkiyalardan kurtulamazsın.
Böylesi bir yerde adeta kapana kısılmış gibiyim. Modern diye yutturulan sistemin modern kölesi olmayı iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Tam da bu hislerle boğuştugum bir anda iki-üç kilometre ötede tırpan sallayan insanlar gördüm.
Fırsat bu fırsat diyerek işi bırakıp koşar adımlarla onlara ulaştım. Biraz sohbetten sonra durumumdan biraz bahsettim. Biri dedi ki, biz muhtarın oğullarıyız. Ahan da şuradan git köyü görürsün. Babamıza durumu anlat o yardımcı olur.
Köyün içine girdiğimde insan göremedim ama bolbol vahşileştirilmiş köpek gördüm. Bu köpekler bir yıl kapalı alanda tutulduktan sonra çıkarılıyormuş. Bu yüzden köpeklerin saldırısından adım atmakta bile zorlanıyorum. Orada bir çocuk gördüm, belki Türkçe bilmez hesabına sadece muhtar dedim. Çocuk bir evi işaret etti. Köpeklerden korunmak için yerde oturur gibi yaparak muhtarın evine geldim. O şekilde yerden taş atarım diye fazla yaklaşamadılar.
Muhtarın evinin duvarında el işlemeli küçük bir halı, üzerinde de Bülent Ecevit'in motifi.
Ecevit motifini görünce muhtarın beni daha iyi anlayacağı rahatlığıyla durumu kısaca anlattım.
Sen otur, ben onların hakkından gelirim dedi.
Muhtar adımını dışarı atar atmaz uyumuşum.
Muhtar beni uyandırdığında hallettim dedi. İlk gelen peynir kamyonuyla seni gönderecekler dedi.
Muhtara teşekkür ettikten sonra hiçbirşey olmamış gibi işe devam ettim.
Dörtgün sonra peynir kamyonu geldi, yatak ve giysilerimi kamyona yükledim. Bunu gören patron, ne yapıyorsun dedi. Gitmeye hazırlanıyorum, muhtara öyle demişsiniz.
Patron yine aynı şeyi tekrarladı, muhtarı baştansavdım, buradan ancak ölün gider.
Bunun üzerine bir hışımla baş ustanın yakasına yapıştım. İşçilerden o sorumluydu. Baş ustayı rehin aldım. Ya beni gönderirsin ya da benimle birlikte sen de ölürsün dedim. Son derece ciddiydim. Usta dayanamayıp bunu gönderelim, başımıza çok iş açar dedi.
Böylece üç aylık çaıştığım paramı da alıp oradan kurtulmayı başarmıştım. Fakat bu modern köleliğin bittiği anlamına gelmiyordu,, çünkü işçi sınıfının bir üyesiydim...
Eve geldiğimde annem beni tanımadı.
Avurdum içine geçmiş, kemiklerim gözüküyor, saç-sakal birbirine karışmış hortlaktan farksızdım.
Annem beni ancak iki gün sonra ben olduğuma ikna edebilmiştim...
İran sınırında mandıra köleliği
Koşullar beni Orta Anadolunun bilmediğim bir köyüne sürüklemişti. Köye geleli henüz üç ay olmuştu. Emaneten boş bir odada kalıyordum. İşsizdim, bazen günlükçü olarak bahçe belleme işine gidiyordum. Birgün köye birileri geldi. Peynir mandırasında çalışmak üzere beş işçiye ihtiyaçları varmış. Herşey onlara ait artı iyi bir maaş veriyorlarmış. Tabi bu benim için iyi bir fırsattı. Alacağım para olduğu gibi bana kalacaktı. Birkaç köylü de işi önerince bu yüzden balıklama atladım.
Ertesi gün beni götürmeye geldiler. Yatagım ve giysilerimle birlikte arabaya bindim. Beni arabanın bağajına attılar. Bağaj dolu olduğu için başımı eğerek gitmek zorundaydım. Van'ın İran sınırına gitmek üzere yola koyulduk. Tam o anda kafama takıldı. Köy fakir bir köydü neredeyse hepsi işsizdi ama benden başka hiçkimse bu işe gelmemişti...
İki gün sonra Van'ı geçip İran sınırına geldiğimizde aç, uykusuz ve başımı eğmekten bitap düşmüştüm. Yolda yiyecek birşey vermediler, yerim rahat olmadığı için de uyuyamamıştım. Tuvalet ihtiyacım da olmamıştı. İşin hatırına bu iki günlük eziyete katlandım. Zavallı annem iş bulmuş olmama çok sevinmişti. Onu üzmek istemezdim. Lakin bu iki gün içinde patron ve yanındakiler ara sıra kayboluyordu. Bulunduğum yerden dışarısını göremiyordum. Herhalde birşeyler zıkkımlanıyorlardı...
İş durumu şöyleydi. Van'ın dağ köylerinden süt toplanıp getiriliyor. Büyük bidonlarla toplanan süt yirmi kiloluk tenekelere boşaltılıyor. Tenekeler belirli ısıya kadar sıcak suyun içinde kaldıktan sonra soguk suyun içine taşınıyor. Soguk suyun içinde bir müddet bekletildikten sonra ikiyüz metre ötede bulunan dev kazanlara taşınıyor. Dev kazanlarda yoğurt yapılıp sonra peynir olmak üzere filelere konuyor ve sonra peynirler yine yirmi kiloluk peynir tenekelerine istifleniyor. İki günde bir kamyona yüklenen peynir tenekeleri ülkenin çeşitli yerlerine dağıtılıyor.
Bana köylerden gelen süt bidonları ve tenekeleri yıkama görevi verilmişti.
Ayrıca bana ait olmadığı halde süt dolu tenekeleri taşıttırıyorlardı. Oysa sadece yıkama işi bile diğer işçilerden bir-iki saat sonra bitiyordu ki bu fazladan iki saat çalışma demekti.
Diğer işçiler 4-5 saat yatarken ben ancak günde 1 ila 3 saat arası uyuma imkanı buluyordum.
Bir de merak ettiğim bir durum vardı. Bana her işi yaptırıyorlardı ama nedennse köylerden süt toplamaya herkes giderken beni götürmüyorlardı. Köylerden süt toplamanın ne farkı vardı da bana vermedikleri tek iş oydu...
Birgün süt toplama minübüsün şöförü beni işaret ederek, bu arkadaş gelsin dedi.
Diğer işçiler kemküm ettilerse de şöfer beni götürmekte ısrar edince ilk defa süt toplamaya gitme durumum oldu.
Yolda giderken şoför sanki benim içimde kaynayan soruları biliyormuş gibi seni niye getirmek istediğimi biliyor musun? dedi. Ben birşey demeden, hep bu yavşaklar yiyor dedi, biraz da sen ye dedi.
Ben tabii şok oldum. Bu süt toplamada birşeyler olduğunu biliyorum ama ne olduğunu bilmiyordum. Sonra dedi ki, bunlar köylülerden yemek yiyorlar, o yüzden süt toplamaya gelmek için yarışıyorlar.
Nihayet süt toplamanın sırrını öğrenmiştim. Çünkü en az 21 saat ağır iş yaptığımız halde ben sadece günde bir defa yemek görüyordum. Günüm hep aç geçiyordu. Hatta şoför şunu söyleyince daha bir şok oldum. Sen dışarıda bidonlarla uğraşırken bunlar hem köylerde hem mandıradaki sandıklardan yiyorlar.
Megerse günde bir defa yemek yüzü gören tek benmişim, diğerleri benden gizli üç-dört defa yemek yiyorlarmış...
Aradan birkaçgün geçtikten sonra Patrona günde üç defa yemek vermesi gerektiğini söyledim. Ayrıca diğer işçilerden daha fazla çalıştırıldığımı, bunun dengelenmesi gerektiğinden bahsettim.
Sen kimsin de bana talepte bulunuyorsun, kimin ne yapacağını ben belirlerim, dedi.
Adil olanı ve hakettiğimi istiyorum dedim.
Burada adalet de hak da tanrı da benim dedi.
O halde hakettiğim adalet yerine getirilmezse giderim dedim.
Buradan ancak ölün gider dedi...
İran sınırında, dağın başında, yol yok, keçi yolu bile yok, yol diye tarlalar kullanılıyor.
Buraları iyi bilsen dahi öyle gelişigüzel biryere gidemezsin. Kanlılar, düşmanlılar, fırsatçılar ve eşkiyalardan kurtulamazsın.
Böylesi bir yerde adeta kapana kısılmış gibiyim. Modern diye yutturulan sistemin modern kölesi olmayı iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Tam da bu hislerle boğuştugum bir anda iki-üç kilometre ötede tırpan sallayan insanlar gördüm.
Fırsat bu fırsat diyerek işi bırakıp koşar adımlarla onlara ulaştım. Biraz sohbetten sonra durumumdan biraz bahsettim. Biri dedi ki, biz muhtarın oğullarıyız. Ahan da şuradan git köyü görürsün. Babamıza durumu anlat o yardımcı olur.
Köyün içine girdiğimde insan göremedim ama bolbol vahşileştirilmiş köpek gördüm. Bu köpekler bir yıl kapalı alanda tutulduktan sonra çıkarılıyormuş. Bu yüzden köpeklerin saldırısından adım atmakta bile zorlanıyorum. Orada bir çocuk gördüm, belki Türkçe bilmez hesabına sadece muhtar dedim. Çocuk bir evi işaret etti. Köpeklerden korunmak için yerde oturur gibi yaparak muhtarın evine geldim. O şekilde yerden taş atarım diye fazla yaklaşamadılar.
Muhtarın evinin duvarında el işlemeli küçük bir halı, üzerinde de Bülent Ecevit'in motifi.
Ecevit motifini görünce muhtarın beni daha iyi anlayacağı rahatlığıyla durumu kısaca anlattım.
Sen otur, ben onların hakkından gelirim dedi.
Muhtar adımını dışarı atar atmaz uyumuşum.
Muhtar beni uyandırdığında hallettim dedi. İlk gelen peynir kamyonuyla seni gönderecekler dedi.
Muhtara teşekkür ettikten sonra hiçbirşey olmamış gibi işe devam ettim.
Dörtgün sonra peynir kamyonu geldi, yatak ve giysilerimi kamyona yükledim. Bunu gören patron, ne yapıyorsun dedi. Gitmeye hazırlanıyorum, muhtara öyle demişsiniz.
Patron yine aynı şeyi tekrarladı, muhtarı baştansavdım, buradan ancak ölün gider.
Bunun üzerine bir hışımla baş ustanın yakasına yapıştım. İşçilerden o sorumluydu. Baş ustayı rehin aldım. Ya beni gönderirsin ya da benimle birlikte sen de ölürsün dedim. Son derece ciddiydim. Usta dayanamayıp bunu gönderelim, başımıza çok iş açar dedi.
Böylece üç aylık çaıştığım paramı da alıp oradan kurtulmayı başarmıştım. Fakat bu modern köleliğin bittiği anlamına gelmiyordu,, çünkü işçi sınıfının bir üyesiydim...
Eve geldiğimde annem beni tanımadı.
Avurdum içine geçmiş, kemiklerim gözüküyor, saç-sakal birbirine karışmış hortlaktan farksızdım.
Annem beni ancak iki gün sonra ben olduğuma ikna edebilmiştim...