PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Alt emperyalizm ve Türkiye kapitalizmi


Şüpheci Dinsiz
18-02-2026, 15:11
https://siyasihaber10.org/alt-emperyalizm-ve-turkiye-kapitalizmi-1/

Alt emperyalizm ve Türkiye kapitalizmi- 1

VOLKAN YARAŞIR yazı dizisinin ilkinde Türkiye kapitalizminin son çeyrek yüzyılda yaşadığı sıçramalı büyüme, derinleşen sömürü rejimi, hızlanan militarizasyon ve bölgesel yayılmacı hamleler, "alt emperyalizm" tartışmalarını güncel ve somut bir zemine taşıyor. Bu yazı, Ruy Mauro Marini'nin alt emperyalizm kavramı ile kapitalizmin eşitsiz birleşik gelişim yasasını merkeze alarak, Türkiye kapitalizminin emperyalist sistem içindeki konumunu ve yönelimlerini Marksist bir perspektiften ele alıyor.
Volkan Yaraşır 27 Ocak 2026
https://siyasihaber10.org/wp-content/uploads/2026/01/alt-1-768x432.png

https://siyasihaber10.org/wp-content/uploads/2026/01/image-11.png
Volkan Yaraşır

Türkiye kapitalizmi son çeyrek asırda tarihinin en büyük ataklarını yaptı.

İşçi sınıfına yönelik olağanüstü bir sömürü mekanizması inşa edildi. Bu mekanizmanın siyasi iktidarın "hayırsever kapitalizm" uygulamalarıyla meşrulaştırılması ve yüksek düzeyde rızanın yaratılması sağlandı. Bunun yanı sıra küresel konjonktürdeki gelişmeler ve emperyal güç dağılımında yaşanan farklılaşmalar, Türkiye kapitalizmi için yeni olanaklar sundu. En başta Ortadoğu'da yaşanan altüst oluş ve ortaya çıkan yağma, yıkım ve sürekli savaş atmosferi, yeni nüfuz ve ekonomik alanların yaratılması anlamına geldi.

Küresel jeopolitiğin odak coğrafyası olan Ortadoğu, emperyalizmin av sahasına dönüştü. Irak'ın işgali, Kaddafi rejiminin yıkılışı, Yemen'de yaşanan iç savaş, Filistin jenosidi, Hamas ve Hizbullah'ın etkisizleştirilmesi, Suriye'de Baas rejiminin çöküşü, İran ve İsrail savaşı ilk akla gelenlerdir. Bu olgular ve son olarak Venezuela saldırısı, bir dönemin kapanışını işaret etmektedir.

Türkiye kapitalizminin kapasitesinin güçlendiği ve entegrasyonun derinleştiği bu dönem, aynı zamanda hızlı bir militarizasyon süreci olarak yaşandı. Ülke içinde yaşanan savaş ve bölge ülkelerindeki destabilizasyon koşulları, bir dizi işgal ve askerî müdahalenin önünü açtı.

Bu adımlar, Türkiye kapitalizminin emperyal yönelimleri, arzuları ve bölge gücü olma çabaları olarak yorumlandı. Irak ve Suriye'nin dışında Balkanlar, Kafkasya ve Afrika'ya yönelik ekonomik, askerî ve diplomatik hamleler derinleşti ve ciddi ilişki ağları kuruldu. Aktüel olarak Türkiye kapitalizminin yönelimleri, alt emperyalizm tartışmalarını soyut bir tartışmadan öteye taşımaktadır. Ve önümüzdeki dönemin yönelimlerini, kapitalist devlet ve finans kapitalin stratejilerini anlamak için önemli bir kavram seti olarak karşımızda durmaktadır.

R. M. Marini ve alt emperyalizm kavramı
Önce kavramın yaratıcısı hakkında bilgi vermek ve daha önce kullanıldığı bağlamları açmak yararlı olacaktır. Kavramın yaratıcısı Ruy Mauro Marini'dir. Marini, 1960'lı yıllarda şekillenen kapitalizmin gelişme dinamiklerine yönelik analizleriyle dikkat çeken Bağımlılık Okulu içinde yer alan Brezilyalı Marksist bir iktisatçıdır. Marini, çalışmalarını bağımlılık ve bağımlılığın konjonktürel biçimlenişleri üzerine yapar. Kendi ifadesiyle bağımlılığın diyalektiğini çözmeye çalışır.

Marini, 1964'te Brezilya'da gerçekleşen darbe sonrası Brezilya kapitalizminin yaşadığı sıçramayı ve çevre ülkelere yönelik emperyalist yönelimlerini kapsamlı bir şekilde analiz eder. Bu doğrultuda alt emperyalizm kavramını geliştirir.

Brezilya darbesi sadece yerelde yaşanan bir siyasi gelişme değil, küresel düzeyde yeni bir momentuma geçiştir ve emperyal konseptteki değişikliği gösterir. Darbe, bir anlamda küresel karşıdevrimci sürecin ilk adımıdır. 1970'li yıllarda başta Latin Amerika'da olmak üzere yaşanan darbelerin ve karşıdevrimci sürecin başlangıcıdır. Türkiye'de gerçekleşen 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri de bu konseptin devamı ve yansımalarıdır. Bu karşıdevrimci darbeler dalgası, neoliberalizmin periferide inşa edilmesinin önünü açacaktır.

Marini, I. Wallerstein'ın dünya sistemleri analizinden esinlenir. Kuramının inşasında Wallerstein'ın parametrelerinin izleri görülür.

https://siyasihaber10.org/wp-content/uploads/2026/01/image-12.png

Bağımlılık Okulu, Wallerstein'ın çıkış noktasıdır. Wallerstein, okulun temel yaklaşım ve tezlerini baz alarak bu tezleri aşar ve daha kapsamlı ve sistemli çözümlemelere ulaşır. Özellikle tarihsel modellemeler oluşturur ve kapitalist dünya sistemi üzerine yoğunlaşır. Tarihsel bir perspektifle kapitalist dünya ekonomisini analiz eder ve kapitalist egemenliğin oturduğu bağlamlar üzerine yoğunlaşır. Kapitalizmin ancak bir dünya sistemi olarak anlaşılabileceğini ve analiz edilebileceğini vurgular.

Wallerstein, dünya sistemini üçlü bir hiyerarşi üzerinden tanımlar: merkez, çevre ve yarı çevre. Bu yapı, kapitalizmin gelişmişlik düzeyi, kapasitesi, teknoloji ve sermayeyi kullanma olanakları, artı değerin elde edilişi ve aktarımı ile bir dizi başka faktör üzerinden farklılaşır.

Merkez ülkeler metropol kapitalist ve emperyalist devletleri temsil eder; yüksek teknoloji kullanır ve sermaye yoğun üretim yaparlar. Çevre ya da periferi ülkeler ise bağımlılık ilişkisinin bir ifadesidir ve küresel işbölümündeki yerleri ağırlıkla ham madde kaynağı ve ucuz emek havzaları olmalarıyla belirlenir.

Wallerstein'ın bağımlılık ekolünden farklı olarak geliştirdiği yarı çevre kavramı önemlidir ve bu kavram Marini'nin yoğunlaştığı alan olarak dikkat çeker. Wallerstein, yarı çevreyi merkez ve periferi arasında bir tür tampon olarak konumlanan, dünya sisteminin istikrarını sağlamada denge rolü oynayan ülkeler olarak ele alır. Bu konumlanmaların tarihsel olarak şekillendiğini ve kapitalist ilişkilerin biçimlenişine tekabül ettiğini vurgular. Ayrıca bu konumlanmaların kapitalizmin yeniden yapılanma süreçlerine bağlı olarak değişken bir karakter gösterdiğini belirtir.

Marini, Brezilya kapitalizminin sıçramalı gelişimi ve büyüme karakterini bu açılım üzerinden derinleştirir ve yeni bir kavram matrisi ortaya koyar. Alt emperyalizm, bir manada yarı çevre kavramı üzerinden türetilir.

Marini, askerî darbe sonrası Brezilya kapitalizminin agresif büyüme ve genişleme eğilimleri üzerine yoğunlaşarak çözümlemeler yapar.

Marini'ye göre agresif büyümenin en önemli ayağı, darbe koşullarının da yarattığı imkânla ülke içinde aşırı ve yoğun bir sömürü düzeninin kurulmasıdır. Marini, "üst sömürü" adını verdiği ayrıştırıcı bir kavramla bu olguyu açıklar. Kavram, Wallerstein'ın kavram matrisi içinden alınmıştır. Marini için bu kavram, mutlak ve göreli artı değer üretiminin yanında daha farklı bir içeriğe sahiptir. Kavram, ücretlerin piyasa düzeyinin ve emek gücü değerinin altına çekilmesini içerir.

Aslında mutlak artı değer sömürüsünün yoğunlaştırılması, derinleştirilmesi ya da diktatörlüğü olarak tanımlanabilecek bu olgu, Marini tarafından maksimum sömürüye bir gönderme olarak ele alınır. Marx, bu olguyu emek gücünün yeniden üretilmesindeki sınır ve bir kriz, yani kapitalizmin iç çelişkisi olarak değerlendirir. Wallerstein'ın üst sömürü kavramına yaklaşımı da dikkat çekicidir. Wallerstein, bu olguyu dünya sisteminin yapısal bir özelliği olarak ele alır; küresel mutlak artı değer transferini yarattığını ve merkez ülkelerdeki göreli yüksek ücretleri olanaklı kıldığını ifade eder. Bu durum, metropoldeki işçinin daha az ya da sömürülmediği anlamına gelmez; emperyalist ülkelerde sermayenin el koyduğu göreli artı değer oranının arttığına işaret eder.

Marini, Wallerstein'ın bu çözümlemesinden yararlanır ve Brezilya kapitalizminin sıçramalı gelişiminin temel dinamiği olduğunu belirtir.

Brezilya'da sermayenin organik bileşimindeki artış yükselirken (Marx'ın ifadesiyle bu durum sermaye birikimi ve rekabetin zorunlu sonucudur), emek gücü değerine stratejik olarak yansıtılmamakta, hatta emek gücü değeri daha aşağı çekilmektedir. Marini, bu noktayı alt emperyalizm tanımlamasında önemli bir parametre olarak ele alır.

Alt emperyalist argümanı belirleyen bir diğer boyut ise bağımlı kapitalizmin tekelci sermaye ve mali sermaye aşamasına ulaşmasıdır. Bunun dolayımsız bir yansıması olarak bölge ülkeleri üzerinde ekonomik, siyasi ve askerî nüfuzun artması ortaya çıkar.

Marini'ye göre alt emperyalizm iki temel ayak üzerinde biçimlenir: birincisi orta büyüklükte kapasiteye sahip bir kapitalist ülke olmak; ikincisi ise emperyalizme entegrasyon ve eklemlenme biçimine rağmen bulunduğu coğrafyada göreceli özerk yayılmacı politikalar izleyebilmektir.

Marini'nin üzerinde durduğu bir başka eksen, Brezilya tekelci sermayesi ile askerî-endüstriyel kompleksin entegrasyonunun güçlenmesi ve ordunun ekonomik alanda belirleyici roller üstlenmesidir. Bu entegrasyon, sermayenin farklı fraksiyonlarını da kapsayan bir içerik taşır.

Bir yandan yoğun ve aşırı sömürüye dayanan bir emek rejimi, öte yandan agresif büyüme stratejisi ve hızlı militaristleşme hamleleri hayata geçirilir. Kapitalist devlet, militarist dış politikasıyla bölge ülkeleri üzerinde hegemonya inşa eder.

Marini'ye göre bu durum, bağımlı kapitalistleşmede özgün ve çelişkili bir gelişmeyi ifade eder; aynı zamanda kapitalist entegrasyonun düzeyini ve derinliğini ortaya koyar.

Marini'ye göre alt emperyalizm, emperyalizmin ekonomik ve politik faaliyetlerini kendi bölgesinde yansıtabilecek ya da üstlenebilecek bir kapitalist gelişmeyi koşullandırır. Bu durum, hızlı ve agresif sanayileşmeyle birlikte merkez ülkelerin yanında yeni sermaye birikim merkezlerinin ortaya çıkması anlamına gelir. Bu ülkeler kendi hinterlandlarında bağımsız kapitalist büyüme stratejilerini hayata geçirebilirler.

Marini, bu çerçevede alternatif ya da aktüel bir bağımlılık teorisi geliştirerek emperyalist kapitalist sistemdeki değişimleri analiz etmeye çalışır. Geliştirdiği kavram matrisiyle bazı modellemeler ve kıstaslar ortaya koyar. Örneğin emperyalist merkezlerde sermaye ihracatı belirleyici bir özellikken, alt emperyalist ülkelerde sanayi ürünleri ve metalarının ihracatı ağırlık kazanır.

Marini'nin "sanayileşmiş bağımlılık" olarak tanımladığı bu durum, uluslararası finans kapital ile yerli sermayenin kaynaşmasını ve tekelleşmesini ifade eder. Bu argümanın Türkiye sosyalist hareketinin farklı ekollerinde farklı adlarla adlandırıldığını unutmamak gerekir. Yine bu sürecin bir parçası olarak emperyalist merkezlerde teknoloji ağırlıklı sektörlerde yoğunlaşmalar görülürken, alt emperyalist ülkelerde tüketim malları ve sanayi malları üretimi ve ihracatı öne çıkar.

Marini'ye göre özellikle ultra düşük ücretler ve aşırı/yoğun sömürü, alt emperyalist olmanın nesnel zeminlerini yaratır.

Marini, üst sömürüye maruz kalan işçilerin tüketme yeteneğinin azalması ve buna bağlı olarak iç pazarda yaşanan tüketim eksikliği ya da yetersiz tüketim olgusu üzerinde durur. Bu durumun alt emperyalist ülkeyi yakın coğrafyadaki pazarlara yönelttiğini, ekonomik ve askerî agresyonu koşulladığını vurgular.

Marini'nin temel yaklaşımlarını bu çerçevede özetlemek mümkündür.

Marini'nin çözümlemelerinde ekolün kavram haritası içinde kalması, özellikle üst sömürü kavramı üzerinden eksen belirlemesi, emperyal hamleleri salt iç tüketim yetersizliği üzerinden kurgulaması ve makroekonomik bazı parametreler üzerinden alt emperyalizmi tanımlaması son derece tartışmalıdır. Mekanik ve metafizik yönelimler taşır. Buna rağmen Marini'nin arayışı; kapitalist yeniden yapılanmanın aktüel yansımalarını anlamaya çalışması, eşitsiz birleşik gelişim yasasının çevre ülkeler için de geçerli bir kavram olduğunu göstermesi ve emperyalist hiyerarşideki değişkenliğin farklı biçimlenmelere yol açabileceğini ortaya koyması açısından kıymetlidir. Kuramsal bir açılımdan çok, yeni bir perspektif ya da yaklaşım olarak ele alınabilir.

Sosyalist hareket içinde, doktrinel tutumlardan kaynaklı olarak emperyalist kapitalist sistemin statik ve durağan algılanışı egemen bir yaklaşımdır. Hatta sistem çoğu zaman soyut bir olgu olarak ele alınır. Sistemin hiyerarşik yapısını değerlendirmede de benzer problemler mevcuttur. Kapitalist sistemin doğasına içkin olan ve Lenin ile Troçki'nin, farklı sonuçlara varsalar da temelde devrimin imkânına ve güncelliğine zemin hazırlayan bir faktör olarak ele aldıkları eşitsiz birleşik gelişim yasası ihmal edilir ya da hiç görülmez. Yasa üzerine önemli vurgular yapan ve Troçki'yi de etkileyen Parvus'u da bu noktada anmak gerekir. Sosyalist hareket içinde egemen olan ortodoks yaklaşımın en çok ihmal ettiği konu, kapitalizmin organik ve yaşayan bir sistem olduğudur.

Kapitalizmin eşitsiz birleşik gelişim yasası ve finans kapital
Kapitalizmin temel işleyiş yasalarını artı değer yasası ve eşitsiz birleşik gelişim yasası üzerinden tanımlayabiliriz. Eşitsiz birleşik gelişim yasası, kapitalizmin küresel, birbirine bağlı ve birleşik bir iktisadi sistem oluşundan kaynaklanır. Bu yasa gereği geri ülkeler, ileri ülkelerin maddi ve ideolojik kazanımlarını sahiplenir; ileri olan ile geri olan iç içe geçer ve bir dizi aşama atlanabilir. Bu süreç, sıçramalı gelişen diyalektik bir sürecin yansımasıdır.

Bu olgu yalnızca maddi üretim süreciyle sınırlı değildir; üretim tarzı ile üstyapı kurumları arasında yaşanan bir süreci ifade eder, hatta üstyapı kurumlarının kendi aralarındaki ilişkilere de tekabül edebilir.

Lenin ve Troçki, Rusya'da bir yandan feodal üretim tekniklerinin ve hatta mir sistemi gibi komün rezervlerinin, öte yandan en modern kapitalist üretim formlarının bir arada bulunması üzerine yoğunlaşırlar ve bu özgün bileşimin dinamiklerini analiz ederler.

Bu durumun kapitalizmin dünya ölçeğinde bir sistem olmasından kaynaklandığını ve kapitalist gelişmenin sıçramalı ve birleşik niteliğini gösterdiğini vurgularlar. Buradan hareketle Rusya'daki sınıf mücadelesinin ritmi üzerine son derece önemli soyutlamalar geliştirirler.

Troçki, erken bir tarihte Sonuçlar ve Olasılıklar (1906) adlı çalışmasında bu konuyu ele alır; rüşeym hâlindeki bu düşüncelerini 1920'lerin sonunda kuramsallaştırır.

Lenin ise konuyu "Avrupa Birleşik Devletleri Sloganı Üzerine" adlı makalesinde işler ve ekonomik ve siyasal gelişmenin eşitsizliğini kapitalizmin mutlak yasası olarak değerlendirir. Aslında Lenin, Rusya'da Kapitalizmin Gelişimi (1899) adlı ilk çalışmalarından itibaren bu temayı önce sezgisel düzeyde, ardından teorik ve ayrıştırıcı bir eksen olarak ele almıştır. Ne Yapmalı? (1902), İki Taktik (1905), Emperyalizm (1916) ve Nisan Tezleri (1917) gibi çalışmalarında bu konu ve etkileri farklı düzlemlerde ele alınır.

https://siyasihaber10.org/wp-content/uploads/2026/01/image-13.png

Kapitalizmin ağ benzeri bir işleyişi vardır ve bir dünya sistemidir. En temel özelliği, eşitsizlik ilişkilerini sürekli olarak yeniden üretmesidir.

Lenin'in Emperyalizm çalışmasında ele aldığı "zayıf halka" formülasyonu da aynı yasanın bir yansımasıdır. Eşitsiz gelişim; eşitsiz birikime, yoğunlaşmaya ve sıçramalı gelişime yol açtığı gibi sınıfsal kutuplaşmayı da derinleştirir ve büyük patlamaları koşullar. Rusya'da devrimin güncelliği, eşitsiz gelişim yasası ve zayıf halka çözümlemesi üzerinden kavranabilir.

Lenin'in zayıf halka formülasyonu üç boyutta ele alınabilir. Birincisi, kapitalizmin aktüel biçimlenişi, emperyalizm çağı ve devrimci enerjinin sıkışma dinamiklerine odaklanır. İkincisi, devrimi lineer bir süreç olarak değil; sıçramalı, değişken, zengin ve yaratıcı bir süreç olarak kavrar ve sınıf mücadelesinin ritmini çözerek her koşulda devrimin imkânını ve güncelliğini arar. Üçüncüsü ise bu dinamiklerle bağlantılı olarak dünya devrimi perspektifini ifade eder.

Ekim 1917 Devrimi, bu anlamda zincirin en zayıf halkasının kopuşudur ve sistemin çözülüşüne doğru atılmış muazzam bir adımdır. Bu diyalektik süreçte zincirin en zayıf halkasının kopması, zincirin parçalanmasının önünü açar. Ekim Devrimi aynı zamanda bir dünya devriminin açılışıdır.

1917–1923 momenti; Almanya, Avusturya, Macaristan ve İtalya'daki komün ve konsey pratikleriyle birlikte, tarihte ilk kez sermayenin gerçek anlamda yok olma korkusu yaşadığı bir dönem olarak değerlendirilebilir.

Bu çerçeveden hareketle emperyalist güç ilişkileri ve hiyerarşi üzerine şu saptamalar yapılabilir: Lenin, emperyalizm çözümlemesini geliştirirken kendisinden önceki Marksist kuramcıların, özellikle Hilferding, Rosa Luxemburg, Buharin ve Kautsky'nin analizlerini inceler. Özellikle Hilferding ve İngiliz iktisatçı J. Hobson'un çalışmalarından yararlanarak ağırlıklı olarak ekonomik eksende çözümlemeler yapar. Emperyalizm Defterleri olarak bilinen notları ise daha siyasal bir içeriğe sahiptir.

Lenin, Hilferding'den banka sermayesi ile sanayi sermayesinin kaynaşmasını ifade eden finans kapital kavramını alır ve bunu kendi teorisinin merkezi kavramı hâline getirir. Finans kapitalin varlığı, tekellerin oluşumu ve sermaye ihracı, emperyalizmin en ayırt edici özellikleri olarak tanımlanır. Ayrıca bu çağda savaşların kaçınılmazlığına ve kapitalist rekabetin keskinleşmesine vurgu yapar. Emperyalizmi kapitalizmin en yüksek, tekelci, çürüyen ve asalaklaşan aşaması olarak tanımlar; aynı zamanda çağın proleter devrimler çağı olduğunu ilan eder.

II. Enternasyonal'in iki önemli kuramcısının yaklaşımları ise farklıdır. Kautsky'nin ultra emperyalizm anlayışı, kapitalist rekabetin ve savaşların aşılabileceği, barışçıl ve istikrarlı bir evrimsel gelişimi öngörür. Hilferding, emperyalizmin ekonomik analizinde güçlü bir performans sergilese de siyasal çözümlemelerinde sorunlar taşır; savaşların tarihsel uzlaşmalarla aşılabileceğini ileri sürer. Rosa Luxemburg ise emperyalistler arası "düzeltici savaşların" kaçınılmazlığını savunur ve bu savaşların kapitalist sistemin iç çelişkilerinden kaynaklandığını belirtir. Buharin ise Lenin'den bir yıl önce kaleme aldığı çalışmasında savaşların kaçınılmazlığına vurgu yapar ve Lenin'le benzer sonuçlara ulaşır.

27.01.2026

Şüpheci Dinsiz
18-02-2026, 15:14
https://siyasihaber10.org/alt-emperyalizm-ve-turkiye-kapitalizmi-2-emperyalist-hiyerarsinin-degisken-karakteri/

Alt emperyalizm ve Türkiye kapitalizmi- 2 / Emperyalist hiyerarşinin değişken karakteri

VOLKAN YARAŞIR, yazı dizisinin ikinci bölümünde ilk yazıda ortaya koyduğu alt emperyalizm tartışmasını derinleştiriyor. Emperyalist hiyerarşinin değişken karakterini ve alt emperyalizm kavramını güncel kapitalist yeniden yapılanma bağlamında ele alan Yaraşır, Türkiye kapitalizminin bölgesel hegemonya arayışlarını, sermaye birikim süreçlerini ve yeni kapitalist devletin yönelimlerini Marksist bir perspektifle analiz ediyor.
Volkan Yaraşır 5 Şubat 2026

https://siyasihaber10.org/wp-content/uploads/2026/02/Volkan-1-768x432.png

Emperyalizm teorisi üzerine geliştirilen temel yaklaşımlar, alt emperyalizm tartışmalarına da ışık tutmaktadır. Alt emperyalizm kavramı; emperyalist özneler arasındaki hegemonya savaşlarını, emperyalist hiyerarşi ve güç dengelerindeki değişimleri, kapitalizmin yeniden yapılanma süreçlerini ve kapitalist devletlerin bu süreçlerde üstlendiği yeni rolleri kapsayan bir içeriğe sahiptir.

Alt emperyalizm tartışması, spesifik olarak, farklı tarihsel koşullarda emperyalist hiyerarşide yaşanan değişimlerin kavramsallaştırılması olarak dikkat çekmektedir.

Emperyalist kapitalist sistemin sınıf mücadelesine bağlı olarak yeniden yapılanma özelliği; kapitalizmin eşitsiz ve bileşik gelişimi; sermayenin yayılma ve yoğunlaşma dinamikleri ile sürekli ve derinleşen tekelleşme eğilimi, emperyalist hiyerarşide farklılaşmalara ve değişimlere yol açabilmektedir.

Lenin, emperyalizm analizinde emperyalist hiyerarşinin statik ve durağan olmadığını; geçişken ve değişken bir karaktere sahip olduğunu özellikle vurgular. Sosyalist harekette ise bu olgu çoğu zaman daha statik bir biçimde algılanmakta ve yorumlanmaktadır. Lenin, aynı çalışmasında ara kategoriler üzerinde de durur. Örneğin, dönemin Arjantin ve Portekiz'ini özel olarak ele alır ve bu ülkelerin özgünlüklerinin altını çizer. Bu ülkelerin bağımlılık ilişkilerindeki özelliklerini inceler; siyasi olarak bağımsız olmalarına karşın, İngiltere'ye mali ve ekonomik bağımlılıklarının yanı sıra diplomatik bağımlılık içinde olduklarını belirtir.

Lenin, klasik sömürgecilikten farklı olarak, emperyalizm çağında askeri işgalin yanı sıra nüfuz alanlarının belirleyici önemine dikkat çeker. Sermaye ihracının mali bağımlılık yaratması ve ülkelerin emperyalist sistemin parçası hâline gelmesi bağlamında, Portekiz ve Arjantin'in yeni bağımlı ülkelere dönüşümünü irdeler. Lenin yarı sömürge kavramını doğrudan kullanmaz; ancak vurguları ve ortaya koyduğu mahiyet bu yöndedir. Bu noktada Kwame Nkrumah'ı anmak yerinde olacaktır.

Emperyalist yeniden paylaşım ve bölgesel hegemonyalar
Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini tamamladığımız ve kapitalizmin organik krizinin sürdüğü koşullarda, emperyalist dünya sistemi yeniden biçimlenmektedir. Emperyalist özneler arasındaki hegemonya mücadelesi belirgin biçimde şiddetlenmiş, dünya adeta yeniden paylaşılmaya başlanmıştır. Bu süreç, aynı zamanda bölgesel düzeyde bazı ülkelerin hegemon güçler olarak konumlanmasına yol açmıştır. Türkiye bu ülkeler arasında yer almaktadır.

Alt emperyalizm kavramı bu noktada özel bir önem taşımaktadır. Bu kavramın içeriğinin, Ruy Mauro Marini'nin düşüncelerinden yararlanılarak; ancak onun tezlerindeki mekanik ve indirgemeci yönler bir kenara bırakılarak, güncel kapitalizmin aldığı biçimlere bağlı olarak yeniden doldurulabileceği kanaatindeyim. Bir başka ifadeyle, kavrama yeni bir içerik kazandırmak mümkündür.

Amerika Birleşik Devletleri'nin yaşadığı hegemonya krizi ve göreli gerileme; Çin'in küresel düzeyde ekonomik etkinliğini ve nüfuz alanlarını hızla genişletmesi, dünya ticaretindeki baskın rolü; Rusya'nın yeniden bir güç olarak şekillenmesi; Avrupa Birliği'nin uzun süreli resesyon süreci ve inisiyatif zafiyetleri, farklı bölgelerde hegemonya boşluklarının ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Bu konjonktür, bazı ülkelerin bölgesel hegemonya ataklarını beraberinde getirmiştir. Marini'nin Brezilya için, farklı bir tarihsel bağlamda vurguladığı gelişmelere benzer biçimde; kendi bölgesinde ekonomik ve siyasi nüfuz alanı yaratan, yayılmacı, ilhakçı ve işgalci politikalar izleyen ülkeler ortaya çıkmıştır. Türkiye bu ülkeler arasında ön sıralarda yer almaktadır. Sermaye birikim süreciyle ve sermayenin yapısıyla doğrudan bağlantılı olan bu yönelimler, alt emperyalist hamleler olarak somutlaşmaktadır. Benzer gelişmeleri Brezilya, Güney Afrika, Güney Kore ve Endonezya gibi ülkelerde de gözlemlemek mümkündür.

Küresel artı değerin metropollere aktarımı
Bin dokuz yüz doksanlı yılların ortalarından itibaren sermayenin küresel yayılma ve yoğunlaşma eğilimi olağanüstü ölçüde artmıştır. Bu süreç, aynı zamanda hızlanan bir tekelleşme dinamiği olarak yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Emperyalist asalaklığın en üst aşamaya ulaştığı bu dönem, bazı uluslararası tekellerin ve şirketlerin dünya piyasaları üzerinde son derece güçlü bir hâkimiyet kurmasının önünü açmıştır.

Kapitalizmin yeniden yapılanma sürecini ifade eden bu gelişmeler, kapitalist üretim biçiminin dünya ölçeğinde hızla genişlemesine ve derinleşmesine yol açmıştır. Bu altüst oluşun toplumsal ilişkilere yansıması kaçınılmazdır. Üretim tekniklerinde yaşanan yenilikler; robotik teknolojiler ve yapay zekâ gibi gelişmelerle birlikte, dünyanın fabrikalaşmasını ve ülkelerin atölyeleşmesini beraberinde getirmiştir. Dünya adeta küresel bir fabrikaya dönüşmüş, yerkürenin tamamında kapitalist ilişkilerin egemenliği hızla artmıştır.

Küresel artı değerin metropollere aktarımı büyük bir ivme kazanmıştır. Bu akışın sistemli, güvenli ve kesintisiz biçimde sürdürülmesi, yeni kapitalizmin temel meselelerinden biri hâline gelmiştir. Yeni kapitalist devletin biçimlenişi de büyük ölçüde bu ihtiyaç üzerinden şekillenmektedir. Sürecin bir diğer yansıması ise küresel meta, değer ve emek zincirlerinin oluşmasıdır. Kapitalist entegrasyonu derinleştiren ve kapitalist üretimi dünyanın her coğrafyasına yayan bu ağlar, küresel fabrikanın somutlaşmış biçimini ortaya koymaktadır.

Küresel Güney, yeni ve olağanüstü emek rezervlerine ve küresel bir atölyeye dönüşürken; metropoller ağırlıklı olarak teknoloji yoğun, tasarım ve stratejik sektörlerin merkezleri olarak öne çıkmakta ve kolektif işçinin yoğunlaştığı coğrafyalar hâline gelmektedir.

Türkiye dâhil olmak üzere yukarıda sözü edilen ülkelerin bu süreçteki konumlanışı, karmaşık ve çok boyutlu bir karakter taşımaktadır. Bu gelişmeler, başka bir ifadeyle, bağımlılık ilişkisinin güncel ve yeni biçimlenişleri olarak ele alınabilir. Bu tanımlama, aynı ülkelerin konjonktürel olarak özerk tutumlar alabilme olasılığını dışlamaz. Ancak burada vurgulanması gereken nokta şudur: Söz konusu süreç, Marini'nin analizlerine referans oluşturan bağımlılık okulu yaklaşımlarından da, klasik komprador kapitalizm çözümlemelerinden de farklıdır. Bu durum, sermayenin ve üretimin küreselleşmesi ile yoğunlaşmasının yarattığı, yeni ve derin bir simbiyotik ilişkiyi ifade etmektedir. Esas mesele, küresel artı değerin yaratılması, metropollere aktarılması ve bu artı değer akışının kesintisiz biçimde sürdürülmesidir.

Türkiye kapitalizmi ve yeni yönelimleri
Türkiye kapitalizmi, kapitalist dünya sistemiyle yüksek düzeyde bütünleşmiş durumdadır ve kapasite açısından ikinci kuşak kapitalist ülkeler arasında yer almaktadır.

Son yirmi beş yıllık yönelimi iki temel eksen üzerinden tanımlanabilir. Birinci olarak, Türkiye kapitalizmi, küresel emek, değer ve meta zincirinin bir parçası olarak; küresel bir tedarik, lojistik ve üretim merkezi hâline gelmeyi hedeflemektedir. Bu doğrultuda sınıfa stratejik biçimde yönelmekte; despotik emek rejimleri aracılığıyla emekçi sınıfları kuşatmakta ve Anadolu ile Kürt illerini ucuz emek havzalarına dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu yönde son derece kapsamlı ve derin adımlar atılmıştır. Bir anlamda, Avrupa'nın Bangladeş'i olma hedefi güdülmektedir.

Türkiye kapitalizminin ikinci yönelimi, bu süreçle stratejik olarak bağlantılıdır. Bölgesel bir hegemon güç olmayı hedeflemekte ve bu doğrultuda hızlı ve yoğun militarist hamleler gerçekleştirmektedir. Ancak bu hamlelerin başarıya ulaşmasının, emekçi sınıfların atomize edilmesi ve amorf hâle getirilmesiyle mümkün olabileceğinin de farkındadır.

Bu iki yönlü gelişim ve hamleler, finans kapitalin ve farklı sermaye fraksiyonlarının; siyasi iktidarın organik sermayesi dâhil olmak üzere, stratejik hedefleri olarak şekillenmektedir. Yeni kapitalist devlet, hem bu yönelimlerin önünü açmakta hem de bir şirket-devlet olarak bu süreçleri organize etmekte ve belirli ajandalar doğrultusunda düzenlemektedir.

Yeni kapitalist devlet, bir yandan küresel artı değer akışının güvencesi olarak biçimlenirken; diğer yandan kapitalist birikim rejiminin ihtiyaçlarına uygun biçimde yeniden yapılandırılmakta ve dönüştürülmektedir.

Aynı birikim rejiminin bir yansıması olarak, Orta Doğu'da özellikle Suriye ve Irak'ta etki alanları oluşturulmakta ve bölgesel açılımlar gerçekleştirilmektedir. Suriye'de güvenlik bölgesi olarak tanımlanan geniş ve stratejik bir alan fiilen işgal edilmiş ve ilhak edilmiştir. Bölgeye bir kaymakam atanması, teknik bir uygulamanın ötesinde, bölgenin Türkiye'ye ait olduğu ve hukuki düzenlemelerin Türkiye tarafından belirlendiği yönünde derin bir anlam taşımaktadır.

Irak ile ve özellikle Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile geliştirilen yoğun ekonomik ve ticari ilişkiler ile enerji anlaşmaları, bölgenin Türkiye tarafından bir ekonomik nüfuz alanı olarak görüldüğünü göstermektedir. Bunun yanı sıra kurulan askeri üsler ve kalekollar aracılığıyla askeri denetim sağlanmaktadır.

Türkiye sermayesinin Afrika hamlesi
Türkiye'nin Afrika'ya yönelik ekonomik ve askeri hamlelerinde de ciddi bir artış gözlemlenmektedir. İki bin beş yılından sonra Afrika'ya yönelen Türkiye kapitalizmi, son yirmi yıllık dönemde kıta ile dış ticaretini yüzde sekiz yüz oranında artırmıştır. Bu artışa karşın, dış ticaretin toplam hacmi Çin, Avrupa Birliği ve özellikle İtalya ile kıyaslandığında oldukça sınırlıdır. Ayrıca bu oran, Türkiye'nin toplam dış ticaretinin yalnızca yüzde yedi ile sekizlik bir bölümünü oluşturmaktadır.

Son dönemde kamuoyunda beşli çete olarak adlandırılan büyük müteahhitlik şirketleri; havaalanı, otoyol, stadyum ve liman inşaatları gerçekleştirmekte, önemli altyapı ihaleleri almakta ve işletme imtiyazları elde etmektedir. Son dönemde alınan inşaat ihalelerinin toplam tutarı doksan milyon dolara ulaşmıştır. Aynı şirketlerin enerji sektöründe ve Libya'nın yeniden inşa sürecinde de aktif rol almaya çalıştıkları gözlemlenmektedir.

Türkiye'nin Afrika kıtasında birçok ülkede askeri varlığı bulunmaktadır. Somali ve Çad'da kurulan askeri üsler, jeostratejik ve jeopolitik açıdan büyük önem taşımaktadır. Türkiye, kıtadaki yaklaşık otuz ülke ile güvenlik anlaşmaları imzalamış; askeri teçhizat sağlamış, orduların eğitimi ve danışmanlık hizmetleri sunmuştur. Türkiye'nin askeri varlığı ağırlıklı olarak Orta Doğu, Doğu Akdeniz, Balkanlar ve Kafkasya coğrafyalarında yoğunlaşmaktadır.

Bunun yanı sıra, finans kapitalin önde gelen gruplarından Koç ve Sabancı grupları ile Yıldız Holding ve Ordu Yardımlaşma Kurumu'nun yaklaşık yirmi ülkede önemli yatırımları bulunmaktadır. Bu yatırımların bir bölümü, dünya çapında tanınan markaların satın alınması biçiminde gerçekleşmiştir.

Kapitalist devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu, çeşitli eğitim kurumları ve Türk Hava Yolları gibi araçlar üzerinden bu ilişkilerin gelişmesini teşvik etmekte ve nüfuz alanları yaratmaya yönelik patronaj ilişkileri kurmaktadır.

Alt emperyalizm tartışmalarında ilk akla gelen sorulardan biri, sermaye ihracıdır. Emperyalizmin en belirgin özelliklerinden biri olarak sermaye ihracı vurgusu üzerinden sorulan bu soru; söz konusu ülkelerin, emperyalist hiyerarşide alt bir düzeyde yer almalarına karşın, sermaye ihracı yapıp yapmadıkları; bu ihracın küresel ölçekteki payı ve yöneldiği coğrafyalar gibi başlıkları gündeme getirmektedir. Bu sorular, bir bağlam ve analitik çerçeve oluşturmak açısından önemlidir. Ancak meselenin yalnızca bu sorular üzerinden ele alınması, indirgemeci ve mekanik yaklaşımlara yol açma riskini taşımaktadır.

Çünkü emperyalizm kavramı yalnızca sermaye ihracını değil; tekellerin varlığını ve uluslararası hâkimiyetini, askeri, ekonomik, kültürel ve siyasal bağımlılık yaratma kapasitesini, dünya pazarlarını kontrol edebilme gücünü ve küresel ölçekte hegemon bir aktör olabilme niteliğini de içeren bütünlüklü bir çerçeve içerisinde kavranmalıdır.

Türkiye kapitalizminin küresel ölçekte sermaye ihracı, yani yurt dışına yapılan doğrudan yatırımların toplam içindeki payı son derece düşüktür. İki bin yirmi dört yılı Dünya Bankası verilerine göre bu tutar beş virgül dokuz milyar dolar düzeyindedir. İki bin on yılında sermaye ihracında kendi içinde bir sıçrama yaşanmış ve yaklaşık yüzde iki yüzlük bir artış gerçekleşmiştir. Bu dönemde tutar bir virgül dört milyar dolara yükselmiştir. Türkiye açısından ikinci eşik iki bin yirmi yılında aşılmış; sermaye ihracı üç virgül iki milyar dolara ulaşmıştır. İki bin yirmi bir yılından itibaren ise yıllık ortalama altı milyar dolar seviyesinde seyretmektedir.

Küresel sermaye ihracının toplam tutarı, yine Dünya Bankası verilerine göre iki bin yirmi dört yılında bir buçuk trilyon dolardır. Türkiye'nin bu ataklarına rağmen, küresel düzeydeki payı yalnızca yüzde sıfır virgül üç gibi son derece sınırlı bir düzeydedir. Siyasi iktidar, iki bin yirmi sekiz yılına kadar bu oranı yüzde bir virgül beşe yükseltmeyi hedeflediğini açıklamıştır. Ayrıca Türkiye, iki bin yirmi üç yılından bu yana gayrisafi yurt içi hasıla büyüklüğü açısından Orta Doğu'nun en büyük ekonomisi konumundadır. Bu dönemde Türkiye'nin gayrisafi yurt içi hasılası bir virgül kırk beş trilyon dolar düzeyindedir; Türkiye'yi Suudi Arabistan ve İsrail izlemektedir.

Güney Afrika ve Brezilya
Bu noktada, farklı kapasitelere sahip olmalarına rağmen kendi bölgelerinde baskın roller üstlenen ve bölgesel hegemonya kabiliyetine sahip olan Güney Afrika ve Brezilya'nın incelenmesi anlamlıdır. Bu ülkeler, ikinci kuşak kapitalist ülkeler arasında yer almakta ve özgül konumlanışlarıyla dikkat çekmektedir.

Güney Afrika kapitalizminin iki bin yirmi dört yılında küresel sermaye ihracı, Türkiye'ye yakın bir düzeyde, yaklaşık beş virgül sekiz milyar dolar civarındadır. Bu veriler, sermaye ihracının net rakamlarını ifade etmekte olup; finansal akımlar ve farklı yatırım enstrümanları bu hesaplamalara dâhil değildir.

Brezilya kapitalizminin aynı dönemdeki küresel sermaye ihracı ise Türkiye ve Güney Afrika'nın yaklaşık iki katını aşarak on iki virgül beş milyar dolar düzeyine ulaşmıştır. Brezilya'nın küresel sermaye ihracındaki payı yüzde sıfır virgül sekizdir. Bu oran küresel ölçekte görece küçük olmakla birlikte, Brezilya'nın içinde yer aldığı ülke grubu açısından oldukça yüksek bir düzeyi ifade etmektedir.

Bu üç ülke; kendi bölgelerinde kapitalist gelişmişlik düzeyi, sermaye birikimi, sermaye ihracı, askeri kapasite ve hegemon güç olma özellikleriyle öne çıkmaktadır. Ekonomik, siyasi, diplomatik ve askeri araçlar aracılığıyla kendi bölgelerini belirli ölçülerde domine edebilmekte ve farklı düzeylerde müdahale kabiliyeti sergilemektedir.

06.02.2026

Şüpheci Dinsiz
18-02-2026, 15:20
https://siyasihaber10.org/alt-emperyalizm-ve-turkiye-kapitalizmi-3-turkiye-kapitalizminin-yeni-dinamikleri/

Alt emperyalizm ve Türkiye kapitalizmi-3 / Türkiye kapitalizminin yeni dinamikleri

VOLKAN YARAŞIR'ın "Alt emperyalizm ve Türkiye kapitalizmi" yazı dizisinin üçüncü ve son yazısı: Türkiye kapitalizmi, küresel kapitalist hiyerarşi içinde bağımlılık ilişkilerini korurken aynı anda bölgesel ölçekte yayılmacı, askeri ve ekonomik hamleler geliştiren çelişkili bir karakter sergilemektedir. Alt emperyalizm kavramı, bu özgül konumlanışı bütünlüklü biçimde kavramak açısından önemli teorik olanaklar sunmaktadır.
Volkan Yaraşır 17 Şubat 2026

https://siyasihaber10.org/wp-content/uploads/2026/02/Volkan-1-1-768x432.png

Buradan şöyle bir bağlam kurabileceğimizi zannediyorum. Sadece sermaye ihracı üzerinden yapılacak bir çözümleme tek boyutlu bir izaha dönüşebilir. Ayrıca her sermaye ihracı yapan ülkenin de emperyalizm kategorisi içinde yer almadığı bilinmelidir. Bu tek boyutlu yaklaşım emperyalist hiyerarşi içinde, sınıf savaşlarının yeni momentleri ve eşitsiz gelişim yasasının bir yansıması olarak doğan değişimleri, farklılaşmaları kaçırmamıza yol açar.

Evet örnek olarak aldığımız bu üç ülkenin küresel düzeyde sermaye ihracı son derece sınırlıdır. Ama onun yanında bulunduğu coğrafyada ciddi etki alanı yaratması, sermaye ihracının büyük oranını da bu bölgelere yönelik gerçekleştirmesi, bir hinterland oluşturması, bölgesinde askeri güç olarak konumlanması ve göreceli özerk davranabilme yeteneği hatta ilhak, işgal yapabilme kabiliyeti ve bunu gerçekleştirmesi önemli ve ayrıştırıcı özelliklerdir. Aynı ülkeler sürekli agresyon politikaları izlemeleriyle, bölge özelinde hegemon güç olarak davranabilme yetenekleriyle ve bir sermaye birikim rejimine uygun gelişme eğrisi ve yeniden yapılanma kabiliyeti göstermeleriyle dikkat çekmektedir.

Alt emperyalizm kavramı bize bu noktada önemli olanaklar sunmaktadır. Bu kavram ekonomik, siyasi, askeri ve sınıfsal bağlamları içerir.

Alt emperyalizm tanımı özünde bir ilişkiselliği, farklı bir bağımlılık ve sembiyotik ilişkiyi, konjonktürelliği/tarihselliği, küresel artı değer oluşumu ve transferindeki yeri, farklı inisiyatif geliştirme kabiliyetini ve bir bütün olarak çelişkili bir konumu ifade etmektedir. Ayrıca yeni kapitalist devletin biçimlenişinden, emperyalist hiyerarşideki yeni kombinasyondan ayrı bir tartışma değildir.

Türkiye kapitalizminin dört temel ekseni
Türkiye kapitalizminin bugünkü arayış, konumlanma, atakları ve agresyon politikalarını dört aks üzerinden tanımlayabiliriz: Birincisi sermaye birikim rejimi ve son 25 yıl içinde Türkiye kapitalizminin kapasitesindeki gelişme eğilimidir. Bu durumu Türkiye kapitalizminin yeni süreçte tekelleşme yoğunluğu ve yeniden yapılanması üzerinden de ele alabiliriz. Aynı süreç tabi ki küresel finans kapitalin uluslararası düzeyde merkezileşme ve yoğunlaşma eğiliminin bir yansımasıdır. İkincisi bu sürece bağlı olarak Türkiye kaynaklı sermayenin uluslararasılaşması, entegrasyonunun derinleşmesi, başka coğrafyalara yönelik ataklar yapması ve bu noktada somut gelişmelerin yaşanmasıdır. İzlenen ekonomik politikalar ve farklı ülkelerle yapılan ticari anlaşmalar bu süreci beslemiştir.

Üçüncüsü yeni kapitalist devletle sermaye ilişkisi derinleşmiş ve yeniden yapılanmıştır. Bu durum siyasal rejimle ve onun organik sermayesiyle, tekelci sermaye arasında zaman zaman ortaya çıkan çelişkileri ve gerilimleri dıştalamaz, yaşanan çelişkili ama sermayenin arzularıyla uyumlu bir süreçtir.

Yeni kapitalist devlet sermayenin arzularının kristalizasyonudur. Bu noktada sermayenin uluslararası ataklarına her düzeyde zemin hazırlamaya çalışır. Buna yeni pazarlar bulmak, oluşturmak, hatta ilhak ve işgal politikaları dahildir. Suriye'de yeni rejimin inşasında Türkiye'nin rolü ve bir mana da rejimin hamiliği ve yönlendiriciliğini yapması, işgal ve ilhak politikalarını normalleştirilmesi bunun somut biçim alışıdır. Suriye, Türkiye kapitalizmi için yeni bir av sahasına dönüşmüştür. Suriye'nin Türkiye kapitalizminin hinterlandına dönüşme yönünde adımlar atılmaktadır. Türkiye'nin Rojava ve Suriye'de izlediği politikalar bu eksen üzerinden okunmalıdır. Aktüel olarak alt emperyalizmin bütün parametrelerinin somutlandığı alan Rojava ve Suriye diyebiliriz.

Suriye'nin yeniden inşası, enerji kaynaklarının kontrolü, ilhak ve işgalin normalleştirilmesi, geniş bir pazar haline dönüşmesi olasılık dahilindedir. Stratejik hedeflerinden biri Rojava'nın tasfiyesidir. Suriye aynı zamanda sürekli bir iç savaş coğrafyası olarak yeni dönemde küçük bir Ortadoğu'dur ve yeni Ortadoğu'nun laboratuvarıdır.

Hegemonya boşlukları ve bölgesel konumlanma
Dördüncüsü emperyalist bloklar arasında yaşanan hegemonya savaşları bölgede hegemonya boşluklarına neden olmuş, bu noktada Türkiye kapitalizmi hem dış politikada hem de bölgesel askeri stratejisinde kısmi özerk tutumlar sergileyebilmiştir. Aktüel olarak İsrail'in Hamas, Hizbullah operasyonları, Filistin halkına yönelik soykırım politikaları, İran Savaşı ve Suriye'de Baas rejimin yıkılması yeni bir konjonktürün önünü açmıştır. Coğrafya artık bir yanıyla dünya savaşının ön cephesi haline gelmiş, diğer yanıyla ABD'nin hegemonyası tahkim olmuştur. Türkiye kapitalizmi bölgedeki yeni hegemonik denge içinde konumlanmaya çalışmaktadır. Suriye bu noktada bir sıçrama alanıdır. En temel partneri de İsrail'dir. İki ülkenin Suriye politikaları bu ilişkiyi daha pekiştirecektir. Ardından İran savaşının gelmesi yüksek bir olasılıktır.

Kısaca Türkiye Ortadoğu'da başta Suriye ve Irak olmak üzere düzen inşa edici, kural belirleyici ve bir güç yansıtıcı olarak hareket etmeye çalışıyor. Ekonomik ve nüfuz alanlarını genişletmek istiyor. Hatta ilhak ve işgal politikalarını sürdürmeyi amaçlıyor. Bu noktada özellikle Kürt sorunu hem iç rejimin karakterini belirlemede hem de dış siyasetin oluşturulmasında stratejik rol oynuyor. Rojava Devrimi Türkiye Cumhuriyeti açısında stratejik mahiyette bir güvenlik sorunu olarak ele alınıyor. Çünkü devrimin kendisi Kürt sorununun her düzeyde aktüel biçimlenişine yol gösteren ve esin kaynağı olacak bir içeriğe sahip. Ayrıca devletin tarihsel refleksleri, Pers, Bizans, Selçuklu, Osmanlı devlet geleneğine dayanması, aktüel yayılmacı ve güvenlikçi politikaları Kürt özgürlük hareketinin yarattığı ve yaratacağı ve bölgesel etkisi kaçınılmaz olan demokratik ve devrimci adımlara hiç müsait değil.

Tam tersini bölgesel hegemonyasını ve tahakkümünü Kürt sorunu fiilen etkisizleştirilmesi, tabilik, dejenerasyonu üzerinden kurmayı hedefliyor. Bölgede çok yönlü bir güç alanı oluşturmasıyla birlikte Afrika, Balkanlar ve Kafkasya'ya yönelik ekonomik, askeri ve diplomatik hamleleri manalı bir yere oturabilir. Yani alt emperyalizmin nesnel zemini ve devamı bölgede oluşturacağı "yeni düzenle" bağlantılıdır. Daha şimdiden bu düzenin, ABD'nin domine ettiği yeni Ortadoğu düzeni içinde, emperyalizmin bir tahakküm ve inisiyatif alanı olduğu bilinmelidir.

Türkiye'nin yaşadığı çoklu kriz ve alt emperyalizm
Alt emperyalizm emperyalist hiyerarşide özgül bir şekillenme ve ara bir konumlanmayı ifade ediyor. Türkiye'nin Ortadoğu'da sınırlı ama stratejik hareket alanı açması ve bölgesel hegemonya inşası, farklı güç pratikleri ve diplomatik atakları bu eksende ele alınmalıdır.

Türkiye kapitalizmini, aktüel kapitalizmin biçimlenişine ve ona eklemlenme tarzına bağlı olarak ikinci kuşak kapitalist ülke diye tanımlamıştık. Bu konumu kapitalist küreselleşme, dijital kapitalizm ve küresel emek, değer, meta zincirinin oluşmasına bağlı olarak şekillendi ve (özellikle kökleri 1990'ların ortalarına dayanmasına rağmen) son 25 yıldan beri ciddi büyüme kapasitesi gösterdi. 2008'de kapitalizm organik krizinin açığa çıkması yeni bir eşik oldu. Özellikle salgın sonrasında sıçramalar kaydetti.

Fakat bu tanımlamaları yapmak Türkiye kapitalizminin yapısal bir sorunu olan sermaye birikim sorununu ortadan kaldırmıyor. Dış kaynağa narkotik bir bağımlılığı olan Türkiye ekonomisi çoklu kırılgan bir yapıya sahip. Finansal bağımlılığı yanında teknolojik bağımlılık içinde, orta düşük düzey bir teknoloji kullanıyor. Küresel finans akımlarından şiddetle etkileniyor. Ekonomisi dış kaynağa bağlı (spekülatif) bir büyüme karakterine gösteriyor. Dış kaynak geldiğinde büyüyen, kaynak kısıtında krize giren bir özellik taşıyor. Ciddi bir dış borcu var, büyüme stratejisinin bir yansıması olarak kronik cari açık veriyor. Finansallaşmış ve sanayisizleşen bir ekonomik tablosu var. Sermaye ihraç ediyor ama net bir sermaye ithalatçısı.

Aktüel bağımlığın göstergesi olan bu tabloya karşın yayılmacı, bölgesinde hegemonya inşa etme kabiliyetine sahip, işgal ve ilhak politikaları hayata geçirebiliyor, kendi ölçeğinde (dikkate alınabilecek oranda) sermaye ihraç ediyor, Afrika, Balkanlar ve Kafkasya'da önemli askeri, ekonomik, diplomatik ataklar ve yatırımlar yapabiliyor. Güçlü bir askeri aygıtı var, savunma sanayi kritik teknolojilerde bağımlılık gösterse de bazı segmentlerde (İHA VE SİHA üretimi gibi) önemli gelişmeler kaydetti. Hızlı bir militarizasyon süreci yaşıyor. Güç repertuvarı zenginleşiyor.

Bu iki özellik birbirini dışlayan nitelikler değildir. Tam tersine çelişik bir ilişkiyi ve iç içe olma halini gösterir. Aktüel kapitalizmin biçimlenişine bağlı bir gelişme ve dinamizmindir. Ayrıca bağımlılık ilişkisi tam bir tabilik, angajman ve siyasal etkisizlik anlamına gelmez. Çelişik bu iki yön Türkiye'nin alt emperyalist karakterinin veçhelerini oluşturur.

Yeni emperyal düzen
Bu noktada şu vurguları yapmak anlamlı olacaktır. Birincisi aktüel bağımlılık ilişkileri kapitalizm bugün ulaştığı entegrasyon ve küreselleşme düzeyi ve sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşme eğilimiyle yeniden biçimlenmektedir. İkincisi kökleri Sovyetler Birliği'nin çöküşüne, Yugoslavya'nın parçalanışına, Irak ve Afganistan işgaline dayanan, 7 Ekim ve Venezuela müdahalesiyle yeni bir zemin olarak ortaya çıkan, II. Dünya Savaşı sonrası oluşmuş tüm burjuva kurum, uluslararası ilişki ve meşruiyet ihtiyacından kopuşun ifadesi olan gelişmelerdir. Yeni bir emperyal hegemonya ve tahakküm dönemi içine giriyoruz. Çin ve ABD arasında gerilim şiddetlenmiş durumda. Dünya savaşının aktüelleştiği bir konjonktürün içindeyiz.

Türkiye bölgesel bir hegemon güç olarak bu süreçte rol alıyor ve hamleler yapıyor. Suriye ‘deki güncel konumlanması, ABD ve İsrail'le koordineli çalışması bunun somut göstergeleridir. Bölgenin yeniden dizaynında alt emperyalist bir konumlanmayla yeni roller üstlenmesi kaçınılmazdır. Olası İran savaşı bu dizaynın en önemli adımıdır.

Toparlarsak alt emperyalizm tanımı kapitalist ilişkilerde bir konjonktürün ya da bir tarihselliğin ifadesi olduğu gibi, çelişkili dinamikleri bünyesinde barındırabilir. Ayrıca bir süreci ifade eder.

Fakat süreç bir başka boyutta aynı ülkenin etkisizleşmesiyle, hegemonik kırılganlığıyla da sonuçlanabilir. Bu noktada kapitalizmin eşitsiz birleşik gelişim yasasının geç kapitalistleşen ülkeler içinde işlediğini vurgulamakta yarar var. Farklı konjonktürde farklı ülkeler öne çıkabilir ve farklı özgünlükleriyle sistem içinde yeni ve ara roller üstlenebilir.

Emperyalist hiyerarşinin bu noktada statik olmadığını ve geçişken bir özellik taşıdığını tekrar vurgulamak gerekir.

Alt emperyalist konumlanış
Türkiye farklı özgünlük, potansiyel ve kapasitelerine rağmen yukarıda vurguladığımız bağlamda dikkat çeken ve bölgede güç repertuvarları olan, askeri ve diplomatik zor kullanma kabiliyeti bulunan, hegemon güç, bir alt emperyalist güç olarak konumlanmış ülkedir.

Son bir alt çizmeyi Marini üzerinden yapabiliriz. Marini çalışmasında Brezilya'nın alt emperyalist özelliğine rağmen belirli bir kapitalist gelişme düzeyine sahip Arjantin ve Meksika'nın alt emperyalist olmadığını söyler. Brezilya'nın bölge düzeyinde etkisi, güç yayması, ekonomik ve nüfuz alanı yaratması ve askeri kapasitesi üzerinde durur. Bu nokta da ikinci kuşak kapitalist ülkeler içinde yer alan her ülkenin de alt emperyalist olmadığını vurgulamak gerekir.

Dünyanın içine girdiği süreç büyük bölgesel ve küresel alt üst oluşların, anaforlarının yaşanacağı bir süreçtir. Kısa dönemde yaşadıklarımız ortada. İhtimal dahilinde, hem de kısa zamanda yaşadıklarımızdan çok daha sarsıcı olayları yaşayabiliriz. Kapitalizmin en yıkıcı dönemine girdik. ABD emperyalizminin küresel bir savaş imparatorluğu olarak daha agresif politikalar izlemesi yüksek bir olasılık.

Fiilen Üçüncü Dünya savaşını yaşıyoruz. Özellikle Ortadoğu küresel jeo-politiğin merkezi olarak bu savaşın ön cephesidir. Bir anlamda küresel anaforun merkezlerinden birisidir.

Sürekli savaş ve iç savaş coğrafyası olarak şekillenmektedir ve İran Savaşı'yla bölge tam anlamıyla ateş topuna dönüşebilir.

Kapitalizmin varoluşsal krizinin yaşandığı bu konjonktürde nükleer savaş tehlikesi de aktüelleşmiştir.

Tek bir şey bu döngüyü kırabilir. Toplumsal ayaklanmalar ve isyanlar… ABD dahil dünyanın her coğrafyası artık bir toplumsal ayaklanma odağına dönüştüğünü, sınıfsal antagonizmanın şiddetlendiğini, küresel öfkenin biçim ve yatağını aradığını da görmek gerekiyor.

Kısaca umut başta işçi sınıfı, yoksullar ve fakirlerin kolektif bir özne oluşu ve ayağa kalkışında saklı. Bu tartışmalar bu umudu beslemeye ve içine girilen süreci anlayamaya ilişkindir.

-SON-

KAYNAKLAR

Kitaplar ve derleme eserler

Lenin, V. İ. (1979). Emperyalizm. Sol Yayınları.
Hilferding, Rudolf (1995). Finans Kapital. Belge Yayınları.
Amin, Samir (1991). Eşitsiz Gelişme. Arba Yayınları.
Marini, Ruy Mauro (2021). Bağımlılığın Diyalektiği. Dipnot Yayınları.
Bekmen, Ahmet & Özden, B. (Ed.) (2016). Emperyalizm: Teori ve Güncel Tartışmalar. Habitus Yayınları.
Adalı, Coşkun (1997). Günümüz Kapitalizmi ve Devlet Üzerine. Sarmal Yayınları.
Erkiner, Ergin (2000). Alt Emperyalizm ve Türkiye. Pencere Yayınları.
Smith, John (2025). 21. Yüzyılda Emperyalizm. Yordam Kitap.
Dereli, Abdullah (t.y.). Alt Emperyalizm. Emek Kitap Dizisi.
Kitap bölümü ve klasik makaleler


Marini, Ruy Mauro (1972). "Brazilian Subimperialism". Monthly Review, 23.
Dergi ve internet yazıları

Çağlı, Elif (2009). "Alt Emperyalizm Üzerine: Bölgesel Güç Türkiye". Sınıf Mücadelesinde Marksist Tutum.
Selimoğlu, Nihat. "Emperyalizm Tartışmaları". gelenek.org.
Karkın, Muhittin. "Türkiye Alt Emperyalist mi?". trockist.net.
Melaine, Samson. "Güney Afrika Alt Emperyalist mi?". trockist.net.
Bond, Patrick. "BRICS Alt Emperyalist mi?". trockist.net.
Argın, Ender Şiar. "Alt Emperyalizmin Kuramsal Eleştirisi". teori-eylem dergisi.
Kalemli, Tahir. "Alt Emperyalizm Tartışmaları Gölgesinde Türkiye". gelenek.org.
Gümüş, Güneş. "Alt Emperyalizm Tartışmaları: Ezber Bozmayı Bilmek". sosyalistgundem.com.
Uzgel, İlhan. "Türkiye'nin Alt Emperyalizm Macerasının Finaline Doğru". ayrintidergi.com.
Uzgel, İlhan. "Alt Emperyalizm ya da Dış Politikada Özerklik Mümkün mü?". gazeteduvar.com.
Eritan, Erol. "Türkiye'nin Değişen Alt Emperyalizm Dinamikleri". ayrim.com.
Fuat, Selim. "Emperyalizm, Alt Emperyalizm ve Türkiye". marksist.com.
Sinan, Mehmet. "Ulus Devletten Emperyalistleşen Ulus Devlete ve AKP". marksist.net.


Güncel siyasal analizler

Antınpolat, Remzi. "Zor-Yoğun Alt Emperyalizm: Türkiye'de Güvenlikçi Devlet Aklı, Kürt Meselesi ve Rojava". siyasihaber.org.
Durkal, Hasan. "Emperyalizmin Çelişkileri, Alt Emperyalizm ve Türkiye". elyazmalari.com.
Kızılok, Utku. "Türkiye'nin Alt Emperyalist Açılımları". gelecekbizim.net.
Yıldırım, Kansu. "Afrika'da Türk Şirketlerinin Egemenliği ve Devlet Biçimi". evrensel.net.
Yıldırım, Kansu. "Türkiye Kapitalizminin Tekelleşme Eğilimi ve Siyasal Yansımaları". evrensel.net.
Durmuş, Mustafa. "Türkiye–Somali Askerî Anlaşmasının Satır Arası Okumaları". evrensel.net.
Günümüzde Emperyalizm ve Marksizm. Sosyalist İşçi Gazetesi.