PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Maraş'lar Unutulmasın !!!


dilaver
04-01-2008, 21:29
MARAŞLAR'IN YAŞANMAMASI İÇİN!...

* "… Küçük çocukların ve yaşlı adamların üzerine gaz dökülerek yakılmış, insanlık dışı olaylar işlenmiştir. Toplu katliam olayları, toplu halde ceset bulunmasıyla doğrulanmaktadır. Ölü sayısının resmi miktarı aşarak iki yüzü aşacağını tahmin ediyorum." (Dündar Saner/ Dönemin Maraş Davası Savcısı)

* "Hastaneye getirilen ölülerden elli ikisini inceledim. Bunlardan üç tanesi sopayla öldürülmüş, diğer ölüler mermilerle… Boğularak öldürülenlerin olduğunu söylediler. Yetmişlik yaşlıları, üç yaşında bebekleri vurmuşlardı. Bir cehennem aleminden geldim." (Mete Tan / Dönemin Ecevit Hükümeti Sağlık Bakanı)

* * "… Karşımızda oturan ve bir gözü görmeyen 80 yaşındaki, yaşlı Cennet Çimen'in evine gittiler. Bu kadını, 'Gel nene, gel' diyerek elinden tutup dışarıya çıkardılar. Cennet Kadın, gözleri görmediği ve yaşlı olduğu için öldürülenlerden ve yakılanlardan habersizdi. Sanıklardan Cuma Yalçın ve Nuri Boğa *tornavida *ile onun gözlerini oydular, sonra silah sıkarak öldürdüler. Yakınında bulunan helanın çukuruna baş üzeri atıp, üzerine at arabasını devirdiler…" (Maviş Toklu/ Katliam mağduru ve tanığı)

* *Günümüz genç nesillerinin havsalasının alamayacağı vahşet örneği bu olaylar Maraş'ta yaşandı.
* *Maraş, Maraş olalı böyle bir zulüm görmedi.
* *Neden?

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *Maraş Katliamına Doğru…

* * 1960'lı, 70'li yıllar sol değerlerin yükseldiği yıllardı .
* * 12 Mart darbesi, gelişen sol mücadeleyi kesintiye uğratmış olsa da solun üzerinde geliştiği toplumsal mecraya nüfuz edemedi. *İki yıllık bir sessizlikten sonra 1973 *Genel Seçimlerinin ardından, sol topraktan fışkırırcasına boy attı.

* * 1973 Genel Seçimlerinin galibi Ecevit'in CHP'siydi. Gerçekte ise Ecevit'te sembolize olan halkın geleceğe dair umutlarıydı galip olan…

* *Halk, cumhuriyet tarihinde ilk kez geleceğe umutla bakmaya başlamış, kendi kaderini ele alma düşüncesiyle devlet sınıfından kaçmıştı. Mevcut düzenin de, Ecevit'inde *ötesinde bir gelişmeydi bu…

* * Genel seçimlerden sonra kurulan CHP-MSP koalisyon hükümeti bir şekilde dağıldı. 'Komünizme karşı Milliyetçi Cephe' adı altında, asıl işlevi, her türlü sol ve ilerici düşünceyi yok etmek olan bir hükümet kuruldu. Yeni hükümetin konseptine göre MC'nin mimarı olan Demirel, bürokrasiyi ve meclisi; Alparslan Türkeş ise sokağı kontrol edecekti.

* *Faşistler artık hükümet ortağıydı. İlk elden, İstanbul ve Ankara gibi büyük kent merkezlerinden başlayarak lise ve üniversiteleri işgal edeceklerdi. İlerici-devrimci öğrenciler okula alınmayacak, "tarafsızlar" faşist beyin yıkama mekanizmasının bombardımanına tabi tutulacak, direnenler dövülecek, mücadelede ısrar edenler öldürülecek, polis olan biteni görmezden gelecek, faşistlerin yetmediği noktada yedek destek güç olarak hazır bekletilecekti.

* Hadise büyük kent merkezleriyle sınırlı değildi elbette. Çorum, Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Malatya, Maraş gibi Türkeş'in "Altın Hilal" diye adlandırdığı kentlere ve ilçelere de yayılmıştı toplumsal uyanış. Türkeş'e göre *'Altın Hilal, tarihsel ve kültürel olarak Türklüğün köklerini derinlere saldığı topraklardan oluşmuştu. Komonist ideoloji ve Kızılbaşlar bu kökleri bozuyordu. Etnik temizlik ve öze dönüş şarttı.' Ona göre 'Türklüğün ve Türk milliyetçiliğinin Anadolu'daki bekası bir yerde buna bağlıydı.'

* * Yaşanmış tarih bu kanlı hesabın yalnızca Türkeş'in ideolojik sapkınlığından kaynaklanmadığını gösterdi. Türkeş ipleri Pentagon'un elinde olan devlet çekirdeği mensubuydu neticede.

* *MC'nin kurulduğu tarihlerde Altın Hilal'in kent ve ilçe merkezlerinde bir yabancı dolaşıyordu. ABD büyükelçiliği ikinci katibi Aleksander Peck'ti bu! AP'li v e MHP'li il başkanları ve yöneticileriyle, milliyetçi iş adamlarıyla, eşraftan ileri gelenlerle, toprak sahipleriyle toplantılar düzenliyor, tam da Türkeş'in söylediği gibi Altın Hilal'de 'etnik temizlik'ten bahsediyordu. Etnik temizlik yapılacaktı. Asıl üzerinde durulan nokta bunun sağ-sol mu, Alevi- Sünni *çelişkisi kullanılarak mı uygulanacağıydı. Bu topraklar binlerce yıldır farklı mezheplerden kesimlerin iç içe yaşadığı, dinsel duyarlılıkları hassas topraklardı. Geçmişte Ermeni katliamları başta olmak üzere gayrimüslim halklara dönük en büyük katliamların bir kısmı Maraş'da gerçekleşmişti. Yani maziden gelen olumsuz bir miras vardı. Sonuçta, Alevi-Sünni çelişkisinin körüklenmesi üzerinde karar kılındı.

* *Elazığ, Malatya ve Sivas'taki ilk denemeler, gelişen güçlü direnişler nedeniyle istedikleri sonucu vermemişse de Alevi-Sünni çelişkisi üzerinden hızlı bir kamplaşma yaratılabileceğinin verilerini ortaya koymuştu.

* Bu çerçevede en kapsamlı katliam Maraş'ta düzenlendi.
* Her katliam öncesinde ortaya çıkan CIA ajanı Peck' de Katliam arifesinde Maraş'taydı. Bu şaibeli unsur, 1980 Çorum katliamında da görülecekti. *Bir daha kimse görmedi onu. Kısa bir süre sonra da 12 Eylül darbesi gerçekleşti. Peck, kendisine verilen görevi hakkıyla yerine getirmiş ve ortadan kaybolmuştu.

* *1975 yılında kurulan MC'nin başbakan yardımcılığına getirilen Alparslan Türkeş'e MİT bağlanmıştı. Bir süre sonra MİT, asıl görevinden kopacak, kontrgerilla ve MHP ile ortak bir çalışma içine girecekti.

* *1978 Ocak'ında hükümet olan CHP, MİT'e hakim olmamıştı. Türkeş Hukuk Müşavirliği, Psikolojik Savunma Başkanlığı; İstanbul, Ankara ve Diyarbakır Bölge Daire Başkanlıklarındaki yandaşları aracılığıyla MİT'i kontrol ediyordu.

* *Maraş katliamından aylar önce Türkeş; *MİT'teki *üst düzey ilişkiler aracılığıyla, MİT Güney bölgesini ele geçirmişti. MİT'in desteğini arkasına aldığından, Maraş olaylarını rahatlıkla düzenleyeceğine emindi. Bölgeden merkezi hükümete istihbari bilgi akışı kesilecek, her şeyi sola bağlayan, sağ ile ilgili masumane tasvirlerle hükümet 'uykuya yatırılarak' tezgahlanan plan uygulamaya konulacaktı.

* *Maraş katliamının planlamasını dört MİT mensubu yapmıştı. MİT'in katliamın içinde olması, sağlıklı istihbarat akışını engellerken, vahşete varan sonuçlara yol açtı.

* *MİT bu rolünü sonrada sürdürdü. Faşistlerle ilgili raporlar mahkemelerden gizlenirken, *sol gruplar *hakkında gerçek dışı raporlar düzenlendi. MİT raporlarının bu şekilde tanzim edilmesi, bizzat Türkeş'in talimatı ile olmuştu. Nitekim 12 Eylül darbesinden sonra Maraş Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Yusuf Haznedaroğlu, bu tek yanlı raporlara dayanarak katliamı tersine çevirip, işkenceyle sol bir gruba mal etmeyi deneyecekti.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
* * * * * * * * * * * * * * * * Yargısız Hukuktan Yargılayan Vicdana!
* *12 Eylül sonrasında Maraş olayları hakkında açılan davalar tam bir hukuk skandalıydı. Katliamın faili olarak 804 kişi yargılandı. Katliamda birinci dereceden rol oynayan 68 kişi hiç yakalanmadı. 379 kişi beraat etti. 1 ila 15 yıl arasında mahkumiyet cezası ile yargılanan 314 kişinin cezalarında önce 1/6 oranında indirim yapıldı, sonra hepsi mahkeme sürecinde salıverildi. 29 kişi hakkında verilen idam ve *yedi kişi hakkında verilen müebbet hapis cezası Yargıtay tarafından bozuldu. 1991'de çıkan Terörle Mücadele Yasası'nda yapılan değişiklikle katliam sorumlularının hepsi salıverildi. Böylece Maraş Katliamı dava dosyası sessiz sedasız kapatılmış oldu. Bundan sonra da bu dosya hiç açılmadı. Tarihe kara bir leke olarak geçen katliam unutulmaya bırakıldı.

* *Unutuldu da!

* Maraş'ta öldürülenlerin çocukları, eşleri, anne, babaları katliamdan nasıl etkilendiler, bugün nerede ve nasıl yaşarlar, bilmiyoruz. Maraş'taki solcu, Alevi halkın yüzde sekseni büyük kentlere ve yurt dışına göçerek köklerinden koptular. *Bu insanların yaşadığı evsizlik ve memleketsizlik nasıl bir haldir, yarattığı kırılmalar, eziklikler, travmalar nedir ve nasıl yaşanır, araştırmadık.
* *Maraş'ın filmini, tiyatrosunu yapamadık. Romanını yazamadık. Maraş katliamı üzerine kaç şiir yazıldı, bilemiyoruz. Maraş üzerine bir ağıtımız yok. Ağlayamıyoruz.

* Maraş'ta yaşananları bugünkü kuşakların havsalasının alamayacağı gerçeğini ifade ettik. Bu denli unutkanlık, umarsızlık, mazisizlik nasıl bir şeydir, nasıl yaşanır? Canıyla kanıyla yaşayan bir insandan, hem-türleri tarafından işkenceyle, tecavüzle, boğularak, yakılarak öldürülen bir insanın yokluğuna nasıl geçilir, geçişte hiç mi evrim olmaz? Yok mudur? Olması gerekmez mi? Evet, bunlar genç kuşakların havsalasının alamayacağı şeylerdir ama gerçektir.

* *Kim bilir, belki Maraş katliamı başta bizim kuşağımız olmak üzere, toplum olarak hepimizin yüzünü kızartıyor, vicdanımızı kanatıyor. Zayıflığımızla, güçsüzlüğümüzle, çaresizliğimizle yüzleşmekten korkuyoruz. Belki de bu yüzden kimsenin ulaşamayacağını düşündüğümüz derinliğimize gömdük Maraş katliamının izlerini… Nesneleştirdik, ona yabancılaştık.

* Bu ruh hali bir şekilde katliamla ve katliamcılarla suç ortaklığı yaptığımız gerçeğinin üstünü örtmüyor.

* Katliamı yapan partinin yıllar yılı Maraş'ta en güçlü parti olduğu, böylece 'en doğruyu bilir' halkımızın katliamcılığı ödüllendirdiği, katliamcılarla suç ortaklığı yaptığı gerçeğini değiştirmiyor. Katliamı örgütleyenlerden birinin basit bir soyadı değişikliği ile kendini unutturduğu, hatta halkın temsilcisi olarak TBMM'ne girdiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Katliamı kontrgerilla, dönemin MİT görevlileri ve MHP'nin ortaklaşa düzenlediğini gayet iyi bilen, bu konuda elinde MİT'deki MHP kadrolaşması hakkında MİT'den kendi deyimiyle 'güvenilir' kadroların verdiği raporlar bulunan 'vicdanlı ve dürüst' Ecevit'in tarih önünde suçluluğu yetmezmiş gibi MHP'yi iktidara taşıdığı gerçeğini de değiştirmiyor.

* Katliamın asıl kurmaylarına gelince… Darbe koşullarını yaratmak için Türkiye'yi istikrarsızlaştırma siyaseti güden, darbeyi "kendi çocuklarına" yaptıran ABD'nin, simgesel olması bakımından CIA ajanı A. Peck'in, Alparslan Türkeş'in, dönemin MİT yetkililerinin; bölgedeki AP'li ve MHP'li il başkanları ve yöneticilerinin, iş adamlarının, toprak sahiplerinin, eşrafın, Abdullah Çatlı ve Haluk Kırcı başta olmak üzere Susurluk Çetesinin katliamdaki sorumluluklarının kamuoyunun gündemine gelmediği, gerçekle yüzleşilmediği, sorgulanmadığı ve bir yargılanma yaşanmadığı açıktır.

* Peki bir yüzleşme, sorgulama ve yargılama yoksa adalet nasıl sağlanacaktır?
* Adalet yoksa, toplumsal barış, demokrasi ve özgürlük nasıl olacaktır?
* Bir daha aynı şeylerin yaşanmaması için toplumun ortak vicdanı nasıl oluşacaktır?
* Yaptırım olmayan bir suç her daim işlenmeye açık değil midir?

* *2 Temmuz Sivas katliamı, aynı makus tarihin tekerrürü değilse nedir? Süren linç kampanyaları aynı makus tarihin ayak sesleri değilse nedir? *

* *Maraşların bir daha yaşanmaması için 78'liler Girişimi olarak *açtığımız dosya çalışmasını ülke çapında bir dizi etkinlik eşliğinde sürdürüyoruz.

* *Gerçek, adalet, toplumsal barış ve demokrasi için, sonuç alıncaya kadar Maraş katliamını kamuoyunun gündeminde tutmayı 78'lilerin tarihi sorumluluğu olarak kabul ediyoruz.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 78'liler Girişimi



not : 78 liler girişiminin bu çalışmasını yeni nesillerin bu katliamı unutmaması ve dersler çıkarması için buraya asıyorum.

saygılarımla

pante
04-01-2008, 21:50
http://www.youtube.com/watch?v=aVSICOXOkmM&mode=related&search=

ikg
13-01-2008, 00:29
sevgili dilaver,
maraş nasıl unutulur ya da unutturulmaya çalışılır.

faşizmi şiddet ve savaşla ülkemize getirmeye çalışanları kimse unutmadı. nasıl bahçelievler de katliam yapan abdullah çatlı ve haluk kırcı ları unutmadıysak. ama her zaman bu kişileri ve şu andaki bağlantılarını nasıl yaşadıklarını hep ama hep ülkemizdeki insanlara anlatalım.

maraşta öldürülen insanların o günden sonra bir geleceği olmadı tıpkı ankarada öldürülen öğrenciler gibi. ama haluk kırcı ve diğerleri evlendiler çoluk çocuk sahibi oldular. alparslan türkeş gibi bir adam bile 12 eylülden sonra melek gibi gösterildi. ve hatta şimdiler de yaşar okuyan gibileri de sanki o günlerde olan olayların sorumlusu değillermiş gibi rahat rahat tv lere çıkıp ağlayıp sızlıyorlar. asıl bunları unutturmayalım.

ve faşizmin şimdilerdeki ülkemizi akp ile ele geçirmesine izin vermeyelim.

kolay gelsin

ozgurche21
13-01-2008, 22:30
marası dersımı unutan ınsan degıldır

dilaver
21-12-2008, 20:24
'Ellerinde Alman tüfeği, mavzer, makineli tüfekler vardı. Kadınlarımızın memeleri kesildi. Altı aylık çocuğumuza kurşun sıkıldı. Kolları kesildi, kafaları ezildi. Kadınlarımızın hem ölüsüne hakaret ettiler, hem dirisine. Kocasının yanında yaptılar. Kocası dedi; 'Allah'tan korkun.' Kocasını çektiler öldürdüler. Ardından kadını öldürdüler. 20 yaşında bir babayı oğluyla birlikte öldürdüler. Gözlerine şiş soktular insanların. Seyrantepe'de Kaşanlı ....'ün karısının ırzına geçip, kurşuna dizdiler. Daha sonra külotunu çıkarıp sokağa attılar. Kalaycı Şah İsmail'e de baltayla vurup beynini parçaladılar...'

İnsanın kanını donduran bu ifadeler, 30 yıl önce 21 Aralık 1978'de yüzlerce kişinin öldürüldüğü, bin 500 kişinin yaralandığı Maraş'ta yaşanan katliamın 'devlet sırrı' olarak gizlenen resmi raporlarda yer alan satırlarından bir bölümü. Bu resmi rapor uzunca bir süre devletin karanlık kasasında 'devlet sırrı' olarak saklandı. Saklanmasının nedeni katliamda devlet görevlilerinin aldığı roldü. MİT ve CIA ajanları katliamda önemli roller üstlenmişti. Dönemin İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı'nın kurduğu özel ekibin ve dönemin Cumhuriyet Savcısı Dündar Saner'in hazırlattığı raporun bazı bölümleri ise yıllar sonra Gündem (http://www.gundem-online.com/search/Gündem) Dergisi'nde, ardından da ÖzgürGündem (http://www.gundem-online.com/search/Gündem) Gazetesi'nde yayınlandı. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'in ölümünün ardından açılan arşivlerinde ortaya çıkan belgeler de katliamın MİT görevlileri tarafından planlandığını ortaya koyuyordu. Bugün ise artık 1 Mayıs (http://www.gundem-online.com/search/1%20Mayıs) 1977 Taksim katliamı ile Sivas, Malatya, Çorum ve Maraş katliamlarını devlet çetelerinin gerçekleştirdiği çok iyi biliniyor.

Asla unutmayalım, unutturmayalım.

saygılarımla

emrekalkavan
21-12-2008, 21:16
* Yaptırım olmayan bir suç her daim işlenmeye açık değil midir?


bu dediğin cümle islamın en temel ilkelerinden biridir .. sadece türkiye değil ,dünya islama muhtaç..

sansdoute
22-12-2008, 00:54
bu dediğin cümle islamın en temel ilkelerinden biridir .. sadece türkiye değil ,dünya islama muhtaç..

Doğru çok haklısın sadece Türkiye değil, tüm dünya İslam'a muhtaç!!! Haydi cihada çıkalım!!! Tüm dünyayı kılıçtan geçirelim, müslüman yapalım, kan dökelim!!!

Sorarım Maraş'ta bu katliamı kim yaptı? Kimler gaza gelip dinsiz diye adlettikleri alevileri insanlığa sığmayacak yöntemlerle öldürdü? Bunlar "Allahüekber" diye naralar atan "İslamcılar" değil miydi? Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diye sormazlar mı? Hani islam kardeşlik, barış bilmem ne diniydi? Bu mudur kardeşlik? Sizden olmayanı kıtır kıtır doğramak mıdır? Bu mudur hoşgörü?

Yapmayın artık ya! Şu islam hoşgörüdür dinidir falan demeyin! Maraş katliamı görüntülerini görünce yüreğim sızlıyor, peki siz islamcılar siz neler hissediyorsunuz?

"İyi oldu, öldü kafirler!" değil mi? Böyle düşünen bir müslüman olacağıma, "dinsiz" olup cehennemde yanmayı tercih ederim!!!!!!

MehmetEden
07-01-2009, 20:37
utanç dolu bir hareket

spartacus
30-12-2011, 04:27
http://www.youtube.com/watch?v=GDa6FaxfxlI&feature=youtu.be

Neva
30-12-2011, 06:56
Bir baska utanc abidesi olarak duruyor onumuzde...

Şüpheci Dinsiz
19-12-2014, 04:10
Bu gün 19 Aralık. Maraş katliamı (http://tr.wikipedia.org/wiki/Mara%C5%9F_Katliam%C4%B1) 19 Aralık 1978'de başlamış, 1 hafta sürmüştü...

İnci Aral, Kıran Resimleri (http://www.idefix.com/kitap/kiran-resimleri-inci-aral/tanim.asp?sid=P1WFJRK7MR7R87W3A67L) kitabında Kahramanmaraş'ta konuştuğu 9 kişinin anılarını toplamış. Duyduklarına inanamamış, şöyle anlatıyor:
Radikal.com.tr (http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ezgi_basaran/marastan_dondukten_sonra_bir_ay_konusmamisim-1073581)

O kadar korkunçtu değil mi?
İnanılmazdı, inanmak da istemedim işin doğrusu. Kadınlara tecavüz edildiğini, hamile karınların deşilip ceninlerin çıkartıldığını, genç kızların memelerinin kesilip ağaçlara çivilendiğini duymak kolay olmuyor. Ertesi gün beni başka bir köye gönderdiler. O köyün büyüğüne emanet ederek. Bir motorun arkasına binip gittim. Aynı manzaralar. Her gece başka bir evde kalıyordum. Kadın, erkek, çocuklar, hep beraber tek yer yatağına sığışarak. Ama benim üstüme en güzel yorganlar örtülüyordu.


"Kıran Resimleri" kitabından alıntı. (Sayfa 13..19)
[...]
Ara sokaklardan sessiz ve yavaş, paltolarının altında tornadan çekilmiş kalın sopalar, sinsi kasap bıçakları, baltalar ve ne dağıtılmışsa, ne bulmuşlarsa silah olarak, cepleri taş, içleri korku dolu, kafaları boş ve uyuşmuş üçer beşer gelip toplanmalarından önceydi.

Hastanenin arkasındaki düzlükte anlamını yitirmiş yabanıl yüzlerini mahalleye dönerek, öyle suskun ve dolu, patlamadan önceki tedirginlikle gergin bekleşmeye koyulmalarından önce. Başlarını göğe, çisildeyen yağmura kaldırıp salınarak, 'bir ağızdan uğursuz, titrek haykırışlarla bilenerek ve çarpıntılarını sesle bastırıp korkularını yatıştırmadan.

İlk silah sesiyle ürkmüş bir hayvan sürüsü gibi dalgalanıp dağılarak sokak aralarına yayılmadan. Beşer onar kapılara yüklenmeden daha.

Ateş, duman, yangın, bağrış çığrış, kan, ölüm ve zulüm, yani usa sığmaz çılgınlıklardan birkaç saat önce.

Kırılan cam kapı, masa dolap, bardak çanak ve insanlardan, bebelerle dedelerden, kadın kız çoluk çocuk, ana baba oğullardan önce, günü dinlemeye koyuldu bir kadın. Tedirgin bir bekleyişin yorgunluğunda kesik eli kolu. Korkusunun karanlığında kızgın kendine. Boşa çıkmasını istediği düşü unutma gayretinde.

Şerife Omay mutfak ve kiler olarak kullandığı arka odaya girip bir tas bulgur döktü elindeki tepsiye. Bir uğultu geliyor dışardan, bayırın alt yanından. Pencereye koştu, açtı baktı. Hastanenin arkası insan kaynıyor. Bağrışıyorlar. Kesik kesik, mahalleye, orada oturan herkese, gelmişe geçmişe kargışlar yağdırarak ve yok etmeye ant içerek bağırıyorlar. Rüzgâra tutulmuş kuru ağaçlar gibi sallanarak.

Şehmus’a sesleniyor. Tam o zaman işte ilk silah sesini duyduğu an. Şehmus yetişiyor. Camın ardına gizlenerek bakıyorlar. Beş yüz metre kadar ötede kalabalık yayılmaya başlıyor. Davar yayılır gibi, diyor Şerife içinden. Aynı öyle!

— Taş topla bahçeden. Kapıyı tutalım, öne koş!

Silah sesleri çoğalıyor, uğultu yükseliyor. Sokak aralarına dağılıp dağılıp yitiyorlar. Gürültü, çığrından çıkmış bir dağılma.

Zamanın dışındaydı o süre. Bugünde mi, çok mu eskide, ya da yarında mı? Bilmiyor. Yaşanmamış bir zaman dilimi. Zamansız bir zaman aralığı. Neden sonra Şehmus’a bakıyor. Köşedeki pencerenin dibinde bahçeden toplanmış bir taş yığınının başında, oturuyor. Sessiz ve solgun.

Pencerenin önünde dikeliyor Şerife. iri, esmer, kemikli elleri tüfeği iyice kavramış. Perdenin aralığından, tutuşturulmuş bezlerin fırlatılışına, yalımın, damların, birbirine ulanan inişli çıkışlı uzantısından çoğalıp yayılışına bakıyor. Duman, ateş, çığlıklar, yakarışlar, kargaşalık. Donakalma, umutsuzluk, çılgınlık, her şey apansız bastırıyor.

Delice bir esriklikle koşturan, kapıları omuzlayan, ellerindeki baltaları savuran, damlara, pencerelere dinamit fırlatan gölgelere bakıyor. Evet birer gölge bunlar. Ama kim? Kimin gölgeleri? Onlar gibi kolları, bacakları ve başları varken, aynı günlük giysiler, aynı kasketler, pabuçlar içindeyken, onlar gibi şakalaşıp gülebilen, merhaba diyen, ekmeği, suyu, aşı onlar gibi yiyip içen, aynı yokluğu ve yoksulluğu yaşayan gölgeler. Kim yolladı onları, nasıl?

Bahçe kapısında gözü. NİÇİN? diye bir ses büyüyüp duruyor içinde. Neden, neden, neden? Bağırmalarını, ilenmelerini duyuyor. Çılgınlığın sesleri bunlar, kendini yitirmenin, yok olmanın... Coşturucu, saldırtıcı kargışlamalarını duyuyor, durmadan NİÇİN? diyerek. Kim olduklarını ayırdetmeye çabalıyor. Biraz iyimserlik, biraz korkuyla, onları yatıştırmanın bir yolu olmalı, diye düşünüyor, zorlanarak. Orada kör ve tutkulu, aldatılmış bağırdıklarım biliyor, bir delilik nöbetine tutulmuş gibi saldırırlarken...

Ama neden, diyor yine de. Yaşamımızın ve inancımızın ayrımı nerede keskinleşti? Nasıl, ne zaman, kim yaptı bunu? Erkeklerimizle aynı kahvede tavla oynayan adamlar değil mi bunlar? Ne zaman biriktirdiler bu hıncı içlerinde, kim doldurdu? Kim kime ne yaptı? Aynı tarlada çapa salladığımız gençler değil mi bu gölgeler, aynı 'bayramları bölüştüğümüz, aynı düğünlerde oynadığımız, eşimiz, dostumuz, kirvemiz? Şimdi ne istiyorlar?

Şaşkınlık, korku, öfke birbirine karışıyor. Bekliyor. Gelirlerse bunları anlatacak, yatıştırmaya çalışacak yalvararak.

Sıkıntı çoğalıyor. Soğuk bir tere dönüşüyor ellerinde, saçlarının dibinde. Şimdi yokuş yukarı vuran, geleceği kaçınılmaz bir uğursuzluğa direnmenin yorucu çabasına hazırlıyor kendini. Onlar az aşağıda bağrışarak saldırıp yakıp yıkarken perdenin ardında bir kadın kuşatılmış, kıstırılmış, umutsuz, dayanma gücünü tüketmemeye uğraşıyor. İnsan insanı bu yüzden öldüremez, diyor. Hayır, olamaz!

Olamaz bir şey. İnanmazlık. Hep duyduğu bu.

Parçalanan, yanan insanların çığlıklarım duyuyor. Ayakta güçlükle duruyor artık. Dayanmasa cama, düşecek. Tuzlu gözyaşlarının tadını duyuyor ağzında. Yaşamında ilk kez ağlıyor sanki, öyle geliyor şimdi ona.

Kavrayamayacağı bir hızla patlayıp dağılıyor bahçe kapısı. Öteki kapılar, pencereler aynı hızla ve gürültüyle yıkılıp devriliyor ardından. Taş yağdırıyor Şehmus dumanın içinde beliren karanlık gölgelere. Şerife tüfek elinde kalakalıyor. Çekemiyor tetiği. Zişan’nın büyük oğlunu görür gibi oluyor bir an, yüzünü kapamak istiyor elleriyle. Görmesin, seçmesin istiyor hiçbir şeyi, düş olsun, uyanıversin.

Elleri silaha yapışmış, kopmuyorlar.
— Yapmayın, diyor. Usulca yalvararak ve onurunu gözetmeden.
— Kurban olayım durun. Siz nereli, biz nereli, ne istersiniz? Sizin de bizim de canımızdan gayrı neyimiz var da? Bir arada yaşamıyor muyuz ki? Dedelerimiz ve babalarımız ve onların babaları da böyle yaşamışlardır. Neyi üleşemiyoruz sizle ki? Yoktur bizim bir davamız sizinle, siz kim, biz kim?

Ne duyan, ne dinleyen var. Kapının ağzına yığılı yatakları deviriyorlar. Tüfeği doğrultuyor Şerife, kararlı bir yekinmeyle,
— Yaklaşmayın! diye bağırıyor.
— Ateş etme ana, yapma sakın!
Şehmus bu. Duvara vermiş gövdesini. Yukarı kalkık elinde bir odun parçası.
İndiriyor tüfeği, yürüyor her küçük adımda durup yaklaşarak gelenlere.
— Kardeşiz biz, diyor. İnsanız hepimiz. Babalarımız birlikte savaştı düşmana karşı. Yönümüz yurdumuz bir. Kandırmışlar sizi. Ayın, ayılın!

Hoyrat bir savruluşla odanın dibine yuvarlanıyor.
Oğlunun başına inen tahranın parıltısını gördü ilkin. Sonra keskin demirin inip inip kalkan, odanın loşluğunda şavkıyıp geri dönen kanlı ağzını.

yetişin komşular bir allahın kulu yok mu yetişin oğlumu kesiyorlar bir polis asker yok mu ah anam din İslam yok mu fidanımı devirdiler koşun bir erkek yok mu adalet vicdan yok mu vurun bana da vay ben yanmışımki Şehmusum kanla revandır ah Şehmusum dedimdi sana vay anam vay hükümet yok mu yetişin canlar yetişin yaktılar bizi oy Şehmusum m m m


Şaşkınlık ve acı inanmazlıktan hemen sonra. İlk duyduğu olamaz bir şey. Olamazın olabileceği korkusu. Korkunun dondurucu soğuğu, duruşunu, bakışını taşlaştıran.

Yüreğinin vuruşunu duyuyor. Soluğunu zorlayan, onu tıkayıp bitkin düşüren, oraya oğlunun yığıldığı köşeye atılmasını engelleyen, delice bir hızla. Adımını attığını sanıyor ama kıpırtı göremiyor gövdesinde. Yılgı, hiçlik, onulmazlık ve inanmazlık üst üste yığılıyor içinde. Ses, çığlık biriktiriyor orada o an öyle kaskatı dururken.

Ama bu şaşkınlık anı çok kısa. Umut ve umutsuzluğun aynı güçte gelen sarsıntısıyla çakan şimşek devinime geçiriyor gövdesini, önüne geleni sürüklemeye hazır bir sel gibi atılıyor yerde yatana. Tükenmenin hemen öncesindeki olağanüstü güçle. Düşüncesi gövdesinden çok uzakta.

Silah sesleri kesilmiyor. Çığlıklar, cam şangırtıları, koşuşma, bağrışma ve duman. Koyu kara duman. Bütün bu sesleri duyduğunu ayırdedemeden bakıyor oğluna. Onun bağırmak için açılmış ve öylece kalakalmış ağzından güç duyulur bir inilti çıkıyor. Ayakları yere serili nakışlı kilimi tepiyor bir iki kez, sonra kana bulanmış gözlerinde doymamış bir şaşkınlıkla kasılıp kalıyor.

Yangın. Alt üst olma. İçinde boydan boya bir yırtılma. Artık onca birikmiş, yoğunlaşmış çığlık yenilgiyle koyvermeye dönüşüyor sesinde. İsten kapkara olmuş yüzünde kan çekilmiş dudakları bembeyaz, gözleri delirmiş ve yanarak bağırıyor. Hiçbir şeyi görüp anlamını bilincine iletmeye aracı olamıyor gözleri. Dayanılmaz yorgun ve bitik, ölünün parçalanmış kafasından dışarı fırlamış beynini toplayıp ufalanmış kemiklerin arasına yerleştirmeye uğraşıyor. Sesi çıkıyor mu, kendinin mi bilmiyor.

yok mu bir kimse bir insan olan bir allahın kulu ah anam ben dururken sana niye kıydılar yavrum ben bunca acıdan geri hayreder miyim oy çıkasıca canım daha ne bekletirler güzel allahım ne yaptım ki sana nerde bir erkek ki bir dost bir can bir insan yok mu oy Şehmusum ekin gözlüm kurbanım var nerde o kara köpeğin encikleri vurun beni de ha komayın köleniz olayım vurun n n n n


Karanlığın, dumanın içinde aranıyor o yabansı, aykırı yüzleri. Haykırışlarla ellerine geçirdikleri her şeyi kıran, yastık, minder ve kilimleri bile bıçaklayıp parçalayan, darmadağın eden, ne ve kim olduklarını artık hiç bilmediği bu gölgeler insan olamaz bu kesin. Korkmuyor onlardan artık. Korkuyu çoktan aşmış. Tükenmişliğe karışmış korkunç bir öfkeyle, olanca gücüyle bağırıyor.

sizi gidinin dinsizleri zalimliğe allahın adını katanlara bağış yok hadi beni de vurun ne durursunuz vurun ki allah sizi sevecek bilesiniz nah allah sizden utanacak tiksinecek sizden

O zaman üzerine atılıyorlar. Saçlarından sürüklüyorlar. Ne yaptığını bilmez eller arasında debeleniyor başı, gövdesi. Oradan oraya savruluyor. Tükürmek istiyor bu hayvandan farksız yüzlere, kupkuru dili damağı. Tiksinti gözlerinden, yüzünden fışkırıyor. Oğlunun kanına bulanmış acımasız elleri ısırıyor. Acıyla, acıdan neredeyse uyuşmuş ses geçirmez bir boşluğa yuvarlanıyor.
[...]

kartopu
19-12-2014, 12:10
Maraş ı nasıl unutmayız .

Her 19 aralık geldiğinde beylik laflar söyleyerek mi hiç aklımızdan çıkarmayız.Yoksa doğacak çocuklarımıza maraşta ölenlerin ismini koyarak mı.

Her 19 aralıkta sokaklarda kahrolun faşizm sloganları atarak mı maraş,ı aklımızdan çıkarmayız.

Dün maraşı yapanlarla bu günün Ethem, İsmail, Apdullah, Mehmet, Mustafa İrfan,Berkin.değişik mi.

Dün maraşta ölenlerden bugün gezi olaylarında öldürülenler bundan sonra ölecek olanlar bu sistemin ürünleri değilmi. O gün işlenen cinayetleri devlet eli ile yapanlar bu gün işledikleri cinayetleri yine aynı elle yapmadı mı.

Bu eller uğur mumcuyu bahriye Üçok u öldürmedi mi.

Hep bu cinayetlerde kapitalist sistemin izleri yokmu onun krizleri sonucu işlenmiş cinayetler değilmi.

Dünün faşistleri kılık değiştirmiş olarak bu günde karşımıza çıkmıyor mu.

İşte maraşı sivası çorumu eskişehiri hatayı istanbulu anmanın ve hiç aklıdan çıkarmamanın yolu caninin elini tutmamak eğer tesadüfen onun ilene değmişse elimiz 40 kere bol suda yıkamak. Adımız onun adına benzemişse hemen üstümüzden o adı atmak.

Şüpheci Dinsiz
19-12-2014, 16:00
Youtube'dan izleyin.

http://www.youtube.com/watch?v=JZ7b9J-Q5jM

Şüpheci Dinsiz
20-12-2016, 17:54
Gezite.org (http://gezite.org/maraskatliamini-yazmak-sorusturma-sebebi-yapmanin-cezasi-yok/)

#MaraşKatliamı'nı yazmak soruşturma sebebi, yapmanın cezası yok

12 OCAK 2015 HAYRİ TUNÇ

Bir ay önce çıkan Beni Sen Öldür / Maraş '78 kitabının yazarı Aziz Tunç ve kitabın arka kapak yazısını yazan gazeteci Nedim Şener hakkında İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturma başlatıldı.

Malatya Cezaevi'ndeki bir hükümlünün şikayeti üzerine başlatılan soruşturmadan dolayı Nedim Şener ve Aziz Tunç hafta başı ifade vermeye gidecekler.
http://gezite.org/wp-content/uploads/2015/01/Beni-sen-%C3%B6ld%C3%BCr-%C5%9Fikayet-dilek%C3%A7esi.jpg
Silah kaçakçılığından hükümlü biri, kitabın şahsına yönelik bir hareket olduğunu düşünüyor, şikayetçi oluyor ve soruşturma başlatılıyor. Şikayetçi 1978'de 15 yaşında ve kitabı hiç okumamış.

İlk kitabı "Maraş Kıyımı" hakkında da soruşturma açılan ve kitabın çıkışından kısa bir süre sonra KCK İstanbul davasından 2 yıl tutuklu kalan yazar Aziz Tunç'a yöneltilen suçlamalardan biri de "Küflenmiş olayın üstüne gitmek" olarak tanımlanıyor. Bunun yanında bir kaç gün önce İsmail Saymaz'ın yaptığı haber de katliam ile ilgili dosyalar "özel hayat" gerekçesi ile bir katliam mağduruna verilmemişti.

Nedim Şener ise, hem Posta gazetesinde hem de kitabın arka kapağında yazdığı yazıdan dolayı suçlanıyor. Nedim Şener'in kitabın arka kapağına yazdığı yazı (http://www.posta.com.tr/turkiye/YazarHaberDetay/-Beni-Sen-Oldur-.htm?ArticleID=259384) şu şekilde:
Bir kadın kocasına hangi durumda, "Beni onların eline bırakma, beni sen öldür" der. Ellerinde, bıçaklar, tabancalar, satırlar olan zalimlerin canına, malına, ırzına saldırmak için sokak kapısını tekmelediğini bilmek, çocuklarınla ölümü beklemek nasıl zor bir duygu. İşte, Ümmühan Doğan, Maraş Katliamı sırasında tüm bunları yaşadı ve kocasına, "Onların eline bırakma, beni sen öldür" dedi. Canından öte, namusunu korumak için. O yüzden insan soyunun yaptığı en aşağılık katliamlardan biridir, Maraş Katliamı. Altı aylık Yılmaz Baz'ı, karnında taşıdığı sekiz aylık bebeğiyle Esma Suna'yı, 11 yaşındaki Hatice Görür'ü 90'a yakın kişiyle birlikte vahşice öldürürken göstermiştir bu yüzünü. Failleri hala aramızda bu katliamın. O katiller nasıl uyuyor, neler görüyorlar rüyalarında acaba? Bir de onların katlettikleri var belleklerimizde, yalnızca rakam olarak kalan, 36 yıl sonra isimleri hafızalarımızdan silinen. Araştırmacı yazar Aziz Tunç, bu kitabıyla işte belleğimizde yalnızca rakam olarak kalan insanlarımızın isimlerini tek tek hatırlatıyor.
Kitabı okuyunca göreceksiniz; yalnız isimleri hatırlatmakla kalmıyor onlara yeniden can veriyor. Ama bizi götürdüğü zaman dilimi kurbanların son anları. Bıçakla, satırla kesilen, kurşunlanan, yakılan insanların çığlıklarını, acılarını duyuyorsunuz kulaklarınızda. Maraş katliamı hakkında çok şey yazıldı. Ama bu kitap gibisi yok.

http://gezite.org/wp-content/uploads/2015/01/Beni-sen-%C3%B6ld%C3%BCr-300x300.jpg
Beni sen öldür

2011'de "Maraş Kıyımı" kitabını yazan Aziz Tunç, şimdi kurbanların hikayelerini bize getiriyor. Artık o isimler unutulmamak üzere hafızamıza ve tarihe kazınıyor. Biz bu çalışma nedeniyle Aziz Tunç'a çok şey borçluyuz. Ama Maraş katliamı hakkında ikinci kitabını yazan Aziz Tunç da bize üçüncü bir kitap borçlu… Çünkü sıra üçüncü bir kitapla bu katliamı yapanların hikayelerini yazmaya geldi. Devlet bu katliamlarla yüzleşme niyetinde değil. Ama failler yüzleşebilir.Emin olun o yüzleşmeyi de ancak kaleminden mürekkep değil, vicdan damlayan Aziz Tunç gerçekleştirebilir.

Şüpheci Dinsiz
20-12-2018, 10:33
Dün günlerden Maraş'tı.

kartopu
20-12-2018, 10:48
Dün günlerden Maraş'tı.

Evet dün Maraş tı

Ondan önce 10 ekim 2015 Ankara katliamı idi.

Bu ülkenin tarihinde yüzlerce katliam var saya saya bitiremiyeceğimiz kadar .

Sivas tı çorum du Hatay dı İstanbul du Ankara dı Maraş tı.
1 Mayıslardı 10 Ekimler 19 Aralılar daha çok bu halka reva görülen eziyet katliam cinayetler.

bilgivehis
20-12-2018, 12:11
O günlerde yaşananları gazeteler sıradan sağ-sol kavgası gibi gösteriyordu, solcuların Maraşı işgal ettiklerini yazıyorlardı, ölen bir kaç kişinin sağcı olduğunu ve sağcılar için taziyede bulunuyorlardı, orada bir katliam yaşandığını kimse bilmiyordu. Gerçekler katliam bittikten sonra anlaşılmıştı. Katliamı yapanlar ve yaptıranlar, devlet tarafından saklanmış, korunmuş ve ödüllendirilmişti. Katillerin ödüllendirilmesi 12 Eylül'den sonra da devam etmişti. Daha sonraları sistemin kendisi potansiyel katil haline getirildi. Kindar nesil ülkeye egemen yapıldı ve günümüze kadar ulaştı. Her an tetikle bekleyen katil sürüleri her an yeni Maraşlar yapmaya hazır hale getirildi...

Aleviler her ne kadar dağınık olsalar da sonuçta örgütlü bir topluluktur, solcular yine aynı keza, örgütsüz sol zaten olmaz.
O halde binlerce yıldır Aleviler, yüzlerce yıldır solcular aynı saldırıları yaşamasına rağmen neden önlem almazlar, neden güçlenmezler, dahası neden ülkede etkin ve yetkin konuma gelmezler?
Eline-beline-diline yaşam içinde önem kazanır, bu gibi saldırılara karşı bir şey yapmaz, sanki Alevileri Aleviler kandırıyor gibi bir his var içimde...

ForumKirpisi
20-12-2018, 18:43
Eline-beline-diline yaşam içinde önem kazanır, bu gibi saldırılara karşı bir şey yapmaz, sanki Alevileri Aleviler kandırıyor gibi bir his var içimde...

Müslüman - Alevi çatışması yapıp kar elde etmek istemişler işte. Sonra olayla alakası bile olmayan kişileri kesip biçip olayı klasik cihada çevirmişler.
Baksan iki tarafın altından aynı grup çıkar. Böyle olayların hatırlatılmaması bilinmemesi de böyle cihadçı islamcı pisliklerin güzellenmesini kolaylaştırıyor. Bak biz barışçıyız zart zurt bıraksan türkiyede ne kadar gayrimüslim varsa kesecekler o yüzden dinciye demokrasi olmaz aynı şekilde ben pazarcıklı pkklıları da biliyorum onlar almanyada yaşayıp farklı şekillerde saldırıyorlar, bu tip hastalıklı grupların artık şerbetlenmesi lazım.

Diğer bi konu da
Ben gidip chpye oy veriyorum sonra aleviler geliyorlar chp belediyelerinde tepeden inerek(HA gerçekten aleviler mi onu bile bilmiyorum hani adamlar aleviyiz takılıyor da olabilirler). bütün kadroları, işçisinden üstüne dolduruyorlar. hani bi akp belediyesinin farklı bi versiyonu gibi oluyor. bırak bu bölgeler alevilerin yaşadığı bölgeler bile değil hani halktan aynı şeyi paylaşan kişi anlar gibi bi durum da yok ki göç edip geliyorlar. Bu da diğerlerinin hakkının yenmesini ve düşman olmasına sebep oluyor. Umarım böyle saçma sapan din grupları öyle din grubu hemşeri zart zurt diye bi yere gelmez. bi reisimiz var zaten bi de başka varyetesiyle mi uğraşacaz.

Turdur
20-12-2018, 19:22
Ben gidip chpye oy veriyorum sonra aleviler geliyorlar chp belediyelerinde tepeden inerek(HA gerçekten aleviler mi onu bile bilmiyorum hani adamlar aleviyiz takılıyor da olabilirler). bütün kadroları, işçisinden üstüne dolduruyorlar. hani bi akp belediyesinin farklı bi versiyonu gibi oluyor.

Kılıçdaroğlu CHP belediyelerinde ki asgari ücreti 2.200 lira yapacağız diye açıklama yaptı. Bunlara değinen yok. Zaten CHP'ye oy atmaya mecbur yerler var. Beylikdüzü gibi, Bakırköy gibi, Ataşehir gibi, Kadıköy gibi. Kendi kadrolarına güzel maaşları verecek peki belediye nereden kesecek bu parayı?

sanki Alevileri Aleviler kandırıyor gibi bir his var içimde...

Bak sende uyanıyorsun işte. Kimse kimsenin umurunda değil, herkes bir şeyler kapmanın peşinde.
Bunları anlatmaya karşı gelecek tepkileri de göze almak gerekir. Alevilerin içinde ki bağnaz bir kesim anında saldırıya geçiyor.

ForumKirpisi
20-12-2018, 19:45
Neticede olayın CIA kökeni ve maşaları belli olsa da maşa olanlar gerizekalılar.
onları gerizekalı yapan sosyokültürel olarak çökmelerine sebep olan şey de islam ve islam kökenli safsataları.
islamcılar çok gerizekalı da aleviler de muhteşem değil. azınlık kalıp izole olduklarından otomatik biraz pişmişler.
islamcılar ise her zamanki pişkinliğinde. bi de ülkücü havası katmışlar. bu ülkücü denen maymunları anlamak hiç mümkün değil zaten.
bi tabanca bulup onu bunu ensesinden vurup ülküyü yükseltmeyi planlamışlar o da amerikan ülküsü heralde.

türk kürt pek tutmayınca ara ara din deniyorlar ara ara etnik deniyorlar. din her zaman insanları daha kesin ayırıyor.
bir kişi ateist olursa ona kimse güvenmez hesabı.

bilgivehis
21-12-2018, 04:35
Bak sende uyanıyorsun işte. Kimse kimsenin umurunda değil, herkes bir şeyler kapmanın peşinde.
Bunları anlatmaya karşı gelecek tepkileri de göze almak gerekir. Alevilerin içinde ki bağnaz bir kesim anında saldırıya geçiyor.

Alevilerde rekor derecede müthiş bir hoşgörü yapısı var. Bu hoşgörünün kendilerine yarardan çok zarar verdiğinin bilincindeler. Lakin Aleviliğin temel kanunu olan eline-beline-diline olayından taviz veremiyorlar. Çünkü onların yaşam biçimini belirleyen ve ayakta tutan bu kanundur. Ancak bir yandan da saldırılara karşı bu kanun bir şey yapamıyor. Bu yüzden saldırılar karşısında nötr hale geliyor sıradan savunma dışında herhangi bir karşılık veremiyorlar. Bu anlamda örgütçülükte oldukça yetenekli olmalarına rağmen örgütlü olmaları da bir işe yaramıyor.

Aleviler bugüne kadar bir devlet kurmayı sadece hayal etmişler ama onun için hiç bir girişimde bulunmamışlar. Süreç içerisinde çektikleri acılarla yaşamaya aşina olmuşlar ama acıları bitirmede herhangi bir kalkışmada bulunmamışlar.
Oysa Türkiye Cumhuriyeti onlar için en büyük fırsattı, en önemli makamlara gelme olanağı buldular, ülkede etkin ve yetkin konuma geldiler, lakin gelenler Alevileri güçlendirmek yerine onları sömürmeyi tercih ettiler, daha doğrusu kapitalist sisteme ayak uydurdular.

Bir başka Alevi çelişkisi ise bugün PKK içinde de Aleviler var, hatta yönetici sıfatında olanlar da var ve hatta örgütçülük deneyimlerini en iyi uygulayan yine Alevilerdir. Lakin PKK ile Alevilik örtüşmediği için Alevilik adına herhangi bir getirisi yoktur.

Kısaca Aleviler örgütçülük deneyimlerini başkaldırı olarak kullanmadıkları müddetçe Maraş gibi olayların potansiyel mazlumu olarak kalacaklardır.

ForumKirpisi
21-12-2018, 05:04
Alevilerde rekor derecede müthiş bir hoşgörü yapısı var. Bu hoşgörünün kendilerine yarardan çok zarar verdiğinin bilincindeler. Lakin Aleviliğin temel kanunu olan eline-beline-diline olayından taviz veremiyorlar. Çünkü onların yaşam biçimini belirleyen ve ayakta tutan bu kanundur. Ancak bir yandan da saldırılara karşı bu kanun bir şey yapamıyor. Bu yüzden saldırılar karşısında nötr hale geliyor sıradan savunma dışında herhangi bir karşılık veremiyorlar. Bu anlamda örgütçülükte oldukça yetenekli olmalarına rağmen örgütlü olmaları da bir işe yaramıyor.

Aleviler bugüne kadar bir devlet kurmayı sadece hayal etmişler ama onun için hiç bir girişimde bulunmamışlar. Süreç içerisinde çektikleri acılarla yaşamaya aşina olmuşlar ama acıları bitirmede herhangi bir kalkışmada bulunmamışlar.
Oysa Türkiye Cumhuriyeti onlar için en büyük fırsattı, en önemli makamlara gelme olanağı buldular, ülkede etkin ve yetkin konuma geldiler, lakin gelenler Alevileri güçlendirmek yerine onları sömürmeyi tercih ettiler, daha doğrusu kapitalist sisteme ayak uydurdular.

Bir başka Alevi çelişkisi ise bugün PKK içinde de Aleviler var, hatta yönetici sıfatında olanlar da var ve hatta örgütçülük deneyimlerini en iyi uygulayan yine Alevilerdir. Lakin PKK ile Alevilik örtüşmediği için Alevilik adına herhangi bir getirisi yoktur.

Kısaca Aleviler örgütçülük deneyimlerini başkaldırı olarak kullanmadıkları müddetçe Maraş gibi olayların potansiyel mazlumu olarak kalacaklardır.

Önce aleviliğin ne olduğunu aleviler anlasın. Sonra bize anlatsın bizde bilelim :D . Herkes farklı bişey diyor. Bak şimdi sen devlet kurmaktan bahsettin. Aleviler etnik bir kimlik bir millet midir? Türkmen Alevi Kürt Alevi Zaza Alevi aynı çatı altında sorunsuz yaşayabilir mi pratikte? Aynı değerleri mi paylaşır? Bu yeter mi?
Pratikte baktığımızda yetmiyor ki İslam da da hristiyanlıkta da yetmiyor. Şimdiye kadar kurmaya ihtiyaçları ve niyetleri olsa kurarlardı. Demek ki olmamış. Üniter Alevi milletinin devleti mi olacaktı yani. O zaman alevilik bir din değil midir? :S

Bir alevi üst yere geldiğinde alevileri kayırırsa bu adilik olmaz mı? kayırma olayını sağ hükumetler hep yaptı nefret de kazandılar. islamcıların rutin yaptığı bir adilik.
Ben alevilerin alevi olduklarından değerlerinden vesaire de hoşgörülü olduğunu zannetmiyorum ben ve turdur aleviler tarafından nette saldırıya uğramıştık, genelde laf kondurtmuyorlar. biz burada islama istediğimiz gibi saydıralım ama aleviler ateist bile olsalar aleviliğin pek eleştirilmesine sıcak değiller. tolerans gösterenler zaten aklı başında ee durum islamda da aynı. facebook gibi saçma sapan çöp platformda zaten alevilerin bazı gruplarına karışırsanız felaketi görürsünüz.
İslamcı grupların kırmızısı yani bi fark kalmıyor ki.

Örgütlü olmak konusunda da toplumda kabul görmemiş hissetmelerinden ötürü örgütlenmeyi öğrenmişler. Ben Türkiyedeki alevi düşmanlarının yine alevilerle beraber iç anadoluya doğu anadoluya göçmüş arap kökenlilerden ibaret olduğunu düşünüyorum. ben hiç aleviliğe düşman olunduğunu falan duymamıştım şimdiye kadar hiç hissettiğim bişey değildi. demek ki alevilerin çevresine özgü ve radikal islamcılara özgü bi kin.

kartopu
21-12-2018, 10:43
Nikola Teslis Önce aleviliğin ne olduğunu aleviler anlasın. Sonra bize anlatsın bizde bilelim . Herkes farklı bişey diyor. Bak şimdi sen devlet kurmaktan bahsettin. Aleviler etnik bir kimlik bir millet midir? Türkmen Alevi Kürt Alevi Zaza Alevi aynı çatı altında sorunsuz yaşayabilir mi pratikte? Aynı değerleri mi paylaşır? Bu yeter mi?
-------------------

Ben anlatayım. Alevi değilim ama onlar hakkında bayağı kitap okudum bazı sohbetlerine gittim .Alevi arkadaşım çok.

Bir üçlemeden ibaret kısacası. Hak, Muhammed, Ali - 4 kapı, 40 makam - Bir meshep değil her hangi milliyete veya ırk a mensupta değil.

Dondan gelinmez yolu güdülür, Bu yol eline, beline, diline sahip olanların yoludur.
Kısacası ben Aleviyim demek alevi olmak değildir.
Allaha ibadet yoktur Allahın kulundan ibadet istemediği ve ihtiyacı da olmadığı düşünülür. İbadet insanın kendi bedenini ruhunu temizlemek için yapıldığı söylenir.

Senin anlayacağın temizlenmek öbür dünyaya bırakılmaz bu dünyada bütün pisliklerden kirlerden temizlenerek gideceksin Allahın huzuruna

Zor demi, bence de zor.
Onun için demişler, Bu yol ateşten gömlektir giyebilen, Kurşundan leblebidir yutabilen gelsin.

Turdur
21-12-2018, 12:51
Ben alevilerin alevi olduklarından değerlerinden vesaire de hoşgörülü olduğunu zannetmiyorum ben ve turdur aleviler tarafından nette saldırıya uğramıştık,

Hoşgörü olayı bir efsanedir. Böyle bir şey yok. Biraz okuyabilen ve sokağı tanıyabilen herkes bu sonuca ulaşır.

Ben Alevilerin saldırısına uğramadım, mezhepçi kafada olan bir kaç kişi yapmıştır bunu.



Aleviler bugüne kadar bir devlet kurmayı sadece hayal etmişler ama onun için hiç bir girişimde bulunmamışlar. .

Bulunmuşlar. Alevi Devletleri olmuştur. Bugün ki Suriye'yi Alevi sayabiliriz. Arap Alevisi ve Nusayri diyorlar bunlara. Safevi Devleti'de olmuş tarihte.

bilgivehis
21-12-2018, 13:18
Önce aleviliğin ne olduğunu aleviler anlasın. Sonra bize anlatsın bizde bilelim :D .

Müslüman ve diğer dinlerin aksine dünyada hiç bir millet Aleviler kadar kendini bilmez. Çünkü Alevilik kültürel bir mirastır, ne olduğu sürekli aktarılır ve yaşanır. Öyle birilerinin uydurma kitaplarına biat etmezler, kendi değerlerine bakarlar.


Herkes farklı bişey diyor. Bak şimdi sen devlet kurmaktan bahsettin. Aleviler etnik bir kimlik bir millet midir? Türkmen Alevi Kürt Alevi Zaza Alevi aynı çatı altında sorunsuz yaşayabilir mi pratikte? Aynı değerleri mi paylaşır? Bu yeter mi?


Devlet kurmak için ne olduğun önemli değil, ancak bağımsız ve özgürlükçü bir devletin olması sürekli saldırı altında olan Aleviler için daha elzemdir.
Katliamcı, ahlaksız, tecavüzcü müslümlerin içinde yaşayan Aleviler, hakim oldukları bir devlet içinde ve kendi aralarında daha rahat yaşar.


Pratikte baktığımızda yetmiyor ki İslam da da hristiyanlıkta da yetmiyor. Şimdiye kadar kurmaya ihtiyaçları ve niyetleri olsa kurarlardı. Demek ki olmamış. Üniter Alevi milletinin devleti mi olacaktı yani. O zaman alevilik bir din değil midir? :S


Yukarıda bahsettiğim gibi önemli olan din veya mezhep devleti değil, Alevilere gerekli olan bağımsız, adil ve özgürlükçü bir devlettir.
Böyle bir devletin İslamın olduğu yerde olması imkansızdır. Ya İslamcılar evrilecek ya da İslamın kendisi bir şekilde deforme olacak.


Bir alevi üst yere geldiğinde alevileri kayırırsa bu adilik olmaz mı? kayırma olayını sağ hükumetler hep yaptı nefret de kazandılar. islamcıların rutin yaptığı bir adilik.


Aleviler bunu yapmadılar da ne oldu ve yapanlara ne oldu, kocaman bir hiç, sürekli atı alan Üsküdarı geçti, kimsenin umrunda bile olmadı.

Ayrıca zaman güç zamanıdır, önemli olan güçlü olmaktır, gücü nasıl elde ettiğin kimsenin umrunda olmaz, tam tersi güçlüyü alkışlayan bir süreci yaşıyoruz.
Aleviler, solcular ve komünistler hep bu yüzden kaybetti. Oysa ezilen sınıf da olsa haklının değil güçlünün yanında olur. Bu gerçeği devrimciler dahi halen kabullenemiyorlar.


Ben alevilerin alevi olduklarından değerlerinden vesaire de hoşgörülü olduğunu zannetmiyorum ben ve turdur aleviler tarafından nette saldırıya uğramıştık, genelde laf kondurtmuyorlar. biz burada islama istediğimiz gibi saydıralım ama aleviler ateist bile olsalar aleviliğin pek eleştirilmesine sıcak değiller. tolerans gösterenler zaten aklı başında ee durum islamda da aynı. facebook gibi saçma sapan çöp platformda zaten alevilerin bazı gruplarına karışırsanız felaketi görürsünüz.
İslamcı grupların kırmızısı yani bi fark kalmıyor ki.


Alevileri "Net" ile tanımlamak doğru değildir, onlarla birebir yaşanırsa anlaşılır.
Ayrıca Aleviler bir dine değil, kültürlerine toz kondurmuyorlar, çok farklı olan bu ikisini ayırtetmek gerekir.


Örgütlü olmak konusunda da toplumda kabul görmemiş hissetmelerinden ötürü örgütlenmeyi öğrenmişler. Ben Türkiyedeki alevi düşmanlarının yine alevilerle beraber iç anadoluya doğu anadoluya göçmüş arap kökenlilerden ibaret olduğunu düşünüyorum. ben hiç aleviliğe düşman olunduğunu falan duymamıştım şimdiye kadar hiç hissettiğim bişey değildi. demek ki alevilerin çevresine özgü ve radikal islamcılara özgü bi kin.


Hayır, tamamen alakasız, Alevilerle ilgisi yok, bu durum İslamın kendisinde olan "Düşmansız yaşayamama" yapısından kaynaklanıyor. Düşman olmazsa İslam biter. İslamcıların sürekli kelle koparma ve halen günümüzde devam etmesi hep İslamda olan bu yapıya dayanıyor. Kapitalistler de bu gerçeği bildiği için onları bi güzel kullanıyor. Kısaca İslam için Alevi veya başka farketmiyor, hiç düşman kalmamışsa bu defa birbirlerinin kellesini koparıyorlar.

Şüpheci Dinsiz
19-12-2019, 12:18
Bugün günlerden Maraş.

https://pbs.twimg.com/media/EMIZqNdXsAEWS0M?format=jpg&name=small

kartopu
19-12-2019, 17:27
Evet unutmadık ne katledilenleri, ne katledenleri, bir de onları güdenleri unutmadık unutmayacağız. Ne Maraş ı ne Çorum u Malatya yı, ne Sivas ı unutmadık Ankara gar katliamını da.

Kimseye de unutturmayacağız.

marcos
19-12-2019, 22:43
Evet unutmadık ne katledilenleri, ne katledenleri, bir de onları güdenleri unutmadık unutmayacağız. Ne Maraş ı ne Çorum u Malatya yı, ne Sivas ı unutmadık Ankara gar katliamını da.

Kimseye de unutturmayacağız.

O kadar çok katledilmişizki hangisini unutmayacağımızı unutuyoruz.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Kategori:T%C3%BCrkiye%27deki_katliamlar

ne çok katledilmişiz

kartopu
20-12-2019, 09:57
O kadar çok katledilmişizki hangisini unutmayacağımızı unutuyoruz.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Kategori:T%C3%BCrkiye%27deki_katliamlar

ne çok katledilmişiz

Çok doğru marcos arkadaşım

İnsan olduğumuzu insan olmak için çaba harcamak gerektiğini unutmayacağız. Ve iki ayağının üstünde duranların hepsinin insan sayamayacağımızı unutmayacağız.

Ahlaksız
19-12-2020, 21:29
140

Şüpheci Dinsiz
20-12-2020, 00:04
Maraş'ın yıldönümünde Kılıçdaroğlu, İmamoğlu ve Kaftancıoğlu Türkeş'in eşini ziyarete gitmiş.

https://twitter.com/TurkishIndy/status/1340361253735325697

https://twitter.com/bulentilgaz/status/1340361914975723523

Ahlaksız
20-12-2020, 00:12
Maraş'ın yıldönümünde Kılıçdaroğlu, İmamoğlu ve Kaftancıoğlu Türkeş'in eşini ziyarete gitmiş.

https://twitter.com/TurkishIndy/status/1340361253735325697
Sevgili şüpheci dinsiz, İstanbul'daki seçimlerde İmamoğlu'nu desteklediğinizi hatırlıyorum. Ne diyorsunuz bu habere?

Şüpheci Dinsiz
20-12-2020, 00:50
Ne diyebilirim ki sevgili Ahlaksız.

Atatürk zamanında Aleviler kendisine çok destek vermişler. Sonrasında devlet eliyle katliama, asimilasyona uğramışlar. Bu bir devlet politikası anlayacağınız. CHP'nin vaktiyle, CHP'den türeyen MHP'nin tüm zamanlarda yaptıkları ortada. Bu örnekte gördüğümüz üzere CHP'nin başına Alevi biri geçse de durum değişmiyor.

Ben Alevi derdinde değilim. Maraş katliamını devletin planlamasıyla-desteğiyle-korumasıyla MHP'li faşistlerin eliyle gerçekleştirdiler. Hadi İmamoğlu ülkücü tabanlı veya fırıldak-fırsatçı diyelim, Kılıçtaroğlu ne halt etmeye oraya gitmiş? Hadi Kılıçtaroğlu mal diyelim, ya Kaftancıoğlu? Yahudilerin Hitler'in mezarına çiçek bırakması gibi birşey bu.

Ahlaksız
20-12-2020, 12:34
.....
Yahudilerin Hitler'in mezarına çiçek bırakması gibi birşey bu.
Aynen öyle. Türkiye resmen yanıyor ama bu muhalefet gidecek bir yer yokmuş gibi, Türkeş'in eşini, hem de 19 aralıkta ziyaret ediyor.!

Türkiye'de muhalefet filan yok. Bu muhalefet halkın gazını alıyor sadece.

İmamoğlu camide Kuran okuduğunda, ''reisin aynısı bu'' demiştim, millet ''olur mu canım, her şey çok güzel olacak'' demişti.
Oldu mu?
Geleceğin cumhurbaşkanı denilen isim bu.

Bu muhalefet iktidara çalışıyor. Geçmişte Mhp'de iktidara çalışıyordu, şimdi iktidarla beraber.
Gelecekte akp+chp birlikteliği olabilir. Chp'liler bir türlü anlamıyor bunu.

Chp içinde gerçekten muhalefet olanlar tabi ki var ama onlar da gaz alma görevi icra ediyorlar. Bilerek parti içine konuluyorlar veya parti içinde korunuyorlar.

Millet boka batmış artık, chp her seçimi kaybetmesine rağmen, gelecekteki seçimi kazanacağını söylüyor.
Dün bir hastane havaya uçtu, tv'yi bir açıyorum, 2023 seçimi hakkında beyanat veriliyor. Biri ben kazanacağım diyor, öteki ben. Biri diktatörsün diyor, öteki değilsin diyor. 18 senedir bu oyunu oynuyorlar.

Ahlaksız
20-12-2020, 18:55
Uzun bir yazı ama okumaya çalışın lütfen. Sadece Maraş değil, Malatya ve Sivas'ta da olaylar olmuş.
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/henuz-agiti-yakilmamis-1978-maras-katliami-1255547/

ilahimasal
20-12-2020, 19:42
Sermayenin iki güçlü ismi ve yancıları , 1980
de çuvallarını dolduracak yasaların çıkması için,
hedef olarak alevi , Kürt , komünistleri
tetikçi olarak, İslamcı , Turancı faşizanları bulamasaydı , hedeflerine -->( para kar)<-- başka bir eleman bulucaktı.
Onlar para için herkesi öldürtür ,soyar

Açık söylüyorum bu olaylardaki isimler değil , sermayeyi yönetenler suçludur.
Halende böyledir.
Ne zaman çuvallarındaki miktarı arttırmak, uluslararası soyguncu sermaye ile yeni bir bağlantı kurmak isterlerse , aktörleri provake edip o pis sanatları icra ederler.

Bu olaylarda cambaza değil aşşagı bakın derim.
Her türlü cinayeti , soygunu, talanı yaparken görebilirsiniz.

Bu iki grubun o taptıkları mallarına komünistler değil , bir ömür boyu soymak için tuttukları tetikçiler çökecek

İşte o gün benim yüreğimin yağı soğur.
Nede güzel olur.

Bu zengin züppelerin , çocuklarının şimarıklıklarını , halkın çekmesi kabul edilemez.

Tetikçiler degil , onları tutanlara bak

tolonbey
21-12-2020, 20:35
İşte böyleee,
Solcular KIZIL, müslümanlarsa YEŞİL komunistlerdir.İki gurubunda işi gücü TERÖRDÜR.
Solu olsun sağı olsun ,Tutanların çoğu CAHİLDİR.
Bu nedenle şüyle düsünür.
Zenginden alacak bana verecek.
Nah verecek sana.
Romanyada bir köyden geçerken yolumuzun üstündeki bir aileye uğradık.
Ayle felaket yoksulluğu yaşıyordu.
Kahvelerimizi evin gelini getirdi, tasların sapları kırılmış yok.
Bizden özür diledi.Yoksuluz yenisini alamıyoruz.
Hani sol kurtaracaktı bu ülkeyi.

Devlet başkanı Çavuşeskonun muazzam bir sarayı vardı 1100 odalı.Reisin sarayı büyüklügünde.
-
Nazım Hikmet ne diyordu,GARIDAN gayrı herşeyde ortak olmalıyız.
Caahal insanlar bunu bir kurtuluş yolu sanırlar.
Bu bir kurtuluş yolu degil batış yoludur.
Ukraynalı bir alman anlatıyor.
Ukraynnaya komunizim gelinde,köyde bir lokanda acıldı .Yemek vakitleri gidip orda yıyorduk.
Evlerde tek yiyecek birşey koymadıydı komunist rejim.
Çocuğa süt vereceyiz ama evde süt yok.
9 ay bu terörü yaşadık,hükümet baktıki bu iş işlemiyor.
Tekrar halkı evlerde yemege döndürdüler.

Doğu almanyaya geziye gittik,millet daha hiç MUZ yememiş MUZUDA tanımıyorlar.
Batı almanyanın denizi tertemiz,PIRIL PIRIL.
-
Doğo almanyanın denizi dersin çöplük.
-
Hani,doğusuda alman batısıda.
-
Doğu almanyanın gümrügü,TAVUK kümesi.
Batınınkiyse dersin SARAY.
-
Nazımın komunist anlayışı RUSYADA geçmedi.
Bu nedenle Nazıma paraport bile vermediler.Hüviyete benzer bir kagıt verdiler eline okadar.
70 yıl sonra SSCB paldur küldür yıkıldı.
Yıkanlarda Rusyanın basındakıler.Bizim komunistlere biri takılır.
Gördünüzmü komunist devletler nasıl çöktü.
Ordan komunistin biri şöyle der.
Bizde 70 yıl komunizmi yaşıyalım,o bize yeter.
Komunist kafası.

Kalkınma REJİMLE olmaz
İnsan gibi yaşamakta REJİMLE olmaz.
İyi insan yetiştirmekle olur İNSANLIK.
Bakın Japonyaya.
İkinci dünya savaşında ekmek kuyruğuna girip ekmek alanların hiçbirinin elinde birden fazla ekmek yokmuş.Yabancının biri sormuş hepinizin elinde birer ekmek var.İçinizden fazla ekmeye ihtiyacı olan yomu?Olmaz olurmu?Tabiki fazla ekmeyede ihtiyacı olan var.
Amaaa bir diger ihtiyaç sahiplerinide düşündügümüzden birer ekmek alıyoruzki,geridekilerede kalsın.
.
Bizde öyle birşey olsa çuvalı doldururuz ekmekle.
Çünkü başkasını düşünmek yok bizde.

Japonya 1700 yıllarından beri bir sistem tutmuşlar.
Kim gelirse gelsin o sistemi sürdürürler.
-
Amarikan başkanı bile Japonlara hayran.
Japonyada bir türk şuna şahat olmuş.
Tiren yolcularından hiç kimsenın tıreni kaçırmıyım diye kostuğunu görmedim demiş..

Herşeyin başı EGİTİM.
Bizdeki sağcılarda,solcularda,ortacılarda suçlu.
Aslında baş suçlu devletin basındakıler.
Aslında onlardada suç yok..
Öyle yetiiştirilmişler..
Bütün sorun yanlış yetiştirilmekte.
Almanyada televizyona bakıyordum.
Boş sandalyaya bir imce ıyıklı bir adam getirip oturttular.
Bu adam kapıtalıst.
adamın ince bıyıgını çıkarıp bir posbıyık taktılar adama.Dedilerki buda komunist.
O bıyığı alıp adamı bıyıksız bıraktılar.
Buda faşist dediler.
Sonrada adam şöyle dedi.
Bu ülkenin başına kim gelirse gelsin.Bu ülkenin sistemi degişmez.
Bizdeyse
Biri gelir ülkeyi araplaştırır.
Öteki konunistleştırmeye,
Öteki gelir
Kürtleştirmeye çalışır.
Bir başkası gelir,ermenileştirmeye bir başkasıyla FALANlaştırmaya çalışır.
Netice
SIFIR var elde SIFIR olur ülke.
-
Japonya ve Almanya 1945 de savaşdan çıktığında yerle bir olmuştu.
Almanya 1962 de yabancı işci almaya başladı,17 yıl sonra.
-
Biz cumhuriyeti kuralı 100 yıl oldu.,Başka ülkelerde çalışmaya gidenlerimiz nerdeyse 10 milyonu aşmış durumda.
Eeeeeeeee,milli egitimimizi FULBIRAYIT anlaşmasıyla Amarıkaya teslim ettigimizden BAŞIMIZ BİTTEN ,götümüzde...........kurtulmuyor.

1947 deki İsmetin bu yasası hala geçerli.
Demekki bizi bu hala aMARİKA getirmiş getirmeye devam ediyor.
Bizi birbirimize düşman ettiren AMARIKA.
Solu RUSYA,
Sağda AMARIKA,
Dincileride araplar FİTLİYOR.
Bizde birbirimizi yıyoruz.
Alpaslan TÜRKEŞ 2 yıl Amerikada egitim aldı boşunamı.

Rizeli Yılmaz başlarındayken Rusyayla gaz anlaşması yapmaya çalıırkan Amarıka Yılmaza habar salar.Eger bu anlaşmayı Rusyayla yaparsan yerinde ençok 2 ay daha kalabilirsi.
Yılmaz AMARIKAYI sallamıyarak bu gaz anlaşmasını yapar.İki ay sonra Yılmaz düşürülür.
Yaniii ülkeyi bizimkiler yönetiyor sanmayın
Bu olayıda Yılmaz Türk halkına 3 yılsonra duyurur.

TC nın başına ATATÜRKTEN başka doğru biri daha gelmedi.
Sevgiler
Dedeniz

Şüpheci Dinsiz
23-12-2020, 16:31
sol.org.tr (https://sol.org.tr/haber/dunden-bugune-mhp-tek-amaci-sermayeye-hizmet-22189)

Dünden bugüne MHP: Tek amacı sermayeye hizmet

https://sol.org.tr/sites/default/files/styles/content_image_size_type4/public/images/content/article/2020/12/23/MHPNED%C4%B0R.jpg?itok=VTiecL6G

Hep böyle oldu. Ne AKP-MHP ilişkisi, ne de CHP-İYİ Parti ortaklığı düzen siyaseti açısından kuraldışı. İzlediğimiz sermaye sınıfının farklı arayış ve ihtiyaçlarına en uygun yanıtı üretme arayışıdır.

HAKAN AYDIN

23.12.2020

Kahramanmaraş katliamının üzerinden tam 42 yıl geçti. 19-26 Aralık tarihleri arasındaki cinayetlerin, tecavüzlerin, yakılan ve yıkılan evlerin, bu olaylardan sonra topraklarını terk etmek zorunda kalan insanların dramı her yıl değişik biçimlerde yazılıyor, tartışılıyor ve konuşuluyor olsa da olayın kendisinin ve arka planının aydınlatılmadığı gerçeği güncelliğini koruyor. Diğer yandan; bu acıların, ölüm sayılarının açıklandığı anmaların toplu halde yapılmasının yasaklanması, katliamın perde arkası hakkında bazı ipuçlarını işaret ediyor. Perdenin önündeki açık ipucu ise katliamın hemen sonrasında çekilen fotoğraflarda ifade buluyor.

O fotoğraflarda; öncelikle cinayet, ölüm ve birbirinin üzerine yığılmış insan cesetlerini görüyoruz. Yakılmış, yıkılmış dükkân ve evleri de… Bu fotoğrafların arasında mahkeme tutanakları arasına sıkıştırılarak unutturulanları da görüyoruz. Köşe başındaki yakılıp yıkılmamış dükkânın camına, boya fırçası ile "Allah için savaşa" yazıldığını örneğin. Bir başka dükkânın camına, bir sokak kenarındaki bahçe duvarına ya da bir binanın sokağa bakan yan duvarına MHP'nin sembolü olan "Üç hilâl"in çizildiğini görüyoruz. Gerçekler kayıtlarda saklanırken; fırça darbelerinden çıkan sloganlar, parti sembolleri, Kahramanmaraş sokaklarında yaşananların gizli ve açık ipuçlarıdır. Türkiye'deki anti-komünist hareketin tarihiyle birlikte okunmalıdır.

MHP'nin gizli ve açık tarihi
MHP, kendi tarihinin başlangıcı olarak, 3 Mayıs 1944 tarihinde yapılan Sabahattin Ali'nin Nihal Atsız'a açtığı hakaret davasının ikinci duruşma gününü referans alır ve o günü "Türkçülük Günü" olarak imler.

Nihal Atsız, aynı yılın 20 Şubat ve 21 Mart günlerinde, sahibi olduğu ‘Orhun' dergisinde, Başbakan Şükrü Saraçoğlu'na yönelik yayınladığı iki açık mektupla ülkedeki komünist faaliyetleri ihbar etmektedir. Atsız'a göre; "solcu fikirler, bazen sinsi bazen açık yürüyerek büyümektedir, kızıl gözlü, sinsi ve zehirli yılanlar gibi devleti ele geçirecek, baltalama hareketlerine girecektir. Komünistler, tuttukları köprü başlarından Türkiye'yi tahrip etmek için şiddetli bir taarruza girişmişlerdir. Onlar, mert bir düşman olmadıkları için kolay sezilmemektedirler, bunu ancak Türk milliyetçileri görebilmektedir." Çok uzun ve mistik bilgilerle süslenmiş bu mektuplara; Sabahattin Ali, Pertev Naili Boratav gibi birçok ismin bulunduğu bir komünistler listesi eklenmiştir. Bahse konu davanın sebebi budur.

Dava, 26 Nisan tarihinde açıldığında Nazi Almanya'sındaki savaşın durumu belirsizdir. 3 Mayıs günü mahkeme kapısında "kahrolsun komünistler!" sloganları eşliğinde dava devam etmektedir. Sonuçlanan mahkemede, kararının askeri Yargıtay tarafından bozulmasına kadar hakaret suçlamasının yerindeliğine hükmedilmiştir.

30 Nisan 1945 tarihinde Hitler'in intihar etmesi, 2 Mayıs günü Berlin ana garnizonunun SSCB'ye teslim olmasından sonra dünya başka bir yöne doğru dönmeye başlamıştır. Yenildiği kesinleşen Nazilerle arasına mesafe koymaya çalışan iktidarın önayak olmasıyla bu dava genişletilerek yenilenir. Irkçılık-turancılık davası adı altında, aralarında Nihal Atsız ve Alparslan Türkeş'in bulunduğu elliden fazla kişi yargılanır. Mahkûm edilenler, askeri temyiz mahkemesi tarafından berat ettirilirler.

Atsız'ın milliyetçilik hikâyesi; Türkeş'in gölgesi altına bırakılarak, 1969 yılında tasfiye edilecek olsa da MHP'nin kimlik belirleniminin patenti ona ait olacaktır: "Türk milletinin en büyük düşmanı komünizmdir!"

Bu davalarla geçen dönemde dünya hızla değişmektedir. Faşizm dünya çapında yenilmiş, ABD, SSCB'yi baş düşman ilan etmekle soğuk savaşı başlatmıştır. Türkiye'nin sermaye sınıfı da "SSCB bizden toprak istiyor!" hezeyanları ile ABD'ye yaklaşmakta, aynı zamanda yardımlardan pay kapmaya çalışmaktadır. Truman Doktrini çerçevesindeki askeri işbirliklerine dâhil olur, bu çerçevede düzenlenen bir eğitim için Türkiye'den 16 Subay ABD'ye gönderilir. Bu subaylardan biri Alparslan Türkeş'tir. İki yıl süren ve özel harp teknikleri ile gerilla yönetimini içeren eğitiminin temel amacı, olası bir "Sovyet saldırısı" olarak açıklanmaktadır. Türkeş, bu eğitimin tamamlanmasından kısa bir süre sonra 1955-58 yılları arasında Pentagon ve NATO Daimi Komitesinde görev yapmak üzere yeniden ABD'ye gönderilecektir.

Bir milat: Tan baskını
Türkiye'deki iç siyaset yeniden kurulmaktadır. Nazi Almanyası ile kurulan ilişkilere karşı yazılar yazan, SSCB ile dostluğun geliştirmesi ile ilgili telkinlerde bulunan Tan gazetesi; 4 Aralık 1945 günü komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle milliyetçi gruplar tarafından yakılır, yıkılır. Aynı gün; komünist kitaplar satılıyor diye ABC kitabevi yerle bir edilir. Eylemi gerçekleştirenler; Büyük Doğu gazetesinin önüne giderek Necip Fazıl lehine sloganlar atmayı ihmal etmezler. Eylemlerden, Amerikan radyosunda övgüyle bahsedilirken; Aziz Nesin, "Ey Türk Faşisti!" başlıklı dillere destan satırlarını, Cumhuriyet gazetesi ise "Yaşasın hür Amerika" kutlamasını yazmaktadır.

1946 yılında kurulan Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi (TSEKP) ve Türkiye Sosyalist Partisi (TSP) aynı yıl kapatıldı. Bu partilere bağlı olarak ortaya çıkan 1946 sendikacılığı, iktidar tarafından ezildi. Ezilen sendikacılığın yerine; 1950 yılından itibaren Amerikan Emek Federasyonu (AFL) tarafından anti-komünist sendikacılık eğitimi verilmeye başlandı.

1945'lerin ikinci diliminden ivme alan milliyetçilik, dernekler yoluyla mantar gibi türemeye başladı. Milliyetçiler Birliği, Komünizmle Mücadele Dernekleri, Milli Gençlik Teşkilatı örgütleri ile birlikte üniversite amfilerine kadar uzanan irili ufaklı milliyetçi dernekler gelişirken, İslamcı akımlar Nurculuk'la yer üstüne çıkarılıyordu. Hemen hepsinde ortak düşman komünizm olarak belirlenmişti. Milliyetçiliğin yüksek dozda kullanıldığı dönemde; Pertev Nail Boratav, Behice Boran ve Niyasi Berkes'in üniversiteden atılmasını sağlamak için Dil Tarih Coğrafya Fakültesi basıldı. Milli Türk Talebe Birliği, komünizmle mücadele eden Türk milliyetçilerini coşkuyla kutluyordu.

Yüksek dozdaki milliyetçilik; ABD'nin talebiyle Kore'ye sorunsuz şekilde asker gönderebilmesinin önünü açarken, ülkede Kıbrıs duyarlılığı yaratmak üzere tertiplenen 6-7 Eylül olaylarıyla azınlıklara ait mülkiyetlerin yerli burjuvazi yaratmak adına aktarılmasını da meşrulaştırıyordu. Olaylarda ölenlerin, tecavüze uğrayanların ve kaçanların, el değiştiren malların suçunu komünistlere atmakta el birliği edilmesini de!

MHP'ye giden yolda, milliyetçiler; Nurettin Topçu ile "komünizmle, kapitalizmin yarattığı eşitsizlikler ortadan kaldırılarak mücadele edilir!", "muhafazakârlar, özgürlük ile mülkiyet arasında sıkı bir bağlantı olduğuna ve toplumsal olanın istikrarı için sınıf ve mevkii farklılıklarının devam etmesi gerektiğine inanırlar" gibi ancak bu toprakların fikri bahtsızlığı denebilecek bir anti-kapitalizm fikrini oluştururlar. Diğer yandan Kemalist devrimin "militan" laiklik anlayışı ve "jakoben" aydınlanmacılığını "normalleştirmek" amacındadırlar. Atsız'daki dinsiz Türkçülük değişime uğratılmıştır, Türklük ve İslam bir bütün halini almak zorundadır. 1960'lar ve 1970'ler boyunca sola karşı yürütülecek savaşın ideolojik arka planı hazırlanmaya başlamıştır.

Sol sahneye çıkıyor
Yüksek dozda uygulanan milliyetçiliğe rağmen; 1961 yılında Türkiye İşçi Partisi (TİP), 1965 yılında Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) ve 1967 yılında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) kuruluşuyla komünizm nam ve hesabına örgütlülükler büyümektedir. Bu örgütlerin sayılarının artmasının, ABD dostu sermaye sınıfı ile anti-komünist unsurlarda komünizm "tehlikesinin" büyüdüğünden başka bir karşılığı olmayacaktır.

27 Mayıs 1960 darbesini gerçekleştiren Milli Güvenlik Kurulu tarafından tasfiye edilen 14 subayın arasında bulunan Türkeş, elçilik müşaviri olarak Hindistan'a gönderildikten bir süre sonra Türkiye'ye döner ve birlikte tasfiye edildikleri dokuz subay arkadaşı ile birlikte Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CMKP)'ne katılır. 1965 yılında yapılan olağanüstü kongrede, Türkeş genel başkanlığa seçilir. Subay arkadaşlarının tamamı parti yönetimindedir. CMKP eski yönetimi "partinin ele geçirildiği gerekçesi" ile istifa ettiğinde, parti, milliyetçiliğin yeni lideri Türkeş'indir. Parti, "9 Işık" programıyla yeniden yapılandırılır, Türk milliyetçiliği "Türk ulusu, kültürü ve devletine hizmet duyguları" ile yeni bir biçime kavuşturulur.

1961 yılında Saraçhane Mitingi ile başlayan işçi sınıfı direnişleri sonrasında 1965 yılına kadar tüm ülkeyi etkisi altına almayı başaran bir işçi eylemliliği gelişmiştir. Aynı yıl; Türkiye ile SSCB arasında yeniden bir bağ oluşmuş, SSCB yardımları ile yeni fabrikalar kurulmaya başlamıştır. Türkiye'nin NATO'nun askeri gücüne katılmayacağını açıklamasına karşılık olarak SSCB Türkiye'nin Kıbrıs'taki federasyon talebini desteklediğini açıklamıştır. SSCB Dışişleri Bakanı'nın TBMM'nde konuşma yapması, ardından Başbakan Suat Hayri Ürgüplü'nün SSCB'yi ziyarette bulunarak yeni anlaşmalara imza atması hem ABD'yi hem de Türk milliyetçiliğini tedirgin edecektir. Ortalık buram buram komünizm kokuyorsa, Türk milliyetçiliğinin en büyük düşmanına savaş ilan etmesi kaçınılmaz sonuç olacaktır.

CMKP'nin iddiaları arasında bulunan "İnsan hak ve özgürlükleri" sınaması 1965 yılında gerçekleşecektir. TİP ve FKF'li gençlerin Kızılay Meydanında gazete dağıtım çalışmasına yapılan organize saldırı, alanlardaki ilk örgütlü şiddet eylemi olarak tarihe geçmiştir.

1966 yılında Ülkü Ocakları kurulur. Parti adı; Milliyetçi Hareket Partisi'ne dönüştürülür. 1968-1970 yılları arasında Türkiye'nin 45 şehrinde Komando Kampları kurulur. Hızlı bir şekilde; anti-komünist sokak savaşçıları yetiştirilir. Soğuk savaşın Türkiye cephesi MHP eliyle inşa edilmekte, iç savaş hazırlığı kitleselleşmektedir.

27 Mayıs 1960 darbesiyle birlikte kapatılan, Komünizmle Mücadele derneği 1963'te İzmir'de yeniden açılmış, 1968'e gelindiğinde şubelerinin sayısını 141'e çıkarmıştır. Benzer şekilde; Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMTF) aracılığıyla, "komünizmle mücadele" şiarı etrafında üniversite gençliği de gerici-faşist hareketlere çekilmeye çalışılmaktadır. Bu örgütlerin liderleri CMKP ile sıkı bağlar içerisindedirler.

Aynı yıllar; NATO üyesi tüm ülkelerde, çok daha ileriki zamanlarda kabul edilecek olan Gladio, SüperNATO, Özel Harp Dairesi vb. adlarla anılan kontrgerilla ya da iç savaş aygıtlarının devlet içinde örgütlendiği ve faşist hareketlerle işbirliğine girdiği yıllardır.

Sol, 15 Temmuz 1968 tarihinde Dolmabahçe'ye demirleyen ABD 6. Filosu'na karşı düzenlenen protesto eylemleriyle, 17 Temmuz 1968 tarihinde ABD askerlerinin Dolmabahçe'den denize dökülmesi ile kendini sınamıştır. Protesto sonrasındaki polis müdahaleleri, İTÜ öğrencilerinden Vedat Demircioğlu'nun ikinci kattan atılarak öldürülmesini getirmiştir.

6. Filo'nun İstanbul'u ikinci ziyaretinde; Komünizme Karşı Mücadele Derneği ve Milli Türk Talebe Birliği'nin başını çektiği milliyetçi örgütler, toplu halde namaz kıldıktan sonra 76 adet işçi ve gençlik örgütünün çağrısıyla Taksim'de yapılan Emperyalizm ve Sömürü Karşıtı Mitinge saldırırlar. 16 Şubat 1969 günü gerçekleşen, iki kişinin ölümü ve yaklaşık iki yüz kişinin yaralanması ile biten olay ‘Kanlı Pazar' olarak anılacaktır. Milliyetçi hareketler örgütlü hareket etmeyi öğrenmiştir.

MHP'de Türk-İslam aşaması
Alanlarda sözü geçen bir parti haline gelen MHP, üçüncü ideolojik aşamaya Seyit Ahmet Arvasi ile geçmektedir. 1966 yılında Türkeş ile tanışarak CMKP'ye katılan Arvasi, Türk-İslam Sentezi'ni "Türklüğün İslamla şereflendirilmesi" ile "Türklerin İslama yaptıkları hizmet" üzerinden Türk-İslam Ülküsüne taşıyacaktır. Arvasi, Milli Türk Talebe Birliği'nden doğan ve 1970 yılında kurulan Aydınlar Ocağı'na bağlıdır. Aydınlar Ocağı, devlet içerisinde etkindir, 70'li yıllar boyunca doğrudan milliyetçi/muhafazakar nesiller yetiştirmektedir. Anti-komünist mücadeleye ideolojik/politik bir rota çizmekte, hükümetlere fikir vermektedir. O kadar ki; Turgut Özal 24 Ocak Kararlarının taslağını ilk kez 1979 yılında Aydınlar Ocağı'nda okuyacak, 12 Eylül Anayasasını hazırlayanlar bu ocaktan çıkacaktı.

1970'e gelindiğinde; Ülkü ocaklarının sayısı 200'ü buluyordu. Ülkü ocaklarına köylü çocukları ya da şehrin varoşlarında yaşayan işsiz güçsüz lümpen gençler seçiliyor, kapitalizmin ezerek bir paçavra gibi sistemin dışına attığı gençlerin sisteme duydukları öfke parti yöneticililerinin verdiği eğitimle komünizm karşıtlığına yönlendiriliyordu.

1977'de Necip Fazıl da MHP ile buluşur. Necip Fazıl'a göre ABD, SSCB'nin ve komünizmin panzehiridir. Komünistler haşeredir, ABD haşerelere sıkmak üzere DDT (haşere öldürücü) üretmektedir. Şöyle demektedir: "Ya Amerika'yı tutacaksınız ya Sovyet Rusya'yı; ya demokrasiyi ya komünizmayı… Onun için, en küçük Amerikan aleyhtarlığı Sovyetleri desteklemek diye anlaşılır." Necip Fazıl CHP'ye de düşmanıdır. Ona göre; "CHP'nin 1977 seçiminde iktidar olması, sokaklardaki sol muhalefetin yükselişi ile bağlantılıdır. Komünizme karşı gerçek mücadeleyi veren "tek güç" MHP'dir, Türkeş'tir. Umut, Türkeş ve ülkücülerdedir.

Necip Fazıl, bunlarla sınırlı kalmaz. İleride Devlet Güvenlik Mahkemelerinin temeli oluşturacak olan ve en geniş yetkilerle donatılmış "Komünizma İhtisas Mahkemesi"nin kurulmasını ister. Nüfusu artışını teşvik eder, kadınların çalışma yaşamından uzaklaştırılarak annelik görevine dönmesinde ısrar eder. İdam cezasının istisna olmaktan çıkmasını "caddeler boyunca darağaçları" kurulmasını, bütün partilerin, dernek ve sendikaların kapatılmasını ister. Devletin "baş yücelik devleti" olmasını ve başındaki kişiye karşı söylenecek en küçük sözün bile cezalandırılmasını talep eder. Kılık kıyafetin İslam'a uygun hale getirilmesini, batı etkilerinden uzaklaşılmasını, dış politikanın İslam birliği çerçevesinde yürütülmesini ister. Üniversitelerin adının "külliye" olarak değiştirileceğini söyler.

MHP'nin adı artık katliamlarla anılacaktır
Açılış, 16 Mart 1978 tarihli katliamla yapıldı. Beyazıt'ta üniversite çıkışında devrimci öğrencilerin üzerine bomba atıldıktan sonra olay yerinden kaçışan öğrencilere polis tarafından yaylım ateşi açılması katliamın devlet içi bağını açıkça işaret ediyordu. 7 kişinin öldüğü, 100'den fazla insanın yaralandığı bu olaydan üç gün sonra "başbuğ" Türkeş, İzmir'de yaptığı konuşmasında "büyük yürüyüş"ü başlattığını ilan ediyordu.

17 Nisan 1978'de, Malatya'nın sağcı belediye başkanı, bombalı bir paketin patlatılması sonucu öldürüldüğünde; MHP, kentte oluşan gerginliği solculara ve Alevilere ait ev ve işyerlerinin tahrip edilmesine, yakılıp yıkılmasına taşımayı başarmıştı. Eylem, 8 kişinin ölümüne, yüzden fazla kişinin yaralanmasına yol açmıştı.

Eylül ayında; bu kez Sivas'ta "komünistler camiyi bombaladı" diyerek yapılan provokasyon sonucu, birçok alevi ve solcunun hayatını kaybettiği saldırılar düzenlendi.

9 Ekim 1978'de Ankara Bahçelievler'de TİP üyesi 7 genç, telle boğularak hunharca katledildi. Eylemi, 16 Mart katliamını da yöneten ÜGD genel başkan yardımcısı Abdullah Çatlı bizzat organize etmişti. Eylem sonrası yakalanan ve suçunu itiraf eden Haluk Kırcı'nın bir gün sonra, Abdullah Çatlı'nın ise ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılması ve yakalanamayan diğer katillerin daha sonra da pek çok cinayette tetikçilik yapmaları ise, devletin bu saldırılardaki suç ortaklığının bir başka kanıtıydı.

MHP'nin bir provokasyon aygıtı olduğu, planlamalarının niteliği ile devlet işbirliği içinde yürütülen katliamlarından belli oluyordu. Katliam ve provokasyonların ardı arkası kesilmezken, MHP sürekli olarak hükümetteki CHP'yi suçluyor ve sıkıyönetim ilan edilmesi yönünde çağrılarda bulunuyordu. Parlamenter rejimin "anarşi ve terörü" önleyemediğini göstermeye, askeri bir rejimin kaçınılmaz olduğunu anlatmaya çalışıyordu. MHP bir parti olarak iktidarın değil, ülkeyi sermaye sınıfı adına yönetecek, işçi sınıfını ezecek bir darbenin koşullarının yaratılması peşindeydi.

Adalet Partisi MHP ile girdiği kirli ittifak çerçevesinde; "Kars kalesine oraklı-çekiçli kızıl bayrak çekildiği" söylentisini bahane ederek tüm ülkede "bayrak mitingleri" başlattı. Bu kampanya, MHP'nin elini oldukça rahatlattı ve propagandasının kitlelerde yankı bulmasını kolaylaştırdı.

Türkeş'in "büyük yürüyüşü" başlattığı açıklamasından sonra provakasyona dayalı eylem taktikleriyle; Malatya, Adıyaman, Maraş, Tokat, Muş, Elazığ, Erzurum, Iğdır ve Urfa gibi birçok orta ve doğu Anadolu kentinde Alevilere ve solculara yönelik saldırılar gerçekleştirildi. 1978 yılı boyunca 23 ilde gerici ayaklanma yaşandı, toplam 1072 insan hayatını kaybetti.

Ancak MHP'yi amacına ulaştıran ve terör dalgasının zirvesini oluşturan eylem, 19 Aralık 1978'de gerçekleştirilecek olan Maraş katliamıydı. Sovyet aleyhtarı bir filmin oynadığı sinema salonunun bombalanması provakasyonunun arkasından başlatılan şiddet eylemleri; aralarında çocuklarında bulunduğu 120 kişinin akıl almaz yöntemlerle öldürüldüğü, kadınlara tecavüz edildiği, 200'den fazla ev ve işyerinin yakıldığı Kahramanmaraş katliamını getirdi.

Kahramanmaraş katliamı, MHP saldırılarının sonuncusu olmadı. 16 Mayıs 1979 gecesi, Piyangotepe semtinde solcuların gittiği bir kahveye düzenlenen saldırıda 7 kişi öldürüldü, 10 kişi yaralandı. 1980 yılının Mayıs ve Temmuz aylarında Fatsa'da ve Çorum'da devletin kolluk güçleriyle birlikte solculara karşı yine işbaşındaydılar. Aralarında DİSK genel başkanı Kemal Türkler, gazeteci Abdi İpekçi, savcı Doğan Öz, akademisyen Cavit Orhan Tütengil gibi isimlerin bulunduğu milletvekillerinden profesörlere, gazetecilerden cumhuriyet savcılarına kadar pek çok kişi suikastlar sonucu öldürüldü.

Sonuç olarak; 1970-1980 yılları arasında, işçi sınıfından, solculardan ve aydınlardan oluşan 4 binden fazla insan, tek tek ya da toplu halde MHP terörünün kurbanı oldu.

Değişen görevler ve değişmeyen MHP
MHP, 12 Eylül 1980 darbesinden beklediği karşılığı göremese de; darbenin Türkiye işçi sınıfı hareketleri ve solun üzerinde yarattığı etkide kendi ifadesini bulmaktadır. Sonuç olarak "fikirleri iktidardadır."

MHP'nin 80'li yıllarda dağılmaya başladığının ifade edilmesi; birçok üyesinin mafya faaliyetleri ile piyasa içerisinde varlıklarına devam etmesinin, ülke içerisinde ve dışarısındaki gizli operasyonlarda kullanılacak militanların ayrıştırılmasının ya da değişik partiler içerisinde bulunmasının sonucudur. Bu durum aralarındaki organik bağın ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir.

90'lı yıllarda Kürt sorununun savaş düzeyine ulaşmasıyla birlikte, devletin MHP'yi bir kez daha göreve çağırdığı; binlerce özel tim görevlisinin tamamına yakınının MHP referanslı olduğu; İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde sol örgütlere karşı yürütülen "yargısız infaz" operasyonlarındaki rolü göz ardı edilmemeli.

SSCB'nin çökmesiyle birlikte emperyalistlerin av sahasına dönüşen Kafkasya'da devlet adına görevler aldığı, 1994 yılında bahsi kapansa da; Türkî cumhuriyetlerin yönetimleriyle ve istihbarat birimleriyle ilişkiler kurduğu, Ermenistan-Azerbaycan savaşında ülkücü gönüllülerden "Bozkurt Taburu" oluşturulduğu, Yugoslavya'daki iç savaşta değerlendirildikleri biliniyor.

28 Şubat süreciyle birlikte (Susurluk olayı da kullanılarak) Özel Tim'i tasfiye etmeleri, Milli Siyaset Belgesinde ülkücü hareketin "milli tehdit" olarak yer alması MHP'nin uyarılmasından başka bir anlama gelmemektedir. Türkeş'in ölümünden sonra 2,5 milyon doları aşan kişisel servetinin sorgulanmamasının sebebi de buralarda aranmalıdır.

Kriz ve emperyalist savaş atmosferindeki dünyada yaşanan genel siyasi gericileşmeyi de arkasına alan milliyetçi-şoven dalganın yükselişi devam ediyor. Tehlikenin farkına varmanın ve ona karşı mücadelenin ön şartı, faşizmin sermaye açısından işlevini ve neler yapabileceğini, yani muhtevasını iyi kavramaktır. Faşizm, sermaye açısından vazgeçilmez bir silahtır ve MHP bunun en iyi kanıtıdır.

Faşizmi "demokrasi karşıtı, şiddet yanlısı aşırı siyasi hareket" olarak sadeleştirmek meselenin özünü ıskalamak olur. Demokrasi ve faşizm kapitalizmin iki farklı yüzüdür. Bu sebeple son zamanlarda Türkiye siyasetindeki tartışmalara da bu eksende bakmak, sağın çeşitli varyantlarının farklı bloklarda yer alması, farklı işbirliklerine girmesini buna göre yorumlamak gerekir. Ne AKP-MHP ilişkisi, ne de CHP-İYİ Parti ortaklığı düzen siyaseti açısından kuraldışı sayılır.

İzlediğimiz düzen siyasetinde sermaye sınıfının farklı arayış ve ihtiyaçlarına en uygun yanıtı üretme yarışıdır. Emekçi sınıflar için tek seçenek bu denklemin toptan değiştirilmesi, kendi örgüt ve siyasetiyle sahneye çıkmasıdır.

Şüpheci Dinsiz
23-12-2020, 16:33
Oha yani.
sol.org.tr (https://sol.org.tr/haber/kaftancioglu-turkes-ziyaretini-savundu-acilar-uzerinden-ortaklasilacak-22197)

Kaftancıoğlu Türkeş ziyaretini savundu: Acılar üzerinden ortaklaşılacak...

https://sol.org.tr/sites/default/files/styles/content_image_size_type4/public/images/content/article/2020/12/23/sevaltu%CC%88rkes%CC%A7%20%281%29.jpg?itok=hkjEsBW R

CHP İstanbul İl Başkanı Kaftancıoğlu, CHP heyetinin Maraş katliamının yıldönümünde Alparslan Türkeş'in eşi Seval Türkeş'e yaptığı ziyarete yönelik eleştirilere yanıt verdi.

HABER MERKEZİ

23.12.2020
CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile birlikte Seval Türkeş'e 19 Aralık Maraş katliamının yıldönümünde yapılan ziyarete ilişkin açıklamada bulundu.

Kısa Dalga Podcast'te yayınlanan 'Arka Plan' programında Mehveş Evin'e konuk olan Kaftancıoğlu, "Ben siyaseti, acıları yarıştırarak değil, acıları ortaklaştırıp barıştırarak, bir daha kimse bunları yaşamasın diye yapıyorum" dedi.

Nefreti körükleyen değil, toplumsal olarak barışacak, uzlaşacak bir siyasi iklim yaratmamız gerektiğini düşünüyorum" diyen Kaftancıoğlu, şunları söyledi:

"Benim kayınpederim Ümit Kaftancıoğlu öldürülmeden iki gün önce Alparslan Türkeş, 'Aramızda Ümit Kaftancıoğlu gibi vatan hainleri var' demişti. Ben siyaseti, acıları yarıştırarak değil, acıları ortaklaştırıp barıştırarak, bir daha kimse bunları yaşamasın diye yapıyorum. Dolayısıyla acılar üzerinden ortaklaşılacak her türlü siyaseti yaparım. Bu haliyle kişisel bir rahatsızlık duymuyorum. Ama Alevi vatandaşlarımızın, aslında hepimiz için, Maraş katliamında yaşananların, o travmanın tekrar yaşanmaması gerektiğini, bir sağaltma ihtiyacının olduğunu biliyorum. Öyle bir güne denk gelmesindeki Alevi vatandaşların hassasiyetlerini anlıyorum. Genel başkanımızın da ifade ettiği gibi nefreti körükleyen değil, toplumsal olarak barışacak, uzlaşacak bir siyasi iklim yaratmamız gerektiğini düşünüyorum. Daha önemlisi, mafya bozuntusu tehdit ettiğinde Seval Hanım çıkıp genel başkanımıza desteğini açıkladı. Bu çok kıymetli bir şeydir."

Ahlaksız
23-12-2020, 17:41
Bunlar muhalif filan değiller. Bunlar akpye muhalifler sadece. Muhalif olmak, muhalif kafa yapısına sahip olmak başka bir şey. Ben bu yüzden ''Türkiye'de muhalefet yok'' diyorum.

tolonbey
23-12-2020, 19:31
İşte böyleee.
Türkeş,TÜRKLÜGÜ fellahlıkla karıştırarak çorbaya çevirmiştir.TÜRK -İSLAM SENTEZİ diye.Yaniii TÜRKLÜGÜ-ARAPLIKLA karıştırmıştır.Ortaya çıkan milliyetcilik %60 arap % 40 sa TÜRK.
Böyle milliyetcilik degil böyle araplığa BİAT olur.
Dinimizin %90 arap % 10 ancak TÜRKcülük.
Sonra araplların yalamadığımız yerleri kalmadı.
Türkeşe yardımcısı soruyor.Efendim istanbulda yahuduların davetine niye gittik?
Bakın TÜRKEŞ ne diyor.Adam hem KEL hemide FODUL.
Kötüydüyseler TÜRKLÜKLE ARAPLIĞI niye KARISTIRDIN?
İyi idiyseler YAHUDİLERİN çağrısına niye gittin.
Bu ÇAĞRIDA mutlaka kendinin eseridir.
Yoksa TÜRK İSLAM SEENTEZCİLERİNİ İsreilliler çağırmzlar.

Bakalım niye gitmişler isreilin ÇAĞRISINA.

İşte VERDİKLERİ BİLGGİLER:Gündem
Son Güncelleme: 29.11.2003 - 00:01
-
Musa'nın bozkurtları
-
Türkeş, 1992 yılında İstanbul Balat'taki sinagogu ziyaret etmişti.
Sinagogdaki dini törenden ayrılırken,
gençler kendisini

‘Başbuğ Türkeş' tezahüratı ve ‘bozkurt selamı' ile uğurluyordu.
Türkeş,
bu gençlerin kimliğini şöyle açıklıyordu:
‘‘Musa'nın Bozkurtları.'
'ALPARSLAN Türkeş, aktif siyaset yıllarında aldığı bazı kararlarla kamuoyunu, hatta kendi siyasi tabanını dahi zaman zaman şaşırtıyordu.
-
Nitekim, ‘Türk milliyetçiliğinin lideri' olarak kamuoyuna sunulan Türkeş, özellikle 12 Eylül İhtilali'nden sonraki siyaset döneminde,
-
Yahudiler ve Ermeniler il dostluk ilişkileri kuruyor,
MHP Lideri'nin bu tavrı merakla izleniyordu.
-
Türkeş, 1992 yılında, İstanbul'daki Yahudi cemaati yöneticileri tarafından Balat Sinagogu'ndaki bir törene davet edildi.
Daveti, kabul eden Türkeş, yanına yardımcısı Rıza Müftüoğlu'nu alarak Balat Sinagogu'na gitti.
-
Bakalım, bu davette neler olmuş...
-
Yine Rıza Müftüoğlu'ndan dinleyelim:‘
‘Genel Başkanımız,
özellikle Yahudilerle ilişkilere çok önem veriyordu.
Bu konuları gündeme getirirken,
dünyada üç güçlü lobinin varlığından söz ediyor,
bunları,
‘Yahudiler,
Ermeniler
ve Rumlar' şeklinde sıralıyordu.
-
Başbuğ'un değerlendirmelerine göre,
Rum lobisi,
Ermeni lobisini yanına alarak sürekli Türkiye aleyhinde çalışmaktaydı.
Bizim,
bu birleşik güçle ancak Yahudi lobisini yanımıza alarak mücadele edebileceğimizi vurgulamaktaydı.
YAHUDİLERLE SAVAŞMADIK Genel Başkanımız, şunları söylüyordu:
‘Biz Türklerin, tarihte savaşmadığı milletlerden birisi de Yahudilerdir.
İspanya'da, Engizisyon Mahkemeleri'nde Müslümanlar ve Yahudiler katledilirken, biz Padişah Yıldırım Bayezid döneminde,
bu iki dinin mağdurlarını gemilerle Türkiye'ye getirmişiz.
Hatta,
-
Yavuz Sultan Selim de Ortadoğu seferine çıkarken, bir Yahudi zengininden borç altın almış(sıçtı cafer bez getir,hani osmanlı dünyanın enbüyük,en güçlü devletlerinden biriydiiiiiiiii,bir yahudi TÜCCAR koskomaman imparatorluğa borç para veriyor.Belkide o parayıda osmanlıya bağışlamıştır.Gelde YAHUDİLERİN karşısında konuş konuşabilirsen.Güçlü osmanlı heeeeeeeeeeee)

Dünyada cami,
kilise
ve sinagogun yan yana olduğu şehir, İstanbul'dur. Ayrıca Yahudiler, bugün dünyada etkin üç büyük güç merkezine hákimdir.

(ispanyada CAMİ,KİLİSE,HAVRA aynı çatı altında aralarındada duvar yok.İbadet zamanı denk gelse birbirlerini görerek,duyarak ibadet yapmış olurlar)

Bunlar, finans merkezleri,
basın ve üniversitelerdir.
Bu gücü dikkate almalıyız.
-
Bize düşman olan milletler ve lobiler irdelenirken bu güçleri hesapta tutmalıyız. Yahudiler konusunda,
-
ülkemize karşı en fazla dayatma Müslüman Arap ülkelerinden ve Farisilerden gelmektedir.
-
Ancak, bu Arap ülkelerinin çoğu, uluslararası platformlarda maalesef Yunanistan'la birlikte hareket etmektedir.
Yunanistan'la anlaşmalar yaparak PKK'yı besleyen
Suriye, bize dost mudur?
-
Biz, asırlar boyu ‘Kutsal Topraklar'ı bekledik,
savunduk,
savaştık
ve şehit verdik.
-
Oysa onlar, Hıristiyan İngilizler ile işbirliği yaptılar.
Onların büyük bir bölümü bizi sevmez.
İngiliz Kraliyet Ailesi'nin mücevherlerinin çoğu,
Arap ülkelerinden hediye olarak gelir.

(OSMANLIYSA heryıl arap ülkelerine kervanlarla hediye gönderirdi)
-
Kralları,
ABD Başkanı Reagan'la diz çökmüş bir vaziyette viski kadehi tokuşturur, ama Türkiye gündeme gelince sırt dönülür.
-
Bütün bu şartlar altında Yahudilerle iyi ilişkiler kurmak zorundayız.
Yahudiler,
Kıbrıs savaşı sırasında, Hayfa kumsallarındaki paraşütlerini Ankara Esenboğa'ya döktüler, bize yardımcı oldular.
' Rahmetli Genel Başkanımız, bu değerlendirmeler ışığında İstanbul'daki sinagoga gitmemizi emrettiler.
Ben kendilerine,
‘Hayırdır efendim' diyerek yüzüne bakınca, güldü ve şunları söyledi:
‘Bizi tenkit ederler,
aleyhimize konuşurlar diye korkma.
-
Osmanlı döneminde bu sinagog açılışlarına
vezirler
ve paşalar katıldı.
Hatta bu törenlerde, Osmanlı ordularının muzaffer olması için dualar edildi.
-
O bakımdan bu davete katılacağız.
'ÜLKÜCÜ MUSEVİLER Tören bitti.
Sinagogdan ayrılırken bir sürprizle karşılaştık.
Yaklaşık 50 kadar genç, bozkurt işareti yaparak,
‘Başbuğ Türkeş' diye slogan atıyorlardı.
-
Sinagog, adeta MHP'nin miting alanına dönmüştü.
Genel Başkanımız da bu gençlere aynı şekilde bozkurt işareti yaparak cevap veriyordu.
Gençlerin kimler olduklarını pek anlayamamıştım.
Onları, ülkücü gençler zannediyordum.
Genel Başkan'a hemen oracıkta,
‘Efendim, buraya geleceğimizi kimse bilmiyordu.
Bu gençler, nereden haber aldı?
Sayıları da pek fazla değilmiş.
Bunlar, semtin Ülkü Ocakları mensupları mı acaba' dedim.
Rahmetli gülerek, şu cevabı verdi: Yok Rıza, bunlar bizim gençlerimiz değil; bunlar Musa'nın bozkurtları.
-
''Böyle karşılandılarTürkeş ve Rıza Müftüoğlu,
Balat'taki ----Ahrida Sinagogu'nda---- işte böyle karşılanmışlardı.
Müftüoğlu anlatıyor:
‘‘Törene katıldık.
Yahudi vatandaşlarımız tarafından çok sıcak şekilde karşılandık.
Bir ara dualar okunurken, ben, ilk defa böyle bir ibadethaneye geldiğim için sürekli kelime-i şahadet getirmeye başladım.
-
Bir ara rahmetlinin kulağına eğildim,
‘Efendim ben k

elime-i şehadet getiriyorum, Fatiha okuyorum; ne olur ne olmaz diye' dedim.
Kendileri bana aynen şunu söylediler: ‘Oğlum, ben de bildiğim bütün duaları okuyorum.'
-
Türkeş'e inat krediye ret

ALPARSLAN Türkeş ile dönemin başbakanı ve DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, 1994 yılında, aynı gün fakat ayrı ayrı uçaklarla ABD'ye gittiler.
Liderlerin, bu seyahate aynı saatlerde çıkışları acaba bir tesadüf müydü?
Aradan 9 yıl geçti; söz konusu seyahatle ilgili sis perdesi bugüne kadar ortadan kalkmadı.

-İşte bu sis perdesini de yine Rıza Müftüoğlu kaldırıyor.
Dinleyelim:
-
‘‘Bu eşzamanlı yolculuk, tesadüfi değildi; planlı ve programlı bir geziydi. ABD'nin Yahudi lobisine mensup büyük bir işadamları grubu, GAP için Türkiye'ye 20 milyar dolar kredi teklifinde bulunmuştu.
Teklif, önce bize geldi ( MHPye).
Genel Başkanımız da konuyu Sayın Başbakan Çiller'e intikal ettirdi.
Söz konusu görüşmeyi, her iki liderin yapacakları ortak bir ziyaret içinde programladık.
GAP için bu astronomik krediyi teklif eden grup yöneticileri ile New York'ta buluştuk.
-
Bu arada, John P. Sears ve Joel D. Hoppenstein isimli işadamları ile Dillion Read & Co. Inc.'in Genel Müdür Yardımcısı'nı Başbakan Çiller'le görüştürdük.
Bunlardan John P. Sears, aynı zamanda Nixon ve Reagan'ın başkanlık seçimleri sırasında yürütülen kampanyanın başında bulunmuş. Kendisi, Cumhuriyetçi Parti'nin ileri gelen şahsiyetlerinden birisi. Joel D. Hoppenstein ise Yahudi kökenli bir Amerikan vatandaşı.
-
GÖLGEDE KALMAK: Amerikalı işadamları, söz konusu krediyi, her yıl 2 milyar dolar olmak üzere, 10 yılda temin edebileceklerini söylediler; eğer bu proje gerçekleşirse PKK'nın dış boyutlu desteğinin de büyük ölçüde kırılacağını ilave ettiler.
Yahudi lobisinin bu büyük finansörleri, ayrıca Türkiye'den İsrail için su talebinde bulundular.
Türkiye'nin bu konuya sıcak bakması halinde, ayrıntılı bir proje sunacaklarını ve finansman imkánları sağlayacaklarını da ifade ettiler.
Görüşmeler sırasında,
bir ön protokol yapılması gündeme geldi.
-
Çiller'le görüşme tamamlandıktan sonra, bunun teyidi için bir gün beklendi.
Ama Türkiye tarafından bir haber çıkmadı.
Amerikalılar, bizim önerimizle Türkiye'ye resmi müracaatta bulundular.
Bir süre sonra da topluca Türkiye'ye gelip Ankara'da,
GAP İdaresi Başkanlığı ilgilileriyle görüştüler.
Aradan zaman geçti,
Türk hükümetinden yine ses çıkmadı.
Sonra konuyu araştırdık; neden kredi için türk hükümetinden ses çıkmıyor diye.

Bürokratların, bu büyük projeye engel olduklarını öğrendik.
Bizim bürokratlardan bazıları,
Başbakan Çiller'e ‘‘Bu ön anlaşmayı yaparsak,
siz Türkeş'in gölgesinde ABD ziyareti gerçekleştirmiş olursunuz'' demişler.
Bütün bu gelişmelerden sonra Genel Başkanımız,
‘Anlaşıldı, bunlar bize değil de başkalarına gitmiş olsalardı, ülkemiz bu krediyi kazanırdı.
-
Bilseydim, baştan onlara gönderirdim kıredi vermek isteyenleri.
Yazık, çok yazık' diyordu TÜRKEŞ.

Yahudiler Türkeşi araya koymak istedilerde ama bizim hökümet adamları bunu içlerine yediremediler.
Tolonbey:Yahudiler nerde olursalar olsunlar,o ülkenin en zenginleri oluyorlar.
Gelınde bu ALLAHA kızmıyalım.
Yahuuuuu namaz kıla kıla başımızzı yardık.
Sen kalkıyon ZENGİNLİGİ yahuduya veriyorsun.

Zaten kuranda şöyle bir ayat var.
EEyyyyyyyyyyy İsreil oğulları sizi dünya milletlerinin en USLUSU ollarak yarattım diyor.Demekki bizim ibadetlerimiz TİRELELLİM ne yapsak boş.

-Acaba ALLAH bizi nasıl yarattıki?
Kuranda İsreillilerle,araplardan başka milletlerin adlarıda geçmiyor.

Bu işte bir yamukluk var.
Türkeş çakmış manzarayı.
Dedeniz

Şüpheci Dinsiz
20-12-2021, 13:17
Maraş katliamını MİT yaptırdı, bunun için ülkücü katilleri kullandı.

https://www.gazeteduvar.com.tr/marasin-zenginleri-otele-gelmis-makale-1546125

'Maraş'ın zenginleri otele gelmiş…'
Veli Küçük gibi birisinin ajandasına yazdığı istihbarat notunu mevzu ediyoruz ve bu nottan, devletin Maraş'ta çıkacak "büyük olaylar"ı bildiğini, tedbir olarak şehrin zenginlerini birkaç günlüğüne şehir dışına yolladığını öğreniyoruz. Bu, görmezden duymazdan gelinecek veyahut üzerinden atlanacak şey midir?

https://i.gazeteduvar.com.tr/2/100/100/storage/files/images/2020/10/02/237426-1890907440-04Ol.jpg
Ümit Kıvanç
20 Aralık Pazartesi 2021 Saat: 09:33

Ergenekon İddianamesi'ne eklenmiş 400 kadar klasörden 57 numaralısında, meşhur Veli Küçük'ün evinden çıkan belgeler bulunuyordu. Bunlardan biri, Küçük'ün 1970'lerde Hatay İl Jandarma Alay Komutanı'yken tuttuğu ajanda. Tam bir istihbaratçı günlüğü.

Bu defterden ve şimdi aktaracağım nottan daha önce de sözettim. Çeşitli yerlerde yazdım. Tek Allahın kulu çıkıp "bu ne yahu!" demedi. Kimse ilgilenmedi, üstüne gitmedi. Oysa devlet açısından güvenilir şahıslığı herhalde hiç tartışılmayacak Veli Küçük'ün ajandasına çiziktirdiği iki satır, Maraş Katliamı organizasyonu konusunda kendi başına sapasağlam kanıt niteliğinde.

MECBURÎ İZAHAT
İlgisizliğin sebebi büyük ihtimalle sadece ve sadece "Fethullahçı kumpası" olarak kalması herkesin bir şekilde işine gelen Ergenekon Davası'na ciddiyet puanı kazandırma ihtimali. Böylece hem yerleşik hem sol muhalefet açısından arz ettiği "tehlike". Çünkü Ergenekon gibi devlet içi oluşumlardan bahsedildikçe "gericiler" edebiyatının düşük cümleleri, imlâ hataları ortaya dökülüyor.

Ergenekon Davası İddianamesi'nin kumpas özelliği var mıydı? Elbette vardı. Bunun en bariz kanıtı, mahalle bakkalının bile ne işler çevirdiklerini -şüphesiz fısıldayarak- söyleyebileceği insanlar hakkında bile koca iddianamede doğru dürüst kanıtın bulunmayışıydı. "Ergenekon Terör Örgütü" diye bir varsayım kurulmuş, bütün hakikat bu varsayıma uydurulmaya çalışılmıştı. Uzun mevzu; şimdilik bu kadarı yeterli. İddianamenin kolayca kenara atılıvermesinde onu hazırlayan aklıevvellerin rolü gözardı edilmesin istedim.

Peki, öbür taraftan, bu iddianamede sözü geçen olaylar, bağlantılar, şüpheli kişiler, bazı örgütlenme, eylem, özellikle suikast niyetleri, girişimleri, bütünüyle uydurma mıydı? Tabiî ki hayır. Savcılar tarafından içinden çıkılmaz boş laflar ve mesnetsiz iddialar yığını haline sokulmuş iddianamede değilse bile buna eklenmiş klasörler içerisinde işe yarar bilgi yok muydu? Olmaz mı! Neler neler vardı. Bunlar ciddîye alınıp dürüst, cesur ve becerikli bir savcı ekibi tarafından üstüne gidilse, memlekette sahiden sıkı bir temizliğin önü açılabilirdi. En azından, birilerinin marifetleri ortaya dökülebilir, doğru dürüst yargılanıp cezalandırılmaları sağlanabilirdi. Fakat zaten yargı da bırakmayacaklarmış ki ortada…

Fethullahçıların, hep kudretli kalacakmış san(r)ısıyla sergiledikleri sorumsuzluk, başkaları hakkındaki cehaletleri ve genel olarak kendileri dışında herkesi küçümsemeleri, herkesi salak yerine koyarak emellerine ulaşabileceklerine duydukları kof inanç, çocuk kandırma yöntemlerinin devamı olarak soruşturmalara kattıkları, kendi imalatları olan delil ve ayrıntılar… Ergenekon soruşturmasının bütününü geçersiz ilan etmeye yaradı. İktidar, kendisini de hedefe koymuş, gözünü karartmış bu müttefikinden kurtulmak isterken, ezcümle muhalefeti de arkasına aldı ve "Ergenekon" denen canavarın doğrudan muhatabı olan Kürtler ve memleketin batısından bir avuç başka muhalif dışında herkes, ortada soruşturulacak hiçbir suç, devlet adına bu suçları işlemiş hiçbir şüpheli yokmuş gibi davranmayı tercih etti.

Konuyu saptırma pahasına bu satırları yazıma ekledim, zira şimdi -kimbilir kaçıncı defa- dikkat çekeceğim ajanda notu hiçbir yerde hiçbir şekilde sorun edilmiyorsa biz burada ne halt etmeye çabalıyoruz, diye sorarken bir dayanağım daha olsun istedim. Mâlûm, önce hesap vermeden laf anlatılamıyor yalnız ve güzel ülkemizde.

MARAŞ'TAKİ MİT…
Veli Küçük'ün ajandasının 28 Ekim sayfasında yeralan not, burada sözünü ettiğim. Sayfa 28 Ekim, ama notun oraya yazıldığı tarih belli değil. Her hâlükârda, 1978 Aralık ayı ortalarındaki Maraş Katliamı'ndan sonra, belki 1979'un ilk günlerinde yazıldığı kesin. Ama -aşağıda göreceğiz- 2 Ocak'tan da önce olmalı.

Not şöyle:

"Kıyı Oteline Maraş'taki olaylardan önce zengin ve fabrikatörler gelmişler. Maraş'taki MİT büyük olaylar çıkacak buradan ayrılın demiş... Kıyı Otelin müsteciri Yusuf konuşmuş."

Soru basit: "Maraş'taki MİT" tutup, "olaylardan önce", şehrin "zengin ve fabrikatör"lerine "büyük olaylar çıkacak, buradan ayrılın" demişse, onlar da Hatay'a gidip Kıyı Oteli'ne yerleşmiş, "büyük olaylar"ın dinmesini beklemişlerse bu ne mânâya gelir? En hafifinden, "Maraş'taki MİT"in "büyük olaylar" çıkacağını bildiği anlamına gelmez mi? Peki ne yapmış "Maraş'taki MİT" bu bilgiyle? Kimseye söylememiş mi? Kendine mi saklamış? Biliyoruz ki böyle yapmamış; Maraş'ın "zengin ve fabrikatör"lerini bile esirgemiş "büyük olaylar"dan. Bundan sonrasını izaha kalkışmayayım artık. Utanıyor insan bir yerde.

Buna karşılık, Veli Küçük'ün ajandasında ilerleyip yeni not aktarabilirim. Burada açıkça sözü edilmiyor, ama bu notta bahsedilen gelişmenin de Maraş'taki "büyük olaylar"la ilgili olduğunu anlıyoruz: "Kuzuculu (??) kasabasına Maraş'tan gelen gecekondu kurarak oturanların aramasının yapılıp yapılmadığı öğrenilecek. Tug. K.'nına bilgi verilecek."

Neden gelip gecekondu kurmuşlar acaba? Ne araması yapılacak bu insanların üzerlerinde ya da eşyasında? Hayatını kurtarmak kaçan birileri olmalı.

Ve ajandanın 30 Ekim sayfasındaki notla kapatacağız. Üzerine 2 Ocak 1979 tarihi atılmış not şöyle:

"2.1.1979. Gar[nizon] K[omutanlığı] Toplantı

İsk[enderun??]. Ülkücü unsurlar 1978 Ağustosunda yaptıkları toplantıda alevi-sünni çatışması çıkarmak için karar aldılar. Bu işin faaliyet başkanı Turan ... [Gürkan – Birkan ??]."

Bunun üzerine söz söylerim, ama -Selahattin Demirtaş'ın Efsun'unu okuyanlar için belirteyim- gerek yok.

Veli Küçük'ün 1970'lerin sonlarında kullandığı ajandanın her sayfasının altında Atatürk'ün özlü sözleri bulunuyor. Yukarıdaki notun yeraldığı sayfanın altına düşen söz şu:

"Nihayetsiz bir hürriyet tasavvur olunamaz; hakların en büyüğü olan hayat hakkı bile mutlak değildir. – ATATÜRK"

Muhterem okurlar, sahiden merak ediyorum ilgisizliğin sebebini. Komşunun küçük kızının hatıra defterine karaladığı şiirimsiden bahsetmiyoruz; Veli Küçük gibi birisinin ajandasına yazdığı istihbarat notunu mevzu ediyoruz ve bu nottan, devletin Maraş'ta çıkacak "büyük olaylar"ı bildiğini, tedbir olarak şehrin zenginlerini birkaç günlüğüne şehir dışına yolladığını öğreniyoruz.

Bu, görmezden duymazdan gelinecek veyahut üzerinden atlanacak şey midir?

Baskoylu
21-12-2021, 18:39
ARALIK Ay`i dedigimizde aklimiza ilk gelen MARAS katliamidir.

MARAS katliamin planlayicisi ve duzenliyen hic kuskusuz Fasist Irkci ve Milliyetci Mantigin Kurucusu [...] Fasist Irkci Ataturk`un TEK MILLET, TEK DEVLET VE TEK DIL Politikasinin eseridir.

DERSIM, KARADENIZ, KOCGIRI, SIVAS, CORUM VE SAYAMADIGIMIZ YIGINLA SOYKIRIM, TOPLU KATLIAM, YARGISIZ INFAZ, CINAYET VE YIGINLA ZULUMLERIN BAS MIMARIDIR.

Yasadigi donemde Soykirim, Toplu Katliam, Yargisiz Infaz ve Cinayetlerin tek sorumlusu olan bu [...] Fasistin BIRAKTIGI MIRAS, FASIZMIN TEMEL TASI OLAN IRKCILIK, MILLIYETCILIK, GERICILIGIN VE KATLIAMCILIGIN Bas Mimari olma ozelligini koruyor ve korumaya devam edecektir.

Yani Bu Fasist Kohne Duzenin Kurucusunun Yandaslari ve Akil Hocalari Olan Nihal Atsiz, Mehmet Akif Ersoy ve Ziya Gokalp gibi Irkci, Milliyetci ve Gerici Fasistlerin bulunmasi rastlanti degildir.

Karadenizde MUSTAFA SUPHI ve 14 Yoldasini Hunarca Katlettiren tek sorumlu yine bu Kan Emici Irkci Fasistin planidir.

1 Mayis Dunya Isci ve Emekci Bayramini, Yassakliyan ve Bahar Bayrami olarak ilan eden yine bu IRKCI, MILLIYETCI VE GERICI FASISTIN ESERIDIR.

DERSIM Halkina Yonelik SOYKIRIM Hareketin Emrini Veren, Dersim`de "HIC BIR CANLI BIRAKILMASIN" Emrini veren, Manevi kizi olan Sabiha Gokcen`i SAVAS Ucagi ile gonderip savunmasiz insanlarin uzerine bomba yagdirip hunarca katleden, Canli Tanik ve Belgelerle Kanitlanmis bu Fasist Irkci Mantigin Kendisidir.

LINC GIRISIMI, TOPLU KATLIAM, CINAYET VE YARGISIZ INFAZLARIN MIMARIN ATTIGI NUTUK...
BURSA NUTKU`NDA BULUNMAKTADIR....

Turkiye`deki Halklarin Bas Dusmani Olan Bu Mantigin Savunuculari, KENDI DUSMANINA ASIK OLANLARDIR. Ayni Zamanda IKI YUZLU SAHTEKARLARDIR.

Fasizmin Kurucusunu Savunacaksin!!!
Sonra, Kendini Demokrat Gormeye Calisacaksin ve Demokrasiden yana olacaksin!!!
1 Mayis Dunya Isci ve Emekci Bayramini Yassakliyan, Isci ve Emekci Dusmanini Savunacaksin!!!!!
Sonra, 1 Mayis`da Alanlara Gideceksin!!!!!!

FASIST IRKCI, MILLIYETCI VE GERICI BAGNAZI SAVUNACAKSIN!!!!
SONRA, IRKCILIGA, MILLIYETCILIGE VE FASIZME KARSI CIKACAKSIN!!!!!

SIVAS, MARAS, CORUM KATLIAMLARI, Ataturk`un Kurdugu, Ayni Mantiga Hizmet Eden CHP nin mirasidir ve bizzat ayni mantigin Urunu ve Oyunudur.

KAHROLSUN FASIZIM VE HERTURDEN GERICILIK.
YASSASIN HALKLARIN KARDESLIGI,
YASSASIN SINIRSIZ VE SINIFSIZ BIR DUNYA.

Baskoylu
24-01-2022, 17:58
Maraş'ta vahşet, direniş ve işkence

41 yıl önce Maraş'ta gerçekleştirilen ve yüzlerce kişinin öldürüldüğü katliamın canlı tanığı, Yörükselim'de gösterilen ve onbinlerce kişinin kurtulmasını sağlayan direnişin önderi Hamit Kapan o günleri ve sonrasını Orhan Gazi Ertekin'e anlattı...


Orhan Gazi Ertekin

DUVAR - 2019 Mayıs ayının son günleri, Londra'da bir kafede 50'li yaşlarına gelen bir adam konuşuyor, "Onun sayesinde yaşıyoruz. Bu yaşa gelmemizde onun büyük payı var..." . Aynı yılın Kasım ayının başlarında İzmir'de bir düğün salonunda üniversiteli kızı ve eşiyle oturduğu masada 60'lı yaşlara dayanmış bir adam konuşuyor: "Şu an ben buradaysam, yaşıyorsam, Eşim ve kızım varsa bu onun sayesindedir..." Muhtemelen birbirini hiç tanımayan bu iki konuşanın "o" dediği kişinin adı Hamit Kapan'dır. "O" herhalde gerçek ile efsanenin buluştuğu yer olsa gerektir...

Şunu baştan diyeyim: Kişiyi efsaneye dönüştüren şeyin sözün gerçeğini aşması, gerçeğin abartılması olmadığı kanaatindeyim ben. Efsanenin yaşamsal bir meselenin içinden doğduğunu, ölüm karşısında sınanan her toplumun hayata tutunması ile alakalı olduğunu düşünüyorum. Ölümün kıyısındaysanız efsane sizi hayatta tutan kişi veya şeydir. Eğer insanların ölüm ile yaşam arasındaki mesafesinde can alıcı bir yerde durursanız sizin gerçeğiniz bir efsaneye dönüşür. Hamit Kapan'ı bir efsaneye dönüştüren şey işte bu gerçeğidir. İnsanların; bir halkın ölümün elinden çekilip alınması... "Başarılmış" bir vahşet karşısında da olsa kazanılmış bir "zafer"in gücünü elinde tutmak... İşte efsanelerin doğduğu yer burasıdır... Tıpkı Mehmet Mengücek, Derviş Koç, Tahsin Kozanoğlu, Saim Sağnak gibi Maraş katliamının toptan bir yok oluşa dönüşmesini engelleyen kahramanlar başta olmak üzere Ali Arabul, Haydar Özen, Hıdır Şengezer, Mehmet Mahçiçek, Muhammet Arifoğlu, İlyas Hurma, Uğur Güven, İbrahim Candemir gibi kahramanca direnenler buradan; onbinlerce insanın ölümün kıyısına sürüklendiği yerden doğdu: Ölüm ile yaşam arasında o korkunç ve her an tedirgin edici mesafede... Hamit Kapan ise herkesin kabul ettiği gibi bu kahramanlığın en önündeki efsanedir...



Hamit Kapan
HAMİT KAPAN KİMDİR?

Hamit Kapan 1956 yılında 1937-38 Dersim göçmeni Kürt-Alevi bir ailenin oğlu olarak Maraş'ta doğdu. 1971 devrimci gençlik çıkışından etkilendi. 1970'lerin ikinci yarısından itibaren ekonomik ve kültürel gücü yükselen ve toplumsal merkezi ele geçirmeye aday sol, Alevi toplulukların ideolojik ve politik konumlarını devrimci özgüveni ile tamamlayan gençlik liderlerinin başında geliyordu. Süreç içinde örgütlü çalışmalara başlayan Kapan, 1978 Maraş katliamı sırasında günlerce saldırı altında kalan Yörükselim mahallesini savunanların en önündeki kahramanlardan birisi. Bu sayede onbinlerce insanın ölümün elinden çekilip alınmasında birincil rolü 41 yıl sonra da anılmaya devam ediliyor. Bundan dolayı 12 Eylül sonrası işkencecilerin özel çalışma hedefi seçtikleri bir devrimci. Öyle ki 6 ay boyunca hiç uyutulmaksızın her biri 8'er saatten üç ayrı işkence ekibi tarafından sorgulandı. Filistin askısı, falaka, kum torbası, elektrik işkencesinden 9 gün boyunca foseptik çukurunda tutmaya kadar uzanan ve hatta ilk kez uygulanan Çin işkencesinin dahi denendiği işkenceler sürecinden geçirildi. İşkencecilerin amacı bir 12 Eylül fantezisi olan, "Maraş katliamını devrimcilerin planladığı" iddiasını kabul ettirmekti. Fakat bunu başaramadılar. Kendisine yapılan işkenceler 6 yıl sonra bütün ayrıntıları ile işkenceci polis Sedat Caner tarafından anlatıldı ve Nokta dergisinde yayınlandı... 3 yılı hücre olmak üzere 9 yıl cezaevinde yatıp çıktı...

Halen İstanbul'da yaşıyor ve demokratik görevlerini üstlenmeye devam ediyor...

Şimdi de ona bağlanacak ve soracağız...

Orhan Gazi Ertekin: Maraş katliamının geriye doğru bir siyasal, toplumsal ve kültürel tarihi var. Bu durum üzerinde fazla durulmuyor. Özellikle, Maraş sağ muhafazakarlığın 1960'lara kadar hakim olduğu bir yer. Buna karşılık 1960'larla beraber bu durum değişmeye başlıyor ki katliama bir siyasal geçmiş kadar toplumsal hınç ve kültürel bir tepki karakteri veren noktalardan birisi de bu. Sen ne söyleyeceksin ağabey katliamın geniş bir düzlemdeki "sebep" boyutuna?

Hamit Kapan: 1970'lerle beraber Maraş özelinde sol ve Alevilerin toplumsal ve kültürel gücünün yükselişi açısından önemli ve giderek hegemonik bir gelişme yaşandı. Maraş Eğitim Enstitüsü örneğin sağın elindeyken inisiyatif yavaş yavaş sola doğru geçmeye başlamıştı. Öğretmenlerin devrimci eğilimleri yükselirken okullardaki etkimiz de her geçen gün artıyordu. Genel yaşam alanlarında sol adına önemli adımlardı bunlar. Sosyal anlamda da sol ve Aleviler adına yenilikçi gelişmeler yaşanıyordu. Örneğin Aleviler gündelik yaşamda görünür olmuşlardı. Ailecek restorana gidip yemek yiyebiliyorlardı. Yeni işyerleri Aleviler ve sol tarafından açılıyordu. Maraş'ın ekonomik, toplumsal ve kültürel merkezi giderek değişiyordu. Bu durum Maraş'ın geleneksel muhafazakâr-sağ merkezli toplumsal yaşamı açısından yeni gelişmelere işaret ediyordu. Alevilerin geçmişte yoğun olduğu Afşin, Elbistan gibi ilçeler Malatya ile iletişim kuruyorlardı. Bir diğer ilçesi olan Pazarcık ise Antep ile bağlantı halinde yaşamını sürdürüyordu. Diğer ilçeler ise Sünni ve sağ bir kültür içinde, kendi içine kapalı bir hayat sürdürüyorlardı. Dışarıdan ve farklı hayat tarzlarının olmadığı, daha doğrusu pek hissedilmediği 1940-50'li yıllardan sonra Alevilik ve solun Maraş merkezde tüm alanlarda yükselişe geçmesi içeride bir kültürel gerilim potansiyeli de doğurmuş oldu. Muhafazakâr tedirginlik ve rahatsızlık dışarıdan artık fark edilebilir durumdaydı. Dışardan gelen Alevilerin güçlenişi rahatsızlığı artırdı.

Aynı dönemler öğrenci gençlik başta olmak üzere devrimci hareketlerin de yükseliş dönemi idi. Bu durum rahatsızlığın ifade yollarını belirlemiş olsa gerektir?

Bunun siyasal karşılığı da vardı tabii ki. Devrimci mücadele bu toplumsal ve kültürel yükselişin bile önüne geçmişti ki bu da rahatsızlığı yükseltiyordu. Bu durum MHP'nin solun yükselişine karşı hazırlanması, öne sürülmesi, sol ile MHP'yi karşı karşıya getirip, derin devletin kendi gücünü ve hakemliğini besleyeceği bir çatışma ortamı da doğurmuş oluyordu.

Maraş Katliamı'na gelen süreç açısından Maraş'ın da içinde olduğu bölgede kıpırdanmalar zaten vardı. Ama 1970'lerin ortasından itibaren artık "plan" ve "komplo"lardan bahsedilebilir hale geldi sanırım?

Ülkenin belirli şehirlerinde ve Maraş'ta gelişmeler yaşanıyordu. Maraş katliamını katliamlar zincirinin bir parçası olarak görmek lazım. Tam o döneme denk gelen günlerde Elazığ'da "Aleviler suya zehir katmış" yaygarası yayılıyor ve valinin uyanıklığı ile engelleniyordu örneğin. Olayın patlamasına ramak kala vali öne çıkarak topluluğun önünde 'zehir yok işte ben içiyorum' diyerek sakinleştiriyor ve oradaki hazırlıklar başarısız oluyor. Arkasından Ankara Emek Postanesi'nden üç kişiye posta gönderiliyor. Birincisi Malatya bağımsız milletvekili ve Malatya belediye başkanı Hamido'dur. Birisi Pazarcık CHP İlçe Başkanı Memiş Özdal'dır. Diğeri de Adıyaman Emniyet Müdür Yardımcısı Abdülkadir Aksu'dur. Bu paketlerden Hamido'ya gönderilen bomba kendisinin torununun ve bir yakının ölümüyle sonuçlanıyor. Cenaze ve devamında meydana gelen çatışmalarda 11 kişi hayatını kaybetti. Memiş Özdal ise şüphelenerek paketi almıyor, personeli açınca bir kişi de orada öldü. Aksu'ya gönderilen paketin neticesi ise halen bilinmiyor. Şimdi bunlara bakıldığında bu şehirler göz önüne alındığında Malatya, Elazığ, Çorum, Maraş zinciri göz önüne alındığında bir hilal şeklinde Alevi ve Sünnilerin karşı karşıya getirilebileceği bir bölgeye bıçak vurulmuş olacaktı. Alevi, Kürt ve sol devrimci yükselişin önlenmesi bakımından da oldukça işlevsel bir plan olduğunu kabul etmek lazım tabii ki. Alevilerin Kürt hareketine geçmelerini engellemek gibi amaçlardan da bahsedebiliriz. Maraş bu planın içinde onların zihninden bakıldığında "başarılı" olunan yer haline gelmiştir diyebiliriz. Öyle ki Maraş, bu planın bütün boyutlarıyla karşılık bulduğu bir bölge olmuştur. Hem katliamcı güruhun hınç ve nefretinin önüne gelen her şeyi yakıp yıkmaya yönelen eylemlerinin önü açılmış hem de devlet güçleri, kurumlar geriye çekilerek, halk güvenlikten mahrum bırakılarak aralıksız ve günlerce süren bir çıplak şiddetin, vahşetin alanına dönüştürülmüştür.

Bir de paramiliter örgütlerin hazırlıkları var Maraş'ta? ETKO hareketliliği gibi örneğin?

Bu da katliamın örgütsel hazırlığının bir başka parçasının tamamlanması olarak görülmeli. Nitekim ilk kez Maraş'ta harekete geçirilen paramiliter örgütlü gruplar da bu vahşeti geniş bir toplumsal ve siyasal hazırlık haline getirmiştir. 1978'in ortalarında ETKO isimli bir örgüt kurulmuştu. Ankara'dan Ali Çevik isimli "efsane yüzbaşı" olarak anılan şahıs tarafından Maraş ETKO grubuna bomba ve silah gönderildiği anlaşılmıştı. Bir operasyonla bu silahlar yakalandı. Yani 1978'in başlarından itibaren savaş hazırlıkları başlatılmıştı demek mümkün. Kaldı ki Adana MİT elemanlarının da aynı dönemdeki raporlarında bölgelerinde büyük boyutlu çatışma hazırlıkları yapıldığını tespit ettiklerini, raporların Ecevit tarafından hiçbir işlem yapmadan kendi kişisel kasasına konulmak suretiyle geçiştirildiğini de artık biliyoruz. Bütün bunlar en son Maraş'ta patlamak üzere katliamlar zincirinin nasıl planlı bir hazırlığın eseri olduğunu gösteriyor. Buna tabii ki her gün bir faili meçhul cinayetin işlenmesini, devletin artık yönetemez hale geldiği, toplumun da kendi amaçlarının peşine düşerek yönetilemez olduğu bir sürecin tüm sorunları ve çözümleri ile dinamik bir siyasi döneme girmesini eklemeliyiz.

Şimdi, o halde, Maraş Katliamı'nın yakın planına geçebiliriz. 19 Aralık 1978'de bir gelişmenin yaşandığını biliyoruz. Katliama doğru giden Maraş'taki güncel gelişmelerden de bahsedebiliriz örneğin?

Katliamdan önceki özellikle 1978 Nisan ayında Maraş'ta Alevilerin gittiği bir kahvehanenin taranmasını ve bombalanmasını, 'Gıjık Dede' olarak bilinen Sabri Özkan'ın öldürülmesini de hatırlamalıyız. Bu kahve nispeten kolay bir hedef idi. Gençliğin gittiği kahve, biraz daha üzerinde bir başka kahve olmasına rağmen oraya saldırmak saldırganlar açısından oldukça riskli olduğu için tahminimce bu kahve hedef alınmış. Malatya'da katledilen Hasan Basri Temizalp'ten sonra Sabri Özkan bizim siyasi bir gösteriye dönüşen ikinci bir cenaze merasimi idi. O dönem için oldukça kalabalık 8-10 bin kişilik bir kortejle cenaze kaldırıldı. Kortejdeki yürüyüş, disiplin ve heyecanın faşistler tarafından not edildiğini de tahmin ediyorum.

Sağ ise bunlara karşılık "Güneş Ne Zaman Doğacak" isimli bir film ile kendi topluluğunu hazırlamaya çalışıyor. Bu filmin özellikle seçildiğini düşünebilir miyiz?

Aralık ayının ortalarında Maraş'ta Çiçek Sineması'na bir film getirilmiş, Türkmen bir ailenin Sovyetler Birliği'nde başından geçen zulüm anlatılıyordu. Bu filmin Maraş'ta ve böyle bir gerginlik ortamında sağ muhafazakarlığın sol nefretini eylemli hale getirmek bakımından ne kadar işlevsel olduğunu fark etmemek mümkün değil. Bu film dört gün boyunca her gün saat 11.00'den akşama kadar binlerce insana; şehirden ve köylerden özel olarak getirtilerek izletiliyordu.

İç savaş psikolojisini derinleştiren bir etki yaratılmak isteniyordu yani? Hınç bileniyordu? Ve hıncın eyleme dönüşme imkanları hazırlanıyordu?

Tabii ki Maraş'ta katliama yönlendirilecek geniş bir kitlenin manevi hazırlıkları yapılmış oluyordu. Nitekim, hemen sinemanın önünde ülkücüler tarafından etkinlikler yapılıyor, bildiriler dağıtılıyor, film gibi sinema önü de hazır bir propaganda ve sevk alanı olarak kullanılıyordu. 19 Aralık'ta ise bu sinemada sadece ses düzeneği olan bir patlayıcı patlatılmıştı. O sırada sinemada olan faşistler, hemen CHP ve postane binaları ile Alevi ve solcuların işyerlerine saldırmaya başladılar. Zaten uzun süredir hazırlık ve örgütlenmesi yapılan bir şiddet potansiyelinin birdenbire açığa çıkmak için belli ki bulduğu bir fırsat idi bu. Ki bunu, aradan yıllar geçtikten ve bilgilerimiz arttıkça netleşen ve olgunlaşan bir yaklaşıma sahip olduğumuz anda, yani ancak şimdi söyleyebiliyorum. Çünkü o zaman böyle bir öngörümüz ve hazırlığımız yoktu örneğin. Hem çok gençtik hem de çok tecrübesizdik. İlk kez o gün hepimizde kaygılar başladı. Ki artık sadece somut olarak geleni görüyorduk. Buna karşı hazırlık yapacak bir zamanımız da yoktu. Gelecek olanı anlamaya imkan veren ve birbiriyle tutarlı olan her gün yeni bir olay yaşanıyordu neredeyse. Bir gün sonra bu kez kitlesel şiddeti takip eden bir örgütlü eylem yapıldı. Solcu ve Alevilerin gittiği Akın Kıraathanesi tarandı. Ondan bir gün sonra 21 Aralık'ta ise bu kez meslek lisesinde görev yapan iki solcu öğretmen okuldan çıkıp Yörükselim mahallesine doğru yürürken pusuya düşürülüp öldürüldüler. Öğretmenler öldürüldüğünde biz koşarak olay yerine geldik. İlk anda Hacı Çolak'ın olay yerinde hayatını kaybettiğini, Mustafa Yüzbaşıoğlu'nun ise ağır yaralı ve bilincinin yerinde olduğunu gördüm. Her ikisini de hastaneye götürdük. Yüzbaşıoğlu tedavi altına alındı. Polis tarafından ifadesi bile alındı. Fakat geceyarısına doğru o da hayatını kaybetti. O gün perşembe günüydü ve bir gün sonrasının da cuma olması oldukça manidar görünüyordu. Fakat, biz o gün bunu aklımıza getirmedik. Asıl olarak öldürülen arkadaşlarımıza yakışır bir cenaze töreni hazırlığını düşünüyorduk. TÖB-DER'in cenaze hazırlıklarını yapmasını kararlaştırdık. TÖB-DER'den hocamız Cuma Sağnak, Valilik ile görüşmeleri yaparak, emniyet tedbirleri istemişti. Fakat valilik 'Daha ne olsun hocam. İki öğretmeninizi vurdular. Bundan daha fazlası ne olur ki? Daha ne yapsınlar?' diyerek karşılık vermiş.

Devamini Link den okuyabilirsiniz

https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2019/12/20/marasta-vahset-direnis-ve-iskence

Baskoylu
27-01-2022, 18:43
Maraş'ın kadınları...
'Hamileyim, bari beni öldürmeyin'

Maraş katliamının özneleri arasında pek çok kadın var. Kimi sanık, kimi tanık, kimi mağdur, kimi de katliam mağdurlarının koruyucusu, kalkanı olmuş kadınlar.

Bu toprakların gördüğü en büyük kırımı yaşadı Maraş. K.Maraş diye yazılan ilin açılımı Kahramanmaraş olarak bilinir. O meşum olaydan sonra başındaki K. harfi Kanlı diye de okunabilir. Kuşkusuz yakın tarihimizde pek çok katliam yaşadık. Yabancısı oldukları bir şehre mihman olarak gelenlerin otel odasında benzin dökülerek yakıldığına da tanık olduk. Suruç'ta, Ankara'da, İstanbul'da, Kayseri'de hain bombalarla onlarca insanımızın katledildiğine de...

Her katliam bir insanlık suçudur. Hiç birinin acısı diğeri ile yarıştırılamaz. Ancak K.Maraş katliamı diğerlerinden farklı kılan pek çok unsur var. Ön hazırlığının aylar öncesinden yapılması, katledilecek kitlenin evlerinin önceden belirlenmesi, katliama katılacak kitleyi psikolojik olarak hazırlamak için provokatif olayların sahnelenmesi, bir hafta boyunca sürmesi, toplu bir cinnet halini yansıtması, olayın failleri arasında çok sayıda kadın olması, katillerle maktullerin çoğunlukla tanıdık hatta komşu oldukları, kurbanların savaşta bile eşine rastlanmayacak vahşetle katledilmeleri, kurbanların arasında çok sayıda kadın ve çocuğun olması Maraş Katliamı'nı diğer katliamlardan ayıran özellikler.

Hepsi serbest kaldı

K.Maraş Katliamı'nın bir diğer yönü de 804 sanıklı davada 29'u ölüm, 7'si müebbet, 7'si 15-24 yıl, 259'u 5-10 yıl, 26'sı 1-5 yıl arasında hapis cezasına çarptırılmasına rağmen 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Yasası nedeniyle tüm sanıklarının serbest kalması.

19-26 Aralık 1978 tarihinde meydana gelen K.Maraş Olayları ile ilgili davanın 1330 sayfalık iddianamesini bugüne kadar onlarca kez okuduk. Okumak ne kelime deyim yerindeyse hatmettik. Bizi en çok etkileyen ise bu katliamın özneleri arasında pek çok kadının olması. Kimi sanık, kimi tanık, kimi mağdur kimi de katliam mağdurlarının koruyucusu, kalkanı olmuş kadınlar.

Şövalye ruhlu kadınlar

Hiçbir ırk, hiçbir millet, hiç bir inanç, hiç bir şehir hakkında genelleme yapılamayacağı gerçeği bu olayda da ortaya çıkıyor. Katliam sırasında saldırganlara "Aha bu ev de Alevi, sağ koymayın öldürün" diyerek saldırgan gruba rehberlik yapan ya da saldırıya uğramış komşularının evini talan eden, saldırganlara evlerinden satır, tahra, tenekelerle gaz taşıyan kadınları da görüyoruz, "öldürecekseniz ikimizi aynı anda öldürün" diye kocasının üzerine atlayan, "Beni öldürün ama çocuklarıma dokunmayın" diye katillere yalvaran, hunharca katledilen kadınları da.... Bir de komşularını evinde saklayan, saldırgan grup geldiğinde de "Onlara dokunmayın, ne istiyorsunuz komşularımdan" ya da " Benim komşularım gâvur değil Müslüman, hadi gidin işinize" diye posta koyan şövalye ruhlu kadınlar var eli öpülesi.

17 kadın öldürüldü

Maraş Katliamı Davasında yargılanan 804 sanıktan 54'ü kadın. Bunlardan 36 kadın sanık yeterli delil bulunmadığından ya da tek tanığın ifadesi ile suçlandığından beraat ediyor. Firari 68 sanıktan iki firari kadın sanık bulunup sorgulanamadığından davadan tefrik ediliyor. Dokuz kadın sanık hakkında 6 yıl ağır hapis, dört kadın sanık hakkında ise 2 yıl hapis ve 50 TL para cezası veriliyor.

Katliamın yaşamını yitiren 111 kişiden 17'si kadın. Ölenlerin isimlerine bile yer verilmedi dönemin gazetelerinde. İddianamenin sararmış sayfalarında yer aldılar sadece. Bir de köylerindeki mezarlıklarda dikilen beyaz mermer taşların üzerlerinde. O bile şüpheli, zira kaledilenlerin büyükbir kısmı belediyenin Şeyh Adil Mezarlığı'na toplu gömülmüşler. Hiç olmazsa biz anılarına saygı gereği katledilen 17 kadının isimlerini zikredelim: Güllü Ergönül, Fatma Baz, Zeynep Aydoğan, Döndü Ünver, Zühre Ünver, Kezban Usta, Hatice Yılmaz, Gülsen Un, Hatice Görür, Gülsüm Akırmak, Zeynep Nergiz, Sebahat İşbilir, Elif Balta, Esma Suna, Fidan Suna, Fatma Bilmez ve Cennet Çimen.

Kim daha şanslı?

Bir de kocasını, çocuğunu, kardeşini, anasını, babasını ya da torunlarını kaybetmiş mağdur kadınlar var. Yakınları gözleri önünde hunharca katledilen bu kadınlar, olayın travmasını aradan geçen 38 yıla rağmen atlatabilmiş değiller. O vahşet tablosu düşünüldüğünde ölenler mi daha şanslı yoksa yakınlarının boğazlanmasını izlemek zorunda kalanlar mı diye de düşünmeden edemiyor insan.

Hamileyim, bari beni öldürmeyin

Maraş katliamında mazlum ve zalim kadınlar çoğunlukla birbirlerini tanıyorlardı. Aynı mahallenin, aynı sokağın insanlarıydılar. Komşuydular. Belki birlikte damda tarhana yaptılar, erişte kestiler. Düğünde kol kola halay çektiler. Peki ne oldu da böyle bir vahşetin faili ve kurbanı oluverdiler? Bosna'da, Kosova'da ne olduysa Maraş'ta da o oldu. Yıllarca planlı bir şekilde kin tohumları ekildi ve o tohumlar göğerince de hasat başladı.

Ölen kadınlar arasında iki isim Esma Suna ile Cennet Çimen, katliamın adeta sembolü oldu. Esma Suna 8 aylık hamile genç bir gelin. Cennet Çimen ise 80'lik gözleri görmeyen bir nine.

Öldü diye bıraktılar

Esma Suna'nın doğumuna az kalmıştır. Saldırganlar Suna ailesinin evini silahlarla ateş altına alırlar, evin içine patlayıcı madde ve benzinli paçavralar atarlar. Sonra evin kapılarını kazma ve baltalarla kırarak içeriye giren faşistler, evde bulanan Fidan, Ali, Fikri ve Mehmet Suna ile Musa Funda'yı kurşuna dizerler. Fazlı ile Elif Suna da sopa ve satırlarla ağır yaralanır ve öldü diye bırakılır. Esma Suna, "Kocamı, kardeşlerimi öldürdünüz bari beni öldürmeyin hamileyim" diye yalvarır. Sopa ve satır ve şiş darbelerinden o da nasibini alır. Karnındaki bebeği kurtarmak için can havliyle sokağa fırlar. Ancak arkasından bu kez ateş ederek Esma'yı yere düşürürler. Öldü sanılarak bırakılır. Bir komşusu Esma gelini sırtlayarak Devlet Hastanesi'ne götürmeyi başarır. Doktorlar Esma'nın yaralarının ağır olduğunu görür ve "bari bebeği kurtaralım" diye sezaryenle bebeği çıkartılar. Operasyon sırasında doktorlar gözyaşlarını tutamaz. Zira annesinin karnına aldığı darbeler nedeniyle bebek de annesi gibi ölmüştür.

Bebeğin anne karnından çıkarıldığı anın resmi Maraş katliamını anlatan resimler arasında ilk akla geleni. Sedat Ergin, yıllar sonra o bebeği anne karnından çıkaran gözü yaşlı doktoru bulup konuşturdu.

Yardım edene dayak

Esma Suna'nın kaynanası Elif Suna, mahkemede o gün olanları şöyle anlatıyor: "23.12.1978 günü sabahı "dükkanlar tahrip edildi" diye haber gelince önce arabayla çocuklarımla birlikte eşim Musa Suna'nın dükkânına bakmak üzere Döngel sitesine gittik. Mahallenin üst tarafından 300-400 kişilik bir grup "Müslüman Türkiye, Maraş Alevilere mezar olacak" sloganları atarak geliyordu. Dönüp evimize geldik. Saat 11.00 sularında o azgın kalabalık bizim evin önüne geldi. Evin karşısındaki Milcan Gök'e ait odun deposundan bu topluluğa sopalar dağıtıldı.

Saldırganlar önce evin alt katındaki ilköğretim müfettişi Süleyman Metin'in evine taş ve sopalarla saldırmaya başladı. Sonrasında gaz döküp Metin ailesinin evini yaktılar. Süleyman Metin'i öldürdüler. Tanıdığımız Musa Funda o sırada duvardan atlayarak eve geldi. Ben camdan "İmdat!" diye bağırarak komşu kadından yardım istedim. "Siz Müslüman değil misiniz, bizi kurtarmak için niye bir şey yapmıyorsunuz?" diye sordum. Komşu kadın evimize merdiven dayayarak bize yardım etmek istedi. Ancak saldırganlar o komşu kadını da döverek evine soktular.

Bizi oyalamayın

Saldırganlar gaza bulanmış bezleri yakıp evden içeri atıyorlardı. Evin her tarafını ateş sarmıştı. Saldırganlardan biri sürekli olarak, "Bize boş yere oyalamayın çıkın dışarı" diye bağırıyordu. Ben de "kardeşler yapmayın bu vicdansızlığı, biz de Müslümanız, yarın pişman olursunuz. Bizim ölüdürseniz de ne olacak geri kalanlarla yarın yine birlikte yaşayacaksınız" dedikçe saldırganlar, "anasını avradını s... o...su neren Müslüman senin" diye küfür etmeyi sürdürdüler.

Saat 16.00'la kadar eve saldırdılar. Sonra "Size bir şey yapmayacağız dışarı çıkın" diye bağırdıklarında kızım Fidan Suna ile yeğenim Aziz Tüzün balkona çıktıklarında Şeker Mehmet'in evinden (365 no.lu sanık Mehmet Çetintaş) yapılan atışla vuruldular. Oğlum Fikri Suna, cenazeleri banyoya taşıdı. Evin her tarafını ateş sarması üzerine çocuklarla beraber banyoya saklandık. Kocam Musa Suna da tuvalete girdi. Yakınımız Musa Suna da tuvaletin önüne yattı. Saldırganlar "bunlar banyoya saklanmışlar" diye bağırınca bu kez misafir odasına geçtik. Bu sırada eşim Musa Suna açılan ateşle başından yaralandı. Artık direnecek cesaretimiz kalmayınca teslim olmaya karar verdik.

"Teslim olacağız ama size güvenmiyoruz biz merdivenden inmeyeceğiz, siz gelip teslim alın bizi" dedim. Onlar içeri gelip bizi teslim alırken oğlum Fikri Suna "Anne yengem vuruldu" diye salondan bağırdı. Sürünerek salona girdiğimde hamile gelinim Esma Suna'nın ve kızım Fidan Suna'nın vurulduğunu gördüm. Mutfak penceresinden ateş etmişler. Çocuklar gelinimin ve kızımın cenazelerini aşağıya indirdiler. O sırada yukarı çıkan saldırganlar eşim Musa Suna'yı soruyorlardı. Tuvalette yaralı bir vaziyette saklanmış olan kocama "çık teslim ol, yavrularımız hep öldü, bir şey yapmayacaklarına yemin ettiler artık onların vicdanlarına kaldı" diye seslendim. Kocam tuvaletin kapısını aralayarak "ne istiyorsunuz, beni tanımıyor musunuz" dedi. Yeğeni Aziz Tüzün'ün cesedini içeriden çıkarmak istedim, ancak gücüm yetmedi.

Ecevit gelsin kurtarsın

Musa Funda ile Aziz Tüzün'ün cesedi içeride kaldı. Merdivenden aşağıya indiğimiz sırada Ali Uzunçay'ın başına demir bir sopa ile vurdular, oğlum Ali Suna'ya da ateş ederek yaraladılar. Yaralı oğlumun koluna girerek yolun ortasına doğru götürdük. Saldırganlar biri beni kolumdan çekiştirerek, "kimden medet umuyorsun, Ecevit gelsin sizi kurtarsın" diye sürükledi. Geri döndüğümde oğlum Ali Suna'nın ölmüş olduğunu, saldırganlar da oğlumun cesedine sopalarla vuruyorlardı. Saldırganlar üç oğlum Fikri, Mehmet ve Fazlı Suna'yı alarak sağ tarafa götürdüler kadınları da komşumuz Cuma Kahya'nın evine soktular. Gelinim Esma Suna'yı hastaneye götürdüler. O da karnındaki bebeği de ölmüştü."

EN YAŞLI KURBAN: CENNETNİNE

Cennet Çimen, Maraş katliamının en yaşlı maktulü. Saldırganlar mahalledeki diğer evleri yakıp yıkarken tek gözü hiç görmeyen diğer gözü ise çok az görebilen Cennet Nine, "Ne oluyor?" diye dışarı fırlar. Feryat seslerini duyunca da çevreden imdat ister. Katiller, "Gel nene gel biz seni kurtaracağız" diyerek kolundan tutup bahçeden sokağa çıkarırlar. Sokakta yere yıktıkları 80'lik kadının ayaklarından sürüterek boş bir evin bahçesindeki helaya götürürler. Cennet Nine'nin feryatlarını duyan mahalleli korkudan imdadına gidemez. Cesedini bulduklarında iki gözü tornavida ile oyulmuş. Başı hela çukuruna sokulmuş, üzerine de yanmış bir at arabasının kasası yığılmıştır. İddianamede oğlu Hasan Çimen, tanık Fatma Kara ve Dilber Yılmaz bu hazin tabloyu ayrıntıları ile anlatmaktadır.

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/marasin-kadinlari-hamileyim-bari-beni-oldurmeyin-649497

Turkiyede`ki Soykirim ve Toplu Katliamlar,
DINCI YOBAZLAR, IRKCILAR, BARBAR MILLIYETCILER, BAGNAZ GERICILER TARAFINDAN YAPILMAKTADIR.
1923 LERDEN BERI SUREGELEN IRKCI VE DINCI FASIST YAPILANMA,
BU KOHNE DUZENIN KURUCUSU TARAFINDAN KURULMUS VE ORGUTLENMIS MANTIGIN ESERIDIR.....

Şüpheci Dinsiz
11-04-2022, 19:21
Canan Kaftancıoğlu'na bak hele.
Kayınpederini önce öldüresiye dövdürten, sonra alçakça bir pusuyla öldürten faşistin evine gittin ya geçende. Bu ne omurgasızlıktır.

Ekrem İmamoğlu ile Mansur Yavaş birlikte taziye yarıştırdılar, güzellemeler yaptılar Ümit Kaftancıoğlu ve daha nice devrimcinin ABD memuru faşist katiline.

https://twitter.com/Canan_Kaftanci/status/1513414609071452160

Şüpheci Dinsiz
19-12-2022, 14:07
Bugün günlerden Maraş.
19 Aralık 1978, tam 44 sene geçmiş. Ne değişmiş? Hiç.

Katliamlar o kadar çok ki, bir güne birden çok katliam düşüyor.
https://twitter.com/LaboransS/status/1604785214257254400

Baskoylu
19-12-2022, 16:25
Maraş Katliamı bir soykırımdır

Maraş katliamının üzerinden 44 yıl geçti. Failler sıkıyönetim mahkemelerinde başlayıp sivil mahkemelerde devam eden yargılamaların çoğunda deyim yerindeyse cezasız kaldı. Fakat asıl cezasızlık yıllar içimde devletin hatta doğrudan MİT'in belgelerle ortaya çıkan sorumluluğu konusunda oldu. Tetikçiler ödüllendirildi, cezalar düşürüldü, bazıları siyasete girdi ve Maraş'a dair birçok bilgi açığa çıksa da yine devlet sümen altı edildi.

Bugün 44 yıl sonra Maraş'ı konuşurken bunun sorumluları kadar olayın katliam mı yoksa bir soykırım mı olduğunu da tartışıyor Yazar Aziz Tunç son kitabı Soykırım ve Maraş Kıyımı'nda. Maraş Kıyımı, Beni Öldür/Maraş adlı kitapların da yazarı olan Aziz Tunç, 44 yıl önce gerçekleşen katliamla ilgili ANF'nin sorularını yanıtladı.

Maraş Katliamı üzerinden 44 yıl geçti. 44 yıl sonra bugün katliamı nasıl konuşmak lazım?

Bunu öncelikle Türk devletinin varoluşundan beri ısrarla sürdürdüğü soykırımcı, katliamcı bir politika olarak konuşmak lazım. Tarihsel olarak o dönem içinde yaşanmış bir saldırıdır ama bunun tespitinden hareketle de katliamcı zihniyetin devam ettiğini görüyoruz. Sadece Aralık ayına bakarsak yıllar sonra yine 19 Aralık'ta yapılan bir cezaevleri katliamı ve yine ondan da yıllar sonra aynı ay içinde Roboski katliamı var. Bugün de benzerlerinin tezgâhlanmaya çalıştığını gösteren fazlasıyla veri var ortada. Buradan baktığımızda Maraş'ta yaşanan katliamın, soykırımın esasında devletin varoluşundan beri ısrarla sürdürdüğü, bugün de devam eden soykırım politikaların bir versiyonu olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla Maraş katliamına karşı tutum alırken bunun katliamcı ve soykırımcı yapısını deşifre edip buna karşı mücadele ederek, demokrasiyi güçlendirmemiz gerektiği görevi karşımıza çıkıyor.

Çünkü bu, o günün koşullarında tesadüfen ortaya çıkmış, bir defaya mahsus, tekrarı olmayacağı varsayılan lokal bir durum değildir. Maraş katliamı sistematik bir politikanın o güne uyarlanmış şeklidir. Dolayısıyla o sistematik politikanın bugün devam eden versiyonlarına karşı mücadele etmek Maraş katliamına karşı mücadele etmenin doğal bir sonucu ve parçasıdır.

Zamanla ortaya çıkan bilgilerle de birçok şey anlaşılmış durumda, Maraş katliamı dediğimiz olayın esasında tırnak içinde "herhangi bir katliam" olmadığını, Kürtlere ve Alevilere yönelik bir soykırım olduğunu artık görüyoruz. Maraş katliamı bir soykırımdır. Hem soykırımın tanımına hem de Maraş'ta devletin paramiliter güçleriyle birlikte gerçekleştirdiği pratik uygulamanın sonuçlarına ve yönelimlerine baktığımızda bunu görmek çok zor değil.

Son kitabınız "Soykırım ve Maraş Kıyımı'nda" da soykırımdan bahsediyorsunuz. Bunun çerçevesini daha net çizmek adına nedir bu tanım, biraz daha açar mısınız?

Bu konuda "Soykırım mı değil mi?" diye bir tartışma var ve bu tartışma bilimsel verilerden çok kişilerin kendi pozisyonlarına uygun bir tanımlama üzerinden gidiyor. Kimi soykırım diyor, kimi katliam, kimi de pogrom olduğunu söylüyor. Ben bunun soykırım olduğunu, esasında pogrom diye bir kavramın ayrıca kategorik bir kavram olmadığını, pogromun soykırımın Rusçası olduğunu söylüyorum. Zaten gerçek de böyle. Ben de araştırınca öğrendim, önceden bilmiyordum. Rusça soykırım pogrom demek, Avrupa dillerinde jenosit deniyor. Yahudiler Şuha diyor. Türkçede soykırım diyoruz.

Soykırım sonuç itibariyle esas belirleyici özellikleri etnik ve dinsel kimliğinden dolayı bir toplumun yok edilmek istenmesidir. Tabii yüzde yüz yok edilememiş olabilir ama bu amaçla bir topluma saldırmak soykırım olarak kabul edilmesi gereken bir şey. Birleşmiş Milletler bunu böyle kabul ediyor ancak bunun üzerinde gerekli süreci işletmiyor. Her soykırıma karşı da yapması gereken görevleri yapmıyor. Neden yapmıyor? Çünkü Birleşmiş Milletler'de fonksiyon icra eden devletler de soykırımcı devletler. Bugün Ermeni soykırımını gerçekleştiren Osmanlı Devleti'nin suçunu Türk devleti kabul etmiyor. Türk Devleti kabul etmeyince Birleşmiş Milletler de karar çıkmıyor. Çünkü çıkarları olan Rusya ve Amerika bu tarz bir karara "evet" demedikleri için orada karar süreci işlemiyor.

Birleşmiş Milletler 1942'de soykırım kararını kabul etmiş. Uygulamalarına yönelik yargılama yapılması gerektiğini de kabul etmiş. Ama o günden bugüne sadece iki tane yargılama yapabilmiş. Diğerlerini yargılamamış. Dolayısıyla Birleşmiş Milletler'in Maraş, Dersim ve benzeri soykırımlarla ilgili fonksiyon icra etmemiş olmasından hareketle bu gerçekliği yok saymak doğru değil. Yani Birleşmiş Milletler tanım anlamında esas alınabilir ama pratiği yapmadığı için biz Maraş katliamına "soykırım diyemeyiz" mantığı ile hareket edemeyiz.

Diğerlerini buradan nasıl ayırmak lazım?

Örneğin 1 Mayıs1977 katliamı, katliamıdır ya da Suruç katliamı, katliamıdır. Ankara Gar katliamı katliamıdır. Çünkü oradaki etnik kimliğe yönelik bir şey değil. Bir toplum politik duruşuna bir saldırı söz konusudur. Bunlar içinde her türden etnik ve dinsel grup olabilir. Suruç'ta da her türlü farklı kimlik vardı, Ankara gar katliamı ve 1 Mayıs 1977'de de vardı. Katliamlarla soykırımlar arasında böyle bir fark var. Bu çerçevede bakıldığında Maraş'ta "Alevilerin son günü" ve "Kürtlerin düğünü" olacak diye insanlar katledildi. Bir sürü veri çok açık bir şekilde gösteriyor ki bu, Alevilere ve Kürtlere yönelik bir soykırımdır. Zaten katledilen insanların profiline bakılınca da bunu görmek mümkün. Çok büyük bir kısmı hatta çok ezici bir kısmı Alevi'dir çok büyük bir kısmı Kürt'tür. Beş altı tane devrimci arkadaş vardır. Bunların varlığı da soykırım gerçekliğini değiştirmez. Çünkü her soykırım da buna benzer farklılıklar yaşanmıştır. Ermeni soykırımında da Yahudi soykırımında da olmuştur.

Bir de tabii bu katliamın ortaya çıkan ve çıkmayan birçok noktası da var, siz de dediniz. Siz uzun yıllardır da Maraş hakkında araştırmalar yapıyorsunuz. Bu devlet ilişkisi çerçevesini nasıl tanımlıyorsunuz?

Devletin doğrudan sürecin içindeki aparatlarını araştırdığımızda bunlarla ilgili yeni bilgiler, yeni veriler görebiliyoruz. Mesela hem MİT'in hem CIA'nın bir çalışanı olan ve şu anda da Fethullahçılıktan dolayı cezaevinde bulunan Enver Altaylı. Altaylı o dönem Ergün Gazetesi'nin genel yayın yönetmeni ve Alparslan Türkeş'in de bir numaralı danışmanı olarak esasında katliamla ilgili çok ciddi ve somut ilişkisi olan biri. Şunu da belirtmek lazım bu tarz bilgilerin ısrarla üretilmesi için de bütün demokratik duyarlı çevrelerin gelişmeleri yakından izlemesi, takip etmesi, Maraş'la ilgili durumları açığa çıkarması açısından önemli. Mesela burada henüz yeterince somutlaştırılamamış birçok bilgi var ama kesin olduğundan kuşku duyulmayacak olan somutlaşmamış şeyler.

Nedir bunlar mesela?

Örneğin Orgeneral Faik Türün Maraş katliamından kısa süre önce Maraş'a gidiyor. 12 Mart sürecinin önemli figürlerinden biri olan, Ziverbey'de aydınlara işkence yaptığı bilinen bir Orgeneralin Maraş'ta nasıl bir işi olabilir? Bir yakını yok, ya da şusu busu yok. Yine ABD Büyükelçiliği İkinci Kâtibi Robert Alexander Peck'in oradaki faaliyetleri, Enver Altaylı'nın faaliyetleri zaten devlet düzeyinde bir ilişkiyi gösterme açısında son derece belirgin isimler. Onun dışında da zaten devletin bütün aparatlarıyla bu soykırımı örgütlediğine dair çok fazla bilgi var.

Mesela Ökkeş Çokuçkun ve Gabriel Aktürk ile Cem Ersever üçlüsü katliam sürecinde katillerin silah ihtiyaçlarını, ordunun silahlarını çalarak karşılayan bir ekiptir. Cemer Ersever Ordudan iki tane kaçakçı olan Maraşlı Ökkeş, Çokuçkun ve Gabriel Aktürk ile silah tedarik sürecini tamamlayan insanlar. Yüzbaşı Mehmet Ali Çeviker adında birisi var bugünün "Yeşili" diyebileceğimiz bir isim. Mehmet Ali Çeliker yüzbaşıdır, yüzbaşı olarak görev yaparken Maraş katliamıyla bağlantıları ve Maraş katliamına, Ordu'daki silahların taşınması sürecinde ilişkisi var. O dönem bunlar hep tartışıldı. Avukatlar bu tarz bilgilerin peşine düştü ama ne yazık ki bunlarla ilgili devlet sürekli meselenin üstünü örten bir pozisyon izledi.

Can Dündar ve Rıdvan Akar'ın Ecevit'in ölümünden sonra Ecevit'in evinde bir yaptığı araştırma sonucu kasadan çıkan bir belge var. O belge Ecevit'e MİT'in içinde bir yetkilinin yazdığı bir rapordur. Söz konusu MİT'in yetkilisi, Ecevit'e verdiği raporda Maraş'ta yaşananı, isimlerini tek tek sayıyor. Şunlar, şunlar örgütlediler, bunlar yaptılar diye. O isimler belgede Can Dündar ve Rıdvan Akar tarafından rumuz isimleriyle verilmişti. Ben o isimlerin uzun süre peşine düştükten sonra tek tek açıklamaya çalıştım. Hepsini de açıklayamadım ama birkaçını açıkladım. O belgede adı geçenlerden biri MİT Hukuk Dairesi Başkanı Şahap Homriş. Alparslan Türkeş'in çok yakınıdır. Hem ideolojik düşünsel, politik anlamda yakınıdır, hem de sosyolojik ilişkileri vardır, dünürüdür. Şahap Homriş, Alparslan Türkeş'le birlikte Maraş katliamını örgütleyen, organize eden planlayanlardan birisidir. Adana MİT bölge yöneticisi Nazif Abanozoğlu Maraş katliamını yürütenlerden, planlayanlardan, örgütlerden bir diğeridir. Mehmet Ali Çeviker ve Cem Ersever'le bunların yanına ekleyerek devam edebiliriz.

Ayrıca MHP milletvekili Mehmet Yusuf Özbaş. Dönemin Adalet Partisi ve MHP'nin iş birliğiyle seçilmiş belediye başkanı Ahmet Tuncu, Maraş katliamını yürüten, yöneten ekibin içindedir. Maraş'taki iş adamları zaten bununla ilgili bir toplantı yapmışlardı. Bu dönem katliamdan 15 gün kadar önce bu katliamın finansörlüğünü yapan ekibin içindedirler. Maraş katliamını doğrudan sorumlularından bir diğeri de en üst düzey yetkili de Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun katliam devam ederken, İçişleri Bakanı İrfan Özaydın'la birlikte Maraş'a giden yetkilidir. Maraş'ta İçişleri Bakanı "Bu katliamı solcular yaptı" anlamına gelen bir açıklama yaptı ve arkasında toplumsal tepkiden dolayı istifa etmek zorunda kaldı. Fakat Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun Milli Güvenlik Kurulu'na sunduğu bir raporla katliam süreci "Solcular şunu şunu yaptı, sağcılar da buna tepki gösterdiler ve ortaya böyle bir durum çıktı" şeklinde anlatılır. Bu anlatım biçimi tamamen katliamın üstünü örten ve Maraş katliamı yargılamalarına da iddianame olarak yansıyan bir süreçtir.

Mesela Maraş katliamının fiilen yöneticiliğini yapan yüzleri maskeli, ellerinde uzun namlulu silahlar olan faşist katiller içine Abdullah Çatlı'yı, Muhsin Yazıcıoğlu'nu katabilirsiniz. Buna Bünyamin Adalı'yı, Haluk Kırcı'yı katabilirsiniz. Bu ve benzeri faşist paramiliter katiller, bulundukları alanlarda alınıp ellerine silahlar verilip, yüzlerinin maskeli katliam yaptı. Daha öncesinde ise şehre milli piyangocu diye konumlandırılmışlardı. Katliam esnasında da grubu harekete geçirmekle görevlendirilmişlerdi.

Maraş aynı zamanda Ermeni soykırımının da olduğu bir coğrafya size de bahsediyorsunuz daha önceki çalışmalarınızda. Bu açıdan bakıldığında Maraş'ta nasıl bir nüfus yapılanması yapılmış?


Maraş'la ilgili kamuoyunun algılar sonucu unutmaya zorlandığı bir bilgi var. Maraş bir Ermeni şehridir. Mesela böyle söylediğinde hemen herkesi şaşırtır. Evet, Maraş'ın 1920'lere kadar yüzde ellisi Ermeni olan bir toplum yaşıyordu. Maraş'ın Zeytun adlı kasabasının tamamı Ermeni olan bir toplum yaşıyordu. Şimdi burada 1920'den bahsediyoruz, 1978 ile arasında bize bile çok uzak olmayan bir tarihi var. Oradaki katliamcı grup, paramiliter unsurlar 1978 Maraş soykırımı yaşandığında 1920'de yine orada gerçekleştirilmiş olan Ermeni soykırımının hafızasıyla hareket ediyordu: "Burası Ermenilerin ya da Kürtleri ve Alevilerin yeri değil, burası bizim yerimiz. Bunları tasfiye edeceğiz. Bunları öldürüp buradan çıkmalarını sağlayacağız. Ayrıca neyi var neyi yok hepsine de el koyacağız" motivasyonları bunun üzerine kurulmuştu. Böyle bir motivasyon üzerinde bir soykırımın gerçekleştirilmesinin çok zor olmadığı bir alan Maraş coğrafyası. Yani ondan önce yaşayanların sosyolojik özelliklerine baktığımızda, Ermeni soykırımını gerçekleştirmiş olanların çocukları pekala babandan duydukları hikayeleri bu kez de Kürtlere ve Alevilere karşı pratikleştirmenin motivasyonuyla hareket ettirilmişlerdi.

ANF

Şüpheci Dinsiz
20-12-2022, 14:42
https://www.indyturk.com/node/289021/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/mara%C5%9F-mara%C5%9F-olal%C4%B1-b%C3%B6yle-bir-zul%C3%BCm-g%C3%B6rmedi

Maraş, Maraş olalı böyle bir zulüm görmedi!..
Celalettin Can Independent Türkçe için yazdı

78'liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can
Salı 22 Aralık 2020 7:48

https://www.indyturk.com/sites/default/files/styles/1368x911/public/article/main_image/2020/12/21/539476-301178729.jpg?itok=hU9vzq0V
Görsel: Otto Dix, Lichtsignale 1917

Maraş Katliamı'nın anlamı ve tarih içindeki yeri

...Küçük çocukların ve yaşlı adamların üzerine gaz dökülerek yakılmış, insanlık dışı olaylar işlenmiştir. Toplu katliam olayları, toplu halde ceset bulunmasıyla doğrulanmaktadır. Ölü sayısının resmi miktarının iki yüzü aşacağını tahmin ediyorum.

(Dündar Saner, Dönemin Maraş Savcısı)

...Hastaneye getirilen ölülerden elli ikisini inceledim. Bunlardan üç tanesi sopayla öldürülmüş, diğer ölüler mermilerle... Boğularak öldürülenlerin olduğunu söylediler. Yetmişlik yaşlıları, üç yaşında bebekleri vurmuşlardı. Bir cehennem aleminden geldim.

(Mete Tan, Dönemin Sağlık Bakanı)

...Karşımızda oturan ve bir gözü görmeyen 80 yaşındaki, yaşlı Cennet Çimen'in evine gittiler. Bu kadını, 'Gel nene, gel' diyerek elinden tutup dışarıya çıkardılar. Cennet Kadın, gözleri görmediği ve yaşlı olduğu için öldürülenlerden ve yakılanlardan habersizdi. Sanıklardan Cuma Yalçın ve Nuri Boğa tornavida ile gözlerini oydular, sonra silahla öldürdüler. Yakınında bulunan helanın çukuruna baş üzeri atıp, üzerine at arabasını devirdiler...

(Maviş Toklu, Tanık)

Günümüz genç nesillerinin havsalasının alamayacağı bu olaylar Maraş'ta yaşandı. Denebilir ki, Maraş, Maraş olalı böyle bir zulüm ve vahşet görmedi.

Peki neden?


Devrimci değerler yükselişte…

1960'lı yıllar, dünyada ve Türkiye'de eşitlikçi, özgürlükçü devrimci değerlerin yükseldiği yıllardı.

12 Mart darbesi, gelişen devrimci mücadeleyi kesintiye uğratsa da üzerinde geliştiği toplumsal sürecin doğal mecrasına nüfuz edemedi. İki yıllık bir 'sessizlik'ten sonra 1973 genel seçimlerinin ardından, toplumsal siyasi mücadele topraktan fışkırırcasına boy attı.

1973 genel seçimlerinin galibi Ecevit'in CHP'si idi.

Gerçekte seçimin galibi umuttu, halkın geleceğe dair umuduydu.

Halk, Cumhuriyet tarihinde ilk kez geleceğe umutla bakmaya başlamış, her şeyin devletle başlayıp devletle bittiği bir ülkede, kendi kaderini ele alma düşüncesiyle devlet sınıfından kaçmıştı.

"Ne ezen ne ezilen, insanca hakça bir düzen!"

"Toprak işleyenin, su kullananın."

Mevcut düzeni de Ecevit'i de çok çok aşan bir gelişmeydi bu...


'Komünizme karşı Milliyetçi Cephe' (MC)

Genel seçimlerden sonra kurulan CHP-MSP koalisyon hükümeti, Başbakan Ecevit'in Türkiye'ye pahalıya patlayan siyasi hatası nedeniyle dağıldı ve yerine hemen "Komünizme karşı Milliyetçi Cephe"(MC) adı altında, asıl misyonu, her türlü devrimci, ilerici düşünceyi ve de Altın Hilal'den başlayarak Alevi inanışını yok etmek olan bir hükümet kuruldu.

MC, Süleyman Demirel başkanlığındaki Adalet Partisi, Necmettin Erbakan başkanlığındaki Milli Selamet Partisi, Alparslan Türkeş başkanlığındaki Milliyetçi Hareket Partisi, Ferruh Bozbeyli başkanlığındaki Demokratik Parti ve Turan Feyzioğlu başkanlığındaki Cumhuriyetçi Güven Partisi'nin bir araya gelmesiyle kurulmuştu.

Merkezinde Amerika'nın olduğu emperyalist-kapitalist sistem ile Sovyet sistemi arasında süren soğuk savaşta, bu partiler ve lider kadroları Türkiye'nin Amerikancı, sermaye yanlısı, faşist ve gerici unsurlarından oluşuyordu.

MC hükümeti konseptine göre, Başbakan Demirel bürokrasi ve meclisi, Başbakan Yardımcısı Alparslan Türkeş ise sokağı kontrol edecekti.

Sınırlı bir oy tabanı ve üç milletvekiliyle faşistler artık hükümet ortağıydı.

İlk elde, İstanbul ve Ankara gibi büyük kent merkezlerinden başlayarak lise ve üniversiteleri işgal edeceklerdi.

İlerici-devrimci öğrenciler okula alınmayacak, "tarafsızlar" faşist beyin yıkama mekanizmasının bombardımanına tabi tutulacaktı. Direnenler dövülecek, mücadelede ısrar edenler öldürülecek, polis olan biteni görmezden gelecek, faşistlerin yetmediği noktada yedek destek gücü olarak hazır bekletilecekti.


https://www.indyturk.com/sites/default/files/styles/800xauto/public/thumbnails/image/2020/12/21/539471-1470612133.jpg?itok=7n12iS5S
(Soldan sağa) Süleyman Demirel, Alparslan Türkşe, Necmettin Erbakan, Turan Feyzioğlu ve Ferruh Bozbeyli

Türklüğün bekası için…

Kamuoyuna da yansıdığı gibi toplumsal uyanış, Çorum, Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Elâzığ, Malatya, Maraş gibi Türkeş'in "Altın Hilal" diye adlandırdığı kentlere, ilçelere ve köylere kadar yayılmıştı.

Türkeş'e göre Altın Hilal, tarihsel ve kültürel olarak Türklüğün köklerini derinlere saldığı topraklardan müteşekkildi. 'Komonist' ideoloji ve 'Alevi Kızılbaşlar' bu köklere zarar veriyordu. 'Öze dönüş ve etnik temizlik şarttı.'

Türklüğün ve Türk milliyetçiliğinin Anadolu'daki bekası da bir yerde buna bağlıydı.

Kapalı kapılar ardında alınan kararlar uyarınca bu 'temizlik' yapılacaktı.

Doğrudan Kürtlük istismarı netameliydi.

Bu kadar da büyümemişti, uyandırmamak gerekiyordu…

Bu topraklar, binlerce yıldır farklı mezheplerden kesimlerin iç içe yaşadığı, dinsel duyarlılıkları hassas topraklardı. Sonuçta Alevi-Sünni çelişkisinin körüklenmesi öne çıktı.


Maraş Katliamı'na doğru…

Elazığ, Malatya ve Sivas'ta yapılan ilk denemeler, gelişen güçlü direnişler nedeniyle istedikleri sonucu vermemişti, ama Alevi-Sünni çelişkisi üzerinden hızlı bir kutuplaşma yaratabileceği düşüncesinin verilerini de ortaya koymuştu.

Bu çerçevede en kapsamlı katliam Maraş'ta düzenlendi.

Yaşanan olaylar bu kanlı hesabın, yalnızca Türkeş'in ideolojik tutumundan kaynaklandığını düşünmenin yanlışlığını gösterdi.

Neticede Rockefeller destekli olup, 'derin devlet çekirdeğine' uzak mesafede değildi Türkeş…

Alparslan Türkeş ile NATO ve Gladio'nun geri planında olan Rockefeller Grubu arasındaki ilişki:

Türkeş'in ABD'de bulunduğu dönemde en yakın dostu Ruzi Nazar ile NATO ve GLADIO operasyonlarının gerçek hamisi sayılan Rockefeller ailesi tarafından desteklendiğini aktarmakta fayda var. 1


Pek de reddedilmeyen bir iddia şuydu; "Türkeş'in Rockefeller ailesinin bursunu kabul etmesi". Bunun bir anlamı olmalıydı.

https://www.indyturk.com/sites/default/files/styles/800xauto/public/thumbnails/image/2020/12/21/539506-1311375521.jpg?itok=nRXwKmJv
David Rockefeller (sağda) ve Ruzi Nazar (solda)

MC'nin kurulduğu tarihlerde Altın Hilal'in kent ve ilçelerinde bir yabancı dolaşıyordu.

ABD büyükelçiliğinde İkinci Kâtip olarak görünen CIA ajanı Robert Alexander Peck'ti bu isim.

Ortaya çıkan kayıtlara göre Peck, Maraş'ta AP'li ve MHP'li il başkanları ve yöneticilerle, milliyetçi patronlarla, eşrafla, toprak sahipleriyle toplantılar düzenliyor, tam da Türkeş'in söylediği gibi Altın Hilal'de "etnik temizliğin" gereğinden söz ediyordu. 2

Her katliam ve 'sorunlu' olay öncesinde ortaya çıkan CIA ajanı Peck, katliamın arifesinde de Maraş'taydı. Bu unsur 1979'da Amasya'da, 1980 Çorum Katliamı'nda da görüldü. Kısa bir süre sonra 12 Eylül darbesi gerçekleşti. Peck, kendisine verilen görevi fazlasıyla yerine getirmiş ve ortadan kaybolmuştu.

Ecevit'in özel arşivinden gün yüzüne çıkan yeni belgelere göre, katliamlarla ilgili tek derin bağ Peck değildi. 1975 yılında kurulan MC'nin başbakan yardımcılığına Alparslan Türkeş getirilmiş, MİT ona bağlanmıştı. Bir süre sonra MİT, asıl görevinden kopacak, doğrudan kontrgerilla ve MHP ile ortak bir çalışma içine girecekti.

1978 Ocak ayında hükümet olan CHP, MİT'e 'iki istihbarat elemanının bilgilendirmelerini' değerlendiremeyen Ecevit'in basiretsiz tutumu yüzünden hâkim olamayacaktı. 'Türkeş, Hukuk Müşavirliği, Psikolojik Savunma Başkanlığı; İstanbul, Ankara ve Diyarbakır Bölge Daire Başkanlıklarındaki yandaşları aracılığıyla MİT'i kontrol ediyordu.'

Maraş Katliamı'ndan aylar önce 'Türkeş, MİT'teki üst düzey ilişkileri aracılığıyla, MİT'in Güney bölgesini kontrol altına almıştı.' MİT'teki yandaşları üzerinden Maraş Katliamı'ndaki rolünü rahatlıkla oynayabilecekti.

Bölgeden merkezi hükümete istihbari bilgi akışı kesilecek, her şeyi sola bağlarken sağ ile ilgili masumane tasvirler çizen manipülatif bir bilgilendirmeyle hükümet "uykuya yatırılarak", tezgahlanan kanlı plan uygulamaya konulacaktı.

Maraş Katliamı'nın planlamasını, 'Türkeş'in dünürü de olan MİT Hukuk Müşavirinin içinde bulunduğu dört MİT mensubu yapmıştı.' MİT'in katliamın içinde olması sağlıklı istihbarat akışını engellerken, vahşete varan sonuçlara yol açacaktı.

Siyasi sonuçları da vardı; Genelkurmay Başkanı Kenan Evren'in emriyle Eylül 1978'de başlayan Cunta planlamasının temel bir kademesi olarak 13 ilde sıkıyönetim ilan edilecek, iki yıllık bir iç savaş süreciyle toplum "can güvenliği" derdine düşürülecek ve 12 Eylül'de yapılan darbeyle ülke kendi askeri üzerinden Amerika ve Pentagon dış politikasının bir parçası olacaktı.

https://www.indyturk.com/sites/default/files/styles/800xauto/public/thumbnails/image/2020/12/21/539511-63356237.jpg?itok=RW5JSzbs
Kenan Evren

Demografik sonuçları da… Katliamdan sonra, yüzde 70-80 Alevi Kürt nüfus 'göç yollarına' düşecek, Maraş'ın demografik dengesi değişecek, 'Türkçü/milliyetçi, Sünni devletçiliğin' hakimiyeti sağlanacaktı.

MİT görevlileri, katliamdaki rolünü katliam sonrasında da sürdürdü. Faşistlerle ilgili raporlar mahkemelerden gizlenirken, sol gruplar hakkında gerçek dışı raporlar düzenlendi.

Nitekim 12 Eylül darbesinden sonra Maraş Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Recep Haznedaroğlu, bu tek yanlı raporlara dayanarak katliamı tersine çevirip, işkenceyle sol bir gruba mal etmeyi deneyecekti. Raporların bu şekilde tanzim edilmesi, bizzat Türkeş'in talimatı ile olmuştu.


MİT'in rolüne yakından bakalım...

Eski Başbakan Bülent Ecevit'in 1979'dan beri saklamakta herhalde 'ulusal yarar'(!) gördüğü belgeye göre, katliam o dönemin MİT görevlilerince planlanıyor.

https://www.indyturk.com/sites/default/files/styles/800xauto/public/thumbnails/image/2020/12/21/539531-921340146.jpg?itok=TpvjbM_Q
Bülent Ecevit

İşte Ecevit'in üzerine "çok ciddi bir kaynaktan verilmiştir" notu düştüğü belgede yazılanlar:

CHP iktidarı devraldıktan sonra vuku bulan büyük olayların (Malatya, Sivas, Maraş) çıkacağına dair bir iki ay evvelinden haber verilmediğinden yüzlerce vatandaşımızın can ve mal kaybına sebebiyet vermişlerdir.) Önceden haber vermek bir tarafa, olayın yaratılmasında en etkin rol oynamışlardır. (Nitekim Kahramanmaraş olayı MİT'ten .... 'in müşterek planlamaları ile çıkarılmıştır. Türkeş oraya ...'in tavassutuyla …'u tayin ettirerek (MİT'in Bn.) Güney Bölgesi'ni ele geçirmiş ve Maraş olayını rahatlıkla tertip ettirmiştir. MİT olayın içinde olmasaydı, Maraş'tan her türlü istihbaratı aylar evvel alır ve olayın zuhur etmesine meydan vermezdi.

https://www.indyturk.com/sites/default/files/styles/800xauto/public/thumbnails/image/2020/12/21/539516-67449245.jpg?itok=iW5Ssxoj
Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter / Fotoğraf: Wikipedia

Katliamın 'kurmaylarına' gelince…

12 Eylül darbesi ile katliam arasında doğrudan ilişki olduğu tartışılmaz...

Amerika, "yerli" tekelci sermaye ve kuruluşları TÜSİAD, ırkçı, milliyetçi işbirlikçileri ekonomik olarak 24 Ocak Kararları'nı ve buna uygun düşen siyasi kararları, darbe üzerinden engelsiz uygulamada kararlıydılar.

https://www.indyturk.com/sites/default/files/styles/800xauto/public/thumbnails/image/2020/12/21/539521-968357848.jpg?itok=gBi43Kf7
TÜSİAD Başkanı Ali Koçman

Amerika için hayati olan, Ortadoğu'daki petrol çıkarları ve İsrail'in güvenliği esprisi içinde, Sovyet sistemini çevreleme siyasetinin tahkimi idi.

Amerika bu konuda engel tanımıyordu. Yapılmak istenenin ayırdında olan insanları ortadan kaldırmakta bir an için tereddüt edilmiyordu.

Türkiye'nin içerideki siyasetçileri üzerinden istikrarsızlaştırılması ve darbe koşullarının olgunlaşması için, hala hesabı verilmeyen, beş bin gencin katli buydu.

Birçok aydının, akademisyenin ve Milliyet gazetesi yayın yönetmeni, gazeteci Abdi İpekçi'nin öldürülmesi de buydu…

İpekçi, ülkenin darbeye sürüklendiğini görüyordu. Amerika'nın Türkiye İstasyon Şefi CIA ajanı Paul Henze'nin görüşme talebi üzerine yapılan görüşmede, İpekçi'nin bildiklerini ve değerlendirmelerini aktarması hayatına mal olacaktı. Görüşme 13 Ocak 1979'da oldu, çok geçmedi 1 Şubat 1979'da öldürülecekti.

İpekçi, Maraş Katliamı'nın "Kontrgerilla" adlı CIA bağlantılı NATO kuruluşu tarafından örgütlendiğini, katliama bir CIA ajanının karıştığını belirlemiş, "Özel Harp Dairesi" veya "Kontrgerilla" olarak adlandırılan NATO kuruluşunun MHP ile iç içe çalıştığına dair ise kanıtlar elde etmişti.

İpekçi'nin öldürülmesinden hemen sonra, emekli Amiral Sezai Orkunt'un aktarımına göre, "Abdi, askerlerin arazide bazı sivillere kontrgerilla eğitimi verdiğini öğrenmiş. CIA şefi ile bunu konuşmuş. Ardından vuruldu. Halbuki Genelkurmay'ın haberi olmadan böyle talimler yaptırılmayacağını bilmesi lazımdı."

https://www.indyturk.com/sites/default/files/styles/800xauto/public/thumbnails/image/2020/12/21/539526-1620835760.jpg?itok=pTu3ClaD
Abdi İpekçi (solda) ve Paul Henze (sağda)

Katliamın 'personeline' gelelim…

Darbe koşulları yaratmak için Türkiye'yi istikrarsızlaştırma siyaseti güden, darbeyi "kendi çocuklarına" yaptıran Amerika'nın ve simgesel olması bakımından CIA ajanı Peck'in;

Katliamın göstere göstere geldiğini görmeyen, istihbari uyarıları basiretsiz bir tutumla ciddiye almayan Ecevit'in;

Alparslan Türkeş'in ve MHP'nin;

Dönemin adı geçen MİT yetkililerinin;

Bölgedeki AP'li ve MHP'li il başkanları ve yöneticilerinin, iş adamlarının, toprak sahiplerinin, eşrafın;

Susurluk Çetesinin;

Katliamı seyreden, isteyerek yada istemeyerek katliamcılarla bir şekilde suç ortağı olan toplumun bir kısmı var.

Bütün bunların sorumluluklarının kamuoyunun gündemine gelmediği, sorgulanmadığı ve bir yakın tarih hesaplaşması yaşanmadığı açıktır.


Hukuksuz yargı…

12 Eylül sonrasında Maraş Olayları hakkında açılan davalar ise tam bir hukuk skandalıydı.

Katliamın faili olarak 804 kişi yargılandı. Katliamda birinci dereceden rol oynayan 68 kişi ise hiç yakalanmadı.

379 kişi beraat etti.

1 ila 15 yıl arasında mahkûmiyet cezası ile yargılanan 314 kişinin cezalarında önce 1/6 oranında indirim yapıldı, sonra hepsi mahkeme sürecinde salıverildi.

29 kişi hakkında verilen idam ve yedi kişi hakkında verilen müebbet hapis cezası Yargıtay tarafından bozuldu.

1991'de çıkan Terörle Mücadele Yasasında yapılan değişiklikle de katliam sorumlularının hepsi salıverildi.

https://www.indyturk.com/sites/default/files/styles/800xauto/public/thumbnails/image/2020/12/21/539536-510920968.jpg?itok=bxvut6bO
Maraş Katliamı Davası

Böylece Maraş Katliamı dava dosyası sessiz sedasız kapatılmış oldu. Bundan sonra da bu dosya hiç açılmadı. Tarihe kara bir leke olarak geçen katliam unutulmaya bırakıldı.

Ama… Unutulmadı!

Tarih unutmaz!

Büyük insanlık unutmaz!

İnsanlık suçları ve suçluları için zamanaşımı yok!

Her şey zaman meselesi, her şey devran meselesi...


Vicdani yargı ve adalet…

Maraş'ta yaşananları bugünkü kuşakların havsalasının alamayacağı gerçeğini hep ifade ettik.

Bu denli unutkanlık, umarsızlık, mazisizlik nasıl bir şeydir, nasıl yaşanır?

Canıyla kanıyla yaşayan bir insandan, hem-türleri tarafından işkenceyle, tecavüzle, gözleri oyularak, boğularak, yakılarak öldürülen bir insanın yokluğuna nasıl geçilir, insandan caniye geçişte hiç mi evrim olmaz? Yok mudur? Olması gerekmez mi?

Evet, bunlar 'bozulmamış' genç kuşakların havsalasının alamayacağı şeylerdir ama gerçektir.

Kim bilir, belki Maraş Katliamı başta bizim kuşağımız olmak üzere, toplum olarak hepimizin yüzünü kızartıyor, vicdanımızı kanatıyor. Zayıflığımızla, güçsüzlüğümüzle, çaresizliğimizle yüzleşmekten korkuyoruz.

Belki de bu yüzden kimsenin, hatta kendimizin dahi ulaşamayacağını düşündüğümüz derinlerimize gömdük Maraş Katliamı'nın izlerini. Nesneleştirdik, yabancılaştık katliama ve öldürülen insanlarımıza…

Bu ruh hali, bir şekilde katliamla ve katliamcılarla suç ortaklığı yaptığımız gerçeğinin üstünü örtmüyor.

Belki de kanıksıyoruz ama bu katliamın suç ortağı partinin yıllar yılı Maraş'ta en güçlü parti olduğu, böylece 'doğruyu bilir' halkımızın katliamcılığı ödüllendirdiği, isteyerek ve istemeyerek katliamcılarla suç ortaklığı yaptığı gerçeğini değiştirmiyor.

Katliamda yer alan bir insan zavallısının basit bir soyadı değişikliği ile kendini unutturduğu(!), hatta halkın temsilcisi olarak TBMM'ye girdiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Katliamı kontrgerilla, dönemin bir kısım MİT görevlileri ve MHP'nin ortaklaşa düzenlediğini pekâlâ iyi bilen namı diğer 'vicdanlı ve dürüst" Ecevit'in MHP'yi iktidara taşıdığı gerçeğini de değiştirmiyor.

https://www.indyturk.com/sites/default/files/thumbnails/image/2020/12/22/539551-82241273.jpg

Maraş'ta öldürülenlerin çocukları, eşleri, anne, babaları katliamdan nasıl etkilendiler? Ve bugün nerede ve nasıl yaşıyorlar, bilmiyoruz.

Maraş'taki solcu, Kürt Alevi halkın yüzde 80'i, büyük kentlere ve yurt dışına göçerek köklerinden koptular. Bu insanların yaşadığı köksüzlük nasıl bir haldir; yarattığı kırılmalar, eziklikler, travmalar nedir ve nasıl yaşanır, araştırmadık.

Maraş'ın filmini, tiyatrosunu yapamadık. Romanını yazamadık. Maraş Katliamı üzerine kaç şiir yazıldı, bilemiyoruz ama bir şiir kitabının olmadığını biliyoruz. Maraş üzerine bir ağıtımız bile yok.

Ağlayamıyoruz.



https://www.indyturk.com/sites/default/files/thumbnails/image/2020/12/22/539546-251507909.jpg

Zalimle ve zulümle bir hesaplaşma, bir vicdani yüzleşme dahi olmayacaksa adalet nasıl sağlanacak?

Vicdanlar soğumuş, adalet göğe çekilmişse, insan nasıl insanileşecek, demokrasi ve özgürlük nasıl olacak?

Bir daha aynı şeylerin yaşanmamasının mahşeri vicdanı hangi zamanlarda ve nasıl oluşacak?

Yüzleşilmeyen ya da yaptırımı olmayan bir suç, her daim işlenmeye açık değil mi yoksa?

Ve 2 Temmuz Sivas Katliamı, aynı makus tarihin tekerrürü değilse, nedir?



***

1. Korku imparatorluğu, Zihni Çakır, Profil yayınları
2. "Yıl 1979. Şiddet dorukta… İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'in telefonu çalar. Arayan Amasya'nın CHP'li Belediye Başkanı Gündüz Türen'dir:

- "Sayın Bakanım buralarda Robert Alexander Peck diye bir Amerikalı dolaşmakta..."

- "Neciymiş?"

- "ABD Büyükelçiliğinde ikinci katip. Ama ziyaret ettiği kişilere garip sorular soruyor... Bana da geldi. Çok tuhaf sorular sordu:

1. Amasya'da Sünnilerle Alevilerin oranı ne?

2. Amasya'da genel nüfusa göre işçilerin oranı ne?

3. Amasya'da solcular mı sağcılar mı ağır basıyor?

4. Amasya'daki çatışmaların nedeni mezhepsel mi? Etnik mi? İdeolojik mi?"

Bakan görüşmenin ardından Amasya Valisi Aydemir Ceylan'ı arar. Peck onu da ziyaret etmiş, benzer sorular sormuş.



Robert Alexander Peck bir CIA ajanıydı. Görev yeri Kıbrıs olmasına rağmen ABD Büyükelçiliği'nde ikinci katip olarak çalışıyordu. Yani dokunulmazlığı vardı. Eşi de CIA ajanıydı. Ankara'da çok geniş bir siyasi çevre edinmişlerdi.

12 Eylül sonrasında bir siyasi partinin genel merkezinde ele geçen evrak arasında Peck adına sıkça rastlanmıştı. Peck emekli bir generalle de sıkı fıkıydı. Bazı örgütlerce düzenlenen toplantılara konuşmacı olarak katılmıştı...

Amasya Valisinin Peck'le ilgili raporu Hasan Fehmi Güneş'e ulaştığında Karadeniz gezisindeydi. Gazeteciler yörede dolaşan esrarengiz Amerikalıyı sordular bakana.

"Sadece yörede dolaşmakla kalmıyor, her şeye karışan, ortalığı bulandırmaya çalışan biri gibi davranıyor. Amerikalı diplomatı yakından izliyoruz..."

Güneş daha sonraları, "adamın gittiği yerlerde o ayrılır ayrılmaz olaylar çıkıyordu. Özellikle belirli bir kesimle görüşüyor, onlarla yakın ilişki kuruyordu..." diyecekti.

Olay kamuoyunun hiç dikkatini çekmedi; kimse üzerinde durmadı... ABD Büyükelçiliğinin dışında! Bakanın Amerikalı diplomatı izliyoruz lafı Büyükelçi Spain'i çok kızdırmıştı. Bunu bir diplomatik skandal olarak nitelendirdi, Bakanın sözlerini geri alarak özür dilemesini istedi…"

İnsan düşünemeden edemiyor: İçişleri Bakanının o özel olayı acaba Büyükelçi Spain'in marifeti mi?

Baskoylu
20-12-2022, 15:37
Katliamı kontrgerilla, dönemin bir kısım MİT görevlileri ve MHP'nin ortaklaşa düzenlediğini pekâlâ iyi bilen namı diğer 'vicdanlı ve dürüst" Ecevit'in MHP'yi iktidara taşıdığı gerçeğini de değiştirmiyor.

Turkiye`de en buyuk sorunlardan biri hic kuskusuz budur.

Ecevit ve onun gibi kan emicilerin TURKIYE HALKLARIN, ISCI VE EMEKCININ Dusmani olduklarinin kavranmamasidir...

Osmanli Subayi, Ittihat ve Teraki, Kuvayi Milliye icinden gelmis TURANCI IRKCI fASIST mantigin pesinden gidip kendilerine lider ve onder tayin ediyorlarsa!!!!!!!
Daha sonra kendilerini Ilerici, Aydin, Demokrat ve daha da ileri giderek kendilerini DEVRIMCI gormeye ve gostermeye calismalari!!!!!!!
Riyakarligin, iki yuzlulugun ve sahtekarligin en guzel aciklamasidir...
Bunlar; Dersim, Maras, Sivas, Corum, Gazi ve daha nice katliamlarin birer destekleyicileri ve hazirliyicilaridir......

CHP ile MHP arasindaki tek fark Bas Harflerin C ile M harflerden ibarettir, ozunde ikisi de ayni mantigin urunu ve temsilcisidir.......

Saygi ve Insani Sevgilerimle

Şüpheci Dinsiz
26-12-2022, 20:06
Ohannes Kılıçdağı

Hucub-u Mazi Maraş Katliamı: Orhan Gazi Ertekin'le söyleşi
_T3pZm0zbgM

Şüpheci Dinsiz
20-12-2023, 00:06
19-26 Aralık 1978...
Ne değişti, hiç.
https://twitter.com/fevrisosyolog__/status/1737211146191384681

https://twitter.com/alevi_dad/status/1737207697357877504

Şüpheci Dinsiz
20-12-2023, 02:56
Maraş Katliamı'nın 44. yılı | Erdoğan Aydın ve Ayşe Hür ile Tarihin Peşinde (1 Ocak 2023)
xOFLBJq1UlI

Maraş Katliamı'nın üzerinden 45 yıl geçti! Maraş 7 gün boyunca insanlık dışı olaya sahne oldu...
mEDJi4IkYuQ

Şüpheci Dinsiz
21-12-2024, 17:56
Belge ve Bellek - Maraş Katliamı
MrA3WxrfbVM

Sırrı Süreyya Önder anlatıyor... 46'ncı yılında Maraş Katliamı...(Arşiv)
dKfrgeG38_w

Baskoylu
22-12-2024, 15:44
MARAS KATLIAMI,
Irkci, Milliyetci ve Gerici Fasist Devlet Tarafindan Asirlarca Alevi Kizilbaslara Yonelik Yapilmis Planli ve Programli Katliamlarin ve Soykirimlarin Bir Devamidir.

Maras, Sivas, Corum, Gazi Katliamlari, Kurtlere yonelik bir katliam degildir.
Aksine bu katliamlarin icinde 7 Alevinin katli helaldir diyen Dinci ve Gerici Kurtler de fiziki olarak katilmistir.

Alevi Kizilbas; Kurt, Turk, Laz, Cerkez, Turkmen, vs vs degildir.
Alevi Kizilbasin Irki, Dini, Mezsebi ve Rengi yoktur. 73 millete bir nazarla bakan, Sevgi ve Insanlik yolunda kendisine has bir durusla yasam mucadelesi veren bir durusa sahiptir.

Asirlarca uzerlerinde uygulanan Katliam, Soykirim ve Cinayetlerin disinda en onemli faktorlerden birisi ASIMILE POLITIKALARININ KESINTISIZ SURMESIDIR.
Dun Islam ve Osmanlinin Asimile Politikalari, Bugun Yerini Dinci Yobaz, Gerici ve Ilkel Milliyetciligin Asimile Politikasi Ustlenmistir.

Sonuc olarak, Insanlik Dusmani ve Suc Makinasi ISLAM denilen Dinin kana doymiyan, Cennete (Kerhaneye( gitmek adina kendisinden olmiyanlara yasam hakki tanimiyan, Meslegi geregi Cennetde gorevini yapan Allah icin birisi 4 Alevinin Katli helaldir, digeri ise 7 Alevinin katli helaldir diyen Irkci, Milliyetci ve Dinci mantigin zaman zaman gorev degisiklikleri ile, Keklik Cinsinden Olan, Yani kendi dusmanina asik olan sozde Aleviler, bu oyunlara gelerek kendi katline zemin hazirlamak icin caba gostermis, gostermeye devam ediyor.

MARAS KATLIAMI; KURTLERE YONELIK YAPILAN KATLIAM DEGILDIR.
MARAS KATLIAMI; ALEVI KIZILBASLARA YONELIK.
FASIST DEVLET TARAFINDAN YAPILMIS PILANLI VE PROGRAMLI BIR KATLIAMDIR.
KAHR OLSUN EMPERYALIZM, FASIZM VE HER TURDEN GERICILIK.

Şüpheci Dinsiz
25-12-2024, 09:14
https://www.birgun.net/makale/marasi-ve-alevi-katliamini-dusunmek-586289

Maraş'ı ve Alevi katliamını düşünmek

Giriş: 25.12.2024 05:00

Şu sıralar çeşitli biçimlerde anma etkinliklerine konu olan Maraş Alevi katliamı, 1978 Aralık ayı sonlarında gerçekleşmişti. Dikkat çeken özelliklerinden birisi aniden olup bitmekten çok, bir haftaya yayılmasıydı. Ayrıca yaygın/yoğun olarak Yörükselim Mahallesinde vuk'u bulsa da şehir genelinde; Yeni Mahalle, Serintepe, Dumlupınar, Namık Kemal, Sakarya, İsadivanlı ve Duraklı Mahallelerinde ve çevre köylerde de Alevi aileleri hedef almış olmasıydı.

Bu kıyımın bir Alevi katliamı olduğuna işaret eden pek çok gösterge vardı. Bunların bir kısmı daha katliam öncesinde gözlenmişti. M. Şevket Eygi'nin sahibi olduğu ‘Hakkın ve Haklıların Hizmetinde Büyük Gazete'si 24 Mayıs 1978 tarihinde, "Ecevit Bir Alevi Devleti Kuruyor" gibi hayali ve provakatif bir başlıkla çıkmıştı. Yanı sıra şehirde bazı ‘milliyetçi iş adamlarının ‘Alevileri Maraş'tan çıkarmanın yollarını konuştukları" ulusal basında yer almıştı. Katliam günlerinde ise provokasyonlar zincirinin son halkası olduğu anlaşılan bir cenaze töreni için 23 Aralık Cuma günü, Belediye hoparlöründen, "Komünist ve Aleviler tarafından şehit edilen üç din kardeşimizin cenazesine, bütün din kardeşlerimiz katılsınlar ve son görevlerini yapsınlar" şeklinde bir anons bile yapılmıştı.

Katliamın doğrudan Alevileri hedeflediği yeterince aleniydi. O kadar ki ellerinde silahlar ve kesici aletlerle hanelere girmek için akın akın gelen katillerin ilk sloganı "Alevilere Ölüm" idi. Saldırganların bağırtıları arasında yer alan ve tanıkların belleklerine takılan diğer konuşmalar şöyleydi: "Alevileri temizleyin", "Bir Aleviyi temizlemek, bir yıllık Hac gibidir", "Salavat getir", "Vurun komünist Alevilere", "Alevi olmadığını ispatla", "Kelime-i Şehadet getir", "Aleviler Moskova'ya" vb. Davanın Gerekçeli Kararına giren tanık anlatıları da bunlara işaret eden dehşet verici ifadelerle yüklüydü.

GÖZÜNE BATMADILAR
Maraş'ta Alevilere yönelik gerçekleştirilen katliam, öncesi ve sonrasındaki örneklerle birlikte düşünüldüğünde Alevilerin, o güne kadar hapsedildikleri ‘görünmez alandan' çıkmalarıyla doğrudan ilgiliydi. 1950'li yıllardan başlayarak köylerinden şehirlere göç eden Alevi aileler, buralarda da uzun yıllar hayatlarını, kendilerini gizleyecek biçimde sürdürmüşlerdi. Ramazan aylarında sahura kalkıyor, iftar saatlerinde Sunni Müslüman aileler gibi sofralar kuruyor ve kimi zaman aynı kaygılarla namaz da kılıyorlardı. Cenazeleri ise başka seçenek olmadığı için zaten camilerden kaldırılıyordu. Böyle olunca sistemin ‘gözüne batmıyorlardı'.

1970'li yıllara gelindiğinde artık bu çember kırılmış, Aleviler kentlerde büyük ölçüde kendi kimlikleriyle görünür olmuşlardı. Üstelik Alevi mahalleler, sol muhalif politik geleneklerin güçlü taban bulduğu yerleşimlerdi. Bu durum Osmanlı'dan beri süregelen Alevileri görünmez alanda tutma politikasının artık ömrünü doldurduğu anlamına geliyordu. Alevi katliamları işte bu görünürlüğe karşı, sistemin inşa ettiği yeni politikanın sonuçlarıydı. Maraş'ta olduğu gibi Sivas, Çorum, Malatya ve Elbistan'daki katliamlar sanki bazı gruplar tarafından organize edilmiş gibi sunulsa da aslında sistemin bu yeni politikaları ve doğrudan organizasyonuyla ilişkiliydi. Sonuç olarak politik amaç hasıl olmuş, katliamlardan sonra Aleviler, bahse konu şehirlere seyahat etmekte bile tereddüt eder hale gelmişlerdi. Bu şehirlerin demografilerini değiştirme politikaları da böylece karşılığını üretmişti.

MÜCADELE YOLU
Türkiye sözcüğün gerçek anlamında zulüm yüklü bu geçmişiyle yüzleşmedi. Zaman zaman yüzleşiyor gibi yapsa da bir adım ötesine geçemedi. Tam da bu nedenle bahse konu şehirlerde toplumsal hafıza zamanla adeta silindi. Bugün o hafızayı üretmek/mekansallaştırmak büyük ölçüde Alevi kurumlara düşüyor. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu'nun Madımak için yaptığı ‘Hafıza Projesi'ne benzer biçimde Maraş ve diğer Alevi katliamları için de projelerin üretilmesi gerekiyor. Fiziki birer mekan olarak şehir merkezinde, ilçelerde veya köylerde ilgili bellek mekanlarının inşa edilmesi, bu ihtiyacın bir parçası olarak duruyor. Özetle katliamları odağına alan toplumsal hafızanın silinmesine seyirci kalmamak ve buradan hukuk ve siyaset alanına açılan geniş bir yeni mücadele yolu inşa etmek gerekiyor.

Şüpheci Dinsiz
27-12-2024, 21:05
46'ncı yıl dönümünde Maraş Katliamı'nı tanımlamak | Konuk: Ayhan Yalçınkaya | Artı Özel
gJGZ0Pxnyn4

Şüpheci Dinsiz
19-12-2025, 05:54
https://x.com/hrsates/status/2001595348008210941

https://x.com/girdapgokadasi/status/2001663464264339935

https://x.com/hayriituncc/status/2001651610364317734