Orijinalini görmek için tıklayınız : Dünyaya geliş amacımız...
gematria
19-01-2008, 23:22
Dine inananların hep ardına sığındıkları bir soru vardır ...madem hiçbişey yok bu dünyaya neden geldin amacın ne:D...onlar dünyaya geliş amacımızın bizi yarattığına inandıkları bi varlığa yaranmak onla aramızı iyi tutmak onu her fırsatta övmek olduğunu sanarlar...
Oysa bence gerçek farklı.. bi insan dünyaya geldiğinde acizdir hatta yaşamı başkalarının elindedir ...böyle bi varlığın ilk saniyesinden beri dünyaya bir amaç için gönderildiğini düşünmek bence saçma olur çünkü yaşama hakkı başkalarının elinde ...insanlar kendi amaçlarını yaşarken oluştururlar ,kişi olgunlaştıkça kendi yolunu seçer ve toplumda ne gibi bir mertebe alacaklarını belirlemede kendi çabaları ve çok azda şans faktörü etkilidir
şahsen benim kendi hayat amacım bir daha gelme şansımın olmadığı bi hayatı yoğunlamasına yaşamaktır..her saniyemi mutlu olarak ve mutlu ederek geçirmeye çalişiyorum (her saniyemi yaşayarak geçiriyoum)...akıp giden bişey olması hayatı çok kıymetli kılıyo..
sizdende kendi hayat amaçlarınızı yazmanızı bekliyorum veya bir insanın yaşama amacı ne olmalıdır sizce?
''Yaşamak şakaya gelmez, *
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın,
bir sincap gibi mesela, *
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, *
yani tek amacın yaşamak olmalı...''
Nazım Hikmet...
dünyayı degiştirebilmek. Ayakları baş yapmak amiyane tabirle. Bu dünyayı herkes için yaşanabilir bir yer haline getirebilmek. Ezilenlerin ezilmesine son vermek, sömürücülerin sınıf tahakkümlerine engel olmak. Bunun için de bir ömrü anlamlı kılmak.
* * Bunun için dünyaya geldigimi düşünüyorum ya da her ne için gelirsem geleyim işlevimin bu olması gerektigini düşünüyorum.
* * Genler ölümsüzdür diyor Dawkins . Katılıyorum ve ölümsüzlügün bu şekilde olailecegini düşünüyorum. Ve diyorum ki ölüm nereden gelirse gelsin hoş geldi ve sefa geldi. Biz bu dünyayı emekçi kollarımızla emekçiler için degiştirecegiz. Bunun için tek ihtiyacımız olan şey birlikte yürüyebilmemizdir.
* *saygılarımla
"onlar dünyaya geliş amacımızın bizi yarattığına inandıkları bi varlığa yaranmak onla aramızı iyi tutmak onu her fırsatta övmek olduğunu sanarlar.." 8O
Harbiden iyi düşünmüş ve yazmışsınız.
Bu sonuca ulaşmak için bayağı uğraşmış olmalısınız.
Alkış...
Hatalarım, cehaletimdendir
İnsan neden yaşamını sürdürüyor? Yaşaması için hangi dinamikler ( gerekçeler) mevcuttur?
Düşüncelerinizi alabilir miyim? Sonra ben de ekleyeceğim.
saygılarımla
Jolly Jocker
21-06-2011, 23:10
Eğer anı yaşamanın zevkine varıyorsa, yaşadığının farkına varmayacak denli kendini yaşamaya kaptırmışsa işte o zaman yaşamalı insan. Ama acı çekiyorsa, zevk almıyorsa yaşamaktan ve yaşamak için kendine bir sebep ya da amaç arıyorsa zaten işi bitmiş demektir.
İnsan neden yaşar? İnsanın içinde ''yaşama sevinci'' denen bir 'ışık' vardır; bunun nasıl birşey olduğunun tarifini tam yapabilmek biraz zor. Kendine has birşey bu bence. İçinde biraz merak var, biraz heves, biraz sevilme arzusu, biraz ''ben de varım'' deme isteği, biraz kendini sergileme yönelimi... Ama bazı insanların ışığı söner. Nedendir bilemeyiz; öyle kendiliğinden söner. Yaşama sevinçleri kaybolur. Sürekli olarak sıkılır, bunalırlar. Hep tahammül ediyor gibidirler. Sanki her nefes alışlarında hüzün dolu bir buharı soluyormuş gibi olurlar. Kolayca gözleri yanar ve yaşlanıverir. Midesinde ve boğazında tatsız bir basınç hisseder. İçinin yanmasıdır bu. Belli bir sebebi yoktur. Geçici değildir. Işığın sönmüştür işte. Yaşama sevincin çocukluğunda kalır. Çocukluğun da artık çok uzak görünür sana. İşte böyle insanları ölüm yavaş yavaş çeker kendine. Önce düşüncelerine girer. Sürekli bir ölüm düşüncesi yerleşir beyne. Bu düşünce, herşeye karşı iyice tahammülsüzleştirir insanı. Artık insan kendine sormaya başlar yüksek sesle: ''Niye yaşıyorum lan ben? Varlığımın kendime eziyet dışında ne anlamı var?'' Sürekli bir bunaltı vardır artık. Hani hamama girer de nefessiz kalırsın ya. Bir an evvel dışarı çıkıp hava almak istersin. Ama öyle bir 'dışarısı' yoktur. İşte böyle birşey...
ereninthenature
21-06-2011, 23:12
7 milyon yıl önceki primatlara bakıp kendime bakıyorum.çok yol aldık diyorum.insan evriminin küçük bir parçası olabilmek için yaşıyorum.küçük bir değişim, küçük bir gelişim.
doğduysak yaşamalıyız. yaşamalıyız ama dolu dolu, hayat bir hediye birçok bebek-çocuk-genç insan hayatı anlamadan toprağa kavuşuyor. yaşayıp, kendini idrak şansı edinenler içindeki ruhtan, beynindeki meraktan gelen dürtüler ile kendini gerçekleştirmeye, bir eş bulup tamamlamaya, bir evlat edinip çoğalmaya ve bu vasıta ile genlerini geleceğe iletmeye çalışıyor. en önemli nokta burada ot gibi değil, farkına vararak yaşayabilmek.
"Yaşamak ne güzel şey
Taranta Babu
Anlayarak bir usta kitap gibi
bir sevda şarkısı gibi duyup
bir çocuk gibi şaşırarak
YAŞAMAK...
Yaşamak
birer birer
ve hep beraber
ipekli bir kumaş dokur gibi...
Hep bir ağızdan
sevinçli bir destan
okur gibi yaşamak."
işte yaşamak saf bilinç ile, eksiğe gediğe takılmadan büyük bir ciddiyetle ve sahip çıkarak benliğine, kirlenmeden, kirletmeden, barış içinde, çalışmaktan ayakların ağrıyıncaya, okumaktan gözlerin çıkıncaya, öğrenmekten beynin patlayıncaya kadar yaşamak lazım. Ustanın dediği gibi yaşamak bir sincap ciddiyetinde :)
Alternatifi olmadığı için yaşıyoruz.Başkacada sebebi yok.Yaşamımıza anlam katmak başka birşey yaşamın nedeni başka birşey dir.
Yaşamdan zevk almak çevreyi öğrenmek geçmişi analiz edip geleceğe birşeyler bırakmak amacı ile doğmadık.Doğumumuz (veya ana rahminde yaşam bulmamız) sadece teknik bir olay.
Willy Wonka
23-06-2011, 15:49
İnsan neden yaşadığını bilseydi yaşamazdı.
bulunduğumuz evrenimize baktığımızda herşeyin bir döngü içinde olduğunu görürüz ,doğum yaşam ve ölüm ,patlamadan (big bang)sonra oluşan/doğan yıldızlardan süper dev yıldızlar yaklaşık 10milyon yıllık ömürlerini tüketerek süpernova şeklinde patlayarak ölürler ,onların ölümleri başka yıldızların/gezegenlerin veya başka başka gökcisimlerinin doğumuna vesile olur ,aynı bizim güneş sistemimizin oluşumunda bu tip bir yıldızın ölmesi gibi ,makro tarafında manzarı budur ,mikro tarafından baktığımızad olayın pek farklılaşmadığını görürüz ,yani evrende toz zerresi kadar yer tutmayan güneş sistemindeki sıradan bir gezegen olan dünyada canlılığın başlaması ile oluşan süreç evrenin oluşma hikayesi gibi bakılmalı ,canlılık oluştuktan sonra basit yapı komplex yapıya doğru evrilir ve bu 3 milyar yıl gibi uzun süre içinde doğum yaşam ve ölüm döngüsü ,evrenimizde de hükmeden döngü misalidir
evrenimizin evrimi böyle oluşmuş + canlılığın evrim süreci bu şekilde gelişmiş ,doğuyoruz yaşıyoruz ve ölüyoruz
kısaca tekrarlamam gerekirse ,evrenin yaşam döngüsü makro ,canlıların yaşam döngüsü mikro
Düşüngen
23-06-2011, 16:43
İnsan annesinin yarattığı bir yaşam olduğu için yaşar, farkına varmadan yaşamak zorunda bırakılır annesi tarafından.
Annesi niçin yaşam yaratır?
Çünkü yaşam yaratmanın(çocuk yapmak) zevki onu yaşam yaratmaya ikna edecek düzeydedir. Bu zevk anneyi yaşam yaratmaya mecbur etmeye yetmiştir.
Yaşamak için genetik ve kültürel dinamikler vardır onlar gideceği yolu bilir. Bu yol yaşamın kendisi zaten.
Günümüz insanı için geçerli olabilecek bir tanım daha var;
Yaşam biz onun hakkında planlar yaparken üzerimizden gelip geçen şeydir.
Yaşamın amacı yaşama sevincini sırtlamaktır yani yaşamın amacı sevgiyi taşımaktır, yaşam sevgidir.
Varlığın var olma zorunluluğu canlılara hayatta kalma isteği şeklinde yansıyor olabilir mi ?
Düşüngen
23-06-2011, 18:55
Varlığın var olma zorunluluğu canlılara hayatta kalma isteği şeklinde yansıyor olabilir mi ?
Varolma zorunluluğu her nesnede vardır bu yüzden hep değişip dönüşmek zorunda kalırlar varolma adına.
Bu varolma zorunluluğu bizim gibi duygu ve düşünceleri olan canlılarda bu şekilde tezahür ediyor olabilir. Hayatta kalma arzusu şeklinde.
Belki de her nesnede varolma arzusu var ama bu arzu bizdeki gibi değil bizim bilmediğimiz bir biçimde yapılanmış farklı bir biçimde olabilir. Ve onlarla iletişim kuramadığımız için varolma arzuları hakkında bilgi edinemiyoruz, onlarında bizim hayatta kalma arzumuzu fark edemedikleri gibi.
Öncelikle biz neyi bilebiliriz? Bu ve benzeri analitik, zihinsel sorgulamadan yola çıkalım. Yaşamın kaynağını bilebilir miyiz? Bu konuda bilimsel bilgilerin netliğinden bahsetmek belki erken olacak. Yaşam nereye gidiyor? Peki bunu bilemilir miyiz? Bu sorunun cevabı da bugün tam olarak bilinmese de ilerleyen süreçte bir cevap bulacaktır. Peki bilinen şey ne? Tam olarak bildiğimiz yada bilebileceğimiz aksiyomlar, dinamik ve prensipler nelerdir?
Kim, ne zaman, kiminle, nerede, ne_____ne!? Evet şimdi ipucunu elde ettik galiba. Yaşamın NE yaptığını hangi işlevleri içerdiğini, çözümlemede üretilen, restimüle edilen dinamiklerin geçerliliğini ortaya koymaya çalışalım.
Olguları postula ederek ( varsayarak) sıralayalım. Yaşam belirli bir süre önce bir yerlerde başladı. Nereden geldiği ve nereye gittiği sorusu henüz bilimsel, epistemolojik çerçevede netlik kazanmasa da zaten konumuzun dışında. Bununla birlikte yaşam denen sürecin içinde bulunan bireyler olarak yaşamı anlamaya çalılşalım. İnsan denen organizmanın neden yaşadığı sorusunu çözmek için yaşam ilerlerken NE yapıyor denklemi ile karşı karşıyayız.
Yaşam bir tür enerjidir. Peki enerji dediğimiz var oluş ne yapıyor? Cevabı çok basit: değişerek, dönüşerek, başkalaşarak hayatta kalıyor. Varoluşu gözlemlediğimizde kesin olarak bilinen ve ortada olan dinamik, şimdiye kadar bulduğumuz en küçük ortak paydadır: HAYATTA KAL!
Bir organizma için temel prensip o organizmanın hayatta kalmasıdır. Ortak değer olarak benimseyebileceğimiz en küçük çıkış noktası budur; hayatta kalma mücadelesi, aksiyomların çıkış noktası. Var oluşun bu basit, geçerli, uygulanabilir, test edilebilir, gerçekçi dinamiği ortaya koyulduktan sonra biz "neden hayatta kalınıyor?" sorusu üzerine yoğunlaşabiliriz.
Olguları gözlemleyen ilgililer yada bilim insanları diyelim, bireysel açıdan hayatta kalma mücadelesinin nedenlerini çok çeşitli testlere dayanarak hesaplamış ve elde ettikleri algıyı kavramsallaştırmıştır; çünkü HER ALGI insan zihninde KAVRAM OLARAK dosyalanır.
İlerleyen süreçte bilim insanlarının, insanın evrenle ve diğer insanlarla bütünlüğünü algılaması sonucunda öne sürdüğü dinamikler çeşitlendi. Örneğin insanın tek başına varlığını sürdüremeyeceği, diğer insanlara ihtiyacının olduğu ve en nihayetinde bir grupla varlık göstermesini, evrimsel süreçlerin işleyişinde sürü halinde var olmaya çalışan insansı türlerin oluşu bu çözümlemeyi güçlendirdi. Aslında bu dinamik işe yarıyor ve gerçekçi bir izlenim kazanmamızı sağlıyor. Fakat tek başına yeterli değil.
Bunu gören insanoğlu, varlığın hayatta kalma nedeni olarak başka bir dinamik öne sürdü: İnsan türü, fedakar özelliğe sahip olduğundan gruplar yada belirli zümreler için hayatta kalıyor. Buradan çıkan sonuç ise, diğer tüm insanlar için hayatta kalmak. Fakat doğada gözlemlenen bu olgu da tek başına yeterli değildi.
İlerleyen araştırma ve algı birikimiyle farklı bir teori daha üretildi: SEKS İnsanoğlunun cinsellik için hayatta kaldığı, bu faktörden zevk aldığı, çocuk dünyaya getirip devamlılığını sağladığı ilk önce postula edilmiş daha sonra doğada restimüle edilerek gözlemlenmiştir. Gerçekten de sağlıklı işleyen insan zihni bu faktörden zevk ve tatmin sağlıyor. Sorunların çöüzümde ise işe yarıyor!!
Oluşturulan ve getirilen çözümlemelerde öne çıkan faktör ve nedenler belli başlı dört dinamiği oluşturuyor: öz, seks, grup ve insanlık. Fakat birbirinden ayrı ve bağıntısız olduğu varsayılan bu dinamikler tek başına işe yaramıyordu. Bu olguların bir denklemde BÜTÜNSEL olarak algılanması ve denklemde yerli yerine oturtulması gerekir. Bu bütünsel çözümlemede hem aynılıklarla hem farklılıklarla düşünüp analiz yapacak olursak var oluşun şu dört dinamiğini gözlemleriz:
Dinamik Bir: Birey lehine ve birey için ( öz) temel hayatta kalma dürtüsüdür.
Dinamik İki: Bireyin üreme yoluyla hayatta kalma dürtüsüdür; bu, hem seks eylemini, hem de soyun devamlılığının sürdürülmesini kapsar.
Dinamik Üç: Bireyin belirli bir grup için yada belirli bir grubun, başka bir grup için hayatta kalma dürtüsüdür ve o birey ve grubun ortakyaşarlarını da kapsar.
Dinamik Dört: Bireyin insanlık için hayatta kalma dürtüsüdür yada grubun insanlık için olduğu gibi insanlığın insanlık için hayatta kalması olgusudur.
Zeka, sorunları algılama, ortaya koyma ve çözme yeteneğine sahipse, varlığı için bu dört temel dinamiği tek bir dinamik olarak algılamlı ve analitik zihninin gerektirdiklerini yerine getirmeli, denklemde yerine oturtmalıdır. İnsan zihninin yapması gereken de budur. Çevresel faktörlerin olumlu ve olumsuz yansımalarına göre bireyin mutluluğu ve mutsuzluğu belirlenmemelidir.(ki aslında belirleniyor; fakat asgariye indirebiliriz) O halde birey mutluluğunu dış güçlere göre şekillendiriyor. Bu şekilde bu faktörlerin kulu, kölesi oluyor; ne bağımsızdır ne de özgür: sadece KÖLE!
paslıçivi
25-06-2011, 05:51
değerli dostum Natan..
bu siteye ilk geldiğinde hristiyandın ve yazıların hrisitiyanlığı doğrulamaya ve bunun karşısında olanları yanlışlamaya yönelik bir kısırdöngü içinde tartışma idi..
sonra kırılma noktasına çok yaklaşıp kırıldın ve nonteizm dediğimiz bir üst bilince geçtin.. ve genellikle ilk durak olan ateizmi yaşadın.. ve hala zihinde/egoda yaşadığın için zihninin diğer yarısı olan hristiyanlığı eskiden doğrularken sonra/şimdi yanlışlamak için bir çaba ,yazışma gibi yine aynı kısırdöngü içinde yaşadın.. ve bu yönde tutum ve davranış gösterdin..
ve şimdi açtığın bu topicteki son iletinde görüyorum ki...
artık o hrisitiyanlık zihninden/egodan arınıp zihinsizliğe doğru yol almaya başlamışsın.. çünkü bilincinle varlık alemi arasındaki o zihin/perde kalkınca varlık alemiyle/varoluşla bir "bütünlük/birlik" içine girmişsin..
ve bunun sana olan kazancının meyvelerini vermeye başladın..
artık evreni/varoluşu "birinci elden/safbilincinle" okuma aşamasına gelmişsin..
yani o quantal bilinç sıçrayışını yapmışsın gibi duruyor ve şayet yanılmıyorsam artık aydınlanma ve özüne dönme konusunda çok güzel mesafeler katedip insanoğluna çok güzel mesajlar verme zamanın geldi sanki..
son iletinden dolayı bunu çok net ortaya koyuyorsun zaten..
ve yaptığın meditasyonların bu bilinç gelişmesindeki etkisini sakın küçümseme, çünkü ben de bunları birebir yaşamış ve deneyimlemiş biriyim..
sevgi dolu yüreğin ve safbilincinle aramıza/insan olmaya hoşgeldin..
İnsan neden yaşamını sürdürüyor? Yaşaması için hangi dinamikler ( gerekçeler) mevcuttur?
Modelleyebilmek icin yasiyor.
Düşüngen
27-06-2011, 13:28
Modelleyebilmek icin yasiyor.
Sevgili Neva;
Yukarıdaki ifadenizi biraz açar mısınız?
Modellemeden kastınız taklit mi ya da sistem türetmek mi ya da nedir?
bence üreyerek devam etmek demek :)
Sevgili Neva;
Yukarıdaki ifadenizi biraz açar mısınız?
Modellemeden kastınız taklit mi ya da sistem türetmek mi ya da nedir?
Sayin Dusungen ;
Modellemeden kastim, beynin, modelleme mantigiyla uretilmis, (eyleme dokulmus) her turlu organize veya organize olmayan olusumlardir.
Düşüngen
28-06-2011, 15:27
İnsan niçin doğar az çok biliyoruz. İnsan doğduktan sonra ne yapar, ne yaparak yaşar?
İnsan doğuştan potansiyel olarak bir boşluk taşır bu boşluk bilinçlenmenin yan ürünü olabilir.. Bu boşluğu farkeden kişi o boşluğun ürpertisinden yalnızlığından kurtulmak için o boşlukla mücadeleye girer. Bu tamamlama
mücadelesidir. Ya ondan kaçar ya bastırır ya o boşluğu doldurmaya çalışır.
Bu manevi boşluğu doldurmaya, tamamlamaya çabalarken bazen bir insandan bazen bir inançtan bazen bir madde/eşya/para dan yardım umarız. Bu dış ögelerde kendimizi tamamlayacak bir şeyler ararız. Ama alt küme üst kümeyi dolduramayacağı için bu gayret boşunadır.
Lakin kişi ne yaparsa yapsın o boşluğu bir türlü dolduramaz çünkü sonsuz olan bir şey sonlu şeylerle doldurulamaz. Gerçek demek varolan şey demek öyleyse bu boşluk gerçektir çünkü herkesin içinde vardır doğuştan dedik.
Bu boşluktan kaçmak, doldurmaya çabalamak gerçek dışıdır yanılsamadır, başarısızlıkla sonuçlanacak bir çabadır.
Mutluluğunu o boşluğu doldurmaya endekslemiş kişilerin mutlu olamadan hayatlarının son bulması bu yüzdendir. Çünkü gerçekten kaçan kişi her zaman mutsuz huzursuzdur. Bu boşlukla barışık yaşayabilen, bu boşluğu kabul eden (gerçeklik olduğu için) ve onunla bütün olarak yaşayabilen bir insanın sıkıntısı kederi olmaz. Çok rahat bir yaşam sürme şansına sahip olur.
Üstelik enerjisini gerçeği değiştirmeye, gerçekten kaçmaya, inkar etmeye, hayal kurmaya değilde varolanı anlamaya yoğunlaştıran kişi gerçek yaşamı hissetmiş olur. Duyulabilecek en güzel ve en kolay mutluluk bu olsa gerek. Bu sonsuz boşluğu sonlu aksesuarlarla doldurma uğraşının bitmesi demek.
Kısacası içimizde bir boşluk hissediyoruz çünkü içimizde bir boşluk var. Bu boşluğu keyfimizden icat etmedik o boşlukla doğduk. Sanırım evrimsel süreçte bilincimizin bilincine varacağımız hiç hesapta yoktu ve bu boşluk yan ürün olarak ortaya fırladı. Psikoloji bilimi bu boşlukla baş etme çabasını kendini tamamlama ya da gerçekleştirme gibi kavramlarla açıklamaya çalışıyor sanırım.
O boşlukla bütünleşen- birleşen kişi boşluğu tamamlamış olur çünkü ortada ne boşluk kalır ne de boşluğu doldurma çabası bu ikilik ve ikiliğin birbiriyle mücadelesi biter.
Sevgi gerçek olandır ve boşluk gerçektir bu nedenle sevgi boşluktur boşluktan kaçan sevgiden kaçıyor demektir. Sevgi deneyimlenmesi en muazzam olan psikolojik mutasyon yaratan olgulardan biridir.
Sevgiler...:)
Düşüngen
28-06-2011, 16:50
İçimizde farkettiğimiz bu boşluktan ötürü kendimizi eksik, yetersiz, hiç olarak hissederiz ve sürekli bir şey olmak için mücadele veririz. Bunu hepimiz yaparız çünkü bir şey olmak üzere programlanmışız. Bir şey olamamak en korktuğumuz şeylerden biridir, ölüm gibi. Bir şey olmayı başararak o boşluğu dolduracağımızı düşünürüz.
Peki biz zaten bir şey değil miyiz ki bir şey olmak için savaşıyoruz?
Evet biz zaten bir şeyiz fakat yabancılaşmalarımız yüzünden olduğumuz şeyin farkında değiliz.. Demek ki henüz bilemediğimiz bir şeyiz ama bu bize tatmin sağlamıyor ve biz bildiğimiz birşey olmak istiyoruz.
Sadece bir şey olmakla da bitmiyor birileri, kalabalıklar bizim bir şey olduğumuzu onaylamalı. Onaylamalı ki o boşluğu doldurduğumuz, o boşluktan kurtulduğumuz yanılsamasına kendimizi inandırabilelim.
Anlatılmak istenen kısaca boş geldik boş gitmemek. Halk arasında bir tabir vardır "Ot gelip ot gitmek" bu söz yabana atılacak bir söz değildir çünkü aynen bizi tarif ediyor. Ot gitmemek için bir şey olmak istiyoruz çünkü bomboşuz. Oysa boş olmak iyidir dolu bir bardak hiç bir işe yaramaz çünkü içine bir şey koyamazsınız ama boş bir bardak her türlü içeriğe açıktır.
Ve bu boşluktan korkmak, kaçmak kimsenin suçu değil kurgu böyle, koşullanma bu şekilde.
Bir şekilde içimizdeki boşluktan korkmayı, kaçmayı bırakır onunla yaşamayı kabul edersek bu aynı zamanda bir şey olma ihtiyacının(daha çok ruhsal anlamda) ortadan kalkması demek olur. Bir şey olma çabasının sıkıntısının son bulması demek olur.
Ascendent
03-07-2011, 20:51
Ortada sen, ben, o diye birşey yok aslında. Bizlerin kişisel farkındalığı sadece sanal ve beynimizin bize oynadığı bir oyun. Bizler, vücutlarımız hayatta kalabilmek için birbirine tutunmuş, yardımlaşan milyonlarca organizmadan oluşmuş dev bir kompleks yapıyız. Ve bu yapının devam ettirilebilmesi için gerekli birşey kişisel farkındalık. Kendinizi bir araba olarak düşünün, içindeki sürücüler de organlarınız ve hücreleriniz. Kalbiniz sürücü, akciğeriniz Co-pilot vs... Bir nevi biz biz değiliz, bizden ilkel yaşam formlarının hayatta kalması için oluşturulan bir aracız ve kullanılıyoruz. Her ne kadar kontrol bizde olduğu söylense de kişi kendini öldürmeye kalktığında tereddüt etmesi az önce anlattığıma bir kanıt olarak sunulabilir. Beynimizin içinde çok çok derinlerde bir yerde kendimizi öldürmemize engel olan birşeyler var ve bu korku olarak kendini dışa vuruyor. Çok uzun zaman alan oluşumumuz kendimizi öldürmemize izin vermiyor.
Bu toplumumuz, eğitim, bilim, dinler, ahlak kuralları, aile, arkadaşlar hepsi sanallık içinde başka bir sanallık.
Milyonlaca yılın bile çok küçük bir kesit sayıldığı bu evrende birkaç bin yıldır süren basit bir macera içindeyiz, çok ince bir ipe bağlı hepimizin hayatları. Bir karadelik tarafından emilebilir veya gök taşı tarafından isabet alıp tarihe karışabiliriz ve bu evrenin umrunda bile olmaz.
Ben şahsen bütün bunların farkında olabilmeyi büyük bir ayrıcalık sayıp hayata çok farklı bakabilmeyi şans sayıyorum ve bizlerin burada olabilmesi için gerçekleşmiş olan büyüleyici serüven beni heyecanlandırıyor, tüm bunların bir parçası olabilmek apayrı bir duygu. Dünyaya gelme fırsatı olamayan sayısız insanı aklıma getirince burada olmanın ne kadar büyük bir şans olduğunu bir kez daha anımsıyorum ve gelecek nesile faydam olabilmesi için çalışmayı kendime bir borç biliyorum.
Beni ayakta tutan ve yaşama sebebim gelecek nesle yapacağım katkı ve büyük soruya, "Nasıl?" sorusuna duyduğum merak ve öğrenme isteği aynı zamanda bunları diğer insanlara anlatabilmek de güzel hissettiriyor.
perfect_storm
03-07-2011, 21:05
bence insan mecburen yaşar ama yaşamak hayatta kalmak için kendine birçok hobiler hatta fobiler edinir mücadele eder direnir ama tüm bunlar nedendir işte o biraz muamma tam bir cevabı yok bence
Ascendent
03-07-2011, 21:12
Ayrıca şunu eklemek istiyorum,
Kendini öldürmeme veya ölümden, yaralanmadan, kaza ve acıdan sakınmaya programlanmış olmamız bizi oluşturan yapı tarafından içgüdüsel olarak beynimize yazılmış olması dediğimi destekler nitelikte çünkü evrimsel süreç faydalı olmayan hiçbir özelliğin nesilden nesile aktarılmasına izin vermez. Ölümden ve yaralanmadan sakınmak ise bizim oluşturan yapı için oldukça faydalı bir özellik.
Ortada sen, ben, o diye birşey yok aslında. Bizlerin kişisel farkındalığı sadece sanal ve beynimizin bize oynadığı bir oyun. Bizler, vücutlarımız hayatta kalabilmek için birbirine tutunmuş, yardımlaşan milyonlarca organizmadan oluşmuş dev bir kompleks yapıyız. Ve bu yapının devam ettirilebilmesi için gerekli birşey kişisel farkındalık. Kendinizi bir araba olarak düşünün, içindeki sürücüler de organlarınız ve hücreleriniz. Kalbiniz sürücü, akciğeriniz Co-pilot vs... Bir nevi biz biz değiliz, bizden ilkel yaşam formlarının hayatta kalması için oluşturulan bir aracız ve kullanılıyoruz. Her ne kadar kontrol bizde olduğu söylense de kişi kendini öldürmeye kalktığında tereddüt etmesi az önce anlattığıma bir kanıt olarak sunulabilir. Beynimizin içinde çok çok derinlerde bir yerde kendimizi öldürmemize engel olan birşeyler var ve bu korku olarak kendini dışa vuruyor. Çok uzun zaman alan oluşumumuz kendimizi öldürmemize izin vermiyor.
Bu toplumumuz, eğitim, bilim, dinler, ahlak kuralları, aile, arkadaşlar hepsi sanallık içinde başka bir sanallık.
Milyonlaca yılın bile çok küçük bir kesit sayıldığı bu evrende birkaç bin yıldır süren basit bir macera içindeyiz, çok ince bir ipe bağlı hepimizin hayatları. Bir karadelik tarafından emilebilir veya gök taşı tarafından isabet alıp tarihe karışabiliriz ve bu evrenin umrunda bile olmaz.
Ben şahsen bütün bunların farkında olabilmeyi büyük bir ayrıcalık sayıp hayata çok farklı bakabilmeyi şans sayıyorum ve bizlerin burada olabilmesi için gerçekleşmiş olan büyüleyici serüven beni heyecanlandırıyor, tüm bunların bir parçası olabilmek apayrı bir duygu. Dünyaya gelme fırsatı olamayan sayısız insanı aklıma getirince burada olmanın ne kadar büyük bir şans olduğunu bir kez daha anımsıyorum ve gelecek nesile faydam olabilmesi için çalışmayı kendime bir borç biliyorum.
Beni ayakta tutan ve yaşama sebebim gelecek nesle yapacağım katkı ve büyük soruya, "Nasıl?" sorusuna duyduğum merak ve öğrenme isteği aynı zamanda bunları diğer insanlara anlatabilmek de güzel hissettiriyor.
sevgili ascendent ,bu yazdıklarına ek olarak şunu yazmak isterim ,hani araba misali diyerek örnek vermişsin ,bir bakıma evet öyle sayılırız yani seninde belirttiğin gibi hücreler yığınıyız ve bu hücreler ta ilk oluştukları 3 milyar yıl öncesi gibi yaşam mücadelesi ,hayatta kalma çabası ile hayata tutunmaya çalışmıştır ,dolayısıyla tek hücre daha fazla hayata tutunmak adına birlikten kuvvet doğar manasında birleşerek hayata tutunmayı daha da pekiştirmiş ve basit yapı iken komplex yapıya dönüşmütür
ama çok önemli bir detay var ,oda bizi biz yapan beynimiz ,yani beyin sayesinde evren anlaşılır konuma gelmiş ,başka bir değişle hücreler birleşerek beyni ve bulunduğu konumun içeriğini işlevselliğini vs anlama için gelişmiştir ,bu da tabiri caizse etki tepki diyebilirim ,yani gereksinim ,hücrelerin birleşerek hayata daha sıkı sıkıya tutunabilmeleri nasıl bir gereksinim olmuşsa buda bir gereksinim olmuştur
bu arada ölüm veya yaralanmaktan korkmak ,atasal özelliklerdir ,aynı irkilmek gibi
Düşüngen
04-07-2011, 14:48
[QUOTE=Ascendent;395472]
Sevgili Ascendent, pek derin pek hoş yazmışsınız. Yazınız hakkında birkaç soru sormak istiyorum, aydınlanmamız için bu gerekli.
Alıntı: Ascendent
Her ne kadar kontrol bizde olduğu söylense de kişi kendini öldürmeye kalktığında tereddüt etmesi az önce anlattığıma bir kanıt olarak sunulabilir.-------------
İntihar ederek kendisini öldüren insanlar hakkında yukarıdaki yazınızdan yola çıkarak bir değerlendirme yapar mısınız?
Alıntı: Ascendent
Bizlerin kişisel farkındalığı sadece sanal ve beynimizin bize oynadığı bir oyun.-------------
Kişisel farkındalığımız biz olmuyor mu? Yani farkındalığı ile intihar kararı alan bir kişi bu eylemi başarı ile gerçekleştirerek yaşamına son verebiliyor. Şimdi sanal olan gerçek olanın yaşamına son vermiş mi oluyor başka bir deyişle patron gerçek beden değil de sanal olan mı oluyor?
Alıntı: Ascendent,
Bir nevi biz biz değiliz, bizden ilkel yaşam formlarının hayatta kalması için oluşturulan bir aracız ve kullanılıyoruz.---------------------
Bizden ilkel yaşam formlarının bizim farkındalığımızda hiç mi rolü yoktur. O ve biz tamamen birbirinden ayrı şeyler miyiz? Eğer öyleyse bu biraz ruhçuluğa benzemiyor mu?
Bizden ilkel yaşam formlarının kişisel farkındalığımızda rolü varsa o zaman bu farkındalık neden sanal olsun?
Alıntı: Ascendent
Dünyaya gelme fırsatı olamayan sayısız insanı aklıma getirince burada olmanın ne kadar büyük bir şans olduğunu bir kez daha anımsıyorum -----------------------------
Pardon burayı da biraz açar mısınız?
Dünyaya gelme fırsatı bulamayan insanlar hakkında nasıl empati kurabiliyorsunuz?
Dünyaya gelmeyen bir insan olmayan bir insandır ve olmayan bir şey hakkında nasıl bir duygulanım kurdunuz?
Dünya ya gelme fırsatı bulamayan insanlar derken boşa atılan spermlerden bahsetmiyorsunuz değil mi? :)
Umarım o büyük sorunun cevabını bulur bu büyük merakınızı giderirsiniz ve hayatınızı bambaşka bir şeye dönüştürürsünüz.
Sevgiler..
TurkceRap
04-07-2011, 16:15
Genel olarak neden yaşıyoruz? Doğanın bir parçası olarak doğadaki görevimizi yerine getirmek için ya da belki Bunun Ruhanî bir amacı da vardır ve bizler bizi yaratan ya da Evrim sürecini başlatan güce bir şükür göstergesi olarak da yaşıyor olabiliriz.
Diğer yandan insanın yaşamak için bazı özel sebepleri de olabilir ya da yaşarken kendine hedef edindiği şeyler, idealleri vs.
Yorumlarınızı okudum ve bir şeyi merak ediyorum. Yazdılarınız sizin şahsi görüşleriniz mi yoksa olgulara ve olguların gözlemine mi dayanıyor? Şahsi düşünce yada inanç nesnel bir temel değil öznel bir içerik taşır. Dolayısıyla deneyimlenen öznel gerçeklikten uzaktır. O oradadır ve herkes kendi algısına göre tanımlamada bulunarak onları çeşitli şekilde nitelemeye çalışır.
Düşüngen:
Kısacası içimizde bir boşluk hissediyoruz çünkü içimizde bir boşluk var. Bu boşluğu keyfimizden icat etmedik o boşlukla doğduk. Sanırım evrimsel süreçte bilincimizin bilincine varacağımız hiç hesapta yoktu ve bu boşluk yan ürün olarak ortaya fırladı.
Sevgili düşüngen;
Varoluşun dinamik prensibi hayatta kalmaktır. Hani diyorsunuz ya: İnsan ne yapar? Hayatta kalmaya çalışır. Bu içimizde oluşturduğumuz bir "boşluğu doldurma çabasına" indirgenemeyecek kadar kapsamlı bir bakış açısını içerir.
Ben, hayatta kalma dinamiğini boşluk doldurma mücadelesine indirgemiyorum. Yukarıda yazan arkadaşlar da kendi görüşlerni yazarken sadece bir dinamiğe yada prensibe dayandırmışlar. İnsanoğlunun var olma yada hayatta kalma yöntemleri bir yada iki prensiple açıklanamaz. Ki söylenenler de daha önce çıkladığım var oluşun dört temel prensiplerinden en az birine girmektedir.
Yaşamın hedefi nedir? sorusu için, " ideallerin gerçekleştirilmesi" içerikli bir cevap sadece dar bir yanaşımdır. Ne yazık ki çoğumuz bu hataya düşüyoruz. Para kazanmak, güçlü olmak, iyi bir iş (meslek) sahibi olmak gibi hedefler tutarlı olsa da zaten birey lehine ve birey için temel hayatta kalma dürtüsüne giriyor. Bu dürtü şuanki ortakyaşarlarını (aile fertleri yada grup), kendi menfaati için kültürün sürdürülmesini ve isminin ölümsüzlüğünü de kapsar.
Yaşamın hedefi sonsuza kadar hayatta kalmak olarak düşünülebilir. Bir yaşam biçimi olarak insanoğlunun, bütün hareketlerinde ve amaçlarında tek bir komuta uyduğu gözlenebilir: Hayatta Kal !!! İnsanoğlunun hayatta kalması yeni bir düşünce değildir. Yeni olan düşünce, sadece hayatta kalmayla motive olduğudur.
Hayatta kalma dinamiği, organizmada türlerden miras kalan haliyle bulunur. Çok iyi bir benzetme olmasa da, sürekli şimdiki zamanda bulunan trendeki bir gözlemci tarafından, bir demiryolu traversinin demiryolunun bir parçası olduğunun söylenmesi gibi, organizma da türlerin bir parçasıdır. Organizma, kendi içinde, acı kaynaklarından uzaklaştırıcı bir güç taşır; tıpkı kendisini zevke doğru çeken bir güce sahip olduğu gibi.
Verilen tüm yanıtlar aslında daha önce araştırılmış, deney ve gözleme dayanan çeşitli aksiyomlara dayanır. Biz burada sadece bu aksiyomların birer parçasını genel kabul ve açıklama şeklinde dile getiriyoruz. Oysa hayatta kalma dört dinamiğe ada hedefe bölünmüştür. Hayatta kalma, dinamiklerin (hedeflerin) her birinde görülür ve sadece bir dinamiğe göre açıklanırsa kusurlu bir mantık yürütülmüş olur. Bir insanın sırf kendisi için hayatta kaldığı söylenebilir ve bununla bütün potansiyel davaranışları formile edilmeye çalışılabilir.
İnsanın sırf cinsellik için hayatta kalmaya çalıştığı söylenebilir. (yalnızs isimli üyemizin dediği gibi ) ve bununa bütün potansiyel davranışları formile edilmeye çalışılabilir. Sırf bir grup yada insanlık için hayatta kaldığı söylenebilir ve kişinin tüm çabaları ve davranışları bunlardan herhangi biriyle eşitlenmeye ve açıklanmaya çalışılabilir. Bunlar hayatta kalmanın dört denklemidir; her bir formül görünüşte doğrudur. Ancak bütün bu dört faktörün herkeste var olduğunu kabul etmezsek, insanlığın genel amaç sorusuna cevap bulamayız. Amaçlar bu dört dinamiğe göre hesaplandığında, bireyin davranış kaynakları kesin olarak tahmin edilebilir. Bu prensiler son tahlilde bir insanın yada bir çok insan topluluğunun faliyetlerini kapsarlar.
Birinci hedef: Bireyin; kendisi ve çevresindeki ortakyaşarları için hayatta kalmanın en yüksek potansiyeline ulaşma itkisidir. İkinci hedef: Bireyin, cinsellik, yeni çocuk doğurma ve yetiştirme için hayatta kalmanın en yüksek potansiyeline sahip itkisidir. Üçüncü hedef: Bireyin, sivil, politik yada ırksal olsun, her tür grup ve bu gruba ait ortak yaşarlar için hayatta kalma nın en yüksek potansiyeline ulaşma itkisidir. Dördüncü ve son temel hedef: Bireyin, insanlık ve insanlığı oluşturan ortak yaşarları için hayatta kalmanın en yüksek potansiyeline ulaşma itkisidir. Bu nedenle bir birey yada toplum,hayatta kalmaya çalışırve bütün insani faliyet türlerinin bundan başka temeli yoktur.
Bunlar, bir insanın hayatta kalmak için geçtiği dört yoldur; kapsamlıdır, açıklayıcıdır ve deneyimlenmiştir. Bunların keskin ayrım çizgileri olmayan bir tayf oldukları hemen anlaşılmaktadır. Ayrıca hayatta kalma hedefinin, bireyden akarak tüm türleri ve onun ortak yaşarlarını kapsadığı görülür. Kısacası: İnsanın bütün hedeflerinin, bu tayf içinde bulunduğu düşünülebilir ve bütün davranışları bu temelde açıklanabilir.
ben kendi adıma evrenin varoluş döngüsünü ele alarak cevap vermeye çalıştım
Düşüngen
06-07-2011, 14:47
Varoluşun dinamik prensibi hayatta kalmaktır. Hani diyorsunuz ya: İnsan ne yapar? Hayatta kalmaya çalışır. Bu içimizde oluşturduğumuz bir "boşluğu doldurma çabasına" indirgenemeyecek kadar kapsamlı bir bakış açısını içerir.
Sevgili Natan, İnsan neden yaşar sorusunu değilde insan yaşamında ne yapar sorusunu ortaya koymaya çalışmıştım. Ve boşluğunu doldurmakla uğraşır derken yaşamı sadece buna indirgemiş oldum, kısmen demeliydim sen haklısın. O zaman yaşarken yaptıklarımızdan biriside içimizdeki o boşluğu doldurmaktır diyelim.
Bazı insanlar bu boşlukla rastlaşırlar bu boşlukla yüzleşirler demek ki bu boşluk orada duruyor en zengin kişi de olsan, en büyük bilim adamıda olsan, en ünlü ruhani liderde olsan o boşluk orada. O boşlukla ya yüzleşeceksin ya ondan kaçacaksın ya da o boşluğu doldurmaya çalışıp doldurduğuna inanıp dolduğuna ikna olacaksın ki kültürümüz kısmen bunun üzerine kurulu.
Örneğin bir sincapta o boşluk olmaz çünkü o bilincinin bilincinde değildir. O sadece genlerinin dayattığı aktiviteleriyle meşguldür. Oysa insan bilincinin bilincine varmış bir canlıdır. Kendisinin ve çevresinin farkındadır ve bu farkındalığı güçlendirecek beyin donanımına sahiptir.
Bu nedenle sincabın sormadığı soruları sorar ve tatmin edici cevap bulamazsa boşlukla karşılaşır o boşlukda bir hiç olmak istemez. O boşluğun bir üyesi olmaktan kaçınır, üyesi olduğu o boşluğu inkar etmek zorunda kalır ve o boşluğu doldurmakla ilgilenir. Bu dolum işini somut şeylerle yapabildiğimiz gibi soyut şeylerlede yapabiliriz.
O boşluk yüzünden kendisini hiç olarak görür bu yüzden de bir şey olmak ister. Sevgili Natan sen de belki bir şey olmak istiyorsundur eğer öyleyse neden bir şey olmak istiyorsun sor bakalım kendine. Geçimimi sağlamak için diyebilirsin ama burada ondan öte bir şey var. Bir şey olursak artık boş değil o şeyizdir, o şeyde kendimizi varedip hatta o şeylerle ölümsüzleştirmek isteriz. O şeylerin önemini anlatabiliyor muyum? O şeylere tutunuruz o boşluktan akmamak için.
Hani soruyorsun ya; Yazılanlar yazanların şahsi görüşü müdür diye. Şöyle diyeyim; Bakıyorum ve gördüklerimi anlatıyorum. =)
Sevgiler..
Jolly Jocker
06-07-2011, 21:35
Sevgili Natan, Paslıçivi ve Düşüngen, benimsediğiniz inancın/felsefenin adı nedir? Budist izlenimi veriyorsunuz. Merakımdan soruyorum.
Sevgili Düşüngen, seninle farkında olduğumuz şeyleri anlamlandırışımız birbirinden çok farklı. Sırayla gidelim;
İnsan doğuştan potansiyel olarak bir boşluk taşır bu boşluk bilinçlenmenin yan ürünü olabilir.. Bu boşluğu farkeden kişi o boşluğun ürpertisinden yalnızlığından kurtulmak için o boşlukla mücadeleye girer. Bu tamamlama mücadelesidir. Ya ondan kaçar ya bastırır ya o boşluğu doldurmaya çalışır.
Buna katılmıyorum. Evet, herşeyin temelinde hiçlik var ve varlık bu 'karanlıktan' doğdu, fakat insanın hiçliğinin(ya da boşluğunun) bu denli bilincinde doğduğunu düşünmüyorum. İnsan boşluğa düşüyor ve birşey olmak istiyor değil; kuşkusuz böyleleri de var ama sayıları hiç de çok değil. İnsan zaten hazır kültürel giysilerin içine doğuyor. Birşey olarak doğuyor. Olduğu şeyden tatmin bulup haz aldıkça birşey olmaktan hiç de sıkıntı duymuyor. Birşey olmak, boşluk için hep bir çeşit hapis gibi düşünülüyor ama belki de bir ilerlemedir. Yeter ki olduğu şeyden tatmin olsun. 'Özümüzdeki' boşluğu fark etmek, olduğumuz şeyler arasında uyum ve ahenk sağlayıp herkesin arzusunu tatmin edebilmesi için kullanılırsa anlam taşır ancak.
Milyonlarca insan kendi boşluğunu aramayı bırak, bunu fark etmiyor bile. Öte yandan, insan boşluğunu farkettiğinde de illa birşey olmaktan çıkıp boşluk olmayı tercih edecek diye birşey yok. Bunun bir 'ideal cevap' gibi sunulması da aslında 'birşey olan' senin bir arzun olsa gerek. Boşluk sanki çıplak kalabilirmiş gibi düşünüyorsunuz. Oysa boşluk hep birşeylerle birlikte vardır. Başka şeyler olmadan boşluk kendinin bilincine varamaz. O durumda ottan farkı kalmaz boşluğun. Kendini fark etmek için birşeylerle ilişkilenmek zorunda. Bu yüzden boşluğu bedenden, düşünce ve arzulardan ve dış dünyadan koparamayız. Boşluk illa ki bunlarla birlikte olacak. Herkes boşluğunun farkında olursa, boşluk kendinin herkeste olduğunu fark etmiş olur. Bu bilince ulaşan insanlık, yani temelde Bir olduğunu bilen milyonlarca beden, birbirleri arasında yıkıcı bir rekabet doğuran günümüz sistemlerini tarihe gömer. İnsanlık, tek 'özün'(boşluğun) milyonlarca ama tek bedeni haline gelir. Arzular öldürülmüş ya da en berbat halleriyle bile sevilmeye çalışılmış değil, terbiye edilip uyumlulaştırılmış olur.
Boşluğumuzu fark etmek, bize arzularımızdan kaçmak ya da arzularımızı öldürmek yönelimini değil, onlara hakim olarak arzularımızı yaşamak yönelimini verirse anlamlıdır ancak.
Bu manevi boşluğu doldurmaya, tamamlamaya çabalarken bazen bir insandan bazen bir inançtan bazen bir madde/eşya/para dan yardım umarız. Bu dış ögelerde kendimizi tamamlayacak bir şeyler ararız. Ama alt küme üst kümeyi dolduramayacağı için bu gayret boşunadır.
Bence meseleye gene tersinden bakıyorsun dostum. Boşluğun herşeye temel olması herşeyin 'üstkümesi' olduğu anlamına gelmiyor. İnsan boşluğunun bilincinde olarak ve/fakat boşluğundan korkarak onu dolduracak şeyler aramıyor. İnsan zaten birşey olarak doğuyor. Çoğu kere boşluğuyla hiç karşılaşmıyor bile. Fakat 'birşey olan' insan, olduğu şeyden yeterli tatmin elde edemeyip arayışa girdiğinde ve olacak daha tatminkar başka birşey de bulamadığında -eğer gebermezse- boşluğunu görüyor. Öte yandan, boşluğu fark etmek de -bedensel arzularımız sürdüğü müddetçe- hiç de yaşama dair maddesel arayışlarımızı dizginlemiyor. Bu tür bir dizgin arıyorsak, boşluğumuzu keşfedip meditasyonlara dalmak yerine ot çekmeyi öneririm. Çok daha tatmin edicidir. :)
Lakin kişi ne yaparsa yapsın o boşluğu bir türlü dolduramaz çünkü sonsuz olan bir şey sonlu şeylerle doldurulamaz.
Doldurulur doldurulur. Zira sonsuz olan şey -adı üzerinde- boşluktur. Boşluklar dolmak içindir. Sonsuz boşluğumuz kendi başına kaldığında bir hiçse, kendinin farkına varmak için dolmaya muhtaçsa o zaman bu boşluğu doldurma çabasını küçümsemenin gereği yok demektir.
Bu boşlukla barışık yaşayabilen, bu boşluğu kabul eden (gerçeklik olduğu için) ve onunla bütün olarak yaşayabilen bir insanın sıkıntısı kederi olmaz. Çok rahat bir yaşam sürme şansına sahip olur.
Yine sana katılamıyorum. Önerdiğin şey şunun gibi; ''Eğer istediğim birşeyin peşinden gidersem sonunda hayal kırıklığı yaşayabilirim, en iyisi isteklerimi bırakayım.'' ''Eğer zevk aldığım birşeyden zevk almaya devam edersem, bunun bir sonu olduğu için, sonunda çok üzülebilirim. En iyisi şu an aldığım zevki de boş vereyim.'' Ölümden korktuğu için henüz yaşarken bir ölüye dönüşmek gibi birşey. İstediğin birşeyden tam tatmin olamayacağını ya da bir gün biteceğini düşünüp, istediğin o şeyi hemen bitirmek! Yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktır bu. ''Kendimi benlikle özdeşleştirirsem, benliğim ölümlü olduğu için, sonunda ölürüm. Bu yüzden boşluğuma 'erip' kendimi şimdiden öldüreyim!'' Aman ne büyük çözüm!
Boşluk kendiyle barışamaz. Kendiyle baş başa kalamaz. Birşeylere dönüşmek zorunda. Zaten kendiyle baş başa kalmak değil, dönüştüğü şeylerden yeterli tatmini almak ister o. Başka şey aramaz. İnsan yeterli tatmini bulduğu sürece boşluğu, 'özü' v.s. umurunda değildir. 'Özümüz', boşluğumuz kendini arayamaz, çünkü zaten bir hiç o. Hiçliğin kendiliği ya da benliği yoktur. Bir kendilik ya da benlik edinebilmek için bir bedene, arzulara, başkalarına, dünyaya, ilişkilenmeye v.s. ihtiyacı vardır.
Üstelik enerjisini gerçeği değiştirmeye, gerçekten kaçmaya, inkar etmeye, hayal kurmaya değilde varolanı anlamaya yoğunlaştıran kişi gerçek yaşamı hissetmiş olur. Duyulabilecek en güzel ve en kolay mutluluk bu olsa gerek.
Gene katılmıyorum. Boşluğunu anlayan insana mutluluğu varolan şeyleri kabullenmek veremez. Fark ettiği gerçekliğe uygun biçimde dönüştürmek verebilir ancak. Örneğin, boşluğunu fark ettin, biraz kendi içine odaklanıp huzur aramak, en azından ruhunu dinlendirmek istiyorsun diyelim. Artık meditasyon arayışında mısın, mabede mi kapanacaksın fark etmez. Ama yaşadığın dünya buna fırsat vermiyorsa; sabahta akşama kadar çalışmak, bencilce davranmak zorunda bırakılıyorsan, kendinin farkına varan bu boşluk, eskisinden daha çok acı çekmeyecek midir? (Benim başıma gelen biraz da budur mesela). İkinci örnek; diyelim ki boşluğumuzun farkındayız ve herşeyi kabullenip sevecek bir 'gönül insanına' dönüştük. Gözümüzün önünde bir cinayet işleniyor diyelim. Herifin biri küçük bir kızı lime lime ediyor. Bu gerçeği de kabullenip sevecek misin? Hem katil hem mazlumla olan birliğin seni mutlu etmeye yetecek mi? (Biraz kaba-saba bir soru oldu ama verebileceğiniz olası cevaptan hakikaten şüpheye düştüğüm için soruyorum).
Herşeyi sevmek gerektiği, hayatın temelinin sevgi olduğu v.s. güzel laflar. Ama gel gelelim sevgisizlik hüküm sürüyor dünyamızda. Değiştirmeyecek, en azından müdahele etmeyecek misiniz?
Psikoloji bilimi bu boşlukla baş etme çabasını kendini tamamlama ya da gerçekleştirme gibi kavramlarla açıklamaya çalışıyor sanırım.
Kendimizi gerçekleştirmekten yeterli tatmini alamıyorsak(ki alamayacağımızı, çünkü temeldeki boşluğun baskın geleceğini iddia ediyorsun), o halde çözüm nedir? Kendimizi gerçekleştirme isteğini boğazlayıp hiçliğe sığınmak mı? Asıl kaçış bu tutum olmuyor mu? Kendini gerçekleştirebilmenin yolu, insanın bunu yapabilmesinin maddi engellerini devirerek bireyin varoluş ve eyleyiş gücünün artmasını sağlamaktır. Bu dünyada ve şimdi! Zaten yaşama sevinci dediğimiz de budur: Kişinin varoluş ve eyleyiş gücünün artması, arzularının tatmin olması. Bunun yolu, kendini gerçekleştirmenin önündeki tüm sosyal, politik, ekonomik ve kültürel engelleri bir devrimle yıkıp geçmekten geçiyor.
Peki siz ne tavsiye ediyorsunuz? ''Kendini gerçekleştirememekten mi şikayetçisin? O halde kendiliğini öldür, boşluğuna dal!'' Bu nasihatlar, onca süsü ve bilgelik cilası altında umutsuz bir pasifizmi vaaz ederek sadece egemenlerin, ezenlerin işine gelir. Budist ya da o tür birşey misiniz bilmiyorum. Fakat rahatlıkla belirtebilirim ki görüşleriniz burjuva ideolojisine hizmet ediyor. (Amacım sizi kırmak değil, sadece düşündüğümü yazıyorum).
O boşlukla bütünleşen- birleşen kişi boşluğu tamamlamış olur çünkü ortada ne boşluk kalır ne de boşluğu doldurma çabası bu ikilik ve ikiliğin birbiriyle mücadelesi biter.
''Sevgi dolu'' olduğu varsayılan boşluk(ki bu varsayıma da katılmıyorum), sevgisiz bir dünyanın/sistemin gerçekliğiyle birleşemez. Önce ona müdahele edip birleşebileceği oranda dönüştürmelidir. İçinde onca açlığın, sefaletin, sömürünün, acının, kanın, şiddetin v.s. olduğu bir dünyayı ve insan toplumunu olduğu gibi benimseyip kabullenerek onunla bir olabiliyorsa, bunun adı ''ikiliği sevgiyle aşıp bir yapmak'' değil yozlaşmadır.
Sevgi gerçek olandır ve boşluk gerçektir bu nedenle sevgi boşluktur boşluktan kaçan sevgiden kaçıyor demektir. Sevgi deneyimlenmesi en muazzam olan psikolojik mutasyon yaratan olgulardan biridir.
Duygular diyalektiktir. Her duygu da karşıtıyla vardır. Nefret olmadan sevgi de olmaz. Boşlukta nefret yoktur, o halde sevgi de olamaz. Sevginin olabilmesi için bir seven bir de sevilen olması gerekir ki bu durum hem ikiliğe hem de boşluk değil birşeyler olmaya işaret eder.
Gnostik ve/veya panteist fikirler eylemsizlik ve kabullenişe olduğu kadar değiştirme arzusu ve eşitlik-özgürlük yönelimine de işaret edebilir. Bu felsefeyi benimseyip bu ideolojide olan pek çok topluluk da var tarihte. Pisagorculardan gnostik hıristiyanlara, Celalilerden Bedrettinilere, Pavlikanlardan Katharlara kadar... Bu toplulukların boşluk ve onunla ilişkilenmekten anladıkları sizinkinden bir hayli farklı olsa gerek.
Sevgiler...
Yorumlarınızı okudum ve bir şeyi merak ediyorum. Yazdılarınız sizin şahsi görüşleriniz mi yoksa olgulara ve olguların gözlemine mi dayanıyor? Şahsi düşünce yada inanç nesnel bir temel değil öznel bir içerik taşır. Dolayısıyla deneyimlenen öznel gerçeklikten uzaktır. O oradadır ve herkes kendi algısına göre tanımlamada bulunarak onları çeşitli şekilde nitelemeye çalışır.
Ben, hayatta kalma dinamiğini boşluk doldurma mücadelesine indirgemiyorum. Yukarıda yazan arkadaşlar da kendi görüşlerni yazarken sadece bir dinamiğe yada prensibe dayandırmışlar. İnsanoğlunun var olma yada hayatta kalma yöntemleri bir yada iki prensiple açıklanamaz. Ki söylenenler de daha önce çıkladığım var oluşun dört temel prensiplerinden en az birine girmektedir.
Bunlar, bir insanın hayatta kalmak için geçtiği dört yoldur; kapsamlıdır, açıklayıcıdır ve deneyimlenmiştir. Bunların keskin ayrım çizgileri olmayan bir tayf oldukları hemen anlaşılmaktadır. Ayrıca hayatta kalma hedefinin, bireyden akarak tüm türleri ve onun ortak yaşarlarını kapsadığı görülür. Kısacası: İnsanın bütün hedeflerinin, bu tayf içinde bulunduğu düşünülebilir ve bütün davranışları bu temelde açıklanabilir.
Sevgili Natan ;
Haklisin ancak bu, acimladigin (4) gruplarin ve onlarin davranis bicimlerinin tumu modellemektir zaten.
Insan yasadigi surecte sadece modeller. Yani sen, ben, biz, hepimiz sadece modellemekteyiz, yuzlerce kere, milyonlarca kere, bu dongu boyle akar..
Ama hep modellemekteyiz. Tek yaptigimiz eskiyi revize edip yerine yenisini koymak. Bu, benim kendi sahsi deneyimlerim ve gozlemlerimden yola cikarak olusturdugum sahsi gorusumdur.
Ortada sen, ben, o diye birşey yok aslında.
Bizlerin kişisel farkındalığı sadece sanal ve beynimizin bize oynadığı bir oyun.
Bizler, vücutlarımız hayatta kalabilmek için birbirine tutunmuş, yardımlaşan milyonlarca organizmadan oluşmuş dev bir kompleks yapıyız.
Ve bu yapının devam ettirilebilmesi için gerekli birşey kişisel farkındalık.
Kendinizi bir araba olarak düşünün, içindeki sürücüler de organlarınız ve hücreleriniz.
Kalbiniz sürücü, akciğeriniz Co-pilot vs...
Bir nevi biz biz değiliz, bizden ilkel yaşam formlarının hayatta kalması için oluşturulan bir aracız ve kullanılıyoruz.
Her ne kadar kontrol bizde olduğu söylense de kişi kendini öldürmeye kalktığında tereddüt etmesi az önce anlattığıma bir kanıt olarak sunulabilir. Beynimizin içinde çok çok derinlerde bir yerde kendimizi öldürmemize engel olan birşeyler var ve bu korku olarak kendini dışa vuruyor. Çok uzun zaman alan oluşumumuz kendimizi öldürmemize izin vermiyor.
Tüm bunları anlattıktan sonra, yaşamak için aşağıda saydığın sebepler saçma durmamış mı sence?(:
Beni ayakta tutan ve yaşama sebebim gelecek nesle yapacağım katkı ve büyük soruya, "Nasıl?" sorusuna duyduğum merak ve öğrenme isteği aynı zamanda bunları diğer insanlara anlatabilmek de güzel hissettiriyor.
ereninthenature
08-07-2011, 13:40
Tüm bunları anlattıktan sonra, yaşamak için aşağıda saydığın sebepler saçma durmamış mı sence?(:
ne öğrenirsek öğrenelim sevdiğimiz şeyleri yapmak için yaşamak istiyoruz.insan neden yaşar sorusu bence bakteri neden yaşar sorusuyla aynıdır.
sevdiğin şeyleri yapmaya devam etmek.oksijenli solunum, azot bağlama vs:D
yaşamın sebebi olması gerektiği zihinlerimize kazınmış bir saçmalıktır.niye öyle olsun ki yoktur belki.sadece yaşamalıyız belki.kim diyecek ki yaşamak zorundasın yada değilsin.
beni yaşama motive eden ilerde gelicek insanların atası olabilmek.Nietsche'nin üst insanı mı olur başka bir şey mi olur bilemem.omuzlarımızda yükselicekler.
larathian
13-07-2011, 18:09
ben her anımı güzelleştirmek ve dünyada bir iz bırakmak için yaşıyorum..
dinden kurtulunca ne kadar değerli oldugumu anladım.. eğer söylendiği gibi bir cennet cehennem olsa ben bu peygamberden çok daha iyi biri olduguma eminim.. hiç değilse düşman kadınların ırzına geçmedim , allah diye birşey uydurup ondan ayet geldi diyip kadınlarla yatmaktaki sırayı değiştirici şeyler yazıp , sonra da evrensel diye horozlanmadım..
Tumagü İskicap
20-03-2012, 12:52
Farscape, Fringe, Doctor Who gibi dizilerin senaryolarındaki gibi dünya dışı yaşama erişebilmek ve hatta paralel evrenlere yolculuk yapabilmek, dinsiz ve dogmasız kendilik kazanabilmek hiç fena olmaz...