pervane
27-01-2008, 19:40
Alevilik gibi, bu toprakların en özgün ve en yerli inanç-kültürünün kendini gerçekleştirmesini bile “bölücülük” olarak yargılayabilen zihniyetin sorgulanması, aynı zamanda niye demokratikleşemediğimizin, niye gerçekte laik bir devlet olamadığımızın, niye evrensel hukukla böylesi derin bir çatışma yaşıyor oluşumuzun, niye Kürt sorununun böylesi yıkıcı bir savaş
nedeni haline gelişinin, niye insanlarımızın dünyanın en eşitsiz, en kalitesiz yaşam koşullarında yaşamaya mahkum edilişinin, bir kez daha ve birbirlerinden koparılamaz bütünsellikleri içinde anlamamız açısından da tayin edici bir anlam taşımaktadır.
ABKB’nin, 13 Şubat 2002’de Ankara 2.Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından kapatılışı, oldukça “klasik” bir gerekçelendirmeye sahipti. Bu gerekçelendirmeye göre, resmen tanınmayan Alevi-Bektaşi adı altında örgütlenmek, bir azınlık yaratarak “devletin milleti ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğünü bozacaktır”; dolayısıyla bu kimliği kamusal alanda yaygınlaştırmak, kurum ve ritüellerini (cemevi ve cem) geliştirmek ve yasallaştırmak “bölücülük” olacaktır! Karar bu haliyle, Hallac’ı Mansur’a uygulanan cezanın gerekçelendirilmesinden çok daha mesnetsizdir; ne de olsa Mansur, tanrıyla özdeşlik iddiasında bulunmakta ve üstelik bunu bin yıl önce ve üstelik teokratik bir zeminde yapmaktaydı. Oysa bugün söz konusu olan, Alevilerin, eşyayı adıyla çağırmasından ibarettir.
Yıl 2002dir; yer, anayasasında demokrasi, hukuk, laiklik yazılı olan Türkiye’dir. Bilindiği gibi bizde resmi söylem, “sözde” önekini çok sever ve reddetmek istediği her olur olmaz her yerde kullanır; bu karar, demokrasi, hukuk, laiklik iddialarının “sözde” öntakısız kullanılmasını olanaksızlaştıran bir gerçekliğe turnusol kağıdı oluşturmaktadır. Hüküm önceden ve konuya ilişkin devlet aklını temsil eden kurumların fikirleri doğrultusunda verilmişti; ve işte bu verilmiş karar, savunmayla aynı duruşmada, adeta onu “ti’ye alan” bir rahatlıkla ilanı edilecekti. Kararın Siyasal Meşruiyeti Karar hukuk açısından problemlidir. Uluslarası hukukla problemi bir yana, daha önceden üst mahkeme tarafından tanınmış bir hakkın da ihlali ile karşı karşıyayız. Karar tamamen siyasidir ve mevcut anti demokratik devlet konseptini yansıtmaktadır. Nitekim Mahkemenin gerekçelendirmesinde de bu durum alenen ifade edilmektedir. Avrupa çapında serbestçe örgütlenebilen Aleviliğin, kendi özyurdunda, üstelik AB’ye üye olmaya çalışılan bir konjonktürde yasa dışı ilan edilmesi üzerinde özellikle düşünülmelidir. Meşruiyetini, Aleviliği “sapkınlık” ve “küfür” olarak gören Sünni Şeriatçılığına dayandıran bir Osmanlıda böyle bir karar doğal olurdu kuşkusuz. Ancak “laik, demokratik ve hukuk devleti” olduğu iddiasındaki bir devlet mantığı açısından, oldukça sorunlu bir karar ile karşı karşıyayız. Çünkü böylesi bir kararın meşruiyetini, laikliğin, demokrasinin ve hukukun içinde bulmak, en küçük anlamda mümkün değildi. Dolayısıyla kararı anlamak açısından Anayasa’da söz konusu edilen bu iddiaların ötesindeki gerçeklerle bağ kurmak, diğer bir ifadeyle, “laiklik, demokrasi ve hukuk” perdesini kaldırıp, karara neden olan gerçeklerle yüzleşmek gerekiyordu. Alevilik gibi, bu toprakların en özgün ve en yerli inanç-kültürünün kendini gerçekleştirmesini bile “bölücülük” olarak yargılayabilen zihniyetin sorgulanması, aynı zamanda niye demokratikleşemediğimizin, niye gerçekte laik bir devlet olamadığımızın, niye evrensel hukukla böylesi derin bir çatışma yaşıyor oluşumuzun, niye Kürt sorununun böylesi yıkıcı bir savaş nedeni haline gelişinin, niye insanlarımızın dünyanın en eşitsiz, en kalitesiz yaşam koşullarında yaşamaya mahkum edilişinin, bir kez daha ve birbirlerinden koparılamaz bütünsellikleri içinde anlamamız açısından da tayin edici bir anlam taşımaktadır. Oysa bu mahkeme süreci, Türk devletinin kendi halkına geleneksel bakış açısını artık değiştirmeye başlamasının, kendi toplumunun sorunları karşısında artık onları tanıyan/tanımaya başlayan bir süreci başlatmanın fırsatı olabilirdi pekala. Ne de olsa Alevi sorunu ve örgütlenmesini yasaklamak için “30 bin ölü” gibi bir mazeret yoktu; her şey barışçıl, yasal zeminlerde gerçekleşiyordu ve sorun Türkiye’nin en meşru ve en çok yurttaşı ilgilendiren birkaç sorunundan birini oluşturuyordu. Dolayısıyla halkın hak ve kimliklerini tanımak anlamında artık demokratikleşmeye başlamak açısından pekala kolaylaştırıcı bir fırsat olarak kullanılabilirdi. Ama bu en barışçıl ve en yerli talep bile, demokratikleşmenin asıl engeli olan tekkimliklileştirici devlet aklına çarparak dağılıyordu.
ABKB’yi “Bölücü” Görmenin Mantığı Peki ama ABKB’yi “tehlike” gören mantık hangi kaygılarca biçimlenmektedir? ABKB’nin uluslar üstü bir örgütlenme olması, Türkiye toplumunun bütünü üzerinde iktidar tekelini korumak telaşındaki egemenler açısından kabul edilemez bir durum oluşturmaktadır. Diğer yandan yerel Alevi kuruluşlarının önemli bir kesiminin böyle merkezi bir şemsiye altında birleşmesi, Alevi asimilasyonunu daha da olanaksızlaştıracağı bir yana, çok kimlikli, demokratik bir Türkiye tasarımını gerçekleştirmek açısından da önemli bir baskı faktörü oluşturacaktır. Keza bu bütünleşmenin kurumsallaşması, işbirlikçi Alevi kurumlarının etki alanını daraltmak anlamında da ciddi bir sorun oluşturacak, dolayısıyla egemenlerin kontrol alanını daraltacaktır. Sözcüğün otantik anlamında Türklüğün , yani yaratılmış ve yüklenmiş anlamda değil de doğal anlamından söz edeceksek, Alevi kültürü, Türk halk kültürünün en özlü ve katışıksız parçası, en azından onun öncelikli temeli, temel öğesidir. Eğer ki bugün bu kültür bile bir “ayrımcılık” öğesi olarak görülüyorsa, bu, devlet geleneğinin toplumun otantik kültürüne ne kadar çok yabancı olduğunun göstergesidir. Osmanlı döneminde Alevilere yönelik ayrımcılığı anlamak mümkündü. Çünkü hem bir devşirme iktidar ile karşı karşıyaydık hem de dinsel egemen ideolojisinin kendi iç bütünlüğünde Aleviliğe alan açmak mümkün değildi. Üstelik o dönemde Alevilik, göçebe ilişkilerin ifadesi olduğundan, Osmanlının çıkarlarıyla da doğal olarak çatışıyordu. Diğer yandan İmparatorluğun doğuya genişleme alanlarındaki rakip ideolojinin de uzantısı durumundaydı. Oysa bu olguların laik Cumhuriyet tarafından aşıldığı varsayılmaktadır. Ne ki ABKB’nin kapatılması kararının gerekçelendirilmesi ve devletin geleneksel Alevi politikasına bakıldığında, kazın ayağının hiç de böyle olmadığı gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Osmanlı diğer dinlerden ayımla, İslam içi bir “sapkınlık” saydığı Aleviliğin meşrulaşmasını, dinin tekliğine ve kutsallığına halel geleceği gerekçesiyle dışlıyordu.
Laik temeller üzerinde ve Osmanlının redd-i mirası olarak kurulan TC’nin farklı davranması beklenirdi. Oysa her türden farklılığın bir zenginlik değil de “bölünme” potansiyeli olacağı paranoyasının hakim olduğu bir gelenekçe biçimlenmek gibi bir talihsizlik, Cumhuriyeti demokratikleşme olasılığına kapatacaktı. “Türk kimliği içinde dinsel bir azınlık yaratacağı” gerekçesiyle Aleviliği reddeden zihniyet, gerçekte demokrasiyle, çoğulculukla ve laiklikle uzlaşamayan bir yapısallığın dışa vurumu olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim Lozan’da tanımak zorunda kalınan gayrı-Müslim azınlıkları zamanla yok eden zihniyet, Müslüman kimlik içinde Kürtleri Türkleştirerek, Alevileri ise Sünnileştirerek farklılıkları yok etme konseptini geliştiriyordu. Söz konusu Mahkeme kararı, Türkiye’yi yöneten aklın, topluma tek kimlik dayatmaktan vazgeçebilecek olgunluktan henüz uzak olduğunu, dışsal baskılarla atılan kimi demokratikleşme adımlarının da gerçekte kaba birer makyajdan öte anlam taşımadığını, bu ülkenin muktedirlerinin hala kendi halkının hak ve özgürlüklerine saygıdan uzak olduğunu, dolayısıyla demokratikleşme için hala katedilmesi gereken uzun bir mesafe, çekilmesi gereken pek çok eziyet, aşılması gereken pek çok engel olduğunu gösterdi.
Karar, kimlik bilincine sahip Alevilere bir kez daha gösterdi ki, Cumhuriyet, Osmanlıya oranla çok önemli açılımlar yapmış olmasına rağmen, kendilerini asli vatandaş kabul etmemektedir. Karar, insanları hak ve özgürlükleriyle yurttaş olarak değil, yükümlülükleriyle tebaa olarak kabullenen Osmanlı ruhunun aramızda dolaşmaya devam ettiğini ilan eder gibidir. Devlet, tıpkı Osmanlı geleneğinde olduğu gibi, insanı değil kendini kutsal görmekte, vergi aldığı yurttaşların kimlik ve haklarıyla belirlenen özgürlüklerini değil, kendi doğrularını esas almaktadır. Tek farkla ki Osmanlıda temel meşruiyet aracı olan dinin yerini “milli kimlik” almıştır; bu ise “milletin” hak ve özgürlükleriyle değil, ona rağmen saptanan Türklük ve dünyevi bir Sünnilikçe belirlenmektedir. Bu bağlamda tıpkı Kürtleri Kürt olarak kabullenmemekteki reflekste olduğu gibi Aleviler de, kimlikleriyle eşit haklı vatandaşlar olarak kabullenilmediği bir kez daha ilan edilmiş olmaktadır. Devlet Alevileri kabullenmemektedir, çünkü Aleviler, devletin Türkiye’ye biçtiği kimliğe, yani Türk ve Sünni/Hanefi bileşiminin dışında kalmaktadır. Bu dışındalıkla kendi kimliklerinin tanınmasını talep etmek ise, devletin topluma biçtiği resmi kimliğin bozulması, toplumun kendi gerçekliğine dönmesi demektir; ki devlet literatüründe bu demokratik, laik, hukuki ve tabii hakiki durumun adı “bölücülük” olmaktadır. Oysa resmi konsept, Alevileri Alevi olarak tanımayı değil, tersine asimilasyonunu, yani resmi kimlikçe özümsenmesini öngörmektedir. Dolayısıyla Alevilerden beklenen de buna uygun bir tebaa davranışını içselleştirmek veya “bölücü” ilan edilmektir.
Yasaklamanın Tarihsel Arka Planı ABKB’nin kapatılmasına neden olan kararın mantıksal arka planını oluşturan devletin tekkimlikleştirici zihniyeti, çoğu zaman sanılanın aksine yeni, örneğin 12 Eylül sonrasına özgü bir durum değildir. Bu refleksin tarihsel ideolojik kurgusu, Osmanlıdan devralınıp, ta Cumhuriyetin ilk yıllarına uzanır. 1925 Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına İlişkin Kanun, yaygın yanılgının aksine Alevi kurumlaşmasını dağıtmaya ve resmi dinsel tercihin dışındaki anlayışların kendilerini sürdürmelerini engellemeye yöneliktir. Kuşkusuz Cumhuriyetin kuruluşunda dinler temelli bir devlet ve temsiliyetin ortadan kaldırılmış olması, laikliğin kurumsallaşabilmesinin ve şeriatçı kurumlaşma ve geleneğin tasfiyesinin gereği olarak ortaya çıkmıştır; bu anlamda o, Cumhuriyetin ilerici bir kazanımı olarak savunulmalıdır. Ancak Cumhuriyet tavrı bununla sınırlı kalmamış, aynı zamanda toplumun tektipleştirilmesi bağlamında, laikliği aşan bir uygulama içinde olmuştur. Bu uygulama Kürtlerin ve diğer etnik kimliklerin Türkleştirilmesi yanı sıra dünyevileştirilmiş bir Sünni/Hanefi anlayışın dışındaki inançların da toplumsal tasfiyesini amaçlamıştır. Bu ise bir bütün olarak Cumhuriyetin demokratikleşmesini (ve tabii gerçek anlamda laikleşmesi) önünde ciddi bir engel oluşturmuştur. Laiklik ve demokrasi, insanların kendi dinsel ve etnik kimliklerini yaşamasını meşru bir hak olarak kabullenirken, başka kimliklerin hak ve özgürlükleri üzerinde kuşatıcı ve baskıcı eğilimleri ret ve tasfiye etmek bağlamında biçimlenir. Oysa Cumhuriyet böylesi demokratik ve laik bir konseptten farklı olarak, devlet tarafından topluma biçilen kimliklerin, yukarıdan aşağıya dayatılması ve bunun dışında kalan kimliklerin, başkalarına karşı bir dayatmacı olup olmadıkları gerçeğinden bağımsız olarak eritilmesi yoluna gitmiştir. Bu anlamda Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması, laikleşme ve demokratikleşme atılımından farklı olarak tekkimliklileştirme yöneliminin gereği olarak gündeme gelmiştir. Bu yasanın muhatabı, laiklik ve diğer inançların karşıtı şeriatçı fikir ve örgütlenmeler değil, doğrudan Alevi kurumlarıdır.
Alevilik ise bilindiği gibi, totaliter eğilimler taşımayan, dahası Cumhuriyet projesine destek vermiş bir inanç kültürüdür. Buna rağmen söz konusu Alevi kurumlarının dağıtılarak, gayrı Müslimler dışındaki tüm Türkiye halkının inanç sorunlarında Diyanet’e, ibadet mekanı olarak camilere mahkum kılınması, sistematik bir tercihin ürünü olmuştur. Oysa söz konusu Alevi kurumları, tıpkı camiler gibi varlıklarıyla laikliğe ve vicdan özgürlüğüne karşıt değil, tersine onun gereği olarak yaşaması gereken kurumlardır. Dahası bir inanç olarak Alevilik, dini esaslara dayalı bir devlet hedefinden yoksun, siyasal olmayan bir inanç olup, Aleviler de, Osmanlı dönemi birikimlerinin de etkisiyle Cumhuriyete sıkı sıkıya bağlanmış durumdaydılar. Özetle Cumhuriyetin onları dışlayıcı tavrı, şeriatçılara karşı olduğu gibi bir savunma refleksi ile açıklanabilme dayanağından bütünüyle uzak, tamamen toplumun tektipleştirilmesi yöneliminin yansımasıdır. Aleviler, tıpkı işçiler ve Kürtler gibi, Cumhuriyetin, “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle” yaratma yöneliminin kurbanı olmuşlardır. Laikliğin anlam ve gerekleri, resmi din ve mezhep tesisinin engellenmesi, devlet işlerinin din dışılaşması ve devletin herhangi bir dine/mezhebe destek vermemesi, yani dinsizleştirilmesi, ama buna karşılık yurttaşların dinsel tercihlerine (başkalarının inanç tercihlerine ve devletin laikliğine karışmaması koşuluyla) saygılı olunmasıdır. Hurafe ve miskinliğe karşı mücadele ise yasaklarla değil eğitim ve demokrasiyle kazanılacaktır. Oysa yapılan bu olmamış, bir bütün olarak toplum laikleştirilmeye çalışılırken, aynı zamanda dinsel alanda resmi bir din/mezhep doğrultusunda toplumun tekkimliklileştirilmesi yoluna gidilmiştir. Devlet, Şeriatçılık yanı sıra Aleviliği de yasal güvencenin dışına çıkarırken, toplum bizzat devletin bütçeli ve kadrolu kurumu Diyanet aracılığıyla, dünyevileştirilmiş bir kalıba dökülmüş olan Sünni/Hanefi dönüşüme uğratılmıştır. Aynı politikanın gayrı Müslim azınlıklara yönelik yansıması da, onların gerçek Türk vatandaşı olarak görülmeyip, açıktan ve dolaylı baskı ve sınırlamalarla Türkiye’yi terke zorlanmaları şeklinde biçimlenmiştir. Cumhuriyetin bu birinci dönemine ilişkin önemli göstergelerden biri de, bir yandan 141 ve 142. maddelerle işçilerin ve sol fikirlerin örgütlenmesinin suç haline getirilmesi şeklinde biçimlenirken, 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu ile mezhep ve tarikatlara dayalı dernekleşmelerin yasaklanmasıdır. Bu yasanın da asli hedefi de gayrı resmi inanç tercihlerinin örgütlenmesinin engellenmesidir. Yasa cami yapım derneklerini sınırlamazken Alevi dernekleşmesini yasa dışı ilan ediyordu.
Devlet Aklı Nasıl Biçimleniyor? Türkiye’de devlet aklı, resmi kimliğin dışındaki tüm toplumsal kimlikleri potansiyel düşmanları olarak görmüş ve sistematik bir devlet konsepti içinde onları eritmeye ve yok etmeye çalışmıştır. Sorunu bu boyutlarıyla kavrayamayan bakış açılarının, hem kendi özgül sorunlarına hem de bir bütün olarak Türkiye’nin demokratikleşmesine somut katkılar üretmeleri mümkün olmayacaktır. Nitekim değişik dönemlerde devletin yedeği olarak kendi özgül sorunlarında görece rahatlama elde edenler, bu kazanımlarının kurumlaşamadığı, yasallaştırılmadığı ve değişen koşullarla bir müddet sonra da ellerinden alındığı gerçeğiyle karşılaşmışlardır. Devlet ise uzun vadeye yayılan bu sistematik tek tipleştirme ve yok etme süreci içinde, dönem dönem denetimden çıkarak güçlenen kimliklere (“düşmanlara”) karşı, diğer kimlikleri, elma şekeri dağıtarak kullanmış, yedeğine almış, ancak onlara asla yasal düzlemde hak tanımamış, anayasal konseptini bu bağlamda değiştirmemiş ve “esas tehlikeyi” bertaraf eder etmez, daha önce yedeklediği, sırtını sıvazladığı kimlik ve kesimleri de, resmi kimliğe boyun eğmedikleri, hak talep ettikleri oranda ezmeye yönelmekte gecikmemiştir. Alevi kimliğinin devletle ilişkilerini bu bağlamda değerlendirdiğimizde, bu politikanın somut tezahürleriyle karşı karşıya kalıyoruz. Solun yükseldiği ve Aleviliğin de kendi doğası gereği sol bir tutum içinde olduğu dönemlerde devlet, Aleviliğe artan bir tavır içinde olmuştur. Kürt hareketinin yükseldiği dönemde ona karşı ikircikli bir tutum takınmış, nasıl ki Sünni şeriatçılığı ona karşı kullanmaya çalışmışsa Aleviliği de aynı şekilde Kürtlüğe karşı bir Türkleştirme damarı olarak kullanmaya çalışmıştır. Ancak Aleviliğin sol refleksleri nedeniyle bu kullanımda tedbir elden bırakılmamıştır. Kuşkusuz Şeriatçı hareketin belirlenen sınırları aşarak bir tehlike haline geldiği son dönemde, devletin Aleviliğe yaklaşımında sıradışı bir yakınlaşma gerçekleşmiştir; Alevilerin şeriatçılık karşıtı tarihsel korkuları yanı sıra devletin şeriatçılığa karşıya dayanabileceği önemli bir toplumsal damar olması ve bu dönemde solun zayıflığı bu yakınlaşmanın maddi koşullarını oluşturmuştur. Bu dönemde Alevi kimliği, devlet nezdinde İslamcılığa karşı toplumsal bir dalgakıran olarak önemli bir itibarla karşılanmıştır. Nitekim önceden yasaklanmış olan Hacı Bektaş dergahı ve şenlikleri, en üst düzeyde ziyaret edilmeye ve Alevi kuruluşlarına devlet bütçesinden görece destekler sunulmaya başlanmıştır. Ancak bu dönem de dahil olmak üzere devletin resmi konsepti değişmediğinden, Alevilik hiçbir zaman resmen tanınmamış, aksine gerek resmi “milli” kimliğin dışında olması, gerekse de muhalif tarihsel ve felsefi geleneği nedeniyle hep eritilmesi gereken potansiyel düşmanlardan biri olmaya devam etmiş, ona karşı kontrol elden bırakılmamış, cem’in, cemevinin, yasal tanınmanın reddi devam etmiştir. Yasal tanınma bir yana, Diyanet, zorunlu din dersleri, Alevi köylerine cami yapımı,vb. politikalarla tek tipleştirme bağlamında Sünnileştirme politikası devam etmiştir. AB sürecinin dayattığı demokratik açılımlar döneminde bile bu politikada bir değişikliğe yanaşılmamıştır. Bu dönemde Diyanet’in, örneğin AB’nin hoşuna gideceği varsayılan Hıristiyanlığa yönelik yargı ve ilişkilerinde açılımlar gerçekleşmiş, ama Alevi kimliğinin tanınmasına yönelik en küçük bir adım atılmamış, ne Diyanet’in din tekeli ne de zorunlu din derslerinin kaldırılması yoluna gidilmiştir. Aynı zihniyet bağlamında, Alevi kuruluşları ve kimlik bilincinin yaygınlaşması ve örneğin AB temsilcisiyle görüşme (22 Haziran 2000), kontrolün elden kaçması olarak endişeyle karşılanmış, “bölücülük” olarak yargılanmıştır. Bu vesileyle bir kez daha görülmüştür ki, kendisi AB’ye üye olmayı resmi politika ilan ettiği halde, Alevilerin AB ile görüşmesini “bölücülük”, “AB’nin Türkiye’nin altını oyması” ve “vatana ihanet” olarak yargılamaya çalışan bir devlet aklının demokrasiden, AB üyeliği konusundaki samimiyetten, ama asıl önemlisi kendi halkının haklarına saygıdan hala çok uzak bir yerde bulunmaktadır. Halen sorun Türkiye’nin evrensel demokrasi standartlarıyla yaşadığı yapısal çatışmada düğümlenmektedir.
Günümüz dünyasında yurttaşlarına asgari ekonomik yaşam güvenceleri vermeyen, yurttaşlarının kültürel kimlikleri de dahil temel insan hak ve özgürlüklerini esas almayan bir rejim demokrat diye nitelendirilemez. Türkiye’de rejim, bu her iki açıdan da ciddi problemlerle maluldür. Yurttaşlarını ağır eşitsizlik ve güvencesizlik koşullarında yaşatması yanı sıra, onların yurttaş olmak ve kültürel kimliklerinden kaynaklanan temel hak ve özgürlüklerini kendisi için tehdit kabul eden bir yapıya sahiptir. Türkiye’nin çok kimlikli, çok kültürlü bir mozaik olduğu gerçeği anımsanacak olursa, Türkiye’de demokrasinin, ancak bu mozaiğin gereğine uygun bir haklar rejiminin kurulmasıyla gerçekleşebileceği açıktır. Dolayısıyla mevcut çeşitlilikten kaynaklanan hakların gerçekleştirilmesi temelinde demokratik bir kurumsallaşmayla, bu mozaiği bir alaşıma çeviren bir rejime gereksinim bulunmaktadır. Bu yaşamsal gereksinimin “bölünme” paranoyasıyla engellenmesi ise, beklenenin aksine süreğen bir kimlik yabancılaşması ve yıkım potansiyeli oluşturmaktadır. Bunun bedelini ise hep birlikte yaşamaktayız. Tıpkı temel insan haklarında olduğu gibi, kimliklerden kaynaklanan sorunlarda da, ya temel haklar tanınarak ona uygun bir kurumsallaşmaya gidilecektir ya da bu hak ve kimliklerin, ideolojik manipülasyonlar ve devlet terörüyle ezilmesine çalışılacaktır. Türkiye’de rejimin tercihi, ne yazık ki bu ikinci tarzda biçimlenmektedir. Ancak somut hayatın da gösterdiği gibi, günümüz koşullarında bu ikinci seçeneği dayatarak Türkiye’de istikrar sağlamak hem olanaksız gibidir, hem de bu yolla demokratikleşme imkansızlaştırılmaktadır. Bu gerçek, yurttaşların bugüne dek bastırılmış kimliklerini talep ettikleri, kendisi orta düzeyde sanayileşmiş ve şehirleşmiş, AB üyeliği talep eden ve dünya ile önemli bir entegrasyon içine girmiş bir Türkiye’de daha da yaşamsal bir önem taşımaktadır. Oysa görülen o ki, Türkiye’yi yöneten akıl, tektipleştirmeci gelenekte ısrar etmekte, yurttaşlarının hak ve özgürlük taleplerini kendisi için bölücü” ve “yıkıcı” potansiyeller olarak görmekte, dolayısıyla onları tanıma değil bastırmaya çalışmaktadır.
Uluslar arası Destek Arayışı Meşru mudur? Bu koşullarda Alevilerin tıpkı Kürtler, işsizler vb. artık sorunlarını mevcut rejim içinde çözme umudunu yitirmiş kesimler gibi, AB entegrasyonuna umutla bakmaları anlaşılır bir durumdur. Bunun egemen güçler nezdindeki doğal yansıması ise AB’nin bu kesimlere yönelik sözlerinden işkillenmek, bu sözlerin altında “Sevr’in diriltilmesi”, “bölücülük” aramak olmaktadır. Kuşkusuz ortada ne bir Sevr ne de bölünme olasılığı olmadığı aşikardır. Bu noktada asıl telaffuz edilmeyen şey ise, bu sürecin, bugüne kadar engellenen demokratik hakların görece gerçekleşmesini sağlayabileceği, dolayısıyla tekkimliklileştirici konseptin artık sonuna gelindiği ve bu konsept üzerinden iktidar ve baskı tekelini elinde tutan güçlerin eski avantajlarının sonuna gelindiği gerçeğidir.
Türkiye AB’ye, kendi toplumsal mozaiğinin özgürleştiği/tanındığı koşullarda değil, resmi ideoloji ve egemenliğin sorgulanmadığı bir yapıyla girmek istiyor. Oysa ABKB ile Türkiye genelinde merkezileşmiş, kendi tanınışını dayatan, işbirlikçi Alevi güçlerinin etki alanını etkisizleştiren, uluslarüstü kurumsallaşmalara gitmiş, dolayısıyla bunun sağladığı özgüvenle sözünü daha net söyleyen, üstelik devletin tekkimlikleştirici konseptine karşı çokkimlikli demokratik bir Türkiye’nin dayatıcısı olacak bir Alevi kurumlaşmasına izin vermemesi doğal bir refleks olmaktadır. Bu refleksin kimi Alevi kurumlarına para vermek, Alevi törenlerine en üst düzeyden katılmak, işbirlikçiler ihdas etmek gibi politikalarla da çelişkili bir yanı yoktur. Bu uygulamalarla karşımıza çıkan şey, gerçekte Osmanlı ruhudur. Bu anlamda muktedirler, AB’ye, tıpkı geçmişte NATO’ya üye olunduğu gibi, kendi iktidar tekellerini güçlendiren bir bağlamda girmek istemektedirler. Bütün hesaplar Avrasya, Ortadoğu ve Balkanlarda AB’nin mızrak ucu rolünü kabul ettirmeye yöneliktir. Dolayısıyla AB ilişkisinden, demokratikleşme baskılarının yapılmadığı ve mevcut askeri vesayetin sorgulanmadığı bir ilişki hayal edilmiştir. Ancak bunun gerçekleşemeyeceği gerçeğinin görülmesiyle birlikte “onur”, “bize özgü gerçekler”, “bizi zaten almayacaklar” vb. mazeretlerle ipe un sermenin yolları aranmaya başlanmıştır. Bu bağlamda sorunlarımızı daha da ağırlaştırıp bizi demokrasi ve laiklikten daha da uzaklaştırıp iyice militarize edecek bir “Avrasya seçeneği” yaratılmaya çalışılmaktadır.
Gerek bugüne kadarki AB ilişkilerinde gerekse de Ulusal Program belgesinde de görüldüğü gibi Türk egemenleri, mevcut yapıyı olabildiğince korumaya, belli makyajlarla durumu kurtarmaya ve 11 Eylül atmosferinden de yararlanarak, jeo-stratejik önem üzerinden kendilerini kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Ulusal Programın, Kürt sorununda somut bir taahhütten uzak kalması, Alevi sorununu ise hiçbir şekilde telaffuz etmemesi, yani en küçük anlamda sorundan bile görülmemesi, muktedirlerin, toplumun hak ve özgürlükleri konusunda ne kadar saygısız bir yerde durduklarının somut göstergesidir. En son yasa düzenlemeleri sırasında yaşananların da gösterdiği gibi, zoraki yapılan bu düzenlemeler, gerçekte özgürlükçü açılımlar olmaktan çok daha usturuplu gerekçelendirmelerle durumun kurtarılması, yasakçı zihniyetin ise ne yapılıp edilip sürdürülmesinin yollarının bulunması çabasından ibaret kalmaktadır. Resmi Laikliğin Problemleri Kendi halkının haklarına saygının gereği olan demokratikleşmeden vazgeçtiğimizi varsayalım; ama AB kapısında bir Türkiye, eğer ki AB üyeliğinden vazgeçmeyecekse, diğer bir dizi yasal değişim yanı sıra, laiklik konusunda da ciddi değişimlere başlamak zorunda. Bilineceği gibi hem ABD’de hem de AB’de devletin din işlerine bütçe ayırması uygulaması bulunmamaktadır.
Belli bir mezhebi tüm çocuklara aşılama ve dini koşullandırma uygulaması olan zorunlu din dersleri de. Din kültürü dersleri ise, hem sosyolojik disiplinler içinde bir din kültürü dersi olarak hem de seçmeli veriliyor dünyada. Dahası kimliklerde din hanesi de kaldırılmış bulunmaktadır. Bütün bunlar, Türkiye’nin bir övünç vesilesi olarak altını çizdiği ve elletmediği laikliğinin de ciddi anlamda sorgulanması gerektiği ve AB sürecinde, özgürlükçü ve demokratik bir konseptle ciddi bir revizyondan geçmek zorunda olduğunu, yani şimdiki gibi değil, gerçekten laik olmak zorunluluğuyla karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Gerek laikliğin evrensel anlamı gerekse de AB standartları, dinsel alanın devletin değil yurttaşın dokunulmazı olduğuna işaret etmektedir. Aynı bağlamda devlete düşen, halkın bu kutsalının gereklerini yerine getirirken herhangi bir baskıya uğramamasını ve baskı yapamamasını garanti etmek, çok kimliklilik çerçevesinde tüm inançların kendini özgür ve eşit koşullarda gerçekleştirmesini sağlamaktır. Bu durumda devlet bir takım temel adımlar atmak bağlamında:
1- Dine bütçeden pay ayırma uygulamasına son vermek, dolayısıyla Diyanet’i feshetmek;
2- Alevi ve diğer inançların da örgütlenmesi, kurumlaşması önündeki engellemelerden * * * * * * * *bütünüyle vazgeçmek;
3- Tüm inançlar karşısında eşit mesafede durmak, dolayısıyla zorunlu din dersleri uygulamasından ve Sünni/Hanefi tercihten vazgeçmek;
4- Dinsel alana sadece inanç taraflarından biri diğerinin özgürlük alanına müdahale etmesi halinde engelleyici olarak karışmak;
5- Eğitimin bilimsel ve laik olması bağlamında, ilahiyat, imam hatip okulları gibi uygulamalardan vazgeçmek, cemaatlerin dinsel okullarına laiklik ve diğer inançlara karşı eğitim vermemek koşullu kontrolle serbestiyet tanımak;
6- Kamusal kimliğin laik bir tanımını yasallaştırarak nüfus cüzdanlarındaki din hanesini kaldırmak zorunda.
Bunlara inanç, kültür ve insan hakları alanının devletlere bırakılamayacak kadar “kutsal”, yani uluslar üstü olduğu da eklenecek olursa, farklı kültürel aidiyetlerin uluslar üstü örgütlenmesi ve uluslar üstü görüşmeler yapmasının kınanacak bir durum değil, aksine dokunulmaz ve sorgulanamaz bir hak olduğu da netleşmiş olacaktır. Bu durumda Alevi kuruluşlarının, örneğin AB temsilcisiyle görüşmeleri değil, bunu sorgulamak suç olacaktır. Aynı şekilde Alevi kuruluşlarının, kimliklerini savunmak ve yaymak amacıyla üst birlikler kurmaları ve/veya bunu ulusal ve uluslar üstü bir düzeyde gerçekleştirmeleri değil, bunu yasaklamak suç olacaktır. Bu noktada yasak konusu olabilecek olan ilişkiler, laiklik ve diğer inançlar aleyhine geliştirilecek ilişki ve örgütlenmelerdir. Çünkü demokrasilerde yasak, sadece ırkçı ve teokratik ayrımcılığa karşıdır, haklara ve inançlara değil. Esasen son dönemde AB ilişkilerinin, Türkiye’nin muktedirleri ve onların en sağdan en sola hık deyicilerince gerilime sokulmasında zurnanın zırt dediği yer, bu gibi hak ve özgürlük sorunlarında yapılması gereken değişimlerin artık daha çok geciktirilemez noktaya gelmesidir. Çünkü bu değişiklikler, söz konusu muktedirlerin artık bugün olduğu kadar rahat iktidar edememeleri, uluslar arası demokrasi ve laiklik standartlarını dikkate almak zorunda kalmaları anlamına gelecektir. Bunun anlamı ise, en kaba anlamda,
1- işçilerin hak taleplerini daha meşru ve örgütlü bir zeminde dillendirebilmeleri,
2-Kürt olmanın da tıpkı Türk olmak gibi meşru ve kültürel haklarıyla kullanılabilir bir aidiyet haline gelmesi,
3- Aleviliğin ve diğer inanç tercihlerinin de tıpkı Sünnilik gibi kendini özgür ve eşit koşullarda gerçekleştirmesi demek olacaktır.
Kuşkusuz AB üyeliğinin gerçekleşmesi tüm sorunlarımızın çözümü anlamına gelmeyecektir; ancak söz konusu bu sorunlarımız, ezilenlerin artık kendilerini görece daha rahat ifade edebileceği ve Avrupa’da kazanılmış bazı hakların bizde de kullanılabilir hale geleceği farklı bir düzleme taşınmış olacaktır. En temel haklarımızın “milli çıkar” bahanesi altında çiğnenmesinin engellenmesi bile yeter. Bunun mevcut muktedirler açısından anlamı ise tam tersi olacaktır; çünkü bizlere pervasız hak ihlalleri olarak dönen mevcut keyfiyetleri azalacak, deyim uygunsa görece iktidarsızlaşacaklardır. 28 Şubat sonrasının Alevilere gereksinim duyulan günlerinde, Başbakan Yardımcısı Ecevit’in Hacı Bektaş törenlerinde halka, “cami ne kadar bizimse cemevi de o kadar bizim” diyen sözlerinin değeri, 10 yıl önce Başbakan Demirel’ce ifade edilen “Kürt realitesini tanıyoruz” sözünün değeri kadardır. İşte bugün cemevi hala yasallıktan uzak, Sünni/Hanefi Diyanet hala 6 yatırımcı bakanlıktan büyük bir bütçeyle devletin toplumsal kontrol aracı ve mahkemelerde bile itibar edilen fetva kurumu olarak çalışmaya devam etmekte, çocuklarımız hala zorunlu Sünnileştirme derslerinden geçer not almak zorunda, kişinin özel alanı olan inancı hala kimliğimizin belirleyeni olarak nüfus cüzdanlarımıza kaydedilmektedir. Bu koşullarda ABKB’nin, tıpkı Kürtçe öğrenme talebine yapıldığı gibi “bölücü” olarak yargılanması devlet aklı içinde doğaldır. Oysa sözcüğü doğru anlamında kullanacaksak, bölücülük, toplumsal hak ve kimlikleri reddederek halkın içinde ayrımcılık yapmaktır. Vergi toplamada, askere almada eşit davrandığı yurttaşları içinde, resmi kimliğin dışında kalanlara hak eşitliği tanımamaktadır; bir kısmının kimliğini resmi kimlik yaparken diğerlerine kimlik dayatmak ve bunu kabullenmeyenleri cezalarla tedip etmeye çalışmak, sorunları bu şekilde ezmeye çalışmaktır. Şeriat korkusuyla da olsa Alevilerin geniş desteğiyle meşrulaşan 28 Şubat’ın pratiği sorgulandığında görülecektir ki, Şeriatçılık geriletilirken, Aleviliğin tanınması dahil memleketin temel demokrasi sorunlarında en küçük bir ilerleme niyeti sergilenmemiştir.
İnfial Şeriatçılığın halka yönelik tehdidinden değil, artık devlete yönelik bir tehdit haline gelmiş olmasındandır. Bu noktada Sivas katliamı sırasında ve sonrasındaki lakayit ve saptırıcı tutumlar da özellikle anımsanmalıdır. 28 Şubat’ın seli gidip kumu kaldığında görülmüştür ki, bu süreçte tüm yapılanlar, devletin topluma karşı etkinliğinin arttırılmasından temelinde biçimlenmiştir. Özetle karşı karşıya olunan sorun, ezilen, yokvarsayılan kimliklerden birinin, kendine özel ayrıcalıklar elde etmesi değil, bir bütün olarak ezilme ilişkilerinin, ayrıcalık ve hak tanımazlığın son bulmasıdır. Bunun için haklar ve aidiyetler arasında ayrım yapmadan, gerçekten demokratik ve laik, devletin değil halkın, yurttaşın ve haklarının kutsal kabul edildiği bir Türkiye’nin elbirliğiyle kazanılması problemidir.
Alevi Tutumu Bu koşullarda Aleviler, karşılaştıkları baskılarla Kürtçe eğitim isteyen öğrencileri okuldan atan zihniyetin aynı olduğunu içselleştirmelidirler; bunu içselleştirdikleri oranda hem Pir Sultan, Yunus Emre, Hace Bektaş geleneğini sürdürmüş, hem de Alevi kimliğinin meşrulaşması için zorunlu koşul olan Türkiye’nin bir bütün olarak demokratikleşmesine katkılarını en üst düzeye çıkarmış olacaklardır. Üstelik kendi özgürleşmesinin diğer insanların özgürleşmesine birebir bağlı olduğu ve diğer ezilenlerle dayanışma bilinci, gerçekte bir Alevi için, bizzat kendi tarihi ve felsefi bilincinin doğal gereğidir. Ancak hemen bu noktada kabul edilmelidir ki, bu bilinçten uzaklaşma ve uzaklaştığı oranda haklarına kavuşulabileceği sanısının da olabildiğine yaygınlaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu durumda emek güçlerindeki genel yorgunluğun etkisi yanı sıra, Aleviliğin bu özüne yabancı, egemenlere meyyal “Alevi” duruşların da ciddi bir temsiliyet elde etmesinin etkisi bulunmaktadır. Nitekim bu durumu, Alevilik adına hak istemeyi, 72 millet/inanç ve sorunlarını kucaklamak anlayışıyla değil de, “Atatürkçü” olmak, “20-25 milyon” olmak gibi özellikler temelinde gerekçelendiren, sola mesafe koymayı Aleviliğin alamet-i farikası düzeyine yükseltmeye çalışan anlayışlarda görebilmekteyiz. Oysa böylesi yaklaşımlar, hem evrensel standartlar hem de Alevi geleneğinden uzaklaşmaktan başka anlam taşımayacaktır. Alevi geleneğinden ve evrensel standartlardan uzak istenen “Alevi hakkı” ise Alevi hakkı değil, bazı Alevi çıkar çevrelerinin temsiliyet ayrıcalığı elde etmesinden ibaret kalacaktır. Sorun bizzat tektipleştirici aygıtın çözülmesi ve demokratik kurumsallaşmanın sağlanmasıdır. Dolayısıyla kendi çözümünün, çok kimlikli çok kültürlü, sosyal ve demokratik bir anayasal düzenlemeden üreyeceği bilincinde davranmak gerekmektedir. Burada altı özellikle çizilecek bir ayrıcalık varsa, Aleviliğin, diğer pek çok aidiyetten ayrımla, böylesi bütünsel bir talep için tarihsel ve felsefi dayanaklara daha çok sahip olduğu gerçeğidir. Ancak buna rağmen Alevi tarihinin de pek çok işbirlikçi üretmekten geri kalmadığı ve bu işbirlikçilerin sonuç fonksiyonunun, Alevi düşüncesi ve Alevi halka haklarını sağlamadığı da unutulmamalıdır. Nitekim tarihsel belgeler, Alevilerin, çoğunluğunu oluşturdukları Anadolu'da dünden bugüne bir azınlık konumuna düşürüldüklerine işaret etmektedir. Tarih, kimi Bektaşi Babaları Osmanlı İstanbulundaki dergahlarında rahat bir hayat sürerken, Bektaşi postnişini Kalender Çelebi dahil yüzbinlerce Alevinin, Bektaşi Gülbankı okuyarak kılıç sallayan Yeniçerilerce ezilmesinin dramatik sayfalarıyla doludur ne yazık ki. *
Erdoğan AYDIN
27.08.2005
nedeni haline gelişinin, niye insanlarımızın dünyanın en eşitsiz, en kalitesiz yaşam koşullarında yaşamaya mahkum edilişinin, bir kez daha ve birbirlerinden koparılamaz bütünsellikleri içinde anlamamız açısından da tayin edici bir anlam taşımaktadır.
ABKB’nin, 13 Şubat 2002’de Ankara 2.Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından kapatılışı, oldukça “klasik” bir gerekçelendirmeye sahipti. Bu gerekçelendirmeye göre, resmen tanınmayan Alevi-Bektaşi adı altında örgütlenmek, bir azınlık yaratarak “devletin milleti ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğünü bozacaktır”; dolayısıyla bu kimliği kamusal alanda yaygınlaştırmak, kurum ve ritüellerini (cemevi ve cem) geliştirmek ve yasallaştırmak “bölücülük” olacaktır! Karar bu haliyle, Hallac’ı Mansur’a uygulanan cezanın gerekçelendirilmesinden çok daha mesnetsizdir; ne de olsa Mansur, tanrıyla özdeşlik iddiasında bulunmakta ve üstelik bunu bin yıl önce ve üstelik teokratik bir zeminde yapmaktaydı. Oysa bugün söz konusu olan, Alevilerin, eşyayı adıyla çağırmasından ibarettir.
Yıl 2002dir; yer, anayasasında demokrasi, hukuk, laiklik yazılı olan Türkiye’dir. Bilindiği gibi bizde resmi söylem, “sözde” önekini çok sever ve reddetmek istediği her olur olmaz her yerde kullanır; bu karar, demokrasi, hukuk, laiklik iddialarının “sözde” öntakısız kullanılmasını olanaksızlaştıran bir gerçekliğe turnusol kağıdı oluşturmaktadır. Hüküm önceden ve konuya ilişkin devlet aklını temsil eden kurumların fikirleri doğrultusunda verilmişti; ve işte bu verilmiş karar, savunmayla aynı duruşmada, adeta onu “ti’ye alan” bir rahatlıkla ilanı edilecekti. Kararın Siyasal Meşruiyeti Karar hukuk açısından problemlidir. Uluslarası hukukla problemi bir yana, daha önceden üst mahkeme tarafından tanınmış bir hakkın da ihlali ile karşı karşıyayız. Karar tamamen siyasidir ve mevcut anti demokratik devlet konseptini yansıtmaktadır. Nitekim Mahkemenin gerekçelendirmesinde de bu durum alenen ifade edilmektedir. Avrupa çapında serbestçe örgütlenebilen Aleviliğin, kendi özyurdunda, üstelik AB’ye üye olmaya çalışılan bir konjonktürde yasa dışı ilan edilmesi üzerinde özellikle düşünülmelidir. Meşruiyetini, Aleviliği “sapkınlık” ve “küfür” olarak gören Sünni Şeriatçılığına dayandıran bir Osmanlıda böyle bir karar doğal olurdu kuşkusuz. Ancak “laik, demokratik ve hukuk devleti” olduğu iddiasındaki bir devlet mantığı açısından, oldukça sorunlu bir karar ile karşı karşıyayız. Çünkü böylesi bir kararın meşruiyetini, laikliğin, demokrasinin ve hukukun içinde bulmak, en küçük anlamda mümkün değildi. Dolayısıyla kararı anlamak açısından Anayasa’da söz konusu edilen bu iddiaların ötesindeki gerçeklerle bağ kurmak, diğer bir ifadeyle, “laiklik, demokrasi ve hukuk” perdesini kaldırıp, karara neden olan gerçeklerle yüzleşmek gerekiyordu. Alevilik gibi, bu toprakların en özgün ve en yerli inanç-kültürünün kendini gerçekleştirmesini bile “bölücülük” olarak yargılayabilen zihniyetin sorgulanması, aynı zamanda niye demokratikleşemediğimizin, niye gerçekte laik bir devlet olamadığımızın, niye evrensel hukukla böylesi derin bir çatışma yaşıyor oluşumuzun, niye Kürt sorununun böylesi yıkıcı bir savaş nedeni haline gelişinin, niye insanlarımızın dünyanın en eşitsiz, en kalitesiz yaşam koşullarında yaşamaya mahkum edilişinin, bir kez daha ve birbirlerinden koparılamaz bütünsellikleri içinde anlamamız açısından da tayin edici bir anlam taşımaktadır. Oysa bu mahkeme süreci, Türk devletinin kendi halkına geleneksel bakış açısını artık değiştirmeye başlamasının, kendi toplumunun sorunları karşısında artık onları tanıyan/tanımaya başlayan bir süreci başlatmanın fırsatı olabilirdi pekala. Ne de olsa Alevi sorunu ve örgütlenmesini yasaklamak için “30 bin ölü” gibi bir mazeret yoktu; her şey barışçıl, yasal zeminlerde gerçekleşiyordu ve sorun Türkiye’nin en meşru ve en çok yurttaşı ilgilendiren birkaç sorunundan birini oluşturuyordu. Dolayısıyla halkın hak ve kimliklerini tanımak anlamında artık demokratikleşmeye başlamak açısından pekala kolaylaştırıcı bir fırsat olarak kullanılabilirdi. Ama bu en barışçıl ve en yerli talep bile, demokratikleşmenin asıl engeli olan tekkimliklileştirici devlet aklına çarparak dağılıyordu.
ABKB’yi “Bölücü” Görmenin Mantığı Peki ama ABKB’yi “tehlike” gören mantık hangi kaygılarca biçimlenmektedir? ABKB’nin uluslar üstü bir örgütlenme olması, Türkiye toplumunun bütünü üzerinde iktidar tekelini korumak telaşındaki egemenler açısından kabul edilemez bir durum oluşturmaktadır. Diğer yandan yerel Alevi kuruluşlarının önemli bir kesiminin böyle merkezi bir şemsiye altında birleşmesi, Alevi asimilasyonunu daha da olanaksızlaştıracağı bir yana, çok kimlikli, demokratik bir Türkiye tasarımını gerçekleştirmek açısından da önemli bir baskı faktörü oluşturacaktır. Keza bu bütünleşmenin kurumsallaşması, işbirlikçi Alevi kurumlarının etki alanını daraltmak anlamında da ciddi bir sorun oluşturacak, dolayısıyla egemenlerin kontrol alanını daraltacaktır. Sözcüğün otantik anlamında Türklüğün , yani yaratılmış ve yüklenmiş anlamda değil de doğal anlamından söz edeceksek, Alevi kültürü, Türk halk kültürünün en özlü ve katışıksız parçası, en azından onun öncelikli temeli, temel öğesidir. Eğer ki bugün bu kültür bile bir “ayrımcılık” öğesi olarak görülüyorsa, bu, devlet geleneğinin toplumun otantik kültürüne ne kadar çok yabancı olduğunun göstergesidir. Osmanlı döneminde Alevilere yönelik ayrımcılığı anlamak mümkündü. Çünkü hem bir devşirme iktidar ile karşı karşıyaydık hem de dinsel egemen ideolojisinin kendi iç bütünlüğünde Aleviliğe alan açmak mümkün değildi. Üstelik o dönemde Alevilik, göçebe ilişkilerin ifadesi olduğundan, Osmanlının çıkarlarıyla da doğal olarak çatışıyordu. Diğer yandan İmparatorluğun doğuya genişleme alanlarındaki rakip ideolojinin de uzantısı durumundaydı. Oysa bu olguların laik Cumhuriyet tarafından aşıldığı varsayılmaktadır. Ne ki ABKB’nin kapatılması kararının gerekçelendirilmesi ve devletin geleneksel Alevi politikasına bakıldığında, kazın ayağının hiç de böyle olmadığı gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Osmanlı diğer dinlerden ayımla, İslam içi bir “sapkınlık” saydığı Aleviliğin meşrulaşmasını, dinin tekliğine ve kutsallığına halel geleceği gerekçesiyle dışlıyordu.
Laik temeller üzerinde ve Osmanlının redd-i mirası olarak kurulan TC’nin farklı davranması beklenirdi. Oysa her türden farklılığın bir zenginlik değil de “bölünme” potansiyeli olacağı paranoyasının hakim olduğu bir gelenekçe biçimlenmek gibi bir talihsizlik, Cumhuriyeti demokratikleşme olasılığına kapatacaktı. “Türk kimliği içinde dinsel bir azınlık yaratacağı” gerekçesiyle Aleviliği reddeden zihniyet, gerçekte demokrasiyle, çoğulculukla ve laiklikle uzlaşamayan bir yapısallığın dışa vurumu olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim Lozan’da tanımak zorunda kalınan gayrı-Müslim azınlıkları zamanla yok eden zihniyet, Müslüman kimlik içinde Kürtleri Türkleştirerek, Alevileri ise Sünnileştirerek farklılıkları yok etme konseptini geliştiriyordu. Söz konusu Mahkeme kararı, Türkiye’yi yöneten aklın, topluma tek kimlik dayatmaktan vazgeçebilecek olgunluktan henüz uzak olduğunu, dışsal baskılarla atılan kimi demokratikleşme adımlarının da gerçekte kaba birer makyajdan öte anlam taşımadığını, bu ülkenin muktedirlerinin hala kendi halkının hak ve özgürlüklerine saygıdan uzak olduğunu, dolayısıyla demokratikleşme için hala katedilmesi gereken uzun bir mesafe, çekilmesi gereken pek çok eziyet, aşılması gereken pek çok engel olduğunu gösterdi.
Karar, kimlik bilincine sahip Alevilere bir kez daha gösterdi ki, Cumhuriyet, Osmanlıya oranla çok önemli açılımlar yapmış olmasına rağmen, kendilerini asli vatandaş kabul etmemektedir. Karar, insanları hak ve özgürlükleriyle yurttaş olarak değil, yükümlülükleriyle tebaa olarak kabullenen Osmanlı ruhunun aramızda dolaşmaya devam ettiğini ilan eder gibidir. Devlet, tıpkı Osmanlı geleneğinde olduğu gibi, insanı değil kendini kutsal görmekte, vergi aldığı yurttaşların kimlik ve haklarıyla belirlenen özgürlüklerini değil, kendi doğrularını esas almaktadır. Tek farkla ki Osmanlıda temel meşruiyet aracı olan dinin yerini “milli kimlik” almıştır; bu ise “milletin” hak ve özgürlükleriyle değil, ona rağmen saptanan Türklük ve dünyevi bir Sünnilikçe belirlenmektedir. Bu bağlamda tıpkı Kürtleri Kürt olarak kabullenmemekteki reflekste olduğu gibi Aleviler de, kimlikleriyle eşit haklı vatandaşlar olarak kabullenilmediği bir kez daha ilan edilmiş olmaktadır. Devlet Alevileri kabullenmemektedir, çünkü Aleviler, devletin Türkiye’ye biçtiği kimliğe, yani Türk ve Sünni/Hanefi bileşiminin dışında kalmaktadır. Bu dışındalıkla kendi kimliklerinin tanınmasını talep etmek ise, devletin topluma biçtiği resmi kimliğin bozulması, toplumun kendi gerçekliğine dönmesi demektir; ki devlet literatüründe bu demokratik, laik, hukuki ve tabii hakiki durumun adı “bölücülük” olmaktadır. Oysa resmi konsept, Alevileri Alevi olarak tanımayı değil, tersine asimilasyonunu, yani resmi kimlikçe özümsenmesini öngörmektedir. Dolayısıyla Alevilerden beklenen de buna uygun bir tebaa davranışını içselleştirmek veya “bölücü” ilan edilmektir.
Yasaklamanın Tarihsel Arka Planı ABKB’nin kapatılmasına neden olan kararın mantıksal arka planını oluşturan devletin tekkimlikleştirici zihniyeti, çoğu zaman sanılanın aksine yeni, örneğin 12 Eylül sonrasına özgü bir durum değildir. Bu refleksin tarihsel ideolojik kurgusu, Osmanlıdan devralınıp, ta Cumhuriyetin ilk yıllarına uzanır. 1925 Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına İlişkin Kanun, yaygın yanılgının aksine Alevi kurumlaşmasını dağıtmaya ve resmi dinsel tercihin dışındaki anlayışların kendilerini sürdürmelerini engellemeye yöneliktir. Kuşkusuz Cumhuriyetin kuruluşunda dinler temelli bir devlet ve temsiliyetin ortadan kaldırılmış olması, laikliğin kurumsallaşabilmesinin ve şeriatçı kurumlaşma ve geleneğin tasfiyesinin gereği olarak ortaya çıkmıştır; bu anlamda o, Cumhuriyetin ilerici bir kazanımı olarak savunulmalıdır. Ancak Cumhuriyet tavrı bununla sınırlı kalmamış, aynı zamanda toplumun tektipleştirilmesi bağlamında, laikliği aşan bir uygulama içinde olmuştur. Bu uygulama Kürtlerin ve diğer etnik kimliklerin Türkleştirilmesi yanı sıra dünyevileştirilmiş bir Sünni/Hanefi anlayışın dışındaki inançların da toplumsal tasfiyesini amaçlamıştır. Bu ise bir bütün olarak Cumhuriyetin demokratikleşmesini (ve tabii gerçek anlamda laikleşmesi) önünde ciddi bir engel oluşturmuştur. Laiklik ve demokrasi, insanların kendi dinsel ve etnik kimliklerini yaşamasını meşru bir hak olarak kabullenirken, başka kimliklerin hak ve özgürlükleri üzerinde kuşatıcı ve baskıcı eğilimleri ret ve tasfiye etmek bağlamında biçimlenir. Oysa Cumhuriyet böylesi demokratik ve laik bir konseptten farklı olarak, devlet tarafından topluma biçilen kimliklerin, yukarıdan aşağıya dayatılması ve bunun dışında kalan kimliklerin, başkalarına karşı bir dayatmacı olup olmadıkları gerçeğinden bağımsız olarak eritilmesi yoluna gitmiştir. Bu anlamda Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması, laikleşme ve demokratikleşme atılımından farklı olarak tekkimliklileştirme yöneliminin gereği olarak gündeme gelmiştir. Bu yasanın muhatabı, laiklik ve diğer inançların karşıtı şeriatçı fikir ve örgütlenmeler değil, doğrudan Alevi kurumlarıdır.
Alevilik ise bilindiği gibi, totaliter eğilimler taşımayan, dahası Cumhuriyet projesine destek vermiş bir inanç kültürüdür. Buna rağmen söz konusu Alevi kurumlarının dağıtılarak, gayrı Müslimler dışındaki tüm Türkiye halkının inanç sorunlarında Diyanet’e, ibadet mekanı olarak camilere mahkum kılınması, sistematik bir tercihin ürünü olmuştur. Oysa söz konusu Alevi kurumları, tıpkı camiler gibi varlıklarıyla laikliğe ve vicdan özgürlüğüne karşıt değil, tersine onun gereği olarak yaşaması gereken kurumlardır. Dahası bir inanç olarak Alevilik, dini esaslara dayalı bir devlet hedefinden yoksun, siyasal olmayan bir inanç olup, Aleviler de, Osmanlı dönemi birikimlerinin de etkisiyle Cumhuriyete sıkı sıkıya bağlanmış durumdaydılar. Özetle Cumhuriyetin onları dışlayıcı tavrı, şeriatçılara karşı olduğu gibi bir savunma refleksi ile açıklanabilme dayanağından bütünüyle uzak, tamamen toplumun tektipleştirilmesi yöneliminin yansımasıdır. Aleviler, tıpkı işçiler ve Kürtler gibi, Cumhuriyetin, “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle” yaratma yöneliminin kurbanı olmuşlardır. Laikliğin anlam ve gerekleri, resmi din ve mezhep tesisinin engellenmesi, devlet işlerinin din dışılaşması ve devletin herhangi bir dine/mezhebe destek vermemesi, yani dinsizleştirilmesi, ama buna karşılık yurttaşların dinsel tercihlerine (başkalarının inanç tercihlerine ve devletin laikliğine karışmaması koşuluyla) saygılı olunmasıdır. Hurafe ve miskinliğe karşı mücadele ise yasaklarla değil eğitim ve demokrasiyle kazanılacaktır. Oysa yapılan bu olmamış, bir bütün olarak toplum laikleştirilmeye çalışılırken, aynı zamanda dinsel alanda resmi bir din/mezhep doğrultusunda toplumun tekkimliklileştirilmesi yoluna gidilmiştir. Devlet, Şeriatçılık yanı sıra Aleviliği de yasal güvencenin dışına çıkarırken, toplum bizzat devletin bütçeli ve kadrolu kurumu Diyanet aracılığıyla, dünyevileştirilmiş bir kalıba dökülmüş olan Sünni/Hanefi dönüşüme uğratılmıştır. Aynı politikanın gayrı Müslim azınlıklara yönelik yansıması da, onların gerçek Türk vatandaşı olarak görülmeyip, açıktan ve dolaylı baskı ve sınırlamalarla Türkiye’yi terke zorlanmaları şeklinde biçimlenmiştir. Cumhuriyetin bu birinci dönemine ilişkin önemli göstergelerden biri de, bir yandan 141 ve 142. maddelerle işçilerin ve sol fikirlerin örgütlenmesinin suç haline getirilmesi şeklinde biçimlenirken, 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu ile mezhep ve tarikatlara dayalı dernekleşmelerin yasaklanmasıdır. Bu yasanın da asli hedefi de gayrı resmi inanç tercihlerinin örgütlenmesinin engellenmesidir. Yasa cami yapım derneklerini sınırlamazken Alevi dernekleşmesini yasa dışı ilan ediyordu.
Devlet Aklı Nasıl Biçimleniyor? Türkiye’de devlet aklı, resmi kimliğin dışındaki tüm toplumsal kimlikleri potansiyel düşmanları olarak görmüş ve sistematik bir devlet konsepti içinde onları eritmeye ve yok etmeye çalışmıştır. Sorunu bu boyutlarıyla kavrayamayan bakış açılarının, hem kendi özgül sorunlarına hem de bir bütün olarak Türkiye’nin demokratikleşmesine somut katkılar üretmeleri mümkün olmayacaktır. Nitekim değişik dönemlerde devletin yedeği olarak kendi özgül sorunlarında görece rahatlama elde edenler, bu kazanımlarının kurumlaşamadığı, yasallaştırılmadığı ve değişen koşullarla bir müddet sonra da ellerinden alındığı gerçeğiyle karşılaşmışlardır. Devlet ise uzun vadeye yayılan bu sistematik tek tipleştirme ve yok etme süreci içinde, dönem dönem denetimden çıkarak güçlenen kimliklere (“düşmanlara”) karşı, diğer kimlikleri, elma şekeri dağıtarak kullanmış, yedeğine almış, ancak onlara asla yasal düzlemde hak tanımamış, anayasal konseptini bu bağlamda değiştirmemiş ve “esas tehlikeyi” bertaraf eder etmez, daha önce yedeklediği, sırtını sıvazladığı kimlik ve kesimleri de, resmi kimliğe boyun eğmedikleri, hak talep ettikleri oranda ezmeye yönelmekte gecikmemiştir. Alevi kimliğinin devletle ilişkilerini bu bağlamda değerlendirdiğimizde, bu politikanın somut tezahürleriyle karşı karşıya kalıyoruz. Solun yükseldiği ve Aleviliğin de kendi doğası gereği sol bir tutum içinde olduğu dönemlerde devlet, Aleviliğe artan bir tavır içinde olmuştur. Kürt hareketinin yükseldiği dönemde ona karşı ikircikli bir tutum takınmış, nasıl ki Sünni şeriatçılığı ona karşı kullanmaya çalışmışsa Aleviliği de aynı şekilde Kürtlüğe karşı bir Türkleştirme damarı olarak kullanmaya çalışmıştır. Ancak Aleviliğin sol refleksleri nedeniyle bu kullanımda tedbir elden bırakılmamıştır. Kuşkusuz Şeriatçı hareketin belirlenen sınırları aşarak bir tehlike haline geldiği son dönemde, devletin Aleviliğe yaklaşımında sıradışı bir yakınlaşma gerçekleşmiştir; Alevilerin şeriatçılık karşıtı tarihsel korkuları yanı sıra devletin şeriatçılığa karşıya dayanabileceği önemli bir toplumsal damar olması ve bu dönemde solun zayıflığı bu yakınlaşmanın maddi koşullarını oluşturmuştur. Bu dönemde Alevi kimliği, devlet nezdinde İslamcılığa karşı toplumsal bir dalgakıran olarak önemli bir itibarla karşılanmıştır. Nitekim önceden yasaklanmış olan Hacı Bektaş dergahı ve şenlikleri, en üst düzeyde ziyaret edilmeye ve Alevi kuruluşlarına devlet bütçesinden görece destekler sunulmaya başlanmıştır. Ancak bu dönem de dahil olmak üzere devletin resmi konsepti değişmediğinden, Alevilik hiçbir zaman resmen tanınmamış, aksine gerek resmi “milli” kimliğin dışında olması, gerekse de muhalif tarihsel ve felsefi geleneği nedeniyle hep eritilmesi gereken potansiyel düşmanlardan biri olmaya devam etmiş, ona karşı kontrol elden bırakılmamış, cem’in, cemevinin, yasal tanınmanın reddi devam etmiştir. Yasal tanınma bir yana, Diyanet, zorunlu din dersleri, Alevi köylerine cami yapımı,vb. politikalarla tek tipleştirme bağlamında Sünnileştirme politikası devam etmiştir. AB sürecinin dayattığı demokratik açılımlar döneminde bile bu politikada bir değişikliğe yanaşılmamıştır. Bu dönemde Diyanet’in, örneğin AB’nin hoşuna gideceği varsayılan Hıristiyanlığa yönelik yargı ve ilişkilerinde açılımlar gerçekleşmiş, ama Alevi kimliğinin tanınmasına yönelik en küçük bir adım atılmamış, ne Diyanet’in din tekeli ne de zorunlu din derslerinin kaldırılması yoluna gidilmiştir. Aynı zihniyet bağlamında, Alevi kuruluşları ve kimlik bilincinin yaygınlaşması ve örneğin AB temsilcisiyle görüşme (22 Haziran 2000), kontrolün elden kaçması olarak endişeyle karşılanmış, “bölücülük” olarak yargılanmıştır. Bu vesileyle bir kez daha görülmüştür ki, kendisi AB’ye üye olmayı resmi politika ilan ettiği halde, Alevilerin AB ile görüşmesini “bölücülük”, “AB’nin Türkiye’nin altını oyması” ve “vatana ihanet” olarak yargılamaya çalışan bir devlet aklının demokrasiden, AB üyeliği konusundaki samimiyetten, ama asıl önemlisi kendi halkının haklarına saygıdan hala çok uzak bir yerde bulunmaktadır. Halen sorun Türkiye’nin evrensel demokrasi standartlarıyla yaşadığı yapısal çatışmada düğümlenmektedir.
Günümüz dünyasında yurttaşlarına asgari ekonomik yaşam güvenceleri vermeyen, yurttaşlarının kültürel kimlikleri de dahil temel insan hak ve özgürlüklerini esas almayan bir rejim demokrat diye nitelendirilemez. Türkiye’de rejim, bu her iki açıdan da ciddi problemlerle maluldür. Yurttaşlarını ağır eşitsizlik ve güvencesizlik koşullarında yaşatması yanı sıra, onların yurttaş olmak ve kültürel kimliklerinden kaynaklanan temel hak ve özgürlüklerini kendisi için tehdit kabul eden bir yapıya sahiptir. Türkiye’nin çok kimlikli, çok kültürlü bir mozaik olduğu gerçeği anımsanacak olursa, Türkiye’de demokrasinin, ancak bu mozaiğin gereğine uygun bir haklar rejiminin kurulmasıyla gerçekleşebileceği açıktır. Dolayısıyla mevcut çeşitlilikten kaynaklanan hakların gerçekleştirilmesi temelinde demokratik bir kurumsallaşmayla, bu mozaiği bir alaşıma çeviren bir rejime gereksinim bulunmaktadır. Bu yaşamsal gereksinimin “bölünme” paranoyasıyla engellenmesi ise, beklenenin aksine süreğen bir kimlik yabancılaşması ve yıkım potansiyeli oluşturmaktadır. Bunun bedelini ise hep birlikte yaşamaktayız. Tıpkı temel insan haklarında olduğu gibi, kimliklerden kaynaklanan sorunlarda da, ya temel haklar tanınarak ona uygun bir kurumsallaşmaya gidilecektir ya da bu hak ve kimliklerin, ideolojik manipülasyonlar ve devlet terörüyle ezilmesine çalışılacaktır. Türkiye’de rejimin tercihi, ne yazık ki bu ikinci tarzda biçimlenmektedir. Ancak somut hayatın da gösterdiği gibi, günümüz koşullarında bu ikinci seçeneği dayatarak Türkiye’de istikrar sağlamak hem olanaksız gibidir, hem de bu yolla demokratikleşme imkansızlaştırılmaktadır. Bu gerçek, yurttaşların bugüne dek bastırılmış kimliklerini talep ettikleri, kendisi orta düzeyde sanayileşmiş ve şehirleşmiş, AB üyeliği talep eden ve dünya ile önemli bir entegrasyon içine girmiş bir Türkiye’de daha da yaşamsal bir önem taşımaktadır. Oysa görülen o ki, Türkiye’yi yöneten akıl, tektipleştirmeci gelenekte ısrar etmekte, yurttaşlarının hak ve özgürlük taleplerini kendisi için bölücü” ve “yıkıcı” potansiyeller olarak görmekte, dolayısıyla onları tanıma değil bastırmaya çalışmaktadır.
Uluslar arası Destek Arayışı Meşru mudur? Bu koşullarda Alevilerin tıpkı Kürtler, işsizler vb. artık sorunlarını mevcut rejim içinde çözme umudunu yitirmiş kesimler gibi, AB entegrasyonuna umutla bakmaları anlaşılır bir durumdur. Bunun egemen güçler nezdindeki doğal yansıması ise AB’nin bu kesimlere yönelik sözlerinden işkillenmek, bu sözlerin altında “Sevr’in diriltilmesi”, “bölücülük” aramak olmaktadır. Kuşkusuz ortada ne bir Sevr ne de bölünme olasılığı olmadığı aşikardır. Bu noktada asıl telaffuz edilmeyen şey ise, bu sürecin, bugüne kadar engellenen demokratik hakların görece gerçekleşmesini sağlayabileceği, dolayısıyla tekkimliklileştirici konseptin artık sonuna gelindiği ve bu konsept üzerinden iktidar ve baskı tekelini elinde tutan güçlerin eski avantajlarının sonuna gelindiği gerçeğidir.
Türkiye AB’ye, kendi toplumsal mozaiğinin özgürleştiği/tanındığı koşullarda değil, resmi ideoloji ve egemenliğin sorgulanmadığı bir yapıyla girmek istiyor. Oysa ABKB ile Türkiye genelinde merkezileşmiş, kendi tanınışını dayatan, işbirlikçi Alevi güçlerinin etki alanını etkisizleştiren, uluslarüstü kurumsallaşmalara gitmiş, dolayısıyla bunun sağladığı özgüvenle sözünü daha net söyleyen, üstelik devletin tekkimlikleştirici konseptine karşı çokkimlikli demokratik bir Türkiye’nin dayatıcısı olacak bir Alevi kurumlaşmasına izin vermemesi doğal bir refleks olmaktadır. Bu refleksin kimi Alevi kurumlarına para vermek, Alevi törenlerine en üst düzeyden katılmak, işbirlikçiler ihdas etmek gibi politikalarla da çelişkili bir yanı yoktur. Bu uygulamalarla karşımıza çıkan şey, gerçekte Osmanlı ruhudur. Bu anlamda muktedirler, AB’ye, tıpkı geçmişte NATO’ya üye olunduğu gibi, kendi iktidar tekellerini güçlendiren bir bağlamda girmek istemektedirler. Bütün hesaplar Avrasya, Ortadoğu ve Balkanlarda AB’nin mızrak ucu rolünü kabul ettirmeye yöneliktir. Dolayısıyla AB ilişkisinden, demokratikleşme baskılarının yapılmadığı ve mevcut askeri vesayetin sorgulanmadığı bir ilişki hayal edilmiştir. Ancak bunun gerçekleşemeyeceği gerçeğinin görülmesiyle birlikte “onur”, “bize özgü gerçekler”, “bizi zaten almayacaklar” vb. mazeretlerle ipe un sermenin yolları aranmaya başlanmıştır. Bu bağlamda sorunlarımızı daha da ağırlaştırıp bizi demokrasi ve laiklikten daha da uzaklaştırıp iyice militarize edecek bir “Avrasya seçeneği” yaratılmaya çalışılmaktadır.
Gerek bugüne kadarki AB ilişkilerinde gerekse de Ulusal Program belgesinde de görüldüğü gibi Türk egemenleri, mevcut yapıyı olabildiğince korumaya, belli makyajlarla durumu kurtarmaya ve 11 Eylül atmosferinden de yararlanarak, jeo-stratejik önem üzerinden kendilerini kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Ulusal Programın, Kürt sorununda somut bir taahhütten uzak kalması, Alevi sorununu ise hiçbir şekilde telaffuz etmemesi, yani en küçük anlamda sorundan bile görülmemesi, muktedirlerin, toplumun hak ve özgürlükleri konusunda ne kadar saygısız bir yerde durduklarının somut göstergesidir. En son yasa düzenlemeleri sırasında yaşananların da gösterdiği gibi, zoraki yapılan bu düzenlemeler, gerçekte özgürlükçü açılımlar olmaktan çok daha usturuplu gerekçelendirmelerle durumun kurtarılması, yasakçı zihniyetin ise ne yapılıp edilip sürdürülmesinin yollarının bulunması çabasından ibaret kalmaktadır. Resmi Laikliğin Problemleri Kendi halkının haklarına saygının gereği olan demokratikleşmeden vazgeçtiğimizi varsayalım; ama AB kapısında bir Türkiye, eğer ki AB üyeliğinden vazgeçmeyecekse, diğer bir dizi yasal değişim yanı sıra, laiklik konusunda da ciddi değişimlere başlamak zorunda. Bilineceği gibi hem ABD’de hem de AB’de devletin din işlerine bütçe ayırması uygulaması bulunmamaktadır.
Belli bir mezhebi tüm çocuklara aşılama ve dini koşullandırma uygulaması olan zorunlu din dersleri de. Din kültürü dersleri ise, hem sosyolojik disiplinler içinde bir din kültürü dersi olarak hem de seçmeli veriliyor dünyada. Dahası kimliklerde din hanesi de kaldırılmış bulunmaktadır. Bütün bunlar, Türkiye’nin bir övünç vesilesi olarak altını çizdiği ve elletmediği laikliğinin de ciddi anlamda sorgulanması gerektiği ve AB sürecinde, özgürlükçü ve demokratik bir konseptle ciddi bir revizyondan geçmek zorunda olduğunu, yani şimdiki gibi değil, gerçekten laik olmak zorunluluğuyla karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Gerek laikliğin evrensel anlamı gerekse de AB standartları, dinsel alanın devletin değil yurttaşın dokunulmazı olduğuna işaret etmektedir. Aynı bağlamda devlete düşen, halkın bu kutsalının gereklerini yerine getirirken herhangi bir baskıya uğramamasını ve baskı yapamamasını garanti etmek, çok kimliklilik çerçevesinde tüm inançların kendini özgür ve eşit koşullarda gerçekleştirmesini sağlamaktır. Bu durumda devlet bir takım temel adımlar atmak bağlamında:
1- Dine bütçeden pay ayırma uygulamasına son vermek, dolayısıyla Diyanet’i feshetmek;
2- Alevi ve diğer inançların da örgütlenmesi, kurumlaşması önündeki engellemelerden * * * * * * * *bütünüyle vazgeçmek;
3- Tüm inançlar karşısında eşit mesafede durmak, dolayısıyla zorunlu din dersleri uygulamasından ve Sünni/Hanefi tercihten vazgeçmek;
4- Dinsel alana sadece inanç taraflarından biri diğerinin özgürlük alanına müdahale etmesi halinde engelleyici olarak karışmak;
5- Eğitimin bilimsel ve laik olması bağlamında, ilahiyat, imam hatip okulları gibi uygulamalardan vazgeçmek, cemaatlerin dinsel okullarına laiklik ve diğer inançlara karşı eğitim vermemek koşullu kontrolle serbestiyet tanımak;
6- Kamusal kimliğin laik bir tanımını yasallaştırarak nüfus cüzdanlarındaki din hanesini kaldırmak zorunda.
Bunlara inanç, kültür ve insan hakları alanının devletlere bırakılamayacak kadar “kutsal”, yani uluslar üstü olduğu da eklenecek olursa, farklı kültürel aidiyetlerin uluslar üstü örgütlenmesi ve uluslar üstü görüşmeler yapmasının kınanacak bir durum değil, aksine dokunulmaz ve sorgulanamaz bir hak olduğu da netleşmiş olacaktır. Bu durumda Alevi kuruluşlarının, örneğin AB temsilcisiyle görüşmeleri değil, bunu sorgulamak suç olacaktır. Aynı şekilde Alevi kuruluşlarının, kimliklerini savunmak ve yaymak amacıyla üst birlikler kurmaları ve/veya bunu ulusal ve uluslar üstü bir düzeyde gerçekleştirmeleri değil, bunu yasaklamak suç olacaktır. Bu noktada yasak konusu olabilecek olan ilişkiler, laiklik ve diğer inançlar aleyhine geliştirilecek ilişki ve örgütlenmelerdir. Çünkü demokrasilerde yasak, sadece ırkçı ve teokratik ayrımcılığa karşıdır, haklara ve inançlara değil. Esasen son dönemde AB ilişkilerinin, Türkiye’nin muktedirleri ve onların en sağdan en sola hık deyicilerince gerilime sokulmasında zurnanın zırt dediği yer, bu gibi hak ve özgürlük sorunlarında yapılması gereken değişimlerin artık daha çok geciktirilemez noktaya gelmesidir. Çünkü bu değişiklikler, söz konusu muktedirlerin artık bugün olduğu kadar rahat iktidar edememeleri, uluslar arası demokrasi ve laiklik standartlarını dikkate almak zorunda kalmaları anlamına gelecektir. Bunun anlamı ise, en kaba anlamda,
1- işçilerin hak taleplerini daha meşru ve örgütlü bir zeminde dillendirebilmeleri,
2-Kürt olmanın da tıpkı Türk olmak gibi meşru ve kültürel haklarıyla kullanılabilir bir aidiyet haline gelmesi,
3- Aleviliğin ve diğer inanç tercihlerinin de tıpkı Sünnilik gibi kendini özgür ve eşit koşullarda gerçekleştirmesi demek olacaktır.
Kuşkusuz AB üyeliğinin gerçekleşmesi tüm sorunlarımızın çözümü anlamına gelmeyecektir; ancak söz konusu bu sorunlarımız, ezilenlerin artık kendilerini görece daha rahat ifade edebileceği ve Avrupa’da kazanılmış bazı hakların bizde de kullanılabilir hale geleceği farklı bir düzleme taşınmış olacaktır. En temel haklarımızın “milli çıkar” bahanesi altında çiğnenmesinin engellenmesi bile yeter. Bunun mevcut muktedirler açısından anlamı ise tam tersi olacaktır; çünkü bizlere pervasız hak ihlalleri olarak dönen mevcut keyfiyetleri azalacak, deyim uygunsa görece iktidarsızlaşacaklardır. 28 Şubat sonrasının Alevilere gereksinim duyulan günlerinde, Başbakan Yardımcısı Ecevit’in Hacı Bektaş törenlerinde halka, “cami ne kadar bizimse cemevi de o kadar bizim” diyen sözlerinin değeri, 10 yıl önce Başbakan Demirel’ce ifade edilen “Kürt realitesini tanıyoruz” sözünün değeri kadardır. İşte bugün cemevi hala yasallıktan uzak, Sünni/Hanefi Diyanet hala 6 yatırımcı bakanlıktan büyük bir bütçeyle devletin toplumsal kontrol aracı ve mahkemelerde bile itibar edilen fetva kurumu olarak çalışmaya devam etmekte, çocuklarımız hala zorunlu Sünnileştirme derslerinden geçer not almak zorunda, kişinin özel alanı olan inancı hala kimliğimizin belirleyeni olarak nüfus cüzdanlarımıza kaydedilmektedir. Bu koşullarda ABKB’nin, tıpkı Kürtçe öğrenme talebine yapıldığı gibi “bölücü” olarak yargılanması devlet aklı içinde doğaldır. Oysa sözcüğü doğru anlamında kullanacaksak, bölücülük, toplumsal hak ve kimlikleri reddederek halkın içinde ayrımcılık yapmaktır. Vergi toplamada, askere almada eşit davrandığı yurttaşları içinde, resmi kimliğin dışında kalanlara hak eşitliği tanımamaktadır; bir kısmının kimliğini resmi kimlik yaparken diğerlerine kimlik dayatmak ve bunu kabullenmeyenleri cezalarla tedip etmeye çalışmak, sorunları bu şekilde ezmeye çalışmaktır. Şeriat korkusuyla da olsa Alevilerin geniş desteğiyle meşrulaşan 28 Şubat’ın pratiği sorgulandığında görülecektir ki, Şeriatçılık geriletilirken, Aleviliğin tanınması dahil memleketin temel demokrasi sorunlarında en küçük bir ilerleme niyeti sergilenmemiştir.
İnfial Şeriatçılığın halka yönelik tehdidinden değil, artık devlete yönelik bir tehdit haline gelmiş olmasındandır. Bu noktada Sivas katliamı sırasında ve sonrasındaki lakayit ve saptırıcı tutumlar da özellikle anımsanmalıdır. 28 Şubat’ın seli gidip kumu kaldığında görülmüştür ki, bu süreçte tüm yapılanlar, devletin topluma karşı etkinliğinin arttırılmasından temelinde biçimlenmiştir. Özetle karşı karşıya olunan sorun, ezilen, yokvarsayılan kimliklerden birinin, kendine özel ayrıcalıklar elde etmesi değil, bir bütün olarak ezilme ilişkilerinin, ayrıcalık ve hak tanımazlığın son bulmasıdır. Bunun için haklar ve aidiyetler arasında ayrım yapmadan, gerçekten demokratik ve laik, devletin değil halkın, yurttaşın ve haklarının kutsal kabul edildiği bir Türkiye’nin elbirliğiyle kazanılması problemidir.
Alevi Tutumu Bu koşullarda Aleviler, karşılaştıkları baskılarla Kürtçe eğitim isteyen öğrencileri okuldan atan zihniyetin aynı olduğunu içselleştirmelidirler; bunu içselleştirdikleri oranda hem Pir Sultan, Yunus Emre, Hace Bektaş geleneğini sürdürmüş, hem de Alevi kimliğinin meşrulaşması için zorunlu koşul olan Türkiye’nin bir bütün olarak demokratikleşmesine katkılarını en üst düzeye çıkarmış olacaklardır. Üstelik kendi özgürleşmesinin diğer insanların özgürleşmesine birebir bağlı olduğu ve diğer ezilenlerle dayanışma bilinci, gerçekte bir Alevi için, bizzat kendi tarihi ve felsefi bilincinin doğal gereğidir. Ancak hemen bu noktada kabul edilmelidir ki, bu bilinçten uzaklaşma ve uzaklaştığı oranda haklarına kavuşulabileceği sanısının da olabildiğine yaygınlaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu durumda emek güçlerindeki genel yorgunluğun etkisi yanı sıra, Aleviliğin bu özüne yabancı, egemenlere meyyal “Alevi” duruşların da ciddi bir temsiliyet elde etmesinin etkisi bulunmaktadır. Nitekim bu durumu, Alevilik adına hak istemeyi, 72 millet/inanç ve sorunlarını kucaklamak anlayışıyla değil de, “Atatürkçü” olmak, “20-25 milyon” olmak gibi özellikler temelinde gerekçelendiren, sola mesafe koymayı Aleviliğin alamet-i farikası düzeyine yükseltmeye çalışan anlayışlarda görebilmekteyiz. Oysa böylesi yaklaşımlar, hem evrensel standartlar hem de Alevi geleneğinden uzaklaşmaktan başka anlam taşımayacaktır. Alevi geleneğinden ve evrensel standartlardan uzak istenen “Alevi hakkı” ise Alevi hakkı değil, bazı Alevi çıkar çevrelerinin temsiliyet ayrıcalığı elde etmesinden ibaret kalacaktır. Sorun bizzat tektipleştirici aygıtın çözülmesi ve demokratik kurumsallaşmanın sağlanmasıdır. Dolayısıyla kendi çözümünün, çok kimlikli çok kültürlü, sosyal ve demokratik bir anayasal düzenlemeden üreyeceği bilincinde davranmak gerekmektedir. Burada altı özellikle çizilecek bir ayrıcalık varsa, Aleviliğin, diğer pek çok aidiyetten ayrımla, böylesi bütünsel bir talep için tarihsel ve felsefi dayanaklara daha çok sahip olduğu gerçeğidir. Ancak buna rağmen Alevi tarihinin de pek çok işbirlikçi üretmekten geri kalmadığı ve bu işbirlikçilerin sonuç fonksiyonunun, Alevi düşüncesi ve Alevi halka haklarını sağlamadığı da unutulmamalıdır. Nitekim tarihsel belgeler, Alevilerin, çoğunluğunu oluşturdukları Anadolu'da dünden bugüne bir azınlık konumuna düşürüldüklerine işaret etmektedir. Tarih, kimi Bektaşi Babaları Osmanlı İstanbulundaki dergahlarında rahat bir hayat sürerken, Bektaşi postnişini Kalender Çelebi dahil yüzbinlerce Alevinin, Bektaşi Gülbankı okuyarak kılıç sallayan Yeniçerilerce ezilmesinin dramatik sayfalarıyla doludur ne yazık ki. *
Erdoğan AYDIN
27.08.2005