Orijinalini görmek için tıklayınız : Bölücü, Ayrılıkçı Hareket ve Türkiye
Terörle bütünleşen bölücü-ayrılıkçı hareketin amacı, temeli, boyutu ve Türkiye'yi bekleyen olası gelişmeler
Küresel ve bölgesel yaklaşımla sorun
HAREKETİN AMACI :
* Türkiye'nin güneydoğusunda yeni bir siyasal yönetim şekli oluşturmak,
* Daha sonra bu yapıyı, "Kuzey Irak" taki yerel yönetimle bütünleştirmek,
* İleri evrelerde bu yapıyı, İran ve Suriye'den koparılacak topraklarla genişletmek,
* Ve sonunda "Büyük Kürdistan" ı kurmaktır.
MÜCADELENİN RESMİ
Hareketin ardında, 1978'de Marksist /Leninist ideolojiyle yola çıkan, daha sonra, "Kürt milliyetçiliği" ne yönelen yasadışı "Kürdistan İşçi Partisi" var. Parti, silahlı mücadeleyi ve terörü bir yöntem olarak kabul ediyor. Bu nedenle de "Bölücü/Ayrılıkçı Terör Örgütü" olarak anılıyor. 3 bin 500'ü "Kuzey Irak" ta olmak üzere Ortadoğu'da 5 bin dolayında silahlı bir güce sahip!.. Temel isteklerini, kendi güdümünde hareket eden, siyasal parti, birlik, dernek ve vakıf gibi sivil toplum örgütleri aracılığıyla dile getiriyor.
Bu kuruluşlar;
* Kürt ulusunun kendi geleceğini özgürce belirleme koşullarını oluşturmak (selfdeterminasyon hakkını gerçekleştirmek)
* Uluslararası hukukta azınlık hakları olarak belirlenmiş politik, kültürel, sosyal ve ekonomik hakları elde etmek,
* Güneydoğu'da ayrı bir toplum ve ayrı bir siyasal yönetim yaratmak için faaliyet gösteriyorlar.
ÖRGÜTÜN TALEPLERİ
"Örgüt" ün ileri sürdüğü genel taleplerin ardında şimdilik "iki uluslu" , "iki bölgeli" federasyon yatmaktadır.
Bunun ilk adımını oluşturan istekler:
* Ayrı bir ulus varlığının tanınması,
* Anadilde eğitim ve öğretim,
* TBMM'de farklı ulus kimliğiyle temsil,
* Yerel yönetimlere özerklik verilmesidir.
HAREKETİN BOYUTU
"Hareket" in ardında, Türkiye Cumhuriyeti yurttaş kimliğinden tatmin olmayan, bunu yeterli görmeyen ve yeni bir ulusal kimlik arayışı içinde olan grupların girişimleri yer almakta!.. "Hareket" bugün Kürt asıllı kitlelerde ulus bilinci ve vatan bilinci oluşumuna doğru yönelmiş durumda.
"Örgüt" , vatan olarak kabul ettiği bölgenin Türkiye Cumhuriyeti tarafından işgal altında tutulduğunu, kültürel hak ve özgürlüklerin engellendiğini ileri sürüyor. "Bu topraklarda kurulacak bağımsız bir devletin bayrağı altında yaşamak" gibi daha geniş daha kapsamlı hak ve özgürlükler istiyor!..
Resmi doğru okuyabilmek için, gelişmeleri önce küresel, sonra bölgesel ve daha sonra da yerel bir bakışla görebilmek; önce dünyayı, sonra Ortadoğu'yu, daha sonra da Türkiye'yi anlayabilmek, oradan da Güneydoğu Anadolu'ya uzanmak gerekiyor!..
Sorunların temelinde küresel güçlerin dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda "siyasal şekillendirme" girişimleri yer alıyor. Türkiye bugün böyle bir girişimin hedefi!.. Türkiye'nin siyasal resminin- özellikle de rejimin ve sınırlarının - değişmesini amaçlayan ülkeler bir şekilde bölücü/ayrılıkçı hareketten yararlanma yoluna gidiyorlar. Bu ülkelerin başında ABD ve bazı AB ülkeleri geliyor.
KURAM VE UYGULAMA
AB ve ABD'nin amaç birlikteliği
Türkiye'nin karşı karşıya olduğu bölücü/ayrılıkçı hareket sorununa çözüm aranırken ABD gerçeğini öncelikle göz önünde bulundurmak gerekiyor.
ABD yetkilileri "Kürtler" hakkında yaptıkları "devletsiz tek ulus" şeklinde nitelendirmelerle; "Büyük Ortadoğu Projesi" kapsamında Ortadoğu'da bir Kürt devleti kurulması gerektiğini işaret ediyorlar!..
ABD bugün "Kuzey Irak" ta "Örgüt" tarafından gerçekleştirilen ve Türkiye'yi hedef alan gelişmelere müdahale edebilecek konumda olmasına rağmen hiçbir harekette bulunmuyor.
ABD yetkililerinin her ne kadar "Terörle mücadelesinde tamamen Türkiye'nin yanındayız ve destekliyoruz." , "Örgüte silah ve destek vermiyoruz" yolunda açıklamaları devam etse de, ABD'nin resmi konumda olmayan bazı kanallar aracılığıyla- özellikle Irak'ta ki ABD özel şirketleri ve "Kuzey Irak" lı yerel yöneticiler aracılığıyla- "Örgüt" le temasını sürdürdüğü biliniyor!.. Sorunu etkileyen diğer bir faktör ise "Avrupa Birliği" !.. Türkiye, bölücü/ayrılıkçı hareket sorununa çözüm ararken çoğu zaman karşısında AB ülkelerini buluyor!..
AB ÜLKELERİNİN TAVRI
AB bugün Ortadoğu'ya verilecek yeni şekil için ABD ile aynı görüşü paylaşmaktadır. AB ayrıca bu yaklaşım içinde Türkiye'nin siyasal sınırlarını tartışmaya da açmaktadır.
Bunu yaparken de, "Ermeni" ve "Kürt" olgusundan yararlanmaktadır. AB'ye göre siyasal açıdan yeniden şekillendirilecek bir Türkiye, Ortadoğu'nun yeni siyasal coğrafyasının oluşmasında öncü rolü oynayacak ve bölgenin yeniden yapılanmasına katkıda bulunacaktır.
Bu arada AB çevreleri ile uyum içinde hareket eden ve bölücü/ayrılıkçı hareketin ardında duran yerli çevreler, birliğe üye olmuş bir Türkiye'nin "hareket" in sonuca ulaşmasında daha uygun koşullar yaratacağına inanmaktadırlar.
Aynı çevreler, ABD'nin "Büyük Ortadoğu Projesi" yanında, içinde Türkiye'nin de yer aldığı "AB Genişleme Projesi" nin de "hareket" açısından yararlı olduğunu düşünmektedirler. Bu düşünce tarzı, bölgede bir Kürt devletinin varlığını gerekli gören AB ülkeleri tarafından da desteklenmektedir.
Üyeliği engellenmiş olsa da, siyasal anlamda AB üyeliğini hedefleyen bir Türkiye'de, bölücü/ayrılıkçı hareketin daha kolay ve daha kısa sürede sonuca ulaşabileceği düşüncesi bu çevrelerde egemendir.
Doğru bir belirleme yapmak gerekirse, Türkiye'de AB'ye üyelik süreci içinde ortaya çıkan gelişmeler bölücü/ayrılıkçı hareket açısından çok uygun bir zemin yaratmıştır. AB istekleri ile "Örgüt" ün talepleri arasında çoğu alanlarda örtüşme mevcuttur.
Genel resim bu şekliyle devam ederken Türkiye'nin üyelik süreci, bölücü/ayrılıkçı hareket yandaşlarını bir beklenti içine sokmuştur. Bu beklenti, devam etmekte olan reformlar süreci sonrasında Türkiye'de özerkliğe gidebilecek bir yolun açılmasıdır.
Çünkü AB'ye üye olmak isteyen bir Türkiye'nin demokratikleşme yolunda atması gereken adımlar, "Örgüt" ün siyasal içerikli taleplerinin karşılanmasında uygun ortam ve uygun koşullar yaratmaktadır.
Örgüt terminolojisi
"Örgüt" belirlediği strateji doğrultusunda eylemlerini sürdürürken kendine özgü bir terminoloji kullanıyor!.. Meşru zeminlerde yasal olarak ileri sürülmesi mümkün olmayan taleplerini bu terminolojiyle ifade ediyor. Bazı terim ve sözcüklerin anlamı şöyle:
* Ateşkes: Operasyonların durdurulması.
* Barış : Genel af çıkarılması.
* Siyasal çözüm: Yeni devlet yapısı için siyasal anlaşmaya varılması.
* Genel af: "Örgüt" kadrolarına Türkiye'de siyasal faaliyete katılım izni verilmesi.
* Demokratik çözüm: İki uluslu devlet yapısının kabul edilmesi.
* Demokratik cumhuriyet: İki uluslu yapıya dayalı federasyonun teşkil edilmesi.
* Anadilde eğitim: Türkiye'de iki resmi dilin olması.
* Kültürel hak: Bölgeye özerklik verilmesi.
* Yerel yönetim: Federatif devlet için uygun zemin yaratılması.
* Demokrasi: TBMM'de Kürt milliyetçiliği güden siyasal partilere temsil hakkı verilmesi.
* Özgürlük: Güneydoğuya özerklik tanınması, federatif devlet/bağımsız devlet kurulması!..
Sevr'le uyumlu coğrafya yaratılması
İstikrarsızlığın ve çatışmanın hiç eksik olmadığı Ortadoğu, uzun yıllar sömürgeci devletlerin egemenliği altında yaşadı!.. Geçmişte birbirlerinin rakibi olan büyük sömürgeci devletler, bugün artık ABD önderliğinde, "Yeni Dünya Düzeni" düzleminde Ortadoğu'da birlikte hareket ediyorlar!..
Bu arada Ortadoğu'yu kendi çıkarlarına göre şekillendirme istekleri ve gayretleri de olanca hızıyla sürüyor!.. I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu topraklarında Sevr Antlaşması'na (10 Ağustos 1920) göre tam olarak gerçekleştiremedikleri siyasal yapılanmayı bugün gerçekleştirmek istiyorlar!..
YENİ YAPILANMA
Ortadoğu'yu içine alan siyasal yapılanmanın bugün ABD tarafından hazırlanan ve AB tarafından da kabul gören "Büyük Ortadoğu Projesi" ile gerçekleştirilmesi öngörülüyor!..
Ortadoğu'nun yeniden yapılanmasını esas alan proje, küreselleşmenin istekleri doğrultusunda ve onun yönlendirmelerine göre bölgeyi şekillendirmeyi amaçlıyor. Türkiye projenin hayata geçirilmesinde etkin rol oynayabilecek bir konumda. Eğer Türkiye planlandığı gibi şekillendirilebilirse, projedeki diğer ülkeler için de bir model yaratılmış olacak!..
Bölgenin siyasal açıdan şekillendirilmesi, aynı zamanda doğu ile batıyı birbirinden ayıran "İsrail-Kürdistan-Ermenistan-Gürcistan" ekseninin yaratılması amacını da güdüyor!..
Bu eksenin yaratılmasıyla Türkiye'nin doğusu, Sevr Antlaşması'yla çizilmiş olan haritayla uyumlu şekle getirilmiş olacak!..
YENİ PROJE
ABD'nin bugün için Türkiye'ye yönelişi " Büyük Ortadoğu " ve onunla bağlantılı "ılımlı İslam" projesinin gerçekleştirilmesine destek sağlama ihtiyacından kaynaklanıyor.
Ancak ABD bu konuda birtakım güçlüklerle karşı karşıya. Türkiye'de siyasal zeminde ABD yanlısı bir tutum oluşturulsa da, toplumda ABD karşıtı gelişmelere engel olunamadığından Türk- ABD ilişkilerinin istikrarlı bir zeminde sürdürülmesi giderek zorlaşıyor. Bu gerçek ABD'yi Ortadoğu'da daha güvenilir ve daha kolaylıkla yönetilebilir ve yönlendirilebilir müttefiklere sahip olma arayışına sevk ediyor.
Bu nedenle ABD bir seçenek olmak üzere Ortadoğu'da ulusal çıkarlarını korumak açısından kendisine geniş olanaklar sunan Türkiye ve İsrail'in yanında bir başka müttefik daha yaratma ihtiyacında!..
YENİ MÜTTEFİK
ABD bunu gerçekleştirirse ikili ilişkilerde güçlükler yaşadığı bir müttefik olan Türkiye yerine, kendisine bağımlı hale getirilmiş bir başka müttefik daha -Bağımsız Kürdistan- kazanmış olacak. ABD'nin bugün "Kuzey Irak Yerel Yönetimi" için himaye ortamı yaratmasının nedeni, gelecekte yararlanacağı " Büyük Kürdistan "ın gelişme sürecini kısaltmaktır.
Geçmişten bugüne ulaşan ve yarına taşınmak istenen düşünceyi oluşturan yapısal unsurların incelenmesi
Sosyolojik ve politik yaklaşım
XIX. yüzyılda, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında coğrafyanın yapısından da yararlanarak başlangıçta "devlet otoritesine karşı koyma" şeklinde ortaya çıkan hareket, XX. yüzyıl başlarında "ayrı bir yönetim isteği" ne dönüştü ve nihayet imparatorluğun son döneminde "Sevr Antlaşması" yla birlikte bölgede bir "Kürt devleti" nin kurulması gündeme geldi!..
İMPARATORLUK DÖNEMİ
İmparatorluk döneminde bölgede baş gösteren olayların temelinde her zaman "merkezi otoriteye karşı çıkma" girişimi yer almaktaydı!.. Bölgede geniş ve genel bir yapıdan ziyade dar çerçeveli ve yöresel nitelik gösteren ayaklanma (isyan) hareketlerinin özellikleri dönem dönem farklılıklar gösterdi.
Bu kapsamdaki hareketler, çoğu kez "devlet otoritesini kabul etmemek" şeklinde ortaya çıktı. Bunun tek farklı örneği, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı'nda yaşandı. Savaşta bazı Kürt aşiretleri Rusların yanında yer almıştı!.. Bu ilk kez rastlanan bir durumdu!..
Kürtler tarafından XIX. yüzyıldan beri "merkezi otoriteye karşı çıkma" şeklinde sürdürülen hareket; I. Dünya Savaşı yıllarında, İngiltere'nin din unsurunu da kullanarak destek verdiği, "bölücü/ayrılıkçı nitelikli hareket" şekline dönüştü.
"Ulusal Kurtuluş Savaşı" döneminde, ardında İngiltere ve Osmanlı yönetiminin desteği olan, "kısmen siyasal, kısmen dinsel hareket" niteliği kazandı. Cumhuriyet döneminde ise "hem siyasal hem de dinsel amaçlı hareket" olarak ortaya çıktı.
YAKIN CUMHURİYET DÖNEMİ
Bölücü/ayrılıkçı nitelikli silahlı eylemler, yıllar sonra 1978'de yeniden ortaya çıktı. Hareket giderek yoğunluk kazandı. 1980'de Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu. Belli bölgelerde sosyo-ekonomik önlemler uygulamaya konurken, terörle mücadele kapsamında, teröristlerin etkisiz hale getirilmesi için yoğun bir mücadele dönemine girildi!.. Ne var ki yılların ihmali ve öngörü noksanlığı, alınmış olan önlemleri amaca ulaştırmakta yeterli olmuyordu!..
"Örgüt" ,1984'ün 15 Ağustos gecesi Hakkâri'nin "Şemdinli" ve Siirt'in "Eruh" ilçelerine silahlı saldırı düzenleyerek, ilk kapsamlı eylemini gerçekleştirdi. Eylemler giderek artan bir yoğunlukta 1994'e kadar devam etti!.. Bu tarihten sonra TSK'nin sürdürdüğü kararlı mücadele sonrasında 2000 yılına gelindiğinde terör etkisiz kılınmıştı!..
"Hareket" 16 yıl içinde 5000'i güvenlik kuvvetleri personeli olmak üzere 35.000 yurttaşın yaşamına ve çok büyük miktarlara ulaşan maddi kayıplara neden olmuştu!..
2002-2007 DÖNEMİ
2002'de işbaşına gelen hükümet, bölücü/ayrılıkçı hareketle mücadelede temel koşul olan "kararlı tavır" ı gösteremedi. İzlenen ulusal nitelikten yoksun politikalar ve siyasal irade noksanlığı, "hareket" e ivme kazandırdı. Hareketin ardında duran dış desteğin de etkisiyle, silahlı eylemler yeniden başladı.
Hükümet; AB üyeliği uğruna, eylemlerin üzerine kararlılıkla gidemedi. Ortaya çıkan ulusal birliği aşındırma girişimlerini engelleyemedi. AB ölçütlerine uymadığı gerekçesiyle kaynağını anayasadan almış kapsamlı yasal önlemlerin uygulamasına son vererek, terör destekli bölücü/ayrılıkçı hareketin gelişmesine olanak sağladı.
Bu kez hareket geçmiştekinden daha farklı boyutta, daha değişik nitelikte, siyasal amacını daha da vurgulayarak ve politik alanda sahip olduğu dış desteği daha da arttırarak güç kazandı!.. Artık yeni bir süreç başlamıştı!..
Nihayet 2003'te Irak'ın ABD işgali sonrasında "Kuzey Irak" ta ortaya çıkan gelişmeler, hareketin genişlemesi için çok daha elverişli koşullar yarattı. 2007'ye gelindiğinde durum çok ciddi boyutlara ulaştı. Ne var ki, ABD desteğiyle işbaşına gelen hükümet ABD'den bağımsız bir politika izleme olanağına sahip olmadığından, gerekli önlemleri alma kararlılığını gösteremedi. Gündemde olan "sınır ötesi harekât" , 'kısıtlı' ve ABD'den onay bekler hale geldi!..
Bugün ortaya çıkan tablo
Tüm olumsuzluklara rağmen bölge halkı bugün büyük çoğunluğuyla bölücü/ayrılıkçı harekete karşı mesafeli durmakta!.. Sade vatandaş, bölgedeki koşulların ancak Türkiye Cumhuriyeti tarafından iyileştirilebileceğine inanıyor. Halkın büyük bir kesimi, bugün "hareket" in amaçlarıyla ilgilenmiyor. Yalnızca yaşam koşullarının iyileştirilmesini, "gönenç" ve "güvenlik" sorunlarının çözülmesini bekliyor!..
Gönenç sorununun temel kaynağını geri kalmışlık; güvenlik sorununun temel kaynağını ise "örgüt" ün silahlı eylemleriyle birlikte, halk üzerinde yarattığı korku şiddet ve baskı oluşturuyor!.. "Örgüt" e yöneliş, ideolojik olmaktan öteye, halkın baskı altında tutulmasından kaynaklanıyor. Çoğunluk, yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve "örgüt" baskısıyla oluşan olumsuz etkilerin yok edilme beklentisi içinde!..
Güneydoğu'da yaşayan vatandaşların karşı karşıya olduğu zorluklar, yurdun diğer yörelerinde de mevcut. Marmara'da Istranca'nın; Karadeniz'de Canikler'in; Akdeniz'de Toroslar'ın birçok yöresinde; Ağrı Dağı yamaçlarındaki "Zillitaş" tan; Tendürek Dağı yamaçlarındaki "Binkaya" dan daha olumlu yaşam koşulları yok!..
POLİTİK YAŞAM
Bölge halkının siyasal faaliyetle olan ilgisi büyük ölçüde "örgüt" ün yönlendirmesine bağlı. "Örgüt" Türkiye genelinde faaliyet gösteren siyasal partileri, amaçları açısından uygun ve yeterli bir unsur olarak görmüyor. Siyasal yaşamda "Kürt milliyetçiliği" ideolojisini benimseyen, bölge kaynaklı ayrı bir siyasal yapılanmanın gerekli olduğuna inanıyor. Bugün bu altyapı geniş ölçüde oluşturulmuş durumda!.. "Örgüt" , bölgede kendi güdümünde hareket eden bir siyasal partiyle -Demokratik Toplum Partisi- işbirliği içinde hareket ediyor!..
"Örgüt" bölge tabanlı bu partinin faaliyetini tümüyle yönlendiriyor!.. Bu partinin kendi amaçları doğrultusunda, özellikle de yerel alanda faaliyet göstermesine destek sağlıyor!..
YEREL YÖNETİMLER
Güneydoğu'daki bazı yerel yönetimler bölücü/ayrılıkçı harekete güç kazandıran yapının oluşmasında etkili bir rol oynamaktalar. "Örgüt" ün yönlendirmesine girmiş olan yerel yönetimler harekete hem ideolojik ve hem de eylemsel alanda geniş mücadele zemini kazandırıyorlar.
Bölgedeki yerel yönetimler, amaçlanan bağımsız devletin çekirdek unsuru gibi görülüyor. (Ne var ki 2007 seçimlerinde; bölge halkının politik tercihinin bölge genelinde, her yerde çoğunlukla bölücü/ayrılıkçı hareketi destekleyen siyasal parti yanında olmadığı; bölücü/ayrılıkçı hareketin bölgede ifade edildiği şekilde büyük oranda destek görmediği ortaya çıkmıştır.)
SİYASAL İKTİDARLAR
Siyasal iktidarlar bugün ve geçmişte çoğu zaman sorunun teşhisinde farkı yaklaşımlar sergilediler.
Gelişmelere ilişkin "mesele" , "realite", "gerçek" , "sorun" gibi tanımlamalar ortaya kondu. Bazı söylemler "örgüt" yandaşlarını cesaretlendirdi. Bu durum henüz yandaş olmamış kitlelerde kararsızlık yarattı.
2006'ya gelindiğinde, Başbakan, konuyu "ırksal" bir nitelendirmeyle tanımlayarak, "Kürt sorunu" diyerek "örgüt" ile aynı terminolojiyi kullanmaya başladı. Bu arada sorunun sosyal ve ekonomik boyutlarının yanında, demokrasi ve insan hakları boyutları da olduğunu savunan siyasiler ortaya çıktı.
Sorunu "AB Kopenhag Ölçütleri" nin yokluğuna bağlayanlar oldu. Ne var ki bu ölçütlerin Türkiye tarafından kabul ve uygulamasından sonra hak ve özgürlük taleplerinde yine de bir azalma görülmedi.
AB'ye üyelik için gerçekleştirilen reformlar kapsamında hedeflenen demokratikleşmenin; bölücü/ayrılıkçı hareketi ortadan kaldıracak bir ortam yaratmadığı gibi, aksine bu hareketi özendiren bir etki oluşturduğu ortaya çıktı.
Sorunun gelecekte alabileceği şekli belirleyen ve ulaşabileceği boyutları sergileyen değerlendirmenin altyapısı
Stratejik ve öngörüsel yaklaşım
Silahlı mücadele, devlet ile teşkilatlanmış silahlı unsurlar arasında süren bir mücadele!.. Bu mücadelede sosyal, ekonomik ve psikolojik araçlar da kullanılıyor!.. Silahlı mücadelenin kendine özgü kuralları ve özellikleri var!.. Başarının temel koşulu halk desteğinin sağlanması!..
TEHLİKENİN BOYUTLARI
Türkiye'nin Güneydoğusu bugün, üzerinde yaşayan halkla birlikte, ABD ve AB tarafından kurulması için gayret gösterilen bir ülkenin -Kürdistan'ın - sınırları içinde görülmekte; gösterilmektedir.
Bugün Türk ulusu, Anadolu topraklarında boy gösteren; ABD ve AB tarafından desteklenen, Kürt milliyetçiliğinin yarattığı bölücü/ayrılıkçı nitelikte bir tehditle karşı karşıyadır!.. Halk, bir şekilde karşıt gruplara ayrılarak bir çatışma ortamına sokulmak istenmektedir!..
POLİTİKA YETERSİZLİĞİ
Türkiye'de hükümetler geçmişte ulusal hak ve çıkarlarımızın korunmasında vazgeçilmez hale gelmiş, gelenekselleşmiş devlet politikaları dışına hiçbir zaman çıkmadılar!..
Ne var ki bugünkü hükümet gelenekselleşmiş bu uygulamayı terk etti.Türkiye'nin muhatabı olmaması gereken Kuzey Iraklı yerel yöneticilerle temas arayışlarına girişti!..
Türkiye Cumhuriyeti topraklarından bir kısmını, üzerinde yaşayan halkla birlikte kopararak ayrı bir devlet kurmayı amaçlayan "örgüt" ü ve mensuplarını bölgesinde barındıran ve kendi amaçları doğrultusunda kullanan "Kuzey Irak Yerel Yönetimi" ile temasa zorlanan hükümet, ABD'nin telkinleriyle "örgüt" le masaya oturma noktasına getirilmek istenmektedir.
UFUK ÖTESİ
Görünen o ki, XXI. yüzyılın ilk yarısı sona ermeden, Güneydoğu'da ki koşullar bugünkü şekliyle devam ederse; özellikle de bugünkü nüfus artış hızı sürerse; ortaya çıkacak gelişmeler sorunu daha da karmaşık hale getirecektir.
Sorunun geçmişten bugüne giderek genişleme eğilimi göstermesi, eğer etkin önlemler alınmazsa gelecekte daha da genişleyebileceğini ortaya koymaktadır.
Sorunun ulaşabileceği en tehlikeli nokta, Türkiye'de ulusu oluşturan farklı toplumlar arasında güvensizlik duygusunun ortaya çıkması; Türk ulusunu oluşturan farklı etnik gruplar arasında bir çatışma ortamının doğmasıdır. Bu nedenle toplumsal güven duygusunun var olması önem kazanmaktadır.
Gelecekteki olası gelişmeler
* Gelecekte ortaya çıkması beklenen ve Türkiye'yi doğrudan etkileyecek olan anlaşmazlığın ilk adımını, Kuzey Irak'ta kurulacak "Bağımsız Kürt Devleti" nin coğrafi olarak Kuzeye doğru genişletilmesi amaçlı girişimlerinin oluşturacağı düşünülmelidir.
* ABD ve bazı AB ülkeleri başta olmak üzere bir kısım ülkeler, Türkiye'deki Kürt grupları bu ülkeyle bütünleşme yolunda teşvik edebilirler.
* "Örgüt" ün "Kuzey Irak" taki silahlı militanları gruplar halinde Türk topraklarına geçerek yurtiçindeki silahlı kadroları takviyeye yönelebilir.
* Bu gelişme sonrasında, bölücü/ayrılıkçı grupların bölgede silahlı eylemleri giderek yoğunluk kazanabilir.
* Böyle bir durumda; TSK'nin büyük çapta bir iç güvenlik harekâtı icrası gerekli olabilir.
* Bu harekât sürerken içinde ABD ve bazı AB ülkelerinin yer aldığı bir koalisyon tarafından bölgede askeri denetim boşluğu yaratma çabaları ortaya çıkabilir.
* Bu resim içinde "İsrail-Kürdistan-Ermenistan-Gürcistan" eksenini oluşturma gayretleri yinelenebilir.
* TSK'nin dış kaynaklı silah, araç, gereç ve malzemeden yararlanmasına; Türkiye'nin bu tür teçhizat ve malzemeyi bölgede kullanmasına kısıtlama getirilebilir.
* Belli bir hava sahasının Türkiye tarafından kullanılmasına elektronik veya fiili yöntemlerle engel olmak için arayışlar doğabilir.
* Bu ihtimallerin gerçekleşmesine bağlı olarak, Kürdistan'dan kuzeye doğru geliştirilecek bir koalisyon harekâtı gündeme gelebilir.
* Bu harekâtla uyumlu olarak, aynı anda veya ayrı bir zamanda Suriye ve İran topraklarının bir kısmı da bu harekâtın hedefi olabilir.
* Sonuçta Türkiye açısından "genel seferberlik" ve "savaş hali" ilanına yol açan bir durum ortaya çıkabilir.
* Bu gelişmeler sürerken; Türkiye bir başka bölgede de dış tehdide karşı önlem almak zorunda kalabilir.
* Koalisyon ülkeleri Türkiye'nin çok boyutlu mücadelesini uluslararası düzlemlerde aldıracakları kararlarla engellemeye yönelebilirler.
* Bu kapsamda Türkiye'ye karşı örtülü ya da açık, tam veya kısmi bir ambargo uygulaması gündeme gelebilir.
* Tüm bu gelişmeler yaşanırken yönetimdeki hükümetin Türkiye'nin "ulusal güvenlik siyaseti" ne uygun olmayan bir hareket tarzı benimsemesine yol açabilecek veya buna neden olabilecek veya bu sonucu doğurabilecek zorlayıcı bir politik ortam yaratılabilir.
Bu tablo dikkate alındığında
ABD'nin günü geldiğinde, bazı AB ülkeleri başta olmak üzere bir kısım ülkelerle birlikte, bölgede Türkiye'yi de hedef alan bir askeri harekâtın altyapısını oluşturabileceği; böyle bir harekâtı örtülü/açık şekilde destekleyebileceği ya da bizzat bu hareketin içinde yer alabileceği ihtimal dışı görülmemelidir.
Asimetrik mücadele
Ortaya çıkan mücadele yöntemi klasik askeri yöntemlerden farklı!.. Mücadele eden taraflar arasında yapısal farklılıklar; uygulamalarda ise yöntemsel farklılıklar mevcut. Yani mücadele eden taraflar benzerlik içinde değil; bir eşitsizlik içindeler!..
Askeri terminolojide buna "asimetrik mücadele" deniyor. Diğer yandan örgütün ne zaman, nerede, hangi güçle, hangi tür yöntemle, ne tür bir eylem gerçekleştireceği bilinemediğinden bir "belirsizlik" yaşanıyor. Bu da mücadelede önlem geliştirmeyi zora sokuyor!..
AĞIRLIK MERKEZİ
Silahlı mücadeleyi her boyutuyla inceleyen Clausewitz bu mücadelede başarıyı "hasmın mücadele gücünün dayanağını yok etmekte" görür.
Clausewitz'e göre hasmın mücadele gücünün tümüyle yok edilmesi, ancak bu gücün dayanağının onun elinden alınmasıyla mümkün olabilir; bu da hasma mücadele olanağı veren, ona azim ve irade kazandıran "ağırlık merkezi" nin etkisiz kılınmasıyla mümkündür.
"Örgüt" le yapılan mücadelenin zemininde; "örgüt" ün silahlı kadroları, liderleri, harekât üsleri (kampları), halk, dış destek ve coğrafya gibi değişik etkenlerin her biri, "örgüt" için birer dayanak niteliğindedir. Ama bunlardan biri temel dayanaktır ve "ağırlık merkezi" dir.
Mücadelede kesin sonuç alınması; "örgüt" ün var olmak için yararlandığı bu temel dayanak noktasının, yani ağırlık merkezinin ortadan kaldırılmasına bağlıdır. "Ağırlık merkezi" mücadele sürecinde değişkenlik göstermektedir. Bugün için "örgüt" ün ağırlık merkezi "dış destek" ile "halk desteği" arasında gidip gelmektedir
GELİNEN NOKTA
Türkiye'nin içine itilmekte olduğu yol
Güneydoğu Anadolu'da yılların ardında durduğu bölücü/ayrılıkçı hareket sorununu kısa sürede çözebilmenin mümkün olmadığı bir gerçektir. Güneydoğu'nun gerçek resmi ile bölücü/ayrılıkçı hareket arasındaki ilişki ortaya konduğunda önlemlerin belirlenmesinde izlenecek yol kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
Sorunun ardında birçok etken yer almakla birlikte temel etken "Kürt Milliyetçiliği" dir!.. Bugün gelinen noktada bölücü/ayrılıkçı hareket, ardında "Kürt Milliyetçiliği" nin yer aldığı, terör destekli girişime dönüşmüştür.
Terörle silahlı mücadele etmek, sorunun çözümünde katkı sağlayan yöntemlerden biri olmakla birlikte, sorunu tümüyle ortadan kaldırabilecek temel yöntem olma özelliği yoktur.
Sorunun ardında yatan gerçek; Ortadoğu'yu ulusal çıkarları doğrultusunda şekillendirmek isteyen ülkelerin bu alandaki örtülü/açık, doğrudan/dolaylı girişimleridir. Bu girişimlerin bir kısmı geçmişte "Avrupa Birliği değerleri" ardında AB ülkeleri tarafından; bir kısmı ise "müttefikler arası ilişkiler" kapsamında doğrudan ABD tarafından gerçekleştirilmiştir!.. Aynı tavır bugün de sürmektedir!..
Türkiye Cumhuriyeti, etnik tabanlı bölücü/ayrılıkçı hareket tehdidi karşısında, etkin politikalar ve çözüm tarzları üretebilecek konumdan gün geçtikçe uzaklaşmaktadır. Türkiye'nin ulusal sorunları artık gün geçtikçe yabancıların müdahil olduğu zeminlere çekilmektedir. Türkiye her geçen gün ulusal çıkarlarını koruyabilmek için daha büyük güçlükler karşısında mücadele vermeye zorlanmaktadır.
Mücadelede en büyük tehlike;
* Türkiye'nin ulusal sorunlarının uluslararası ortamlara taşınması.
4 Türkiye'nin önüne ulusal çıkarları açısından aykırı çözüm tarzları konması.
* Türkiye'nin bu çözüm tarzlarını kabule zorlanmasıdır.
Bugün Türkiye'nin içine itilmekte olduğu yol budur!..Ve bu yol, çok büyük tehlikelerle doludur!..
Cumhuriyet
Bu tespitler, tahiminler oldukça *önemli. AKP hükümeti döneminde çok mevzi kaybettik.
Daha ilk geldiği yılda Dubai anlaşması ile Türkiye'nin K.Irak harekatını para karşılığı sattılar.
Sonra Barzani ve ve Pkk'nın büyümesini seyretmek zorunda kaldık.
Şimdi hala bu hatanın bedelini ödüyoruz.
Ama bu tahminlerde görülemeyen bir şey var.
O da Kürtlerin tercihi.
Tarihe de bakın görebilirsiniz Kürtlerin çoğunluğu böylesi bir durumda yani emperyalistlerin Kürdistan vaadlerinin havada uçuştuğu dönemlerde hiçbir zaman bu vaadlere kulak asmamışlar ve emperyalistlerin oyununu bozmuşlardır.
Bugün için de değişen bir şey yoktur
Kürtlerin Kürdistan hayali yoktur.
Hatta öyle ki, Pkk bile Kürtlerin böyle "ayrılıkçı" fikirlere yüz vermemesi yüzünden "biz de ayrılmak istemiyoruz" diyerek Kürtler tarafından dışlanmamak için onlara karşı takiyye yapma gereği duymuştur.
"Biz ayrılmak istemiyoruz" takiyyesi buralarda sökmez ama Doğu'da Kürt tabanı arasında var olmak ve dışlanmamak için Pkk'nın mecburen geliştirdiği bir takiyyedir.
Velhasıl bütün bu oyunları bozmuş ve bozacak en temel unsur bu ülkeye yürekten bağlı olan Kürt realitesi yani Türk olmaktan da Çanakkale'de savaşmış olmaktan da bu ülke için askerlik yapmış olmaktan da gurur duyan Kürt realitesinin ta kendisidir.
Düşünsenize Pkk ile mücadelede 1000 kadar Köy korucumuz şehit düşmüş ve 2000 kadarı da sakat kalmıştır. Hali hazırda da 20 bin kadar Köy korucumuz var canlarını ortaya koyarak Pkk ile mücadele eden. İşte asıl Kürt realitesi budur.
Mayıs 2007 Hürriyet
Misak-ı Milli mutlaka korunmalıdır. K. Irak, Misak-ı Milli’nin parçasıdır. Kürtler, Türklere "sömürgeci" demesin. Türkler de Kürtleri "bölücü" görmesin.
DTP Eşbaşkanı Aysel Tuğluk, Radikal İki’de yayımlanan, "Sevr travması ve Kürtlerin empatisi" başlıklı yazısında, I. Dünya Savaşı’nın en onur kırıcı anlaşmalarından biri olan Sevr’in Türk-Kürt çatışması üzerinden yeniden kurgulandığını ve ABD’nin Irak işgalinin de bu kaygıyı beslediğini söyledi. Türkiye’deki ve Irak’taki Kürt sorununun emperyalist müdahalelere açık hale gelmesinin Sevr endişesini artırdığını da kaydeden Tuğluk, "Burada bizim açımızdan sorulması gereken, Kürtlerin tavrının ne olacağıdır. Bize göre Türk halkının korku ve kaygıları ciddi düzeyde gerçekçidir, anlaşılmaya değerdir. Türk halkı tekrar Sevr tehlikesine benzer bir durumla karşı karşıyadır tespitini rahatlıkla yapabiliriz. Ve bu tehlikenin temasında Türk-Kürt çatışması kurgulanıyor. Söz konusu travma Kürt olgusunda odaklanıp sürdürüldükçe, bu her türlü istismara açık ve uygun bir ortamı canlı tutar ve gerçek tehlike nedeni olur" dedi.
Tuğluk, Misak-ı Milli’nin Kürt sorunun çözümünde olmazsa olmaz unsurlardan birisi olduğunu da vurgulayarak şöyle devam etti: "Kürt olgusunun bölücülüğe kaynaklık ettiği iddiası, resmi ideolojinin yaygınlaştırdığı bir korku olsa da, toplumun usunda yer edindi ve bu toplumsal algı adeta gelenekselleşti. Emperyalistlerin Kürtlere dayalı politikası Irak işgaliyle derinleşince, Sevr travması da kendisini sürekli güncelleme ortamına kavuştu. Burada Kürtlerin gayet açık ve samimi olması gerekiyor. Şu önkabulle başlangıç yapılabilir: Misak-ı Milli sınırlarını mutlak suretle koruyarak Kürt sorununa çözüm bulunmalıdır. Emperyalist müdahalelere güvenmeden ve de gerçeklik dışı olmayan açılımlarla çözüm arayışı gerekiyor."
TÜRKLER-KÜRTLER DOĞAL MÜTTEFİKTİR
Türklerle Kürtlerin birbirinin en doğal müttefiki olduğunu da hatırlatan Aysel Tuğluk, Kuzey Irak’ın da Misak-ı Milli’nin bir parçası olduğunu vurgulayarak, "Sevr korkularının objesi Kürtler olmamalıdır. Komşu ülkede yaşananlar Türkiye’deki gerçeklikle örtüşmüyor. Zaten başka bir boyuttan bakılırsa orası da Misak-ı Milli sınırlarındadır. Bu işgalci bir yaklaşım değil, samimi ve gönüllü bir kucaklaşma olacaktır. Burada Kemalist aydınlara büyük görevler düşüyor. Bu kesimler unutmamalılar ki; korkular canlandırılıp iki toplum birbirine geriye dönüşümsüz düşman edilmek isteniyor. Söylemler buna hizmet etmemeli. Kürtler de bu durumu çağrıştırıp, korkuları anımsatan fotoğraflarda yer almamalı" dedi. Aysel Tuğluk, yazısında şunları da yazdı:
"Kan ve gözyaşı acıları büyütüyor. Şiddet ortamına hemen son verilirse harcanan enerji ülkenin birliğini korumak için yoğunlaştırılabilir. Burada dikkat çekmesi ve üzerinde durulması gereken husus, Türklerin Kürtlerin nezdinde sömürgeci ve despot, Kürtlerinse Türklerin nezdinde bölücü ve barbar olarak görülmesinin, bu tüm sıfatları kendinde barındıran Batı emperyalizminin işi olduğudur. Bu bakış açılarında direnmek Türkiye’yi bölünmeye, Kürtleri ise sömürülmeye götürecek esas neden olacaktır. Her iki toplum karşılıklı duygudaşlık kurabilirse geçmiş hatalar unutulup çözüme kavuşturulabilir (...) Bu ülkenin Kürt-Türk diye bölünmesinin maddi, psikolojik altyapısı asla oluşmadı. Emperyalist ülkeler kendi aralarında ilk kez biraraya gelip kalıcı hukuki, sosyolojik temelleri sağlam birliktelikler kuruyorlar. Oysa tarihleri kanlı çatışmalarla dolu. Bizler de aynı şeyleri kendi aramızda başarabiliriz. Yeter ki bize dayatılan kitle psikolojisiyle düşünmeyelim."
Atatürk ölümsüzdür
Aysel Tuğluk, Atatürk’le ilgili olarak da şunları yazdı: "Kurtarıcı motif, tarihsel imge Mustafa Kemal ve onun tarihsel eylemselliğinin büyüklüğü kendisini gösterdi ve gösterecek. O bir mucizedir, ölümsüzdür. Uluslaşmada temel direktir. Türk halkının ortak bilincinde Sevr ve büyük kurtarıcı imgesi çok güçlü bir enerjiyle ortaya çıkmaya başladı."
Genellikle bu tür alıntıları kopyala-yapıştır yapmak yerine web linkini vermeyi tercih ediyoruz. Forum Kurallarımız herkes için geçerli. Sanırım imhotep gerekli düzenlemeyi yapacaktır.
Gelelim içeriğe. Yazı Doğu Silahtaroğlu'na ait sanırım. Bunu da ben belirtmiş olayım.
Yazı son derece yanlış tahlil ve sonuçları dolu. Öncelikle yazıda Kürt silahlı hareketi yani PKK çevresinde dönülmüş. PKK'nın varlığından bağımsız bir Kürt sorunun varolup olmadığı irdelenmemiş yazıda. Oysa esas tema bu olmalıydı. Türk milliyetçileri konuyu "Örgüt" meselesine *indirgeyip meseleyi milli güvenlik bakış açısıyla kısıtlamaktadır. Özdeki sorun bu şekilde perdelenmektedir.
Sorunların temelinde küresel güçlerin dünyayı kendi çıkarları doğrultusunda "siyasal şekillendirme" girişimleri yer alıyor. Türkiye bugün böyle bir girişimin hedefi!.. Türkiye'nin siyasal resminin- özellikle de rejimin ve sınırlarının - değişmesini amaçlayan ülkeler bir şekilde bölücü/ayrılıkçı hareketten yararlanma yoluna gidiyorlar. Bu ülkelerin başında ABD ve bazı AB ülkeleri geliyor.
Kemalistlerin en büyük tahlilsel hatası bence budur. Türkiye Cumhuriyet'in ilanından beri gerek avrupa gerekse de ABD'nin bir hasmı değildir.
Türkiye batı ile dünya ekonomik pazarını paylaşım kavgasında da olamayan, onlar için ekonomik ve siyasi tehdit oluşturmayan bir ülkedir. Geçmişte de böyleydi şimdi de böyle.
Türkiye halen yüzbinlerce belki de milyonlarca insanın açlık sınırı içinde yaşadığı, çeşitli vakıflar ve hayır kurumlarının veya komşularının yardımıyla öğünlerini yiyebilen insanlarla doludur.
Kendimizi dev aynasında görmeyelim. Zaten zayıf durumda olan bir ülke bölünmek istenmez, buna ihtiyaç yoktur zaten. Türkiye çok uzun zamandan beri hem ABD nin hem de avrupanın pazarıdır.
Silahtaroğlu'nun iddiası Irak ve İran için doğrudur. Çünkü her ikisinde de ABD ve Avrupa karşıtı baskıcı rejimler ABD için tehdit idi. Ve ABD her iki ülkedeki Kürt muhalefeti desteklemektedir. Ancak söz konusu durum Türkiye için söz konusu değildir. Türkiye zaten onların elindedir.
Türkiye'nin batı tarafından bölünmek istendiği iddiası asılsızdır. Gerçek amaç Kürt özgürlük hareketini batı güdümünde göstererek küçümsemektir. Bu şekilde Kürt haklarını savunanlar dış mihrakların maşası olarak tanımlanıp tecrit edilmek istenmektedir. Alıntının yapıldığı Cumhuriyet Gazetesi'nin genel politikası da budur.
ABD yetkilileri "Kürtler" hakkında yaptıkları "devletsiz tek ulus" şeklinde nitelendirmelerle...
Bildiğim kadarıyla bu belirleme ABD'ye ait değil BM'ye ait. Biz de Sırplar gibi BM binalarını ateşe mi verelim?
Türkiyedeki Kürt ayrılıkçı hareketinin kökeni 19. yy da Avrupayı ve Balkanları kasıp kavuran yüzyılın son yarısında Türklerde de önemli yankı bulan milliyetçilik akımıdır. Sorunun özü ABD de ve AB'de değil milliyetçilik ideolojisinin dünya çapındaki yaygınlaşmasındadır.
Gelecekteki olası gelişmeler
* Gelecekte ortaya çıkması beklenen ve Türkiye'yi doğrudan etkileyecek olan anlaşmazlığın ilk adımını, Kuzey Irak'ta kurulacak "Bağımsız Kürt Devleti" nin coğrafi olarak Kuzeye doğru genişletilmesi amaçlı girişimlerinin oluşturacağı düşünülmelidir.
Türkiyenin K. Irak'daki özerk Kürdistan'a bu kadar direnmesinin nedeni işte budur. "Toprak bütünlüğüne inanmak" filan değildir. kıbrıs'ı tüm dünyanın muhalefetine rağmen bölenlerin *Irak'ın toprak bütünlüğünü savunmasını hiç bir ülke samimi bulmaz.
Kıbrıs'daki yüz bin Türkün ayrı devlet kurmasını savunanların K. Irak'daki milyonlarca Kürtün ayrı bir devlet olmasına hatta özerk bölge oluşturmalarına bile karşı olmaları çok düşündürücüdür.
Atatürk'ün 1920 lerdeki bazı politikalarının günümüzde de geçerli olduğunu savunan Kemalistlerimiz doğmatik anlayışlarıyla çağın gerisine düşmüşlerdir. Atatürk günümüzde de yaşasaydı bu konularda ne düşünürdü bilemeyiz. Kenan Evren gibi bazı konularda görüşlerini değiştirir miydi değiştirmez miydi tartışması metafizik bir tartışma olur ancak günümüzün Kemalistlerinin ülkenin ilerlemesi için hiç bir yeni projelerinin olmadığı, artık savunmada kaldıkları, savunmada kaldıkları sürece de saldırganlaştıkları ve kısmen Ergenekon gibi çetelere yöneldikleri görülmektedir.
Atatürk toplumumuzu tarihsel olarak ileriye götürmüştür. Genel bağlamda bu böyledir. Ancak onun mirasını devraldıklarını söyleyen Kemalistler bu gün Atatürk'ün gösterdiği muasır medeniyet seviyesine ulaşmaktan vazgeçmişlerdir. Demokrasi, İnsan Hakları ve Özgürlük gibi terimler Kemalistler için teröristlerin kullandıkları terimlerdir. Bu kavramlara yabancılaşmışlardır. Ülkemizi dünyadan izole ve içine kapalı, içte ise otoriter, darbeci, parti tasfiyeci bir konuma sokmaya çalışmaktadırlar.
Silahtaroğlu'nun yazısı günümüzün tipik bir Kemalistinin yazısıdır. Sevr paranoyası ile 1920 lerin dünya koşullarının hala geçerli olduğu iddiasının sürdürerek, bir hadis yüzünden günümüzde bile Deccal arayan İslamcılardan farklılıkları yoktur.
küresel güçler siyasal rejimi istedikleri gibi ve istediklerii zaman değiştirebilirler elbette. tc nin oltadaki balık diye nitelenmesinin nedeni de budur. *ancak bu arada birşeyin ayırdına varmak gerekir: milliyetçilik ideolojisinin getirilme çabasının altında yatan neden, vahşi kapitalizmin (19. yüzyıldaki gibi ama evrimleşmiş olarak) yeniden hortlatılma çabasıdır. bu durumda sorunun özü küresel sermaye ve dolayısıyla bunun temel yürütme kurumları olan abd ab ve bm'dir. küresel sermaye birçok ülkede aynı politikaları yürütmektedir. fukuyamanın tezlerine göre hareket etmektedir. fukuyama sözleşmeli çalışmayı destekler bir çok yazı yazmıştır. devletlerin sosyal devlet temelinde değil güçlü devlet temelinde hareket etmesi gerektiğini vurgulamıştır. güçlü devlet ile osyal devlet arasındaki en önemli vurgu da sosyal hakların kısıtlanması hatta daha ileri gidilerek temel hakların da kısıtlanması yönündedir. fukuyamanın bu tezleri birkaç yıl önce kitap olarak yayınlanmıştır. isteyen alıp okuyabilir.
vahşi kapitalizmin emperyalizme dönüşme sürecinin başlangıcı ise şu an başlanmış olan devletleri küçültme ve tamamen kendi güdümünde hareket eder duruma getirme politikasıdır.. işte bu noktada tc nin bölünmek istendiği konusu doğrudur. ancak burada ufak bir nüanstan söz etmek istiyorum. ülkemizde halen abd karşıtlığı yüksek düzeyde seyretmekte. bunun abd sempatizanlığına dönüştürülme çabası vardır. abd kültürü beynimize tamamen kazınmaya çalışılmakta. abd sevecen baba olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. mesela tsk nın son sınır ötesi yani 25. fiyaskosu ve ıçak sortileri abd yi iyi göstermeye yöneliktir. bir diğer poltika ise büyük devletleri tamamen olmasa da güdümlemektir. çin, rusya ve hindistan gibi.
kürdistan kıbrıs ırak konusunda çok doğru bir noktaya değinmişsin. gerçekten de kıbrısı halen koruyan ve bağımsız olmasını isteyen bir devletin kürdistanın kurulmasına izin vermemesi düşündürcüdür. ama şu süreçte artık oldukça olasıdır. abd valisi sayılan hükümet ve abd askeri sayılan tsk artık abd politikalarına harfiyen uymaktadır. daha önceleri tsk, devletin kendisi idi. ama artık tsk ve hükümet devletin kendisi oldu. abd hegemonyası onları da sardı.
Sevr paranoyasımı yoksa sevr gerçeğiylemi karşıkarşıyayız?
Sevr Antlaşma Hükümleri *
Sınırlar (madde 27-36): Edirne ve Kırklareli dahil olmak üzere Trakya'nın büyük bölümü Yunanistan'a, Ceyhan-Antep-Urfa-Mardin-Cizre kent merkezleri Suriye'ye bırakılacak, İstanbul Osmanlı Devleti'nin başkenti olarak kalacak;
Boğazlar (madde 37-61): İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi silahtan arındırılacak, savaş ve barış zamanında bütün devletlerin gemilerine açık olacak; Boğazlarda deniz trafiği on ülkeden oluşan uluslararası bir komisyon tarafından yönetilecek; komisyon gerekli gördüğü zaman Müttefik Devletlerin donanmalarını yardıma çağırabilecek;
Kürt Bölgesi (madde 62-64): İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat'ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde bir yerel yönetim düzeni kuracak; bir yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti'ne bağımsızlık için başvurabilecek;
İzmir (madde 65-83): Yaklaşık olarak bugünkü İzmir ili ile sınırlı alanda Osmanlı devleti egemenlik haklarının kullanımını beş yıl süre ile Yunanistan'a bırakacak; bu sürenin sonunda bölgenin Türkiye veya Yunanistan'a katılması için plebisit yapılacak;
Ermenistan (madde 88-93): Türkiye Ermenistan Cumhuriyetini tanıyacak; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecek (Başkan Wilson 22 Kasım 1920'de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan'a verdi.)
Arap ülkeleri ve Adalar (madde 94-122): Türkiye savaşta veya daha önce kaybettiği Arap ülkeleri, Kıbrıs ve Ege Adaları üzerinde hiçbir hak iddia etmeyecek;
Azınlık Hakları (madde 140-151): Türkiye din ve dil ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarına eşit haklar verecek, tehcir edilen gayrımüslimlerin malları iade edilecek, azınlıklar her seviyede okullar ve dini kurumlar kurmakta serbest olacak, Türkiye'nin bu konulardaki uygulamaları gerekirse Müttefik Devletler tarafından denetlenecek;
Askeri Konular (madde 152-207): Türkiye'nin askeri kuvveti, 15.000'i jandarma olmak üzere 50.000 personelle sınırlı olacak, Türk donanması tasfiye edilecek, Marmara Bölgesinde askeri tesis bulunduramayacak, askerlik gönüllü ve paralı olacak, azınlıklar orduya katılabilecek, ordu ve jandarma Müttefik Kontrol Komisyonu tarafından denetlenecek;
Savaş Suçları (madde 226-230): Savaş döneminde katliam ve tehcir suçları işlemekle suçlananlar yargılanacak;
Borçlar ve Savaş Tazminatı (madde 231-260): Türkiye'nin mali durumundan ötürü savaş tazminatı istenmeyecek, Türkiye'nin Almanya ve müttefiklerine olan borçları silinecek; ancak Türk maliyesi müttefiklerarası mali komisyonun denetimine alınacak;
Kapitülasyonlar (madde 260-268): Türkiye'nin 1914'te tek taraflı olarak feshettiği kapitülasyonlar müttefik devletler vatandaşları lehine yeniden kurulacak;
Ticaret ve Özel Hukuk (269-414): Türk hukuku ve idari düzeni hemen her alanda Müttefikler tarafından belirlenen kurallara uygun hale getirilecek; sivil deniz ve demiryolu trafiği Müttefik devletler arasında yapılan işbölümü çerçevesinde yönetilecek; iş ve işçi hakları düzenlenecek; eski eserler kanunu çıkarılacak vb.
Antlaşma bir yanda Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya, Japonya, Belçika, Yunanistan, Hicaz Krallığı, Portekiz, Romanya, Ermenistan, Polonya, Sırp-Hırvat Cumhuriyeti ve Çekoslovakya ile, diğer yanda Türkiye arasında imzalandı. ABD ve Rusya imza atmadılar.
Gelinen noktada ekonomik bağımsızlığını yitirmiş olan ülkemiz,Sevr 'le yüz yüzedir.
Kapütülasyonlar konmuştur.Damat Ferit kabinesi iş başındadır.
Vakıflar yasası çıkarılmıştır.
Ermeni yasa tasarısı gündemdedir.TD sitemizdeki ilerici aydın arkadaşlarımız da ermeni soykırımının kabul edilmesi ve ermenilere toprak verilmesini savunmaktadırlar.
http://www.turandursun.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=6288&postdays=0&postorder=asc&start=0
Kürtler özerklik talep etmekte ve emperyalist dünya devletlerince desteklenmektedir.
Gümrük birliği ile kapütülasyonlar geri gelmiş ,ekonomimiz imf yönetimindedir.
Küreselleşmekmiş,evrensellikmiş,insan hakları,bireysel özgürlüklermiş!
Koyun can derdinde kasap et derdinde
Sevgili Cem,
Cumhuriyet gazetesinin internet sayfası ücretli olduğu için yazıları bu şekilde foruma taşımamı doğal karşılayacağınızı düşünüyorum.
Aydoe'nin maddeler halinde sunmuş olduğu Sevr Paranoyası (!) ve bugün karşı karşıya kaldığımız siyasi durum ortadadır. Bunun mukayesini halkımızın çok iyi yapması gerekir.
Enternasyonel söylemlerle nasyonel bile değil, etnik devletler kurmaya çalışanların ve bu uğurda kan dökenleri gerilla söylemleri ile yüceltenlerin durumuna aklı selim her vatandaşımız katıla katıla gülüyordur.
Bir Ulusun pek çok etnik topluluktan oluştuğunu, ulustaki etkin öğenin bu ulusa adını ve dilini verdiğini dünyadaki tüm ulus devletlere baka baka göremeyenlerin nesnelliğinden kuşku duyarım.
Kürt sorunu diyerek etnikleştirilen Güneydoğu sorunu, aslında feodal beylerin nemalandığı bir sorundur. Bu yörenin sorunu kul olmaktan vatandaş olmaya geçememektir. Sorunu etnikleştirenler, bu feodal beylere hizmet etmektedir. Bugün Karadeniz'de kişi başına düşen milli gelirin Gündeydoğu'dan daha az olmasına rağmen, mesela Lazistan hareketinin olmayışının sebebi, bu halkın fakir olsa da özgür olmalarıdır.
Kürt sorunu diye yırtınanlar acaba neden bölgedeki feodal sisteme karşı çıkmamaktadırlar ?
Neden halklarını gerçek manada özgürleştirmekten kaçınmaktadırlar ?
Yoksa böyle olunca takke düşecek de paylaşım savaşı verenlerin kelleri mi görünecektir ?
Kürtler özerklik talep etmekte ve emperyalist dünya devletlerince desteklenmektedir.
Gümrük birliği ile kapütülasyonlar geri gelmiş ,ekonomimiz imf yönetimindedir.
1800'lü yıllarda da Yunanlılar, Sırplar, Bulgarlar vs. özerklik hatta bağımsızlık istiyordu. Yunanlılar İngilizler tarafından diğerleri ise Ruslar tarafından desteklendi. Bu durumda ne dememiz gerekiyordu şunu mu:
-Yunanlılar, Bulgarlar, Sırplar, Arnavutlar bağımsızlık istemekte ve emperyalistler tarafından desteklenmektedirler...
Senin söylemlerinle 19. yy Osmanlı yüksek bürokratının söylemlerini paralel görüyorum.
Bir özerklik, özgürlük talebi batı tarafından desteklenirse kötü mü oluyor? Bu nasıl bir mantıktır anlamakta güçlük çekiyorum. Kurtuluş Savaşımız da SSCB tarafından desteklendi. Hitlerle birlikte Polonyayı paylaşan, Ukrayna, Türki Cumhuriyetler ve baltık devletlerini tahakküm altına almış, Çekoslovakya ve Macaristan özgürlük hareketlerini tanklarla ezmiş, ülke içinde onbinlerce muhalifini kurşuna dizmiş kanlı bir sistemin desteğini aldık. Peki ne demeli? Türk Kurtuluş Savaşı Bolşevik Rusya'nın batı devletlerine karşı oynadığı bir oyunun piyonumudur?
Gümrük birliği ile kapütülasyonlar geri gelmiş...
Gümrük birliği 1980 lerde geldi sanıyorum. Peki 1923'den 1980'lere kadar gümrük birliği yoktu da ne oldu? Milli sanayimiz mi gelişti? Ekonomimiz mi gelişti? O dönemlerde daha iyi mi yaşıyorduk?
Ben 1970 li yılların yaşantısını biraz hatırlarım. Avrupa malları gümrük vergisi nedeniyle çok pahalı olduğu için çok zengin azınlık dışında ulaşan pek olmazdı. Yerli sanayi hem kalitesiz hem de yabancı rekabeti olmadığı için pahalıya satardı malını. Yani yerli burjuva sömümürdü insanları. Gümrük varolduğu için kaçakçılık büyük gelir kapısıydı. Kilis gibi sınır kentlerinde kaçakçılıktan zengin olanlar çoktu. Hatta günümüzde hala Kaçak Çay diye anılan Seylan çayı o dönemim hatırasıdır.
Bu işler öyle "Gümrük birliği ile kapütülasyonlar geri gelmiş" gibi klişe söylemlerle olmaz. Deliller, tahliller yapacaksın, göstereceksin. Farklı politikalar altında insanların yaşam standartlarını karşılaştıracaksın.
"ekonomimiz IMF yönetiminde.."
Ekonomimiz yüzelli yıldır yabancıların elinde. Duyunu Umumiye diye bir kurum vardı Osmanlının son dönemlerinde. Osmanlının borçlarını batıya ödemekten sorumlu idi. Sen üretemez, yaratamazsan başkalarından borç alarak yapmaya kalkarsın. Bağımlı kalırsın.
Bana göre durum şudur: Ulusalcı bürekrat kesim bugün devletin çeşitli kurumlarında hükümranlık sürdürmektedir. Tahtlarını kaybetmemek için ülkede sanki yeni bir Sevr durumu varmış görüntüsü vererek düşmanlar yaratmaktadırlar. Bu düşmanları yaratmaya mecburdurlar çünkü ancak bu şekilde varlıklarını sürüdürebilirler. Benzeri taktik ABD'nin ulusalcısı Bush tarafından yapılmaktadır. Ulusal güvenliğin dış tehditler altında olduğu politikası üzerinden varlığını sürdürmektedir.
gümrük birliği 1994 de eldi cem. 1994 - 2001 arası tc nin gümrük birliğinden dolayı ettiği zarar 65 milyar avrodur.
eklemek istedim. : )
metalheart
21-03-2008, 00:06
akp ne zamandan beri ulusalcı oldu acaba ??
değişmeyen bürokrat mı kaldı ?
kadrolaşmadan haberiniz yok herhalde?
uygulanan ekonomik politikalardan ?
Hatlar karışınca Abd savunuculuğu ve kürt islam savunuculuğu yapmak görev haline gelince ne söyleyeceğini şaşırmak doğaldır.
Irak Abd işgali altındadır,milyonlarca insan ölmüştür .
Baas rejimi döneminde laik hukukla yönetilen Irak, işgal ile geçen beş yılda şeriat devletine dönüştürüldü. ABD'nin danışmanlık hizmeti verdiği Irak Anayasası'nın, 2. maddesinde "Devletin resmi dini İslamdır ve yasamada temel bir kaynaktır; İslamın değişmez hükümleriyle çelişen yasa çıkartılamaz" fıkraları yer aldı. Irak'ta dini ve etnik gruplar arasındaki farklılıklar "uzlaşmaz" noktaya ulaştı.
1920 Bolşevik Rusyasıyla 2. dünya savaşı sonrası SSCB yi aynı görüpte ,kurtuluş savaşında niye yardım aldık demek ne demek?
Yardım aldıkta karşılığında bir şey mi verdik,bağımsızlığımızı kazanmak dışında.
Ama mandacılar bu ilişkiyi anlayamaz.
Biz bize düşen Osmanlı borcunu ödedik.
2. dünya savaşı sonunda bizim borcumuz yoktu.
Keşke milli bujuva sömürse bizi işimiz kolay olur bir devrimle iktidarı ele alabilirdik.
Şimdi ise yine 7 düvelle mücadele etmek zorundayız.
Bazı aydınlarımız küreselleşmiş,milli kimliğini atmış,ulusalcılara düşman olmuş.
Aynı aydınlar,kürt milliyetçiliğini ve emperyalizmin dünya politikalarını füturuzca savunur olmuş.
Ülkemiz maalesef Osmanlının son dönemine geri götürülmüş ve Sevr yine gündemde.
Bu müslümanlara inanmıyordum ama sahiden bazılarımızın gözleri görmüyor ve kalpleri mühürlü galiba yada ifrite(abd) teslim olmuşlar.
Saygılar
2. dünya savaşı sonunda bizim borcumuz yoktu.
Yanlış. Osmanlıdan kalan borçlarımızın son taksidi 1980 lerin başlarında ödendi. Sanırım Özal dönemiydi.
gümrük birliği 1994 de eldi cem. 1994 - 2001 arası tc nin gümrük birliğinden dolayı ettiği zarar 65 milyar avrodur.
O 65 milyar euro malların ucuzlaması olarak vatandaşın cebine kaldı. Mesela şu an kullandığın bilgisayarını 800$'a aldıysan gümrük döneminde belki de 1200$'a alabilecektin. Fiyatların düşmesiyle *pek çok insan daha fazla ürüne sahip olabildi.
Ayrıca yerli sanayi yok olmadı. Sadece kalitesiz ve pahalı ürün satan yerli üretimci yok oldu. Şuradan da bunu anlayabiliriz ki 1970 lere kadar bir tarım ülkesi olarak tanımlanan türkiye 1980 lerden sonra sanayi ağırlıklı bir ülke olmuştur.
gümrük birliğinin bu ülkenin insanlarının cebinden aldıklarının sadece 7 yıllık sürecinden söz ettim.
bak cem; senin tesbitin kısmen doğrudur. evet daha ucuza alır hale geldik. ama bu ülkeye giren mallardan alınmayan vergi nedeniyle devlet gelir kaybına uğradı. tamamen açık hale gelen bir pazara dönüştük. türkiyede üretilen malların sadece %20 si gerçekten türk malı damgasına sahiptir. gümrük birliği öncesi dönemde bu oran çok daha yüksekti.
ancak şunu da belirtmeliyim '60 - '80 arası dönemde uygulanan gelişim modeli ihracata dayalı olduğundan, ithal malların azlığından ve bu durumun farkında olarak üretim yapan firmaların teknolojik gelişmeye önem vermemesinden dolayı türkiye'de tekonoloji ve dolayısıyla sanayi gelişmemiştir. bu dönem sonrası yerli sanayi ithal makine teçhizat aracılığıyla gelişmiştir. ancak şunu da belirtmek gerekir: teknoloji hala dışa bağımlı olduğundan vs den dolayı ülkemizde üretim yapan yerli sanayicilerin cirolarının ve doayısıyla karlarının 3/4 ü dışarıya akmaktadır.
kalitesit ve pahalı üretim yapan firmalar esnek yapıya sahip firmalardır. tasfiye edilmesi kolay değildir. çünkü bu ülkede yoksulluğun oranı yüksek olduğu sürece bu devam edecektir. sözünü ettiğimiz bu firmalar ortama ayak uydurarak üretimlerini bit pazarlarına rahmet yağdırmak şekline çevirdiler ve halen işleri tıkırındadır.
bu ülkenin sanayi ağırlıklı bir ülke - ki hizmet ülkesiyiz - olup olmadığını değil de sanayinin gelişiminin paralelinde iş sahalarının ne kadar genişlediğinden veya daraldığından söz etmek daha önemli değil midir? ülkemizdeki iş sahaları ile gelişmiş ülkelerinin iş sahalarını karşılaştırmak gerekir. bunun dışında bu ülkede kalkınmanın sağlanıp sağlanmadığını gözlemlemek gerekir. sanayi ülkesiyiz ama iş sahaları yeterli değil, sanayi ülkesiyiz ama kalkınmış bir ülke değiliz, sanayi ülkesiyiz ama dışa bağımlıyız.
bu ülkede 60 - 80 arası beş yıllık kalkınma planlarında yatırıma ayrılan pay %20 idi. 20 yıl boyunca yatırıma bu kadar pay ayırmış bir ülkenin süper devletler arasında olması gerekirdi.
Cumhuriyet 19.10.2008YORUM
ÖZTİN AKGÜÇ
Adım Adım
ABD’nin BOP ya da GOP (Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) Afganistan’da, İran’da bazı engellerle karşılaşmasına, Irak’ta zayıf da olsa direnişlerin sürmesine karşı, en başarılı bir şekilde Türkiye’de, Türkiye üzerinden yürütülmektedir. Bu proje çerçevesinde Irak’ın üçe bölünmesi, Kuzey Irak’ta otonom bir Kürt yönetiminin oluşturulması, zamanla bu Kürt yönetiminin Türkiye, İran ve Suriye’den toprak taleplerinin bulunması, sonuçta haritası çizilmiş, ABD denetiminde büyük bir Kürt devletine doğru yol alış...
Türkiye’ye bu projeyi kabul ettirmek için iki araç kullanılıyor. Biri terör: Terörle Türkiye’yi yıldırmak, diz çöktürmek, boyun eğdirmek isteniyor. İkincisi de, içimizde medyada politikada iş âleminde, bürokraside, üniversitelerde çöreklenmiş çıkarcı, gurur ve onurdan yoksun yerli işbirlikçiler... Projenin alalaması, kamuflajı da barışçıl, siyasal çözüm.
Dikkat edilirse her terör eyleminden sonra yerli goygoycu, işbirlikçi takımı askeri çözüm, silahla çözüm olmuyor, bu iş böyle yürümüyor, yeni çözüm yolları bulunmalı, siyasal çözüm gerekli, plağını çalmaya başlıyorlar. Böylece kamuoyunu etkilemeye, kamuoyu önünde haklılıklarını kanıtlamaya çalışıyorlar. Olayların perde arkasını göremeyen vatandaşları da bir ölçüde etkiliyorlar. PKK terörü bir amaçla yapılıyor, arkasında besleyen emperyal güçler var. “Uyuşturucu kaçakçılığı ile terör finanse ediliyor”, işin göstermelik gerçek kaynaklarını kamufle etme, gizleme, göz boyama yönü. Uyuşturucu kaçakçılığı ile bu denli silahlı bir güç finanse edilebilir mi? Bu ufak bir çete mi, mafya topluluğu mu? İnsanları budala yerine koymanın başka bir oyunu bu, uyuşturucu kaçakçılığı ile terör finansmanı PKK’nin arkasındaki gücü, besleyen dış güçleri tanımlamadan savaşım verilmez. Batı’nın yayın organlarında ünlü CNN’de, PKK teröründen söz edilmiyor. “Kurdish rebel” Kürt başkaldırıcılarından, Kürt asilerinden, Kürt savaşçılarından söz ediliyor.
***
Şimdi gelinen aşama, terörle mücadele adı altında Barzani’nin ayağına gitmek, Barzani’den yardım istemek. Gerçekten haysiyet kırıcı bir davranış, çuval geçirilme olayından daha onur kırıcı... Denilebilir ki, “Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi”.
Başına çuval geçirilmeyi hazmeden, Barzani’nin ayağına gitmekte de, yardım istemekte de bir beis, bir sakınca görmez. Barzani yardımı(!) çözüm yolu buluyoruz diye belki akılcı bir davranış gibi de gösterilebilir. ABD’den, AB’den aferin bile alınabilir. Yerli işbirlikçilerden, destek de görür. Nitekim ne sakınca var, denmeye başlanılmıştır.
Barzani’nin ayağına gitmek, muhatap olmak, onur sorunu olması bir yana, ileride doğuracağı sonuçlar, gelebilecek istekler açısından da tehlikeli ve sakıncalıdır. Barzani’nin ayağına gitmek, muhatap almak Irak’ın kuzeyindeki oluşumu, fiilen, “de facto” olarak tanımak demektir. Yakın bir gelecekte, dış güçlerden, yerli işbirlikçilerden bir istek daha gelecek, de facto olarak tanıdınız, haydi bir adım daha atın yasal olarak “de jure” olarak da tanıyın denilecektir. Siyasal çözüm süreci böylece bir aşama daha kaydetmiş olacaktır. Siyasal çözümün anlamı, ABD’nin, AB’nin isteklerinin yerine getirilerek BOP ya da GOP’un uygulanmasına yardımcı olmak.
Bakın GOP gerçekleşsin, ne terör ne Kürt sorunu “ne insan haklarının ihlali” kalır.
Özür dilerim, rejimi ne olursa olsun ne İran kadar ne de Taliban kadar dik durabiliyoruz. Batı’nın uydusu, peyki olmak ne Batılılaşmak, ne Atatürk ideallerini gerçekleştirmek demektir. Hem kendimizi hem de başkalarını aldatmaya çalışmayalım. Bizim İstiklal Marşımızın en anlamlı bölümü, “Ben ezelden, beri hür yaşadım, hür yaşarım” dizesidir.
Gerçekten insan, Bağımsızlık Savaşımızı yapanlardan, şehitlerimizden utanıyor; yazık, bizlerin hür, bağımsız, onurlu yaşamamız için canlarını verenlerden utanıyor. Değer miydi? Bizler için değer miydi?..