Orijinalini görmek için tıklayınız : Nasreddin Hoca ve Mevlana üzerine bir makale
Zaman zaman Bilim Ve Gelecek Dergisinde yazılarını zevkle okuduğum Sn Ömer Tuncer'in
Mevlana ve Nasreddin Hoca üzerine yazdığı bu makaleyi internette bulunca sevindim. Kendisinden izin almadan yazıyı forumlarımıza taşıdığım için kızmayacağına umut ediyor, Ömer Tuncer'in bilgiyi paylaşmak amacıyla üretenlerden olduğuna inanıyorum.
HACE NASİRÜ’D DİN’İN BİR KÜLTÜR TARİHSEL VARLIK OLARAK DOĞUMU
Ömer TUNCER
“CUHA” nedir biliyor musunuz?
Mustafa Nihat Özön’ün Osmanlıca sözlüğünde “Yalancılık ve ikiyüzlülükte ün salmış bir Arap” diye açıklanıyor. 13.yy Anadolu’sunda ise şarlatan, şaklaban, maskara, komik anlamlarında kullanılıyor.
Mevlânâ, Mesnevî’sinde bir düşmanını “yılan”, “ejder”, “Ahî”, “cuha”, “muhannes/alçak, korkak, namert, eşcinsel” diyerek kötülemekte, onun yaşamına ilişkin kimi “hikâye”ler anlatmaktadır. Adını anmaz, yalnızca “Cuha” der.
Sözgelimi, Mesnevi, II.Cilt, 308-310. sayfalardaki öykünün adı, “Babasının cenazesi önünde ağlayan çocuk ve Cuha’nın hikâyesi” başlığını taşıyor. Öykü özetle şöyle:
“Hey baba... Seni nereye götürüyorlar?.. Daracık bir eve gidiyorsun. İçinde ne kilim ne hasır var!.. Gece, lamba yok!.. Gündüz aş yok, ekmek yok!.. Ne dam var, ne eşik, ne komşu!..” Cuha, “VallAhî onu bizim eve götürüyorlar” der. “Baksana bizim evi tarif ediyor!..”
Mesnevi V.Cilt, 879-880. sayfalarda da Cuha’nın kadın kılığında kadınlar meclisine girmesi ve edep dışı davranışlarda bulunması anlatılmaktadır.
Mesnevi IV.Cilt, 1115-1121. sayfalarda ise Cuha’nın karısının Kadı ile arasında geçen gizli aşk serüveni komik bir dille anlatılmaktadır.
Mesnevi V.Cilt, 883-884. sayfalarda ise bu kez “adamın biri” diye anlatılır, evine yarım okka (bir okka 1283 gr.) et getirmiş. Ancak akşam yemeğinde eti göremeyince karısına sormuş. Karısı “kedi yedi” deyince de tutmuş kediyi tartmış. Kedi yarım okka gelince, “Bu, kediyse et nerde; etse kedi nerde?..” diye sormuş...
Halkın ağzında günümüze değin gelen Nasrettin Hoca’nın, Mevlânâ’nın düşmanı Şeyh Nasîrü'd Din Ebü'l Hakayık Mahmud b. Ahmed el-Hoyî, yani Ahî Evren olduğu açıkça anlaşılıyor.
Peki, ne oluyor da Mevlânâ Celalü’d Din Rûmî’nin aşağılamak için yaşantısını abartarak komik duruma düşürmeye çalıştığı Ahî Evren, önce Hace Nasiru’d Din, günümüzde de Nasrettin Hoca olarak dünya gülmece tarihindeki inanılmaz yerini alıyor?
Önce tarihsel gerçekler:
Gerçekten Ahî Evren ve Babaî ardılı Ahî örgütünü, 13. yy Anadolusu’nda Mevlânâ’ya karşı savaşım içinde görüyoruz. Bu, öyle kıran kırana bir savaşım ki, Ahîler 1247’de, belki de Şeyh Nasîrü'd Din’in de içinde bulunduğu bir komployla Mevlânâ’nın Şeyhi, Şems-i Tebrîzî’yi öldürürler. Bu komplonun içinde Mevlânâ’nın öz oğlu Alaüd Din Çelebi de vardır.
Şeyh Nasîrü'd Din ve Alaüd Din Çelebi bundan sonra artık Selçuklu Başkenti Konya’da tutunamaz ve Kırşehir’e çekilirler. 14 yıl orada yaşar, Anadolu Ahîlerini örgütlerler. 1261 yılında Mevlânâ’nın da onayıyla Kırşehir’in Selçuklu Emîri Nurettin Caca tarafından kanlı bir baskınla öldürülürler.
Mevlânâ’nın öfkesi öyle bir öfkedir ki, Konya’ya getirilen oğlu Alaüd Din Çelebi’nin cenaze namazını kıldırmayı reddeder.
Mevlânâ ile Ahî Evren, Şeyh Nasîrü'd Din’in arasında var olan temel ayrılık sınıfsaldır. Ahîler üretici esnaftır, Aristokratlardan yoksuldur bu nedenle de aşağılanan bir kesimdir. Mevlânâ bu yüzden alaylı bir dille Cuha diyerek Şeyh Nasîrü'd Din’in evinin fakirliğini alaya almaktadır.
Bu kadarla kalsa iyi; Mesnevi’nin bir başka yerinde (IV. Cilt, s:567-570), Onun “pis”liği ile alay eder. Bilindiği gibi Ahî Evren, Debbağlar pîridir, debbağ’dır. Günümüze adı “tabak” olarak gelmiş olan dericilik mesleği, son derece kötü kokan atelyelerde yapılır. Bunu anımsatarak aşağılamak için Mevlânâ, yanılıp attarlar çarşısına giden “debbağ”ın alışık olmadığı misk ve ıtır kokularından dolayı düşüp bayıldığını ve tanıyan biri çıkıp köpek pisliği koklatıncaya değin ayıltılamadığını anlatarak alaya alır.
Ahî Evren’in içinde bulunduğu tasavvuf düşüncesi, Allah’ı evrenin her parçasında, her maddesinde arayan bir dünya görüşü geliştirmiştir (Seyr-i Sülûk-i Âfâkî / Ruhun Nesnel yolu). Bu nedenle de maddeyi dışlamaz, dünyevîdir. Oysa Şems’in ve Mevlânâ’nın geliştirdikleri tasavvuf düşüncesine göre, Allah, yalnızca insanın “kendi beni”nde olabilir. İnsan ancak kendi içine dönerek ona ulaşabilir (Seyr-i Sülûk-i Enfusî / Ruhun Öznel yolu).
Baba İlyas ve ardılları Hacı Bektaş Veli, Taptuk Emre, Yunus Emre, Şeyh Nasîrü'd Din Mahmud, yani Nasreddin Hoca birinci yolu seçmiş olan Sûfîlerdir. Bu ayırım, siyasal çizgilerine değin yansıyacak ve 13. yy Anadolu’sunun temel dünya görüşünü oluşturacak, daha sonra Anadolu Sûfiliğini, yani Bektaşiliği ve bir Türkmen inanç-toplum dizgesi olarak da Aleviliği ortaya çıkaracaktır.
Mevlânâ, son (VI.)cildinin başında, Mesnevi’yi, birileri ile mücadele etmek amacıyla yazdığını söylemektedir. Bu, Anadolu’da 13.yy’da ortaya çıkan ve daha sonra “uluslaşma”yı hazırlayacak olan Türkmencilik akımıyla mücadeledir.
Ahî Evren, Şeyh Nasîrü'd Din Ebü'l Hakayık Mahmud b. Ahmed el-Hoyî’nin, yalnızca Mevlânâ’nın Mesnevi’sinde değil, kendi kitaplarında, Letaif-i Hikmet ve Letaif-i Gıyasiyye’de de bugüne, Nasrettin Hoca fıkrası olarak ulaşmış öyküler görüyoruz.
Söz gelimi suya düşen birine “ver elini” diye bağıran insanları görünce, “o hiç kimseye hiçbir şeyini vermez” diyerek “al elimi” diye seslenmesi, Letaif-i Hikmet’ten alınmıştır.
Mevlânâ’nın “uhrevî / göksel” bir yaşamı öneren düşünce dizgesinin karşısına, bir halk insanı olarak Nasrettin Hoca’mızın, bildiğimiz, ayakları yere basan yaşam biçimini koyarak güçlendirebilir, fıkralarında karşısındaki Mevlânâ tarzı “yüce”liklerle dalga geçişiyle pekiştirirsek her ikisinin aynı kişi olduğu daha da açıklıkla anlaşılır.
Bu durumda Nasrettin Hoca’nın yaşamının pek çok ayrıntısı da ortaya çıkar. 1171’de Azerbaycan’ın Hoy kentinde doğduğu, ilk eğitimini Azerbaycan’da yaptığını, gençliğini Horasan ve Maveraünnehir’de geçirdiğini ve oradaki bilim adamları ve mutasavvıflarla ilişki içinde olduğunu biliyoruz. Bu arada Debbağlığı da öğrendiği kendine meslek olarak seçtiğini anlıyoruz. 1204 yılı dolaylarında Bağdat’a geldiği, Şeyh Evhadü’d Din Kirmani ile tanışıp ona bağlandığı anlaşılıyor. Sonra Şeyh Evhadü’d Din ve kızı ile birlikte Kayseri’ye gelip yerleşir. Burada şeyhin kızı Fatma Hatun ile evlendiğini, ve Bağdat’ta üyesi olduğu Fütüvvet teşkilatlarına benzer bir kuruluşu Kayseri’deki esnafla birlikte oluşturduğunu ve buna Türkçe olarak “Ahî Teşkilatı” denilmeye başlandığını anlıyoruz.
Debbağlık yapıyor olması, onun yılan derisi gereksemesini karşılamak için yılanlara ilişkin bilgisinin oldukça iyi olduğunu, bu yüzden de “Evren” yani yılan, ejder adıyla anılmaya başlandığını gösteriyor. Hekimlikle yılan ilişkisi, onun hekimlikle de ilgilendiğini gösteriyor. Bu arada hekim ve araştırmacı yanı, İbn-i Sina ile ilgilenmesini ve düşüncelerinden etkilenmesi sonucunu doğuruyor. Daha sonra İbn-i Sina’nın kitaplarına yazılmış bir reddiyeye karşı “Müsari’ül-Müsari” adıyla bir reddiye yazdığını, bir yapıtını da çevirdiğini, başka kitaplarında adı geçen, ancak henûz bulunamayan “İlmü’t Teşrih / Ameliyat Bilimi” adlı bir de kitap yazdığını biliyoruz.
Hace Nasiru’d Din’in karısı Fatma Hatun’un Anadolu Bacıları (Bacıyan-ı Rûm) örgütünün başı olduğunu, kocasının 1261’de öldürülmesinden sonra 20 yılı aşkın Hace Bektaş’ın Sulucakarahöyük’deki dergahının iç işleri sorumlusu olarak yaşadığını anlıyoruz.
Mevlânâ, Aristokrat, ataerkil ekinsel yapının savunucusudur. Bu yüzden, Türkmenler’in kadınlarını da adamdan saymalarını anlayamaz; Cuha’nın karısı ile ilişkisini alaya alır. Kadınlarla erkeklerin “insan” olarak bir arada bulunabileceği, onun Aristokrat kültüründe bulunan bir şey değildir. Bu nedenle Hace Nasiru’d Din’in, Hace Bektaş ve Taptuk Emre’nin de içinde bulunduğu Türkmen geleneğinde kadının da insandan sayılmasını aşağılar. Türkmen sûfîlerini, “değişmez gerçek”in bir yana bırakılmasını, zıtların birliğinin oluşturduğu “güncel doğru”nun akışkanlığının yaşam ilkesi haline getirilmesini anlayamaz.
Bu makama kim ere işbu nakdi kim dere
Varlığın Hakk'a vere cümle âlem içinde
Kim bu sırra ermedi kendözünü görmedi
Bu ışkdan[2] esrimedi[3] ömrü zalâm[4] içinde
Varlık yokluk birdürür hem ışk sevi birdürür
Dünya ahret birdürür ışk-ı enâm[5] içinde
SAİD EMRE (13.yy)
13. yy Anadolusu’nda yepyeni bir ekin dizgesinin koca bir yer altı nehri gibi birdenbire yeryüzüne çıkmış olduğunu apaçık görebiliyoruz.
Anlıyoruz ki Anadolu’nun 13. yüzyılı, Türkmen Kocası Hace Nasiru’d Din’in kolaylıkla gülüp geçilemeyen tragedyasının, Baba İlyas’lar, Hace Bektaş’lar, Taptuk Emre’ler, Yunus Emre’ler, Ahî Edebalî’ler tarafından paylaşılmasıyla oluşmaktadır.
Ve 13. yüzyılda Haçlı seferleri nedeniyle Anadolu’da bulunan Avrupa’lı şövalyelerin derinlerdeki, cömertçe paylaşılıvermiş bu tragedyadan paylarına ne düştüğünü, ülkelerine ne götürmüş olabileceklerini, bunların Avrupa’da hangi olaylara yol açmış olabileceğini sorduğumuzda, yüzeysel sezinlemelerimiz bile inanılacak gibi değil!..
Son yıllarda batı dünyasında pek moda olan, yaldızlı esrarengiz, yarı gizli bir yaşam biçimi sanılan sûfîliğin hiç de onların sandığı gibi, çözüldüğünde el çırpılacak yalınkat bir “puzzle” olmadığını, düpedüz topraktan fışkırdığını, gereksemeler üzerine kurulduğunu görüyoruz.
II
Hace Nasiru’d Din’in kültür tarihindeki doğuşu, gülmecenin yeniden doğuşu (renaissance’ı)dur. Doğal ortamında “komedya”yı yaratmış olan insanlık, M.Ö 500’lerde Atina’da Aristokrasinin oluşması sürecine girer, giderek komedyayı “aşağılık” saymaya başlar. Gelmekte olan, aristokrat “kul” kültürüdür. Herkes, bir üstünün kuludur, toplumsal yapı bir kulluk hiyerarşisi biçimine dönüşür. Temel ölçüt güçlülüktir. Fizik gücü daha fazla olan efendidir (kuşkusuz bu durumda erkekler de kadınların “efendi”sidir.).
“Kul” olanın gülme hakkı yoktur. Onlara ilişkin gülme kültürü, “gülmece” oluşturulamaz. Gülmek yalnızca efendilerin hakkıdır. Ama güldürenler yalnızca kulluğun da en alt düzeyinden soytarılar, şaklabanlar, maskaralar, dalkavuklardır. Bu yüzden de onlara her şey yapılabilir; canları yakılabilir, kolları bükülüp kırılabilir, kafaları suya daldırılıp ne kadar süre ölmeden dayanabilecekleri denetlenebilir, boyunları burulup öldürülebilirler. Dahası, birbirleri ile ölümüne dövüştürülebilirler, aslanlara yedirilebilirler…
Aristokratın gülmece(!)si budur…
Bu yüzden Mevlânâ yandaşı olduğu Aristokrat Selçuklu kültürünün verileri ile davranmış, karşıtı olduğu Ahî Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’u şaklaban olarak göstermeye çalışmıştır. Akmakta olan evrensel kültürün değişmekte olduğunun ayırdına varamamıştır. Büyük bir yanlışa düşmüş, insanlık tarihinden silmek istediği Hace Nasiru’d Din, Mevlânâ’nın abartılı gülmeceleriyle yeniden doğmakta olan halk kültürüne (bu kültür o dönem için Burjuva kültürünün ilk adımlarıdır) mâl olmuş ve günümüze değin taşınmıştır.
Kültür tarihinde önce Hallac-ı Mansûr, sonra Ömer Hayyam, İbn-i Sina, Farabi, İbn-i Rüşt gibi düşünürlerle oluşmaya başladığını bildiğimiz Burjuva kültürü, 13. yy Anadolusunda Mevlânâ Celalü’d Din Rûmî’nin de hiç istemeden katıldığı bir süreçle derlenip toparlanacak, düzenli bir yapıya kavuşacak, Haçlı şövalyeleriyle taşınacak ve Avrupa “Yeniden Doğuş (Renaissance)”u için çok değerli bir sıçrama noktası olacaktır.
Ankara ve Osmanlı Devletlerini kurmuş olan bu 13.yy Anadolu Türkmen hareketinin, Murat Hüdavendigâr[6]’la başlayıp Sultan Süleyman’la sona eren, Selçuklu-Bizans imzalı Aristokrat karşı-devrimle önü kesilmiştir.
Bu anlayışın sonunda yeniden doğan gülmece kültüründe, yalnızca Hace Nasiru’d Din’in değil, ardından gelen Kaygusuz Abdal’ın payı da az değildir. Avrupa Renaissance’ı Anadolu’da 13. yy’da başlayan bu kültür değişikliğinden el almış, temellerini bunun üstüne kurmuştur. Yazında Montaigne’in “Denemeler”i, Erasmus’un “Deliliğe Övgü”sü, resimde Hans Holbein’in çizimleri, Bosch ve Bruegel’in yapıtları ile Anadolu gülmecesinin üstüne oturmaktadır.
Gülmece böylece, gereğinde dinselliği de içeren, yeniden “insana özgü” bir kültür ürünü olmuştur.
Bir kaz aldım ben karıdan
Boynu da uzun borudan
Kırk abdal kanın kurutan
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
Sekizimiz odun çeker
Dokuzumuz ateş yakar
Kaz kaldırmış başın bakar
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
Kaza verdik birkaç akça
Eti kemiğinden pekçe
Ne kazan kaldı ne kepçe
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
Kaz değilmiş bu be azmış
Kırk yıl Kafdağında gezmiş
Kanadın kuyruğun düzmüş
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
Kazı koyduk bir ocağa
Uçtu gitti bir bucağa
Bu ne haldir hacı ağa
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
Kazımın kanadı selki
Dişi koyun emmiş tilki
Nuh Nebi’den kalmış sanki
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
Kazımın kanadı sarı
Kemiği etinden iri
Sağlık ile satma karı
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
Kazımın kanadı ala
Var yürü git güle güle
Başımıza kalma belâ
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
Suyuna biz saldık bulgur
Bulgur Allah deyi kalgır
Be yârenler bu ne haldir
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
Kaygusuz Abdal nidelim
Ahd ile vefa güdelim
Kaldırıp postu gidelim
Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz
Kaygusuz Abdal (14.yy)
______________________________
[1] Karikatür Festivali “Karikatür ve Mizah” konulu Bildiriler Kitabı’nda yayınlanmıştır
[2] aşktan
[3] kendinden geçmedi
[4] karanlık
[5] “enâm” iki anlamlı; sözlüğe göre, hem “birkaç sureden oluşan halk için küçük kitap” hem de “halk” anlamına kullanılabiliyor. “Enâm’ın ışığı” yani “kelâm/logos” anlamında olmalıdır
Sok oldum. Bu sokun nedeni *Nasrettin Hoca'nin gercekte Ahi Evren oldugunu ogrenmek oldu. Simdiye kadar sayfalar dolusu Mevlana ve Ahi Evren uzerine tartismalar okuduk, yazdik. Ama ilk olarak Ahi Evren'in halk tarafindan Nasrettin Hoca'ya donusturulmus oldugunu okuyorum. Yahu Frodo, Omer Tuncer devrim yapmis, ya da biz hepten uyuyormusuz.
Nasrettin Hoca'nin Ahi Evren oldugu kafamda sanki puzzle'in parcalarini birdenbire birlestirdi. Pertev Naili Boratav'in mukemmel bir Nasrettin Hoca biyofrafisini okumustum. Basildiktan bir sure sonra ahlaka uygunsuzlugu uzerine sert elestiriler yapilinca kitap yayinevi tarafindan geri cekilmisti. Orda da Nasrettin Hoca'nin Ahi Evren olduguna dair bir sey hatirlamiyorum, ama o zamanlar Ahiler ve Ahi Evren'le ilgili bir bilgim yoktu, belki de ben atlamisimdir. Ama Nasrettin Hoca'nin aristokrat din adamlariyla nasil alay ettigine dair bir suru fikra vardi. Muhtemelen bunlar da Mevlana'nin ekolu oluyordu.
Bu fikralardan birini herkesin affina siginarak, aklimda kaldigi kadariyla anlatmak istiyorum.
Bir gun Nasrettin Hoca'nin kapisina bir dervis gelir. Dervis diyar diyar dolasan biridir ve Nasrettin Hoca'nin dini bilgisi derin, ulu bir zat oldugunu duymustur. Ama onun edepsiz oykulerini bildigi icin de Hoca'ya karsi ofke ile doludur. Amaci Hoca'yi kendi bilgisinin derinligini gostererek rezil etmek ve Hoca'nin hicbir hikmetinin olmadigini gostermektir. Hoca'ya hakkinda duyduklarini soyler, aklimda kaldigi kadariyla soyle bir sey soyler
"Var midir senin bir hikmetin
Yoksa maskaralik midir muradin"
Hoca "senin var midir bir hikmetin?" der. Dervis hemen atlar: "Ben uykuya yatarim. Uykuda arsi alaya cikarim." Hoca sorar "Peki elini soyle yukari urunca samur gibi vasak gibi birsey gelir mi eline". Dervis "evet" der. Hoca cevabi yapistirir: "Ol benim tasaklarumdur".
Fikranin orijinal dilini ben tam yaratamiyorum. Ne yazik ki internette de bu fikralari bulamadim. Ama burda Ahi anlayisi apacik gorunuyor. Tabii bu fikralar Ahi Evren'in Mevlana ve onun aristokrat ekoluyle alay ettigini gostermek icin baskalari tarafindan da uydurulmus olabilir. Nitekim nedense bizim islamcilarimiz da israrla bu fikralarin Nasrettin Hoca'ya ait olmadigini yazip duruyorlar. Wikipedi'de anlatilan Nasrettin Hoca da boyle islah edilmis bir haline getirilmis durumda. Ayrica bu konudaki en kapsamli calisma sayilabilecek Pertev Naili'nin calismasindan hic bahsedilmiyor.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Nasreddin_Hoca
Bence tarihe merakli olan herkes yukardaki yaziyi mutlaka okumali.
Ahî Evren’in içinde bulunduğu tasavvuf düşüncesi, Allah’ı evrenin her parçasında, her maddesinde arayan bir dünya görüşü geliştirmiştir (Seyr-i Sülûk-i Âfâkî / Ruhun Nesnel yolu). Bu nedenle de maddeyi dışlamaz, dünyevîdir.
* *Demek Nasrettin hoca da panteistmis.
thunderpoint
23-03-2008, 12:14
Ahi Evran (yada Evren) ile Nasreddin Hoca'nın aynı kiş olup olmadığı konusu tam bir muamma.. Hele bu konuda, topluluklar ve şehirler arasında yapılan rantçı kavgalar ile savunmalar göz önünde bulundurulursa konu daha da içinden çıkılmaz bir hâl alıyor.
Örneğin şu an Kırşehir'de bu isimle bir üniversite bulunmaktadır. Kırşehirliler Evran'ın burada yaşamış ve ölmüş olduğunu savunmaktalar. Bir çok kaynakta bu anlatıma rastlayabiliyoruz; bir tanesi:
http://ahievranmem.k12.tr/cms/index.php?option=com_content&task=view&id=105&Itemid=206
Nasreddin Hoca'nın tüm dünyaca kabul görmüş vatanı ise "Dünyanın ortası" yani Akşehir...
"Eskişehir'in Sivrihisar İlçesinin Hortu yöresinde doğdu, Akşehir'de öldü. Babası Hortu köyü imamı Abdullah Efendi, annesi aynı köyden Sıdıka Hatun'dur. Önce Sivrihisar'da medrese öğrenimi gördü, babasının ölümü üzerine Hortu'ya dönerek köy imamı oldu. 1237'de Akşehir'e yerleşerek, Seyyid Mahmud Hayrani ve Seyyid Hacı İbrahim'in derslerini dinledi, İslam diniyle ilgili çalışmalarını sürdürdü. Bir söylentiye göre medresede ders okuttu, kadılık görevinde bulundu. Bu görevlerinden dolayı kendisine Nasuriddin Hâce adı verilmiş, sonradan bu ad Nasreddin Hoca biçimini almıştır. Onun yaşamıyla ilgili bilgiler, halkın kendisine olan aşırı sevgisi yüzünden, söylentilerle karışmış, yer yer olağanüstü nitelikler kazanmıştır. Bu söylentiler arasında, onun Selçuklu sultanlarıyla tanıştığı, Mevlânâ Celâleddin ile yakınlık kurduğu, kendisinden en az yetmiş yıl sonra yaşayan Timur'la konuştuğu, birkaç yerde birden göründüğü bile vardır."
Zamanımızda bu kaosu çözebilmek adına en geniş araştırmayı yapanlardan biri de Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi Mikail Bayram'dır. Frodo'nun alıntıladığı yazıda değinilen Evran-Mevlana çatışmasını gündeme getiren Bayram; tıpkı İslam Tarihi'ndeki asılları gün yüzüne çıkarmak istemeyen, bunu eğitimsiz halktan ısrarla saklayan ve bu durumun kendi rantiyesini yok edeceğini düşünen yönetimci kesimler tarafından baskıya uğramış ve bu konudaki araştırmaları yasaklanmıştır. Bildiğim kadarıyla son 10 yıldır da ölüm tehditleri almaktadır.
Mikail Bayram yüzyıllardır Anadolu'ya anlatılan Türk-İslam ve Tasavvuf karışımlı Mevlana sentezindeki yanılgılara araştırmalarıyla "dur" dediği için bu gazaba uğramıştır. Bu sonuç halk arasında "Türk mü öncül, İslam mı?" ayrışmasına da sebep olmuştur. Aslında bu ırk ve din arasındaki tarihi ayrılığı iyi gören ama tarihsel dayanaklarının yıkılmasını göze alamayan Milliyetçiler konuyu şöyle sahiplenmişler: *
İktibas Dergisi, Ağustos 2005..
"Ülkemizde güç sahibi olanlar bir dönem tarikatlara hiç iyi gözlerle bakmadılar. 5-6 sene öncesini hatırlarsanız, o dönemde bir siyasi parti lideri tarikat ileri gelenleriyle Başbakanlıkta yemek yediğinden dolayı topa tutulmuş, hatta hükümetten düşürülmüştü. Sonra T.V de başlayan furyayla Tarikatlarin ne kadar kirli çamaşırları varsa ortaya serilmişti. Bütün bunlara rağmen bir tane tarikat vardır ki, diğerlerinden ayrı tutulur. Onun dokunulmazlığı vardır. Belki de yönetici zihniyete bu kadar yakınlığından dolayı yarı resmi hüviyet kazanmıştır. İşte bu tarikat Mevleviliktir’ tir.
Tarikatlara bu kadar farklı bakışın bir nedeni olması gerekir. Tarikatlar kötüyse niçin Mevlevilik bu halkaya alınmaz? İşte bu sorunun cevabı Mevlana’nın ve döneminde onunla karşı karşıya gelip mücadele etmiş Ahi Evran’ın hayatlarında gizlidir.
Bildiğiniz gibi Mevlana gündeme geldiğinde bir hayat hikayesiyle değil, fikirleriyle gelir. Fakat herhangi bir ansiklopedide (mesela Ana Britanica) her ikisinin hayatını okuduğunuzda rahatlıkla bu döneminin iki önemli şahsiyetinin birbirine rakip olduklarını görebilirsiniz.
Ahi Evran Anadolu Türk teşkilatlanmasının lideridir. Küçük birlikler halinde bulunan Türkmen yerleşimcileri Ahilik kurumu altında toplayarak diğer unsurların baskısı altında yok olmaktan kurtarmıştır. Bu harici düşman unsurların başında ise işgalci Moğollar gelmektedir. Ahi Evran’ın hayat hikayesi, Anadoluyu işgal eden Moğollara karşı Türklerin birliğini sağlayıp direnmek olarak özetlenebilir. Anadoluyu işgal eden Moğollar ve onların destekledikleri Fars unsurlara karşı mücadele eden Ahi Evran, Kırşehir emirliğine atanan Nurettin Caca tarafından katledilmiştir.
Nurettin Caca, Mevlana’nın müridi ve yakın dostudur. Kırşehir emirliğine yükselmesine işgalci Moğolların etkisi olmuştur. *İşin ilginç yanı, Ahi Evran katledildiğinde yanında Mevlananın oğlu Alaaddin Çelebi de vardır. Mevlana’nın kendi oğlu, Anadoludaki iktidar savaşında kendi babasına karşın Ahi Evran’ın yanında yer almıştır. *
Mevlananın en yakını olan Şems, İrandan gelmiştir. O dönemde İran Moğol İlhanların iktidarlarını kurduğu yerdir. Muhtemeldir ki kendisi Anadoludaki işgali kalıcı kılmak isteyen Moğol İlhanlarının emrindeki bir casustur. En yakın arkadaşı Mevlanayla birlikte Türk teşkilatlanmasına karşı propaganda yaparak etkinliğini yıkmaya çalışmışlardır.
Mevlanaın fikirlerini incelediğinizde Hristiyan felsefesini andırır şekilde mülayim olmayı öğütlediğini görürsünüz. Bir insanın fikirlerini değerlendiriken yaşadığı çağ ve koşullar çok önemlidir. Çanakkalede bütün Dünya Türk’ün üzerine gelirken Mehmet Akif’in bu tarzda insancıl şiirler yazmasına benzer. Düşünün ki düşman donanması denizden ölüm yağdırıyor ve siz işgal edilmek istenen ülke insanlarına affedici olmayı, bağışlamayı, göründüğün gibi olmayı, yada olduğun gibi görünmeyi telkin edici fikirler sunuyorsunuz. Bunun size bir yararı olur mu? Böyle bir dönemde insanların cesaretlenmeye, işgalcilere karşı katı ve tavizsiz bir savaşçı olarak mücadeleye çağrılmaya ihtiyaçları vardır. Düşman toprağınızı işgal etmişken affedici olmanız, kusur örtmeniz kimin işine yarar?
Mevlananın fikirlerinde Moğol işgaline karşı bir direniş tavsiyesi göremezsiniz. Hatta Moğol işgal kuvvetlerini resmi otorite olarak tanımış, işgalcilere direnenleri isyancı olarak tanımlamıştır. Türkler safında direnirken öldürülen oğlu Allaaddin Çelebi’nin cenaze namazını kıldırmamış olması buna yorulmuştur (Bknz. Mikail Bayram). Bununla birlikte insanların okurken müstehcen bulacağı, bir arada okumaktan sıkılacağı hikayeler menkıbe olarak anlatılmıştır. Bu anlatılanlar bir mesel olmaktan öte, rakip aldığı Anadolu Türk direnişçilerin lideri Ahi Evran ve ailesine dönük karalama maksatlı ifadeler olduğu yine Prof. Mikail Bayram tarafından bir T.V programında (Cevizkabuğu) ifade edilmiştir.
Bacıyan’ı Rum adlı kadın teşkilatının lideri ve Ahi Evran’ın eşi Fatma Bacı’ya yapılan bu çirkin saldırılar, Mevlana’nın tavsiye ettiği ‘geniş gönüllü olmak, kim olursa olsun insanları sevmek’ gibi savunmuş olduğu temel felsefesiyle tam bir çelişki arzeder. Tavsiyelerine göre kendisi de geniş gönüllü olması gereken Mevlana, oğlu Alaadin Çelebi tarafından rededilmiş, öz öğlu, rakibi Ahi Evran’ın yanında yer almıştır. *
Devam edecek...
ozgur_beyin
23-03-2008, 13:55
ben *nasreddin hocanin ahi olduğunu okumuştum ama ahi evran olduğunu bilmiyordum.
bilindiği üzre ,arapçada ''ahi'' kardeş demek. ''evran''da ölçme biçme gibi anlamları var.
yani kardeşler arsındaki ölçülendirme.
''papucu dama atılmak'' *sözü ,bir ahilik uygulamasından çıkmadır.
bir yemenici kontrol sırasında standarda uymayan yemeni üretirse , insanların bu durumu öğrenmesi için,
hatalı yemeni ,adamın dükkanının damına atılırmış.
Frodo sayesinde bir baska bilgiye daha ulasmis olduk. Ahi Evren Seyh Nasiru'd-Din Mahmud'un Nasrettin Hoca oldugunu ortaya cikaran kisi Omer Tuncer degil, Prof. Mikail Bayram'mis. Mikail Bayram'i daha once Mevlana ile ilgili aciklamalari sayesinde tanimistik. Mikail Bayram'in tezlerine epey direnmis, arastirmalar yapmis, ama bir cikis bulamayip soylediklerinin dogru oldugunu kendi adima kabul etmistim. Mikail Bayram bir baska devrim daha yapip Ahi Evren'in bir kitabini da Turkce'ye kazandirmis. Omer Tuncer'in bu konudaki yazisinda sadece Ahi Evren'le ilgili olarak degil, Osmanli tarihi ve tasavvuf anlayisindaki farkliliklarin aslinda nasil bir sinifsal farkliliktan kaynaklandigini da goruyoruz. Omer Tuncer'in calismalari harika, ezberimizi bozuyor. Ben de Ahi Evren'in "Tabsira" adli kitabinin Mikail Bayram tarafindan turkceye kazandirilmasi konusundaki yazisini aktariyorum.
----------------------------------
Ahi Evren'in bir Kitabı Türkçe'de: “TABSİRA"
YAZIYOR!.. YAZIYOR!..
AHİLER PİRİ, DEBBAĞLAR SULTANI
AHİ EVREN ŞEYH NASİRU’D-DİN MAHMUD,
13. YY’DAN YAZIYOR:
“TABSİRATÜ'L-MÜBTEDİ VE TEZKİRETÜ'L-MÜNTEHİ”
Ömer Tuncer
Tasavvufî Düşüncenin Esasları(Ahî Evren)
Doç. Dr. Mikail Bayram
Türkiye Diyanet Vakfı Yayını
Yayın no:165 / Oku Düşün Serisi:28
Kültür Hazinemiz Dizisi:2
ANKARA 1995
En sonunda oldu... Sayın Mikail Bayram, yıllarını verdiği, Ahilik, Ahi Evren, dönemi ve çevresi konularında yıllar yılı yaptığı araştırmalarının ve pek çok saygıdeğer buluşunun sonunda Ahi Evren’in özgün bir kitabını Türkçe’ye kazandırdı ve Diyanet İşleri Başkanlığı da kitabı bastı...
Sayın Mikail Bayram, son on-onbeş yılda yaptığı çalışmalarla Ahî Evren’in yalnızca söylencesel değil, gerçek bir kişi olduğunu, Anadolu’da tasavvufun yeni yeni oluştuğu 13.yy’da dinsel, düşünsel ve politik pek çok şeyin en başında, kaynağında olabileceğini ortaya çıkardı.
Bir tarihçi olarak Sn. Bayram, üzerine düşeni yapmıştır. O kendi alanında daha bu konuda ortaya çıkarılabilecek neler olduğunu araştırmasını kendi bilimsel disiplini doğrultusunda sürdürecek ve öteki disiplinleri de ilgilendirecek kim bilir ne ilgi çekici yeni bilgiler ortaya çıkaracaktır. Ama şu anda, Ali Esat Bozyiğit’in hazırlayıp Kültür Bakanlığı’nın bastığı Ahilik Bibliyografyasında adları bulunan pek çok kitap ve yazının üzerine Sn. Bayram’ın araştırmaları ve Ahî Evren’in adı saptanmış ve çoğunun metni bulunmuş 20 kadar kitabından ilki Türkçe olarak elimizdedir.
Şimdi top, Sosyologlarımızda, Kültür, Bilim ve Din Tarihçilerimizde...
13.yy’ın bu oluşumu ilgili bilim dalları tarafından yeniden incelenmelidir.
Ahîlik, Aristokrasiye karşı kaba bir “isyan” değildir.
Öncelikle Ahîler, Aristokratlar gibi kendilerini Tanrının yer yüzündeki temsilcisi ve vekili saymamaktadır. Tanrı mülkünü yönetmek gibi bir istekleri yoktur. Ellerinde büyük topraklar değil, “örs”, “çekiç” vb araç gereç vardır. Ve bu “mülk”ü, bir insan grubu, dünyada ilk kez, tanrının değil, kendilerinin saymaktadır. “Sermaye” oluşmaktadır.
Büyük Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra tanrının yeni vekili olarak gelen Moğollara karşı, yine ilk kez, bir başkasını “tanrı vekili” saydıklarından değil, ama olası ki “vatan”larını koruma adına direnir, can verirler. Bu uğurda çok yakın dinsel düşüncelere sahip olmalarına karşın Mevlevilerle yıllarca savaşırlar. Bu, öyle kıran kırana bir savaştır ki, Şems’i Tebrizi, Ahî Evren’in emriyle Ahîler tarafından, Ahi Evren ise Mevleviler tarafından öldürülür.
Dünyada Tanrı vekili sıfatı olmadan kurulan ilk iki devlet onların oluşturduğu “Ankara Devleti” ve “Osmanlı Devleti”dir.
Ahîlerin "mülkiyet" konusundaki görüşlerini de Ahi Evren'in, "Ağaz ül Encam"ından (vasiyetname niteliğinde yazı) öğrenebiliyoruz. İlginç olan bu yazının, miras hakkını savunabilmesi ve sultanın ölenin mallarına el koymasını kınayabilmesidir. Miras, "kişisel mülkiyet hakkı" demektir. Oysa "kişi mülkiyeti", daha önceki aristokrat kültürde yer almayan bir kavramdır.
Bütün bu tutamaklar, bize dünyada yeni bir sosyal sınıfın doğma ve siyasal birlik oluşturma çabasını göstermektedir.
İngiltere, 13. yy’da yine aristokratlar arasında imzalanmış “Magna Carta Libertatum / Büyük Özgürlük Beratı” ve daha sonra kurduğu meclisleriyle, siyasal anlamda birey’in “tanrıdan özgürleşmesi” ve “kişi”leşmesi adına bazı adımlar atmıştır.
Anadolu’da yaşanan Ahîlik hareketi, “vatan”, “kişisel mülk”, “siyasal birlik” kavramlarıyla anlatılabilecek atılımları aynı yüzyılda yapmıştır.
Bu adımlar bugünkü burjuva devletlerini, Renaissance, Dinde Reform hareketleri ve günümüzde de Liberalizmi oluşturacak olan hareketlerin öncüleridir.
Bir yönetim boşluğu sırasında, 1265 yılında Ahîlerin ele geçirdiği sanılan Ankara, dünyanın ilk “Burjuva Devleti” sayılmalıdır. Osmanlı Devleti ise, o günkü anlamda “siyasi”lere kurdurulan bir devlet olmuş, Ankara Devleti de 1350’de Osmanlılara katılmıştır.
Ancak o günün siyasileri olan Osmanlı hanedanı, kuruluşundaki Ahî desteğini zaman içinde unutur ve özellikle II.Mehmet’e “Sultan” adını yeniden vererek onu tanrının vekili sayar ve aristokrasiye yeniden döner. Bu özelliği Yavuz Sultan Selim, halifeliği getirerek pekiştirir. Böylece dünyanın ilk Burjuva Devrimi geri dönmüş olur.
Ahî Evren’in, bir bölümü çeviri olan 20 kitabından 16-17 kadarının yerlerinı Sn. Mikail Bayram saptamış ve daha önceki kitaplarında bulunmasına karşın, bir kez daha TASAVVUFİ DÜŞÜNCENİN ESASLARI(AHİ EVREN) adını verdiği kitabının başındaki incelemede bilim dünyasının dikkatine sunmuştur. Umuyorum ki Sn. Bayram, Farsçadan yaptığı bu çevirilerini sürdürecektir. Ancak bu tür metinler, çeşitli dünya görüşüne sahip çeşitli bilim adamlarınca çevrilmeli, ayrı ayrı önemsedikleri noktalar dikkatlere sunulabilmelidir.
Ben, bu yazıda Tabsira (kitabın kısa adı budur) çevirisini okuyunca dikkatimi çeken ve kimisine Sn. Bayram’ın da dikkat çektiği birkaç noktadan söz açmak istiyorum.
“TABSİRATÜ'L-MÜBTEDİ VE TEZKİRETÜ'L-MÜNTEHİ”
Önce, Sn. Mikail Bayram’dan alıntı yaparak son derece önemli bir noktaya değinmek istiyorum:
* *“Tasavvufun ruhunda dünyaya karşı bir isteksizlik ve dünya meşgalelerinden uzak durma vardır. Bunun tabii sonucu olarak başkalarının sırtından geçinme yoluna sapmalar olmuştur.(...)
* *Ahîlik cömertlik mesleği olması itibariyle bir yönüyle de elinin emeği ile geçinme ve başkasına yedirme ülküsüdür. Ahi Evren’in şeyhi Evhadü’d-Din’in (...) dilenciliği asla tasvib etmediği menakibnamesinde belirtilmektedir.”
Mevlevilerin de içinde bulunduğu pek çok tasavvuf düşüncesi, bu dünyadan büsbütün uzaklaşmak, en az gerekseme ile yaşamak ve kendini gerçek olan öteki dünyaya hazırlamak gerektiği doğrultusunda görüş oluşturmuştur. Oysa Ahîlik, bu dünyayı da dışta bırakmayan bir düşünce çizgisi geliştirmektedir. Gerçi Tabsira’da zaman zaman her iki bakışa da yer verildiği ve her iki bakışın da dışlanmadığı görülebilmektedir.
Kimi zaman maddi dünyanın yalnızca bir görünüş olduğunu söyler:
* *Dünyadan sakınınız çünkü o Harut ve Marut adlı meleklerin
* *sihrinden ibarettir. (S:176)
Dahası, “beden” denilen madde’nin istekleri nedeniyle maddeler dünyasına bağlanmaktan Allah’ın korumasına sığınır:
* *Allah seni bu gurur ülkesi olan dünyaya meyletmekten korusun. Bil ki, insanoğlu bu beden denilen cismani şekle bağlandıkça ona öyle haller arız olur ki dünya adı verilen geçici zevklere ve maddi alemin kurallarına bağlı kalır. (S:181)
Ama kimi zaman da ruhlar dünyası olan Ahiretin yasalarının madde dünyasında oluştuğunu:
* *Ahiretin kanunları dünyadan çıkar. Dünya Ahiretin anasıdır. (S:176)
Gelecek için bugünden vazgeçmenin anlamsız olduğunu, gelecekteki ahireti elde etmek için dünyadan yararlanmak gerektiğini, Sonra pişmanlığın hiç bir işe yaramayacağını anlatır:
* *Fakirlik çatmadan servetinden, hastalanmadan önce sağlığından, ihtiyarlamadan önce gençliğinden, kısacası Ahiretin için dünyadan yararlan. Sakın ha, keşke ihmal etmeseydim durumuna düşmeyesin. Nitekim cehennemdekilerin feryatlarının çoğu keşke ihmal etmeseydim, keşke ihmal etmeseydim..'dir. (S:203)
Ahî Evren Şeyh Nasiru’d-Din Mahmud’un ancak 20 yy’da çağdaş bir insanın gelebileceği düşünsel sınırları kimi zaman yakalayabildiği anlaşılıyor. Sözgelimi “doğruluk” denilen şeyin herkese “göre” başka başka olabileceğini söyleyebiliyor:
* *Eğer his, dünyasının örtüsünden uzaklaştırılırsa ne olduğun ortaya çıkar. Ateş perest isen Cehennemi, mümin isen Cenneti bulursun.
* *(...)Kıyamet günü insanlar niyetlerindeki gibi haşrolunacaklardır. (S:191)
Ölümden sonraki gerçek dünya, herkesin kendi doğruları doğrultusunda gerçekleşir.
İnsan düşüncesinin, kişiden bağımsız bir doğrunun olmadığı yolundaki “görelilik” kavramına doğru yönelmeye başladığını da göstermektedir. Kaldı ki dinlerdeki “kıyamet” kavramı da Şeyh Nasiru’d-Din Mahmud’a göre, insanına göre birkaç anlamı ifade eden bir kavramdır:
* *Kıyamet sözü, gönlü aydın kişilerce birkaç anlamı ifade eden ortak bir kavramdır. Belli bir güne Kıyamet denir ki, buna "büyük Kıyamet" adı verilir. Tabii ölüme de kıyamet denir ki, bu ölüme "küçük kiyamet" adı verilir. "ölen kişinin Kıyametı kopmuş olur".(...) Ermiş kişinin vuslat haline de Kıyamet denir. Bu vuslat halinde iki alem, birlik nuru ile bakan arif kişinin gözünde yok olur. (S:195)
“Görelilik” kavramı, gelecekte insanı “kul” olmaktan kurtarıp kendi başına “birey” olma yoluna doğru yönlendirecek olan kavramdır. Ahi Evren’de henuz tam tamına açık olmasa bile gelecek, insanoğlunun birer “birey” olarak “kişi”leşmesi ile oluşacak ve gelişecektir.
Aristokrasinin “kul” ekini yerine yavaş yavaş burjuvazinin “birey” ekini oluşmakta ve gelişmektedir.
Ancak bu düşünceler tehlikeli düşüncelerdir. Hem okuyup dinleyeceklerin “dinden çıkması” tehlikesi vardır, hem de yanlış anlaşılma sonucunda söyleyenin başına istemediği işler gelebilir. Ama asıl, yanlış anlamalarla yanlış yönlenmeler ortaya çıkabilir.
Şeyh Nasiru’d-Din Mahmud’da her şey öyle açık seçik söylenemez.
* *Şayet gönül gözü, marifet nuru ile bakacak olursa, bu hususlar akıl ölçülerinden daha iyi aydınlanır. Fakat bu konuda daha fazla bir şey yazıp söyleyemem. Çünkü bunun açıklanması tehlikeli bir durum ve büyük bir makamdır. Gayb cihetinden: "Rablerin Rabbi bunu açıklamış da sana ne oluyor açıklamaya kalkıyorsun?" dendi. (S:144)
Bu büyük sırların açıklanması, irade yularının elden çıkmasına neden olabilir:
* *Bu makamda çok büyük sırlar var. Duyurulmasında halka zararı faydasından çoktur.(...) Zira korkarım ki irade yuları elden çıkıp...(S:151)
Dahası, düşünülen sırların açıklanması, düşünen insan için tehlikelidir de:
* *Nice ilim cevherleri var ki, onu ortaya saçarsam, bana sen putperestsin diyeceklerdir.
* *Müslümanlar kanımın dökülmesini mübah sayacak ve en kötü şeyleri reva göreceklerdir.
* *Cahiller görüp de fitne çıkarmasınlar diye ilmimin incilerini gizliyorum. (S:161)
Gizliliğin gerekliliği, 15. yy’da yaşamış bir başka mutasavvıf’in Said Emre’nin dizelerinde de görebiliyoruz:
* *Said sen sırrını cahile dime
* *Ne bilür sözüni dağdağı hayvan[1]
Yine gizliligin gerekliliği, Ahi Evren’den yaklaşık 1800 yıl önce yine Anadolu’lu bir filozof, Ephesos’lu Herakleitos tarafından da savunulmakta, dahası uygulanmaktadır.
Herakleitos’dan tasavvuf düşüncesine alınan yalnızca gizlilik değildir.
* *(...)En büyük ruh (Mikail) bunların başıdır. En yüce makamda bundan daha üstün bir ruh yoktur. Ona bir deyişle(...) "en yüce kalem (kalem-i ala)" diğer bir deyişle de "ilk akıl (akl-ı evvel)" denir ki, Allah ilk önce aklı yarattı(...) Ve buyurdu ki izzet ve celalin hakkı için senden daha şerefli bir varlık yaratmadım. (S:154)
Herakleitos’ta da böyle bir “İlk Akıl” vardır. Herşeyi, bütün evreni saran bir akıl: “Logos”.
* *Bizi çevreleyen (evren) logos’lu ve us’ludur. Bu tanrısal logos’u (...) solukla içimize çekerek akıllı oluyoruz.[2]
Bu “logos” daha sonra Ephesos’da yazılmış olan Yuhanna İncili’ni ilk ayetlerinde de yer alacak ve tek tanrılı dinlere tanrıyle birlikte “ilk var olan” özellikleriyle girecektir:
* *1Önce Logos vardı, ve Logos Tanrı ile birlikte idi, ve Logos Tanrı idi. 2O, başlangıçta Tanrı ile birlikte idi. 3Herşey onunla oldu, onsuz hiçbir şey olmadı.4Yaşam onda idi ve yaşam insanların ışığı idi.[3]
İşte bu Logos, daha sonra Hıristiyanlıktaki “Kutsal Ruh” kavramını biçimlendirecek, Anadolu’da tasavvuf düşüncesinin temelini oluşturacaktır. Herakleitos’un Logos’unda bütün zıtlar birliğe ulaşır. Tasavvufta da öyle:
* *Varlık yokluk birdürür hem işk sevi birdürür
* *Dünya ahret birdürür ışk-ı enâm içinde[4]
* *SAİD EMRE
Antik Anadolu’nun tanrıları, tek tanrılı dinlerin o yüceler yücesi “tek Allah”ına benzemiyordu.
Tanrılar, insanın ya da doğanın kimi özelliklerini simgeliyordu. Sözgelimi baştanrı Zeus, yıldırım salıcıydı, Gaia, Toprak Ana’ydı, Kybele bütün anaları ve analık duygusunu simgeliyordu, Apollon akıl, Artemis, saflık, temizlik, genç kızlık, Aphrodite cinsel ilişki, Eros sevi anlamına geliyordu.
Daha sonra tek tanrılı dinlerde tanrının bu özelliğini yitirdiğini, insanın kimi yanlarını kişileştirme işini yazın sanatının üstlendiğini, özellikle 19 yy’da Dostoyevski ile bunun çok belirginleştiğini görüyoruz.
Ancak Antik Anadolu’dan Bizans’dan geçerek gelen etkiler, Ahi Evren’in, dolayısıyla tasavvufun bu ekinden aldıklarının küçümsenemeyeceğini gösteriyor.
* *(...)En büyük ruh (Mikail) bunların başıdır.(...) Ona bir deyişle(...) "en yüce kalem (kalem-i ala)" diğer bir deyişle de "ilk akıl (akl-ı evvel)" denir ki, Allah ilk önce aklı yarattı(...)(S:154)
* *(...)Daha doğrusu herbir şey için bir melek görevlidir. Nitekim peygamber'in sözlerinde "Herşeyin bir meleği vardır" diye geçmektedir(...) Nitekim hadiste de "dağların meleği", "rüzgar meleği", "şimşek ve yıldırım meleği"nden bahsedilmiştir. (S:155)
Şimdi de gelelim Ahî Evren Şeyh Nasiru’d-Din Mahmud’da, gününün sosyolojik yapısına uygun olarak neler bulunabileceğine...
Öncelikle Tabsira’dan değil ama bir başka kitabından, “Letaif-i Hikmet”den yaptığı bir alıntıyla Sn. Mikail Bayram, esnafın gerekliliğini Ahi Evren’in nasıl gördüğünden sözediyor:
* *Allah insanı medeni tabiatlı yaratmıştır. Bunun manası şudur, Allah insanları yemek, içmek, giymek, evlenmek, mesken edinmek gibi çok şeylere muhtaç olarak yaratmıştır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Bu yüzden demircilik, marangozluk gibi çeşitli meslekleri yürütmek için çok insan gerekli olduğu gibi, demircilik, marangozluk da bir takım alet ve edevatla yapılabileceği için bu alet ve edevatı tedarik için de çok sayıda insana ihtiyaç vardır. Böylece insanın (toplumun) ihtiyaç duyacağı bütün sanat kollarının yaşatılmasi gerekir. O halde toplumun bir kesiminin sanatlara yönlendirilmesi ve her birinin belli bir sanatla meşgul olması gerekir ki, toplumun ihtiyaçları görülebilsin. (S:38-39)
Aristokrat bir toplumsal yapı içinde yaşamasına karşın, Burjuvazinin gerekliliğinden sözeden bir 13. yy aydını... Bilindiği gibi Marxçı yaklaşıma göre her sosyal sınıf, gereksemeleri doğrultusunda kendi içinden kendi zıddını oluşturmak zorundadır.
* *(...)İnsanlardan ise, bazen nikahlanmak, bazen ücretle çalıştırmak ve diğer bazı işlerde yararlanılır.(S:182)
Hele hele Burjuva sınıfının insanların emeğini ücret ödeyerek satın almasının gerektiği...
Oysa Aristokrasi, Anadolu’da uzantıları günümüze değin gelmiş “ağalık” düzenlerinde bile emeği para vererek satın almaz. Emek, köleler tarafından ona sunulmuş bir ayrıcalıktır. O yalnızca emeğini kendisine veren insanlara, kendi ürettiklerinden “yaşayabileceği kadar” ürünü “bırakır”.
Ağaz u Encam’ında insanlar için istediği “miras hakkı” yani mülkiyeti savunuyor olması, esnaf’ı örgütleyen ilk insan olması, “vatan” için savaşan bir topluluğun önderliğini yapması, siyasal anlamda Aristokrasinin savunuculuğunu yapan Mevlevilere karşı yaşamı boyunca savaşım içinde bulunması, “kul” kavramı karşısında insanı “birey” olarak da görmeye başlaması... Onun açtığı yoldan giden Ahîlerin kendi siyasi görüşleri doğrultusunda iki ayrı devlet kurmuş olmaları...
İşte Ahî Evren’i ve Ahîlik örgütünü günümüzde önemli kılan tutamaklar bunlardır.
Sn. Mikail Bayram’a göre Ahî Evren Şeyh Nasiru’d-Din Mahmud, melamilik inancı doğrultusunda kitaplarının hiç birinde adından söz etmemiştir. Tabsira’da, adından değil ama, kendinden söz etmektedir:
* *Şiddetli zorlanmalar, irade yularını elimden alıyor. "Allah
* *işinde hükümrandır."(Yusuf Suresi,12/21) Yani kulları üzerinde hüküm vardır. Şu anda hatırımda olmayan şeyler dahi yazılabilir. Onun için açıklamakta olduğum konuya döneyim. Dayanağım hayat sahibi kayyum olan Allah'tır.(S:159)
* *Takdir sürekli olarak irade yularını elimden alıyor. "allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz."(İnsan Suresi,77/30) gene açıklamakta olduğum Allah'ın fiilleri konusunun geri kalan kısmına dönüyorum. (S:161)
Birbirine bunca yakın sayfalarda “irade yularının elinden kaçtığını”, buna neden olan şeyin “şiddetli zorlanmalar” ve “takdir” olduğunu açıklaması, yazıların ardında gerçekten alçakgönüllü bir “insan” olduğunu gösteriyor.
Sanki acelesi var, bir daha yazma fırsatını ele geçiremeyecekmiş gibi…
Bir yandan yazarken, bir yandan da yazmayı isteyeceği şeylerin dışına çıkmaktan, istemini denetleyememekten korkuyor.
Ahi Evren’in 13. yy’dan bugüne, düşünceleri doğrultusunda kurulmuş 20.yy toplumuna seslenmesini sağlayan Mikail Bayram’a okuyucular olarak ne denli sağol desek yeterli olacağını sanmıyorum. Hem Bayram’ın hem de 13. yy Farsçasını okuyabilen bütün bilim adamlarının konuya ilgi göstereceklerini umuyorum. Kısa zamanda Ahi Evren Şeyh Nasiru’d Din Mahmud’un bütün kitaplarını bugünün Türkçesi ile okuyabileceğimizi ummak istiyorum.
____________________________
Bilim ve Ütopya’nın Aralık 1995, 18. sayısı, 38. sayfada yayınlanmıştır.
[1] Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf / Remzi Kitabevi Ist.1961 / S:283
[2] Walther Kranz, Antik Felsefe / Ist.Üniv.Ed.Fk.Yayını / 2.Bsm.Ist.1976 / S:48-55
[3] Kitab-ı Mukaddes / Yeni Ahit / S:92[4]Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre ve Tasavvuf / Remzi Kitabevi Ist.1961 / S:172[b]
thunderpoint
24-03-2008, 00:11
Sargon'un ilettiklerini şöyle bir eklemeyle pekiştirebiliriz sanırım:
"Moğol işgaliyle birlikte Ahilik kurumu büyük yara aldı. Onun yerine Mevlana ve onun paralelindeki tasavvufi anlayış yerleşti. Bilimin tekniğe uyarlanması işi askıya alındı.
İnsanlar içsel derinleşmeye (Tasavvuf) yönelirken zanaatkârlık boşlandı. Selçuklularda güçlü olan Ahilik teşkilatı Moğol işgalinden aldığı yarayla Osmanlı’da yerini ve değerini bulamadı.
Moğol işgali boyunca uğradıkları takibat ve zulüm, kurumun aslını muhafaza ederek Osmanlıya ulaşmasını engelledi. Böylece 15. yüz yıl sonlarında Avrupa’da görülene kadar bilimin teknolojiye uyarlanması yani sanayileşme durmuş oldu."
Mikail Bayram'ın yoğun inceleme ve araştırmalarla elde ettiği bilgiler doğrultusunda ortaya çıkardığı eserler -yasal açıdan meşru olmasına rağmen- yasaklı kategorisinde.. İnternetten 2 ayrı kitap satış sitesine verdiğim siparişler "teminindeki zorluk" mazereti yüzünden boşa çıktı. Bu konu hakkında araştırma yaparken 'zero books'ta eserlerin 2'sinin mevcut olduğunu gördüm. Umarım mazeretleri yoktur.
Konunun uzmanı Mikail Bayram olduğuna göre onun Ahi Evran (Nasreddin Hoca) ve Mevlana'ya bakışını dinleyelim:
(members.tripod.com) Ropörtaj...
1- …………………Mevlana ve çevresi ile ilgili konuşmanızla Türkiye medyasında yer aldınız. Ve birtakım tepkilere maruz kaldınız. Bu röportajımızda olayın mahiyetini ele almak istiyoruz. Burada temel konu, Mevlana ve çevresinin Moğol yönetimiyle ilişkisidir. Bu konuyu açar mısınız?
Bu konuyu ele almadan önce Moğolların Anadolu’yu işgal etmelerinin seyrini çok özet olarak gözden geçirmek gerekmektedir. Böylece olayı tarihi bağlamıyla ele almak mümkün olabilecektir. Moğollar Erzurum ve Erzincan üzerinden Anadolu’ya girdiler. bir Moğol öncü birliği Anadolu’ya girerek önlerine gelen şehirleri yağmalama hareketine giriştiler. Bu dönemde Babailer isyanından (Türkmenlerin Selçuklu yönetimine başkaldırısı) dolayı Anadolu’da bir huzursuzluk vardı. Bir iç savaş hali yaşanıyordu.
Moğollar bu iç savaştan yararlanarak Anadolu’ya girme cesaretini göstermişlerdi. Moğol orduları Sivas önlerine gelince Anadolu Selçuklu devleti 80 bin kişilik bir orduyla bu öncü Moğol birliklerini durdurmak ve Anadolu’dan çıkartmak üzere harekete geçti. Bu ordu Kösedağ mevkiinde 30 bin kişilik Moğol öncü birliklerine karşı ağır bir yenilgi aldı. Selçuklu ordusunun belkemiğini teşkil eden Türkmen askerler devlete karşı kırgın olduklarından savaş alanını terk etmişler bir ok dahi atmadan geri çekilmişlerdi. Moğol ordularının komutanı Baycu Noyan Kösedağ’da kazandığı bu zaferi müteakiben Sivas ve Tokat şehirlerine girip yağmaladılar. Buradan Kayseri’ye gelip orayı da muhasara altına aldılar.
Bu konuyla ilgili olarak O devrin tarihçisi İbni Bibi “el-Evamiru’l-Alaiyye” adlı eserinde Cevlaki dervişlerin de Moğol askerleriyle birlikte Kayseri şehir surlarından gedik açmaya ve şehre girmeye çalıştıklarını zikreder. Moğollar 15 gün Kayseri surlarını dövdüler fakat şehre giremediler.
Kayseri‘deki Ahiler ve Bacı örgütü mensubu olan genç kızlar şehri savunmaktaydılar. Ancak şehir subaşısı olan Hacok oğlu Hüsameddin (Ermeni dönemisi bir zat idi) şehrin pis suları için inşa edilmiş kanallardan sur dışına çıkarak Moğol komutanı Baycu Noyan ile görüşmeler yaptı ve bu atık su kanallarından Moğol askerlerini şehre soktu. Böylece Moğollar Kayseri’ye girmeyi başardılar. Moğollar şehri savaş ile aldıklarından büyük bir katliam yaptılar. Şehri ateşe verdiler. Çok sayıda Ahi ve Bacı üyesi öldürüldü. Devrin tarihçilerinden İbni Bibi ve Süryani tarihçi Ebu’l-Ferec 10 binlerce Ahi ve Bacının katledildiğini ve esir edilerek götürüldüklerini yazıyor. Bu sırada Ahi Evren Hace Nasreddin’in (Nasreddin Hoca) eşi olan Fatma Hatunun da Moğollara esir düştüğünü tespit etmekteyiz. “Menakib-i Evhaduddin-i Kirmani’nin” yazarı, Fatma Hatun’un bu savaşta Moğollara esir düştüğünü yazıyor.
Moğollar Kayseri’ye girip bu katliamı gerçekleştirdikleri sırada Cevlaki (Kalenderi) dervişler maalesef Moğollarla birlikte hareket ediyorlardı. Bu Cevlaki dervişlerin bu olaya seyirci olmadıklarını, fiilen Moğollarla birlikte bu katliama iştirak ettiklerini düşünmek gereklidir. Nitekim Moğollar burada onbinlerce insan katlederken o sırada Kayseri’de bulunan Mevlana’nın hocası Seyyid Burhaneddin’in eteğine paralar saçtıklarını Menakibu’l-Arifin sahibi Eflaki bildirmektedir (Eflaki Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’in ve torunu Ulu Arif Çelebi’nin mürididir.)
O dönemde bir Kalenderi şeyhi olan Şems-i Tebrizi’nin de Kayseri de olduğunu biliyoruz. Bu olaydan iki ay kadar sonra Şems-i Tebrizi’nin Konya’ya gelip Mevlana ile görüşmeler yaptığını da yine Mevlevi kaynaklar belirtiyorlar. Şems-i Tebrizi’nin Konya’ya gelişi 12 Eylül 1244’tür. Bu tarih Moğolların Kayseri’yi zaptedişlerinden 2-2,5 ay sonradır. Şems-i Tebrizi’nin bu tarihten önce Moğollarla irtibata geçtiğini gösteren belgeler de mevcuttur. Mesela Moğollar Erzurum’dayken Şems-i Tebrizi’nin de o yıllarda Erzurum’da olduğunu görüyoruz. Moğollar Kayseri’ye geldiğinde o yine oradadır. Şems-i Tebrizi’nin müritleri olan Kalenderi dervişlerin de Moğollarla birlikte hem Kösedağ’da hem de Kayseri’de savaşa katıldıklarını İbni Bibi naklediyor.
2. O zaman Şems-i Tebrizi ve diğer bir Cevlaki şahıs Seyyid Burhaneddin’in Moğollarla işbirliği yaptığını söyleyebiliriz.
Tabii ki. Burada görüldüğü gibi, Mevlana’nın iki hocası Şems-i Tebrizi ve Seyyid Burhaneddin-i Tirmizi’nin Moğollarla işbirliği halinde oldukları açıkça fark edilmektedir. Nitekim bu olaydan 1 yıl sonra Seyyid Burhaneddin ölünce onun türbesini de Moğollar inşa ettiler. Burada bir hususa da değinmek gerekir.
Şems-i Tebrizi’nin Konya’ya gelip Mevlana ile görüşmelerinden sonra Mevlana ile Moğollar arasında bir diyalogun başladığını görüyoruz. Bunun pek çok belgesi bulunmaktadır. Kayseri’de onbinlerce Ahi ve Türkmen’i öldüren, Baycu Noyan, ikinci defa Anadolu’yu istila ettiğinde Konya’ya da gelmişti. Bu gelişinde Mevlana ile görüşmeler yapmış ve Mevlana Baycu Noyan ile görüştükten sonra, şehre gelerek Baycu Noyan’ın evliyaullahtan olduğunu Konyalılara telkin etmeye çalışmıştır. Ahmet Eflaki Dede Menakibu’l-Arifin adlı eserinde bunu yazmaktadır.
Mevlana’nın buna benzer bir iddiayı Cengiz Han için de dile getirdiğini görüyoruz. Dünya tarihinde Fir’avn ve Nemrut’tan sonra en gaddar ve kan dökücü devlet adamı Cengiz Han’dır. Mevlana Cengiz Han’ın bir mağaraya çekildiğini orada 10 günlük itikaftan sonra Allah’tan mesaj aldığını ve bu mesajı aldıktan sonra Harezmşahlar (Maveraunnehir ile Horosan arası) ülkesine yürüdüğünü ve başarılarının buradan kaynaklandığını iddia etmektedir. Bu iddiasını Fihi Ma fih adlı eserinde (M.E.B. baskısı, s. 101-103) dile getirmektedir.
Hülagu Han için de buna benzer bir iddiada bulunmaktadır. Mevlana Moğollar’ın putperest olduklarını fakat oruca büyük bir önem verdiklerini ifade ettikten sonra Hülagu Han’ın Bağdat’ı kuşattığını bir türlü şehre giremediğini sonra bütün ordularına emir vererek atlarına üç gün süreyle yem ve su vermemelerini askerlerin de oruç tutmalarını emrettiğini söyler. Atların tuttuğu bu orucun yüzü suyu hürmetine Cenab-ı Allah’ın Bağdat’ın fethini Hülagu Han’ı müyesser kıldığını bildirir (Menakibu’l-Arifin).
3- Hülagu Han Bağdad’ı zaptettikten sonra daha batıya ilerleyebildi mi?
Evet bundan sonra Suriye’yi işgale kalkıştı ancak orada Ayn-i Calut denilen yerde Memlüklü Hükümdarı Sultan Baybars’a ağır bir şekilde yenilip geri çekildi. Bu Sultan Baybars, Hülagu Han’ın öldürttüğü son Abbasi Halifesi’nin oğlu ez-Zahir Billah’ı Mısır’da halife ilan etti ve kendisi de halifenin emiri olarak onun hizmetinde olduğunu bildirdi.
Mevlana “Mısır Halifesi ve Onun Hikayesi” başlığı altında müstehcen bir hikaye anlatarak bu Mısır Halifesini ve Sultan Baybars’ı rezil etmeye çalışmaktadır. Burada Mevlana’nın Hülagu Han’a arka çıktığını görmekteyiz. Bu hikayeyi yazmış olmasından dolayı olmalı ki, bir defasında Moğol vezirinin Mevlana’ya büyük miktarda para gönderdiğini Eflaki haber vermektedir.
4. Mevlana’nın Moğol yönetiminden ve onlara destek verenlerden para alması bir defaya mahsus mudur yoksa başka zamanlarda da tekerrür etmiş midir?
Moğolların bu şekilde birçok defa Mevlana’ya para ve değerli hediyeler gönderdiğini de yine Eflaki Dede bildirmektedir. Nitekim Mevlana da Moğol veziri Taceddin Mu’tez’e yazdığı mektupta kendisine gönderdiği paraları aldığını yazmaktadır. Üstelik Taceddin Mu’tez Aksaray’da Türkmenlerin mallarına el koymuş ve bu mallardan Mevlana’ya da göndermişti. Bunun cizyeden (Gayr-i Müslimlerden alınan bu vergi) gelen paralar olduğunu Mevlana’ya bildirmektedir. O da bu paraları aldıktan sonra bu paraların kendisine helal olup olmadığı yönünde tereddüde düşmüş sonra helal olduğuna kanaat getirerek afiyetle yemiştir.
Bir defasında da Moğol hazinedarı (Maliye Bakanı) olan Emir Şerefüddin, Mevlana’yı özel olarak ziyarete gelmiş, ona 1000 dinar para vermiştir. O dönem için bu çok külliyetli bir paradır (1 deve 10 dinardı).
Bunun gibi daha pek çok örnekler bulunmaktadır. Bütün bu örnekler, Mevlana ile Moğollar ve Moğol yanlısı yöneticilerin ne kadar sıkı bir ilişki içinde olduğunu göstermektedir.
5. Ceviz Kabuğu programında yaptığınız konuşmada Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi’nin Moğollara isyan sırasında öldürüldüğünü ve Mevlana’nın oğlunun cenaze namazını kılmadığını söylediniz. Bu konuyu açar mısınız?
Olayı kısaca anlatayım. Şems-i Tebrizi Konya’ya gelince Mevlana çok güzel olduğu söylenen Kimya Hatun adındaki cariyesini Şems-i Tebrizi’ye nikahladı. Bu sırada Kimya Hatun 15, Şems 65 yaşlarındaydı. Kimya Hatun, Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi ile evlenmek istiyordu. Alaaddin Çelebi de onu seviyordu. Bu kızcağız Şems-i Tebrizi’nin yanında kalmak istemiyor, ara sıra onu terk edip bir yerlerde saklanıyordu. Mevlana ve Şems, Kimya Hatun’u arattırıyorlar, onu bulup tekrar Şems ile birlikte kaldıkları hücreye getiriyorlardı.
Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi zaman zaman babasının yanına gelme bahanesiyle, Şems’in kaldığı hücrenin kapısının önünden geçiyor ve kendisini Kimya Hatun’a gösteriyordu. Bir defasında Şems-i Tebrizi, Alaaddin’in önünü keserek: “Hey delikanlı! Bir daha buradan geçersen ayaklarını kırarım” diyerek Alaaddin Çelebi’yi tehdit etmişti. Eflaki bu olayı Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesiyle ilgili görmekte ve Alaaddin Çelebi’nin bazı çevrelerle işbirliği yaparak Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesi olayında aktif bir görev almasının sebebi olarak göstermektedir.
6. Tarihin ışığında Nasreddin Hoca ve Ahi Evren adlı eserinizde Nasreddin Hoca’nın, aslında Ahi Evren Hace Nasreddin olduğunu ve Şems-i Tebrizi’ye suikast düzenleyenin bu zat olduğunu yazıyorsunuz. Bu suikast girişiminde Nasreddin Hoca ile Alaaddin Çelebi arasında bir işbirliği söz konusu mudur?
Alaaddin Çelebi ile Şems-i Tebrizi arasındaki bu muhalefet üzerine Alaaddin Çelebi Şems-i Terbrizi’nin muhalifleri olan Ahiler arasında yer aldığı anlaşılmaktadır. Ahi Evren Hace Nasreddin’in talebesi olmuştur. Bu Hace Nasreddin yani Ahi Evren Sultan II. İzzeddin Keykavus’a vezir olduğu günlerde Şems-i Tebrizi’ye suikast düzenletmiştir (1247). Bu olayda Alaaddin Çelebi önemli bir rol üstlenmiştir. Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesi olayından kısa bir süre sonra, Ahi Evren Hace Nasreddin ve Alaaddin Çelebi Kırşehir’e göçtüler. 1261 yılında Anadolu’nun birçok vilayetinde Moğollara karşı ayaklanmalar baş gösterdi. Kırşehir’de de Ahi Evren ve arkadaşları ayaklanma başlattılar.
7. Ayaklanma başarılı oldu mu?
Bu ayaklanmayı bastırmak üzere Mevlana’nın müridi ve Moğol asıllı Cacaoğlu Nureddin Kırşehir’e gönderildi. Nureddin Caca, Kırşehir’e gitmeden önce Mevlana ile bir görüşme yaptı. Tam bu sırada Mevlana’nın da oğlu Alaaddin Çelebi’ye iki mektup yazdığını ve onu aile ocağına dönmeye ikna etmeye çalıştığını görüyoruz. Cacaoğlu Nureddin buradaki ayaklanmayı bastırarak isyancıların tamamını kılıçtan geçirdi. Burada Ahi Evren Hace Nasreddin ve Mevlana’nın oğlu Alaaddin Çelebi’nin de öldürüldükleri anlaşılmaktadır. Cacaoğlu Nureddin bundan sonra Konya’ya gelmiş ve Alaaddin Çelebi’nin cenazesini de Konya’ya getirmiş olmalı ki, Alaaddin Çelebi’nin cenaze namazının kılınması söz konusu olmuştur.
Mevlana ısrarlara rağmen oğlunun cenaze namazını kılmamıştır. Bu haberi hem Ahmet Feridun Spesalar hem de Eflaki vermektedir.
Abdülbaki Gölpınarlı ve Feridun Nafiz Uzluk (Mevlana’nın hayatını yazan iki Mevlevi) Mevlana’nın oğlunun cenaze namazını kılmayışını, Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesi olayına katılmasıyla izah etmektedirler.
Alaaddin Çelebi Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesi olayına katılmış olmakla katil olmuş olur. Hukuken katilin cenaze namazı kılınır. Mevlana bunu bilmeyecek kadar cahil olmamalıdır. O halde oğlunun cenaze namazını kılmamasının nedeni, oğlunun Moğol yanlısı iktidara karşı isyan durumunda öldürülmesinden dolayıdır. Yani oğlunu “baği” (Meşru otoriteye başkaldıran)addetmektedir. İslam Hukukunda bağinin cenaze namazı kılınmaz. O halde Mevlana’nın oğlunun cenaze namazını kılmaması Şemsi öldürülmesi olayına katılmasından dolayı değildir.
Görülüyor ki, Mevlana bu iktidara karşı olanları baği kabul etmektedir. Bütün bu bilgi ve belgeler Mevlana’nın ve çevresindekilerin Moğol yöneticilerle ve Anadolu’da kurulan Moğol yanlısı yönetimlerle iyi ilişkiler içinde bulunduğunu göstermektedir.
8. O zaman size yönelen tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu tepkileri anlamak mümkün değildir. Görülüyor ki bu tepki gösterenlerin, ne Mevlana’yı tanıyorlar ne de eserleri hakkında bilgileri vardır. Kaldı ki Şems-i Tebrizi’nin sohbetleri olan “Makalat” adlı eseri incelendiğinde bu zatın Anadolu insanını Moğollara itaat etmeye ve Moğol yönetiminden razı olmaya çağırdığı rahatlıkla görülebilmektedir. Aslında bu fikri Mevlana’nın torunu Ulu Arif Çelebi de dile getirmektedir. Eflaki şöyle bir anektod nakletmektedir. Ulu Arif Çelebi Moğolları destekliyordu. Moğollarla mücadele halinde olan Karamanoğulları Ulu Arif Çelebi’ye niçin kendileriyle olmayıp Moğollardan yana olduğunu sorduklarında o şöyle cevap vermiştir: “Biz dervişleriz. Bizim nazarımız Allah’ın iradesine bağlıdır. O iktidarı kime verirse biz de onun tarafını tutarız” demiştir (Menakibu’l-Arifin, II, 925-926). Bütün bu belgeler ve bilgiler bize açık olarak göstermektedir ki, Mevlana Celaleddin-i Rumi ve hocası Şems-i Tebrizi Moğol yanlısı bir politika izlemişlerdir. Ve bunun mücadelesini yürütmüşlerdir. Bu siyasi düşüncelerinin mücadelesini vermişlerdir. Bundan dolayı o dönemde Moğol iktidarına muhalif olan çevrelerle de mücadele etmişlerdir. Mevlana ile Hace Nasreddin arasındaki mücadele de buradan kaynaklanmaktadır. Hacı Bektaş’a ve Sadreddin Konevi’ye karşı muhalif tutumu da bundandır. Bu konuyu daha fazla detaylandırmaya gerek de görmüyorum. Mevlana’nın bu tutumunu tarihi verilere göre inkar etmek mümkün değildir. Bundan dolayı da tepki göstermek gereksiz ve yersizdir. Bu tepkiyi gösterenler bunun yerine “Mevlana da bir insandır. Onun da kendine göre bir dünya görüşü ve olaylara bakış biçimi ve değerlendirmelerinin bulunması tabiidir. Eserlerinde bu dünya görüşünü, hayata ve olaylara bakışını anlatmış ve yorumlamıştır” diyebilirlerdi. Nitekim ben de mesleğimin gereği olarak çalışmalarımda onun bu yönlerini tespite ve düşünce biçimini teşhise çalışıyorum. Birilerinin çıkıp Mevlana’yı ve eserlerini dinle, İslam ile özdeşleştirmeleri halinde içinden çıkılmaz bir kaos ortaya çıkar. Mesnevi’nin en başındaki “Bu Mesnevi alemlerin Rabbinden indirilmiş bir Kitap’tır” sözünü izah etmek mümkün değildir. “Ondan sonra Mevlana öyle demişse doğrudur” veya “Mevlana’nın sözünü yorumlama yetkisini kim bize vermiş” diyerek acz ve cehaletlerini örtbas etmeye çalışıyorlar.
9. Tepkilerin ticari bir yönü var mı?
Doğrusu akla gelmiyor değil. Bana karşı tepki gösterenlerin çoğu, Mevlana sayesinde Konya’ya turistlerin geldiğini ve çok sayıda Konyalının Mevlana sayesinde ekmek parası kazandıklarını bu davranışımın turistlerin Konya’ya gelişini engellemeye yönelik olduğunu iddia etmektedirler. Halbuki bu olayın turizmle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Bu konu turistleri hiç ilgilendirmez. Hatta turistlerin dikkatini çekici bir hava da yaratabilir. Çok enteresandır bu tepki gösterenlerden birisi Mevlana sayesinde Konya’da deprem olmadığını söylemektedir.
Bu ve benzeri iddialar, bu tepkicilerin ne kadar tutarsız ve mesnetsiz olduklarını ortaya koymaktadır. Turizmi engelleme şeklindeki karşı çıkışlardan birine şöyle cevap verdim: “Keseniz zarar görecek diye endişe buyurmayınız. Tevhidi bir iman üzere olursanız, Allah başka rızık kapıları açar, ummadığınız yerden size nimet verir.”
10. Bu konuyu ele almanın gereksiz ve zamansız olduğu yönünde eleştiriler aldınız, bu konuda ne diyeceksiniz?
Bir tarihçi olarak bu olayı şu maksatla ele alıyoruz. Moğollar Anadolu’yu işgal etmiş birçok vilayette katliamlar olmuş. Müslümanların malları yağma edilmiş, böyle bir ortamda Mevlana gibi şair ve mütefekkir bir zatın bu olaylar karşısındaki tutumu nedir ve olayları nasıl değerlendirmektedir? Anadolu insanına ve çevresindekilere neler tavsiye etmektedir? Toplumdaki problemlere yaklaşımı nasıldır vb. sorular akla gelebilir.
Bu sadece Mevlana için geçerli değil. O devrin diğer ilim adamları, şair ve mütefekkirleri için de aynı amacı gözetmek durumundayız. Böyle bir ortamda kim ne yapmaktadır?
İşte bu çalışmalar içine girdiğimizde Mevlana’yı da bu yönde bir değerlendirmeye tabi tutmak zorundayız. Bir tarihçi olarak bunu yapmak mesleğimizin gereğidir. Her tarihçi hangi dönem ile ilgili çalışıyorsa kendi dönemindeki ileri gelenleri tespit etmek ve onların yolunu yordamını ve faaliyetlerini mercek altına almak durumundadır. Ben de bir Selçuklu dönemi mütehassısı olarak bu işi yapmaktayım. Bundan dolayı ilim ve fikir adamlarının elini kolunu bağlamaya kalkmak bilimselliğe hatta insanlığa yakışır şey değildir.
Hiçbir konuda ilim ve fikir adamlarına kısıtlama getirilemez. Her devirde ilim adamaları araştırmalarının verilerini toplumla paylaşmak durumundadır. Bunun engellenmesi halinde toplum statik bir yapı içinde hapsedilmiş olur. Devlet ve yöneticiler de ilim adamlarına bu verilerini toplumla paylaşma imkanı vermek durumundadırlar. Oysa görüyoruz ki, yöneticiler de en az bağnazlar kadar ileri gitmekte ve hatta birtakım yakışıksız ve terbiyesiz ifadeler kullanabilmektedirler.
Burada bir hususa daha değineyim. Bu fikirleri 30 seneden beri söylüyor ve yazıyorum. Sanki ilk defa söylüyormuşum gibi bana karşı hücuma geçtiler. Medyanın ve halkın bunu bilmemesi mazur görülebilir. Fakat Mevlana savunuculuğunu yaptığını zannedenlerin bunu bilmeleri gerekirdi. Anlaşılıyor ki bu Mevlana savunucuları Mevlana ve eserlerini bilmedikleri gibi Mevlana hakkındaki görüş ve beyanlardan da habersizdirler. Çünkü Mevlana hakkındaki bu iddialar 80 seneden beri birçok tarihçi ve ilim adamı tarafından yazılmıştır. Rahmetli Fuat Köprülü, Şehabeddin Tekindağ Mustafa Akdağ bu yönde fikirler beyan eden tarihçilerden birkaçıdır. Bunlardan biri de benim.
thunderpoint
27-03-2008, 17:21
(Alıntı:suflor tr.)
BAŞKA NASREDDİNLER
Hoca’nın yaşadığı dönemde Anadolu’da “Nasreddin” yahut “Nasıruddin” ismi çok yaygındı. Buna, menkıbelerin asıl Nasreddin Hoca’nın tarihi kişiliğini örtmesi gibi başka sebepler eklenince Hoca, zaman zaman başka Nasreddinler’le de karıştırılmıştır. *Gerçekten de o dönemde çok sayıda bu ve benzer ismi taşıyan kişi bulunmaktadır. Ahmet Baydar, bir makalesinde bu isimlerden bazılarını şöyle sıralamaktadır:
1-Nâsıruddin Berkiyaruk. İzzettin Kılıçaslan’ın oğludur.
2-Nâsuriddin Nasrullah b. Kuh Arslan. II. Keykavus’un 1261’de Baybars’a gönderdiği elçidir.
3-Nâsuriddin Oğulmuş. Baybars’ın 1261’de II. Keykavus’a yardım için gönderdiği silahtardır.[1]
4-Nâsıruddin Abdulcebbar. II. Gıyasettin zamanında takva sahibi olarak bilinen bir ediptir.
5-Nâsuriddin Ali. Sultan Alâeddin döneminde çâşni-girdir.[2]
6-Nâsuriddin Osman: Malatya’da Seyfeddin Sungur mahallesinde imamlık, Larende’de kadılık yapmıştır.
7-Nâsuriddin Nusret İnanç. Konya’da “Divan-ul-Hakem”lik yapmıştır.
8-Nâsuriddin Çelebi. Meşhur bir zengindir.[3]
Yine Sahip Ata’nın vezirlerinden Yavlak Arslan Oğlu Nasuriddin, Hindistan’da Delhi hükümdarı Nasuriddin Mahmud, Hülagu’nun vezirlerinden Hoca Nasuriddin Tûsî de Hoca’ya isim benzerliği taşıyan kimselerden bazılardır.[4]
İsmail Hami Danişmend de bu tür iddialardan birinin sahibidir: Bir yazısında “ Son yıllarda Hoca’nın; uç beyi iken Kastamonu’da siyasi hâkimiyet kuran Çobanoğlularından Yavlak Aslan’ın oğlu Nasır-üd-din Mahmut olduğu iddia edilmiştir.”[5] *Demektedir.
Yine günümüzde Mikail Bayram’ın da böyle bir tezi vardır. Ona göre Nasreddin Hoca, Ahi Evren’le aynı kişidir. Ahi Evren’in lakabı da Nasiruddin’dir. Yazar, tezini güçlendirmek için de iki Nasreddin’in hayat hikâyeleri, bazı latife ve hikâyeleri arasında benzerlik olduğu gerçeğinden yola çıkmaktadır.[6]
* * * * Bu tür iddialar, elbette devam edecektir. Nasreddin’ler arasında ne kadar benzerlik olursa olsun ortada gerçek bir Nasreddin Hoca olması da gerekmez mi? Onca Nasreddin Hoca fıkrasının asıl yurtlarının Akşehir ve Sivrihisar olması tamamen bir tesadüf olamaz. Ya şu ana kadar yapılan ilmi çalışmaları ne yapacağız? Farklılıkları olsa bile yüzde yüze yakın bir çoğunluğu Sivrihisar’da doğan ve Akşehir’de vefat eden bir Nasreddin Hoca’dan söz ediyorlar. Bu tür iddialar, henüz çok sağlam bir bilimsel zemine oturmamaktadır. Bu yüzden İ. Hakkı Konyalı’nın İ. Hami Danişment’in iddiası için söylediği “fantezi” sözünü de yabana atmamak gerekir. Hele onun “Türk’ün iç benliğinde bir varlık olan Hoca’mızın adı ne Nasıruddin, ne Nasirüddin, ne de Nüsatüeddin’dir. Halen dilimizde yaşadığı gibi “Nasreddin”dir.(…) kendisi gibi türbesi ve mezarı da tektir. Adının “Nasreddin” olduğundan hiç şüphe yoktur.” [7] Sözü de bu konuya çarpıcı bir nokta koymaktadır.
[1] Silahtar(Silahdar): Padişah yahut vezirlerin silahlarına bakan görevli.
[2] Çâşni-gîr: Eskiden saraylarda yemeklerin tadına bakan kimse, sofracıbaşı, aşcıbaşı.
[3] Ahmet Baydar, Bilge Hoca, Yedi İklim dergisi, a.g. s. S. 168
[4] Kemal, Uzun, a.g.e. s. 20
[5] İ. Hakı Konyalı, Yedi İklim dergisi, a.g.s. s. 170
[6] Mikail Bayram, Tarihin Işığında Nasreddin Hoca ve Ahi Evren s. 8
[7] İ. Hakkı Konyalı, Yedi İklim Dergisi, a.g.s, s. 171
arkadaşlar
peki mevlana ve şems-i tebrizi arasındaki ilişki için ne diyorsunuz?İslamcılar onların sevgili olduklarını reddeder doğrusu aslı astarı nedir?Son okuduğum kitaplardan biri Ahmet ümitin Bab-ı Esrer'ıydı bu kitapta Şems ve Mevlana ilişkisi anlatılıyor ama roman olduğundan çok bilgi içerikli değil.Bende merak ettim olayın aslını....
Bir taraftan Muhammed ve 4 halife hakkında tek bir geçerli tarihi kanıt olmamasından dolayı yaşayıp yaşamadıkları hakkında dahi kuşku içinde olurken ve kanıtsızlıktan dolayı sadece yaşadıklarına inanmak ya da inanmamak seçeneğine dahil olurken, diğer taraftan komplo tarzı iddialarla bir tarihi şahsiyeti yaftalama gayretkeşliği içindeyiz.
Şimdi ben bu yazılar içindeki yanlışların hangi birini düzelteyim?
Bir yandan "Boşver yazsınlar, çok mu önemli?" diyorum, ama diğer taraftan kendimi haksızlığı susarak onaylamış gördüğümden suçlu hissediyorum. aylarca bu başlığa bu nedenle yazmadım ama güncellenince dayanamadım artık.
Sevgili Frodo'nun alıntıladığı yazı komplo iddialarına zemin olarak "Cuha" dan başlamış yazısına. Bir de sözde Cuha'nın tanımını yapmış ama ustaca kalem oyunlarıyla gitmiş Cuha'yı Nasreddin hoca'yla eşleştirmiş.
Cuha ile Nasreddin Hoca arasında 5 asır fark var. 8. yüzyıl Arap edebiyatının fıkra kahramanıdır Cuha. Nasreddin Hoca fıkralarının çoğunun da Cuha'dan araklama olduğu bilinir. Doğrusu, fıkraların çoğu Nasreddin Hoca'ya ölümünden çok sonra yakıştırılmıştır. Örneğin Timur fıkraları vardır Nasreddin Hoca'nın. Halbuki Timur devrinden çok önce yaşamıştır hoca, Timur'u bilmesi mümkün mü?
Mesnevi'deki fıkraların da Nasreddin Hoca ile ilgisi yoktur ve Cuha'ya aittir. Adını da yazmıştır zaten Cuha diye.
Şimdi kalkıp da sırf Nasreddin Hoca ile ilişkilendirebilmek için, "Cuha diyerek hocayı kastediyor." diye bir iddiada bulunulabilir mi?
Ama bulunabiliyorlar ve çok komik duruma düşürüyorlar kendilerini.
Diğer saçma iddialara da sonra değinelim.
karadenizli
18-01-2009, 14:06
Pante bak;
Hazret-i İdris Aleyhisselam’ın kızı, kardeşleri tarafından havuza atıldığında, oradan geçenler kızı çıkartmış, götürüp gelin etmişler...” Hikaye uzar gider. Oradaki bir zat söz sırası kendisine gelince; “E... ben bunun neresini düzelteyim? Hazreti İdris değil, Yakup. Kızı değil oğlu, havuza değil, kuyuya...”.
Pante bu arkadaşların yazısının neresini düzeltelim
Gerçekten Ahî Evren ve Babaî ardılı Ahî örgütünü, 13. yy Anadolusu’nda Mevlânâ’ya karşı savaşım içinde görüyoruz. Bu, öyle kıran kırana bir savaşım ki, Ahîler 1247’de, belki de Şeyh Nasîrü'd Din’in de içinde bulunduğu bir komployla Mevlânâ’nın Şeyhi, Şems-i Tebrîzî’yi öldürürler. Bu komplonun içinde Mevlânâ’nın öz oğlu Alaüd Din Çelebi de vardır.
Baştan sona yanlış ifadeler içeren ve "belki de" diyerek varsayıma dayandırılan bu çarpık görüşün hiçbir tarihi gerçekliği yoktur.
1.si Babai ardılı Ahilik diye bir kavram yanlıştır. Babai ardılı bir felsefe ekolünden bahsedilebilirse de bunu Ahilik diye adlandırmak yanlıştır. Ahilik Babailikten çok daha eskilere dayanır.
"13. yüzyılda Ahiler Mevlana ile savaşım içinde" ifadesi de doğru değildir.
Ahilerin esnaflar-zanaatkarlar olarak bir sivil toplum örgütlenmesinin yanında bir mücadelelerinden söz edilecekse eğer bu mücadeleyi "Mevlana'ya karşı" diye nitelendirmek aslı olmayan abuk bir düşüncedir ve Ahiliği alçaltmaktır. Ahiler de Mevlana gibi tasavvuf felsefesine sahiptir. Bu felsefenin mücadelesini yaparlar. Bunun yanında Ahileri Moğol istilasına karşı direnme mücadelesi içinde görürüz. Sonraki yıllarda ise Moğol egemenliği altındaki Selçuklu yönetimine karşı mücadele içinde olurlar. Bu mücadeleleri isyana dönüşür. Selçuklu yönetimi Kırşehir emiri Nurettin Caca'yı isyanları bastırmakla görevlendirir ve kanlı bir şekilde bastırılan isyanda çok sayıda insanla birlikte Ahi Evran ile Alaeddin Çelebi de öldürülür. Bunun kesinlikle Mevlana ile ilgisi yoktur.
http://akam.ahievran.edu.tr/ahilik.htm
Ahilerin bir kısmı Mevlana ile yakın ilişkiler içindeyken bir kısmı da Mevlana Karşıtı idi. Bir kesimin Mevlana'ya karşıt olma sebebi ise Mevlâna’nın sezgici ve içe dönük eğilimli, Ahi Evren’in ise akılcı ve dışa dönük olması bakımındandır.
Mevlana ve Ahiler (http://www.mevlana.selcuk.edu.tr/belge/sumam-dergi/dergi-pdf/011-Zehra%20Gocer.pdf)
Ahi Evran'ın Nasrettin Hoca olması iddiasını da gülünç buluyorum. Bu bana İsmail Dümbüllü'nün İsmet İnönü olduğunun iddia edilmesi gibi geliyor. Bir tarafta ciddi işler yapan, ciddi kitaplar yazan, örgütlenme ve mücadeleler içinde olan bir önder kişi, diğer tarafta eşeğine ters binen, göle yoğurt çalan bir hoca. Nasrettin Hoca hakkında elde ciddi bir bilgi mevcut değilken, belki de hiç yaşamamış, uydurulmuş bir halk şaklabanı iken Ahi Evren'in kitaplarına dahi sahibiz.
Şemsi Tebrizi'nin öldürülmesi ise faili meçhullüğünü korumaktadır. Bilinmeyen bir olayı kalkıp ta Mevlana'nın oğluna, Ahi Evran'a yüklemek doğru değildir. Belki şüpheliler içinde isimleri anılabilir ama "Onlar öldürdü" denemez. Şemsi dönemin derin devletinin kurbanıdır. Derin Devleti sadece günümüze özgü Amerikan icadı sanmayın. :)
Şemsi, heteredoks bir yapıdaydı. İslam içinde ama İslam'ı kendine göre yorumlayan ve geleneksel İslam karşıtı fikirler geliştirebilen bir alimdi. Devrimci düşüncelere sahipti Şems. Selçuklu yönetimi ise "Kur'an-Hadis ne diyorsa o" anlayışında ortodoks çizgide idi. Mevlana'yı Mevlana yapan Şemsti ve Mevlana'daki değişimler derin devleti ürkütmüştü. Mevlana'nın yönetime karşı tavır alması demek devrim demekti. Bunu göze alamadıkları için Şemsi ortadan kaldırdılar.
Kuyuya bir tas atarim, gündeme otururum...
Nasilsa profesor etiketimde var...
Kurnaz, basit, kolay, zahmetsizce, emek harcamadan calip ve dürüstlük, adalet duygularindan yoksun düsüncelerin ve islerin coklugu neden bizim ülkemizde salgin bir hastalik halini almistir anlamakta cok zorluk cekiyorum...
Bu siteye üye oldugum günden, bu güne kadar dikkat ediyorum; tartisilan konularin hemen, hemen hepsi dönüyor, dolasiyor hep bu noktada birlesiyor. Bu benim edindigim izlenimim ve görüsüm.
Birisi ciksa deseki; ya da ben diyeyim:'' Mevlana; mesnevisini halkin anlayacagi dilden yazsa, Fars' ca yazmasa iyi olurdu. Yunus Emre'ninde Mevlana dergahinda kaldigi süre icinde bu konuya kafasi takilmistir."
Bu konu tartisilir ve varsayimlar üzerine beyin jimnastigi yapilabilir diye düsünüyorum. Aklimida hep kurcalamistir. Bu konuya ait cok kesin bir belge de bulamadigimi itiraf etmeliyim.Belki aldigi egitim ve dilï yüzünden bir yerlere gelebiliriz.
HULKİ CEVİZOĞLU- Şems-i Tebrizî’nin Moğolların ajanı olduğunu söylediniz, onun kaynağını sormuştum.
PROF.DR. MİKAİL BAYRAM- Şimdi ona geleceğim. Şimdi mademki kaynağını soruyorsanız hemen söyleyeyim.
Bakın, Şems-i Tebrizî’nin “Makalât” diye bir eseri var. Şemsi Tebrizi’nin Makalât’ını okursanız, orada birçok yerlerde Moğollar’la ilgili olarak Şems-i Tebrizî Moğollara muhalif olanlarla mücadele etmektedir.
HULKİ CEVİZOĞLU- Ama, yani bu ajan olmasını mı gerektiriyor?
PROF.DR. MİKAİL BAYRAM- Evet, Moğolların aleyhinde bulunanlara şiddetle hakaret ederek onları susturmaya çalışmaktadır.
HULKİ CEVİZOĞLU- Burada bu mu kaynağınız?
PROF.DR. MİKAİL BAYRAM- Evet, budur kaynağım; ama ileride yine kaynaklarımı söyleyeceğim. Mevlana‘ya gelince kaynakları daha detaylandıracağım.
Ne dememiz gerekiyor, simdi bu koskoca profesor dr. beyefendiye?
Ac Harzemsahlar devrini oku.. Sarayda '' Bilginlerin Sultani '' ünvani ile yasantisini sürdürür iken, niye ailesi ile ser sefil yollara düsmüs, 10 yil sonra Karaman'a gelebilmis?
Ajan diyor yaa......Mogol ajani... Bir kap bulabilsem, onun icine sigdiracagim ama... Bulamiyorum iste...
13-14 yaslarindayim.Yazin üzüm toplama zamani.
Kapodakya Göreme'de, peri bacalarinin, tarihi kiliselerin yan yana oldugu bir meydanda, ortada kocaman bir kamp atesi yaniyor ve cevresinde belki 23 kisiyiz.
Türk olarak;
Su anda bir otel müdürlügü yapan arkadasim, ben ve bizi egiten bir abimiz ile 3 kisiyiz.
Diger insanlar ise aile olarak; Fransiz, Alman, Ingiliz, Amerika'li ve Japon'lar.
Konu: Mevlana ve Mesnevi. Ortak dil olarak Ingilizce konusuluyor.
Misafirlerimizin hepsi okumus ve bilgili insanlar.( Kapaodakya bir kültür turizminin oldugu bölgedir. Dolayisi ile burayi ziyaret edenlerin;tatil anlayislari ve kendileri farklidir.)
Hepsinin ellerinde Mesnevi ve Mevlana hakkinda, kalin kalin kitaplar,belgeler... Biri bitiriyor, biri konusuyor, siirler okunuyor, görüsleri aciklaniyor...Bize ders veriyorlar, kendi aralarinda da bilgi alisverisi yapiyorlardi..
Yani bizleri gece yarisi arayip bulan olmasa idi; bu haz ve bilgi aleminden kurtulmamiz imkansizdi. Hayatim boyunca bu geceyi ve ondan cikardigim dersleri unutamam. Artik yaz tatillerimde bu cesit geceler ve konusmalar benim icin vazgecilmez bir olay olmustu.
Hakikaten bu saygin ve yabanci insanlar niye Mogol ajanindan bahsetmemislerdi acaba dersiniz?
Saygilarimla.
Sevgili Cigi;
Mevlana'yı Moğol ajanlığıyla suçlayan profesör bu konuda konferanslar veriyor.
Konferanslarında Mevlana'nın gerçek bir İslamcı olmadığını, İslam dışı düşünceler getirdiğini de vurguluyor.
Bu görüşlere dört elle sarılan islamcılara baktığımda tümünün şeriat düzeni yanlısı olduğunu görüyorum. Mevlana'nın müslümanların isyankar niteliğini körelttiğini, onları sevgi, barış, hoşgörüye yönelterek cihad duygularını öldürdüğünü söylüyorlar. Yani işlerine gelmiyor. Bakıyorlar, ülkenin %90'ı müslüman ama tık yok. %90 müslümanın %90'ı kavgaya, savaşa, cihada karşı. Hatta şeriate karşı.
Buna sebep olan felsefenin de tasavvuf ve Mevlana olduğunu biliyorlar.
Non-teistlerin Mevlana eleştirisinin nedeni ise Mevlana'nın bir islam sembolü olarak görülmesidir ya da öyle sanılmasıdır. Yanılıyorlar. Dünyada en çok satılan kitabıyla Mevlana ile İslam farkını Avrupalılar, Amerikalılar bizden daha iyi biliyor.
Her müslüman Mevlana gibi, Yunus gibi olsa benim ne derdim olur dinle, imanla.
Eleştirilere bakıyoruz:
Eşcinsellik suçlaması var, kanıtı yok. divanındaki beyitlerden yola çıkarak yapılan suçlama var. Ee, yeri geldiğinde eşcinsellik savunuluyor, suçlayanlar eleştiriliyor. Sanki karşılarında oy isteyen biri var, önderlik iddiasında bulunan biri var, ya da nurcular gibi potansiyel bir tehlike varmış gibi bir yaklaşım var.
Moğol ajanlığı iddiası var, tam bir komplo teorisi, tek kanıt yok. Şems'in 1-2 yazısı örnek veriliyor. Bunlar kanıtın ne olduğunu bilmiyorlar. Ben de Mesnevi'den çok sayıda Moğollar aleyhinde yazı çıkarıyorum. Hadi siz de bulun bir tane Moğol propagandası ya da övgüsüne dair tek bir yazı.
Mesnevi'de açık-saçık hikayeler varmış. Hem cinselliğin tabu olmasından şikayet edilir. Hem de bunu 8 asır önce aşmış insan eleştirilir. Neymiş ilişkiden bahsetmiş, alet demiş vs. Günümüzde dahi evli olduğu halde hala kadının orgazmından habersiz milyonlar var. Mevlana'nın o dönemde kitabında bundan bahsetmesi takdir edilecek niteliğidir. Bunlardan bahsederken ahlaksızlığı mı yaymaya kalkmış, eşcinselliği mi övmüş. Oğlancı için "melun" diye yazdığını görmezden geliyorlar.
Mevlana, dini korkunç olmaktan çıkarmaya çalışmış, sevgi katmış, hoşgörü aşılamış. Müzik çalmış, dansetmiş, şarap içmiş. Şarap içeni sürükleyenlere "Şarabı o içmiş ama sarhoşluğu siz yapıyorsunuz." diye karşı çıkmış. Dinden dönenlerin, farklı dinden olanların öldürülmesine karşı çıkmış.
Deniyor ki "kafir diye eziyet etme, öldürme. Ola ki müslüman olur" demesi yanlış. Müslüman olacağını umduğu için bunu söylemiş."
Yahu dinden döndü diye, kafir diye insan öldürmeye kalkan katil ruhlu yobaza başka ne söylenebilir? "Kafirin katli vaciptir" diye inanan biri insanlık edebiyatından anlar mı? Diğer insanlara zaten birşey söylemeye gerek yok.
“Ben hacetler kıblesiyim
Gönlün kıblesiyim ben
Ben Cuma mescidi değilim
İnsanlık mescidiyim ben.”
Daha ne desin? Aleviler dışında mezheplerden duyulabiliyor mu benzeri sözler?
“Bu kavga ,bu hır gür nereye dek?
Ben sensin işte, ben de senim işte”
Ne kadar günümüze uygun bir söz. Bunu söyleyene karşı çıkılabilir mi?
Mevlana’nın özlü bilgisi, sonradan kendine uyanların kentli,aristokrat bir zümre olmasına da vesile oldu.Mevlevilik ,müzikte klasik şark müziğine ve İran edebiyatına kaynak oldu.Mevlevi zerafeti, Mevlevi neşesi,Mevlevi nüktesi yüksek ve entelektüel sınıfa hitap ediyordu. Ama buradan yola çıkıp onu fakirlere karşı olmakla suçlamak mümkün mü? O ki en sevdiği dostu Şems için dahi "Fakirlerin sultanı" diyor. Beylerin, zenginlerin şaşaalı sofralarında yer almıyor.
"Bilginlerin kötüsü, beyleri ziyaret eden bilgindir; beylerin
hayırlısı da bilginleri ziyaret eden bey. Ne güzel beydir yoksulun
kapısındaki bey; ne kötü yoksuldur beyin kapısındaki yoksul."
Mevlana, Farsça yazdığı için onun İranlı olduğunu iddia edenler de vardır. Anadolu Selçuklu devletinin saray dili Farsçaydı. O dönemde bilim ve sanat dili de Farsçaydı . Bu yüzden Mevlana eserlerini Farsça yazdı.
Şu sözün derinliğine bir bakın:
Kadın, Tanrı ışığıdır, sevgili değil; kadın sanki yaratıcıdır; yaratılmış değil.
Mevlana tarihsel bir kişilik olarak elbette ilginin odağı olacaktır. Bunda şaşılacak bir şey yok. Ama hangi Mevlana sorusunuda cevap bulmak o kadar da kolay olmuyor.
13.YY da Anadoluda üç sufi akım görülmektedir. Bağdad okulunun ılımlı ve oldukça sunni mistizmi. Ki bu akımın en önemli temsilcisi Belh'li Mevlana'dır.
Türkmen gaziliğinin heretik eğilimli sufizmi.
Ve Zanaatçı birliklerindeki mistik görüşlerle beslenen sufizm. (Ahilik.)
Bu üç akım 13.yy da aynı zamanda içten içe sürdürülen sınıf çatışmalarının, iktidar kavgalarının ideolojik görüngülerini oluştururlar.
Kısaca Anadolu'da göçer bir kültürü yaşatmaya çalışan Türkmenler üretim biçimleri nedeniyle eşitlikçi ve mülksüzdürler. Hem kentlileşmeye başlayan göçer aristokrasisi ile hem de Zanaatçı örgütlenmelerin egemen olduğu kentli yaşam biçimiyle uyumsuzdurlar. Bunlar Türkmen gaziliği ile kendilerini ifade etmektedirler ve köklü bir batıni geleneğe dayanırlar.
13 YY da Moğol İstilası ile Anadolu bir ilhanlı vasalliğine dönüştüğünde yukarıda saydığımız sufi akımlar (ya da dayandıkları sınıfsal yapılar) farklı tepki vermişlerdir. Kentlileşen göçer aristokrasisi ve Selçuklu sarayı uzlaşmadan yana olacaktır. Mevlevi tarikati bu uzlaşmada son derece açık ve atılgandır.
Ahi örgütlenmeleri bir tür şehir devleti gibi, Moğol istilasına karşı başlangıçta direnecek,kanlı çatışmalara girmekten kaçınmayacaktır. Ö.Tuncer'in bahsettiği Kayseri savunması bunun parlak örneklerinden biridir.
Anodolu'da göçer biçimde hayvan yetiştirmeyle geçinen Türkmen'ler ise bir biçimde kendi ilgi alanlarında olmayan bu gelişmelere topyekün bir tepki koymayacak ancak uzun vadede Moğollora ve onların işbirlikçiliğini yapan selçuklu sultanlarına karşı isyan bayrağını açmakta gecikmeyeceklerdir. (Karaman beyliğinin kuruluş süreci).
Mevlana'ya bir moğol ajanı demek haksızlıktır. Ama gerek bu etkili şeyhin gerekse de tarikatinin egemenlerle her zaman uzlaşmacı olduğunu bilmekte de fayda vardır. Bu uzlaşmacılığın Anadolu'da moğol egemenlere karşı direnişi baltalayıp baltalamadığından emin olmak zor.
Sevgili pante;
Dahada ileri gidiyorlar; utanmadan, Saidi Nursi efendiyi Mevlana ile bir tutmaya kalkip, cagimizin Mevlana'sidir diyorlar. Bunlarada reyting, tiraj ve baska cikarlar ugruna canak tutup, kendilerini bir alim ve calim ile millete sunanlar var.
Okuma sevdalisi bir kisi eger zamani da bol ise; Mesneviye bir basladimi, en son sayfadan cikar diye düsünüyorum.Bu arada Türkce' lestirilmesinde emekleri gecen insanlari minnet ve saygi ile aniyorum.Bikmadan oku, bir daha oku, bir daha oku...
Sevgili pante; olay aslinda tam senin vurguladigin gibi. Hic islerine gelir mi, bu bahsettigin düsüncelerin yayilmasi ve yasanmasi... Yobaz kalacak ki millet, birileri istedigi gibi at oynatsin.
Yunus devamli arayis icinde olmus, bikmadan usanmadan.
Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil
Simdi bunu nasil kabul edebilirler? Asla edemezler. Allah'i ve insanlari kandirirken bu Yunus da nerden cikti...
Mevlana;
''Benim beytim, beyit degil, bir ülkedir. Alayim, alay degil, bir sey ögretmektir.''
Dedigi halde görmezden gelmektedirler. Nasilsa bu millet hep birilerinin agzinin icine bakiyor, merak edip bakmazlar, düsüncesi ile yola cikiyorlar.... Ne yazik ki tutturuyorlar.
Okumakdan mana ne
Kişi hak'kı bilmektir
çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emekdür
Dünya' da saygin üniversiteler; bu insanlarin yasamlari, yazdiklari hakkinda konferanslar, arastirmalar yapip ölümsüzlestirirken bir yandan da onlarin düsüncelerini yayginlastirmak istemektedirler. Her dilde kitaplari bulunmaktadir.
Bir de Anadolu Selcuklu devletinin bir özelligini burada vurgulamadan yapamiyacagim. Bu Ahiler ile Mevlana savasi da nereden cikti ortaya bilmiyorum, belki bu konuyada biraz isik tutar diye düsünüyorum.
Anadolu Selcuklu'lari; Anadolu'da savasmadan, buraya bir sürü zaanatkar ve yetiskin insanlari önceden göndermistir. Bu insanlar halka zaanatkarliklari ve esnafliklari ile kendilerini sevdirmisler, dolayisi ilede Selcuklu Sultanina devamli bilgi aktarmislardir. Selcuklu'larin basarilarinin en önemli etkenlerinden biridir bu düsünce ve uygulama.
Ayrica Bahaddin Veled'i Selcuklu Sultani Konya'ya davet etmistir.Daha sonra Mevlana'ni rubailerinin halk arasinda yayginlastirilmasi ve ulastirilmasinda gene bu zaanatkarlar ve esnaflar yardimci olmuslardir. Selcuklu'larin bu sistemli ve organize anlayisi ile olaya baktigimizda Sultan'in Veled'i davet ederken böyle bir konuyu görmezlikten asla gelemez.
Sevgili pante, ben biraz sanal arizaliyim.Yani konusabildigim gibi olmuyor iste...Kaynar sulara atasiniz benide daha cabuk pissem..
Fakat imkanim olsa bu siteyi güvenilir kaynaklari ile birlikte Anadolu'nun her konusu hakkinda öyle bir kütüphane yapacagim ki; bu ortaliga yalan pompalayan motorlarin nasil calisdiklarinin hepsini bir yerde görüp okusunlar... Sonra kanitlasinlarda görelim bakalim neyin yalan oldugunu.
Sevgiler.
Halil Inalcik'in Devlet-i Aliyye: Osmanli Imparatorlugu Uzerine Arastirmalar-I adli kitabini okuyordum. Bu konuya orda da rastladim. Halil Inalcik'in verdigi bilgiler Frodo'yu büyük ölcüde dogruluyor. (Nasreddin Hoca konusu disinda. Bence Nasreddin Hoca anonim bir kisilik, Pir Sultan Abdal gibi bircok kisiden derlenip yaratilmis birisi. Bunlardan birisi de Ahi Evran olmali.) Kitabin 35 ve 36. sayfasindan aktariyorum:
"Selcuklu sultanlari Bagdat halifesi ile yakin iliskide olup kendilerini, resmi yazilarda, halifenin bir mensurla tayin ettigi sultanlar durumunda görür, halifenin yardimcisi (zahir, mu'min) gibi ünvanlar kullanirlardi. Anadolu'da ahilik teskilatinin temelini olusturan fütüvvet hareketinin baslangici, Halife Nasir'in sultanlar yaninda girisimlerine baglanmaktadir. Türkiye ahi teskilatinin kurucusu Evren (Evran), 13. yüzyil baslarinda Bagdad’tan Anadolu’ya gelen bir grup ulema ve sufiler arasinda idi. Bu alimler, fütüvvet erbabinin dostu I. Alaeddin Keykubat’in (1221-1237) himayesi altinda idiler. Oglu II. Giyaseddin Keyhüsrev tarafindan zehirlenen Alaeddin’den sonar Nasirüddin hapse atildi. Sehirde en kalabalik isci grubu debbaglarin seyhi olan bir alimdir. Asil adi Hoylu Seyh Nasirüddin Mahmud’dur. Hocasi ve kayinpederi fütüvvet akiminin büyük seyhi ünlü sufi Evhadü’d-din Kirmani’dir. Kirmani’nin Anadolu’da bircok sehirde halifeleri ve zaviyeleri vardi.
Mogallarla isbirligi yapan ve Fars kültürüne tutkun Selcuklu seckin sinifina hitap eden Celaleddin Rumi ile halk adami Ahi Evren arasinda düsmanlik vardi. Bu düsmanlik Mevlana’nin seyhi Semsäi Tebrizi’nin katliyle (1247) iliskilidir. Nasirüddin’in ahileri, Mogollarla mücadeleye giren II. Izzeddin Keykavus’u destekliyorlardi, Keykavus 1254’de Kirsehir’e gitti. Mogol kuvvetlerionu yenilgiye ugrattilar (Sultan Hani Savasi, 1256). Anadolu’da isyan bastirmaya calisan Mogollarin soykirimindan Nasirüddin de kurtulamadi. Onun, Kirsehir emirligine atanan Mevlevi Caca oglu Nureddin Bey’in sehirde yaptigi katliamda hayatini kaybettigi (1261) anlasilmaktadir. Tokat, Sivas, Kayseri gibi büyük sehirlerde Mogollar, karsi cikan esnafi, bunlar arasinda savasci kalabalik debbag esnafini katlettiler. Ahilere ait zaviyeler, Mevlevilere verildi. Bunun üzerine ahiler uzak uc bölgelerine, Türkmenler arasina göc ettiler.
Osman Gazi’nin seyhi Ede-Bali’nin Kirsehri’nden uca göcenler arasinda bulundugu ileri sürülmüstür. Keza, Osman Gazi ile Bursa kusatmasinda hazir bulunan Abdal Musa da ahilerle birlikte uca göcen dervislerdendir."
Halil Inalcik, daha sonraki sayfada Ahilerle ilgili olarak Ibn Battuta’dan bir de alinti yapmis. Bu alintidan da bir bölüm aktarayim:
“Bu ahilere Anadolu Türkmen yurdunda her bölgede, sehir ve köylerde rastlanir. Dünyanin hicbir yöresinde, yabancilara yakinlik göstermekte, onlarin yiyecek vesair gereksinmelerini karsilamakta, zorbalarin ve polis hizmetindekilerin veya onlara katilan serserilerin zulümlerini önlemekte, hatta onlari ortadan kaldirmakta gösterdikleri ciddi cabalari bakimindan onlarla kiyaslanabilecek kimse yoktur. Onlarin dilinde ahi söyle bir kimsedir. Ahi, kendi sanatinda calisanlari, evlenmemis gencleri ve bekar yasami secmis olanlari bir araya toplayip onlarin önderi olmayi kabul eden bir kimsedir. Buna fütüvvet de denir. Ahi, bir zaviye bina eder, onu hali, kandiller ve baska gerekli esyalarla döser. Zaviyede onunla beraber olanlar, gündüz calisirlar ve ikindi namazindan sonra ortaklasa kazanclarini getirirler, bu para ile zaviyede yenecek meyve ve baska yiyecekler satin alinir. Sayet o gün sehre bir yolcu gelmisse, kendisini zaviyede konuk ederler, satin aldiklari seyleri ikram ederler ve ayrilis gününe kadar konuk onlarin yaninda kalir. Bir konuk gelmemisse, kendileri yiyecekleri beraber yerler ve yemekten sonra ilahi ve raks ile sema’ yaparlar. Ertesi gün islerine gider ve ikindiden sonra ortaklasa kazandiklari parayi getirir ahiye teslim ederler. Zaviye üyelerine fityan, baslarina, evvelce söyledigimiz gibi, ahi denir. Dünyanin hicbir yerinde davranislarinda onlardan daha centilmence davranan kimse görmedim. Siraz ve Isfahan halki, davranislari bakimindan onlarla kiyaslanabilir, fakat onlar yolculara daha cok sefkat, yakinlik ve itibar gösterirler."
Ahilik ayni zamanda bir tür komün yasami gibi görünüyor.
Sevgili Frodo teşekürler,çok güzel bir çalışma olmuş.
Arkadaşlar da çok güzel şeyler yazmış konuyu irdelemişler.
İlerleyen zamanlarda da gçrülecektir ki tarih sabit bir şey değildir.Zamanla geçmiş değişir.
Yeni bilgiler kaynaklar tarihi değiştirir.
Tarihte kaynaklara tam olarak güvenmenin mümkünü yok.
Örnek bu günün başbakanı veya bir liderini (öğrenci lideri olabilir)AKİF BEKİ nin ağzından dinlemek var,Lemanda okumakta var.
Bildiğim bir şey var.
NASRETTİN HOCA halk adamıdır,anlatılır bilinir sevilir.Anadolu insanına nasıl attan indirilip eşeğe bindirildiğini anlatır.
MEVLANAYI KİM TANIT(DI)? kimse.
Mevlana ANADOLU halkımnın dışında durur.
AHİ EVRAN, Nasrettin hocadır meselesine gelince pek mümkün görünmüyor çünkü kıral olmayan halk insanları yani soylu olmayanları HALK KENDİ PAYELENDİRDİĞİ VA ZAMAN İÇİNDE KAR TOPU GİBİ BÜYÜDÜĞÜNDEN BİR KİŞİ VEYA KİŞİLİKTE TOPLAMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR DİYE DÜŞÜNÜYORUM.
ozgur_beyin
25-03-2010, 20:44
sevgili sargon, boşuna dememişler kolay sorgon olunmaz diye .son etklediklerinden çok faydalandım. ayrıca halil hocaya imanım tamdır o yazdıysa doğrudur. sağol sargon
ozgur_beyin
21-05-2010, 02:23
bu başlığın tekrar okunması için güncelledim.
bu aralar sitede pek eli ayağı düzgün yazılar çıkmıyor çoğu sitenin sorunlarıyla ilgili başlıklar ve birde. çok basit başlıklar var kanaatindeyim
basitten kastım din dışı olmaları hasebiyledir biline kimse alınganlık göstermesin
ozgur_beyin
14-10-2011, 20:47
güncelleme
boyle kaliteli konulari siksik guncellemek lazim... tebrikler
https://www.youtube.com/watch?v=z59902DaGug
Corpse Bride
14-03-2017, 20:27
frodo' ya teşekkür ve sevgiler.
kendini seçkin sanma hastalığı, kronik genetik ne derseniz artık. hiç farkettirmeden nakış nakış işliyorlar kullarına ki söğüşlemek kolay olsun.