Orijinalini görmek için tıklayınız : ON'ları anıyoruz !972 Kızıldere
oralcalislar@cumhuriyet.com.tr
Kızıldere'nin 36. Yılında...
Bazı olaylar vardır ki, ülkenin tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilirler. Kızıldere'de 30 Mart 1972'de, 10 devrimci arkadaşımızın ve 3 İngiliz teknisyenin 12 Mart askeri darbecileri tarafından öldürülmesi de, 1968 gençlik hareketinin liderleriyle ilgili tasfiye hareketinin bir anlamda son noktasının konulmasıydı denebilir.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Ankara Mamak Askeri Cezaevi'nde yanı başımızdaki hücrelerde bir anlamda haklarında verilen idam kararının son aşamalarını yaşıyorlardı. Mahir Çayan, Ömer Ayna, Cihan Alptekin, Ziya Yılmaz ve Ulaş Bardakçı, bir süre önce İstanbul Maltepe Askeri Cezaevi'nden kaçmışlardı.
Ulaş, kaldığı evde basılıp öldürülmüştü. Ziya Yılmaz ise yaralı yakalanmıştı. Mahir Çayan ve arkadaşları, 12 Martçıların baskıları nedeniyle kendilerini kapana kıstırılmış gibi hissediyorlardı. Bu arada Koray Doğan Ankara'da Mahir'lere yardım ettikleri gerekçesiyle gözaltına alınmak istenirken öldürüldü.
***
Denizler idam hücresinde beklerken, Mahir'lerin sessiz kalmaları mümkün değildi. Onları kurtarmak için bir şeyler yapmaları gerektiğine inanıyorlardı. Ancak koşullar çok kötüydü ve Mahir'lerin çevresindeki kuşatma artıyordu.
Sonunda Karadeniz'deki İngiliz üssünü basıp İngiliz teknisyenleri kaçırmaya karar verdiler. Aslında bu eylem 1968 kuşağının cezaevinde olmayan liderlerinin neredeyse son ve kritik eylemiydi.
***
12 Mart 1971 askeri darbesinin arkasındaki nedenleri zaman içinde daha iyi anlamaya başladık. Ordu içindeki iki askeri kanat arasındaki çatışma bir darbeyle sonuçlanmıştı. Darbeciler birbirlerini alt edebilmek amacıyla alttan alta çekişirken, darbe sola karşı bir imha hareketine dönüşmüştü.
1960'lı yıllarda yükselen sol hareket, darbecilerin hedefiydi. Gençlik hareketinin liderleri, öğretmen hareketinin, kitle hareketinin, işçi hareketinin liderleri, ilerici öğretim üyeleri askeri cezaevlerine kapatıldılar, ağır baskılarla yüz yüze geldiler.
***
12 Mart 1971 müdahalesi, bir iç hesaplaşma gibi başlasa da, iktidardaki Süleyman Demirel hükümetini hedef almış gibi gözükse de, sol hareketi ezmeye girişti.
Sol örgütler arkası arkasına kapatıldı ve yargılandı. Dev-Genç, TİP, TÖS, DİSK davaları gibi büyük davalar açıldı. Binlerce insan gözaltına alındı, işkence tezgâhları kuruldu. Askeri cezaevleri solcularla dolduruldu; askeri savcılar, idam talebiyle yüzlerce solcuyu mahkemeye sevk ettiler.
***
Kızıldere'yi de bu tablo içinde anlamak gerekiyor. O dönemin gençliği, dünyada gelişen devrimler ve direnişlerden etkilenmişti. Küba'da Fidel Castro ve arkadaşları Amerikancı Batista rejimini yıkarak bir devrim gerçekleştirmişlerdi.
Vietnam'da komünistler önderliğinde ABD işgaline karşı bir kurtuluş savaşı yürütülüyordu. ABD işgalcileri dünyanın dört bir yanında gösterilerle lanetleniyordu. Türkiye'de de Vietnam işgali karşıtı gösteriler yapılıyordu.
Vietnam'da ABD'nin uğradığı yenilgi yeni umutlara kapı açıyordu. Devrim beklentisini tüm dünyaya yayıyordu. 68 gençliği, bu umutların içinde oradan oraya koşuyor, geleceğe umutla bakıyordu.
***
Tabii her yeni umut, kurulu düzenin baskısını da beraberinde getiriyordu. Gençler, devlet yanlısı ülkücü çetelerin saldırısına uğruyor, kurulan pusularda öldürülüyordu.
12 Mart, 68'le yükselen solun hesabının sorulması hamlesiydi. Bizler devrim için umutlarla dolu eylemler yaparken, darbeciler daha baskıcı bir rejimin hazırlıklarını yapıyordu.
Kızıldere'de 36 yıl önce 10 devrimci genç imha edildi. Orada bu imha hareketine katılanlar daha sonraki yıllarda da, Türkiye'nin kaderi üzerinde rol oynadılar. 12 Mart'ın generalleri, savcıları, işkencecileri siyasi hayatımızda varlıklarını sürdürdüler. Daha etkili yerlere geldiler.
***
Kızıldere'nin 36. yılındayız. Arkadaşlarımızın vahşice öldürülmesinin yıldönümünde bir grup 68'li arkadaşımız Kızıldere'ye gittiler, onları öldürüldükleri yerde anıyorlar.
Kızıldere, bize tarihimizle yüzleşmemiz gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor. Kızıldere, bu ülkeyi ölümler ve acılarla yönetmeye alışmış bir geleneği sorgulamamız gerektiğini gözler önüne seriyor.
Kızıldere'de yitirdiğimiz sevgili arkadaşlarımızı hep sevgiyle anacağız.
Onlar bizim kuşağın gözüpekliğinin ve fedakârlığının temsilcileriydiler...
O günleri içim ürpererek bir kez daha hatırlıyorum. Ben kızıldere yaşandığında 12 yaşımda idim. O günlerde içeriğini tam olarak bilemesemde gazetelerden okuduklarımla ve ailemin çevremin yönlendirmesiyle olayı değerlendirerek o kahramanlara kızıp söverdim. Ama yıllar geçtikçe ve işin özünü kavradıkça kızıldere nin aslında nasıl acı bir destan olduğunu ve beklentileri yalnızca halkının mutluluğu olan insanların acımasızca katlinin halk için nasıl bir kayıp olduğunu anlamaya başladım. Ve bugün onları bende saygıyla anıyorum.
* * * "Kızıldere, bize tarihimizle yüzleşmemiz gerçeğini bir kez daha hatırlatıyor. Kızıldere, bu ülkeyi ölümler ve acılarla yönetmeye alışmış bir geleneği sorgulamamız gerektiğini gözler önüne seriyor." ( aydoe )
*Sağol aydoe...
*Saygı ve sevgilerimle...
mutluluk35
30-03-2008, 15:41
Biz halkız ve yeniden *doğarız ölümlerde.Onlar da şehittir,yeniden dirilir bizimle birlikte....Saygılar
iki yere ekledik. sorun çıkmaz umarım.
:(
YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK
aşksız ve paramparçaydı yaşam
bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek
ne dudaklarda yarım şiirler
ne solmuş aşk ve deniz
uçurumlarda direnen güller
törenlerle yakılmıyordu henüz
dimdik ayaktaydı bitimsiz coşkular
bazen aşılmış
bazen aşılmak üzere
o serdengeçti yaralı tutkular
bir deprem çağının birdenbiresinde
önce görevler silahlandı önümüze
sonra kurallar ve kapkara baskılar
kesildi sanki sözlerin soluğu
türküler yetişmez oldu ahlara
işte içlenmenin en içli anında
yalnızca sen kaldın kollarımda
yalnızca sen
dağlı çiçeklere döndü gözlerin
hep mutluluk açtı kırlarımda
su ve ateş çağıydı soluğumuz
en umutsuz gece yarılarında
en ıssız yollarda bırakıldık hep
yıkılmadık
günün bir yüzünde avuçlarken güneşi
bir yüzünde yeniden düştük toprağa
korkmadık
yüreğimizle parçaladık en sert kayaları
filizlenip uzandık dostluğun gökyüzüne
en bereketli yağmurları
hep kendi soluğumuzla yarattık
aşk demişti yaşamın bütün ustaları
aşk ile sevmek bir güzelliği
ve dövüşebilmek o güzellik uğruna
işte yüzünde badem çiçekleri
saçlarında gülen toprak ve ilkbahar
sen misin seni sevdiğin o kavga
sen o kavganın güzelliği misin yoksa
bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim
bin kez budadılar körpe dallarımızı
bin kez kırdılar
yine çiçekteyiz işte y,ne meyvedeyiz
bin kez korkuya boğdular zamanı
bin kez ölümlediler
yine doğumlardayız işte yine sevinçteyiz
bitmedi o kavga sürüyor
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek
geçtiğimiz o ilk nehirlerden beri
suyun ayakları olmuştur ayaklarımız
ellerimiz taşın ve toprağın elleri
yağmura susamış sabahlara çoğalırdık
törenlerle dikilirdik burçlarınıza
türküler söylerdik hep aynı telden
aynı sesten aynı yürekten
dağlara biz verdik morluğunu
henüz böyle yağmalanmamıştı gençliğimiz
tarihin her yanı tanıktır bize
ilk kez bu topraktan dinlemiştik
toprak bölünüp parçalandığı zaman
çitlerle çevrilip sınırlandığı zaman
ve topraklılar tanrılaşıp
topraksızlar köleleştiği zaman
acının ilk yangını
o zaman tutuşmuştu içimizde
sevginin ilk yaprağı o zaman solmuş
o zaman kurumuştu ellerimizde
hangi zulümlerin bıçağıydı yaşanan
hangi isyanların elmas şafağı
yine yaralı bir kuştu kimliğimiz
bakardı bulutların taa üstünden
yerin taa derinliklerine
toprak bile usanırken kanla sulanmaktan
yine de basıla basıla canlara
bir sürü bayraklar dikilirdi burçlara
ilk sancısıydı sanki toprağın
yanarak geçmişti bütün mevsimler
şatolar yükselmişti etlerimizden
kemiklerimizden kaleler
kimler basmamıştı o dağ yüreğe
basıp da yükselmemişti kimler
nice krallar nice prensler
nice sultanlara nice beyler
surlar saraylar katedraller
çan kuleleri ve minareler
ve daha niceler daha niceler
siz ki anlardınız aşkın dilinden
uzak da olsa bir umut adına
ölümüne çileler çekerdiniz yıllar boyu
şiirlerde türkülerde tanımıştım
soluğunuzda yaban menekşelerinin kokusu
gözlerinizde yıldızlar
ve serin pınarların sonsuz uğultusu
dağlar sizi yaşardı her haksızlıkta
ormanlar sımsıcak dostluğunuzu
ne zaman başlasa bir zulüm tufanı
bir çığlık düşse sulara
sığmazdınız kabınıza taşardınız
ırmaklar adınızı çizerdi toprağa
değil mi ki hep o aşkların uğruna
özlemi duyulunca özgürlüklerin
öfkesini gökyüzüne çalan
bir şimşek gibi dalardınız yaşama
şimdi nedir sanki yaşadığımız
hangi tutsaklığın gecesidir bu
hangi bağımsızlığın yarım sabahı
ne tanrılar değişmiş ne tarih
putlar kırılmış ve rüzgar esiyor belki
dağlar aşınıyor kendi keyfince
bir türlü kurumuyor o kan pınarı
beylerden krallara kalıyor
krallardan saraysız yeni beylere
dev bacalar yükseliyor üstümüzden
kemiklerimizden gökdelenler
kimler basmıyor bu dağ yüreğe
basıp da devleşmiyor kimler
nice şirketler nice bankerler
nice petrolcüler nice armatörler
kasalar bankalar holdingler
silah fabrikatörleri ve işbirlikçiler
ve daha niceler daha niceler
boşuna değil bu telalı sessizlik
bu gök çatlaması gece vakti
ve haykırışlarımız
biliyorum yine sizlerden uzak
yine yaralı bir kuştur kimliğimiz
bakarız bulutların taa üstünden
yerin taa derinliklerine
ve gerilip sonsuzluğun zincir aşkına
güneşe doğru her yükselişimizde
kana bulanır kınalı göğsümüz
güller açılır kan bahçelerimizde
bu diken tarlalarının ötesi
biliyoruz ki baharda bir nar bahçesi
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek
ölmeden önce güneşteydi gözleri
işte bu yüzden
ölürken ışıl ışıldı son sözleri
yıllar okyanusta yorgun bir gemi
ve yaşam
karada ağlayan bir sevgiliydi
aşkı sordular her yolcuya
dostluğu ve içtenliği sordular
en büyük engeller önünde bile
dağlara karşı hep yürekle konuştular
Ağrı oldular
Kafkas oldular
Toros oldular
araya giren her yüce dağın ardından
ayrılıklara karşı inançla durdular
kapkara bir çığlıktı her umut
ağlamakla gülmek arasında yaşanan
çiğnenip yutulan mektuplar kimeydi
demir kapılara yazılan şiirler
ve tel örgülere çizilen resimler kime
yaşamak denilen bu yüce şiir
bir yaz yağmuru değildir insanda
öyle etkisiz
öyle selamsız geçer mi sanıldı
mutluluk denilen o büyük özlem
bir bülbül şarkısı değildir şafakta
öyle sessiz
öyle soluksuz biter mi sanıldı
varsın yeşermemiş olsundu bahçeler
karlar erimemiş olsundu dağlarda
hatta çığ basmış yollar ağzında
henüz kuşatmış olsundu yürekleri
tutuşurdu yine bir dal parçası
kıvılcımlanırdı içten içe
oyulurdu derin derin
yanardı bir kuşun ecelsiz ölmesine
yaşanan günde aranmaz her şey
öyle ezbere değil bu dev,inme
gün olur vurulur şarkılar
gün olur sevinçle dolar ezgiler
çevrilir geçmişin tozlu yaprakları
yığılır yıllar yıl üstüne
devrilir yeniler eski üstüne
hep aynı yol aynı uçurum serüveni
her doğum yeni bir ölüm üstüne
ne gönlümüzün coşkularınadır sözümüz
ne ölmüş bir aşkın solgunluğunda
ey gözleri güneş soluğu
yüreği dağ doruğu doğa
bu seslenişimiz yalnızca sana
yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini
söylenecek sözümüz bitmedi daha
bulvar gürültüsü değildi yaşanan
vitrin kalabalığı değildi
ölümlü dağlardı bir yanları
çiçekleri yas içinde ağlaşan
bir yanları boğulan ırmaklardı
ki suları kan içinde çağlaşan
hangi saz çalabilirdi o sessizliği
hangi dil varabilirdi söylemeye
sazları türkü suçlusuydu onların
sözleri sabır ve çile bağrışan
imdat ufuklarında bir ışık mıydı
pembe çocuk gülüşlü bir el
kara kartal bakışlı bir göz müydü
o yüzler yabancı değildi kimseye
hani güle uzanmışsa o eller
sarı bir diken sırıtmıştı sessizce
hangi sevgiye dalmışsa o gözler
yaralı bir şiir okunmuştu içinde
sevdalıydılar suyun ve toprağın aşkına
tepeden tırnağa inançlıydılar
düğüm düğüm bağlanan öfkeleri
yüreği sarsan türküler gibi
gönüllerde şahlanacaktı bir gün
ve ilmik ilmik atılan sevinçleri
toplayıp sonsuz maviliklerden
özgürlüğü ağzından öpeceklerdi bir gün
günler boyu çiçekler kırıldı belki
susmadı tomurcuklar
haberler salındı dört bir yana
kimlerdi yanıtsız ölümlerde kalan
ne sevgi susuzluğu korkusuzluğadır sözümüz
ne bilinç yoksulu kahramanlığa
ey her soruda bin şimşek çakışlı
her yüzde bin kelebek kalkışlı doğa
bu seslenişimiz yalnızca sana
yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini
söylenecek sözümüz bitmedi daha
kıraç topraklara sulak mı denildi
ateş böcekleri yıldız mı bilindi
yüründü nakış nakış umutlar diye
sonsuz ve güzel ufuklar diye
ihbar ve ihanetler içinde
yüründü korkusuz ve yarınsız
yağmur kalabalığı kurşun üstüne
hayır
hiçbir zamanı göstermiyordu saatler
yavruydu
coşkuluydu
gökyüzüne karşı uçurumlar tutkunuydu
kirli bir kentin alnında ilk kurban
okullardan kırlara bir ezgi
kırlardan dağlara bir destan
ve o günkü durum
her şey ölüm kadar acı
hangi özgürlüğün açlığıydı bu
hangi tarihin yarım kalmış inancı
bütün sesler ihanet tonunda sanki
bütün gözler ihbar kuşkusunda
aranıyor ışık aranıyor su
yoksul bir kör dövüşü müydü bu
ceylansız bir av partisi mi yoksa
ışık gün ortasında
su nehir yatağında
ey kül kokan zamanın iri yarası
kuduzluğun bütün salyaları boşuna
her solukta bir aşkın doru rüzgarı
ve her gelincikte bir rengin
çoğul anlamı koşuyor içim,izde
bir filizlik fidan değil
bir umutsuz güman değil
bir doğuştur bu şafak diliyle
bir ırmak olup sonsuz yürüme
bir çığ olup yürüdükçe büyüme
serüven değil çıkar değil
baharın sancısıyla düşmüş yüreğe
ne gün batışı ölümlerin üzüncüne
ne tan atışı doğumların sevincine
ey bir elinde mezarcılar yaratan
bu seslenişimiz yalnızca sana
yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek
ol sevda ki bir murattır
yılgınlığa karşı direnci söyler
hep aşkla temizler yüreğimizi
dudağımızda kirlenmez türküler
bir inancın yüceliğinde buldum seni
bir kavganın güzelliğinde sevdim
yürek yüreğe sevmelerin
göz göze gelmelerin yasaklığında
bazen bir pınar
bazen bir çağlayan
dudaklarından döküldü kuraklığıma
yeşerdi toprağım
her gün yeniden çoğaldım
susamıştım
açtım
sancılıydım binlerce kez
sığmaz olmuştum deli poyrazlara
sesimi saçlarına bağlamıştım
ve aşksız geçen her günün adına
ayalarca dizlerinde ağlamıştım
çıplak bir dağ başıydı geride kalan
ateşsiz bir dumandı
susmuştu coşkunun sarhoş bayrakları
yepyeni bir yaşamı başlatan ölümler
artık yanlışa karışmış bir yalandı
öyle diyordu bildirilerdeki mavi çığlıklar
bir yanımız büyük bir ülkeydi kimsesiz
bir yanımız yine bize düşmandı
oysa yalnızdık dünyanın orta yerinde
yitip giden pembe çocukluğumuz
yine zamansız büyümüş bir kandı
hayır
Ege’de tütün değildi hiç kimse
Çukurova’da pamuk
Konya’da buğday değildi ağlayan
ucu kırık bir kalemdi yalnızca
bir de yakılan kitap
ve bıçaklanan defterdi bağıran
ya yıllarca bize küsen sevgimiz
yalnızca karanfillerin
ve gelinciklerin renginde mi vardı
suçu neydi badem çiçeklerinin
menekşelerin leylakların suçu neydi
kimdi yaşamın akışına cetvel tutan
sus artık
yine yanıtsız kalıyor sorular
dur sözcüklerin en şiir bakışlısında
bırak çoğalmalar konuşsun yine
ağlarken bile boş bakma bir daha
mutlaka bir anlam dolmalı gözlerine
bir gecedir aynı açlık aynı ezgiler
ve kar akşamları yalnızlığın
yeter olsun bunca sancı
bütün coşkular bizim olsun istiyorum
bütün aşklar bizim
yetsin artık mezarlık kokusu havanın
masmavi ağıtlar bıraktık geriye
ve salkım saçak boşluğunu alanların
baharda hüzün takılmaz saçlara
mutluluğa gem vurulmaz bilirim
getir bana şimdi kendi sesimi
yürüyüşlerle kabarıp coşan
yığınlarla sonsuzlaşan sesimi
dedim ya
çok önceden paylaşılmış ekmeğimiz
şimdi uzay çağlı bir şölende
bir dilim açlık grevidir yediğimiz
başka yok
oysa toprak yorulur biz yorulursak
susarsak bütün dünya susar
işte bu yüzdendir hep çektiğimiz
ve ölürken bile
bir ışıklı selamadır güneşe
celladımızdan son isteğimiz
sen ki bilirsin kır çiçeklerini
hangi rüzgar dağıtırsa dağıtsın
düştükleri yerde yeniden çoğalırlar
taşlara taşça sorarlar baharı
toprağa toprakça
koysan sığmazlar saksılara
dağların öfkesiyle uyanır
yağmurun sevinciyle dağılırlar
ve bir gün
güneşin suları öptüğü zaman
özgürlük renginde sevgiye açılırlar
toprağın ilk sancısından beri
kaç ihanet gördü kır çiçekleri
kaç güzelliği kurban verdi çığlara
ne yıllar tükendi ne baharlar
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek
ey aç memelerin dirençli çocukları
işte sütü bol bir şafak
girdi yine koynumuza çırılçıplak
işte tarih
işte şiddetin iğrenç yüzü
biz başlatmamışız hiçbir savaşı
bizimle başlatılmış bütün savaşlar
bizimle bitirilmiş yine
kölelik çoğaltan zaferler adına
vurulup düşmüşüz dünyanın her yerinde
gidenimiz bir daha dönmemiş geri
Yemen olmuşuz
Balkan olmuşuz
Seferberlik olmuşuz
ve her büyük savaşın sonunda
ölümlere karşı türkülerle durmuşuz
hangi inancın sesidir bu
hangi körlüğün koyun kurbanlığı
ki uğrunda can verdiğimiz topraklarda
canı alınan kurbanlara dönmüşüz
doğan günü kardeş bilirdik oysa
akan suyu yoldaş bilirdik
mutluluğa koştururduk atlarımızı
sınırsız özlemler içinde ve suskun
yine yollarda sessiz kalırdık
bizi bizsiz eden Ferhad'ı alkışlar
bizi bizsiz seven Kerem'i tanırdık
yine bir başımıza kimsesiz ağlardık
öylesine yaşardık ki günleri yüzyıl gibi
cehennem bile imdat dilerdi bizden
cehennemi cennete yine biz bağlardık
ne yaptıysak yetmedi sesimize
ne söylediysek yetmedi
karlarla silkelendi nice dağlar
kalburlarla elendi
ey bağrımıza bastığımız deli sevda
işte yine doğayı doldurup yüreğimize
yağmuru çağırıyoruz yanan ellerimize
bir ilkbahar gecesinin ortasında
şimşeklerle gelen o kıştan sonra
her şey yeniden başlıyordu yine
sanki kimliğimiz
yaralı bir kuş değilmiş gibi
ve bakmıyormuşuz gibi
bulutların taa üstünden
yerin taa derinliklerine
yeniden yükseliyordu aynı sesler
süngerler çekilmiş gibi üstümüze
nice yıllar geçmişti aradan
her anı bir başka deprem
dört bir yana haberler salınarak
öldü denildiği halde inanılmayarak
ve gittikçe silahlaşan türkülerde
dağlara güneş doğdurulmayarak
nice yıllar
her anı kutsal bir çığlık içinde
barış dedik bunca yıl
kardeşlik dedik-sevgi dedik
yepyeni umutlar doğurduk umut tacirlerinden
düştük peşlerine korkusuz
aç-susuz
ve en dikenli yollarda yalınayak
gelecekleri kapkara
dilleri yumuşak
yalanları güzel ve ak
girdiler dünyamıza alkışlanarak
onlar da barış dediler bizim gibi
kardeşlik dediler-sevgi dediler
hatta kurşun yağmuru akşamlara karşı
yalnızca gül ve güvercin dediler
sonra sığındıkları gizli beyler
defne dallarıyla tutuşturup ateşleri
güvercinleri pişirmeden yediler
toprağı çıldırtan güller söylemişti
onurla şahlanan kitaplar
ve kararmayan yürekler söylemişti
gözyaşına karışırken ter
biliyorduk ki güle hançer
barışa hançer
saplayan eller
kırılmak zorunda birer birer
hangi ışıktı o karanlık gecede
hangi sevgi-hangi gül
hangi barıştı onca ölümler içinde
sevgiyse çocuk yüzlü diyorduk
barışsa sabah yüzlü
patlayıp fışkıran
leylak yüreği bir şafakla parlayan
ne açlık-ne zulüm-ne de kan
ancak biz kazandığımız zaman
bir akşam üstü çekildik nöbete
kurtardık yakamızı yalanlardan
ve daldık kendi çocuk saflığımıza
koltuğa alınmış bir kelleydi yaşama
gençtik-korkusuzduk
ama aşksız
ama şiirsiz
ama kitapsızdık
önce şairleri kovduk aramızdan
sonra bilim adamlarını kovduk
sonra eğitimcileri
ve daha niceleri daha niceleri
velhasıl hiçbir güzelliği
bir türlü katamadık güzelliğimize
bir at gözlüğü müydü bu
bir bakar körlük müydü yoksa
ki yaşamın tümünü kucaklamadan
varmak istedik o sonsuz yaşama
bir akşamüstü çekildik nöbete
bütün kitaplardan bir tek söz
bütün çiçeklerden bir tek renkle
selamlar yolladık iş cehennemlerine
işsizlik cehennemlerine selamlar
gözlerimizi karşılayan güneş
daha sermeden yüreğini dağlara
sabahlardan haber verdik kırlara
konduların savrulan kimsesizliğinde
ve yanan gölgesinde fabrikaların
bir tek söz
bir tek renk
ve ardında koskoca bir gelecek
bitmedi biliyorum ve bitmeyecek
yetmedi yalnızca adını söylemek
yürümek gerekiyordu üstüne üstüne
yürümek
bütün sesler silahlıydı sanki şiire
ölüm törenlerinin
ve anma günlerinin ötesinde
camlarda parçalanan
birer yağmur tanesiydi yüzler
denizler adına çöller miydi çağırılan
yığınlar adına yalnızlıklar mı
ki parçalandıkça parça parça dağılan
ve düşülen her tuzakta
birbirinden ayrı seslerle bağırılan
ay susmuştu sesimin şafaklarında
ve geceler çatlamıştı hırsından
bir mayıs sabahı karanfillerde
on beş haziranda bütün dillerde
Kavel’de Tariş’te yürek ellerde
yok muydu yarını bir gören usta
bir gören usta
bir akşam üstü çekildik nöbete
uğrunda can verdiğimiz canlar
bir türlü anlayamadılar
Celali kimdi-sekban kim
kurtaran kim di-kurtulan kim
oysa bir ekmek
bir namus vardı uğrunda ölünen
bir de umut diye Kuran-ı Kerim
yalvardılar uykusuz geceler boyu
sattılar gördüklerini satılmışlara
dinleyen kim di onları-anlayan kim
bir şeyler vardı hep yarım kalan
ve düşlerle bir türlü bağdaşmayan
terini toprağa katan ustalar
dünyayı ayakta tutan ustalar
canını pazarda satan ustalar
yok muydu yarını bir gören usta
bir gören usta
kavrulan ter adına yazılan şiir
çırpınan kanatlarda kalamaz artık
taşlaşan şafaklarda çoğalamaz
ve yaşamın zaferinde yankılanan o ses
sahte çığlıklarla boğulamaz artık
aşılmamış coşkularla dağılamaz
sen ki uzaktan tanırdın o sesi
Paris alanlarında
Şikago fabrikalarında
kendini o sesin sıcaklığından sorardın
adını yüreğinle yazardın karanlıklara
bütün ışıları ellerinle yakardın
nerede o sınırlar aşıp yücelen ses
yapraklardan süzülüp çoğalan ses
ey bir sesin yankısında kalanlar
grevi kavgasız teslim alanlar
tokluğu çoğaltıp açlık bulanlar
yok muydu yarını bir gören usta
bir gören usta
biz yaratmadık böyle çoğul düşünmeyi
böyle üç zamanı birden yaşayıp
bugünden geleceği görmeyi
biz yaratmadık
biz yaratmadık bunca zamansız yanlışı
döktük şaraplarımızı acıydı diye
değiştirmek istedik yalnızca
mutlulukların çoğalmasından yana
mor köpüklü yelesinde rüzgarların
şafaklarla kucaklaştık her sabah
doğayı zorlayarak düştük yollara
“Tevekkeltü tealallah” değildi sözümüz
aşkımız vardı baharlara tutkulu
dilimiz rüzgarların denizlerin diliydi
soluğumuz dağların ormanların soluğu
ve yüzümüzde güneş vardı her zaman
hani hiçbir zaman
hiçbir balçıkla sıvanamayan
bir düdük çalınacak denilmişti
bir düdük
üfürüğü New York'ta Washington'da
sesi kulaklarımızda bir düdük
nice güller solacak denilmişti
nice güller
kökleri her yerinde dünyanın
yaprakları bağrımızda nice güller
ve doğacak olan gün
daha doğmadan kararacak denilmişti
hepsi gerçekleşti bir yıldırımla
bir şey kaldı unutulan
solan güllerin kökleri yine toprakta
yine dimdik ve tomurcuğa durmakta
belki yorgun
belki yenik
belki yaralı
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek
yıldızlar metal metal düşmüş yere
her yerde sessizlik kaynaşıyor
kafalar susmuş omuzlar konuşuyor
son ışılar da söndü gecenizde
artık çıkabilirsiniz
umutlarda sallanan düşler
ve bütün özlemler dağıldı
yeniden kendinizi avutabilirsiniz
o korkunç avuçlarınızda
yemyeşil ormanlar yanıyor şimdi
pür köpük nehirler kuruyor
aman sevdiğim aman
türkülere durmak zamandır şu an
siz ki bilirdiniz sevmesini
gelecek uğruna ölürcesine
kızgın bir demiri dövercesine
ve tarihin en güzel yaprağını
güneşin parmağıyla çevirircesine
siz ki bilirdiniz
şimdi bir yarasa şenliğinde
kanla besleniyor sessizliğiniz
bir kez kırıldı rüzgarın kanatları
her ölüm bir düş kırıklığı şimdi
bir güvensizlik belgesi gözlerinizde
ve ihanetler
savaşsız çekilen teslim bayrakları
verilen adresler
listeler dolusu arkadaş adları
ve uğrunuzda yıllar boyu ölenler
ölürken bile durmadan yürüyenler
az önce yine ölmeye gittiler
hala sessizliğinizde kanıyor sesleri
bir daha dönüp de bakmayın geriye
adını bile sormayın hiç kimsenin
acı ve ihanet kokuyor her yeriniz
çekilin şimdi uykularınıza-çekilin
bir başka mevsimde bekleyin sabahı
belki yeniden dirilebilirsiniz
siz değil misiniz önce öldüren
sonra tapan bizlere
ve yolumuzda bayraksız yürüyen
işte taşladığınız Pir Sultan
derisini yüzdüğünüz Mansur
başını kestiğiniz Hazerifen
ve siz
biliyoruz ki bir gün
bizi de böyle seveceksiniz
işte gecemizde yanan ışılar
işte yarın diyeceksiniz
yüzünüzde dökülen ışıkları
tül dudaklarından bizimle öpeceksiniz
kan kalır belki yerde
alın teri kalmaz ama
bir gün mutlaka göreceksiniz
sizi gidi ozan soylu yiğit coşkular
pınarları gürül gürül
bahçeleri şen baharlı tutkular
işte yürüdükçe yeşil yeşil çoğalan
ve güneşi göğsünde oynatan kırlar
aşka mühür vurulur mu hiç
kavgaların en korlusunda bile
pencereden dışarıya bağıran bir menekşe
alıp götürüyorsa hala
yüreğinizi o sonsuzluk ülkesine
bir cam engelinde durulur mu hiç
nasıl vurulursa vurulsun mühürler
bir selamımız var bu günün yarınına
bir selamımız
belki yenik-belki ihanet yorgunu
ama soluklu
belki adım-belki dura dura
ama umutlu
başka nasıl çıkılır
nasıl tarihin karşısına
ey gözlerinin şiir okyanusuna
masmavi gülüşlerle dalıp gittiğim
şiirlerde türkülerde tanıyıp
soluğunu sesimde rüzgar ettiğim
şimdi gün bitti
yerler mühürlendi diyorlar
dişti yine bir yaprak
bir ağıt daha yeşerdi dallarda
tomurcuklar sustu
bahar mühürlendi diyorlar
aman sevdiğim aman
kapıların kapanma sesidir şu an
dışarda kral taçlı tanrılar
her gülüşü bir isyan biliyorlar
sevinmeyelim demiyorum sana
yalnızca şu kervan kıranlara
sevincimizi zamansız duyurma
güzelliler korkutur karanlıkları
sabahımız yasa bürünür sonra
gün bitti
yerler mühürlendi diyorlar
tam ortasındayız okyanusun
maviliklerin bıçaklanmış yüreğinde
ve maviliklerden uzak
ışık bitti
renkler mühürlendi diyorlar
dört yanımız ölüm tuzağı ve yangın
kan içinde sevgililerdir taşıdığımız
kurşun dökülmüş yükümüze
sevgiler mühürlenmiş diyorlar
saçlarını savurma demiyorum
yeter ki suların sonsuzluğuna
yürekli bir tanık olsun o rüzgar
sil gözlerini ay tutulmasın
can pahasına yükselen sesler
ve gülen yürekler susturulmasın
bir ihanet vaktindeyiz seninle
bir öfke günündeyiz
oysa yüzün yine kocaman bir güneştir
ve karanlığa inat gözlerin
şafak tadında ışıklarla titreşir
kırılan dal
çürüyen tohum
her şey yeniden yeşerir ellerinde
çöller yeniden bahçeleşir
bir kuş bile yokken ağaçlarda
bütün ağaçlar kuş diliyle söyleşir
varsın şarkılar sustu bilinsin
hatta demiri çürüten bilekler
zora direnen yürekler
gün ve güneş mühürlendi denilsin
yeter ki bu yılgınlık çıkmazında
şiirsiz ve sensiz
bir saniye bile düşünülmesin
her şey bitti
yaşamak mühürlendi diyorlar
ve bunalımın alkol pençelerinde
yılgınlık bir yaşam oldu diyorlar
aman sevdiğim ama
yaşamı savunma cephesindeyiz şu an
gün bitse bile gökyüzünde
günler daha mühürlenmedi
çünkü dilde söz
çiçekte renk
ve zamanda gelecek bitmedi
düşlerin sonsuza koştuğu yerde
sabrın çiçeklerini açtığı yerde
asla kapanmaz yaşanan defter
çünkü tarihin en güzel yerinde
son sözü hep direnenler söyler
kendini bir suyun akışında
ve suları kendi bakışlarında
görebilenler söylesin
ne seferberlik var günün yüzünde
ne Yemen savaşları
oysa kızların gözleri yine yollarda
yine korkunç ve yaşlı
göklere sığmayan sevgiler
yine hücre-zincir bir özlem
ve turnalar
yine utanarak geçiyor üstümüzden
neye baksam tuzaklarda sanki
neye uzansam uzaklarda
uykuları kurşunlanan kondular
tekmesiz açılmayan kapılar
ve alınıp götürülen umutlar
turnalar ey turnalar
Yemen'e gerek yok şimdi
gideni döndürmüyor zindanlar
analar yine yırtıyor yazmalarını
kara haberler koşuyor her yerde
telgraf tellerinde
haber bültenlerinde
ilk çağların bir uzay çağdaşlığı
okunuyor yine kan efsanelerinde
ne dağ başlarında kız bulutlar
saçlarını çözüyor eskisi gibi
ne dostlar kolumuzda geziyor
aynı kentlerde ayrılıklar
intiharlar ve esir kampları
yürüdükçe ölümler takılıyor ayaklarımıza
genç ölümler
zamansız ölümler
direnen ve ölümsüzleşen ölümler
türküler ey türküler
seferberliğe gerek yok şimdi
seferberlikten beter olmuş yürekler
ey göğsünden bıçaklanan mutluluk
sen ki anlardın
yavru bir kuşun ölmesine bile
yuvasız dallar gibi yanardın
ilkyazın gecikmiş sesinde
bir tomurcuk ölüsü görsen yerde
acısını bademlerden sorardın
gelinlikler şimdi kelepçeli
düğünler-doğumlar zindanlarda
bu türküleri hangi sazla çalayım
hangi sözle söyleyeyim sana
ölüm kara bir yazgı değil artık
bembeyaz bir şiirdir koynumuzda
imgelerin güzelliğinde kan
bu kanı nasıl okuyayım sana
nice gurbetler yaşanıyor içimizde
nice ayrılıklar
nice yarım yolculuklar
turnalar ey turnalar-turnalar
aşka çamurlar sürülüyor her gün
zamana duvarlar örülüyor
saksılar yine sulanıyor oysa
sevgiler yine yeşeriyor
her şey bir yanılma gibi karanlıkta
yer üstünde kaçanlar
yer altında savaşanlar yürüyor
baharın çağrısı yetmiyor artık
enginlerin çağrısı yetmiyor
kentlerin kucağında her akşam
bir ihanet seli sanki bulvarlar
akıp duruyor meyhanelere
ve durmadan umutsuzluk
durmadan korku dökülüyor kadehlere
ne sınırlar ötesi bir özlem
ne devleşen bir öfkenin sesi
tek umut diye sunulan yüreklere
gazetelerde boy boy ****** resimleri
bir de sportotolar
ve alım dışı piyango biletleri
ey yürüdükçe çürüyen sokaklar
gürültüler içinde sessiz
ve kimsesiz
korkunun yokuşunu tırmanan sokaklar
hiç konulmayın isterseniz
gizleyin utancınızı
gizleyin çoğalan fahişeliklerden
yıkılan onur kalelerinden
çamur çamur akan
ve aktıkça kokan bu ihanet selinden
gizleyin utancınızı gizleyin
bütün kuyruklarda küfreden
kuyruklar bitince sesi kesilenlerden
ekmekleri alınsa bile ellerinden
her gün açlığa şükredenlerden
gizleyin utancınızı gizleyin
bu susturulmuş özgürlük seslerinden
işte kaldırımlar boyu yeni tanrılar
sarayları etten-tapınakları kemikten
karanlıkta birdenbire
arkadan saplanması gibi kurşunun
bir bankanın buzul bakışı
alnımızda terimiz dondu donacak
ve öfkemize çıldıran karanlık
daha dolunay damlamadan üstümüze
kudurdu kuduracak
şu anda ne sevişen çiftler
ne yakalara takılan gelincikler
artık ilgilendirmiyor kimseyi
az sonra belki bir adam asılacak
ve zaman
gergin bir ipte durdu duracak
sonra her şey yeniden
yeniden başlayacak
ey sessizliği biriktiren sokaklar
iyi ki yürüyoruz birlikte
demek ki hiçbir şey durmayacak
işte vurulmuş üniversite cesetleri
fareler dolaşıyor gözbebeklerinde
dişetlerinde böcekler
sanat öfkeli-düşün açlık
gençlik yaralı- bilim yokluk
bir yanı stadyumlar dolusu
diskotekler dolusu bir boşluk
bir yanı çöl sakallı
tekke bakışlı bir sarhoşluk
işte vurulmuş üniversite cesetleri
işte aydınlar
ki el fenerleri tarihin
kimi çekilmiş köşesine tükenmiş
teslim bayrağını çoktan çekmiş
kimi gecikmiş bir yargıda
zulüm yasasının yargısı karşısında
gülden bir demet inanç kesilmiş
ey yürüdükçe çürüyen sokaklar
nedir bu boşluk rüzgarları
bu boran-bu sis-bu soğuk
kış öncesi bir ölüm telaşı sanki
geleceğin dudaklarına kar mı yağacak
işte bir şair
dansözlerden söz ediyor yine
bir yazarsa kadın kadına aşklardan
ey demir kapılara yazılan şiirler
eşcinseller ve serseriler
edebiyat tarihini sardı saracak
şu anda gözleri bağlı bir karanlıkta
belki susulacak
hiç konuşulmadan yaşam savunulacak
belki de bir zaman usta bilinenler
çıraklardan önce adlar sayacak
kurumuş otlar arasında güller gibi
evlerde umutlar yandı yanacak
kalabalık cehennemi bu yalnızlıkta
yalnızca direnmeler suluyor çiçekleri
yalnızca gerilemeyen adımlar besliyor
ey yüreğe yaslanan güzellik
sen ki anlarsın
pınarların en susuzunda bile
bir damlada denizlere dalarsın
işte ihanet tutanakları işte biz
kaç kez küllediler bu toprakları
kaç kez kurakladılar
yine denizlerdeyiz işte
yine okyanuslardayız
inançlarda şahlanan deli bir rüzgar
öpüyor gönlümüzün altın sahillerini
yılmayan gözler dikiliyor ufuklara
okuyorlar birer birer
dayanmanın bitimsiz şiirlerini
bir bir çekilirken teslim bayrakları
ve kaçmalarla uzarken
göçmelerle tozarken Avrupa yolları
durdu bir avuç yiğit
bir tutam kır çiçeği
ölüm dediğiniz de ne ki
gözümüzde hainler kadar küçük
onlar ki ayrıkotu tarlasında
bir tutam çiçektiler
bir avuç direnci güzellediler
hiçbir şey bitmemişti daha
gülerek girdiler zulüm tufanına
ölerek girdiler
ve en dayanılmazında tufanların
adlarını bile söylemediler
yüreklerin karartılıp satıldığı
ve aşkların
buruşturulup atıldığı akşamlarda
inanç ki yenilmez kılar insanı
o sudan ve demirden sevda
resimlerde renklere sorar yaşamı
günleri şiirlere böler ufuklarda
işte bizimle güzelleşen her şey
yine bir dostluk
bir de aşk sıcaklığında
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek
saraylar saltanatlar çöker
kan susar bir gün
zulüm biter
menekşeler de açılır üstümüzde
leylaklar da güler
bu günlerden geriye
bir yarına gidenler kalır
bir de yarınlar adına direnenler
yine bir kırbaç öfkesidir yaşanan
boz bulanık çıldırma saati gecenin
bütün gözlerden uzak
inancın sesidir kan uykulara
sabrın dili
ve güneşin sözüdür konuşulan
korkunun faydası olmaz ölüme
işte paramparça edilen sevgiler
ve içimizde yeşeren güzellikler
çırpınıp duruyor saklı sancılarda
kuşlar mı gömülüyor karanlıklara
karanlıklar mı tükeniyor kanatlarda
ey ömrünü destan gibi yürüyenler
yaşayan kimdir gerçekte
ölen kim
yaşarken bile tükenenler mi
yılgın yılgın düşenler mi
yoksa çekilip tarihin burçlarına
bayrak bayrak ölümsüzleşenler mi
onalar ki yer altı nehirleridirler
her gün bin beladan kurtulur
bin engelden geçerler
bazen durulur
yayılır
gerinirler
bazen coşar
kabarır
köpürürler
karalardan görünmeden kimselere
denizlerde güneşi gösterirler
okul yolunda bir öğrenci
işyerinde bir grevcidirler artık
okunan kitapta
yazılan defterdedirler
yükselen bilinçte
ve eriyen cevherdedirler
yeraltında o nehirler-o nehirler
boz bulanık çıldırma vakti gecenin
günün alnında bir yara
bir yara daha
vuruyor kendini sesten sese
kulaktan kulağa
falakalara dayaklara
elektriklere coplara karşı
kollardan ve bacaklardan
durmadan askıya alınmalara
günlerce aç susuz
ve uykusuz bırakılmalara karşı
ne olur yarına doğru bir adım
bir adım daha
sanki demir leblebiler
yiyenin dişini dökerler
ölüme güler geçerler
yeraltında o nehirler
o nehirler
körkütük sarhoş vakti gecenin
çırılçıplak soyulmalara
kış günleri soğuk sulu duşlara
kum torbalarına
ve intihar numaralarına karşı
ırza tecavüzlere
sahte idamlara
içirilen sidiklere
ve tuzlu sulara karşı
o ilk çağlı mezbahalara karşı
ne olur yarına doğru bir adım
bir adım daha
cellat yazar konuşmadı
hain kızar yanaşmadı
dostlar güler ki şaşmadı
yeraltında o nehirler
o nehirler
körkütük sarhoş vakti gecenin
bütün çabalar sonuçsuz
çiçek açmış yaralar
inançlar sonsuz
şafağın yüzünde bir bayram
gürültülü bir zafer sevinci
her şey denemiştir
ama hiçbir şey söylenmemiştir
gecenin kudurma vaktinde bile
yarına doğru bir adım
bir adım daha gidilmiştir
ne mutlu çocuklarına dünyanın
kentlerine-sokaklarına
bahçelerine-kırlarına
ağaçlarına-kuşlarına ne mutlu
ki bütün acılar ışılarla süslenmiştir
ve acının böylesi
bizde hep mutluluk bilinmiştir
onlar ki her an yanı başımızda
ne kaçtılar ne göçtüler uzaklara
dalgalarla tüllenen kıyılarımızda
baharımızda yazımızda
biz oldular
karıştılar kalabalığımıza
şimdi sabahın her ala şafağında
doludizgin koşan
çağlayanlar gibiyiz o sulara
işte ihanet kurbanları
işte yüzümüzde güneş
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek
yekpare mermer dediler adlarına
ki her yerleri çamurla sıvanmış
donmuş sanki üstlerinde sesler
türküler bir ıslıkta yarım kalmış
tepeden tırnağa maviydi her şey
kara-kapkara kirli bir mavi
hele damatlıklar ve gelinlikler
renklere zulüm bulaştığı bir anda
yekpare mermer dediler onlara
nasıl da severler oysa maviyi
gökyüzü gibi sonsuz
denizler gibi kusursuz olunca
her şey bir başkalıktı sanki
daha önce hiç yaşanmamış gibi
ne bireysel yiğitlik gösterileri
ne de yırtmak için kirli mavileri
öyle kısır değildi dirençleri
boğulmasın diye çöllerde nehirler
ve bir adım daha atılmasın diye geri
onlar ki
kanlarıyla yıkadılar gelinlikleri
yekpare mermer dediler adlarına
bazen kıyılarda çığlık çığlığa
bazen doruklarda sessiz
karanlığın silinişiydiler oysa
sessizliğin tükenişiydiler
ve yaşamın anlam kazandığı her an da
doğanın birden bire sevilişiydiler
yepyeni heykeller yapılıyor şimdi
hiç mermersiz ve elsiz
kimi mendil olup açılmış düşlerde
kimi umutsuzluk olup saçılmış
elleri yok çünkü o mermerlerin
gözleri yok bu heykellerde
her şey öyle sevinçsiz ve sessiz
yalnızca sözden midir şu çekiçler
şu keskiler korkudan mı
yalan bir sanat kanıyor yüzlerde
renkler öyle kimsesiz ve çaresiz
ey bu günden yarınları görenler
yekpare mermer dediler adlarınıza
yekpare mermer
kavganın kuraklığında denizleşirken
aşkın sularında sonsuzlaşırken dediler
gecenin karnında gündüzleşirken
ölüm oruçlarında şiirleşirken dediler
ve kuraklığın yetmiş beşinci gününde
bir filizde bahçeleşirken
bahçeler dolusu çiçekleşirken dediler
ne bir saray sütunundaydınız oysa
ne de bir tanrı başındaydınız
günlerin doğuşunda
suların akışındaydınız hep
bir kitabın coşkuyla okunuşunda
bir şiirin kıran kırana yazılışındaydınız
ve açlıkta bir ekmeği paylaşmanın
oğul balı mutluluğundaydınız
enginleri savunan yoktu sanki
nehirleri duyan yoktu başka
taşlarla söyleştiniz her sabah
yarılıp sulara yol verdi kayalar
yapraklara sordunuz kendinizi
ağaçlarla söyleştiniz
dört mevsim çiçekle yüklendi dallar
ve ıslak beton çıplaklığında
karanfiller kokladınız topraktan
her kokuda bir daha
bir daha dirildi vurulanlar
ama onlar
o sevdaları yollarda koyup kaçanlar
bir türlü anlayamadılar
acılarda yoktular çünkü yanınızda
sevinçlerde yoktular
kurşun sıcaklığını yaşarken yüreğiniz
onlar buz tadında bir soğuktular
bir o kadar da korkak
sevgiden yoksun ve dalkavuktular
yekpare mermer dediler adınıza
ki koca bir tarihti sözleriniz
der ki şimdi her okunuşunda
dikileceğiz karşısına bu gecenin
dağlarla-ormanlarla dikileceğiz
ve asla çekilmeyeceğiz
sularla birlikte aşıp çağları
güneşle birlikte yükseleceğiz
öyle yalansız-öyle içten
bitinceye dek yürüyeceğiz
ama hiçbir zaman bitmeyeceğiz
belki parçalanmış bir gece yarısı
belki de çeyrek kala nazlı bir sabaha
ölümün koynunda biter açlığımız
sakın ha bizi çok çok övmeyin
övüp de yer altında üzmeyin
işte bizden önce giden dostlar
yine gülümseyen yüzlerle
denetleyen gözlerle bakıyorlar
bütün günler içilecek kıvamda şimdi
bütün aşklar yaşanacak kıvamda
ey ölüm oruçlarına dalıp gidenler
zamanı rüzgara salıp gidenler
yekpare mermer dediler adlarınıza
çamurlarla kaplı yekpare mermer
şu anda günün tanıklığında
güneşin gürültüsü diyorum adınıza
o çamurlar ki kuruyup çatlayacak
parça parça dökülüp üstünüzden
korkular gibi karışacak toprağa
ve mermerler ki kalacak
yine denizlerle gökyüzünün arasında
yine dimdik ve ayakta
gülümseyen şafaklarla parlayacak
ve gelincik yüzlü bir dünyada
çocuklar doğacak aydınlığınızda
adınıza türkülerle başlanacak
şiirler doğacak kıvamda yine
duygular yeniden yağacak kıvamda
ve yürek
imgelerin en ulaşılmaz doruğunda
ey her şey bitti diyenler
korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler
ne kırlarda direnen çiçekler
ne kentlerde devleşen öfkeler
henüz elveda demediler
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek
[flash width=425 height=355:5cba5bad47]http://www.youtube.com/v/GSMRhxuODzQ&feature=related[/flash:5cba5bad47]
Katliamın tek tanıgından bahsetmeden geçmek olmaz. Ertugru Kürkçü anlatıyor :
http://www.bianet.org/biamag/kategori/biamag/105969/kizildere-katliamindan-36-yil-sonra-ertugrul-kurkcu-anlatiyor
* *Kızıldere'de ölenler hala yaşıyorlar, onlar ölümsüzler arasına ve halkların kalplerine gömüldüler. Bu başlık ta onun bir göstergesi degil mi.
* *saygılarımla
"Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır...
Her engebede düşen devrimcilerin gövdesi bir devrim fırtınası yaratır...
Düşen devrimciler devrim yolunu kızıllaştırır, aydınlatır...
Düşenler geride kalmazlar.
Devrimin öncüleri ve sembolleri olarak daima kalplerde yaşarlar.
Onlar Kızıldere'de devrim için düştüler.
Kalbimize ve bilincimize gömüldüler!
Yenilindi ama bitmedi o kavga, sürecek!
Ta ki yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek..
Kızıldere; devrimci özverinin, kardeşleşmenin, yoldaşlaşmanın, devrimci dayanışmanın adıdır.
Devrim stratejisinin bir adımı ve sonu değildir. Deniz'lerin idamını önleyememenin çaresizliğiyle bir umut olarak gerçekleştirilmiş bir eylem ve direniştir. Deniz'lerin idamı gündemde olmasaydı, belki bu eylem de olmayacaktı. Ama neticede 68 hareketini ve 71 direnişi noktalayan bir olaydır.
Aradan geçen 36 yılda şartlar çok değişmiştir, hem Türkiye'de hem dünyada.
Dünle beraber gitti cancağızım
Ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım!
Onlar bizim kuşağın gözüpekliğinin ve fedakârlığının temsilcileriydiler...
Salt sömürüye baş kaldırma hareketi veya yukarıda aydoe'nin ifade ettiği şekilde gözpekliğin ve fedakarlığın temsilcileri olarak algılandığı sürece Kızıldere'nin bizler için taşıdığı olumlu bir anlam vardır. Az gelişmiş ve yoksul bir ülkede gelir adaletsizliği, dışa bağımlılık, çoğulculuğun ve özgürlüklerin kısıtlandığı bir sistem içinde bazı insanların buna baş kaldırması ve farklı ideolojilere, alternatiflere sarılması gayet anlaşılır ve insanca bir çaba. Bu açıdan Çayanların önemi halen sürmektedir diye düşünüyorum.
Ancak gerek teorik gerekse de pratik eylem değerlendirmelerini günümüz açısından yorumlamaksızın olayın yanlış algılanmasına ve Çayanların yüceltilmesine neden olunabilir.
Öncelikle Kızıldere eyleminin "Denizler tutsak düşmüş ve idam edilecekler ne yapalım da bir çözüm bulalım bunu engelleyelim?" gibi bir soruya şans eseri "Fatsa'da bir radarda çalışan 3 İngilizi kaçıralım" gibi verilen bir yanıtla yapılmadığının altını çizmem gerekiyor. Yapılan eylem böyle basit bir soru ve yanıtın sonucu olmaktan öte Çayan'ın "Öncü Savaş" teorisiyle ilgilidir. Eğer bu noktayı kaçırırsak olayı "Bazı gençlerin asiliği ve duygusal tepkileri" gibi dar çerçeveye oturtmuş oluruz. Elbette isyan, duygusallık, arkadaşlık gibi duygu ve düşüncelerin önemli bir yeri vardır eylemde ama teorisi daha önceden yapılan Öncü Savaş'ın pratiğe aktarımı olarak yorumlamak kanımca daha doğru olur Kızıldere'nin.
Öncelikle Çayan ve arkadaşlarının bizim devlet geleneğimizde isyancılarla pazarlık etmek gibi bir özelliğin olmadığını bildiklerini varsaymak durumundayız. Bunu bilemeyecek kadar saf olamazlar çünkü toplumsal bir sistemi değiştirmek uğruna canlarını feda etmeyi göze alıyorlar ve öncesinde de derin toplumsal tahlilleri kağıtlara döküyorlar. Bilinçsiz ve salt tepkisel bir gençlik hareketi söz konusu değil. Bu da bana Çayan hareketinin görünürde "Deniz'leri kurtarma" amaçlı yapılan bir hareket olmasına karşın özünde devletin verdiği idam kararlarıyla kendilerine karşı açtığı savaşa, savaşla karşılık verme ilanı olarak görünüyor.
Çayan ve Kızıldere eylemleri devletin totaliter yüzünü açık şekilde göstermesine (Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararı) karşı savaş ilanıdır. Bu nedenle "Hatırla Sevgili" dizisinde verilen duygu ve niyetlerden daha öte anlam taşır (Ancak burada Hatırla Sevgili'de ideolojik bağlamdan kopartılıp insani yönüne ağırlık verilmesini eleştirdiğim anlaşılmasın. Bilakis böylesi daha iyi olmuştur bence. İnsanların empati yapabilmesine olanak verilmiştir dizide).
Çayanlar insanları rehin alma ve silahlı direniş gösterme yerine farklı yöntemler deneyebilirlerdi:
-Ankara-Eskişehir yolunu geçici olarak kapatma gibi bir eylem olabilirdi.
-Büyük bir resmi binayı geçici olarak işgal etme eylemi olabilirdi.
-İmza kampanyaları, yurtdışındaki insan hakları kuruluşları gibi kuruluşlarla dayanışma denenebilirdi
-İsmet İnönü o dönemde Denizlerin idamına karşıydı. Ancak gücü idamları önleyememiştir. İnönü'nün yanına çıkılıp deteğin daha medyatik olması sağlanabilirdi.
Pek çok farklı ve barışçıl ama ses getiren eylemler düzenlenebilirdi. Ama Çayan ve grubu ülkemizde memur olarak çalışan, geçinmek için emeğinden başka şeyi olmayan üç İngiliz memuru rehin almayı seçti.
Eylem başından itibaren büyük bir hata idi (Ama Çayan'ın teorisi ile uyumlu idi. Yani kendi içinde tutarlı bir eylem idi.)
Fatsa'da görev yapan üç İngiliz ülkemizi zorla işgal edip oraya yerleşen kişiler değil Türkiye devletinin davet ettiği, doğru veya yanlış bir karşılıklı alış-verişin sonucu ülkemizde idiler. Eğer ülkemizde bulunmalarına karşı çıkılıyor ise muhatap devlet olmalı hükümet olmalı idi. O memurlar değil. Bu birinci büyük yanlış idi.
Kızıldere'de kuşatma olduğunda ve kaçınılmaz son kendini hissettirdiğinde İngilizler serbest bırakılabilirdi. Bu suçsuz insanların canı böylece bağışlanabilirdi. İnadına bırakılmadı. Devletin batı karşısında utanç duyması ve TC'nin prestijini bozmak uğruna üç İngilizin hayatı harcandı. Böylece devlet ülkesine davet ettiği insanları bile koruyamayan aciz bir devlet olarak gösterilmeye çalışılmış oldu. Öncü Savaş'ın teorisine göre devletin zaafiyetini göstermek gerekiyordu. Bu fikir pratiğe yansıdı. Bu ikinci büyük yanlış idi.
Tüm bu teorik ve pratik yanlışları çerçevesinde Kızıldere olayları halkın büyük bölümünde hep terörist eylemler olarak anıldı. Öncü Savaş, Çayan'ın bu eylemi sonrası gerçekten de başladı ve gittikçe yayıldı ama hiç bir zaman halkın büyük bir bölümünü kapsayamadı, hep marjinal kaldı.
Kızıldere olaylarının bir olumsuz büyük etkisi daha oldu. O döneme kadar gençliğin baş kaldırı eylemlerini haksızlığa karşı meşru ve masum bir direnişi olarak gören merkez demokrat kesimler daha mesafeli durmaya başladı. Ülkücü hareket için Kızılların masum eylemleri bırakıp "gerçek yüzlerini" göstermesinin simgesi oldu. Kızılların silahlanmaya başladığının ilanı Ülkücü hareketin eskiye oranla daha yoğun şekilde silahlanmaya yönelmesinin gerekçesi yapıldı. Şiddet şiddeti doğurdu, kısır döngüyü kırabilen olmadı-olamadı, kıvılcım yayıldı ve ülke kaotik ortama sürüklendi.
Madalyonun diğer yüzünü çevirip devlete baktığımızda "tencere dibin kara seninki benden kara" deyimini hatırlamamak elde değil. Öncelikle bu gençleri şiddete yönelten ülke ortamından devlet sorumlu idi. Ayrıca Deniz'lerin idam kararı çok ağır bir karar idi. Ceza almaları ama bunun idam olmaması gerektiği konusunda siyasi görüşü çok farklı insanlar günümüzde ortaklar. Her başkaldırıyı şiddetle ezme geleneğinin yüzlerce yıl hakim olduğu devlet anlayışı Cumhuriyet döneminde de hakimdi. Devletin sağduyuya sahip olmadığı bir ortamda gençlerin mi sağduyuya sahibi olup şiddete şiddetle karşılık vermeyeceği olgunluk beklenecekti? Bir evde babadan mı yoksa çocuktan mı sağduyu ve olgunluk beklenmeli idi? Tabiki babadan, devletten.
Çayanların çevresi sarıldığında açlıktan ve susuzluktan teslim olmalarına kadar beklenmesi mümkün değil miydi? Jandarma güçleri günde üç vardiya değişip pasif ama tetikte bekleyemez miydi? Elbette devlet için olanak dahilinde idi bu. Ama otoriter zihniyet bunu kabullenmez, bir taviz olarak görürdü. Öyle de oldu.
Bu nedenlerle Çayanların barışçıl seçeneğe yönelmemelerinin sorumluluğunu salt onlara değil de hatta daha fazlasını toplumsal geleneklerimize ve hakim devlet anlayışına yüklüyorum.
Sonuç olarak Çayan ve Kızıldere olayları teorik ve pratik çok büyük yanlışlar içerse ve sorunların katlanarak artmasında rolü olsa da sorunun özü bu görülemez. Toplumun ve devletin tarihsel mirası, devletin yapılanma şekli ve insan hakları ile demokrasiye bakış açısı sorunun özünü oluşturmuştur.
Öncelikle Kızıldere eyleminin "Denizler tutsak düşmüş ve idam edilecekler ne yapalım da bir çözüm bulalım bunu engelleyelim?" gibi bir soruya şans eseri "Fatsa'da bir radarda çalışan 3 İngilizi kaçıralım" gibi verilen bir yanıtla yapılmadığının altını çizmem gerekiyor.
O kadar basit değil tabi.
3 İngiliz Teknisyenin kaçırılması eyleminin ve Kızıldere direnişinin devrim stratejisi dahilinde olmaktan ziyade Deniz'lerin idamını önleme gayesiyle olduğu görüşümü belirtmiştim.
Deniz'lerin idamı, karayolunu trafiğe kapatma, imza toplama, İnönü'yle görüşme ya da büyük bir resmi daireyi işgalle önlenemezdi. Bunlar kulak asılacak eylemler değildi ve o dönemde iletişim, medya bu denli etkili değildi.
Eminim ki buna benzer her türlü eylem düşünülmüş, tartışılmış ama çözüm olmayacağı görülmüştür.
O nedenle "ne yapmalı?" nın çaresizliği içindeydiler.
Eğer Öncü Savaşı kapsamında bir eylem düşünselerdi, eylemleri öncekilerin çizgisinde ve şiddetinde olur, başarılır ya da en azından parti önderleri topluca yokedilmezlerdi.
Bugün büyük şirketler dahi yöneticilerinin herhangi bir etkinliğe topluca aynı araçla gitmesini istemezler.
Çünkü olabilecek bir kazada tüm yöneticilerini birden kaybetme riski vardır.
Mahir, bunları düşünebilecek derecede yüksek akıl ve yeteneğe sahip bir kişiydi.
Ancak dediğim gibi sadece Deniz'ler için şartlanmış, onları kurtarabilecek bir eyleme odaklanmışlardı.
Türkiye'nin öyle basit eylemlere pabuç bırakmayacağını ve idam kararını değiştirmeyeceğini biliyorlardı.
Hükümeti etkileyecek ve karar değiştirtecek bir eylem ancak Türkiye ve dünya üzerinde etkinliği olan ABD, İngiltere gibi bir ülkenin önemli kişi veye kişilerini rehin alarak mümkün olabilirdi.
Bu bir başkonsolos olabilirdi, bir nato komutanı olabilirdi, Amerikan ya da İngilizlerin değerli uçak yolcuları olabilirdi. O dönemde, özellikle Elrom olayından sonra tüm yabancılar tetikteydiler ve böyle bir eylem arayışından netice alınamadı ve 3 İngiliz teknisyeni kaçırmaya razı olunuldu. Sonuç malum.
Öncü savaşında önderler, mücadelenin içinde ön safta olur elbette ama böylesine de intihar gibi tümü bir arada olmaz. Bu çok büyük bir hatadır ve bu hataya sebep olan nedenler kardeşlik, yoldaşlık, dayanışma duygularıdır.
3 İngiliz teknisyeni kaçırma THKO türü, Deniz'lere uygun eylemler özelliğindedir. Çünkü Deniz'lerin eylemlerinin bir devrim stratejisi niteliği yoktu ve Mahir'lerinkine nazaran daha ziyade anti-emperyalist özellikliydi.
THKP-C'nin eylemleri ise silahlı propaganda niteliği taşımalı ve oligarşinin yüzünü açığa çıkarıcı olmalıydı.
Örneğin Mete-Kadir Has'ın kaçırılmasında alınan fidye 400.000 Lira idi ve Has'ın bir günlük kazancıydı.
O dönemde kalifiye bir işçinin maaşı sadece 1000 lira olup hayatı boyunca çalışsa o paraya ulaşamazdı.
Bunun basına yansıması bir propagandaydı.
http://arsiv.sabah.com.tr/2007/03/23/gun93.html
Deniz'lerin idam kararında Menderesler'in kısası olduğu gibi, o dönem gerek Deniz'lerin gerek Mahir'lerin başa çıkılamaz eylemleri etkili olmuştur. Yaşanan sosyal patlamanın durdurulamayacağı korkusu, katı kararların alınması ihtiyacını duyurmuştur.
Dönemi merak edenler için güzel bir yazı:
http://www.safakaltun.com/html/body_ozu_guzel_sozu_guzel_yuzu_guze_16.html
Şimdi bir an için Çayan'ın yerine koyalım kendimizi ve Kızıldere'de çevremizin jandarmalar tarafından sarıldığını, megafonlarla teslim çağrılarının geldiğini tasavvur edelim. Elimizde silahlar mevcut ve üç de İngiliz memur rehine var. *Kaçırma olayı tüm ülkede duyulmuş ve amaçladığımız propagandayı yapmış durumdayız. Şimdi ise yeni bir karar vermek durumundayız:
1- Teslim ol çağrılarına uyarak, o ana kadar yeterli sansasyonel propagandanın olduğuna da kanaat *getirerek teslim olmak ve kan dökülmeksizin olayı sonlandırmak.
2- Sadece rehinelerin serbest bırakmak ama teslim olmamak.
3- Rehineleri elde tutarak direnişe devam etmek.
Üçüncü seçenek en acımasız ve kanlı seçenek olup her ne kadar Çayanlar bir zulüm düzenine başkaldırının simgeleri olsa da benim onlara sempati duyamamamın en büyük sebeplerinden birini oluşturuyor. Üç kişinin hayatını kurtarmak için başka üç kişinin hayatını sonlandırmak! 3'e karşı 3 insan hayatı açısından farklılık olmayacağı için demek ki asıl önemli olan Denizlerin hayatı değil ideolojik bir davanın sürdürülmesi idi mesele. Bilinç düzeyinde Denizler için yapılan eylem en azından bilinçdışı düzeyde Öncü Savaşın başlatılmasıdır. Başka bir ifadeyle karşı savaşın ilanıdır.
Bu olayın öncesinde ise Elrom cinayeti başlıbaşına bir dehşettir. Her ne kadar ülkemizdeki rejimi desteklemesek de bir ülkenin büyükelçisini önce kaçırıp sonra da evde kafasına yastık dayayıp beynini patlamanın hiç bir meşru gerekçesi olmamalı. Bu nedenlerle Çayanları ve benzeri her türlü eylemleri yapanların anılmasında belli bir sınır olmalı. Özellikle yüceltilmelerinden kaçınılmalıdır görüşündeyim.
Aslında söylenecek pek çok şey var. Olayın olduğu yıl itibarıyla ABD veya İngiliz güçlerinin Türkiyede bulunduğu süre en fazla 18 yıl olmalı (1954 yılında NATO'ya girdiğimiz düşünülürse). En az 400 yıldır hemen her alanda gerileyen toplumumuzun, nice geriliklerinin, kaosların, fakirliğin, savaşların ve katliamların günah keçileri 18 yıldır ülkede bulunan İngiliz askerleri mi oluyordu? Toplumumuzun hemen her alanının sarıp sarmalamış sorunlar yumağını 17 yıldır ülkede bulunan dış güçlere yıkmak ne kadar akılcı idi?
Sanırım o dönemleri incelemek başlı başına akademik bir konu olabilecek kadar derin ve aslında bir o kadar da önemli.
Şimdi bir an için Çayan'ın yerine koyalım kendimizi ve Kızıldere'de çevremizin jandarmalar tarafından sarıldığını, megafonlarla teslim çağrılarının geldiğini tasavvur edelim. Elimizde silahlar mevcut ve üç de İngiliz memur rehine var. *Kaçırma olayı tüm ülkede duyulmuş ve amaçladığımız propagandayı yapmış durumdayız. Şimdi ise yeni bir karar vermek durumundayız:
1- Teslim ol çağrılarına uyarak, o ana kadar yeterli sansasyonel propagandanın olduğuna da kanaat *getirerek teslim olmak ve kan dökülmeksizin olayı sonlandırmak.
2- Sadece rehinelerin serbest bırakmak ama teslim olmamak.
3- Rehineleri elde tutarak direnişe devam etmek.
Çayan'ın yerine koyarsak kendimizi yapacak başka bir şey yoktu.
Amacımız propaganda yapmak değildi bir sonuca varmaktı.Zaten basın devamlı bizden bahsediyor ve gündemi işgal ediyorduk,herkesin gözü bizim üzerimizdeydi
1-Teslimiyet bizim yok oluşumuz olurdu ,hareketimiz bizim açtığımız yolda ilerledi ve biz ölümsüzleştik
2-Niye bırakacaktık,onlar insandı da Adalılar ,Denizler insan değilmiydik.Ne işleri vardı ülkemizde ne yapıyor ve kimin hizmetindelerdi?Bizim savaşımız onların temsil ettiği emperyalist ülkelere karşı değilmiydi.Onlar emperyalizmin hizmetinde değillermiydi?
Teslim olmak bizim ölümümüzdü.
Bizi yok ettiler ama öldüremediler.
3-Devrimci kararlılıktır.
Eylem başarısız olmuştur ama önderlik kararlılığını göstermiş ve devrimci hareket çığ gibi büyümüştür.
Katliamı yapan militarist oligarşidir ve operasyonda başarısızdır çünkü rehineler ölmüştür.
Kuşatma halinde bekleselerdi ,niye beklemediler?
Çünkü onlarda kanla katliamla hareketi bastırmak istiyorlardı,üç ingilizin hiç önemi yoktu.
Başkaldırı yok edilmeli emperyalizm ve işbirlikçi oligarşi gücünü korumalıydı.
Dış güçler bastırsaydı vatandaşlarını kurtarabilirdi ama dış güçler için Türkiye'de emperyalizme karşı ve bağımsızlık mücadelesi veren devrimcilerin her ne pahasına olursa olsun bastırılması çok daha önemliydi.
Cem'in "yüceleştirme yanlışlığına düşülmemesi" görüşünü doğru buluyorum.
Deniz'lerin, Mahir'lerin onurlu mücadelesini elbette saygıyla anmak ama geçmişi doğru değerlendirmek, geçmiş deneyimlerden ders çıkarmak çok önemli.
71 mücadelesi Türkiye tarihinde bir ilkti ve ilk deneyimlerde hatalar kaçınılmazdır. Doğrusu bu hatalardan yola çıkıp Mahir'leri, Deniz'leri eleştirmek yerine dönemi iyi analiz etmektir.
Örneğin silahlı propaganda ile silahlı provakasyon arasındaki farklara kim, nasıl karar verecektir?
O dönemin eylemlerinden Marmara Yolcu Gemisi'nin batırılışı, Kültür Sarayı'nın yakılışı, Banka soygunları, Elrom'un öldürülmesi, Has'ların kaçırılması vs. arasından hangisinin provakasyon olduğunu halk nasıl anlayacaktır? Bu tür eylemlerde örgütün eylemi üslenmesi yeterli olmamaktadır. 6. Filo eylemi, Has eylemi alkışlanan, desteklenen eylemlerken bir Elrom eylemi kafaları karıştırmaktadır. Ama ardında Mahir vardır.
Öyleyse provakatör işi değildir diyebiliriz (mi?).
Yoksa bu eylemde yönlendirme yapan, eylem için bilgi toplayan ve hazırlık safhalarında yardımcı olan, maddi destek sağlayan bir provakatörün parmağı olabilir mi?
Örneğin bir Yüzbaşı İlyas Aydın (Pilot Necati) vardır ki, Elrom eyleminden başlar, Abdullah Öcalan'a ve 1 Mayıs katliamına kadar eli uzanır. *
Yine o dönemin hızlı solcusu eski ajan Mahir Kaynak, Elrom'un kaçırıldığını haber alınca yerinde duramaz ve öldürülmesi gerektiğini söyleyip durur. Öldürüldüğü haberini alınca da sevinir.
68-80 arası dönem müthiş bir provakasyon dönemidir. Her yerde, her örgütte ajanlar cirit atmaktadır.
71-72 yeterince doğru değerlendirilmeden bu defa 78'de birçoğu provakasyon olan terör ortamına düşülür.
Provakasyona karşı dikkat çekenler ise pasifistlikle ya da oportünistlikle suçlanır.
Ama haklı çıkanlar suçlananlar olur.
"Acaba 36 yıl sonraki tabloyu görebilmiş olsalardı görüşleri, düşünceleri aynı mı olurdu?" sorusunun yanıtını aramak gerekir diye düşünüyorum.
Evet, tarihi yargılamak doğru olmaz. 36 yıl önce olanlar da artık tarih sayfasında sayılmalı. Bir maç sonrası keşke o pozisyonda kaleye şut atmasaydın da filacaya pas verseydin demek ne kadar anlamlıysa bizim o döneme dair söylediklerimiz de o derece anlamlı. Takım arkadaşına kızmak veya aşağılamak mı ileriki maçlar için sonuç çıkarmak mı? Bilgi birikimi ve tecrübeler sonrası anlamlı sonuçlar çıkarabiliyoruz. Bunun için kullandığımız nesneler gene onlar oluyor. Yani o eskiler olmadan günümüzü de yaratamıyoruz. Dolayısıyla yorumlarımız ancak günümüz ve geleceğimiz için anlam taşıyabilir. "Tarihe saygı"nın anlamı da bu olabilir.
olayda yüceltme yoktur, olayda devrimci kararlılıga karşı, uzlaşmazlıga karşı, halk sevgisine karşı duyulan saygı vardır. Onlar asla teslim olmadılar ve onların teslimiyete hayır diyen tutumları kitleleri devrim yoluna soktur. 78 liler ortaya çıktı.
* * * Kapitalizm bize iki yol sunuyor. Teslimiyet ve kölelik ya da buna karşı kararlı bir direniş. Denizler, Mahirler teslimiyeti reddettiler ve halk için yaşamlarını hiçe saydılar. Burjuvazinin sisteminin özünü tüm toplumsal olaylarda görüyoruz. Şiddet, baskı, işkence. Bizler ise şunu diyoruz. İnsanlık onuru işkenceyi yenecektir. Türkiyede bugün demokrasinin kırıntıları varsa bu teslim olmayanarın, direnenlerin, yaşamlarını hiçe sayanların sayesindedir.
* * * Bize iki seçenek sunuluyor. Ya global kölelik ya da devrim. Tercih herkesin kendisinindir. Devrim ise uzlaşmazlıktır, kararlılıktır, direnmektir.
* * * saygılarımla
Dilaver, valla senin bu son soylediklerinden cok etkilendim. Orgutu ne zaman kuruyoruz hocam. *:D
sihirli_sihir
06-04-2008, 03:02
KIZILDERE SON DEĞİL SAVAŞ SÜRÜYOR
rebera_roni
06-04-2008, 03:58
Oy dere kızıl dere
Böyle akışın nere
Bizde hal mı bıraktın
Sana can vere vere
Dere bizim evimiz
Suyu alınterimiz
Söyle nedendir dere
Vurulur gençlerimiz
Dere böyle durulmaz
Gence kurşun sıkılmaz
Sanma faşist olandan
Birgün hesap sorulmaz
UNUTULMADINIZ
ON'lar yaratılan devrimci değerlerin, onurun, erdemin, inancın simgesi olarak yüreklerimizi dolduruyor bilincimizi aydınlatıyor bizi kopmaz bağlarla bağlıyorlar devrime. mahir çayan'dan, deniz gezmiş'ten mazlum doğan'dan bize miras kalan teslim olmama geleniğini sürdüyoruz. 30 mart'tan 17 nisan'a, mahir çayan'dan dursun karataş'a oligarşiye karşı olan savaşımız sürüyor ve sürecektir. faşizmi döktüğü kanda boğmak her devrimcinin baş görevidir. faşizmle uzlaşmak yok!
UMUT DİMDİK AYAKTA!!!
DEVRİM
Temiz kalan tek yerdir devrim
bütün bir yıl
kirlenen duvarda
ama görebilmek için
asıldığı çividen indirilmelidir
yaprakları biten takvim
Zorbalara direnmektir devrim
bir çocuğun
annesinin çantasından aldığı paraları
altına gizlediğini
söylememiştir dövülen
hiçbir halı
İçinde yaşamaktır devrim
dikiş kutusunun
ve topluiğneler gibi
bir arada olmayı gerektirir
karşı koyabilmek için zulmüne
makas denilen patronun
Gece ışıklar arasında koşmaktır devrim
ateş böceklerini
yakalamak isteyen çocukların
peşine takılır gün gelir
yanıp sönen mavi ışıkları
polis arabalarının
Kağıt bir gemidir devrim
bütün gemiler
hurdaya çıksa da sonunda
taşıdığı özgürlük şiiriyle
batmadan yüzer nicedir
dünya sularında
Kim bilir kaç yunus görmüş
kaç DENİZ GEZMİŞ...
"Altı Mayıs şafağında
Deniz faşizmin ağında
Cellatlar Sinan'ı vurdu
Zalım Nurhak'ın dağında"
6 Mayıs şafağında, darağacında üç kızıl bayrak tüm görkemiyle sallanırken bu kez Sinan Cemgil ve iki yoldaşı kara toprağı kızıla boyuyordu. Önder KAYPAKKAYA derhal araştırmaya girdi; sordu soruşturdu ve bu yiğit devrimcilerin kanına girenin Kâhyalı köyünün muhtarı olan Mustafa Mordeniz olduğunu tespit etti. KAYPAKKAYA, iki yoldaşıyla birlikte bu muhbiri tutukladı, sorguladı ve sadece mükafat uğruna bu iğrençliği yaptığı anlaşılınca hak ettiği cezaya çarptırıldı. Böylece KAYPAKKAYA, her alanda olduğu gibi bu alanda da devrimci dayanışmanın muazzam bir "kaypakkayaca" örneğini gösteriyor ve diğer muhbirlere bu iğrenç, aşağılık meslekten vazgeçmeleri mesajını gönderiyordu. Bu eylem İbrahim KAYPAKKAYA'nın devrimci dayanışmadan ne anladığını da pratikte gösteren bir eylemdi.
İbrahim Kaypakkaya 18 mayıs 1973'te işkencede öldürülmüştür.
"Selam olsun apaydınlık günlere
Kazma ile kürekle yürüyenlere
Selam olsun halk için ölenlere
Silah elde toprağa düşenlere bin selam"
18 Mayısı unutmam
Unutmam 18 Mayısı
İşçinin köylünün kurtuluş
Ordusu devrimci erleriz
Ölümlerle yeniden doğar
Ölmeyen devrimci erleriz
Bir vücut, bir yumruk ve bir baş
Bağımsızlığa kadar savaş
Önderimiz İbrahim yoldaş
Korkmayan devrimci erleriz
Unutmam 18 Mayısı,
18 Mayısı unutmam
Ali Haydar Yıldız'ımızı
Vuranlar korkutamaz bizi
Vuruldukça artırdık hızı
Durmayan devrimci erleriz
18 Mayısı unutmam,
Unutmam 18 Mayısı
Bağımsızlık gelene dek
Ellerden düşmeyecek tüfek
İbo, Haydar, Muharrem Çiçek
Solmayan devrimci erleriz.
http://www.68dayanisma.org/?page=duyurularv&event=4&ID=60
Devrimci demokratların İbrahim Kaypakkaya'nın politikasından, izlediği çizgiden, çelişkilerinden, daldan dala atlayışından çıkaracağı önemli dersler vardır.
22-23 yaşındaki bir gencin 2-3 sene içerisinde yaşadığı çelişkili-tutarsız görüşler, fikirden fikire yönelişler, ne yazık ki önderlik olarak görülüyor.
Etkilendiği birkaç kitap ve dönemin Mao etkisi nedeniyle ve içinde yoğrulduğu Perinçek oportünizmi etkisiyle Kaypakkaya bana göre kaypak görüşlerin timsali olmuştur.
Elbette hazin sonu nedeni ile onu saygı ile anmalıyız.
Ama yaşadığı kararsız-tutarsız ve sol sapma ideoloji, sonraki kuşağı yanlış yönlere sürüklemiştir.
Atatürk'ü emperyalizme daha Kurtuluş savaşı sırasında teslim olmuş bir işbirlikçi olarak gören zihniyet sapık bir zihniyettir. Peşinden gidenler de bugün Atatürk'ü faşist olarak nitelendirmektedir.
Bir önderlik söz konusu ise bu, devrimciliğin içine eden cemaatin ilk imamının Kaypakkaya oluşundandır.
oy dere KızıLdere...ONLar biter mi sandın? sana can vere vere...
http://simurg555.wordpress.com/2009/03/28/kizildere-katliami-arastirmasi/
http://www.yenidendevrim.org/genel/bizden_detay.php?kod=451&tipi=23
Bu sene de Kızıldere'yi iki tarihsel tanıklıkla birlikte analım.
saygılarımla
Kızıldere Katliamının kahramanlarından (!) Mehmet Eymür (MİT) anlatıyor:
http://www.atin.org/detail.asp?cmd=articledetail&articleid=121
Sistemli bir imha mıydı?
http://www.birgun.net/research_index.php?category_code=1206871038&news_code=1207160023&year=2008&month=04&day=02
"Evet, tarihi yargılamak doğru olmaz. 36 yıl önce olanlar da artık tarih sayfasında sayılmalı. Bir maç sonrası keşke o pozisyonda kaleye şut atmasaydın da filacaya pas verseydin demek ne kadar anlamlıysa bizim o döneme dair söylediklerimiz de o derece anlamlı. Takım arkadaşına kızmak veya aşağılamak mı ileriki maçlar için sonuç çıkarmak mı? Bilgi birikimi ve tecrübeler sonrası anlamlı sonuçlar çıkarabiliyoruz. Bunun için kullandığımız nesneler gene onlar oluyor. Yani o eskiler olmadan günümüzü de yaratamıyoruz. Dolayısıyla yorumlarımız ancak günümüz ve geleceğimiz için anlam taşıyabilir. "Tarihe saygı"nın anlamı da bu olabilir."
Noktası, virgülüne kadar katılıyoruz.
Hem bu katliam için. Ve hem de diğer katliamlar için...
Hem bu olay için. Ve hem de diğer olaylar için...
Hem 36 yıl için. Ve hem de 1400 yıl için...
Saygıyla
MASAL GİBİ BİR ÖLÜM
onlar
ki her şeyi
en koyu dehşetiyle
yaşardılar
aşklarını,
hüzünlerini,
savaşlarını.
onlar
ki sevdalarını
gül memelerinde saklayıp
kadınlarının
masal gibi
ölümlere
koşardılar.
------------------
MENZİL
Refik Durbaş
Onlar ki
Aydınlık üzre
Ecel toprağına
Umut ektiler
Ay dolandı vay deli gönlüm
Ölüm şaşırdı menzilini
Onlar ki
Korku mazgalına
Zulum serdiler
Ay dolandı vay deli gönlüm
Ölüm şaşırdı menzilini
Onlar ki cehennem üzre
Yürekten
Cennet süzdüler
Ay dolandı vay deli gönlüm
Ölüm şaşırdı menzilini
ONLAR
Gülsüm Cengiz
Yarın üstüne kurdukları düşleri
umutları, inançları, kavgalarıyla
gençtiler, insandılar.
Çiçeklenirken ağaçlar
umudu taşırken bahar
aramızdan ayrıldılar.
Oysa yarın doğan güneşi görebilirler,
sarılabilirlerdi sevdiklerine
........................
Onlar
gençtiler, umutluydular...
Çiçeklenirken ağaçlar
umudu taşırken bahar
şimdi hep aramızdalar
SEVDALAR DUMAN OLMAYACAK
AHMET TELLİ (https://web1.ttmail.com/exchweb/bin/redir.asp?URL=http://www.siirperisi.net/sair.asp?sair=18)
Acının bağrından
mavi bir çelik gibi fışkıran öfke
dünyayı değiştirecektir mutlaka
Yeni hayat kendini yeniden yaratacaktır
ona sahip çıkan ellerde
ve bu yüzden öfke
sevda gibidir kimilerinde
Yüreğinin pas tutmakta olan kıvrımları
sarsılsın bir an öfkenin gökgürültüsüyle
beyninin her hücresi bir gerilla gibi
kuşansın pusatlarını ve sokağa çıksın
ve bir hançer gibi saplansın
****lukların ihanetlerin bağrına
Bak o zaman nasıl bitecek yanlışlar
ve cehennemleşen yalnızlığın
Sevdalar duman olmayacak o zaman
Hüznün isyan olmuştur çünkü
Hüznün isyan olmalıdır
Kızıldere'yi Unutma, unutturma.
saygılarımla
irsArtvin
31-03-2010, 01:54
Davamız; kaldığı yerden tüm ateşi, heyecanı, fedakârlığı ve de ölümsüzlüğü ile sürüyor. Çünkü bu dava; ne gelip geçici bir heves ne de sadece tarih sahnesinde ismini duyuracak basit bir olay. Tam aksine bu dava; Marx’ların, Engels’lerin, Lenin’lerin, Mahir’lerin, Deniz’lerin davasıdır. Ve de bu dava; tüm dünyaya eşit, sınıfsız, sömürüsüz, halkların egemen olduğu bir düzen gelene kadar devam edecektir.
Yaşasın sosyalizm!..
Yaşasın devrimci mücadelemiz!..
Yaşasın tüm halkların ve de işçi sınıfının kardeşliği!..
güneşinzaptıyakın
31-03-2010, 09:56
oy dere kızıl dere
böyle akışın nere
onlar biter mi sandın
sana can vere vere
Anıları önünde saygıyla...
"De ki : Devrimci insanları mezarı başında değil de sokaklarda, meydanlarda, tarlada ve fabrikada; kavganın içinde yaşatanlar sizin en hayırlınızdır..."
Kızıldere suresi 1972'nci ayet.
Deniz Poyraz'dan alıntı.
Yangın Yeri
Yasamak bu yangin yerinde Her gün yeniden ölerek,
Zalimin elinde tutsak, Cahile kurban olarak,
Yalanla kirlenmis havada, Güçlükle soluk alarak,
Savunmak gerçegi
Çogu kez Yalnizligini bilerek
Korkagi dönegi suskunu Görüp de öfkeyle dolarak
Toplanir ölü arkadaslar Her biri bir yerden gelerek
Kiminin boynunda ilmegi Kimi kanini silerek
Kucakliyor beni Metin Altiok Aldirma diyor gülerek
Yasamak görevdir yangin yerinde
Yasamak insan kalarak
Kucakliyor beni Metin Altiok
Aldirma diyor gülerek Yasamak görevdir
yangin yerinde Yasamak
insan kalarak Yasamak bu yangin yerinde
Her gün yeniden ölerek...
Ataol Behramoğlu..
Kızıldere Mecliste :
SEBAHAT TUNCEL (Devamla) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 486 sıra sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın 1’inci maddesi üzerine söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, kanun tasarısı hakkında görüşlerimi belirtmeden önce, Türkiye sosyalist ve devrimci hareketi açısından bir dönüm noktası olan Kızıldere katliamı hakkında birkaç şey söylemek istiyorum.
12 Mart 1971 Muhtırası sonrası yakalanan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’a idam cezası verilmiştir. Denizlerin idamını engellemek isteyen ve bunun için eylem yapan 10 devrimci öğrenci Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna 30 Mart 1972 tarihinde Tokat’ın Niksar ilçesinin Kızıldere köyünde güvenlik güçleri tarafından sağ yakalanabilecekken öldürülmüştür. Ne yazık ki hâlen Kızıldere katliamının sorumlularının açığa çıkarılıp yargılanması için hiçbir adım atılmamıştır. Türkiye'nin demokrasi mücadelesi açısından hem Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı hem de Denizlerin idamına karşı devrimci dayanışma içerisinde iken Mahir Çayan ve arkadaşlarının katledilmesi Türkiye tarihi açısından kara bir leke olarak durmaktadır. Bu vesileyle, demokratik, bağımsız, halkların kardeşliğine dayalı bir Türkiye için mücadele eden Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve arkadaşlarını saygıyla anıyor ve katliamın faillerinin açığa çıkarılacağını ve yargılanacağını umuyorum
saygılarımla
Ertuğrul Kürkçü çıkmazı...
Aslında bu konu üzerinden kimi sosyalist cenahta sevilmeyen Ertuğrul Kürkçü'yü tartışmak istiyorum. Özellikle Cepheliler Ertuğrul Kürkçü'nün katliamdan önce polisle işbirliği yaptığı konusunda hem fikirdirler.
Ama öncelikle, Kızıldere'nin suyu neden "kızıl" akar bir bakalım..
"Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu liderlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın 12 Mart darbesinden sonra idam edilmelerini engellemek için, Mahir Çayan ve arkadaşları NATO üssünden kaçırdıkları İngiliz ve Kanadalı teknisyenlerle birlikte Tokat'ın Kızıldere köyüne geldiler. Mevzilendikleri muhtarın evinde devlet güçleri tarafından imha edildiler; katliamdan sadece Ertuğrul Kürkçü kurtulabildi. Samanlığa saklanarak kurtulduğu biliniyor. "
Olayın vuku bulduğu gün hakkında anlatılanlar tüyler ürpertici... Eski MİT mensubu Mehmet Eymür, konuyla ilgili yaptığı konuşmada yorgun olduklarını ve o yüzden herkesi öldürdüklerini düşündüklerini söylemişti. Köydeki görgü tanıklarının iddiasına göre, Türk askerleri ve NATO amblemi taşıyan askerler köyü kuşatmıştı. Ardından Mahir'lerin saklandıkları muhtarın evine yaylım ateşi açıp herkesi hunharca katletmişlerdi!
Kayıtlara geçen isimler bildiğim kadarıyla : Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Ertan Saruhan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy ve Ertuğrul Kürkçü..
Kızıldere Katliamının önemi: Bence Denizlerin tutuklanıp idama mahkum edilmesinin ardından hala "bir umut" olarak nitelendirilen Çayan hareketi devlet terörü tarafından sindirildi. Bu bir kırılma noktasıdır. Halkın gerek psikolojik gerekse refleksif destekleri de bu katliamdan sonra şekillenmiş gibi görünüyor.
"Söz yeniden Ertuğrul Kürkçü de… Kürkçü, 1979’da Niğde Cezaevi’nde Uğur Mumcu’ya, Mahir Çayan’ın öldürüldüğü an’ı şöyle anlatır:
“İlk ben çıktığım için sabah, daha sonra da Mahir ‘Sen çık şunlarla konuş’ dedi. Ben çıktım, arkadan da Mahir, Cihan, Saffet çıktılar yukarıya… Evin çatısı var, topraktan, kiremit çatı, oradan merdivenle çıkılıyor, tek katlı bir ev. (…) Birlikler mevzilerine girmeye başladılar, makineli tüfek yuvalarının arkasına girmeye başladılar ve bizimle konuşmak isteyen adamlar geri geri gitmeye başladılar. ‘Ne oluyor?’ deyip, biz bir ölçüde geri çekildiğimiz zaman dört bir yanımızdan makineli tüfeklerle eve ateş açıldı. Önceden iki üç arkadaş kendini aşağıya attı. Ben onların arkasından, en arkada Mahir kalmıştı. Baş aşağı düştüm. Merdivenlerden yuvarlandım. Toparlanıp, doğrulmaya çalışırken yukarıdan kanlar boşalıyordu. Tam deliğin ağzına Mahir’in kolu sarkmış, kafası da kısmen sarkmış ve kanlar akıyordu, ben fırladım… Bir iki el bombası attım dışarıya. Makineli tüfek ateşi sürekli devam ediyordu. Fakat bir şey göremiyorsun, zaten. Ayrıca tesir sahası dışına çıkmışlardı. Bir şey kestirmek mümkün değil. Ve Mahir’i indiremedim.”
http://www.youtube.com/watch?v=LTXBcmeYCV8&feature=related
Onları bugün ve daha ileride de anmaya devam edeceğiz. Onlar yeni bir dünya için can verdiler.
Kahrolsun faşist diktatörlük. Yaşasın sosyalizm.
saygılarımla
Kizildere'de hayatini kaybetmis olan uc masum Ingiliz teknisyeni de bu baslikta anmak isterim. Tek suclari Ingiliz olmak ve Nato ussunde teknisyen olarak calismak olan bu insanlar, antiemperyalizm feti$izmine kapilarak zenofobinin ve milliyetciligin dibine vurmus maceraperest genclerin kurbani olmuslardi.
Jolly Jocker
01-04-2012, 17:29
Jadı, gene ezberin coşmuş.
Mahir Çayan'ın antiemperyalizmi hiçbir şekilde milliyetçi değildir, anti-kapitalist içeriğe dayanır. Bağımsızlıkçılık hedeflenir. Bağımsızlıktan kasıt, tektip insanlar topluluğu değil, dış güce bağlı olmadan kendi kaderlerini tayin edebilen özgür insanlar topluluğudur.
Mahir bağımsızlığı neden savunuyordu?
Çünkü ABD'ye ve NATO'ya olan bağımlılık sayesinde generaller darbe yaptı.
ABD ve NATO'nun desteği olmasa darbe yapamazlardı.
Bu yüzden bağımsızlığı savunmadan gerçek bir demokrasi mümkün değildir.
ABD icazetli demokrasi mi olur?
Vesayet generallerin vesayetinden ibaret değil.
Sermaye ve Amerika'nın vesayeti ne olacak?
Mahir Çayan gerçek bir demokrattı.
Gerçek bir demokrasi için gerçek bir halkçılık ve bağımsızlık gerektiğini görmüştü.
Çünkü sadece generallerin değil, onların da ardındaki esas güçler olan sermaye ve ABD vesayetine de karşıydı.
Bu memlekette demokrasinin bir devrim konusu olduğunu görmüştü.
Bu yüzden örgüt kurdu, silahlandı. Bu yüzden hayatını verip gönüllerimize taht kurdu.
Sizin gibi yabancı sermayenin yağmada önünü açmayı ''demokrasi'' diye yutturanlara da karşıydı.
O yüzden On'ları sevmezsiniz.
Ama Mahirler gibi ''Kahrolsun faşizm! Kahrolsun faşist-oligarşik diktatörlük!'' demeden demokrasi olamaz.
Sevgili Jolly, Mahir'in antiemperyalizmi milliyetcilikten farkli tanimladigini biliyorum ama orada hayatini kaybeden Ingilizlerden bahsetmemek hatali olur yine de.
Birkac gun once bir sitede okudum asli var midir bilmem. Ertugrul Kurkcu gencliginde TRT'de katildigi bir programin sonunda "biz demokrasiye inanmiyoruz, devrim secim sandigindan cikmaz" diye bisey soylemis. Gercekten de Turkiye'li devrimciler bugun demokratiklige evrildilerse bu sadece SSCB'nin yikilmis olmasi sayesindedir. Aksi takdirde bu guruhu cuntaciliktan vazgecirmek pek mumkun olmayacakti gibime geliyor.
Saygilar
Jolly Jocker
01-04-2012, 18:08
Birkac gun once bir sitede okudum asli var midir bilmem. Ertugrul Kurkcu gencliginde TRT'de katildigi bir programin sonunda "biz demokrasiye inanmiyoruz, devrim secim sandigindan cikmaz" diye bisey soylemis. Gercekten de Turkiye'li devrimciler bugun demokratiklige evrildilerse bu sadece SSCB'nin yikilmis olmasi sayesindedir. Aksi takdirde bu guruhu cuntaciliktan vazgecirmek pek mumkun olmayacakti gibime geliyor.
TC'li devrimciler SSCB henüz yıkılmamışken, 70'lerde, 80'lerde SSCB'nin revizyonist bir diktatörlüğe dönüştüğü tespitini yapıyorlardı. SSCB kapalı bir toplum olduğu için demokrasi açısından fazla gözlemleme olanakları olmamış olabilir. Fakat TKP dışında kimse SSCB deneyini aynen tekrarlama taraftarı değildi zaten. Pek çok örgüt halk iktidarı, gerçek bir halk demokrasisi kurmak istiyordu. Sosyalizme buradan ulaşacaklardı. Önce bağımsızlık ve demokrasi sağlanacaktı.
Kürkçü'nün o konuşmasını izlemedim ama o sözleri bambaşka bir bağlamda söylediği belli. Devrimciler burjuva parlamentosunu demokrasi olarak değil, faşizm gerçeğini örtmeye yarayan bir şal olarak görürler. Bu yüzden burjuva parlamentosuna inanmazlar evet. Gerçek bir demokrasi için oligarşik devletin yıkılması gerektiğini, bunun da bir devrim anlamına geldiğini belirtirler. Yani görüntüsel demokrasi(burjuva parlamentosu) yerine gerçek demokrasiye(halk iktidarı) geçişi savunurlar.
Ben de onu diyorum iste. Mesela simdi basimizda sosyalizm adi altinda kurulmus bir diktatorluk olsaydi, digerlerinin demokrasi ve ozgurluk talepleri "onlar burjuva demokrasisi" denilerek savusturulacakti. Diktatorun iktidarini yerlestirmek veya muhafaza etmek ugruna doktugu kanlar icin devrim ugruna dokuldu denilecek, nasil olsa kapitalizm onlardan daha cok adam olduruyor denilerek gecistirilecekti. Orda hayatini kaybeden Ingilizlerin durumu, bu carpik ideolojinin kucuk bir ornegidir aslinda
Jolly Jocker
01-04-2012, 18:33
Ortada bir diktatör varsa sosyalizm yoktur. Mahir'in sosyalizmi tek adam ya da tek parti diktasına indirgeyen tek bir satırı bile yok.
Mahir'in devrim programında asgari-azami program ayrımı vardı. Evvela bağımsızlık ve demokrasi sağlanacak, halk iktidarı kurulacaktı. Ancak bundan sonra sosyalizme ilerlenecekti. Çünkü sosyalist devrim kitlelerin eseriydi ve kitlelerin sosyalizme yönelmesi için sağlam bir demokrasi öngörülmüştü. Mahir'de demokrasi de tıpkı bağımsızlık ve sosyalizm gibi baskındır, olmazsa olmazdır. Bizim ki parlamenter demokrasi değil. Doğrudan ve yarı-doğrudan demokrasi. Bir sürü küçük birimlere bölünüyor idari yapı ve komünler, halk meclisleri, mahalle komiteleri v.s. aracılığıyla aşağıdan yukarı doğru yönetim yapılıyor. Demokratik özerkliğe benziyor biraz.
http://a1.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash4/s320x320/398358_199991570103797_164193800350241_233098_1173 881337_n.jpg
10 Devrimci yoldasi saygiyla aniyorum...
AlbatrosS
02-04-2012, 13:29
Sefa Feza Arslan / Demokrat Haber
Kızıldere katliamının üzerinden 40 yıl geçti. Ne acıdır ki, bu katliamı yapan ve alkışlayan zihniyet hala çok güçlü, ve hala bu ülkenin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel. O gün Kızıldere'deki gençlerin acımasızca öldürülmesini savunanlar ve takipçileri, bugün de Kürt sorununda barışı, müzakereyi değil, şiddeti ve imhayı savunuyor. O gün Kızıldere'deki gençlerin “terörist" olduğu gerekçesiyle öldürülmesi gerektiği propagandasını yapanlar, bugün de Kürt sorununun çözümü için PKK'nin topyekûn imha edilmesi gerektiği propagandasını yapıyor. O gün Kızıldere katliamını savunanlar, milliyetçi muhafazakar, Amerikancı ve anti-komünistti... Bugün de, Kürt sorununun çözümü için müzakerenin değil, imhanın gerektiğini savunanlar milliyetçi muhafazakar, Amerikancı ve anti-komünist... Öncelikle, Komünizmle Mücadele Dernekleri'nden, Kanlı Pazar'dan, 12 Mart ve 12 Eylül destekçiliğinden, Kürt sorunun çözümünde müzakere düşmanlığına uzanan bu sürekliliğin altını çizelim... Bu sürekliliği sağlayan zihniyet, Türk-İslamın çıkarının Amerika ile ortak hareket etmekten geçtiğine inandığı için Amerikancı ve bu nedenle tarihsel süreç boyunca ABD’nin savaş makinesinin suç ortağı...
Bugün, Kızıldere mirasını savunmak, bu milliyetçi muhafazakar, Amerikancı ve anti-komünist çizgiye karşı, barışı, demokratikleşmeyi, adil paylaşımı savunmaktır, o vahşice öldürülen gençlerin dayanışma ruhunu, daha özgür ve adil bir dünyaya olan inançlarını savunmaktır. Dolayısı ile, bu mirasa sahip çıkmak için illaki silahlı mücadeleyi savunmak gerekmez. Bugün Kızıldere'deki mirasa şiddet içermeyen bir siyasi mücadele ile de sahip çıkılabilir ve çıkılmalıdır... Ertuğrul Kürkçü'nün Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi'nde, THKP-C 'yi anlatan yazısındaki şu önemli tespitinin altını çizelim: “... 'kitleler', İsrail konsolosunu kaçırıp öldürdüğünde değil - bu THKP-C için bir kararlılık gösterisiydi - kendisinden üstün askeri güçler tarafından öldürüldüğünde Mahir Çayan'dan yana çıktılar.” Bu önemli tespiti, silahlı mücadeleye dayanmayan bir devrimciliğin mümkün olduğu, halkın rızasının örgütlenmesinde şiddet eylemlerinin değil, zalime boyun eğmeyen mazlumluğun belirleyici olduğu biçiminde okumamız gerektiğini düşünüyorum. Esasında solun, 12 Eylül öncesi tarihi de bunu gösteriyor. Sol içerisindeki en çok kitleselleşen hareketler, şiddeti bir propaganda yöntemi olarak kullananlar değil, faşist terör karşısında meşru müdafaa çizgisinin dışına çıkmayan hareketler olarak karşımıza çıkıyor.
Esasında, zalimlere karşı direnmenin yolu – özellikle günümüz dünyasında - şiddet kullanmaktan değil, zalimi şiddet kullanamaz duruma getirmekten geçiyor. Bu nedenle, günümüzün dezenformasyon medyasına karşı, şiddet karşıtı sol bir çizginin derinleştirilmesi çok önemli. BDP’nin sivil itaatsizlik eylemleri karşısında dezenformasyon medyasının nasıl da telaşa kapıldığını, muhafazakarların nasıl da sivil itaatsizlik uzmanı kesilip, bu eylemlerin esasında sivil itaatsizlik olmadığını iddia etmelerini görmek çok şey anlatıyor aslında. Bu dezenformasyon medyası Amerikan neo-conlarının paranayok ve cahil soğuk savaş zihniyetini öylesine içselleştirmiş ki, sürekli sola vurmak için çırpınıp duruyor. Utanmadan, idam edilen, Kızıldere gibi katliamlarla yok edilen devrimcileri darbeci gibi göstermeye çalışıyor. Hayatları boyunca bir başkası için en küçük bir riske girmemiş tuzu kurular, yirmili yaşlarda vahşice öldürülen gençleri darbeci, şiddet yanlısı olarak yaftalayarak vicdanlarını rahatlatabileceğini sanıyor. Kimi yeni yetme neoliberaller de, bu milliyetçi muhafazakar anti-komünist dezenformasyon medyasının propaganda makinesi gibi çalışıyor. Sola ilişkin milliyetçi muhafazakar klişeleri papağan gibi tekrarlayarak bu dezenformasyon medyasında kendilerine yer buluyor. Bunlardan biri, 12 Mart öncesi solu hakkında – sanki tek bir sol varmış gibi - ipe sapa gelmez iddialarda bulunmuş. Güya,12 Mart öncesi sol halkı bir devrime ikna edemeyeceğini bildiğinden iki aşamalı milli demokratik devrim stratejisini benimsemiş. İlk aşamada askerler iktidarı ele geçirecekmiş de, sosyalistler iktidarı bunlardan alacakmış. Adeta çocuklara masal anlatıyor... Bu nasıl bir entelektüel düzeydir ki, Türkiye'nin bir dönemine damgasını vurmuş, bir sürü nüans içeren sofistike bir tartışmayı böylesine ilkel ve çarpıtılmış bir biçimde sunabiliyor. Böylesine toptancı, bütün solu suçlayan, milliyetçi muhafazakar klişelere teslim olan bir zihniyetle tartışmak imkansız. Kendisine cevabı geçtiğimiz yıl vefat eden, dönemin birinci elden tanığı olan devrimci Ziya Yılmaz versin: “Aslında 9 Mart diye vasıflandırılan dönemde, ki bunun sol bir darbe olabileceği kanısı yayılmaya başlamıştı. Biz buna da karşıydık 9 Mart darbesi gerçekleştirilmiş olsa bile biz o dönemde darbe gerçekleştirildiği anda, Amerikan Elçiliğini basarak bu yönetimin Amerika ile olan ilişkilerini demaske edebilecek bir eylem biçimi düşünüyorduk.” (THKP-C ve Kızıldere, Koray Düzgören, sayfa 80) Yine geçtiğimiz yıl vefat eden devrimci İsmet Öztürk de anılarında THKP-C'nin her türlü cuntaya karşı olduğunu açıkça ifade etmişti: ( http://www.demokrathaber.net/kizildere-ve-ismet-ozturkun-anilari-makale,752.html )
Ayıptır, günahtır, zulümdür! 20'li yaşlarında, devlet dersinde vahşice öldürülmüş devrimcileri, milliyetçi muhafazakarların yalanları ile bir kez daha öldürmeye kimsenin hakkı yok. Hele, ABD’nin savaş makinesi ile suç ortaklığı yapan ve hala yapmaya devam eden anti-komünist milliyetçi muhafazakarların, solu darbeci, şiddet yanlısı diye suçlaması kendini bilmezlikten öte bir şey değil...
Bazı yeni yetme papağanların ''darbeci sol'' geyiklerine karşı önemli bir cevap...
Yazı güzel oturmuş. Teşekkürler.
O dönemde devlet terörüne "hayır" diyenlerin terörist ilan edilmesiyle, şimdiki hayır'cıların terör kapsamında yaftalanması aynı şey.. Değişen tek şey zaman oldu.
Sözüm ona Atatürkçülerin Çayan'ı Kemalist yapıp, Kürkçüyü şimdilerde terörist BDP'li yapması da değişmedi. Aynı konuyu başka bir platformda da tartışıyoruz. (Sonsuz.Us diye bir platform, eğer isim yazmak uygun değilse mod'lar bu kısmı silebilir) Benzer şeyler yazacağımdan oradaki bir yorumumun bir kısmını buraya taşımak istiyorum.
Özellikle de Çayan'ı Kemalist sanan CHP'cilere...
Çayan döneminden ayrı düşünülemez. Sonuçta bütün herkes koşularla birlikte bir tepki oluşturuyor.. TİP’in kendi içindeki ayrım da, sonraki dönemlerde belirlenecek olan devrimci çerçevenin kilit noktasıdır. Bunları binlerce kez yazmaya gerek de yok aslında.. Yine de kısaca fikirlerimi söylemek istiyorum. Gerekirse ilerki yorumlarda daha çok ayrıntıya girerim. Çayan’ın oportünisit oluşum TİP içerisindeyken yazdığı yazıları incelediyseniz zaten burjuva sosyalizmini savunduğunu görürsünüz. İki aşamalı devrim... Bunda şaşılacak bir şey de yok, dönemin şartları itibariyle ve içinde bulunduğu konumdan dolayı etkilenmiş, etkilenmediğini söylemek cidden idealizm olur.Zaten TİP’ten ayrılma nedenleri de TİP’in Kemalist, oportünist ve üçüncü sınıf kapitalizme parlementer olduğu müddetçe “evet” demelerinden dolayıdır... Bu yazılarına bakarak da Çayan’ı Kemalizmi savunuyor diye düşünenler var. Sonraki dönemleri incelememiş, yalnızca bir cümleyi ezberinde tutmuş kesimler bunu sık sık söylerler.. En basitinden düşünceniz bile, THKP-C’nin Marksist-Leninist sosylist bir hareket olduğunu ve kesinlikle Kemalizmin devamı veya savunucusu olamayacağını anlarsınız...
“mikro milliyetçi” parti derken yelpazayi geniş tutmalıyız. Hele de mevzu bahis revizyonizmse. Çayan’ın (sizin deyiminizle Atatürk’ün partisi) CHP hakkındaki fikirlerini direkt aktarayım. (Kitaplarım Türkiye’de kalmamış olsaydı daha fazla alıntı yapardım. Neyse..)
"CHP, küçük burjuva kaypaklığı içinde bocalayan bir partidir. Ve CHP doğası gereği herhangi bir devrimci harekette sonuna dek yürüyemez. İçinde bulunduğumuz Milli Demokratik Devrim mücadelesinde atacağı doğru slogan ve yapacağı eylemlerle CHP'yi etkileyecek bir proleter sosyalist partinin hali hazırda olmaması ve de içindeki anti emperyalist güçlerin varlığına rağmen işbirlikçilerin bugün için ağırlıklı olması da, CHP'nin bu bocalamasında ve gerici tavrında çok etkilidir."
Direnişin ve Dayanışmanın Tarihi Onurumuzdur”
30 Mart Kızıldere katliamı ile ilgili gerçekleşecek ortak etkinlik hakkında bilgilendirme
30 Mart Kızıldere Katliamı’nda yaşamını yitirenleri anmak üzere Taksim’de ortak bir yürüyüş çağrısı yapıldı.
İstanbul’da 30 Mart 2011’den bu yana “Direnişin ve Dayanışmanın Tarihi Onurumuzdur” metni imzacılarının çağrısıyla biraraya gelenlerin düzenlediği ortak etkinlik bu yıl da gerçekleşecek.
30 Mart Cumartesi günü Taksim Tramvay Durağı’nda saat 14.00’da buluşularak Galatasaray Meydanı’na yürünecek.
Eyleme imzasız ortak “Yaşasın Devrimci Dayanışma” dövizleri ile katılım gösterilecek. Haberin ayrıntısı: sendika.org (wlmailhtml:{E5B067E5-4C5C-41E0-9C72-86B9C86A6CBF}mid://00000002/!x-usc:http://sendika.org/) de yayınlandı
http://www.youtube.com/watch?v=ltuxaQklHxc
http://www.youtube.com/watch?v=qO3iMBGXbXY
Onları hiç bitmeyen sevgi ve saygı ile anıyorum.
saygılarımla
Baskoylu
31-03-2013, 07:44
Fasist Duzenin Kolluk Gucleri Tarafindan, 30 Mart 1972`de Kizilderede Katledilen ve bu Katliamda Halk Icin Topraga Dusenleri 41 nci yildonumunde Saygi ile Aniyorum.
http://bilgilidunya.net/wordpress/wp-content/uploads/2012/03/kizildere-300x112.png (http://bilgilidunya.net/wordpress/wp-content/uploads/2012/03/kizildere.png)
evrensel-insan
31-03-2013, 08:35
oy dere kızıldere
böyle akışın nere
onlar biter mi sandın
sana can vere vere oy...
dere bizim evimiz
suyu alın terimiz
söyle nedendir dere
vurulur gençlerimiz oy...
dere böyle durulmaz
gence kurşun sıkılmaz
sanma faşist olandan
bir gün hesap sorulmaz oy...
söz-müzik: aşık sinem bacı
http://www.youtube.com/watch?v=dWn3KRix1XQ
Saygiyla aniyoruz.
https://www.youtube.com/watch?v=k-sz4sGJwks
Şüpheci Dinsiz
30-03-2026, 19:37
https://birartibir.org/engebeli-dolambacli-sarp-bir-yolun-baslangici/
KIZILDERE KATLİAMININ 50. YILI: TEORİDE VE PRATİKTE THKP-C –I
Engebeli, dolambaçlı, sarp bir yolun başlangıcı
Özay Göztepe
29 Mart 2022
"Onlarca yıl geçer de hiçbir şey olmaz, öyle bir hafta olur ki onlarca yıl içine sığar." Lenin'in bu ünlü sözü Türkiye'nin 25-30 Mart 1972 haftasının tarifi gibi. Deniz'lerin idamının onaylanması, Mahir'lerin Ünye'de dört NATO istihbaratçısını rehin almaları, ardından Niksar'ın Kızıldere köyüne gitmeleri, orada güvenlik güçleri tarafından katledilmeleri… Bütün bunlar bir haftadan kısa bir sürede olup bitmişti, ama o birkaç gün hem yaşanırken onlarca yıl gibiydi hem de sonrasındaki onlarca yılda anmaların, tartışmaların konusu olarak gündemde kaldı.
"Mahir'ler" diyoruz, eski deyişle "mecaz-i mürsel", yani ad aktarması yaparak, onu THKP-C diye okumak gerekiyor, açılımıyla söylersek, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi… Kuruluşu Aralık 1970, fiziki ömrü bir buçuk seneden kısa, yaklaşık 16 ay. Lenin'in sözünü şöyle uyarlayabiliriz: "Onlarca yıl geçer de hiçbir şey olmaz, öyle bir 16 ay olur ki onlarca yıl içine sığar." Aralık 1970'ten 30 Mart 1972'ye, başrolünde THKP-C'nin olduğu tarih öylesine hızlı aktı ki, o 16 aya onlarca yıl sığdı. Dahası, o öyle bir 16 aydı ki, bittikten sonra da sürdü. Zira, 30 Mart 1972'de fiilen sona eren THKP-C onlarca yıl birçok örgüte kâh kerteriz, kâh model, kâh esin kaynağı oldu.
30 Mart katliamının 50. yılında, onlarca yılın içine sığdığı o 16 aya, THKP-C'nin etkisi uzun menzilli, kendisi kısa tarihine yakın plan yapıyoruz...
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-1-1-1200x0-c-default.jpg
THKP-C Davası'nda Kâmil Dede, Ulaş Bardakçı ve Mahir Çayan
Aralık 1970: Kuruluş
Tarih: Aralık 1970. Yer: Ankara Büklüm Sokak, Çam Apartmanı. Buradaki bir dairede buluşanlar öncü/savaşçı bir örgüt kurulmasının zamanının geldiğini düşünmektedir. Bu çerçevede bir Genel Komite oluşturulur. Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga, Ulaş Bardakçı, Hüseyin Cevahir, Sina Çıladır, Bingöl Erdumlu, Ertuğrul Kürkçü, Orhan Savaşçı ve Ziya Yılmaz'dan oluşan Genel Komite'nin[1] ilk üç ismi, aynı zamanda Merkez Komitesi üyesi seçilir.
Merkez Komitesi üyelerinden Mahir Çayan ve Münir Ramazan Aktolga ideolojik/teorik meseleler üzerine yoğunlaşacak ve çıkarılacak Kurtuluş dergisinde bunları ortaya koyacak, gençlik hareketinin en etkili liderlerinden Yusuf Küpeli kitle ilişkilerini sağlayacaktır. Diğer Genel Komite üyelerinin bir kısmı coğrafi bölge, bir kısmı da çalışma alanı esasına göre faaliyet yürütecektir.
Örneğin, Ziya Yılmaz Karadeniz'de, Hüseyin Cevahir Doğu Anadolu'da, Sina Çıladır Ereğli'de maden işçileri arasında, Bingöl Erdumlu İzmir'de Yapı İşçileri Sendikası'nda, Ertuğrul Kürkçü gençlik içinde, Orhan Savaşçı askeri kesimde çalışacak, Ulaş Bardakçı ise örgütün lojistik ihtiyaçlarını sağlayacaktır.
Ziya Yılmaz'ın "reel-genel komite"[2] dediği yapılanmanın önünde iki acil sorun durmaktadır: İdeolojik/politik görüşlerini duyuracakları bir yayın çıkarmak ve –hem bu yayın hem de başlayacakları şehir gerillası eylemleri için– maddi kaynak sorununu çözmek.
Ocak 1971: ASD'ye Açık Mektup
Yayın konusunda ilk adım Mihri Belli ve Milli Demokratik Devrim (MDD) çevresiyle olan ayrılığın gerekçelerini teorik olarak ortaya koymak olur. Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga ve Ertuğrul Kürkçü imzasıyla Aydınlık Sosyalist Dergiye Açık Mektup isimli broşür yayınlanır.
Bu broşürde şu cümleler yer alır: "Devrim yolu engebelidir, dolambaçlıdır, sarptır. Bu mücadele sınıflar mücadelesidir. Burada el titremesine, tereddüde ve kararsızlığa yer yoktur."
Kurtuluş Yayınları'ndan basılan broşürden sonra, Mahir Çayan ve arkadaşları "Kurtuluş Grubu" olarak anılır. Ocak 1971'de yayınlanan ASD'ye Açık Mektup Silahlı Kuvvetler'deki sosyalist subayların kurduğu Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü üyeleri arasında da tartışılır ve daha öncesinden Orhan Savaşçı aracılığıyla bu iki kesim arasında kurulmuş olan ilişkiler artık tek bir örgüt çatısında toplanır.
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-1-2.jpg
Hüseyin Cevahir
12 Şubat -15 Mart 1971: Banka soygunları
Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Hüseyin Cevahir, Ziya Yılmaz, Hüdai Arıkan ve Selçuk Şahin Polat[3] 12 Şubat 1971'de, Ziraat Bankası'nın Ankara-Küçükesat şubesini soyar. Ulaş Bardakçı'nın temin ettiği peruklar ve araçla gerçekleştirilen soygunda sadece 48.660 lira ele geçirebilirler. Dolayısıyla, yeni bir soygun yapmaya karar verirler.
İkinci soygunun hedefi Ziraat Bankası'nın Ankara-Bahçelievler şubesidir. Ancak, hazırlıklar yapılıp banka önünde buluşulduğunda, bir askeri aracı fark ederler ve soygundan vazgeçerler.[4]
Ankara'da bu sorunu çözemeyeceklerini anlayınca Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Hüseyin Cevahir, Rüçhan Manas İstanbul'a geçer. SBF'den Oktay Etiman ve Kâmil Dede de onlara katılır. Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga, Ertuğrul Kürkçü, Sinan Kâzım Özüdoğru, Hüdai Arıkan ve Selçuk Şahin Polat ise Ankara'da kalır.
Ankara'dan İstanbul'a geçenlerden Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Kâmil Dede ve Oktay Etiman 15 Mart 1971'de Türk Ticaret Bankası İstanbul-Erenköy şubesini soyar. Ne var ki, bu soygundan da ancak 14.449 lira elde edebilmişlerdir.
15 Mart 1971: Kurtuluş dergisi ve devrimin yolu
Ocak 1970'te "Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori"[5] yazısıyla Doğu Perinçek liderliğindeki Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) çevresini sert bir şekilde eleştiren Mahir Çayan, tam bir yıl sonra da, Ocak 1971'de, Mihri Belli liderliğindeki Aydınlık Sosyalist Dergi'yi hedefe koymuştur.
Onun çok bilinen ve sık tekrarlanan sözüyle ifade etmek gerekirse, artık "aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde"dir. Şimdi sıra, Türkiye'deki devrimin yolunu ortaya koymaya gelmiştir. Bunun için de bir yayına ihtiyaç vardır. İlk sayısı 15 Mart 1971'de çıkan yayının ismi, Kurtuluş: Devrim için Savaşmayana Sosyalist Denmez olur.
İlk sayfada yer alan "Devrimde Sınıfların Mevzilenmesi" başlıklı ana yazı emperyalizmin (açık veya gizli) işgali altındaki ülkelerde devrimin izleyeceği yolu ve kurulacak (halk) ittifakının bileşenlerini net bir şekilde tarif etmektedir.
Bu yazıya göre, Türkiye'deki ekonomik ve politik buhran hızla derinleşmekte, kendi içinde çeşitli fraksiyonlara bölünen egemen sınıflar düzeni kanunlarıyla koruyamaz hale gelmekte, bu yüzden de karşı devrim cephesinin saldırıları gittikçe artmakta ve temsili demokrasi hızla rafa kaldırılmaktadır.
İlk sayısı 15 Mart 1971'de çıkan yayının ismi, Kurtuluş: Devrim İçin Savaşmayana Sosyalist Denmez olur. İlk sayfada yer alan "Devrimde Sınıfların Mevzilenmesi" başlıklı yazının üstünde durduğu önemli noktalardan biri "öncü/savaşçı parti"nin Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi ekseninde mücadele yürütmesi gerekliliğidir.
Türkiye gibi ülkelerdeki devrimcilere düşen görev, uzun bir halk savaşının zorunlu olmasından hareketle, proletaryanın önder, köylülerin ise temel güç olduğunun farkında olmaktır:
"Ülke işgal altındadır (açık veya gizli). Ve yönetim, büyük şehirlerdeki bürokrasisi ve militarizmine dayanarak ayakta duran, işgalci düşmanın da içinde yer aldığı bir gerici ittifakın elindedir. Böyle ülkelerde devrim yapılabilmesi için, her şeyden önce, bir kurtuluş savaşının (halk savaşının) verilmesi şarttır. Halk savaşının zorunlu bir durak olmasından dolayı, bu ülkelerin Demokratik Halk Devrimi'nde sınıf mevzilenmesi değişiktir. Emperyalizme arkasını dayamış olan karşı-devrim cephesi, proletaryanın yoğun bulunduğu büyük şehirlere ve kilit bölgelere güçlerinin büyüğünü yığmış ve çok sıkı bir denetim kurmuştur. Bu hain yönetimin yumuşak karnı kırlardır. Dünyadaki bütün kurtuluş savaşlarının (halk savaşlarının) pratiği, bize şunu söylemektedir: zafere kırlardan şehirlere doğru bir rota izleyen, çeşitli ara aşamalardan geçen, halkın örgütlü savaşı ile varılabilir."
"Devrimde Sınıfların Mevzilenmesi" başlıklı yazının üstünde durduğu önemli noktalardan biri de kurulacak –daha doğru ifadeyle, yaratılacak– olan politik ve askeri liderliğin birliği'ni esas alan "öncü/savaşçı parti"nin Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi (PASS) ekseninde mücadele yürütmesi gerekliliğidir:
"Halk savaşı, politikleşmiş bir askeri savaştır. Yani sosyalistlerin halk savaşındaki temel mücadele metodları, askeri savaş metodudur. Bu savaş klasik savaş metoduyla değil, politikleşmiş askeri savaş metoduyla yürütülür. Bu savaşta bütün demokratik ve ekonomik amaçlı hareketler, kitle gösterileri vs. bu politikleşmiş askeri mücadeleye tabidir.
Marksist devrim teorisini "tekel öncesi" ve "emperyalist dönem" ayrımından yola çıkarak açıklayan Mahir Çayan Marksist devrim teorisinin hem determinist (belirlenimci) hem de volontarist (iradeci) karakterine yaptığı vurguyla devrimin nesnel ve öznel koşulları arasında organik bir bağ kurar.
Emperyalizmin işgalinin varlığı, bizzat karşı tarafın zora başvurması demektir. Karşı taraf zora başvurduğu için devrimci temel politika, askeri mücadeleyi esas alır. Sınıfların eyleme sokuluşu ve mücadele alanlarının seçilişi bu politikanın ışığı altında olur.
Emperyalizmin işgali altındaki ülkelerdeki bütün revizyonist ve oportünist fraksiyonlara göre, silahlı savaş teknik bir meseledir, taktik bir meseledir. Esas olan yığınların bilinçlendirilmesi ve silahlı savaş için sosyal ve psikolojik şartların hazırlanması ve yaratılmasıdır. Oysa silahlı mücadelenin objektif şartları, emperyalizmin işgalinden dolayı her dönemde vardır."
Kurtuluş dergisinin birinci sayısında açıklanan noktalardan biri de yayın politikasıdır. Kurtuluş Grubu'na göre, "halk savaşının zorunlu bir durak olduğu ülkelerde sosyalistlerin temel mücadele metodları politikleşmiş askeri savaş metodu olduğu için" yayın politikaları da ona göre olmalıdır. Çünkü "kitleler, kitle organı vs. ile bilinçlenmezler; savaş içinde, pratik içinde, öncünün yakacağı kıvılcımla bilinçlenirler, örgütlenirler".
Bu yüzden "Politikleşmiş Askeri Savaş metodunu temel mücadele biçimi olarak kabul eden" Kurtuluş Grubu "savaşı asgari bürokrasi ile yürütecek ve görüşlerini tek bir ideolojik/politik organla kitlelere iletecek"tir.
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-1-8.jpg
9 Nisan 1969, DTCF: Sol başta Yusuf Küpeli, üçüncü sırada Mahir Çayan
Nisan 1971: Kesintisiz Devrim I
Kurtuluş'un ilk sayısında yer alan görüşler, kısa bir süre sonra Mahir Çayan tarafından Kesintisiz Devrim I[6] broşürüyle daha kapsamlı hale getirilir.
Yusuf Küpeli'nin kaleme aldığı 1965-1971: Türkiye'de Devrimci Mücadele ve Dev-Genç[7] broşürüyle aynı anda yayınlanan ve "Türkiye solunda hüküm süren teorik keşmekeş" ile "kendi öz gücünün dışında başka güçlere bel bağlayan" siyasi gruplara vurgu yaparak başlayan Kesintisiz Devrim I, Türkiye'de "Marksist-Leninist devrim teorisinin özünün kaybolması"ndan hareketle, "devrim anlayışını ve buna bağlı örgüt ve çalışma tarzını" ortaya koymayı amaçlar.
Marksist devrim teorisini "tekel öncesi" ve "emperyalist dönem" ayrımından yola çıkarak açıklayan Mahir Çayan, Marksist devrim teorisinin hem determinist (belirlenimci) hem de volontarist (iradeci) karakterine yaptığı vurguyla devrimin nesnel ve öznel koşulları arasında organik bir bağ kurar. Bunu da evrim ve devrim aşamaları üzerine yazdıklarıyla pekiştirir.
Ancak, yayınlarda ifade edilen "engebeli, dolambaçlı ve sarp" mücadelenin yürütülmesi için maddi sorunların çözülmesi gereklidir. Ayrıca, bir askeri darbenin eli kulağındadır ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) üyesi devrimcilerin eylemleri Dev-Genç tabanında sempati yaratmaktadır ve daha fazla beklenirse tabanın kayma riski bulunmaktadır.
4 Nisan 1971: Mete Has'ın kaçırılması
Yaptıkları banka soygunlarında yeterli paraya ulaşamamalarından duydukları hoşnutsuzluğu "Bu soygunlar maliyeti kurtarmıyor", "Bu nasıl kapitalizm, bankada bile para yok"[8] gibi esprilerle ifade eden Kurtuluş Grubu banka soygunlarından vazgeçerek fidye eylemlerine yönelme kararı alır. Birkaç ismi tartıştıktan sonra, dönemin zengin iş insanlarından Mete Has'ı kaçırmaya karar verirler.
4 Nisan 1971'de, Mete Has –ve tesadüfen eve gelen Talip Aksoy– fidye karşılığı alıkonur. Eylemi gerçekleştirenler Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Kâmil Dede ve Oktay Etiman'dır. Fidye olarak talep edilen 400 bin lirayı alınca, alıkoydukları kişileri serbest bırakırlar. Fidyeyle elde edilen para uzun bir süre ihtiyaçları karşılayacak miktardadır. Hatta Ulaş Bardakçı "Parayı bankaya koymayalım, güvenli değil, soyup duruyorlar. Deniz duyarsa kesin gelip soyar"[9] diye şaka yapar.
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-1-3.jpg
Yusuf Aslan, Deniz Gezmiş ve Hüseyin İnan
17 Mayıs 1971: Elrom'un kaçırılması
İdeolojik/teorik meselelere açıklık getirilmiş, maddi sorunlar çözülmüştür. Şimdi sıra Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi'nin (THKP-C) kamuoyuna duyurulmasındadır. Bunun için Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga, Ertuğrul Kürkçü İstanbul'a çağrılır. Ancak Yusuf Küpeli hasta olduğu gerekçesiyle gitmez.
Toplantıda tüzük hazırlama görevi verilen Aktolga ve Kürkçü planlanan eylemin niteliği ve amacı hakkında bilgilendirilir. Ankara'dan gelenler geri dönerken, İstanbul'dakiler İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom'u kaçırmak için hazırlığa başlar. Eylemde yer alacak kişiler Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Oktay Etiman ve Kâmil Dede'dir. Fakat Kâmil Dede ailesinin yanına gidince onun yerine Necmi Demir alınır.
Yaptıkları banka soygunlarında yeterli paraya ulaşamamalarından duydukları hoşnutsuzluğu, "Bu soygunlar maliyeti kurtarmıyor", "Bu nasıl kapitalizm, bankada bile para yok" gibi esprilerle ifade eden Kurtuluş Grubu banka soygunlarından vazgeçerek fidye eylemlerine yönelme kararı alır.
1 Mayıs'ta yapılması planlanan eyleme 1 Mayıs Harekâtı adı verilir. Ancak, başka gelişmelerden ötürü ertelenen eylem 17 Mayıs'ta yapılır, Elrom kaçırılır. Önceden hazırlanmış olan THKC'nin 1 no'lu bülteni Necmi Demir ve İlkay Demir tarafından çeşitli yerlere gönderilir. "Amerikancı Bakanlar Kurulu" diye başlayan bültende, tutuklu devrimcilerin derhal serbest bırakılması, bültenin TRT'de yayınlanması, takip ve aleyhte yayın yapılmaması belirtilir. Bu koşullar yerine getirilmezse, Elrom'un infaz edileceği ültimatomu verilir.
1 Haziran 1971: Cevahir'in öldürülmesi
Devletin buna tepkisi çok sert olur. Nihat Erim hükümeti 22 Mayıs'ta Balyoz Harekâtı'nı başlatır. 22 Mayıs saat 22:00'dan 23 Mayıs saat 15:00'a kadar İstanbul ili sınırları içinde 15 saat sokağa çıkma yasağı ilan edilir. Şehirdeki her ev aranır.
Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir ve Oktay Etiman, Yılmaz Güney'in evinin çatı katında saklanır. Genel arama nedeniyle kapıya gelen polisler "Mahir Çayan ve arkadaşlarını arıyoruz" dediklerinde, Yılmaz Güney parmağıyla çatı katını işaret ederek "yukarıda saklanıyorlar" diye karşılık verir. Polislerin şaka sanarak güldükleri bu cevap için Yılmaz Güney "hayatımın rolüydü" diyecektir.
Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir ve Oktay Etiman, Yılmaz Güney'in evinin çatı katında saklanır. Genel arama nedeniyle kapıya gelen polisler "Mahir Çayan ve arkadaşlarını arıyoruz" dediklerinde, Yılmaz Güney parmağıyla çatı katını işaret ederek "yukarıda saklanıyorlar" diye karşılık verir. Polislerin şaka sanarak güldükleri bu cevap için Yılmaz Güney "hayatımın rolüydü" diyecektir.
23 Mayıs'ta Elrom'un cesedi bulunur. Elrom'un taşınmasında kullanılan çuvaldan yola çıkan polis, önce İlkay Demir, Necmi Demir, Necati Sağır ve İrfan Uçar'ı, ardından Ziya Yılmaz, Ulaş Bardakçı ve Rüçhan Manas'ı yakalar. Jülide Zaim, Kadriye Deniz Ören ve Ömer Erim Süerkan da gözaltına alınanlar arasındadır. İlgili evleri kiralayanlardan Teğmen Saffet Alp ve Yüzbaşı İlyas Has, kaçak duruma düşer.
Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir ise Maltepe'deki bir eve gider. 30 Mayıs'ta, bir ihbar üzerine, Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir'in saklandığı eve gelen bir bekçinin evde oturanların karakola çağrıldığını söylemesi üzerine, Mahir Çayan bekçiyi yaralayarak dışarı çıkar ve Cevahir'le birlikte kaçmaya başlarlar. Bir apartmanın bahçesine giren Çayan ve Cevahir, Sibel Erkan adlı 14 yaşındaki bir kızı rehin alarak bir daireye girerler ve burada kuşatılırlar.
1 Haziran günü keskin nişancı atışıyla Hüseyin Cevahir vurulur ve operasyon başlar. Polisler Mahir Çayan olduğunu sanarak Hüseyin Cevahir'i tarar. Mahir Çayan, sağ ele geçmemek için kalbine ateş eder, ama tam isabet ettiremez ve ağır yaralı olarak yakalanır. Böylece THKP-C'nin atılımı –şimdilik– sona erer.
29 Kasım 1971: Hapishaneden firar
17 Temmuz'da THKO, 16 Ağustos'ta THKP-C davası başlar. Onlarca gencin idamı istenmektedir. THKP-C davasının en belirgin özelliklerinden biri, sanıklara yapılan ağır işkencenin yargılamalar sırasında "hukuki" kabul edilmesidir. Bu işkenceler yargılama döneminde de devam etmiş ve örneğin, Mahir Çayan aylarca zincire vurulmuş şekilde Selimiye'de bir odada tutulmuş ve mahkemeye buradan götürülüp getirilmiştir.
Mahir Çayan'ın idam edileceği açıktır. Bu nedenle öncelikli amaç Mahir'leri cezaevinden kaçırmaktır. Maltepe Cezaevi'nde görevli subaylarla ilişki kurulur, bu subaylardan Sabahattin Sakman Mahir'le dışarısı arasındaki ilişkiyi sağlar. Bu arada, THKO'luların başlattığı tünel kazısında sona gelinmek üzeredir.
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-1-5-700x419.jpg
Ortada oturanlar, soldan ikinci Mahir Çayan, üçüncü Yusuf Küpeli
THKP-C'liler kamuoyunun merakla takip ettiği duruşmaları bir propaganda aracı haline getirir. Yargılayanlar ve yargılananlar arasında bir propaganda savaşı yaşanmaktadır. Ancak, THKP-C'nin görüşlerini ortaya koyma çabası bir süre sonra başka bir önceliğe tabi hale gelir. Çünkü Maltepe Cezaevi'ndeki THKP-C'liler THKO'luların başlattığı tünel çalışmasına dahil olmuşlardır. Şimdi en büyük öncelik, firar etmektir.
Bu yüzden mahkeme sürecinin uzatılması için savunmanın şişirilmesi gerekmektedir. Bu görev Ulaş Bardakçı'ya verilir. Bardakçı, özellikle Doğan Avcıoğlu'nun Türkiye'nin Düzeni kitabından alıntılarla, mahkeme sürecinin mümkün olduğu kadar uzatılması için çabalar. Bir yandan da Mahir Çayan'ın Maltepe Cezaevi'ne getirilmesi için uğraşılır. Sonunda Çayan, kasım ayı başlarında Maltepe Cezaevi'ne nakledilir. Kısa bir süre sonra da tünelin olduğu koğuşa alınır. 29 Kasım 1971'in akşam saatlerinde THKP-C'den Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz ve Mahir Çayan, THKO'dan Cihan Alptekin ve Ömer Ayna firar eder.
13-17 Aralık 1971: THKP-C'de bölünme
Dönemin başbakanı Nihat Erim'in "bu basit bir kaçma olayı değildir" dediği firar sonrasında büyük bir sürek avı başlar. Firar edenlerin öncelikli hedefi Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idam edilmesini engellemektir. Bunun için de etkili bir eylem yapma arayışı içindedirler.
Ancak, Mahir'leri büyük bir sorun daha beklemektedir. Kendilerinin yakalanmasından sonra eylemleri devam ettirmeyen, hatta eylem çizgisini eleştirmeye başlayan Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga ile anlaşmazlıkları masaya yatırmak gerekmektedir. Küpeli ve Aktolga, –daha önceki yazılarda onayları, hatta bazılarında imzaları olmasına rağmen– yapılan eylemleri artık "bireysel terör" olarak görmektedirler.
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-1-4-1280x1697.jpg
THKP-C Davası sanıkları mahkemede, soldan sağa: Ziya Yılmaz, Necmi Demir, Kâmil Dede, Ulaş Bardakçı, Mahir Çayan
Bunun için ilki 13 Aralık, ikincisi 17 Aralık'ta yapılan sancılı ve gergin görüşmelerden sonra Merkez Komitesi'nin bu iki üyesi ihraç edilir.[10] İhraçla birlikte THKP-C içinde büyük bir yarılma yaşanır. Ankara ekibi ve Dev-Genç liderleri Mahir'den yana tavır alır. İstanbul örgütlenmesini oluşturanlar ise çoğunlukla Yusuf ve Münir ekibiyle davranmaya başlar.
Ancak, İstanbul yapılanmasından Mustafa Baykara, Mehmet Sönmez, Mehmet İncili gibi isimler bu ayrılıkta Yusuf ve Münir'le birlikte davranmış olsalar da, firar sürecinde ve sonrasında Mahir'ler için ellerinden geleni yapar.
19 Şubat 1972: Ulaş'ın öldürülmesi
Ayrılık sonrasında yapılan yeni görev bölüşümü uyarınca Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz İstanbul'da kalırken, Mahir Çayan ocak ayı sonunda –özel olarak hazırlanan bir sandığın içinde– kamyonla Ankara'ya götürülür. Cihan Alptekin ve Ömer Ayna da iki hafta önce aynı yöntemle Ankara'ya götürülmüştür.
Ancak, Mahir'in Ankara'ya nakledilmesinden kısa bir süre sonra, İstanbul'dan kötü haberler gelmeye başlar. 19 Şubat 1972 günü, Arnavutköy'de kaldıkları eve yapılan operasyonda, Ulaş Bardakçı öldürülür, Ziya Yılmaz yaralı ele geçirilir.
Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga yapılan eylemleri artık "bireysel terör" olarak görmektedir. Sancılı ve gergin görüşmelerden sonra Merkez Komitesi'nin bu iki üyesi ihraç edilir. İhraçla birlikte THKP-C içinde büyük bir yarılma yaşanır.
Ankara'ya geçmiş olan Mahir Çayan, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ise Ankara'dakilerle birlikte Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idamlarını önleyecek eylem arayışı içindedir. Önce Süleyman Demirel'in kaçırılması düşünülür. Bunun mümkün olmadığı anlaşılınca, bir diplomatın alıkonması eylemi üzerinde durulur. Ancak, bunun da yolu bulunamaz.
8 Mart 1972: Koray Doğan'ın öldürülmesi ve büyük kovalamaca
Bu arada, İstanbul'dan sonra Ankara'da da operasyonlar sıklaşmıştır. Firar eden devrimcileri saklayanlardan Koray Doğan, 8 Mart'ta, nişanlısının evinden çıktığı sırada polis tarafından sırtından vurularak öldürülür. Ankara'da değil eylem yapma, barınma imkânı bile neredeyse kalmamıştır. Bu büyük kovalamacayı, işkenceli sorguların ardından tutuklanan Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü üyesi Hakkı Gümüştaş şöyle anlatır:
"Nefes nefese süren bir kovalamaca, ölüm ve yaşam arasında gidip geliyordu. Dışarıdaki büyük kovalamacanın içeriye yansıması bir başkaydı. Bu eylemde insanlar, kendilerini buluyordu. İdamları durdurmak birinci şarttı! Ne olursa olsun bu gençler asılmamalı! Şimdi bütün mesele Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in idamlarını önlemekti. Bundan başkası düşünülemezdi. Nefesler tutulmuş, herkes dışarıdakilerden bu anlamda bir haber bekliyordu. Gönüllerden geçen, başaracakları yönündeydi. O derece inanmışlardı. Başka bir şey düşünmek istemiyordu kimse. Kaçış sürecinde, yurt dışına bir süreliğine gitme tartışılmış, ancak bu, Mahir ve arkadaşları tarafından reddedilmişti. Öyle bir yola çıkılmıştı ki, ölüme kadar süreceği baştan belliydi."[11]
26 Mart 1972: Kızıldere'ye gidiş
Ertan Sarıhan'ın önerisiyle –daha önceden kır gerillası hazırlığı için kullanılması planlanan– Karadeniz'e gitmeye karar verilir. Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna ve Ertuğrul Kürkçü, Ertan Sarıhan'ın ayarladığı bir kamyonun arkasında Karadeniz'e geçer.
Hedef, NATO'nun Ünye Radar Üssü'ndeki İngiliz istihbaratçılardır. Mahir Çayan firardan sonra kaçak durumdayken kaleme aldığı Kesintisiz Devrim II-III[12] broşürünü sonu ölümle biteceği belli olan eylem için yola çıkmadan önce yoldaşlarına bırakır.
Zaman tükenmektedir. TBMM'de onaylanan idam kararları, 25 Mart 1972'de cumhurbaşkanı Cevdet Sunay tarafından imzalanmıştır. Bunun üzerine eylemin ertesi gün yapılmasına karar verilir.
26 Mart günü, Ünye'deki NATO Radar Üssü'nden üç İngiliz istihbaratçı Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Hüdai Arıkan ve Ertuğrul Kürkçü tarafından kaçırılır. Dışarıda bekleyen Ertan Sarıhan, Ahmet Atasoy ve Nihat Yılmaz ile buluşarak Tokat'ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyüne doğru yola çıkarlar.
Saffet Alp, Ömer Ayna, Nihat Yılmaz, Sinan Kâzım Özüdoğru ve Sabahattin Kurt önceden oraya geçmişler, arkadaşlarını beklemektedirler. Yapılan görev bölüşümüne göre, Ertan Sarıhan ve Ahmet Atasoy İngiliz teknisyenlere ait aracı uzak bir noktada terk ederek bu bölgeden uzaklaşacaktır. Ancak, aracı uzak bir yerde sakladıktan sonra, çok uzun ve zorlu bir yolu kış koşullarında yürüyerek Kızıldere'ye dönerler. Arkadaşlarının yanında olmayı tercih ederler.
İngiliz teknisyenlerin kaçırılmasından sonra bırakılan bildiride talepler şöyle ifade edilir: 1) İnfazlar derhal duracak. 2) Hiçbir yurtsever ve devrimci asılmayacak. 3) En geç 48 saat içinde infazların durdurulduğuna dair radyodan yayın yapılacak.
"Başımızda Antepli bir çavuş vardı. Bazukaları dağıtırken, evin içinde Mahir Çayan ile arkadaşlarının bulunduğunu, o gençlerin bizim gibi fakirler, garibanlar için mücadele ettiklerini, istikballerini bizler için feda ettiklerini fısıldadı. Bir cümle söyledi ki hiç unutmadım: Ne yapmanızın lâzım geldiğini siz bilirsiniz."
30 Mart: Kızıldere katliamı
Ancak, çember gittikçe daralmış, Mahir'lerin bulunması an meselesi haline gelmiştir. Nihayet iz bulunur ve 11 devrimci Kızıldere Köyü muhtarı Emrullah Aslan'ın evinde kuşatılır. Sonrası malûm. Kesintisiz makineli tüfek atışları, yoğun bombardıman…
Ertuğrul Kürkçü dışındaki tüm devrimciler katledilir. Kürkçü'nün sağ kurtulması, saldırı ânında samanlık tarafında olması ve katliamı takiben ertesi güne kadar orada saklanması sayesindedir. O anda ele geçirilmiş olsa, onun da öldürüleceği açıktır. Tıpkı katliamdan yaralı olarak kurtulan, ama ele geçirildiğinde kafasına sıkılan kurşunla öldürülen Saffet Alp gibi. Saffet Alp'in yaralı haldeyken öldürüldüğünü, operasyon sonrasında hükümet tabibi olarak eve götürülen Şehsuvar Savuran da doğrulamaktadır.
THKP-C tarihi üzerine önemli çalışmalar yapmış olan Murat Bjeduğ Kızıldere'de katledilen Sabahattin Kurt'un[13] hayatı hakkında araştırma yaparken, o operasyonda yer almış bir onbaşıya ulaşır. O onbaşı Kızıldere katliamını ve o katliamdan yaralı olarak kurtulan Saffet Alp'in öldürülmesini şöyle anlatır:
"Sabah çok erken saatlerde uyandırıldık. Tam teçhizatlı olarak hazırlanmamız emredildi. Araçlara hızla bindirilip yola çıktık, kimse nereye gittiğimizi bilmiyordu, ama bir operasyona götürüldüğümüzü aramızda tahmin edenler vardı.
Kızıldere Köyü'ne getirildiğimizde yüzlerce asker, sivil, büyük mevkilerde oldukları belli insanlar, köylüler bir evin etrafında, eve yaklaşmadan toplanmışlardı. Makineli tüfeklerden verilen emir üzerine yağmur gibi mermi sıkılmaya başlandı o köy evine. O zaman anladık içeride birileri vardı, anarşistler deniyordu. Sonra Mahir Çayan'la arkadaşlarının İngiliz rehinelerle evin içinde olduklarını öğrendik.
Eve hiç durmadan ateş ediliyordu. Evden de marşlar, sloganlar duyuyorduk. Başımızda Antepli bir çavuş vardı. Komutanlar her birimize ikişer tane bazuka verdi. Emir geldiğinde bazukalar aynı anda eve atılacaktı.
Çavuş bazukaları dağıtırken, alçak sesle, evin içinde Mahir Çayan ile arkadaşlarının bulunduğunu, o gençlerin üniversitelerde okuduklarını, bizim gibi fakirler, garibanlar için mücadele ettiklerini, istikballerini bizler için feda ettiklerini fısıldadı. Bir cümle söyledi ki hiç unutmadım: ‘Ne yapmanızın lâzım geldiğini siz bilirsiniz.'
Kızıldere katliamıyla THKP-C'nin fiziki varlığı son buldu, ama etkisi, esini süregeldi. Bunda en büyük rolü Mahir Çayan'ın kişiliği ve düşünceleri oynadı. Ertuğrul Kürkçü'nün dediği gibi, "Mahir Türkiye solunun tarihinde hiçbir sosyalistin edinmiş olamadığı bir prestij yaratarak on binlerce emekçi ve aydının onun adıyla anılan düşünceleri kendi düşünceleri olarak benimsemesini sağladı."
Bu söz üzerine kendi aramızda konuşmaya başladık, duygulanıp ağlayanlar, ‘Ben bu bazukaları atmayacağım' diyenler oldu. İkaz ettik, ‘belli etmeyin, kurşuna dizerler hepimizi, eve atıyor gibi yapıp yere düşecek şekilde atalım' dedik. Ben iki roketi de evin ön duvarının dibine doğru attım. Ama biz atsak ne olur, atmasak ne olur? Eve kurşun, bomba yağıyordu.
Ev harabeye döndü, o kadar mermi, o kadar bomba, zaten köy evi, roket evin önünden giriyor, ta arkasından samanlıktan çıkıyordu.
Sonra marş, slogan sesleri kesildi, hiç ses gelmez oldu. İçeridekilerin hepsinin öldüğü söylendi. Yarım saat kadar beklendi, kimse eve giremedi. Mahir Çayan'ın içeride ölüsünün olması bile tedirginlik ve korku veriyordu. Bir yüzbaşıydı galiba, ‘ben girerim' dedi. Çelik yelek giydi, eve kapıdan girdi. Ama operasyon sırasında eve sis ve gaz bombası da atılmış. Komutan hemen çıktı, yanında yaralı biri vardı. Kapının iki-üç metre önünde durdular. Komutan yaralıya çok ağır hakaretler etmeye başladı, küfür de edince yaralı, komutana doğru bir yumruk hamlesi yaptı. Komutan geri çekildi, korktu da. Herhalde bizlerin önünde düştüğü duruma sinirlendi. Tabancasını çekti, yaralı vaziyetteki o insanı alnından vurdu. Kurşun alnına gelince yere yığıldı cansız halde. Sonradan öğrendik, teğmenmiş o yaralı haldeyken vurulan. Donduk kaldık, genç bir insan gözümüzün önünde vurulup infaz edilmişti. Yaralıydı, ama ölecek gibi değildi. Vurulmasaydı yaşardı herhalde."[14]
https://birartibir.org/wp-content/uploads/Express-179.jpg
Kızıldere katliamıyla THKP-C'nin fiziki varlığı son buldu, ama etkisi, esini süregeldi. Bu kısacık tarihin bu kadar uzun ömürlü bir miras bırakmasında en büyük rolü, hiç kuşkusuz, Mahir Çayan'ın kişiliği ve düşünceleri oynadı. Ertuğrul Kürkçü'nün dediği gibi: "Mahir kendisinin tahayyül bile edemeyeceği kadar kısa bir süre içinde, Türkiye solunun tarihinde hiçbir sosyalistin edinmiş olamadığı bir prestij yaratarak on binlerce emekçi ve aydının onun adıyla anılan düşünceleri kendi düşünceleri olarak benimsemesini sağladı."[15]
Kaynaklar
1+1 Express, sayı 179, Bahar 2022 (https://birartibir.org/dergi/express-179-bahar-2022/)
[1] Sosyalizm ve Toplumsal Mücadele Ansiklopedisi, 7. cilt (İstanbul: İletişim Yayınları, 1988, s. 2178), Genel Komite üyeleri arasında Sırrı Öztürk'ü de saymıştır. Ancak, ne bu toplantıyı detaylı bir şekilde anlatan Ziya Yılmaz ne de THKP-C İddianamesi'nde bunu doğrulayan bir bilgi yer almaktadır. Bu on kişi dışında ismi geçen sadece İrfan Uçar'dır. Ancak İddianame'ye göre, o da tahliyesinin ardından aranmaya başlanınca onun yerine Hüseyin Cevahir Genel Komite'ye alınmıştır. Bkz: Barış Mutluay, Ziya Yılmaz: TİP'ten THKP-C'ye, Fatsa'dan Türkiye'ye, Ankara: Nota Bene Yayınları, 2014, 133-134 ve T.C. Sıkıyönetim Komutanlığı, İddianame: Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi Davası, İstanbul: K.K.K. Basımevi, 1973, s.71. (Bundan böyle kısaca İddianame olarak anılacaktır.)
[2] Barış Mutluay, age, s. 134.
[3] İddianame'de bu soygunda yer alan altıncı kişi olarak Oktay Etiman'ın ismi yazılmıştır. Ancak, bu soygunda yer alan altıncı kişi Oktay Etiman değil, Selçuk Şahin Polat'tır.
[4] Bu iki olayla ilgili anılar için bkz: Selçuk Şahin Polat, Mahşerin Beyaz Atlısı: FKF, Dev-Genç, THKP-C Anıları, Kibele Yayınları, 2009, s. 175-183 ve Barış Mutluay, age, s. 143-145, 148-150.
[5] Mahir Çayan, "Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori", Aydınlık Sosyalist Dergi, Yıl: Ocak 1970, Sayı: 15, (188-221).
[6] "Kesintisiz Devrim I" yazısı için bkz: Mahir Çayan, Toplu Yazılar, Özgürlük Yayınları, 1995, s.231-290.
[7] Yusuf Küpeli, "1965-1971 Türkiye'de Devrimci Mücadele ve DEV-GENÇ", Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi (THKP-C) Dava Dosyası Yazılı Belgeler, Yar Yayınları, 1976, s. 283-359.
[8] Barış Mutluay, age, s. 154.
[9] Barış Mutluay, age, s. 156.
[10] İddianame'nin 165. ve 166. sayfalarında ilk görüşmenin 12 Aralık'ta; ikinci görüşmenin ise bundan "iki gün kadar sonra" yapıldığı ifade edilmektedir. Ancak Ziya Yılmaz'ın hayatının anlatıldığı eserde bu görüşmelerin 13 ve 17 Aralık tarihlerinde yapıldığı belirtilmektedir. (Barış Mutluay, age, s. 217.)
[11] Hakkı Gümüştaş, Selimiye Yolcuları, Kuledibi Yayınları, 2014, s. 71.
[12] "Kesintisiz Devrim II-III" yazısı için bkz: Mahir Çayan, Toplu Yazılar, Özgürlük Yayınları, 1995, s. 291-356. Mahir'in, dolayısıyla THKP-C'nin temel metni olan bu broşür Ocak-Şubat 1972'de yazıldı. 1972-74 arasında elle çoğaltıldı. İlk kez 1974'te teksir olarak yayınlandı. Bu nedenle bu metne ayrıntılı yer verilmemiştir.
[13] Sabahattin Kurt'un hayatı için bkz: Murat Bjeduğ, Sabo: Sabahattin Kurt Kitabı, Ayrıntı Yayınları, 2017.
[14] Murat Bjeduğ, Devrimci Bir Subay: Saffet Alp Kitabı, Ayrıntı Yayınları, 2010, s.53-54.
[15] Ertuğrul Kürkçü, İsyanın İzinde, Dipnot Yayınları, 2013, s.97.
Şüpheci Dinsiz
30-03-2026, 19:52
https://birartibir.org/thkp-cnin-istinat-duvari/
KIZILDERE KATLİAMININ 50. YILI: TEORİDE VE PRATİKTE THKP-C –IV
THKP-C'nin istinat duvarı
Özay Göztepe
31 Mart 2022
Bugün inanması zor: Elli yıl önce, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde sosyalist subayların kurduğu iki örgüt vardı: Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü ve Kara Kuvvetleri Devrimci Subaylar Örgütü. Kemalist olmadıkları gibi, 9 Mart cuntacılarına karşı olan bu örgütler Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) içinde faaliyet yürütmüş, üyeleri THKP-C davasından yargılanmıştı. Kızıldere'de katledilen on devrimciden biri olan Saffet Alp'in üyesi olduğu Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü'ne yakın plan.
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-1-1200x0-c-default.jpg
Soldan sağa: Saffet Alp, Nevzat Yüce, Ahmet Nart, Mehmet Alkaya
"Türk ordusu Mao'nun ordusu değildir ve olamaz. Bunlar her şeyi bozmuşlar. Yüzbaşılar, binbaşılar, teğmenlerin, üsteğmenlerin emrine girmişler."[1]
12 Mart 1971 askeri müdahalesinin en önemli isimlerinden Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarihinin ilk ve tek Marksist örgütlenmesi olan Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü üyesi askerler için böyle diyordu.[2]
Peki, bu örgüt nasıl kurulmuştu, kimlerden oluşmuştu, neler yapmıştı?
Bilindiği gibi, 1970'e gelindiğinde, Süleyman Demirel hükümetinden duyulan hoşnutsuzluktan ötürü TSK'nin bir askeri müdahalede bulunacağı açıkça tartışılan bir durum haline gelir. Doğan Avcıoğlu yönetimindeki Devrim dergisiyle ilişkili "zinde güçler" bir "sol" cunta hazırlığı içindedir.
Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur'un önderlik ettiği bu girişime ordu içinden başka gruplar da –Sarp Kuray liderliğindeki deniz subayları gibi– destek vermektedirler. Ancak ordudaki "kıpırdanma" bunlarla sınırlı değildir. Çoğu yeni teğmen olmuş ve sosyalizmi benimsemiş bazı genç subaylar da hareketlenmeye başlamıştır.[3]
"Mahir'in yazıları çok heyecanlandırıyordu"
Cunta faaliyetlerinin dışında kalmayı tercih eden bu genç subaylar, sosyalist dünya görüşlerine uygun düşen kitapları, dergileri okurlar, TİP ve Dev-Genç içindeki etkili kişilerin yazılarını takip ederler. Deyim yerindeyse bir arayış içindedirler. İleride Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü'nün tüzüğünü hazırlayan kişilerden biri olan Nevzat Yüce bu dönemlerini şöyle anlatır:
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-2.jpg
Saffet Alp
"Dünya çapında yaygın anti-emperyalist kurtuluş mücadeleleri de bizi oldukça heyecanlandırıyordu. Öğrenci iken Marksizm ile haşır neşir olanların sayısı üç beş kişi ya var ya yoktu. Ülke sorunlarına kafa yoranlar için genel olarak Kemalizmin anti-emperyalist ağırlıklı yorumu etkiliydi. En çok okunan, tartışılan kitap Doğan Avcıoğlu'nun ‘Türkiye'nin Düzeni'ydi.
Ülkemizde tam anlamı ile değerlendiremediğimiz gelişmeler yaşanıyordu. İşçi direnişleri, toprak işgalleri, üretici mitingleri, gençlik eylemleri ve zirve 15-16 Haziran işçi direnişi. Ordu içinde ise çeşitli cunta oluşumları vardı. Bu süreç devrimci Marksist bilinçlenmemizin önünü açtı.
6. Filo'nun İzmir'e gelişi ve protesto gösterisine katılan bir veya iki subay arkadaşımızın subay olduklarını belirtmelerine rağmen darp edilmesi bizleri harekete geçmeye teşvik etti adeta. Biz de bir bildiri yayınlamayı düşündük, konuyu görüşmek üzere arkadaşları toplantıya çağırdık. Ummadığımız ölçüde geniş katılım oldu. Hazırladığımız metni tartıştık, metin pek kabul görmedi, ulusalcı bir yaklaşımın benimsenmesi bizi bildiriden caydırdı.
Ama bu çabalardan devrimci bir grup ortaya çıkmıştı. Okuma, teorik çalışma ve tartışma grubu oluşturduk. Fakat daha sonra yurdun çeşitli bölgelerinde bizim gibi gruplaşmalar olduğunu öğrendik. Biz İzmir'deydik, Ankara, Eskişehir, Merzifon, Kütahya, Afyon ve Kayseri de vardı…"
Bu süreçte, Mahir Çayan'ın yazılarıyla tanışırlar ve Nevzat Yüce'nin ifadeleriyle, "etkilenirler, heyecanlanırlar". Bu etkilenme Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü'nün kuruluşuna giden yolun başlangıcıdır.
"Tam anlamıyla değerlendiremediğimiz gelişmeler yaşanıyordu. İşçi direnişleri, toprak işgalleri, üretici mitingleri, gençlik eylemleri… Bu süreç devrimci Marksist bilinçlenmemizin önünü açtı. Teorik formasyonumuz yetersizdi. Ama Mahir'in yazıları bizi heyecanlandırıyordu. Sanki aradığımızı bulmuştuk."
"Mahir Çayan'ın Aydınlık dergisinin 15. sayısında yayınlanan ‘Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori' yazısından oldukça etkilenmiştik. ‘Revizyonizmin Keskin Kokusu', ‘Yeni Oportünizmin Niteliği Üzerine'; bu yazılar Türkiye sol-sosyalist hareketinin en önemli ana akımlarından birisini temsil edecek olan Mahir Çayan'ın Kemalizm ile arasına mesafe koyma uğraşı içerisinde olduğunun ifadesi idi. Bunlar sosyalizme olan yaklaşımımızda sıçrama yaratan yazılardı.
TİP'teki ayrılmaları izliyorduk. Tarafımız MDD idi, ama MDD formülasyonunun bizi en çok etkileyen yorumu, Mahir Çayan'ın yorumu idi. Tabii ki teorik formasyonumuz yetersizdi. Böyle önemli kararlar alabilecek donanımımız yoktu, ama gene de Mahir'in yazıları bizi heyecanlandırıyordu. Sanki aradığımızı bulmuştuk.
Diğer gruplarla iletişim kurunca onlarda da aynı eğilimi gördük. Ankara'daki arkadaşların zaten Mahirler'le ilişkisi varmış. Bunu öğrendikten sonra, Türkiye devrimci mücadelesinin Hava Kuvvetleri içindeki mücadele seksiyonu olarak ‘Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü' adı ile örgütlendik." [4]
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-7.jpg
Orhan Savaşçı
Hava Kuvvetleri'nde "Devrimci Proleter Örgütü"
THKP-C İddianamesi'nin[5] 87. ve 104. sayfaları arasında detaylı bir şekilde –Nevzat Yüce'nin ifadesiyle, "özellikle abartılarak"– anlatılan bu örgütlenmenin kuruluşunda, Ankara ayağı Mazhar Ataç, Mustafa Şahin, Orhan Savaşçı, Yılmaz Salih Veyisoğlu, Tayfun Orçun, Afyon-Kütahya ayağı Mehmet Alkaya ve Tamer Hazer tarafından oluşturulur. İzmir ayağı ise Nevzat Yüce, Saffet Alp ve Hasan Özgen'den meydana gelmektedir.
İzmir grubu daha sonra görev alacağı kıtalara gönderilir. Nevzat Yüce İzmit'e, Hasan Özgen Eskişehir'e, Saffet Alp İstanbul'a gider. Saffet Alp'in yeni görev yeri olan Füze Üssü'nde Selami Çetin ve Ahmet Nart da bulunmaktadır. Ayrıca, İstanbul'daki çalışmalara –sonradan dahil olan– İlyas Aydın ve Haldun Yeşil de katılır.
İlk hali daha çok okuma ve tartışma grubu olan bu yapılar zamanla genişlemeye başlar ve daha örgütlü bir hale gelir. Sıra çeşitli yerlerde oluşturulan örgütlenmelerin birleştirilmesine gelmiştir. Deyim yerindeyse, "örgüt genel sekreteri" gibi çalışan Mehmet Alkaya, ayrı ayrı yürütülen örgütlenmelerin birleştirilmesi için Ankara'ya giderek Orhan Savaşçı ile görüşür. Görüşmeler sonucunda Nisan 1970'te İzmir'de bir toplantı yapılmasına karar verilir.
İddianameye göre, bu toplantıda "Marksist-Leninist nitelikteki gizli örgütlerin ve grubun birleştirilmesine, ayrıca, oluşan yeni örgütün tüzüğünün hazırlanması ve örgütsel meselelerin bir neticeye bağlanılması amacıyla, Ankara'da ilk toplantının 1970'in mayıs ayında yapılmasına oybirliği ile karar verilmiştir."[6]
İzmir toplantısında iki temel hususun belirginleşmesi sağlanmıştır: "Birincisi, ideolojik ve siyasal rotanın tayini, ‘proleter devrimci' bir çizgi olarak örgütlenme, Kemalist ideolojiyle farklılıkların ön plana çıkarılması ve bir örgütsel yapının inşa edilmesi için çaba gösterilmesi. İkinci olarak, bu yapının Türkiye çapında oluşacak bir örgütlenmeyle (proletarya partisi) eklemlenmesi."
Siyasal rota
Yüzbaşı rütbeli Orhan Savaşçı'ya göre, askeri örgütlenme açısından özel bir öneme sahip olan İzmir toplantısında iki temel hususun belirginleşmesi sağlanmıştır:
"Birincisi, ideolojik ve siyasal rotanın tayini; genel olarak Silahlı Kuvvetler, özel olarak da Hava Kuvvetleri içinde ‘proleter devrimci' bir çizgi olarak örgütlenme, Kemalist ideolojiyle (Doğan Avcıoğlu taraftarları) farklılıkların ön plana çıkarılması ve bir araya gelen bütün grupları kucaklayan bir örgütsel yapının inşa edilmesi için çaba gösterilmesi. İkinci olarak, oluşan bu yapının ileride Türkiye çapında oluşacak bir örgütlenmeyle (proletarya partisi) eklemlenmesi."[7]
Yerel örgütlerin birleştirilmesine karar verilen bu toplantıdan bir ay sonra Ankara'da tekrar toplantı yapılır, kurumsallaşma yönünde önemli bir adım atılarak bir tüzük hazırlanmasına karar verilir. Bunun için Saffet Alp ve Nevzat Yüce görevlendirilir.
Haziran 1970'te yine Ankara'da yapılan toplantıda ise artık tüzüğü hazırlanmış ve ismi belirlenmiş bir örgüt vardır: Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü. Tüzüğe göre, Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü şu organlardan oluşmaktadır: Askeri Mahalli Örgütler, Askeri Genel Komite, Askeri Merkez Komitesi.[8]
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-3.jpg
Kayseri, lise yılları: Ayakta ortada Saffet Alp, sağda Sungur Ertan, önde sağda oturan Hüseyin İnan
İddianameye göre, bu toplantıda Orhan Savaşçı, Mustafa Şahin ve Nevzat Yüce Askeri Merkez Komitesi üyesi seçilirken, bir görev bölüşümü yapılır. Mehmet Alkaya, taşra birlikleri ve Kara Kuvvetleri'ndeki devrimci subaylarla, Saffet Alp İstanbul'da Hava Harp Okulu ve Deniz Kuvvetleri'ndeki devrimci subaylar ve askeri öğrenci kitlesiyle ilişki kuracak, kurulmuş ilişkileri devam ettirecek, örgütte bulunan ve örgüte kazandırılan kişilere teorik eğitim yaptıracaktır. Orhan Savaşçı sivil kesimde, özellikle Dev-Genç ve Aydınlık Sosyalist Dergi'deki ilişkisi bulunan kişilerle ilişkileri devam ettirecektir.
Saffet Alp ile birlikte tüzüğü hazırlayan Nevzat Yüce, bu organlarla ilgili şu açıklamaları yapmaktadır: "Evet, tüzükte yazıldı bunlar, ama hayata geçmedi. Fırsat olmadı daha doğrusu. Oturmamıştı hiçbir örgütlenme. Sivil kesim de öyle. Mesela THKP-C'nin Genel Komitesi de hiç toplanmadı. Tüzükteki birçok şey teknik konulardı. Siyasi içeriği yoktu. Yapılan Genel Komite toplantıları da aslında ya birleşme ya da Aydınlık Sosyalist Dergi'ye Açık Mektup'tan sonraki tartışmaların toplantılarıdır. İddianamede söylendiği gibi, resmi bir Genel Komite toplantısı filan değildir bunlar."[9]
Ocak 1971'de yayınlanan "Aydınlık Sosyalist Dergiye Açık Mektup" Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü üyesi sosyalist subaylar arasında da tartışılır ve daha öncesinde bu iki kesim arasında kurulmuş olan ilişkiler tek bir örgüt çatısında toplanır.
Tek örgüt çatısı
Kurtuluş Yayınları'ndan basılan "Aydınlık Sosyalist Dergiye Açık Mektup"tan sonra, Mahir Çayan ve arkadaşları Kurtuluş Grubu olarak anılır. Ocak 1971'de yayınlanan "ASD'ye Açık Mektup" Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü üyesi sosyalist subaylar arasında da tartışılır ve daha öncesinde Orhan Savaşçı aracılığıyla bu iki kesim arasında kurulmuş olan ilişkiler artık tek bir örgüt çatısında toplanır.
Tarihin hızlı aktığı bir süreçtir. Mahirler Ankara'dan sonra İstanbul'da da eylemlere başlar. Mahirlerin İstanbul'a geçtiği sırada, 12 Mart'ta, beklenen askeri müdahale de gelir. Ancak "sol" cuntanın örgütleyicilerinden Faruk Gürler ve Muhsin Batur saf değiştirmişler, Memduh Tağmaç komutasındaki askeri faşist müdahalede kendilerine yer bulmuşlardır.
Peki, bu süreçte, Kurtuluş Grubu'ndaki subayların tutumları nasıl olmuştur?
Herkes gibi, sosyalist subaylar da "sol" bir cunta hazırlığı olduğunu bilmektedir. Hatta bu amaçla yapılan toplantılara davet edildiklerinde de gitmemezlik etmezler. Ancak amaç, darbeye destek olmak değil, gelişmelerden haberdar olmaktır. Bu toplantılara katılan Kara Kuvvetleri'ndeki sosyalist subaylardan biri olan Atilla Özsever, bunu şöyle ifade etmektedir:
"Bizim esas amacımız, ‘sol cunta ne yapıyor, bir askeri müdahale yakın mı, değil mi?' şeklindeki sorulara yanıt bulmak ve bu bilgileri bizim gibi düşünen sosyalist arkadaşlara aktarmaktı. Tanıdığımız kimi havacı arkadaşların da sol kesimdeki sivil devrimcilerle bağlantısı vardı. Edindiğimiz bilgileri bu arkadaşlarla da paylaşacaktık."[10]
"9 Mart gerçekleşmiş olsaydı buna cevabımız Amerikan Konsolosu'nu kaçırmak olacaktı. Bu, 9 Martçılara bir karşı hamle olacaktı. Peki neden böyle düşünüyorduk? 9 Martçıların yapacağı, kuracağı cunta da nezdimizde topluma karşıydı, çünkü askerin yapacağı hiçbir darbe toplum yararına olmaz, olamaz."
"9 Mart gerçekleşmiş olsaydı"
Hava Kuvvetleri'ndeki subaylar ise sadece gelişmelerden haberdar olmak değil, aynı zamanda bunlara müdahil olmak gibi bir amaç da taşımaktadır. 9 Mart darbesi gerçekleştiği takdirde, İstanbul'a geçmiş olanlar ABD Konsolosluğu'na eylem düzenleyecek, Ankara'da kalanlar ise Emniyet Müdürlüğü'ne baskın yapacaktır. O süreçte İstanbul'da olan Ziya Yılmaz, planlarını şöyle anlatmaktadır:
"9 Mart gerçekleşmiş olsaydı bizim buna cevabımız Amerikan Konsolosu'nu kaçırmak olacaktı. Bu hamlenin hazırlığını yapmıştık. Bu, bir anlamda 9 Martçılara bir karşı hamle olacaktı. Eylem başarılı olurdu yahut olmazdı, ama böyle bir eylem için hazırlık yapmıştık.
Peki neden böyle düşünüyorduk? 9 Martçıların yapacağı, kuracağı cunta da bizim nezdimizde topluma karşıydı, çünkü askerin yapacağı hiçbir darbe toplum yararına olmaz, olamaz.
THKP-C'nin asker içinde militanlarının olması başka bir şeydir. O arkadaşlar TSK'ya ve Genelkurmay'a resmi anlamda bağlı olsalar bile fiilen THKP-C'ye ve Merkez Komite'ye bağlıydılar. 9 Mart da aynen 12 Mart gibi halka karşı olacaktı doğası gereği, bu anlamda bize de karşı olacaktı.
Biz de, böyle bir durumda 9 Martçıların da NATO ve Amerikan güdümlü olacağını bildiğimiz için, özellikle Amerikan Konsolosu'na yönelik eylem yapacaktık. 9 Martçıların da aslen 12 Martçılardan çok bir farkı olmayacağını bu eylemle yahut benzeri eylemlerle ortaya çıkaracaktık. Fakat 9 Mart olmadığı için bu eylemi gerçekleştirmedik."[11]
Nevzat Yüce ise ABD Konsolosluğu'na ve Ankara'da Emniyet Müdürlüğü'ne yapılması düşünülen eylemlerin gerekçesini şöyle açıklamaktadır:
"Krizi derinleştirmek şeklinde bir teorimiz vardı. Krizi derinleştirip halk kitlelerinin lehine gelişmesini sağlamak gibi bir görüşe sahiptik. Bunun yanında faydacı bir yaklaşımla da değerlendirildi. [Emniyet Müdürlüğü'ne baskın yaparak] Silah temin etmek ve polis arşivini ele geçirmek gibi düşünceler de vardı. Cunta fikrine ve oluşumlarına kesin olarak baştan itibaren tavır almıştık".[12]
"9 Mart gerçekleşmiş olsaydı buna cevabımız Amerikan Konsolosu'nu kaçırmak olacaktı. Bu, 9 Martçılara bir karşı hamle olacaktı. Peki neden böyle düşünüyorduk? 9 Martçıların yapacağı, kuracağı cunta da nezdimizde topluma karşıydı, çünkü askerin yapacağı hiçbir darbe toplum yararına olmaz, olamaz."
Balyoz Harekâtı, yakalanma ve firar
9 Mart "sol" darbesi gerçekleşmediği için bunlar yapılamaz. Ancak, THKP-C nüvesi İstanbul'da eylemlerine devam etmektedir. Önce finansal sorunları çözecek birkaç eylem yaparlar. Ardından, 17 Mayıs'ta, İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom'u kaçırırlar ve talepleri karşılanmadığı takdirde infaz edecekleri ültimatomunu verirler.
Devletin buna tepkisi çok sert olur. 22 Mayıs'ta başlayan Balyoz Harekâtı ile yüzlerce aydın, sendikacı, devrimci gözaltına alınır. İstanbul'daki her ev didik didik aranır. 23 Mayıs'ta Elrom'un cesedi bulunur. Elrom'un taşınmasında kullanılan çuvaldan yola çıkan polis Necmi Demir, İlkay Demir, İrfan Uçar ve Necati Sağır, ardından Ulaş Bardakçı, Rüçhan Manas ve Ziya Yılmaz'ı yakalar. Saffet Alp ve İlyas Aydın kaçak duruma düşer ve Ankara'ya geçerler.
Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir ise ev aramaları sırasında fark edilirler ve kaçarak Maltepe'deki bir eve girerler. Sibel Erkan isimli kızı rehin alarak direndikleri eve 52 saat sonra yapılan operasyonda Hüseyin Cevahir öldürülür, Mahir Çayan ise ağır yaralı olarak ele geçirilir. Tarih 1 Haziran 1971'dir.
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-6.jpg
Niğde Cezaevi, 1978, soldan sağa: Münir Ramazan Aktolga, Demir Küçükaydın, Dündar Eren, Orhan Savaşçı, Ertuğrul Kürkçü, önde Osman Ağaoğlu
16 Ağustos 1971'de duruşmalar başlar. Hüküm verilmeden Mahirleri cezaevinden kaçırmak gerekmektedir. THKP-C'li subaylar bunun için canla başla çalışır. Önce Orhan Savaşçı açılan bir kurs sayesinde İstanbul'a geçer. Ardından da Mehmet Alkaya… Olcaytu Özsever aracılığıyla Maltepe Askeri Cezaevi'nde görevli subaylardan Sabahattin Sakman ile görüşülür. Sabahattin Sakman, Mahir Çayan'la dışarısı arasındaki ilişkiyi sağlar.
Bu arada, THKO'luların başlattığı tünel kazısında sona gelinmek üzeredir. Duruşmalar da sona doğru yaklaşmaktadır. Mahir Çayan'ın idam edileceği bellidir. Muhtemelen onunla birlikte birkaç kişi daha…
Dolayısıyla, firarın bir an önce gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Mahirler zaman kazanabilmek için savunmalarını uzatmaya çalışmaktadırlar. Bununla ilgili de Ulaş Bardakçı'yı görevlendirirler. O da Doğan Avcıoğlu'nun Türkiye'nin Düzeni kitabından alıntılarla savunmayı şişirmektedir.
Ve sonunda, kararın açıklanmasına birkaç gün kala, 29 Kasım 1971'de THKP-C'den Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Ziya Yılmaz, THKO'dan Cihan Alptekin ve Ömer Ayna firar eder.
"Krizi derinleştirmek şeklinde bir teorimiz vardı. Krizi derinleştirip halk kitlelerinin lehine gelişmesini sağlamak gibi bir görüşe sahiptik. Cunta fikrine ve oluşumlarına kesin olarak baştan itibaren tavır almıştık."
"Yerimiz firar eden arkadaşlarımızın yanıdır"
Firardan sonra sadece büyük bir sürek avı başlamaz, aynı zamanda THKP-C içinde yıkıcı bir ayrılık da yaşanır. Mahirler tutuklandıktan sonra eylemlere devam etmeyen ve yapılmış olan eylemleri de eleştirmeye başlayan Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga örgütten ihraç edilir.
Subaylar ise, yargılamalar sırasında daha da ağır sonuçları –Mahir Çayan'ı karalamak, cezaevinde saldırmak gibi– olacak bu ayrılıkta, firesiz olarak Mahir Çayan'dan yana tavır alır. Yaşanan ayrışma sürecine dair Ankara'da yapılan toplantıda olan askerlerden Tayfun Orçun, bunu net bir şekilde dile getirir: "Bu tartışılacak bir şey değildir, yerimiz firar eden arkadaşların yanıdır!"
Bu toplantının üzerinden tam elli yıl geçtikten sonra da, Tayfun Orçun aynı netlikte yanıt vermektedir: "Tabii ki tartışılamazdı! Ne yapacaktık? Mahir'i sıkıyönetimin kucağına mı atacaktık!"[13]
Mahirler tutuklandıktan sonra eylemlere devam etmeyen ve yapılmış olan eylemleri de eleştirmeye başlayan Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga örgütten ihraç edilir. Subaylar bu ayrılıkta firesiz olarak Mahir Çayan'dan yana tavır alır.
Subaylar Mahirlerden yana tavır almakla kalmazlar, aynı zamanda onların yerini alacak eylem timleri de oluştururlar. Çok yoğun bir saldırı devam etmektedir. Mehmet Eymür ve Hiram Abas liderliğindeki kontrgerilla güçleri terör estirmektedir. Yakalananlar günden güne artmakta, hareket etme imkânı azalmaktadır. İşte bu dönemde subayların eylem timleri oluşturması gündeme gelir. Orhan Savaşçı bunu şöyle anlatmaktadır:
"Bu konu arkadaşlarımızın Kartal-Maltepe Askeri Ceza ve Tutukevi'nden kaçışı olayından sonra, Levent Menekşe Sokak'ta, Alankuş'ların evinde (İstanbul), Mahir, Ziya, Ulaş, Haldun (Yeşil) ve benim de bulunduğum bir görüşmede gündeme gelen konulardan bir tanesi (tahminen ocak ayı ortaları, 1972).
Cezaevinden kaçan arkadaşlarımızın güvenliği konusunda konuşurken Ziya ya da Ulaş bir öneri getirdi. Mealen ‘İçinde bulunduğumuz koşullarda, özellikle haberleşme, saklanma ve güncel pratik faaliyetlerin yürütülmesinde imkânlarımız daraldı. Karadeniz'deki arkadaşlarla da ilişki kuruyoruz. Bu sıkıntılı durum aşılana kadar, asker arkadaşlarımız da desteklerini biraz daha artırsınlar' dendi.
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-5.jpg
Niğde Cezaevi, 1978: Arka sırada soldan ikinci Orhan Savaşçı, oturanlar Erhan Erdoğmuş ve Ertuğrul Kürkçü
Bu çerçevede yapılan konuşmalar sonucunda, cezaevinden kaçan arkadaşlarımızın en azından belli bir süre silahlı eylemler içinde yer almaması kararlaştırıldı. ‘Eğer ihtiyaç duyulursa, özellikle mali imkân temini konularında, bu tür faaliyetlerin örgütlenmesini askerler planlasın' yaklaşımı daha bir öne çıktı. (…)
Sanıyorum iki-üç gün sonra Haldun'un Kızıltoprak'taki evinde, aramızda bu konuyu konuşarak bazı taslaklar hazırladık. Dört eylem timi tespit ettik."[14]
Ancak askerlerin oluşturduğu eylem timleri harekete geçemez. Peş peşe yapılan operasyonlar sonucunda birçok asker gözaltına alınır, işkenceli sorgulardan geçirilerek tutuklanır. Önceden yapılan görev bölüşümüne göre İstanbul'da kalanlara dönük 19 Şubat 1972'de yapılan operasyonlarda Ziya Yılmaz yaralı yakalanır, Ulaş Bardakçı öldürülür.
Kızıldere katliamı ve Saffet Alp
Ankara'ya geçmiş olan Mahir Çayan, Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ise, Ankara'dakilerle birlikte, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idamını önleyecek eylem arayışı içindedir. Ankara'da böyle bir eylemi yapamayacaklarını anlayınca, Ertan Sarıhan'ın verdiği bilgiler üzerine, Ordu-Ünye'deki NATO radar üssünde çalışan İngiliz istihbaratçıları kaçırmak üzere Karadeniz'e geçmeye karar verirler.
Ertan Sarıhan'ın sürücünün yanında olduğu bir kamyonun kasasında Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ertuğrul Kürkçü ve Ömer Ayna 18 Mart akşamına doğru Karadeniz'e ulaşırlar. Saffet Alp, Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt ve Hüdai Arıkan bölgeye önceden gitmiştir.
25 Mart 1972'de, cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Denizlerin TBMM'de onaylanan idam kararını imzalar. Bunun üzerine eylemin ertesi gün yapılmasına karar verilir.
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-4.jpg
Saffet Alp
26 Mart günü üç İngiliz istihbaratçıyı kaçıran Mahirler, yanlarında rehinelerle birlikte Tokat-Niksar'ın Kızıldere Köyü'ne gider ve muhtarın evine yerleşirler. Yayınladıkları bildiride infazların derhal durdurulmasını, hiçbir devrimcinin asılmamasını ve bu kararın 48 saat içinde radyodan duyurulmasını talep ederler.
İşkenceli sorgularla ve estirdiği terörle elde ettiği ipuçlarını takip eden kontrgerilla, sonunda Mahirlerin izine ulaşır. 11 devrimci, Kızıldere köyü muhtarı Emrullah Aslan'ın evinde kuşatılır. Sonrası malûm… On devrimci katledilir. Adı gibi kızıla bulanır Kızıldere köyü…
İki devrimci sağ kalır. Ertuğrul Kürkçü ve Saffet Alp. Ertuğrul Kürkçü samanlık tarafında olduğu için sağ kalmış ve orada saklanarak öldürülmekten kurtulmuştur. Saffet Alp ise yaralı olarak ele geçirilir ve derhal infaz edilir.
Her şey "bittiğinde", THKP-C davası başlar. Yargılananların 100'den fazlası subaydır. Duruşmalarda önderlik kadrosunda yer almış bazı kişilerin ‘nedamet getirmesi' büyük bir hayal kırıklığı yaratır. Ancak, bir kesim, yargılamalar sırasında fire vermeden davranır: Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü üyeleri.
Saffet Alp'in infazına tanık olan bir onbaşı, yıllar sonra o anları şöyle anlatacaktır:
Verilen emir üzerine yağmur gibi mermi sıkılmaya başlandı o köy evine. Evden de marşlar, sloganlar söylediklerini duyuyorduk. Eve kurşun, bomba yağıyordu. Ev harabeye döndü, o kadar mermi, o kadar bomba, zaten köy evi, roket evin önünden giriyor taa arkasından samanlıktan çıkıyordu.
Sonra evin içinden marş slogan sesleri kesildi, hiç ses gelmez oldu. İçeridekilerin hepsinin öldüğü söylendi. Sonra yarım saat kadar beklendi, kimse eve giremedi. Mahir Çayan'ın içeride ölüsünün olması bile tedirginlik ve korku veriyordu. Bir yüzbaşıydı galiba, "ben girerim" dedi. Çelik yelek giydi, eve kapıdan girdi. Ama operasyon sırasında eve bazuka, roket, makineli tüfek atışları dışında sis ve gaz bombası da atılmış. Komutan girdi, ama hemen çıktı; yanında yaralı biri vardı. Kapının böyle iki üç metre önünde durdular. Komutan yaralıya çok ağır hakaretler etmeye başladı, küfür de edince yaralı, komutana doğru bir yumruk hamlesi yaptı. Komutan geri çekildi, korktu da. Herhalde erlerin, bizlerin önünde düştüğü duruma sinirlendi. Tabancasını çekti, yaralı vaziyetteki o insanı alnından vurdu. Kurşun alnına gelince yere yığıldı cansız halde, hemen ölmüştü. Sonradan öğrendik, teğmenmiş o yaralı haldeyken vurulan. Donduk kaldık, genç bir insan gözümüzün önünde vurulup infaz edilmişti. Yaralıydı, ama ölecek gibi değildi. Vurulmasaydı yaşardı herhalde."[15]
Saffet Alp'in yaralı haldeyken öldürüldüğünü, operasyon sonrasında hükümet tabibi olarak eve götürülen Şehsuvar Savuran da doğrulamaktadır.[16]
"Biz üzerimize düşeni yaptık"
Her şey "bittiğinde", THKP-C davası başlar. Yargılananların 100'den fazlası subaydır. Duruşmalar sırasında sivil kesimden –önderlik kadrosunda yer almış ya da kendisine umut bağlanmış– bazı kişilerin nedamet getirmesi büyük bir hayal kırıklığı yaşatır.[17] Başta Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga ve İrfan Uçar'ın tutum ve açıklamaları, THKP-C (ve elbette Dev-Genç) davasından yargılananlar arasında büyük öfkeye ve kırılmaya neden olur.
Ancak bir kesim yargılamalar sırasında fire vermeden davranır: Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü üyeleri.
Uzun vadeli ve planlı bir mücadeleyi savunmalarına ve THKP-C'yi de bu bağlamda görmelerine rağmen, bu sosyalist subaylar kendilerini bir fırtınada sürüklenir halde bulmuşlardır. Buna karşın her maaşlarını buraya harcamışlar, tutuklanan arkadaşlarının firarını sağlamışlar, barınma ve iletişim sorunları çözmüşler ve –Saffet Alp örneğinde olduğu gibi– ölmüşlerdir de. Belki de bu yüzden konuştuğum birçok subay hep aynı cümleyi kullanmaktadır: "Biz üzerimize düşeni yaptık!"
Kaynaklar:
[1] Aktaran Orhan Savaşçı, Cepheden Anılar: Orhan Savaşçı'nın THKP-C Anıları, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2018, s.22.
[2] O dönem TSK içindeki tek sosyalist örgütlenme Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü değildir. Ayrıca, Kara Kuvvetleri Devrimci Subaylar Örgütü gibi örgütlenmeler de vardı. Ancak hem Hava Kuvvetleri'ndeki örgütlenme daha kapsamlıdır hem de daha etkilidir. Zaten Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü üyesi askerler gibi Kara Kuvvetleri Devrimci Subaylar Örgütü üyesi askerler de THKP-C içinde faaliyet yürütmüşler, THKP-C davasından yargılanarak cezalandırılmışlardır.
[3] Subayların neredeyse tamamı teğmendir. Ancak Orhan Savaşçı, İlyas Aydın, Haldun Yeşil gibi yüzbaşı rütbesinde olanlar da vardır.
[4] Murat Bjeduğ, Devrimci Bir Subay: Saffet Alp Kitabı, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2021, s. 98.
[5] T.C. Sıkıyönetim Komutanlığı, İddianame: Türkiye Halk Kurtuluş Parti-Cephesi Davası, İstanbul: K.K.K. Basımevi, 1973. (Bundan böyle kısaca İddianame olarak anılacaktır.)
[6] İddianame, s.95.
[7] Orhan Savaşçı, Cepheden Anılar: Orhan Savaşçı'nın THKP-C Anıları, 2018, s.25.
[8] Dikkat edilirse Hava Kuvvetleri Proleter Devrimci Örgütü'nün organları THKP-C'ninkinden daha önce oluşturulmuştur. Her ne kadar Merkez Komite ifadesi evrensel bir nitelik taşısa da, Genel Komite, o zamana kadar kurulmuş örgütlerde tarif edilmiş bir organ değildir. Bu yönüyle ilk askerlerin tarif ettiği Genel Komite'nin THKP-C'de oluşturulan Genel Komite'ye esin vermiş olması yüksek olasılıktır.
[9] Nevzat Yüce ile görüşme, 13 Şubat 2022.
[10] Atilla Özsever, Mesele Teslim Olmamakta, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2021, s. 43.
[11] Barış Mutluay, Ziya Yılmaz: TİP'ten THKP-C'ye, Fatsa'dan Türkiye'ye, Ankara: Nota Bene Yayınları, 2014, 184.
[12] Nevzat Yüce ile görüşme, 13 Şubat 2022.
[13] Tayfun Orçun ile görüşme, 6 Şubat 2022.
[14] Orhan Savaşçı, Cepheden Anılar, s. 99-100.
[15] Murat Bjeduğ, Devrimci Bir Subay: Saffet Alp Kitabı, s. 53-54.
[16] Koray Düzgören, THKP-C ve Kızıldere, İstanbul: BDS Yayınları, 1988, s. 140
[17] Nedamet getirenlerin başında Yusuf Küpeli, Münir Aktolga ve İrfan Uçar vardır. Mahkeme sürecinde Süleyman Demirel'in takdir edilmesinden II. Abdülhamit'in övülmesine, namaz kılınmaya başlanmasından Mahirlerin "anarşist, goşist, bireysel terörist" olarak suçlanmasına kadar bir dizi "çarpıcı" durum yaşanır.
Şüpheci Dinsiz
30-03-2026, 20:07
https://birartibir.org/elimiz-mahirin-kavramlarina-uzanmali/
KIZILDERE KATLİAMININ 50. YILI: TEORİDE VE PRATİKTE THKP-C –II
Elimiz Mahir'in kavramlarına uzanmalı
Söyleşi: Özay Göztepe
30 Mart 2022
Kızıldere katliamıyla fiziken son bulan Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi'nin, kısa adıyla THKP-C'nin nasıl bir teorisi vardı, bu teorinin temel tezleri ve kavramları nelerdi? Hareketin lideri Mahir Çayan bu tezleri, kavramları nasıl ve nereden üretmişti, bunların günümüzde bir karşılığı var mı? Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Mahir Çayan'ın "Suni Denge" tezi üzerine doktora çalışması yapan Barış Yıldırım'a bağlanıyoruz. Express'in bahar sayısından naklen…
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-2-1-1200x0-c-default.jpg
Doktora çalışmanızı Mahir Çayan'ın temel tezlerinden suni denge üzerine yapıyorsunuz. Bu konuyu seçmeniz nasıl oldu?
Barış Yıldırım: Lise yıllarında sosyalist literatürü okumaya başlamıştım. Çayanist gelenekten, Devrimci Kurtuluş'tan gelen bir akrabamız bana Türkiye'ye dair en derli toplu tahlilleri Mahir Çayan'ın yaptığını söylemişti. Ben de bunu kafamın bir köşesine not ettim. ‘90'ların ortalarından itibaren Çayanist bir çizgide devrimcilik yaptım. Yine aynı çizgi çerçevesinde siyasi tutsak olarak cezaevinde kaldım. Çayan'ı tabii ki artık enine boyuna okumuştuk, ama teorisinin köklerine dair pek bir bilgimin olmadığını fark ettim. Cezaevinden çıktıktan sonra o soruyu sordum kendime: Suni denge kavramını biliyoruz, kullanıyoruz, ama bunun kaynağı ne? Mahir Çayan bunun Che Guevara'nın kavramı olduğunu söylüyor. Che'nin Türkçede yayınlanmış bütün eserlerini okumuştum, ama suni denge diye bir şey geçmiyordu.
Tezin odağına suni dengeyi yerleştirdim, çünkü Mahir Çayan'ın kuramının en özgün yanı olmakla kalmayıp, bütün kuramı fiili olarak etrafında tutan eksenin suni denge olduğunu düşünüyorum.
Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nin Tiyatro Bölümü'nde dramatik yazarlık eğitimi aldım, sonra felsefede yüksek lisans yaptım. Kapital üzerine estetik bir yorumlamaya dayanan tezimin başlığı "İçerik ve Biçimde Karl Marx"tı –Kapital'in birinci bölümüne estetik kategoriler açısından bakan bir tezdi.
Aslında Tiyatro Bölümü'nde devam edecektim doktoraya, ama o yıl bölüm doktora programı açmadı. Ben de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin Siyaset Bilimi Bölümü'nden dersler almaya başladım. Sonra, hazır girmişken doktorayı burada yapayım dedim. Tezimi Mahir Çayan üzerine yoğunlaştırmaya karar verdim, çünkü halihazırda bir kısmını yazmıştım. Suni denge konusunu araştırırken şaşırtıcı sonuçlara erişmiştim. Suni denge kavramının köklerini bulmak bir tür kuramsal polisiye gibi oldu bana. Böyle olunca da Mahir Çayan üzerine bir tez yapmak istedim.
Tez büyük ölçüde bitmiş durumda. Yordam'dan çıkan Mühürler[1] kitabının Mahir Çayan bölümünde tezimin ana bulgularını paylaştım. Gezi Direnişi Üzerine Düşünceler[2] başlıklı derlemede yazdığım bölüm,[3] sonra Sanki Devrim[4] ismiyle kitaba dönüştü, o da Çayan'ın kategorileri üzerinden bir çalışmaydı.
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-2-2.jpg
Barış Yıldırım
Tezinizin ana başlıkları neler?
Bir bölümü Mahir Çayan'ın hayatının ve Bütün Yazılar'daki[5] yazılarının bir serimlemesinden oluşuyor. Biyografi çalışması değil tezim, ama yine de biyografik unsurlar var, çünkü Mahir'in teorisi ile biyografisi arasında iç içe geçmiş bir ilişki var. Herkesin var, ama 1968-1972 dönemi tarihin hızlandığı bir dönem, Çayan da o hızlanan tarih içinde teorik düşüncelerini bir yandan geliştiriyor, bir yandan bazılarını geçmişte bırakıyor, yeni yerlere yelken açıyor. O yüzden yaşam öyküsünün önemli olduğunu düşünerek bir biyografiyle başlıyorum teze. Ardından, Bütün Yazılar'da yer alan makalelerinin ana argümanlarını serimliyorum. Doğal olarak, bu tartışma suni denge'ye bağlanıyor. Tezin odağına suni denge'yi yerleştirdim, çünkü Mahir Çayan'ın kuramının en özgün yanı olmakla kalmayıp bütün kuramı fiili olarak etrafında tutan eksenin suni denge olduğunu düşünüyorum. Suni denge'nin köklerini, hangi kuramcılara yaslandığını, dünya Marksist literatüründe nereye tekabül ettiğini inceliyorum ve bunu ideolojik dönüş diye bir kavram çerçevesinde tartışıyorum.
"İdeolojik dönüş"le kastettiğiniz tam olarak nedir?
Bunu Ludwig Wittgenstein'ın felsefi tartışmayı dil ve dünya arasındaki ilişkiye kaydırdığı dilbilimsel dönüş kavramından ödünç alarak kullanıyorum. Wittgenstein'ın dönüş yaklaşımı daha sonra başka disiplinlere de uygulandı. Özü şu: Bir düşünme geleneğinde, başka bir yöne dikkat çekme ve artık o yönün odağa alınması. Marksist düşünürler içinde, altyapının son kertede belirleyici özelliğinden taviz vermeden üstyapı araştırmalarına yönelen bir dönem var, 1945'ten itibaren. Mahir Çayan'ı da bu kuşağın içine yerleştiriyorum.
Suni denge, tezimin ilerleyen bölümlerinde, silahlı propaganda ve kitle ilişkilerine bağlanıyor. Silahlı propaganda'nın bir kitle örgütlenme biçimi olarak Mahir'in kuramında nerede yer aldığını tartışıyorum.
Sonra halk kavramına geçiyorum. Halk kavramı Mahir'in döneminde çok kullanılıyor. Aslında, halk'ın ilk kavramsallaştırma denemesini yapan Mao Zedung.[6] Tezde "halk kimdir, içinde kimler yer alır, halk kavramı nereden geliyor"u, halk kavramıyla özelde Çayan'ın, genelde Marksist geleneğin ne kastettiğini tartışıyorum.
Mao nasıl kavramsallaştırıyor halk'ı? Mao ve Mahir Çayan'ın yaklaşımları arasında esastan bir fark var mı?
Halk'ın Marx ve Lenin'de de kavram olarak kullanıldığını, ancak özellikle Komintern'in[7] Faşizme Karşı Birleşik Halk Cephesi tartışmalarından itibaren öne çıktığını anlattım tezde. Mao Çin Devrimi sırasında dostlarının ve düşmanlarının envanterini çıkarırken proletarya ve dostlarını ifade etmek için bu kavrama başvuruyor. Çayan, halk'ın belirlenimli bir kavram olduğunu şu sözlerle anlatıyor: "Halk soyut bir kavram değildir. Halk, bir ülkenin içinde bulunduğu devrim aşamasında çıkarları devrimde olan sınıf ve tabakalardır."
Mahir'in Dimitrov'a yaslanan, ama onunla da görünüşte "çelişki" içinde bulunan bir faşizm teorisi var. Dimitrov'un faşizm teorisi Mahir'in teorisindeki gizli faşizme ilk bakışta elvermiyor gibi görünüyor, ama aslında Mahir'in faşizm teorisi içinde Dimitrovyen bir faşizm teorisi ürettiğini düşünüyorum.
Bu noktada Mao ve Çayan aynı şeyi söylüyor, ama elbette tarihsel ve coğrafi koşullara göre halk kavramının içinin nasıl dolacağı değişiyor. Zaten Mao "Halk kavramı farklı ülkelerde ve belirli bir ülkenin farklı dönemlerinde farklılıklar gösterir" diyerek bu durumu anlatıyor.[8] Çin'de Japon işgali döneminde Japon emperyalistleriyle çelişki halindeki burjuvalar da –Kuomintang'ın[9] temsil ettiği "milli burjuvazi"– halkın içine dahilken sonraki dönemde halk düşmanı bir kesim haline geliyor. Çünkü, Çayan'ın tarifinde geçtiği gibi, "çıkarları devrimde olan sınıf ve tabakalar" devrimin niteliğine ve içinden geçtiği aşamaya göre farklılıklar gösteriyor.
Mahir Çayan'ın faşizm teorisi tezinizde nasıl bir konumda?
Faşizm tartışması tezin en uzun bölümlerinden. Mahir'in aslında Komintern'in önderlerinden Bulgar Komünist Partisi genel sekreteri Georgi Dimitrov'a yaslanan, ama onunla da görünüşte "çelişki" içinde bulunan bir faşizm teorisi var. Dimitrov'un faşizm teorisi[10] Mahir'in teorisindeki gizli faşizm'e ilk bakışta elvermiyor gibi görünüyor, ama yaptığım araştırmaya dayanarak aslında öyle olmadığını, Mahir'in faşizm teorisi içinde Dimitrovyen bir faşizm teorisi ürettiğini düşünüyorum.
Bunu biraz daha açabilir misiniz? Neden "Dimitrovyen bir faşizm teorisi" olarak yorumluyorsunuz?
Mahir'in faşizm tezi, sömürge ülkelerde parlamento ve demokratik kitle örgütlerinin açık olduğu bir faşizm biçiminin olduğunu ileri sürüyor. Oysa Komintern'in faşizm çözümlemeleri, Hitler ve Mussolini faşizmlerinin ampirik gözlemine dayandıkları için, çoğu durumda parlamentoların kapalı olduğu, halkın kendini ifade edebileceği bütün kanalların kapatıldığı, vahşi baskı koşullarını tarif ediyor. Dimitrov ise Komintern'e sunduğu meşhur raporda, geniş bir kitle dayanağının bulunmadığı, devrim tehdidinin güçlü olmadığı, iç çelişkilerin had safhaya erişmediği durumlarda "sınıfsal yapısını değiştirmeksizin açık terörist diktatoryayı kaba ve uydurma bir parlamentarizm ile birleştiren" bir faşizm biçiminin olabileceğini de söyler.
Faşizm tanımını Komintern'in tanımına göre yapan Mahir'lerin Filipin tipi demokrasi dedikleri de aslında bu. Demokratik mekanizmaların ilga değil iğdiş edildiği bu biçim, İkinci Dünya Savaşı sonrası faşizmlerin temel biçimi haline geldi. Parlamentoların kapatılması çok göze batan bir baskı yöntemi olduğundan parlamentoları büyük ölçüde faşizmin emir eri haline getiren "demokrasicilik oyunu" daha iyi sonuçlar veriyor. Mihri Belli'nin o dönemki metinlerinde dikkat çektiği bu durumu Çayan kendi suni denge ve faşizm kuramlarının eksenine yerleştiriyor.
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-2-3-1280x1728.jpg
Tezinizin Mahir Çayan'ın biyografisiyle başladığını söylediniz, o sırayla gidelim. Bilindiği gibi, katıldığı ilk eylem 1963'te, Haydarpaşa Lisesi'ndeyken bir öğretmenin haksız yere görevden alınmasını protesto eylemi. Son eylemiyse 1972'de ölümüyle sonuçlanan rehine eylemi. 1963'ten 1972'ye, bu dokuz yılda Mahir Çayan'ın hayatındaki kırılma noktaları neler?
15 Mart 1946'da Samsun'da doğuyor, ailesi İstanbul'a geliyor, Mahir ilkokul ve ortaokulu Üsküdar'da okuyor. Mart 1963'te, Haydarpaşa Lisesi'nde, bir öğretmenlerinin atılan iftira sonucunda görevine son verilmesi üzerine yapılan, bin kişinin katıldığı eylemin "elebaşları" arasında görüldüğü için 15-16 kişiyle birlikte gözaltına alınıyor. Bu ilk gözaltına alınışı. Gözaltından nöbetçi mahkemeye sevk ediliyorlar, ama bir şey çıkmıyor.
Haydarpaşa Lisesi'ndeyken İstanbul'un siyasi entelijansiyasıyla ilişkiye geçiyor. Amcası Enver Çayan'la birlikte dönemin entelektüelleriyle tanışıyor, görüşüyor. 1963'te İstanbul Üniversitesi'nin hem tıp hem hukuk fakültelerini kazanıyor. O dönem birden fazla bölümü kazanmak mümkün. Tıbba kaydoluyor. Amcası "Hani siyasi amaçlarımız vardı, ona ne oldu?" deyince hukuka geçiyor, ama uzun kalmıyor. Bir yıl sonra tekrar sınava girip Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni kazanıyor.
1964 veya ‘65'te –tam tarih şimdiye kadarki biyografilerde verilmiyor– TİP'e üye oluyor. 1965'te kurulan Fikir Kulüpleri Federasyonu'nun (FKF) öne çıktığı dönem bu. TİP'in gençlik içinde örgütlendiği kanal FKF. Çayan SBF-Fikir Kulübü yönetimine giriyor, başkan oluyor. Ama Nisan 1967'deki olağanüstü kongrede başkanlığı kaybediyor. Bununla ilgili anlatılan, Mahir'in TİP yönetiminin görüşlerini eleştirmesi nedeniyle başkanlıktan düşürüldüğü yönünde.
Necmettin Giritlioğlu Ağustos 1970'te katlediliyor, bir grev sırasında. Bir kırılma noktası da cenazeler. Vedat Demircioğlu, Taylan Özgür, Cengiz Zabcı… Giritlioğlu'nun cenazesinde, Mahir "Biz hep cenazelerde mi buluşacağız, hep biz mi öleceğiz?" diye soruyor. Bu soru silahlı mücadeleye giden yolda önemli bir kilometre taşı gibi geliyor bana.
Gülten Savaşçı'yla tanışması da aynı dönemde ve önemli bir kırılma noktası. Paris'te fizik doktorası yapan Gülten Savaşçı'yla ilişkisi 1968'de önce Paris'te, sonra Londra'da geçirdiği dönemde devam ediyor. Bu iki büyük Avrupa kentinde dönemin Marksist akımlarının en radikalleriyle tanışıyor. "Fransa'da çok farklı görüşler öğrendim, biz çok pasifiz, onlar çok radikal" diyecek döndüğünde. Ama oralarda tam olarak neler okumuş, onların kaydı elimizde yok.
60'lı yılların sonunda MDD'ci. Mihri Belli'nin Milli Demokratik Devrim[11] broşüründe çizilen temel hatları savunuyor yazılarında. Araştırdıkça şunu fark ettim, Mahir'in makalelerinde Mihri Belli ve Behice Boran çok önemli muarızlardır, dolayısıyla Mahir geleneğinden gelenler olarak o kişileri Kautsky'ler olarak düşündük hep. Ama aslında Mahir onların görüşlerinin iyi bir sentezcisi. Düşüncelerinde en çok eleştirdiği Behice Boran'dan bile izler var.
Mahir 1969 Nisan'ındaki üniversite eylemlerinde etkili bir figür olarak öne çıkıyor. Örneğin, işgaller sırasında DTCF'deki faşist saldırıyı püskürtmek için gidenler arasında. Türk Solu'nda yazmaya başlaması da aynı döneme denk düşüyor.
Mihri Belli o dönem Dev-Güç adı altında oluşan ittifaka önem veriyor. Proletaryanın olmadığı, aydınların ağırlıkta olduğu bir cephe yaklaşımı Dev-Güç. Buradan da uzaklaşmaya başlıyor Çayan ve "Aren Oportünizminin Niteliği" başlıklı makalesini yazıyor.
Devrimci TİP Komitesi adı altında TİP içinde bir hizip mücadelesi başlatıyorlar. Bu da önemli bir dönüm noktası. 9-10 Ekim 1969'da FKF'nin Dev-Genç adını aldığı kurultay örgütleniyor. Mahir, kurultayda yaptığı uzun konuşmayla dikkat çeken bir gençlik önderi olarak öne çıkıyor.
1970 yazında "Yeni Oportünizmin Niteliği" makalesini yazıyor ve TİP'ten kopuşun işaretlerini veriyor. Mahir ve arkadaşları bu dönemde tütün işçilerini ziyaret ediyorlar, çeşitli işçi-köylü mitinglerine, eylemlerine katılıyorlar. Mahir Karadeniz'e, Hüseyin Cevahir'ler Bismil'e gidiyor, halkla öğrenci gençlik arasında buluşmalar gerçekleşiyor. Ege köylerine gidip kahvelerde konuşmalar yapıyorlar. Ege dönüşünde ilginç bir şey söylüyor Mahir: "Böyle sabırlı bir kitle çalışmasıyla, insanlara tek tek gerçekleri anlatarak, söz yoluyla devrim yapacak gibi görünmüyoruz, bunun silahlı mücadeleden başka bir yolu görünmüyor."
Dışarıdan bakanlar için bu Narodnik bir sav, ama Mahir'in uzun uzadıya kavramsallaştırdığı silahlı propaganda açısından çok kilit bir şey. Gitmiş, halkla yüz yüze gelmiş ve sözlerin ancak bir yere kadar etki ettiğini görmüş, eylemin propagandif gücünü fark etmiş. Dönemin çeşitli devrimci gençlik gruplarında benzer bir ruh hali var.
Bu hengâmenin ortasında, 1970 Ağustos'unda Gülten Savaşçı'yla nikâhlanıyor. Gülten Fransa'ya gidiyor ve bir daha görüşemiyorlar, birbirlerini son görüşleri nikâh törenlerinde oluyor. Giderek Mahir'in bütün gündemi örgütlenme çalışmalarıyla doluyor. Askerler arasında hava yüzbaşısı Orhan Savaşçı'nın –Gülten Çayan'ın abisi–, işçiler arasında Yapı-Yol'dan sendikacı Necmettin Giritlioğlu'nun yaptığı çok önemli çalışmalar var.
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-2-5.jpg
Gülten ve Mahir Çayan'ın evlenme cüzdanındaki vesikalıkları
Necmettin Giritlioğlu'nun yanısıra Marmara'da İşçi Komitesi çalışmaları var THKP-C'de…
Evet. Zaten İstanbul örgütlenmesini oluşturacak kadroların bir kısmı sistemli bir şekilde işçi çalışması yapıyor. Necmettin Giritlioğlu Ağustos 1970'te katlediliyor, bir grev sırasında. Bir kırılma noktası da cenazeler. Vedat Demircioğlu, Taylan Özgür… Bir de otel odasında zehirlenerek hayatını kaybeden Cengiz Zabcı var. Onun şaibeli bir ölüm olduğunu düşünüyor dönemin müstakbel THKP-C'lileri. Giritlioğlu'nun cenazesinde, Mahir "Biz hep cenazelerde mi buluşacağız, hep biz mi öleceğiz?" diye soruyor. Bu soru silahlı mücadeleye giden yolda önemli bir kilometre taşı gibi geliyor bana.
Sizin de vurguladığınız gibi Mahir Çayan'ın kullandığı kavramsal çerçeve zamanla değişime uğruyor. Başlangıçta Kemalist denebilecek bir pozisyonda, sonra Kemalizmi bir ittifak unsuru olarak tarif ediyor. Mihri Belli'ci olduğu dönemde kavramsal çerçevesini Milli Demokratik Devrim (MDD) üzerinden oluştururken, sonra Demokratik Halk Devrimi (DHD) olarak kavramsallaştırıyor. Mahir Çayan'ın düşünsel evrimindeki bu durakları nasıl yorumluyorsunuz?
Mahir'in Kemalist olduğunu gösteren bir metnini bilmiyorum. Ulaş Bardakçı'nın THKP-C Davası savunmasını hazırlarken pragmatik nedenlerle kullandığı Kemalist argümanlar var, ama Mahir'in herhangi bir metninden Kemalizm çıkartılabileceğini düşünmüyorum.
Ziya Yılmaz kitabında[12] "Ulaş Bardakçı, firar döneminde zaman kazanmak için Türkiye'nin Düzeni[13] kitabından çatır çatır özet çıkarıp yapıştırıyordu" deniyor.
Burada mevzu şu: Kemalizmi bir ittifak unsuru olarak görmesinden, Kemalizme emperyalizmle çelişkiler bağlamında pozitif bir anlam yüklemesinden yola çıkarak Mahir'i Kemalist olarak nitelendiriyorlar. Oysa Mahir'inki Kemalizmden gerçek bir kopuş. Mahir'in "genç dönemi" ile "olgun dönemi" arasında üç temel değişim görüyorum. Biri MDD'den DHD'ye geçiş. Diğer ikisi de buna bağlı zaten. Biri yarı sömürge tespitinden yeni sömürge tespitine geçiş, yani emperyalizmin eski ve açık yöntemlerle değil, gizli işgal ile ülkeyi ele geçirdiğinin saptanması. Egemenliği altındaki ülkelerin heterojen yönetici bloku olan oligarşiler üzerinden içsel bir olgu'ya dönüşen emperyalizmin bu dönüşümü İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni bir kriz dönemiyle –III. Bunalım Dönemi– ilişkili olarak görülüyor. Bir aşamalı devrim stratejisi olan MDD'den bir kesintisiz devrim stratejisi olan DHD'ye geçiş tüm bu altyapısal dönüşümlerin sonucu olarak ortaya çıkıyor.
MDD Çin Devrimi'nin ideolojik hegemonyası altında üretilmiş bir kavram. Küba Devrimi'yle, Vietnam'la yeni kavrayışlar ortaya çıkmaya başlıyor. Küba Devrimi suni denge kavramının, Vietnam Devrimi ise silahlı propaganda kavramının gelişmesine yol açıyor. Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi kavramı ise Brezilyalı devrimci João Quartim'den geliyor.
Tüm bu süreçte en az değişikliğin Kemalizm konusunda olduğunu düşünüyorum. Çünkü başından beri Mahir "biz Kemalist değiliz"i vurgulamaya çok eğilimli. Aynı dönem devrimci siyaset yapanlarda bu eğilim o kadar erken ve güçlü belirmiyor. Aslında, Mahir'lerin Kemalizmle kurdukları ilişki küçük burjuva aydın kesim'le kurdukları ilişki. Halk bir kavram olarak ortaya konuyor ve bileşenleri analiz edilirken küçük burjuvazi de halkın bir kısmı olarak sayılıyor. Küçük burjuvazinin en çok karşılarına çıkan kesimi ise, sivil-aydın-asker zümre dedikleri, hem ordunun içinde hem de üniversitelerde bulunan aydın, akademisyen, yazar, subay gibi çevreler. Bunlar "cumhuriyet çocukları", bu kesimdeki hâkim ideoloji de Kemalizm. Mahir onlarla ittifak kurulabileceğini söylüyor.
O dönemin sol ve sağ Kemalizm tartışmalarında "solu müttefikimizdir, sağı değildir" deniyor. Mahir de diyor ki: "Ecevit gibi sağ Kemalist denenler aslında Kemalist değil. Çünkü Kemalizm zaten ideolojik bir kuram değil. En önemli karakteristiği anti-emperyalist olması. Anti-emperyalist olmayan biri kendisine Kemalist diyorsa sahtecilik yapıyordur, Kemalist kisvesine bürünüyordur."
Mahir'in Kemalizm haricindeki düşüncelerinde gerçekten önemli evrimleşmeler olduğunu söyleyebiliriz. Özetlemem gerekirse, yarı sömürge tespitinden yeni sömürge tespitine, MDD'den DHD'ye geçiş ve emperyalizmin III. Bunalım Dönemi'ne girmiş olduğu tespitinin Mahir'in düşüncesindeki en önemli değişim eksenleri olduğunu düşünüyorum.
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-2-4-700x1020.jpg
Bu kavramlardaki dönüşümleri nasıl değerlendiriyorsunuz? MDD'den başlayalım…
O dönemin en önemli tartışması Milli Demokratik Devrim / Sosyalist Devrim tartışması. Sosyalist Devrim tarafının başını Sadun Aren'le Behice Boran çekiyor ve Boran gerçekten bu konuda önemli terimler üretiyor. Mihri Belli'ler ise özellikle o dönemin Sovyet Komünist Partisi'nin öncülüğünü yaptığı MDD teorisini savunuyor.
Şöyle bir zamandayız: İkinci Dünya Savaşı biteli yirmi yıl olmuş, Çin Devrimi'nin üzerinden az süre geçmiş. Çin Devrimi bütün dünyayı kasıp kavuruyor. Vietnam direnişi keza. Bunların ışığında, Mao'nun MDD şeklinde formüle ettiği, Çin Devrimi'nin birinci aşamasında özellikle, milli burjuvazinin de müttefik olduğu bir devrim stratejisi var. Bizim ülkemizde milli burjuvazi olmadığını herkes görüyor, MDD'ciler de görüyor, ama diyorlar ki: "Yine de milli ve burjuva olan bir kesim var: Sivil, aydın, asker zümre. Bunlar milli niteliklerini koruyor. Büyük burjuvazi korumuyor, ama küçük burjuvazi koruyor, bunlarla bir şekilde ittifak kurmalıyız."
Bu ittifak arayışlarını bugünle rahatlıkla karşılaştırabiliriz. Bugün nasıl sosyalistler CHP'nin bazı kesimleriyle ittifak kurma arayışındaysa, HDP'deki sosyalistler nasıl kendilerine en uzak yerlere bile ittifak devşirebilir miyiz diye bakıyorsa, o gün de herkes büyük kavgada yanına destek arıyor.
Mahir'in "genç dönemi" ile "olgun dönemi" arasında üç temel değişim görüyorum. Yarı sömürgeden yeni sömürgeye, MDD'den DHD'ye geçiş ve emperyalizmin III. Bunalım Dönemi'ne girmiş olduğu tespiti Mahir'in düşüncesindeki en önemli değişim eksenleri.
Sonuçta, siyaset bir ittifak meselesi. Hele devrim, her şeyden önce bir ittifak meselesi. Sovyet iktidarının ilk yıllarının bir koalisyon iktidarı olduğunu düşünürsek, ittifaksız devrim yok. Marx'ın Louis Bonaparte'ın On Sekiz Brumaire'i[14] de hangi sınıfın hangi sınıfla ittifaklar kurduğu üzerine bir kitap. Dolayısıyla, siyaset demek, ittifak demek.
Velhasıl, Mahirler'in döneminde de herkes ittifak arıyor. MDD'de bu ittifak fazla geniş. Burjuvazinin içinde bile milli unsurların bulunabileceğini umut edenler var. Deniyor ki: "Ülkemizde burjuva demokratik devrimi yarım kalmış. Mustafa Kemal başlatmayı denemiş, ama tamamlayamamış, 1950'lerden itibaren karşı devrim karşı darbeyi vurmuş. Şimdi ilk görevimiz önce bir burjuva demokratik devrimi gerçekleştirmek. Ama burjuva demokratik devrimi milli demokratik bir şekilde, anti-emperyalist ve anti-faşist özelliklerini öne çıkararak gerçekleştireceğiz. Hemen sonra da, mümkünse Lenin kadar hızlı bir şekilde, 1917 Şubat'ından Ekim'ine giden yolda olduğu gibi, sosyalist devrime geçeriz, ama burjuvazinin burjuva demokratik devrimin görevlerini yerine getirmesi gerekiyor."
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-2-6-700x498.jpg
SBF kantininde, sağdan ikinci
Sosyalist Devrim cenahı ne diyor?
SD'ciler "Bu ülkede burjuva demokratik devrim zaten tamamlanmamış, bizim görevimiz sosyalist devrim. Ama faşizm içinde yaşamıyoruz, dolayısıyla şu anda yapmamız gereken şey öncelikle yasal mücadele" diyor.
SD'cileri Mahirler açısından muarız haline getiren bu özellikleri. Mahirler daha radikal, Leninist tarzda örgütten yana. Boranlar sosyalist devrim mücadelesini TİP'te yürütebileceklerini düşünüyor. Ama onlar da emperyalizm gerçeğinin farkında, hatta emperyalizmin milli burjuvaziye yer bırakmayacak denli ülkenin her tarafına nüfuz ettiğini ilk söyleyenlerden biri Boran. Mahir'in olgun döneminde ödünç alacağı görüş bu. Ama "Kesintisiz Devrim II-III" başlıklı makalesine kadar MDD demeye devam ediyor –bu arada, o makalenin niye "Kesintisiz Devrim II-III" diye adlandırıldığını bilmiyorum, aslında tek makale o, herhalde Mahir başlangıçta iki ayrı makale olarak planlamış.
Suni denge kavramı ile Gramsciyen hegemonya kavramı ve Althusser'in devletin ideolojik aygıtları kavramı akraba. Ama bu akrabalığın çağın ruhuna bakılarak yapılan değerlendirmelerden ortaya çıktığını düşünüyorum.
Yavaş yavaş kavramlar evrimleşiyor. Evrimleşen kavramlardan biri de yarı sömürge kavramı. Yarı sömürge, daha çok Çin Devrimi'nin kullandığı bir kavram. Mahir devrim stratejisini ortaya koyarken, Kesintisiz II-III'te yeni sömürge demeye başlıyor.
Diğer mesele ise şu: MDD zaten aşamalı bir devrim. Önce milli görevleri yerine getiriyor, emperyalizmi ülkeden kovuyor, sonra mümkünse hızla sosyalist devrime geçiyor. En az iki aşama. Demokratik Halk Devrimi'nde ise kesintisiz bir devrim var. Bu kavram Troçkist Sürekli Devrim'e benzetilir, ama kesintisizlik ile devrimin bir ülkede başlayıp diğer ülkelere yayılması falan kastedilmiyor. Kesintisizlik devrimin burjuva demokratik aşaması ile sosyalist devrim aşaması arasında –Mahir'in deyişiyle– bir "Çin Seddi" olmaması, bu iki aşamanın birbirinden ayrılamayacak denli iç içe geçmiş olması. Bunu formüle ederken aslında aklında 1917'nin Şubat'ı ve Ekim'i var. Oradaki gibi, yedi-sekiz aylık bir sürede birbirini takip eden devrimler düşünülüyor.
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-2-7-700x362.jpg
60'larda bir çay partisinde
Mahir Çayan'ın Lenin ve Mao'dan etkilendiği biliniyor, ama pek bilinmeyen başka etkilenmeler de var. Mesela Althusser'i Türkiye'ye tanıtan o. Avrupa Marksistleri veya daha genel çerçevede Marksist teorisyenlerle Çayan'ın kurduğu düşünsel ilişki nasıl?
Mahir daha çok Lenin ve Mao temelinde bir teori düşünüyor gibi görünüyor. Yeri geliyor Troçki'den alıntı yapıyor, yeri geliyor başkalarından alıntı yapıyor. Ama kafasındaki devrim paradigmasında Çin Devrimi'nin hegemonyası söz konusu. Zaten MDD de Çin Devrimi'nin ideolojik hegemonyası altında üretilmiş bir kavram, ama devrimci mücadele ilerledikçe, Küba Devrimi'yle, Vietnam'la yeni kavrayışlar ortaya çıkmaya başlıyor. Küba Devrimi suni denge kavramının, Vietnam Devrimi ise silahlı propaganda kavramının gelişmesine yol açıyor. Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi kavramı ise Brezilyalı devrimci João Quartim'in[15] "silahlı mücadelenin sınıf mücadelesinin yolu olduğu" bir süreç olarak tanımladığı stratejiden geliyor.
Régis Debray'yi de okuyorlar, ama pek benimsemiyorlar.[16] Althusser'i de okuyorlar. Bugün Marksist literatürde Althusser'i önemli kılan devletin ideolojik aygıtları'na[17] ilişkin düşünceleri, o dönemdeyse daha ziyade ortodoks Marksist teorileri dile getirdiği yazılar.
Suni denge kavramı ile Gramsciyen hegemonya kavramının ve Althusser'in devletin ideolojik aygıtları kavramının akraba olduğunu düşünüyorum. Ama bu akrabalığın çağın ruhuna bakılarak yapılan değerlendirmelerden ortaya çıktığını düşünüyorum ve buna, başta konuştuğumuz gibi, ideolojik dönüş adını veriyorum. Özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, içinde tüm bu saydığımız isimlerin de olduğu kuşakta bir odak değişikliği oluyor. Altyapının belirleyiciliğini bütünüyle kabul etseler de üstyapı araştırmalarına odaklanan bu düşünürler, kapitalist iktidarlara nasıl rıza gösterildiğini anlamaya çalışıyor. Mahir de bu düşünürlerinden biri.
Mahir Çayan'ın kuramının merkezi olarak gördüğünüz suni denge'ye geçelim. Bu kavramı nereden çıkardı, neyi ifade etmek için seçti?
Suni denge, en soyutlanmış haliyle, bir güç karşısında bu güçle çatışmaya girmekten uzak durma anlamına geliyor. O güçle doğal bir çelişki içindesin, ama çatışmaya girmekten de –kökü ideolojide olan birtakım sebeplerle– kaçınıyorsun.
Mesela, işyerinde patronla çelişkin var, sana sürekli mobbing uyguluyor alttan alta, ama açık bir çatışma yok. Bunun sebebi nedir? Patronla ilişkide sebep belli, işe ihtiyacın var, patron senden güçlü vs… Mahir de şunu söylüyor: Bu ülkede faşizm var. Emperyalizm sömürgeciliği var. Açık değil bu sömürgecilik, ama var. Peki, buna neden açık ve yaygın bir muhalefet yok? Emperyalizme ve faşizme karşı açık bir savaş neden yok?
Ülkede faşizm var. Emperyalizm sömürgeciliği var. Peki, neden açık ve yaygın bir muhalefet yok? Ne oluyor da ideoloji denen bazı düşünsel süreçler insanları eylemsizliğe itiyor? Çayan bu soruyu beş başlıkta cevaplıyor: Emperyalizmin, kapitalizmin, faşizmin, devletin ve birtakım tarihsel ideolojilerin etkisi.
Bakıyorsun, Mussolini 1920'lerin sonunda, Hitler 1930'ların başında iktidarı ele geçirmeye yönelir yönelmez çeşitli silahlı gruplar, yeraltı örgütleri oluşmaya başlamış. Özellikle 1939'dan itibaren bu çelişki açık savaşlara, partizan savaşlarına dönüşmüş.
Mahir'lerin analizine göre, 1950'lerden beri faşizm var, ama bu faşizme karşı yaygın radikal direnişler yok. Bunun sebebi ne olabilir? Bugün de sorduğumuz çok önemli bir soru bu. Açık bir baskı var, adına faşizm diyelim demeyelim, ama bu baskıya tekabül eden bir direniş yok. Halbuki biliyoruz ki, etki tepki doğurur. Öyleyse bu siyasi baskı neden aynı düzeyde tepki doğurmuyor?
Suni denge, en genel anlamıyla ele alındığında, tarihin her döneminde düşünebileceğimiz bir şey. Feodaliteye karşı köylü isyanları yok mu, var. Ama 1950'lerden sonra Türkiye'de ve bizim gibi ülkelerde –"bizim gibi ülkeler" ifadesini çok kullanır Mahir– neden bu direnişler yok?
Buna bir dizi cevap buluyor. Bulduğu cevaplar insanların etkisi altında olduğu ideolojilerle ilgili. Ne kastediyorum? Yani Marx ve Engels'in Alman İdeolojisi[18] ile başlayan, Lenin'le, Gramsci'yle, Lukács'la, Brecht'le, Althusser'le birlikte derinleşerek devam eden ideoloji tartışmaları. Mahir de tüm bu düşünürlerle aynı soruyu soruyor: Ne oluyor da ideoloji denen bazı düşünsel süreçler insanları eylemsizliğe itiyor?
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-2-8-700x786.jpg
Arkadaşlarıyla piknikte
Nedir verdiği cevap?
Çayan bu soruyu Türkiye özgülünde beş başlık altında cevaplıyor: Emperyalizmin, kapitalizmin, faşizmin, devletin ve birtakım tarihsel ideolojilerin etkisi.
Emperyalizme ilişkin olarak diyor ki, bizim ülkemizde artık açık emperyalist işgal yok; işgal var, ama gizli. Yeni sömürge dönemlerinde bu tür şeyler açık açık yapılmadığı için işgallerin ortaya çıkarması beklenen doğal muhalefet de kendisini göstermiyor.
İkincisi, kapitalizmin bir özelliği: Üretimin genişlemesiyle beraber emekçi sınıfların düzenle çelişkileri yumuşuyor, çünkü –Mahir'in deyişiyle– nispi bir refah ortaya çıkıyor.
Üçüncü özellik faşizm. Faşizm sömürgelerde gizli, örtülü halde gerçekleşiyor. Bu örtülü faşizme eşlik eden Filipin tipi demokrasi denen bir şey var. Daha sonra Çayan çizgisindeki hareketlerin demokrasicilik oyunu dediği bu yönetimde sözde bir meclis var, ama o meclis demokratik değil, halkı temsil etmiyor, oligarşinin çeşitli kanatlarının temsilcilerinin yer aldığı bir parlamento. Ama 1930'larda Hitler'in yaptığı gibi parlamentoyu kapatmayı da tercih etmiyorlar. Sarı da olsa sendikalar var, göstermelik de olsa demokratik kitle örgütleri var.
Örtülü faşizme eşlik eden Filipin tipi demokrasi denen bir şey var. Sözde bir meclis var, ama o meclis halkı temsil etmiyor, oligarşinin çeşitli kanatlarının temsilcilerinin yer aldığı bir parlamento. Sarı da olsa sendikalar var, göstermelik de olsa demokratik kitle örgütleri var.
Dördüncüsü, devletin niteliği. Devlet artık çok daha merkezileşmiş, militarize olmuş, bugünün deyimiyle, teknolojikleşmiş bir devlet. Emperyalistlerle anlaşma ve ittifaklar içine girerek çok daha güçlü bir aygıt haline dönüşen devlet, halkın tepki göstermesini fiziksel olarak engelliyor.
Son olarak da Osmanlı'dan devralınan, her şeye gücü yeten kerim devlet ve tebaanın koruyucusu baba devlet imgelerinin merkezi aygıtın güçlenmesiyle birlikte çok daha etkili ideolojik kabuller haline gelmesi de suni denge'yi oluşturan bileşenlerden.
Mahir'in pasifikasyon araçları ve propaganda araçları, Gramsci'nin zor ve rıza dediği, Althusser'in devletin ideolojik aygıtları ve devletin baskı aygıtları dediği şeyler birlikte çalışarak direniş eğilimlerini bastırıyor. Bunlar bir araya gelerek bu tepkinin doğmasını engelliyorlar ve yapay bir denge oluşturuyorlar. Çatışma olması gerekirken denge var. Yapaylık, sunilik buna işaret ediyor.
Mahir Çayan suni denge kavramını nasıl üretiyor?
Araştırmalarımın bana gösterdiği şu: Mahir suni denge terimini –kavramını değil ama– Régis Debray'nin Devrimde Devrim kitabından alıyor. Debray Devrimde Devrim'de Che'den alıntılayarak diyor ki: "Silahlı mücadele içermeyen klasik kitle çalışması oligarşik diktatörlükle halktan gelen baskı arasında kurulmuş olan suni dengeyi bozacak yerde onu devam ettirecektir."[19]
Mahir bence bu pasaja bakarak onun gerisinde yatan fikri okumaya çalışıyor ve koca bir teori inşa ediyor. Debray'de alıntılanan Che pasajındaki suni denge'nin Mahir'in suni denge teorisi ile bir alâkası yok. Che bunu Gerilla Savaşı adıyla yayınlanan makalesinde kullanıyor.[20] Bu kitap 1976'ya kadar çevrilmedi Türkçeye. Sadece Debray'nin alıntıladığı birkaç satır biliniyordu. O satırlar da epey sorunlu bir çeviriyle biliniyordu.
Che tam olarak ne diyor?
Aslında, Che şöyle bir şeyden bahsediyor: "Oligarşik diktatörlükle çatışmasızlık, halktaki korkuyu büyütür. Eğer gerilla silahlı eylem başlatırsa, halk cesaret kazanacaktır." Che'nin dengeden kastı, Mao'nun askeri yazılarında kullandığı askeri denge'ye benziyor. Mahir'se bunu ideolojik bir çerçeve haline getiriyor.
Che'nin Gerilla Savaşı'nın İspanyolca aslına baktım, İngilizce çevirisine baktım, Debray'nin alıntıyı almış olabileceği Fransızca çevirisine baktım, Debray'nin Devrimde Devrim kitabının Fransızca aslına ve İngilizce çevrisine baktım. Hepsinde denge Latince kökenli equilibrium türünden bir sözcükle ifade ediliyor. Hiçbirinde suni diye bir sıfat geçmiyor, sadece denge var.
Che'nin Gerilla Savaşı'nın İspanyolca aslına, İngilizce ve Fransızca çevirisine baktım, Debray'nin Devrimde Devrim kitabının aslına ve İngilizce çevrisine baktım. Hiçbirinde suni geçmiyor, sadece denge var. Çevirmen bir çeviri yorumu olarak eklemiş suni kelimesini.
Debray'nin kitabının çevirisinde R. Güngör takma adıyla belirtilen çevirmen Alaattin Bilgi, daha net anlaşılsın diye bir çeviri yorumu olarak eklemiş suni kelimesini. Terimi Alaattin Bilgi icat etmiştir desek yanlış yapmış olmayız. Ama bu terimi kavramlaştıran, bir teorik çerçeveye dönüştüren Mahir Çayan. Che'den aldığını zannediyor kavramı. Siyasi dehasıyla bir terime bakıyor ve o terimin arkasını okuduğunu düşünerek yepyeni bir kavram geliştiriyor.
Che'nin hiçbir zaman teorisyen olma iddiası yok. Zaten Gerilla Savaşı da o dönem Küba ordusunu eğitmek için yazılmış bir askeri broşür, teorik bir metin değil. Ama Mahir bundan ikinci derece bir alıntıyı almış ve bunun üzerine bütün teorisinin odağına yerleştireceği bir kavram oluşturmuş. Bunu çektiğiniz anda, Mahir'in bütün teorisi çöker.
Suni denge yoksa silahlı propaganda'nın bir anlamı yoktur mesela. Çünkü Mahir silahlı propaganda'yı suni denge'yi kırmanın yegâne aracı olarak gördüğü için silahlı mücadeleye başvuruyor. Suni denge o kadar güçlüdür ki, –Marx'ın Almanca konuşmak (barışçı mücadele araçlarını kullanmak) ve Fransızca konuşmak (şiddet yoluyla devrim) metaforlarına başvuracak olursak– Almanca konuşarak kırılamaz, ancak silahla kırılabilir. Her silahlı mücadele silahlı propaganda değildir, silahlı mücadele daha genel bir kavram.
Silahlı mücadele ile silahlı propaganda arasında nasıl bir fark var?
Silahlı propaganda dediğimizde ideolojik bir dönüşüm yaratmaya, suni denge'yi kırmaya yönelik eylemden bahsediyoruz. Ve bu eylemin parti tarafından mutlaka sözel ve yazılı propaganda araçlarıyla desteklenmesi gerekiyor. Sözler silahlı eylemlerin propagandasını yapacak ki, köklü ideolojik dönüşümler gerçekleşebilsin, proletarya –veya halk kurtuluş savaşlarıyla birlikte onun özne rolünü üstlenen halklar– sınıf bilinci kazanabilsin.
Kavramın ilk kez kullanıldığı yerlerden biri olan Vietnam'daki silahlı propaganda birlikleri'nin silahlı mücadeleyle bir alâkası yok. Vietnam'daki silahlı propaganda grupları silah taşıyan ajitatör ve propagandistlerden ibaret. Saldırı olursa korunmak için silah taşıyorlar.
Mahir'in o dönemin devrimci literatüründe erişebildiği her şeyi okuduğunu, yurtdışından gelirken de Küba çizgisindeki Tricontinental dergilerinin İngilizcelerini yanında getirdiğini biliyoruz. Tüm bu okuduklarının ışığında, dünya siyaset kuramı açısından bütünüyle özgün bir kavramı, suni denge'yi geliştiriyor ve sömürge ülkelerin gözde mücadele biçimi olan silahlı mücadelenin özgül bir biçimi olarak silahlı propaganda'yı formüle ediyor.
https://birartibir.org/wp-content/uploads/THKPC-2-9-700x1060.jpg
Ankara, 1967
Suni dengeye dönerek vurgularsak, bu tamamen Mahir Çayan'a ait bir kavram, literatürde Çayan dışında kimsede bahsi yok, öyle mi?
Zaman zaman şöyle şeyler dolaşır: Mahir aslında fikirlerini falancadan almış, falan ülkenin devrim stratejisini uyarlamış vs. Ben de bu türden kulaktan dolma varsayımlarla başladım araştırmama. Bu kavramı Che'den almış, gidip Che'ye bakayım dedim, sonuçta kendi kitabındaki dipnotta da, Mahiryen hareketlerin teorik metinlerinde de böyle geçiyor. Ama Che'de yok böyle bir kavram! Belli ki Alaattin Bilgi bunu bir çevirmen yorumu olarak Debray'nin metnine eklemiş, Çayan da bunun üzerine bir kuram inşa etmiş. Mesela Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi (PASS) kavramı başka yerlerde var, silahlı mücadelenin ve silahlı propaganda teorisinin köklerini Vietnam ve Latin Amerika devrimcilerinde buluyoruz. Ama silahlı propaganda'ya suni denge'yi kırma işlevinin, yani ideolojik bir işlevin kazandırılması meselesi bir tek Mahir'de var.
Suni dengeyi kıracak olan silahlı propaganda teorisinin "Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi" ile nasıl bir ilişkisi var?
PASS olarak kısaltılan Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin temel meselesi, adı üstünde, bir strateji olması. "Devrimi nasıl yapacağız?" sorusuna verilen bir cevap. O dönem Latin Amerika devrimci mücadeleleri de, Vietnam Devrimi de Çin Devrimi paradigmasını temel alıyor. Çünkü sömürge ülkelerde kentler, 1917 Rusya'sındaki kadar bile başat bir rol oynamıyor. Kırı örgütlemeleri gerekiyor, onlar da dünyanın en büyük köylü devrimini gerçekleştiren Mao Zedung'a bakıyor.
Mao kırların bir halk savaşı alanına dönüşmesi, savaş sonucu ele geçirilecek kurtarılmış bölgelerde sosyalizmin nüvelerinin kurulması ve sonunda halk ordusunun kentleri kuşatarak iktidarı ele geçirmesini içeren bir strateji geliştirmiş. Ama bir yandan da dünyada kır nüfusu giderek daralıyor ve kapitalizm giderek daha çok kentleşiyor.
Partiden daha geniş, kitle cephesinden daha dar bir cephe hedefleniyor. THKP-C'nin C'si uygulanabilmiş midir? Sanmıyorum. "P" ve "C" çok karışıyor, aralarındaki çizgi çok bulanık. Çeşitli ülkelerde bu yaklaşım denendi. Kürt hareketinin aynı yönde girişimleri vardı. Mahir'in teorisinde en az gerçekleştirilmiş kısım Cephe.
Bu stratejiyi en son uygulamaya çalışan yer 2010'larda Nepal'di.[21] Orada bile iktidar çatışmasının düğümü kentlerde çözüldü. Hindistan kırlarında Maocu gerillalar oldukça güçlenmişti bir dönem. Türkiye kadar bir araziyi kontrolleri altında tutuyor, iktidarı hedefliyorlardı. Ama dünyadaki kent nüfusunun azalmasıyla beraber Maocu stratejinin kırsal boyutunun büyük ölçüde gündemin dışına itildiğini söyleyebiliriz.
Bu dönüşümün ilk işaretleri 1970'lerde belirmeye başlamıştı. Konjonktüre hâkim olan, diyalektik eğilimleri kavrama becerisi çok gelişkin olan Mahir de görüyor bunu: Türkiye'de köylü nüfus hâlâ çoğunlukta, ama köyden kente göç, gecekondulaşma ve kır nüfusunun giderek daralması eğilimleri artık aşikâr.
Diyalektik sadece verili bir dönemdeki baskın yönü görmekle ilgili bir şey değil, o dönemde baskın olmaya doğru giden eğilimi de görmekle ilgilidir. O dönemin Latin Amerika devrimcileri de, Mahir Çayan da şehirlerin giderek önem kazandığını görüyorlar ve stratejilerinin başlangıç noktasına, kırlardaki bir savaşı değil, kentlerdeki bir savaşı koyuyorlar.
Kentlerde bir grup gerillanın yapacağı öncü savaşının kır savaşının temelini oluşturacağını, başlangıçta kentlerden kırlara doğru gidileceğini, kentlerdeki küçük gerilla gruplarının örgütlenerek kır gerillasını oluşturmaya başlayacağını öngörüyorlar. Ardından kırda kitleselleşme yaşanacak ve o noktadan sonra Mao'nun stratejisi devreye girebilecek, yani kır merkezli bir halk savaşıyla kentler ele geçirilecek.
Günümüzü anlamak isteyen bir kişinin Mahir'den özellikle faydalanacağı kısmın suni denge olduğunu düşünüyorum. Örneğin, bugünlerde işçilerin, özellikle platform kapitalizmi prekaryasının her yerde eylemler yaptığı bir dönemdeyiz. Suni dengenin zayıfladığı bir dönem bu.
PASS diye çerçevelenen bu stratejinin beş aşaması var: Şehirlerde öncü savaşı uygulanmaya başlanıyor. Sonra şehir gerillası geliştiriliyor ve kır gerillasını yaratmaya başlıyor. Ardından, şehir gerillası yaygınlaşırken kır gerillası geliştiriliyor. Kır gerillası yaygınlaştırılıyor ve nihayetinde halk savaşıyla devrim gerçekleştiriliyor.
Askeri bir strateji bu, ama politik yanı çok baskın bir askeri strateji ve temel özelliklerinden biri, politik ve askeri liderliğin birliği kavrayışına yaslanıyor. Bu kavram Mahir'de ilk yazılarından itibaren karşımıza çıkan bir sorunsala işaret ediyor. Devrimin önderliği kimde olacak? Mao'nun da yaşadığı bir çatışma bu.
Mao'nun parti lideri olması devrime yakın dönemlerde gerçekleşiyor, çünkü ilk dönemlerinde büyük ölçüde bir askeri lider olarak öne çıkıyor. Deniyor ki, yeni dönemin devrimlerinde askeri ve politik liderlik iç içe geçmek zorunda. Çünkü silahlı propaganda'nın kendisi bir politik araç. Bir askeri araç olduğu kadar, hatta ondan daha önemli olarak, bir politik araç, o yüzden bu kısmın çok önemli olduğunu vurgulayan bir strateji.
Bu stratejide cepheye özel bir rol biçiliyor, bu cephe de İkinci Dünya Savaşı dönemindeki anti-faşist cephelerden farklı. Komintern'in Faşizme Karşı Birleşik Cephe'leri gibi bir kitle cephesi de hedefleniyor elbette, ama bunun yanısıra daha askeri, daha örgütlü bir cephe, partiden daha geniş, kitle cephesinden daha dar bir cephe de hedefleniyor. Bunu Mahir'lerin ne kadar gerçekleştirebildiği bir siyasi araştırma konusu. THKP-C'nin C'si uygulanabilmiş midir? Sanmıyorum. "P" ve "C" çok karışıyor, aralarındaki çizgi çok bulanık. Çeşitli ülkelerde bu örgütlenme yaklaşımı denendi, Filipinler'de örneğin denendi. Kürt hareketinin aynı yönde girişimleri vardı. Ama Mahir'in teorisinin bileşenleri içinde en az gerçekleştirilmiş kısmın Cephe olduğunu söyleyebiliriz herhalde.
Türkiye'de faşizm meselesi hep gündemde. Bugünlerde İslâmcı faşizmden, neo-faşizm'den söz ediliyor. Otoriter demokrasi diyen var, muhafazakâr demokrasi diyen var. Çayan'ın sömürge tipi faşizm'inin günümüzde bir karşılığı var mı?
"Türkiye'de faşizm var mı, yok mu" tartışması Boran'ların TİP'iyle alevlenen bir tartışma. MDD çizgisi Türkiye'de faşizmin olduğunu verili kabul ediyor. Fakat kafalarında şu mesele var: Faşizm geçmiş iki savaş arasında gelişmiş emperyalist nitelikli baskın bir ideoloji. Zaten Dimitrov da "finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğü" diyordu. Bu tanımda iki husus kafalarını karıştırıyor. Bir, içinde yaşadıkları ülke emperyalist değil, sömürge ve daha çok sömürge ülkelerde görüyoruz bu faşizmi. İkincisi de, faşizmin faşistliği her zaman o kadar açık değil.
Aslında, faşizmin zaman zaman parlamenter biçimlerle iç içe geçebildiğini Dimitrov da söylüyor. Ama bu parantez hep gölgede kalmış. Zira, iki dünya savaşı arasındaki faşizm döneminde, faşist iktidarlar faşistliklerini gizlemeye gerek görmemiş. Parlamenter yöntemlerle faşizm kısa istisnalar haricinde hiç iç içe geçmemiş. Zaten Naziler gibi büyük bir savaş makinesi var ortada, ülkeleri fethede fethede ilerliyor. Ama 1970'lere gelindiğinde, sadece Mahir'lerin değil, tüm dünya devrimcilerinin kafasında bu soru var: Sömürgelerde faşizm olabilir mi?
1960-70'lerde Küba çizgisindeki Tricontinental dergisi bu konuda özel sayılar yayınlıyor, Sovyet Komünist Partisi çizgisindeki World Marxist Review da faşizm konusunu özel olarak gündemine alıyor.[22] Dönemin farklı sosyalist hareketleri şu sonuca varıyor: Evet, sömürgelerde faşizm olabilir.
Peki, bu faşizmin özellikleri nedir, İtalyan, Alman, Japon faşizmlerinden farkları nelerdir? Mahir'lerin kafa yorduğu sorulardan biri bu. Buna şöyle bir çözüm buluyorlar: Emperyalizm artık bizim gibi ülkelerde, yeni sömürge'lerde içsel bir olgu'dur; oligarşi denen bir hegemonik sınıflar bloku tarafından yürütülen bir yerelleşmiş iktidar biçimidir. Bu oligarşinin hükümet etme biçimi faşizmdir.
Ama bu faşizm, kitaplarda gördüğümüz gibi, ille de kahverengi gömlekliler, Nazi selamları vs. şeklinde ortaya çıkmaz. Daha sofistike biçimlerde, örtülü ya da gizli bir faşizm şeklinde de görülebilir. Bu da suni denge dediğimiz şeyi güçlendirir.
Faşizm açık olsa, direniş de daha açık, daha radikal biçimlere bürünebilir. Açık faşizm koşullarında belki başlangıçta daha az sayıda insan direnecektir, ama daha radikal olacaklardır.
Emperyalizm kavramını lügatimizden çıkarmaya çalışanlara karşı elimiz Mahir'e, onun yeni sömürgecilik kavrayışına uzanmalı. Faşizm kavramını lügatimizden çıkarmaya yeltenenlere karşı elimiz sömürge tipi faşizm kavramına uzanmalı. Mevcut durum niye böyle sorusunu sorduğumuz her an elimiz suni denge kavramına uzanmalı.
Faşizmin olup olmadığı o dönemde Dimitrov paradigması çerçevesinde tartışılırken, bugün artık bu tartışmaya liberal teorisyenlerin damgasını vurduğunu söyleyebiliriz. Faşizm sosyal bilimlerin en çok tartıştığı kavramlardan biri sonuçta. Tarihsel açıdan baktığımızda, dünyaya hâkim blokun iki dünya savaşı arasındaki dönemde tercih ettiği yönetim biçiminin faşizm olduğu belirgin bir şekilde görülüyor. Aynı şekilde, özellikle 1960-70'lerden itibaren Latin Amerika, Afrika ve Asya'nın birçok yerinde faşizmin yönetim biçimi olarak benimsendiği, özellikle askeri darbeler yoluyla iktidara getirildiği de görülüyor.
Faşizmin darbelerini bedenlerinde hissedenler onun faşizm olmadığını iddia etmiyor. Darbeleri dolaylı yaşayanlar veya uzaktan izleyenlerse "faşizm değil o, olsa duramazsın" demeye getiriyor. Fakat sözcüklerle ilgili bir tartışma değil bu. Bir yönetime faşist deyip demediğimiz ne tür bir mücadele yürütmeye niyetlendiğimizle ilgili.
1960'ların, 70'lerin TİP'i stratejisini yasal mücadele biçimi üzerine kurmuştu, o yüzden faşizm tespiti yapmıyordu. Çayan, İnan ve Kaypakkaya ise silahlı mücadeleyi temel alıyorlardı ve faşizm tespiti yapmadan böyle bir stratejiyi benimsemek mümkün değildi.
Bugün de benzer bir durumla karşı karşıyayız. Memlekette sosyalist mücadele yasal sınırlar içinde yürüyor büyük ölçüde. Bu yasal sınırların içinde kalma iradesinde olan bir yapının yönetim biçimine faşizm dememesi anlaşılır. Gerçi sömürge tipi faşizm tespiti yasal mücadele biçimlerinin imkânını bütünüyle ortadan kaldırmayan bir faşizm öngörüyor.
Nihayetinde, faşizmi anlamaya çalışırken birtakım kalıplar aramamız, şablona uyup uymadığını görmek için kontrol listelerine bakmamız gerekmiyor. Zira, zor ve rıza bütün devletlerin temel dengesi. Her devlet zor'u da uygular, rıza'yı da. Zor baskın nitelik haline geldiğinde ve devlet bu önceliğe göre örgütlendiğinde faşizm demeye başlıyoruz. Mahir, Türkiye gibi ülkelerde, faşizmin devletin temel örgütlenme biçimi olduğunu ve parlamentonun veya sendikaların açık olmasının buna halel getirmediğini söylüyor.
Umberto Eco'nun sözüydü değil mi, faşizmin illa üniformayla geleceğini sanmak…
Eco'nun faşizm teorisi hayli sorunlu, ama burada gerçekten haklı. Faşizm her seferinde üniformalarıyla gelmek zorunda değil.
Günümüzdeki siyasi tabloyu Mahir Çayan'ın tezlerinden yola çıkarak değerlendirecek olursanız, neler söylersiniz?
Günümüzü anlarken Mahir'de en çok bakmamız gereken kavram suni denge bence. Suni denge'nin içerimleri, yani suni denge tespiti yaptıktan sonra bunu değiştirmek için ne gibi strateji ve taktikler uygulanacağı, kır ile kentin hangi rolleri oynayacağı, sınıfların ne şekilde mevzilendirileceği, sosyalist mücadeleyi birinci elden yürüten siyasi yapıların tartışması gereken bir konu. Ama siyasi bir yapının içinde olsun olmasın, günümüzü anlamak isteyen bir kişinin Mahir'den özellikle faydalanacağı kısmın suni denge olduğunu düşünüyorum.
Örneğin, bugünlerde işçilerin, özellikle platform kapitalizminin prekaryasının her yerde eylemler yaptığı bir dönemdeyiz. Suni denge'nin zayıfladığı bir dönem bu. Suni denge'nin güçlendiği dönemlerde bu durumun ilanihaye devam edeceğini düşünmek çok mümkün. Zaten ideoloji böyle çalışır, verili anda güçlü olanın sonsuza dek güçlü olacağını vazeder. Bu da bizim psikolojimize bir tür sosyal depresyon şeklinde yansır. "Böyle gelmiş, böyle gider" deriz. Oysa tarihe biraz daha geriye çekilerek baktığımızda, suni denge'lerin çok güçlü olduğu dönemler de, çok zayıf olduğu dönemler de var. Gezi çok zayıfladığı bir dönem, 15-16 Haziran çok zayıfladığı bir dönem, ‘89 Bahar eylemleri de öyle.
Suni denge içinde bulunduğumuz zayıflık halinin geçici olduğunu anlamamızı sağlayan ve nereye vurmamız gerektiğine işaret eden bir şey. Mesela "Bu halk adam olmaz" lafının veya bunun daha ince biçimleri olan ve bir ülkenin halkına toptan milliyetçilik, şovenlik, ırkçılık atfeden tutumların suni denge'ye zarar vermeyeceğini, tersine güçlendireceğini, şikâyet ettiğimiz durumu daha da kötüleştireceğini bilmek suni denge'yi bilmekle mümkün.
https://birartibir.org/wp-content/uploads/Express-179.jpg
Aynı şekilde, AKP'ye oy veren kitlenin karikatürleştirilmesi ve düşmanlaştırılması da suni denge'yi güçlendirecek bir şey olacaktır. Çünkü aslında o kitle, Mahir Çayan'ın Osmanlı'dan devralındığını söylediği, baba devlet ile ceberut devlet arasında, baba devlet kısmına inanmayı tercih eden ya da inanmak zorunda kalanlardan oluşuyor.
Bazı dönemlerde refah olarak görülen veya pazarlanan şeyin nispi olduğunu, aslında kapitalizm koşullarında yoksulluğun hep artarak devam ettiğini anlatan şey de suni denge. Mahiryen kavramlar tam da bu noktada yol gösterebilir.
Bugün emperyalizm kavramını lûgatimizden çıkarmaya çalışanlara karşı elimiz Mahir'e, onun yeni sömürgecilik kavrayışına uzanmalı. Faşizm kavramını lûgatimizden çıkarmaya yeltenenlere karşı elimiz Mahir'e, sömürge tipi faşizm kavramına uzanmalı. Mevcut durum niye böyle sorusunu sorduğumuz her an elimiz Mahir'e ve suni denge kavramına uzanmalı. Mahir'i sadece bugün değil, daha çok uzun bir süre güncel tutacak olan şeyler bu kavramlar ve kavrayışlar.
Kaynaklar:
1+1 Express, sayı 179, Bahar 2022
[1] Barış Yıldırım, "Mahir Çayan ve Kesintisiz Devrim", Mühürler: Türkiye Sosyalist Hareketinden Eserler içinde (ed: Gökhan Atılgan), Yordam Kitap, 2019.
[2] Özay Göztepe, Gezi Direnişi Üzerine Düşünceler, Nota Bene Yayınları, 2013.
[3] Barış Yıldırım, "Gezi'nerek Sanat: Bir Elim Gazda, Bir Elim Sanatta", Gezi Direnişi Üzerine Düşünceler içinde, Nota Bene Yayınları, 2013.
[4] Barış Yıldırım, Sanki Devrim: Bir Devrim Gezi'sinden Notlar, Nota Bene Yayınları, 2014.
[5] Mahir Çayan, Toplu Yazılar, Özgürlük Yayınları, 1995.
[6] Bkz. Mao Zedung, Seçme Eserler Cilt: 1, Kaynak Yayınları, 1979.
[7] Mart 1919'da SSCB Komünist Partisi öncülüğünde, çeşitli ülkelerdeki komünist partilerin katılımıyla kurulan Komünist Enternasyonal. Üçüncü Enternasyonal olarak da bilinir.
[8] Mao Tse-tung, "On the Correct Handling of Contradictions Among the People", Marxists Internet Archive.
[9] Dönemin Çin Milliyetçi Partisi.
[10] Dimitrov'un faşizm teorisi hakkında bkz: Georgi Dimitrov, Savaşa ve Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Kaynak Yayınları, 1995.
[11] Mihri Belli, "Milli Demokratik Devrim", Türkiye Sosyalist Solu Kitabı Cilt 1 içinde, (Der: Emir Ali Türkmen), Dipnot Yayınları, 2013.
[12] Barış Mutluay, Ziya Yılmaz, Nota Bene Yayınları, 2014.
[13] Doğan Avcıoğlu, Türkiye'nin Düzeni: Dün, Bugün Yarın, Kırmızı Kedi Yayınları, 2018.
[14] Karl Marx, Louis Bonaparte'ın On Sekiz Brumaire'i, Çev: Tanıl Bora, Birikim Yayınları, 2016.
[15] Kavramın alındığı muhtemel yer "Régis Debray ve Brezilya Devrimci Hareketi" başlıklı makale, New Left Review'nun Ocak-Şubat 1974 tarihli 59. sayısında yayımlandı ve Türkçeye ancak Çayan'ın ölümünden sonra, 1970 ortalarında çevrildi, ilk basımı ise 70'lerin sonlarını buldu.
[16] Debray'nin bu eserinin değerlendirmesi için bkz. Leo Huberman ve Paul M. Sweezy, Régis Debray ve Latin Amerika Devrimi, Çev: Erhan Baltacı, Amara Basım Yayıncılık, 2018.
[17] Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Çev: Alp Tümertekin, İthaki Yayınları, 2003.
[18] Karl Marx ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, Çev: Sevim Belli, Sol Yayınları, 1999.
[19] Régis Debray, Devrimde Devrim –Brezilya Devrimci Hareketi, Eriş Yayınları, 2003.
[20] Che Guevara, "Gerilla Savaşı: Bir Yöntem", Askeri Yazılar içinde, Yar Yayınları, 2005.
[21] Nepal'deki devrim için bkz: Aditya Adhikari, Silah ve Seçim Sandığı: Nepal'deki Maoist Devrimin Öyküsü (Çev: C. Şenesen), Yordam Kitap, 2018.
[22] Bkz. Tricontinental Bulletin. Havana, Mart 1972 ve WMR içinde "The Reality of the Fascist Menace", World Marxist Review 16 (5), 1973.
Şüpheci Dinsiz
30-03-2026, 20:15
Mahir Çayan: İstisna ve soylu devrimci önder.
fb8Q1VNZRMU
Ertuğrul Kürkçü THKP-C'yi ve Kızıldere'yi anlatıyor
IFFhmXuR7gg