Orijinalini görmek için tıklayınız : Yeni Osmanlılar
Osmanlı'da *Fransız devriminin etkisiyle ve yenilikçi 3. Selim'in tahta geçişiyle reformlar başladı. Özellikle askeri alanda yapılan reformlarla yeni askeri okullardan yetişen genç ve ilerici subayların yüzünü batıya çevirmesi toplumda etkili oldu.
Tanzimat fermanının ilanıyla birlikte gerici ve tutuculuğa karşı batılılaşma yönünde önemli bir adım atıldı.
1865 yazında İstanbul’da Belgrad ormanında düzenlenen bir kır yemeğine katılan 6 genç, Osmanlı İmparatorluğu’nun içerisinde bulunduğu durum nedeniyle ortaya çıkan parçalanma endişesiyle Osmanlı Hükümeti’nin politikalarına karşı eyleme geçmeye karar vermişler ve “İttifak-ıHamiyyet” isimli gizli bir örgüt kurma kararı almışlardır. Amaç; imparatorluktaki mevcut mutlaki idarenin yerine bir meşruti idare tesis etmekti. Onlara göre Osmanlı siyasal sisteminde özgürlüklere yer verilmesi, anayasalı bir rejime geçilmesi yanında padişah otoritesini
sınırlayacak ve yürütmeyi denetleyecek bir meclis kurulması gerekliydi. Grubun lideri olan Mehmed Bey, Necip Paşa’nın torunu olup grubun diğer iki üyesi olan Nuri ve Reşad beyler ile birlikte Meclis-i Vala’nın tercüme odasında çalışıyorlardı. Diğer üyelerden Namık Kemal ve Refik
gazeteciydiler. 6. genç ise konağından entelektüellerin eksik olmadığı Subhi Paşa’nın oğlu Ayetullah Bey’di. Bunlara daha sonra saraya küskün olan Mustafa Fazıl Paşa katılacak ve Avrupa'dan saraya ve Bab-ı Ali'ye yazdığı yazılarıyla hareketin öncülüğünü üstlenecekti.
Yeni Osmanlılar hareketi, Osmanlı tarihindeki batılı anlamda özgürlük hareketlerinin başlangıcını oluşturur. 18. yüzyıl sonlarında başlayıp 19. yüzyıl başlarında artarak devam eden toplumsal değişim ve buna öncülük eden yeni batılı kurumlar bu harekete zemin hazırlamışlardır.
Hareketin önemli özelliklerinden birisi de basın yoluyla mücadele yöntemini benimsemiş olmasıdır. Türk aydın sınıfından organize bir grup, ilk kez Osmanlı yönetimini açıkça ve sert bir şekilde tenkit ederek seslerini duyurmak için kitle iletişim araçlarını kullanıyordu.
Ortak bir öğretisi olmayan bu hareketi, ideolojisi olmayan farklı amaç ve görüşlerin oluşturduğu bir hareket olarak nitelemek yanlış olmaz. Yazar, memur ve subaylardan oluşan cemiyet üyeleri, çok farklı düşünce yapıları içerisine dağılmışlardı. Görünürde tek bir soruna; devletin nasıl kurtulacağı sorununa çare arıyorlardı. Çare olarak görülen çözümlerin başında meşrutiyet yönetimi ve şeriata dönüş ve çok uluslu-çok dinli bir imparatorluğu anayasacılık yoluyla parçalanmaktan korumak geliyordu. Ancak hareketin içine farklı amaçta grupların katılması, içinde yaşanılan dönemin tahlilinin yanlış yapılması, öncülerinin sürgün ya da hapis nedeniyle hareketten kopmaları dağılmasına neden oldu.
1877-1889 yılları arasında dağılan bu hareket yeni oluşumlara gebeydi.
Öncelikle hareketin ardılı olarak 1889'da Jön Türkler ortaya çıktı.
Sonrasında ise Panislamizm ve Pantürkizm akımları doğdu.
Asıl mercek altına alacağımız o dönemin “Yeni Osmanlılar”ı değil, günümüz “Yeni Osmanlılar”ıdır. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi *Osmanlı dönemindeki Yeni Osmanlılar’ın devleti kurtarma-birlik amaçları vardı.
Acaba günümüz Yeni Osmanlılarının ne amaçları var?
Osmanlı Devletinde ilk milliyetçi hareketler 19. yüzyılda Yunan, Bulgar, Sırp çeteleri tarafından başlatılmıştır.
Batı ülkelerinin desteğini alan bu çetelerin sürekli halkı kışkırtan ve ayaklanmaya zorlayan eylemleri devlet tarafından bastırılmaya çalışılır ve her seferinde de olaylar abartılarak soykırım yaygaraları kopartılır, batı devreye girer ve masa başında daima Osmanlı kaybederdi. Çünkü borçları nedeniyle batıya bağlıydı. Batı ise ekonomik olarak zayıf ama geniş topraklara sahip Osmanlı'nın paylaşım hesapları içindeydi ve bunun yolu da Osmanlı'yı parçalamaktan geçiyordu.
Ayrılıkçı Sırp, Yunan, Bulgar, Romen, Arnavut, Makedon, Ermeni hareketlerine karşın Osmanlı'da henüz ulusalcı bir Türk milliyetçiliğinden bahsetmek mümkün değildir. Öyle ki bu ulusal hareketler karşısında Türklerde ulusal bilincin oluşmaya başlaması arasında yüzyıl gibi uzun bir süre vardır.
Jön Türkler hareketinden dahi başlangıçta ulusalcı olarak söz edilemez. Bu adı veren ise Batı'dır.
Osmanlı içindeki tüm etnik unsurlar Batı kışkırtması ve desteği ile milliyetçi hareketlere ve eylemlere girişirken sadece Türkler uyutulmuş, ulusal bilinçten yoksun bırakılmış, İslam birliği ile aldatılarak devlet halk desteği alamayacak şekilde güçsüz bırakılmıştır. Böylelikle Osmanlı'ya bağlı farklı uluslar bağımsızlıklarını ilan ederek ayrılmışlar ama Osmanlı bir ümmet toplumu özelliğini sürdürmeye devam etmiştir. Emperyalist işgal altındaki dönemde dahi ulusal bilincin oluşması ve Ulusal Kurtuluş mücadelesi verilmesi engellenmeye çalışılmış bunda da Hürriyet ve İtilafçılarla, hala Hilafet bayrağı altında bir İslam Birliği hayali güden Panislamistlerin rolü büyük olmuştur.
Bugün de benzer anlayışı görmekte değil miyiz?
Osmanlı Devletinde ilk milliyetçi hareketler 19. yüzyılda Yunan, Bulgar, Sırp çeteleri tarafından başlatılmıştır.
Milliyetçi hareketi bu çeteler başlatmamıştır. Özellikle batıda eğitim gören Balkanlılar Fransız devriminden etkilenmiş ve milliyetçilik fikirlerini zamanla Balkanlara taşımıştır. Çok sayıda batılı kitap Balkan dillerine çevrilmiştir. Çete hareketleri bundan sonra başlamıştır. Balkan milliyetçiliğinin özündeki fikirsel gelişimi görmeyip şiddetle özdeşleşen "çete" hareketini öne çıkarmak indirgemecilik olur. Buradaki "çete" sözcüğünü de iyice tanımlamak gerekiyor. "Çete" sözcüğü günümüzde adi suçlar işlemek amacıyla kurulan yasadışı örgütlere denir. Ancak tarihsel anlamda ve özellikle 19.yy Osmanlısında siyasi amaçla kurulan yasadışı örgütlere deniyor.
Bir halklar hapishanesi olan Osmanlı'da milliyetçilik akımının yayılmasıyla Bulgarın, Yunanın, Sırpın, Arapın kendi milli devletlerini kurmak istemeleri meşrudur. Bu meşruluk Balkan milliyetçiliğini "batı kışkırtması" na indirgeyerek yok sayılamaz. Elbette çeşitli devletler kendi çıkarları ve ideolojileri çerçevesinde çeşitli bağımsızlık hareketlerini destekler. SSCB de Türk Kurtuluş Savaşı'nı desteklemiştir. Bundaki amacı emperyalist gördüğü batıyı zayıflatmak idi.
Başta Rusya ve İngiltere *Balkanlardaki konjonktöre göre çeşitli bağımsızlık hareketleri desteklemiştir. Ancak bu milli bağımsızlık hareketlerinin haklılığını, meşruluğunu yok etmez.
Geçen yıl Yunanistan'ı deplasmanda 4-1 yendiğimiz futbol maçı Karaistakis Stadı'nda yapılmıştı. Spikerin anlattığına göre Karaistakis Yunanlıların Osmanlıya karşı verdiği bağımsızlık savaşının kahramanı idi. Kendi milli liderimizi meşru bize ayaklananın milli liderlere "batı ajanı" sıfatını yakıştırmak, kendi milli bağımsızlık savaşımızı "halk hareketi", elin Sırbı, Yunanlısınınkine "çete kışkırtması" sıfatı yakıştırmak çifte standart olur. Deyim yerindeyse "kendine Müslüman" olmaktır.
Pante'nin yukarıdaki görüşleri Ulusalcıların değil Milliyetçilerin görüşleridir. Yani muhafazakarlık ve biraz dindarlık içeren milliyetçilerin görüşleridir. Bundan dolayı Osmanlıcı ağzıyla yazılan bu yazıyla Pante'yi bağdaştıramadım.
Uluslaşmadaki gecikme tahliline ise katılıyorum. Uluslaşmamızdaki agresif politikaların bu geç kalmışlığın acısının çıkarılmaya çalışılmasından kaynaklandığını düşünüyorum.
Milliyetçi hareketi bu çeteler başlatmamıştır. Özellikle batıda eğitim gören Balkanlılar Fransız devriminden etkilenmiş ve milliyetçilik fikirlerini zamanla Balkanlara taşımıştır. Çok sayıda batılı kitap Balkan dillerine çevrilmiştir. Çete hareketleri bundan sonra başlamıştır. Balkan milliyetçiliğinin özündeki fikirsel gelişimi görmeyip şiddetle özdeşleşen "çete" hareketini öne çıkarmak indirgemecilik olur. Buradaki "çete" sözcüğünü de iyice tanımlamak gerekiyor. "Çete" sözcüğü günümüzde adi suçlar işlemek amacıyla kurulan yasadışı örgütlere denir. Ancak tarihsel anlamda ve özellikle 19.yy Osmanlısında siyasi amaçla kurulan yasadışı örgütlere deniyor.
Milliyetçi hareket ve eylemlerle ulusal bilinci birbirinden ayırdığım için çeteler sözcüğünü kullandım.
(Yani teori-pratik farkı)
Çeteler sözcüğüyle de bir küçümseme ya da eleştirme düşüncesinde değilim.
Ayrıca daha önce toprakları ellerinden alınmış ve sömürge durumuna düşmüş ülkelerin hakkıdır bu mücadele ve meşrudur elbette. Benim vurgulamak istediğim Osmanlı'daki milliyetçi hareketlerin ilk olarak Türklerle değil, Osmanlı'ya bağlı uluslarla başladığıdır.
Meşru olmayan, Osmanlı'ya bağlı uluslara bağımsızlığı hak görüp, Türklere görmemektir.
Balkanlılar; bütün dünya gibi ulusçuluğu Avrupa’dan öğrendiler. Fransız örneğinde “Devlet Ulus Birliği” aynı sınırlar içerisinde birleşmeyi öngörüyordu. Almanya’da “Dil ve Kültür Birliği” tezi ileri sürülüyordu. Rusya’dan Çarlık’ın yönetiminde “Dini Birlik” tezi çıkmış ve Panslavizm’e dönüşmüştü. Bu fikirlerle beslenen Balkanlı düşünürler, ekonomik zorunluluğun da etkisiyle bu tür yayılmacı akımları kendi yapılarına uydurmaya çalışmışlardır.
Balkan halklarının ulusal bilinci bir yerde onların Ortaçağdaki devlet varlıklarının ve kültürlerinin bir mirasıydı. Osmanlı egemenliği altında her dini cemaatin okul, hayır kurumu ve hatta iktisadi hayatta esnaf loncaları yaşamaya devam ettiği halde, Balkan Slavlarının, Rum – Ortodoks Patrikhanesinin denetimi altına girmeleri onların hoşnutsuzluğunu arttıran bir etkendi. İstanbul Rum – Ortodoks Patrikhanesinin Balkanlardaki Ortodoks Slavlar üzerinde bütüncül bir denetim kurmasının, onların ulusçuluk duygularının ve direnişlerinin güçlendirmiştir. Balkan Slavlarının bağımsız kilise isteklerini tırmandırarak ulusal kurtuluş hareketlerinde etkin bir rol oynamıştır.
Rusya’nın Balkan Slavları ile ilişkileri Batı Avrupa’nın aksine ticaretle değil, kilise aracılığıyla olmuştur. 17.yüzyıldan itibaren Sırp, Karadağ, Romen ve sonraları Bulgar rahipleri Rusya ile temasta idiler. Rusya’nın Slavlarla din ve dil benzerliği vardı. Ancak Rusya’da eğitim gören Balkanlı Slav aydınların zamanla Çarlığın resmi ideolojisinden çok, demokrat ve ilerici Rus aydınlarından etkilendiği görülecektir.
Buna karşın Türklük bilinci ancak Osmanlı’nın son çeyrek asrında oluşmaya başlayabilmiştir. Bunun temel nedeni Osmanlı'da feodal niteliklerin Osmanlı’nın son zamanlarına kadar süregelmesi ve gerçek anlamda bir burjuva sınıfının oluşmayışıdır.
Genelde “Türklük”, Osmanlı’da aşağılayıcı bir tabir olarak kullanılırken 19. yy.’ın sonlarında Mehmet Emin Yurdakul “Ben bir Türküm, dirim cinsim uludur" diyerek Türk kimliğini vurguluyordu. Ancak Mehmet Emin de din duygusunun etkisi de oldukça büyüktür.
İttihat ve Terakki ise Türk ulusçuluğunu benimsemiş görünüyordu, fakat onların ulusçuluk anlayışı aslında bir Türk ulusçuluğu değil Osmanlıcılık anlayışı idi.
Balkan Savaşları sırasında, Türk Ocağı gibi bazı kuruluşlar da Türklük bilincini yaratmaya çalışmışlardır. Vatan şairi olarak bilinen Namık Kemal yurt kavramını ön plana çıkarmış ancak O’nun ulusçuluk anlayışı da Osmanlıcılık veya İslamcılıktan öteye gidememiştir.
I.Dünya Savaşı sırasında İttihat ve Terakki ulusçuluğu Turancılık eksenine oturtmuş, savaşın yenilgiyle sonuçlanması ile Turan fikri de çökmüştür.
Tüm bunlardan farklı olarak, Türk milliyetçiliğini bilimsel bazda ele almaya ve alt yapısını oluşturmaya çalışan Ziya Gökalp bile Panislamist ve Osmanlıcılık fikirlerinden sıyrılamamıştır.
Sonuçta, Osmanlı’da gerçekleşen milliyetçilik akımlarından hiçbirisi gerçek anlamda bir Türk
Milliyetçiliğine ulaşamamış ve genellikle Osmanlıcılık, Pan-islamizm veya Turancılık fikirleriyle
yoğrulmuştur. Oysa ki Kemalist Milliyetçilik bunlardan bağımsız bir içeriğe sahiptir. Kesinlikle etnik kökenlerden yola çıkmaz, din birliğini değil kültür birliğini kabul eder. Mustafa Kemal’in “Panislamizm, Pan-turanizm siyasetinin başarıya ulaştığına ve dünyayı uygulama alanı yapabildiğine tarihte tesadüf edilmemektedir.” sözleri durumu oldukça net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Jön Türk Hareketi, etnik açıdan karmaşık bir yapıya sahipti. Meşruti rejimin yeniden kurulması konusunda görüş birliği olmasına rağmen, öngördükleri kurtuluş yöntemi konusunda farklı görüşlere sahiptiler. Özellikle 1902 Paris Kongresinde bu görüş ayrılığı açıkça ortaya çıkmış ve Jön Türkler ikiye ayrılmışlardır: Merkeziyetçiler ve Adem-i merkeziyetçiler.
İngiliz modelini esas alan Adem-i merkeziyetçi kanadın lideri Prens Sabahattin, Fransız modelini esas alan Merkeziyetçi kanadın lideri de Ahmet Rıza Bey idi. Ermeni, Arnavut ve Arap aydınları genellikle “Adem-i merkeziyetçi” grubun içinde yer almayı tercih etmişlerdir. Böylece iktidara geldikleri takdirde kendi yaşadıkları bölgelerde özerk bir yönetimin kurulmasını sağlamayı planlamaktaydılar. Özerklik, bağımsızlık yolundaki ilk hedefti. Buna karşın, 1902 Kongresinde, Adem-i merkeziyetçiler beklediklerini bulamamış, tezleri pek rağbet görmemiştir.
İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde etkin görevlere genellikle merkeziyetçilerin hakim olduğu görülmüştür.
1908 yılı Temmuz’unda Meşrutiyet yeniden ilan edildikten sonra Cemiyetin iki kanadı arasında rekabet yeniden alevlenmiştir. Prens Sabahattin kurdurduğu Ahrar (Özgürlük) Fırkası ile seçimlerde İttihat ve Terakki ile bir iktidar mücadelesine girmiştir. Ancak seçimlerden İttihatçılar büyük bir zaferle ayrılmışlardır. Bu ilk raunt idi.
Adem-i merkeziyetçiler, iktidarı ele geçirmek için meşrutiyet karşıtı güç odakları ile yani şeriat yanlılarıyla işbirliği yaparak, 1909 yılında bir darbe girişiminde bulunmuşlardı. Tarihe 31 Mart İsyanı olarak geçen bu darbe girişimi, sonuçları açısından Ahrarcılar için tam bir hezimetti. Hareket Ordusu’nun kısa sürede düzeni yeniden sağlamasından sonra Ahrar Fırkası faaliyetlerine son vererek tarihe karışmıştır. Başta Prens Sabahattin olmak üzere birçok Adem-i merkeziyet taraftarı tutuklanmıştı. Prens Sabahattin ve Arnavutluk milletvekili olan İsmail Kemal Bey gibi İngilizlere yakınlığı ile tanınan önemli kişiler, bu olaydan zarar görmeden kendilerini kurtarmayı *İngiliz diplomasisinin katkıları ile başarabilmişlerdir.
Peki İngilizler neden, Adem-i merkeziyetçilere destek vermişti?
Çünkü İngiltere, Osmanlı’nın Adem-i merkeziyetçi bir politikayı benimsemesini kendi çıkarlarına daha uygun bulmaktaydı. Osmanlı’nın federasyon benzeri bir örgütlenmeye gitmesi, İngiltere’nin Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’daki çıkarlarının savunulmasını kolaylaştıracaktı. Balkanlarda Arnavutlar, Doğu Anadolu’da ve Doğu Karadeniz’de Ermeni ve Rumlar, Ortadoğu’da da Araplar ve Kürtlerin İngilizlerin ileri karakolları yapılması planlanmaktaydı. Ancak Almanya’nın desteklediği İttihatçılar, bu darbeyi Rumeli’deki etkinliği aracılığı ile başarısızlığa uğratmışlardı. Sonuç aslında İngilizler açısından da bir hezimetti.
İkinci raunt da, “İttihatçı-Alman” ittifakının zaferi ile sonuçlanmıştı.
ozgur_beyin
08-04-2008, 23:14
mehmet emin yurdakul' pek güçlü bir şair olmamasına rağmen, *cesur bir adamdır . istanbul'un işgalinde
(1918-1920)şu şiirini yazmıştır.yanılmıyorsam ''sultan ahmet mitingi''ndede(15 mayıs 1919) bu şiiri halka okumuştur.
Bırak Beni Haykırayım
Ben en hakir bir insanı kardeş duyan bir ruhum;
Bende esir yaratmayan bir Tanrı'ya iman var;
Paçavralar altındaki yoksul beni yaralar,
Mazlumların intikamı olmak için doğmuşum.
Volkan söner, lakin benim alevlerim eksilmez;
Bora geçer, lakin benim köpüklerim eksilmez.
Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et;
Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet,
Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir;
Zaman ona kan damlayan dişlerini gösterir.
Bu zavallı sürü için ne merhamet, ne hukuk;
Yalnız bir sert bakışlı göz, yalnız ağır bir yumruk!...
Mehmet Emin Yurdakul *|
31 Mart İsyanından sonra dağılmış görünen muhalefet, 1911 yılında Hürriyet ve İtilaf adı altında birleşmişti. Çok farklı eğilimlere sahip olmalarına rağmen muhalifleri birleştiren en önemli noktalar, İttihatçı karşıtlığı ve Adem-i merkeziyetçi gelenek idi. İttihatçılar mecliste kendilerine karşı güçlü bir muhalefetin kurulduğunu gördükleri için, bir an önce seçimlere giderek muhalefeti hazırlıksız yakalamayı amaçlamış ve seçimlerde de elinden geldiğince muhalif mebus seçilmesini engellemeye çalışmışlardır. 1912 yılında yapılan seçimlerde İttihatçılar stratejilerini başarı ile uygulamışlar ve çok az muhalif seçimleri kazanabilmiştir.
Bu seçimlere en büyük tepki Arnavutlardan gelmiş ve yeni bir ayaklanma başlatmışlardır. Aralarında birçok Arnavut milletvekili ve aydınının bulunduğu muhalifler, Adem-i merkeziyetçi amaçlarına ulaşmak için Arnavutları silahlı bir güç olarak kullanmışlardır.
1912 ayaklanmasının liderleri de seçilemeyen Arnavut milletvekilleri idi.
İsyan öylesine etkili idi ki, isyancılar Üsküp’ü ele geçirmişler ve İttihatçıların merkezi Selanik’e yürümeye hazırlanıyorlardı. İsyancılar, meclisin feshini ve seçimlerin yenilenmesini, Arnavutluk’a özerklik verilmesini talep ediyorlardı. İttihatçılar durumun kontrolden çıktığını anlayarak iktidardan çekilmek zorunda kaldılar. Üçüncü raundu “Adem-i merkeziyetçiler” kazanmışlardı.
Balkan Savaşı’nın olumsuz etkileri ve yaşanan büyük başarısızlık Hürriyet ve İtilaf Fırkasını oldukça yıpratmıştı. 1913 yılında İttihatçılar “Bab-ı Ali Baskını” ile iktidarı yeniden ele geçirdiler. Dördüncü raundu “İttihatçılar” kazanmıştı.
I. Dünya Savaşına Almanların yanında girmeyi tercih eden İttihatçılar, savaşın kaybedilmesinden sonra kendi partilerini feshetmek zorunda kalmış ve liderleri de yurtdışına kaçmıştı.
Hürriyet ve İtilaf Fırkası, bu ortamda kendisi için yeniden bir hayat alanı bulmuş ve iktidara gelmişti. Ancak bu iktidarını, Anadolu’ya kabul ettirmesi gerekiyordu. Ülke toprakları işgal edilmeye başlamış olmasına rağmen, Hürriyet ve İtilafçılar için asıl düşman olarak İttihatçılar görülmekteydi. İşgallere tepki gösteren Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine ve Kuvayı Milliye Hareketine karşıydılar. Hem onlar hem de padişah Vahidettin kaderlerini İngiltere’ye bağlamışlardı. İstanbul’da “İngilizleri Sevenler Cemiyeti”ni kurarak kendilerini İngilizlere beğendirmeye çalışmaktaydılar. Bir kısım aydın ise “Wilson Prensipleri” cemiyetini kurarak ABD himayesini istemekteydi.
Mustafa Kemal’in kurtuluş formülü ise açıktı: siyasi-hukuki-ekonomik tam bağımsızlık.
Adem-i merkeziyetçiler, iktidarı ele geçirmek için meşrutiyet karşıtı güç odakları ile yani şeriat yanlılarıyla işbirliği yaparak, 1909 yılında bir darbe girişiminde bulunmuşlardı
Tamamen İttihatçı bakış açısıyla yazılmış sözler. Adem-i Merkeziyetçilerin 31 mart vakasına katıldığı iddiasının kanıtları yoktur. İttihatçıların her türlü muhalefeti susuturma politikalarının bir sonucu olması daha yakın bir ihtimal görünüyor. O dönemdeki İttihatçıları biraz daha iyi tanımak gerekirse:
Dayaklı-sopalı seçim
İttihat Terakki, propaganda ve seçim kazanmadaki yeteneğini ülkeyi idare etmede gösteremedi. İktidarı paylaştığı orduyu siyasete sokmakla askere zarar vermenin yanında devlet kadrolarına sadece cemiyete mensup olmalarını ölçü sayarak doldurduğu kişilerin yetersizliği yüzünden de bürokrasi çarkını işlemez duruma getirdi. Ve sonuçta her yerde hoşnutsuzluk, muhalefet duygusu kabardı. İttihat Terakki'nin içinden gelen hoşnutsuzluk ve ayrılmalar seçimi kaçınılmaz hale getirdi. Cemiyet sadrazam Said Halim Paşa'ya baskı yaparak Ayan'ın da onay vermesiyle
18 Ocak 1912 tarihli irade-i seniyye ile meclisin feshedilmesini sağladı.
İttihat ve Terakki'nin karşında bu kez sadece Ahrar değil daha güçlü ve organize bir parti olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası da yer alıyordu. Siyasi tarihimize 'Sopalı Seçim', 'Dayaklı Seçim' olarak anılan 1912 seçimleri için oy verme işlemi ocak ayının sonunda başladı. İttihat Terakki imparatorluğun bütün vilayetlerinde baskının her türlüsünü kullanmak pahasına seçimden galip çıkmaya kararlıydı. Askeri, mülki ve idari amirlerin neredeyse tamamı İttihat Terakki için seferber oldular.
İstenen oldu
Ve seçim istedikleri gibi sonuçlandı. Ama kimse de bu iktidar kadrosuna güvenin kalmadığı da görüldü. Muhalefetin giderek güçlenmesine, tepkinin büyümesine paralel olarak İttihat Terakki seçimden sonra da her türlü şiddeti uygulamaya başladı. Sıkıyönetim ilan etti, siyasi yasaklarla muhalefeti susturdu. Ancak olanca baskıya rağmen 4. meclisin ömrü kısa oldu.
4 Mayıs 1912'de ilk toplantısını yapan meclis, 5 Ağustos 1912 tarihli irade-i seniyye ile feshedildi. Ülkenin dört bir yanında İttihat ve Terakki'den istifalar olmuş ve cemiyet gittikçe taraftarının nezdinde de itibar kaybına uğramıştı.
Cemiyetin, kendisine sadık bazı subaylar dışında desteği kalmamıştı. Halk açıkça seçimlerin her türlü baskıdan uzak şekilde yapılması beklentisi içinde olduğunu ifade ediyordu. Ama patlak veren Balkan Savaşı İttihatçı kadronun bir kez daha ipleri ele almasına yaradı. Şaibeli de olsa iktidarını korumuştu parti. Ama buna rağmen seçimde yapılan hile ve usulsüzlükleri araştırmak üzere komisyon kurulmasını önleyemedi İttihat Terakki. Oluşan heyetin ortaya çıkardığı suiistimalleri saklayamadı. Muhalefetin yoğun olduğu bölgelerde seçmenleri silah altına almak dahil her yolu kullanmıştı partili subaylar.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=226290
Dönemin koşulları içinde İttihatçıların değil Ahrar Fırkası'nın görüşleri daha demokratik daha hümanist çizgiyi gösteriyor görüşündeyim. O dönemde yaşasaydım herhalde Ahrar Fırkasına üye olurdum. İttihatçıların ülkeyi ne duruma getirdiklerini tarih yazdı. 1912 de meclisi feshettiler. Balkan savaşlarında Bulgarlar İstanbul'un 20-30 Km. yakınına kadar geldiler. Çatalca'da zor bela durdurulabildiler. 1914'de bir maceraya girilerek 400.000 insan bu macera uğruna harcandı. 1915'de de Ermenileri Anadolu'dan sildiler. Sonra da uçağa atlayıp kaçtılar.
Tüm bunlara rağmen İttihatçılar, padişahlık dönemine göre ilerlemeyi simgeler. 150 yıldır oturtmaya çalıştığımız demokrasimizin geçmişteki evrimsel atalarıdır. Bundan dolayı saygı değer de bulurum. Ancak bu saygı eleştirilerimize engel olmamalıdır.
Sevgili cem etmeyin eylemeyin *:lol: Daha önce de sargon bu adamın bir yazısına link vermişti. Meğer 1909 karşı devrimi için ayaklanan ve "şeriat" isteyenlerin talebi, şeriat=adalet anlamındaymış. Şimdi bu tarafsız (!) *yazarın *açıklamaları ile tarih düzeltilmiş mi oluyor ? İttihad ve Terakki fırkasının 1911-1914 yılları arasında yaptığı onca *reformu anayasal bir monarşi çabalarını, sekülerizm, eşitlik ve özgürlük adına yaptıklarını görmezden mi geleceğiz ?
evrensel-insan
09-04-2008, 02:44
Saygideger arkadaslar;
Ataturk'un uyguladigi milliyetcilik tek milliyet uzerine kurulu bir milliyetciliktir.ILK DEFA ITTIHAT VE TERAKKI CEMIYETI TARAFINDAN 1902 YILINDA ORTAYA ATILMISTIR.Enver pasa ve yandaslari-osmanli balkanlarla ugrasirken-anadoluda zorunlu-gonullu olarak uygulamistir.Ataturk'un de uyguladigi bu politika TC'ni Turklestirme politikasidir.
Simdi soruyorum,Anadolunun ve osmanlinin tarihten gelen ve toplumun temel bilinc ve deneyimini ortaya koyan cok sesli milli-dini kokensel yapiyi tum farkliliklarini kabul ederek ve benimsiyerek bir cati altinda saygi,hosgoru ve sivil kuruluslarin ve onlari destekleyen devletin hukuk temeli iceriginde tum bu farkli dini ve milli kokensel yapinin hak ve ozgurluklerini yasamak istedikleri kultur ve gelenek yapisini kisilerin kimliklerini rahatca ortaya koyabilecek dusunce ve fikir ozgurlugunu savunan bugun TC'de kimdir,kimlerdir, boyle bir akim varmidir?Ya da osmanlilarda bu dusunce temeli varmidir varsa bunu hangi kuruluslar,orgutler desteklemistir.ve ATATURK NEDEN BUNU BENIMSEMEMIS VE UYGULAMAYA KOYMAMISTIR?
Tarihi acilimlarinizi,yorumlarinizi,goruslerinizi,kisaca bu konudaki katkilarinizi bekliyorum.
Saygilarimla;
evrensel-insan
31 Mart'ı kimler örgütledi peki?
Anayasal yollarla iktidara gelemeyeceğini anlayan bir siyasal grubun Anayasa dışı yollarla iktidara gelme mücadelesidir 31 Mart. Kâmil Paşa ve çevresinin İttihatçılara karşı bir hareketidir bu. İngiltere yanlısı sadrazam Kâmil Paşa, oğlu Sait Paşa gibi üst düzey yöneticilerin, Meşrutiyetle kaybettikleri siyasal güçlerini kurulu anayasal düzeni devirerek tekrar ele geçirme ve iktidara gelme çabasıdır. Hareketin içinde Prens Sabahattin, Rıza Nur ve Ahrar Fırkası da vardır. Mesele, Abdülhamit'in padişahlığı meselesi değildir. Padişah kim olursa olsun mutlakiyetçi düzeni kurmaktır bütün mesele.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=4730
Aykut Kansu nun ilgili kitabını okumakta yarar var.
saygılarımla
Nil Türker Tekin, Dr., İstanbul Üniversitesi
"Prens Sabahaddin ve Mizancı Murad 'ın Muhalefeti
İttihat ve Terakki seçim kampanyası ile meşgul iken Prens Sabahaddin, etrafına topladığı muhalefet ile Selanik ve Manastır'a giderek propaganda etkinliklerini sürdürmüştür. Gidiş nedeninin Üçüncü Ordu'ya bağlı subaylara teşekkür etmek olduğunu şöylemesine rağmen, gerçek amacı Ahrar Fırkası adına seçime katılan kendi adayları ile İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin adayları arasında fikir ayrılığı konusunda kamuoyunu inandırarak kendi adaylarına destek sağlamaktı. Hatta bu nedenle Selanik'teki İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kongresine de katılmayı umut ediyordu. Oysa, İttihatçılar bunu engelleyerek kamuoyuna Prens Sabahaddin'in Cemiyetle hiçbir ilgisi olmadığım duyurmuşlardır. Buna rağmen Prens Sabahaddin, Manastır'da anayasal rejimin güçlenmesi için en önemli şartın askeri eğitimin geliştirilmesi olduğunu vurgulayan bir konuşma yaparken, Selanik'te de Rum cemaati üyelerine partisinin programı hakkında bilgi vermiştir.
Bu arada partisine destek toplamak için Ali Haydar Midhat Bey'le seçim stratejisi üzerinde de bir görüşme yapmıştır (Kansu, 1995:278-279). Bu seçimler, "hürriyetin ilanı" diye adlandırılan ikinci Meşrutiyet'in hemen ardından yapılmış, İttihat ve Terakki bu seçimlerde öncelikli olarak siyasi programını Şürayı Ümmet ve Tanin gibi adeta partinin propaganda aracılığını üstlenen gazetelerde yayımlanmıştır (Tunaya, 1952: 210-214). Mizancı Murad Bey de, monarşistler adına sürekli propaganda yaparak, bağnaz dincilere yaranmaya çalışarak, İttihatçıları devamlı olarak kötülemiştir.
Mizancı Murad Bey , Mizan gazetesinde yazdığı bir yazıda seçmenlerin nelere dikkat etmesi gerektiğini belirtmiş, din, devlet ve milletin ayrılık gayrılık kabul etmeyeceğini, adayların din ve devlete bağlı, geleneklere saygılı ve haramdan kaçınan kişiler olması gerektiğini, aksine davrananların Cenab-ı Hakka, Res'ulüne, din-i mübine, padişaha, devlete ve millete karşı ihanet etmiş olacağını vurgulamıştı (Demir, 1999: 15). Bu sözleriyle seçmenleri İttihat ve Terakki'ye karşı uyararak, etki altında kalmamaları gerektiğini ve gayrimüslimlerin de vatan kardeşi olduğunu vurgulamıştır, İttihat ve Terakki, Tercüman-ı Hakikat gazetesinde "Murad Bey'e ihtar" başlıklı yazıda Mizancı Murad 'a açıkça cephe alarak onu kamuoyunun önünde suçlamıştır.
23 Ağustos'ta İstanbul Saraçhanebaşı'nda çıkan yangın, çok büyük hasar ve yedi kişinin ölümüyle sonuçlanmıştır. Eski rejim yanlısı kişiler yangının "Kanun-i Esasi'nin kabulü üzerine Allah tarafından verilmiş bir ceza" söylentisiyle halkın kafasını bulandırmışlardır."
Ahrar Fırkasının önemli isimlerinden Mizancı Murat'ın söylediklerine bakarsak hiç de "hümanist ve demokrasi" yanlısı olmadığı görülür.
Ancak dilaverin verdiği link çok daha ilginç bir eğilimin ipuçlarını vermektedir. Tarihe sol-liberal bir çerçeveden bakışın yeni bir icadı ile karşı karşıyayız. Bu güne değin yapılan kurgu İttihatçılık-kemalist hareket-Chp halef-selef kurgusu ve bu kurguya dayalı statükoculuk, halktan kopukluk, anti-demokrasi ve militarist suçlamaları yapılırdı. Buna karşılık da Ahrar/H.Ve İtilaf-demokrat parti ve ardılları halkçı,liberal demokrasi cephesi olarak kutsanırdı. Ama bu kurgu İttihatçılığın bir "burjuva hareketi" olarak yeniden kavranması ile değişime uğrayacak gibi görünüyor. Çünkü Ahrar, Hürriyet ve İtilaf hareketleri sol-liberal bakış açısıyla bile savunulamayacak kadar monarşist ve ümmetçi anlayışlardır. Sanırım şimdi İttihat ve Terakki hareketi ile Kemalist hareketin karşıtlığı moda olacak ve demokrasi cephesi İttihat ve Terakki-Demokrat Parti ve ardılları olarak yeniden formüle edilecek.
Osmanlı'da gerek İttihatçıların gerekse İtilafçıların ilk kuruluş yıllarındaki görüş ve düşünceleri yanıltıcı olmuş, üyesi olan çoğu insan sonraki dönemlerinde hayal kırıklığına uğramıştır.
Örneğin İttihat muhalifleri, daha özgürlükçü buldukları liberal İtilafçıların yanında yer almış ama özgürlükçülüğün de, liberalliğin de lafta kaldığını, emperyalizmle ve şeriatçilerle işbirlikçi, teslimiyetçi üstelik de darbeci, suikastçi bir örgüt saflarında olduklarını görmüşlerdir.
Soner Yalçın'ın bu konuya ışık tutan bir yazısı vardı geçtiğimiz pazar günü.
Okuyunca göreceksiniz ki sopalı seçim, liberallerin yaptıklarının yanında çok masum kalır.
Ayrıca işgal yıllarındaki Kuvayi Milliye ve Kurtuluş Savaşı karşıtlıklarıyla, ihanete varan politikalarıyla bu sopayı hakettiklerini düşünen çok olacaktır.
Nitekim halk sopanın dozunu kaçıracak ve işbirlikçilerden Ali Kemal linç edilecektir.
Medyada ne zaman "Ergenekon", "derin devlet", "darbe" tartışmaları yapılsa, konu mutlaka İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne getiriliyor; bu tür oluşumların-müdahalelerin bu cemiyetle başladığı iddia ediliyor. Kısmen doğru.
Ancak, kimse Halaskáran Zabitan (Kurtarıcı Subaylar) Grubu'ndan bahsetmiyor. Örgüt liberal olduğu için mi acaba? Halbuki; parlamentoya ilk askeri muhtırayı onlar verdi. Tarihimizde ilk kez bir başbakanı (sadrazamı) suikastla onlar öldürdü. İşte tekmili birden "liberal" Kurtarıcı Subaylar"ın hikayesi.
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=8630420&tarih=2008-04-06
Ataturk'un uyguladigi milliyetcilik tek milliyet uzerine kurulu bir milliyetciliktir.ILK DEFA ITTIHAT VE TERAKKI CEMIYETI TARAFINDAN 1902 YILINDA ORTAYA ATILMISTIR.Enver pasa ve yandaslari-osmanli balkanlarla ugrasirken-anadoluda zorunlu-gonullu olarak uygulamistir.Ataturk'un de uyguladigi bu politika TC'ni Turklestirme politikasidir.
Evrensel İnsan;
Uğur mumcu'nun sıkça kullandığı bir söz vardı. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak" diye.
İttihatçıların milliyetçiliğiyle Atatürk milliyetçiliğinin kesinlikle ilgisi yoktur.
İttihatçılar Türkçü ve Turancıdır.
Atatürk Turan'ı kesinlikle reddetmiş olup, Türkçülüğü de TC'yi kuran halk olarak tanımlamıştır.
Bir üst kimliktir yani. Genetik anlamda değildir. Türkmeni, Kürt'ü, Laz'ı, Çerkez'i, Rum'u, Ermeni'si, Arnavut'u, Arap'ı, Yahudi'si ve bilimum halklarıyla harmanlanmış Anadolu ve Rumeli halklarını birarada barış içinde yaşatabilmek için ulus-devletin zorunluluğuna inanarak tek çatı altında birleştirmiştir. Buna Türk, Türkiye demese Anadol, Anadolu vs. de dese Avrupa ve dünya yine Türk diye çağıracak, Türkiye diye bahsedecekti. Osmanlı'da Türkmenlerin aşağılandığı dönemlerde dahi Avrupa'nın gözünde Osmanlı Türktü.
* Atatürk Milliyetçiliğinde ırkçılık ve etnik ayrımcılık yoktur. Önemli olan genetik bazda bir
ortaklık değil kültür, tarih, ve ülkü ortaklığıdır.
* Atatürk Milliyetçiliği, akılcı ve bilimseldir. Geçmişe körü körüne bağlanmaz, onu geleceğe
yönelik olarak bilimsel bazda irdeler. Hiçbir şekilde dine dayandırılmamış ve akılcılık ön planda
tutulmuştur.
* Atatürk Milliyetçiliği, barışçıl ve insancıldır. Diğer uluslara saygı duyar ve onları da uygarlığın
bir ailesi olarak kabul eder. Alman milliyetçiliği gibi saldırgan ve sömürgeci değildir. Tam bağımsızlığı, uluslararasında eşitliği ve yurtta barış, dünyada barış anlayışını savunur.
Tabi Atatürk milliyetçiliğini bugün milliyetçilikle ortaya çıkanlarla karıştırmamak gerek.
Şimdi dersen ki bu halkların hepsi birbirinden ayrılsa ve *ayrı topraklarda özerklik verilerek bir eyalet devleti kurulsaydı daha iyi olmaz mıydı?
Bence korkunç olurdu. Bin yılların kültür zenginliğini yokeder, halkları da birbirine düşman ederdin. Atatürk'ün zamanında şartların elverişsizliği, yokluk-parasızlık nedeniyle yapılamayanı bugün yapsınlar. Özgürlükleri, demokrasiyi genişletsinler. Toprak reformunu yapıp, feodaliteyi tasfiye etsinler, dar kapsamlı da olsa ana dilde eğitimi, ana dilde ibadeti sağlasınlar.
Yapamazlar, yapılmaz. Çünkü bunlar yürek isteyen işler ve devrim gerekir bunları yapabilmek için.
evrensel-insan
09-04-2008, 19:30
Saygideger pante;
Ben ittihatcilarla Ataturku ayni kefeye zaten koymadim.Sadece Ataturk Turk milliyetciligini onlardan aldi,dedim.Ataturk milliyetciligi ,keske senin dedigin gibi olsaydi.Ataturk'un kendisi sivas kongresinde"turkiye cumhuriyeti turk ve kurt halklarindan meydana gelmistir"demisti.Ataturkun Turklestirme politikasini bana izah edebilirsen,o zaman senin dedigin milliyetcilik mumkun olmaz.Aslinda ayni konulari temcit pilavi gibi yazmaktan biktim.Bence bir kisinin yazisi,o konudaki eski yazilariyla birlikte okunmaliki,daha iyi algilansin.
Saygilarimla;
evrensel-insan
Günümüz Yeni Osmanlıcı'ları da aynı fikir babaları Prens Sabahattin'ler, Ali kemal'ler gibi şeriat ve emperyalizmle işbirliği içindeler.
Ama Nazım Hikmet'in işbirlikçi Ali Kemal'in linç edilmesi hakkında aşağıdaki şiirinde dediği gibi halk bir sabreder, iki sabreder..
MEMLEKETİMDEN İNSAN MANZARALARI
......
Vagonlar geliyorlar sallanarak.
Kartallı Kâzım
köprünün orda bir ağacı gösterdi Tatar yüzlü adama:
"-Şu köprünün dibindeki ağaç yok mu?
Art ayakları üstüne kalkmış
hayvana benzeyen ağaç?
Şu, soldaki,
koskocaman.
Bak.
Dalları köprüyü aşan.
O dallara astılar ölüsünü Ali Kemal´in.
İstanbul´dan kaldırıldı herif
güpegündüz
berberden,
Beyoğlu´nda tıraş olurken.
338´de..."
"- Kim bu Ali Kemal?"
"- Gazete muharriri.
İngiliz´den para alır.
Adamıydı Halifenin.
Gözlüklü,
şişman.
Kan damlardı kaleminden,
fakat murdar,
fakat pis bir kan.
Gün olur daha derin,
daha geniş yara açar
kalemin düşmanlığı
mavzerin düşmanlığından."
"-İzmit bizde miydi o zaman?"
"-Yeni girmiştik.
İngilizler İstanbul´daydı daha.
Ali Kemal´i çalıp getirdiler İngiliz´in mavi gözünden.
Burda ´Geliyor!´ diye bir şayia çıktı
altı yedi saat önce.
İskeleye yığıldı millet.
Belki İzmit halkının dörtte üçü,
kadınlara varıncaya kadar.
Ben Ulu Caminin ordan bakıyorum
Gözümde dürbün.
Göründü karşıdan motor nihayet,
Bata çıka geliyor.
Koştum aşağıya.
Ben iskeleye inmeden
çıkarmışlar Ali Kemal´i motordan.
Şurda
tepede
Saray Meydanında hükümet konağı var
kolordu dairesi,
oraya götürdüler.
Konağın önü
meydan,
sokaklar
adam almıyor.
Kaynıyor karınca gibi İzmit halkı.
Fakat öfkeli,
fakat merhametsiz.
Çoğu da gülüyor,
bayram yeri gibi İzmit şehri.
Hava da sıcak,
gök de bulutsuz.
Ali Kemal 20 dakka kaldı kalmadı konakta
dışarı çıkarıldı.
Attı bir adım.
Etrafını zabitlerle polisler almış.
Kireç gibi yüzü.
Sarışın.
Birden ahali başladı bağırmağa:
´Kahrol Artin Kemal...´
Durdu.
Döndü.
Arkasına baktı
konağın kapısından tarafa,
belki de geri dönüp içeri girmek için.
Fakat yüzüne karşı kapıyı ağır ağır kapadılar.
Yürüdü sallanarak on adım kadar.
Ahali boyuna bağırıyor.
Bir taş geldi arkadan
başına çarptı.
Bir taş daha
bu sefer yüzüne.
Kırıldı gözlükleri,
bıyıklarına doğru kanın aktığını gördüm.
Birisi, "Vurun," diye haykırdı.
Taş
odun
çürük sebze yağıyor.
Muhafızları bıraktı Ali Kemal´i.
Ahali kara bulut gibi çullandı üzerine
alaşağı ettiler.
Orda yerde yaptılar ne yaptılarsa.
Sonra açıldı bir parça ortalık.
Baktım ki yatıyor yüzükoyun.
Ayağında bir donu kalmış
kısa bir don.
Çıplak eti pelte gibi tombul, beyaz.
Bana hâlâ nefes alıyor gibi geldi.
Bir ip bağladılar sol ayağına.
Hiç unutmam
sol ayağında kundura, çorap filan yoktu
fakat sağ bacağında çorap bağı kalmış.
Başladılar ölüyü bacağından sürümeye.
Yokuş aşağı, başı taşlara çarpıp gidiyor.
Millet peşinde.
Bir aralık ipi koptu.
Bağlandı yenisi.
İbret alınacak hal.
Halkı kızdırmaya gelmez.
Bir sabreder iki sabreder;
her ne ise...
Böylece dolaştı İzmit şehrini Ali Kemal.
Sonra
dedim ya
astılar şu köprünün üstündeki dallara ölüsünü.
Sonra ölüyü indirdiler
fakat gömleği mi, donu mu ne
iç çamaşırından bir şey
öteki dalda bir iki ay sallanıp durdu.
Sonra satıldı müzayedeyle saatı filan,
çok sonra...»»
Vagonlar geliyorlar sallanarak.
NAZIM HİKMET
Soner Yalçın'ın yazısında geçen Sadrazam Mahmut Şevket Paşa'nın suikastine adı karışanlar arasında "Komünist Mustafa Suphi'de vardı" yazısına bir düzeltme yapalım.
Dilek A. Kanat tarafından derlenen, Mustafa Suphi’nin 1913’e kadar kaleme aldığı yazılardan da açıkça anlaşıldığı üzere Suphi bu dönemde kesinlikle sosyalist değildi . Bu dönemde O’nu yurtsever ve demokrat olarak nitelemek daha doğru olur. Rasih Nuri ileride Suphi’nin bu dönemde sosyalist olmadığını ve politik yaşamına ittihatçı olarak başladığını belirtmektedir .
Mustafa Suphi Paris’ten İstanbul’a dönünce gazeteci ve öğretmen olarak hayatını kazanmıştır. Bu arada Tanin Servet-i Fünun ve Hak gazetelerine yazılar yazmıştır. Ayrıca “Yüksek Muallim Mektebi” ve “Mekteb-i Sultani”de iktisat dersleri vermiştir . Siyasal yaşamına ittihatçı olarak başlayan Mustafa Suphi, ittihat ve terakkinin Selanik’te toplanan (1911) kongresine Anadolu delegesi olarak katılmış, iktisat vekilliğine getirilmediği için İttihat ve Terakki Partisinden ayrılmıştır . Bu dönemde ittihat ve terakkiye karşı olan muhalefet içerisinde yer alan Mustafa Suphi, Ferit (Tek) ve Yusuf Akçura'nın kurduğu “Milli Meşrutiyet Fırkası”na katılır (1912). Bu fırka açıktan açığa “Türkçülük” yapan ilk partidir .
Haziran 1913’de Sadrazam Mahmut Şevket Paşanın bir suikast sonucu öldürülmesi üzerine Mustafa Suphi diğer muhalifler ile birlikte Sinop’a sürgün edildi. Bir ara İstanbul’a gelmesine izin verilse de, sonra bilinmeyen bir sebeple tekrar Sinop’a sürgün edildi . Mustafa Suphi, 1914 yılının başında bir kayıkla Rusya’ya kaçmayı başaroır. Sivastopol’a ulaşan Suphi, kısa bir süre sonra I. Dünya Savaşının çıkması ve Osmanlının Rusya’ya savaş açması üzerine, yakalanarak önce Kaluga eyaletine, aradan da Ural’a sürgün edilir .
Mustafa Suphi’nin komünist fikirleri benimsemesi, bolşevikleşmesi bu döneme rastlamaktadır . Ural’da büyük fabrikalarda çalışan Mustafa Suphi, Tatar işçilerin aracılığıyla bolşeviklerle ilişkiye girer, onlardan sosyalist yayınlar alıp okur. Bolşevik partisinin savaş, barış, devrim ve işçi-köylü sorunlarıyla ilgili görüşlerini, taktiklerini ve çalışma yöntemlerini öğrenir . 1915’de Ural’da Rus Sosyal Demokrat Partisi(Bolşevik)’ne üye olur.
Ben ittihatcilarla Ataturku ayni kefeye zaten koymadim.Sadece Ataturk Turk milliyetciligini onlardan aldi,dedim.Ataturk milliyetciligi ,keske senin dedigin gibi olsaydi.Ataturk'un kendisi sivas kongresinde"turkiye cumhuriyeti turk ve kurt halklarindan meydana gelmistir"demisti.Ataturkun Turklestirme politikasini bana izah edebilirsen,o zaman senin dedigin milliyetcilik mumkun olmaz.Aslinda ayni konulari temcit pilavi gibi yazmaktan biktim.Bence bir kisinin yazisi,o konudaki eski yazilariyla birlikte okunmaliki,daha iyi algilansin.
milliyetçilik, Fransız ihtilalinden alınmıştır.
Atatürk, milliyetçiliği İttihatçılardan almamıştır. O da Fransız ihtilalinden ve Avrupa'daki milliyetçilik hareketlerinden etkilenmiş ve bir yurtsever olarak ülkenin kurtuluşu konusunda duyarlı düşünceler üretmiştir.
Atatürk, İttihat ve Terakki Cemiyetinin önceli olan Vatan ve Hürriyet Cemiyetinin kurucularındandır zaten.
Vatan ve Hürriyet Cemiyeti daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyetine dönüşmüştür.
Yani, Atatürk'ün milliyetçiliği İttihat ve Terakki Cemiyetinden öncedir.
Atatürk milliyetçiliği benim dediğim gibi olsa değil, zaten öyledir.
Atatürk, hiçbir zaman Kürt kimliğini reddetmemiş ve kesinlikle asimilasyon düşüncesinde olmamıştır. Kürtlerle ilgili konuşmalarını, mektuplarını yazabilirim isterseniz.
Bu tür yanlış eleştirilerde bulunmak yerine şunu söylerseniz daha anlaşılır olursunuz:
"Bana göre Atatürk'ün 'TC'yi kuran halklara Türk Ulusu denir' tezi bana göre tutmamıştır."
Bu bir fikirdir ve tartışılmaya değer tarafı vardır. Ama Atatürk'ün Kürtleri yok sayması, asimilasyonu vb. iddialar iftiradır ve tartışma değeri yoktur.
Günümüzde Genelkurmayın, ordunun siyasete müdahalesini sıkça yaşar, eleştiririz.
(Gerçi ne hikmetse gizemli Dolmabahçe toplantısından sonra Genelkurmay'ın iktidar aleyhinde bir tutumuna rastlanmamıştır henüz.)
Mustafa Kemal'in İttihatçılardan 1909'da ayrılışının nedeni nedir biliyor musunuz?
Ordu mensuplarının siyasetten uzak olması gerektiği fikri.
Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve bazı arkadaşları bu gerekçeyle İttihat ve Terakki'den ayrılır, milli mücadeleye kadar da siyaset arenasında gözükmezler. Hatta bu nedenden dolayı İttihatçıların Mustafa Kemal'i kendileri için bir tehlike olarak görüp suikastle ortadan kaldırma planları olduğu rivayet edilir.
*******
Hürriyet ve İtilafçıların çekirdek kadrosunda önemli biri var.
Dr. Rıza Nur.
Bu adam, Atatürk düşmanlığıyla, iftiralarıyla, sapıklığıyla, deliliğiyle tanınıyor.
Ama bu İtilafçının önemli bir özelliği daha var. Çılgın bir ırkçı-faşist olması.
*******
İtilaf devletlerinin işgaliyle birlikte itilafçıların kurucularından Damat Ferit Paşa hükümetin başına getirilmişti. Sevr anlaşmasını bu işbirlikçi itilafçı imzaladı.
Döneminde İttihatçı temizliği yapıldı. Birçoğu tutuklandı, idam edilenler oldu.
Kuvayi Milliyecilere karşı halk kışkırtılmaya çalışıldı. Kuvayi Milliyeciler ittihatçılıkla ve eşkiyalıkla suçlandı. *İşgalciler şirin gösterilmeye çalışıldı. İngiliz'lerin her isteği yerine getirildi.
Mustafa Kemal ve arkadaşları Bolşeviklikle ve din karşıtlığıyla itham edildi.
Damat Ferit Paşa Hükümeti / İthamlar (http://www.sosyalbil.selcuk.edu.tr/sos_mak/makaleler%5COSMAN%20AKANDERE%5CAKANDERE,%20Osman.p df)
evrensel-insan
09-04-2008, 22:41
Saygideger pante;
Turkiye bir ulus devlet hic bir zaman olamamistir.Osmanlidan ayrilan ve milli devlet yapilarini kuran devletler icinde,belkide ulus olamayan tek devlet TC dir.
TC milli bir devlettir ve uluslasmak icinde 84 yildir hicbir caba harcamamistir.Harcanan cabalar bile bati direktifiyle ithal edilmis,tabi ki ulkeyi kutuplastirmak ve bolmek temelinde.
Ulus olabilmek icin,Anadolunun cok sesli yapisinin getirdigi farklari ozumsemek ve saygi ve hosgoru temelinde yasanacak bir ortam yaratmak gerekir.
Boyle bir ortam olsaydi,bati ne PKK'yi basimiza bela edebilir,ne de ASALA gibi orgutler ulkede eylem yapabilirdi.
Ugur Mumcu'dan alinti yapmissiniz.Neden olduruldu dersiniz?
Aslinda ulus olabilmek cok kolaydi,sadece milli-dini kokensel cesitlilikte yasamaya alismis halk Turklestirme politikasiyla,yeni bir anlayisla tanistirilmasaydi.
Turklerin nasil musluman yapildigini biliyorsun.Ayni hata cok kokenliligin tek kokenlilige indirgenme istemesiyle yapildi.TC NE ULUSAL BIR DEVLETTIR,NE DE ULUS ALGISINA SAHIPTIR.TC MILLI BIR DEVLETTIR.BU MILLETTE TURKTUR,KABUL ETMEYENIN BASINA NELER GELDIGINI TARIH GOSTERMISTIR.Tabi gormek isteyene.
Ataturk milliyetciliginde -olmayan etnik- ayrimcilik vardir.Daha Nevruz da olanlar tazedir,daha Hirant dink cinayeti,rahip cinayeti,malatya baskini tazedir.
Tarihi bir bilgi:Ataturk,ittihatcilara 1907 yilinda katilmistir.Yani 26 yasindayken.
Saygilarimla;
evrensel-insan
TC NE ULUSAL BIR DEVLETTIR,NE DE ULUS ALGISINA SAHIPTIR.TC MILLI BIR DEVLETTIR.BU MILLETTE TURKTUR,KABUL ETMEYENIN BASINA NELER GELDIGINI TARIH GOSTERMISTIR.Tabi gormek isteyene.
:roll:
Bu konuda cahilim Evrensel İnsan.
Milli ile ulusal arasındaki farkı bilmiyorum.
Ataturk milliyetciliginde -olmayan etnik- ayrimcilik vardir.Daha Nevruz da olanlar tazedir,daha Hirant dink cinayeti,rahip cinayeti,malatya baskini tazedir.
Arkadaşim, lütfen Atatürk milliyetçiliği ile Türkçü-Turancı, ırkçı, faşist ya da günümüz olaylarından örneklerini verdiğin Türk-İslam sentezi menşeili İslamcı faşist milliyetçiliği karıştırmayalım.
Uğur Mumcu'dan alıntıladığım sözü tekrar tekrar yazmak istemiyorum.
Yazmadan önce lütfen biraz emek sarfedip araştırın.
"Ulusal değildir, millidir" gibi abuk sabuk fikirleri sergilemeyin.
Ayrıca afedersin ama sidik yarıştırmıyoruz burada.
Atatürk'ün İttihatçılardan önce Vatan ve Hürriyet Cemiyetinin kurucularından olduğunu yazmıştım. Bunun üzerine hala tarihi not diye İttihatçılara katılma tarihini vermeniz de ne oluyor?
evrensel-insan
09-04-2008, 23:12
Saygideger pante;
Ben sana bu farki Britanya'dan vereyim;
Aslinda vermeden once sunu da belirteyim.Daha Turkiye'nin iktidari ve aydin gecinenleri.Bu farki algilayamadigindan,hala konusmalarinda ingiltere ve ingiliz terimleri kullaniyorlar.Burasi Birlesik krallikliktir.Bu krallikta,ingiltere,galler,iskocya,ve kuzey irlanda vardir.Buyuk britanya ise bu ulusun kimligidir.Yani tek ise briton,genel anlamda british citizen dir.Bu British Ctizen'in kokeni herhangi bir millet olabilir.Yani ingiliz,iskoc v.s. vardir,ama ulus olarak British-Britanyali-dir.Bunu ayakta tutan hak ve ozgurluklerin sivil toplum eliyle devlet destekli hukukunun,bir tek sarti vardir,o da ANTIAYRIMCILIK'tir.
Sen bana Turkiye'de bir antiayrimcilik olgusundan bahsedebilirmisin?
Ben ne TURANCILIK,NE DE IRKCI,FASIST BIR ATATURK MILLIYETCILIGINDEN DEGIL,AYRIMCI,YA DA FARKI GALE ALMAYAN BIR ATATURK MILLIYETCILIGINDEN BAHSEDIYORUM.Yani farkilarin farkina varamayan ya dafarklari gormemezlikten gelen,"yok"sayan.
VATAN VE HURRIYET CEMIYETINI ATATURK HANGI TARIHTE KURMUSTUR?Bu cemiyetin amaci nedir?ve nasil bir akibete ugramistir?
Saygilarimla;
evrensel-insan
VATAN VE HURRIYET CEMIYETINI ATATURK HANGI TARIHTE KURMUSTUR?Bu cemiyetin amaci nedir?ve nasil bir akibete ugramistir?
Atatürk daha Harbiye'de öğrenciyken subay arkadaşlarıyla beraber "Vatan" örgütünü kurmuştur.
1902'de Harbiye'den mezun olduğuna göre bu tarih 1902 öncesine dayanır.
Ekim 1906'da ise Vatan ve Hürriyet Cemiyetini kurarlar. Örgütün amaçlarının başında Kanuni Esasinin yeniden yürürlüğe sokularak Meşruti yönetime geçilmesiydi.
Cemiyet daha sonra Osmanlı Hürriyet Cemiyetine katılarak faaliyetlerini sürdürmüş, 1907'de ise Vatan ve Hürriyet Cemiyeti kurucuları İttihat ve Terakki'ye katılmışlardır.
Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin Selânik Şubesini Kurarken Mustafa Kemal Suriye’den gizlice Selânik’e gelmiş ve güvendiği arkadaşları ile Askerî Rüştiye öğretmenlerinden Hakkı Baha’nın evinde toplanmışlardır. Atatürk toplantıda şöyle konuşur:
Arkadaşlar, bu gece burada sizleri toplamaktaki amacım şudur: Memleketin yaşadığı tehlikeli anları size söylemeğe gerek görmüyorum. Bunu hepiniz anlarsınız. Bu talihsiz memlekete karşı önemli görevlerimiz vardır. Onu kurtarmak tek hedefimizdir. Bugün Makedonya’yı ve bütün Rumeli topraklarını vatan bütünlüğünden ayırmak istiyorlar. Memlekete yabancı etkisi ve egemenliği kısmen ve fiilen girmiştir. Padişah zevk ve saltanatına düşkün, her alçaklığı yapabilecek nefret edilen bir kişidir. Millet baskıcı ve zorba yönetim altında yok oluyor.
Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve yok olma vardır. Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası hürriyettir. Tarih bugün bize bazı büyük görevler yüklüyor. Ben Suriye’de bir cemiyet kurdum. Baskıcı yönetim ile mücadeleye başladık. Buraya da bu cemiyetin temelini kurmağa geldim. Şimdilik gizli çalışmak ve örgütü şekillendirmek zorunludur. Sizden fedakârlıklar bekliyorum. Kahredici bir baskıcı yönetime karşı ancak devrim ile cevap vermek ve eskimiş olan çürük yönetimi yıkmak, ulusu egemen kılmak, özetle vatanı kurtarmak için sizi göreve çağırıyorum.
Oda içinde derin bir sessizlik olmuştu. Lambanın solgun ışıkları içinde Mustafa Kemal’in heybetli sesinin yankıları hâlâ dalgalanıyordu. Ömer Naci ayağa kalkarak, Mustafa Kemal’in konuşmasına karşı o tatlı şivesiyle; “Mustafa Kemal, arkandayız, seni takip edeceğiz. Ölümler, cellatlar, işkenceler bile bizi bu kararımızdan çeviremeyecektir. Hürriyet verilmez, o ancak alınır. Haksızlık zulüm ve baskı altında inleyen bu suçsuz ve çaresiz milleti kurtaracağız, yaşasın hürriyet ve ihtilâl” sözleriyle derin sessizliği bozmuştu: Mustafa Necip, inkılâbın o fedakâr evladı, gizli hıçkırıklarla yanımda göz yaşlarını tutmağa çalışıyordu. Mustafa Kemal yeniden söze başladı:
Arkadaşlar! Gerçi bizden önce birçok girişimler yapılmıştır. Fakat onlar başarılı olamadılar. Çünkü işe örgütsüz başladılar. Bu kuracağımız örgüt ile bir gün mutlaka başarılı olacağız ve elbette vatanı, milleti kurtaracağız.
(Kızıldoğan, Hüsrev Sami, “Vatan ve Hürriyet: İttihat ve Terakki”, Belleten, sayı:3-4, s.619-655.)
Bir sosyalist yurtsever değilse eğer, bilin ki o sosyalist değil, sosyalistlikten dönmüş ama sosyalist geçinen bir liberaldir.
Liberallikle yurtseverlik bağdaşmaz. Birbirine zıttır.
Liberalin kafasında vatanın, ulusun, halkın değeri yoktur. Liberal için önemli olan sözde bireydir.
O önem verdiği bireyler ise burjuva olurlar, kapitalist olurlar, halkları sömürürler. Yeri ve zamanı geldiğinde faşist olur, halkları baskı ve işkenceleriyle ezerler.
Liberaller anti-emperyalist olmazlar. "laissez faire,laissez passer" yani, "Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler" anlayışına sahiptirler. Mandacılardır, işbirlikçilerdir, teslimiyetçilerdir.
Onların bağımsızlık anlayışları bağımlı bağımsızlıktır.
Onların özgürlük anlayışı da burjuva özgürlüğüdür. Emeğe, emekçiye değer vermezler.
Sosyalist ise halkların özgürlüğünden yanadır.
Enternasyonalist olduğu kadar yurtseverdir aynı zamanda.
Emperyalizmin gizli ya da fiili işgali altında iken sevdası vatandır, tam bağımsız iken ise vatanı dünya. Göstermelik değil, tam bağımsızlıkçıdır.
Yeri geldiğinde de Kuvayi Milliyeci olmasını bilir.
AVNİ'NİN ATLARI
Bu atlar Avni'nin atları
Kuvayi Milliye atları
kara yamçı altında ak sağrı dolgun
titrer burun kanatları,
bu atlar Avni'nin atları.
Kuvayi Milliye gelecek yine,
şahin atlar aşarak yeli
çiğneyecek gavuru da, Anzavur'u da.
Kuvayi Milliye gelecek yine
hem bu sefer ayyıldızlı bayrağı da orakçekiçli.
Bu atlar Avni'nin atları
Kuvayi Milliye atları
titrer burun kanatları.
Bana Avni'nin atlarına
binmek nasip olmasa gerek
ama Memet binecek,
gelecek düşmanla topuz topuza!
Gülüm, Kuvayi Milliye atları
gözüm, Kuvayi Milliye atları,
memleketi satanları bağlasınlar,
kuyruğunuza...
NAZIM HİKMET
1 Haziran 1958, Çekoslovakya
Sosyalist Nazım Hikmet'in dizelerine bir bakın, bir de günümüz Yeni Osmanlıcısı, yeni İtilafçısı, yeni mandacısı liberal Altan'ların şu sözlerine:
"Cumhuriyet gazetesinin eski binası İttihat ve Terakki'nin merkeziydi."
“Devlet ve vatan kavramlarımız geçmiş yüzyıla ait. Bu, bütün dünyada böyle. Hâlâ insanlar toprağın insandan daha önemli olduğuna inanıyor. Hâlâ genel kural toprak için insan feda edilmesi. İnsan için toprak feda edilmesini düşünmek bile bütün ülkelerde bir ihanet...
“Ben bir tek insanı öldürmemek için on bin metre toprağı feda ederim”
“...Ben devletlerin bağımsız olmasının halklar için çok büyük tehlikeler doğurabileceğini düşünüyorum”
“Ben bağımsızlık kavramının tümüyle ortadan kalkması gerektiğine inanıyorum. Bu dünyanın en tehlikeli kavramlarından biri”
“Kahrolsun bağımsızlık”
“Vatanı sevmek yerine babamın dediği gibi işimizi sevmeliyiz”
“Ben, vatanı sevmenin vatandaşın işine yaradığını görmedim hiç.”
“Ben vatanı kiraz ağacının gölgesine ve kadın memesine satarım”
Bu adamların Ali Kemal'den, Damat Ferit'ten ne farkı var?
Kıbrıs'ı kayıtsız şartsız vermeye hazır, vatanı bir kiraz ağacı gölgesi ya da bir kadın memesi için satmaya hazır, bağımsızlık düşmanı, emperyalizmin uşağı, ılımlı islam destekçisi,
şeriat işbirlikçisi bu adamlar, işgal yıllarında olsalardı Kuvayi Milliye düşmanı, hilafet ve saltanat yanlısı, işgalcilerin işbirlikçisi ya da İngiliz ve ABD mandacısı olmayacaklar mıydı?
Damat Ferit gibi Sevr'i imzalamayacaklar mıydı?
Bugün açık açık bu kepaze lafları sarfedenler, inanın Ali Kemal'lerden daha beterini de yaparlardı.
Hırsıza hırsız, ******ya ****** denildiğinde kızdıkları gibi, bunlar da hain denilince kızıyorlar..
evrensel-insan
10-04-2008, 23:53
Saygideger pante;
Verdigin tarihi bilgiler icin, tesekkurler.Yalniz, M.Suphi'nin nasil olduruldugune-30 arkadasiyla birlikte- deginmemissin.
Turkiye'de kisiler zaten kendilerinin ne oldugunu acik acik ortaya koyuyorlar. Batidaki liberal anlayisi cok farkli birsey, bunun tarihi var. Turkiye'de ise liberal kavramida-her kavram gibi- disaridan ithal.
Bir kisi bir sey olacaksa veya ona bir etiket verilecekse bu bilincli olarak kisinin oz iradesiyle yapilmali. Turkiye'de ki hic birsey bilincli degil,ya verilmis, ya da kulak dolgunlugu alinmis etiketler. Bir kisi kendisini nasil tanitirsa tanitsin:
"Ayinesi istir kisinin,lafa bakilmaz.Rutbeyi asri gorunur her eserinde".
Dolayisiyle kisinin kendisine verdigi-veya kisiye verilen- etiket onemli degil; onun icraatinin kime ve neye hizmet ettigi onemlidir. Sunu unutmamak gerkir, birakin bir ulkeyi veya toplumu; bir kisi bile esaret ve baskasinin boyundurugu altinda yasamak istemez.Tutsaklik ve onun boyundurugu farketen herkesi rahatsiz eder.Farkedilmek sartiyla. Farkeden kurtulma mucadelesi verir. Farketmeyen veremez. Ayrica boyunduruk"yok saymakla,boyundan cikmaz. Ancak cikarabilirsen cikar. Bu da bilinc meselesidir.
Benim bu konuda tanri ornegini veren bir yazim var.
O yuzden Turkiye'nin ulke ve toplumunun boyundurugunu cok iyi etod edelim ki,ondan ve onun tutsakligindan kurtulalim.
Aksi, ya kendimizi ve halki kandirmak, ya da "yok"sayarak gormemezlikten gelmektir.Her iki durumda,amerikan idealizminin ekmegine yag surer.
Cunku geciktikce boyunduruk daha cok sikmaktadir. Tabi bu dusunce temelli oldugu icin, bu sikis ve duzeyi farkeden icin gecerlidir.
Saygilarimla;
evrensel-insan
Verdigin tarihi bilgiler icin, tesekkurler.Yalniz, M.Suphi'nin nasil olduruldugune-30 arkadasiyla birlikte- deginmemissin.
Mustafa Suphi'lerin öldürülüşünün konumuzla bir ilgisi yok.
Ayrıca 30 arkadaşı değil, 14 yoldaşı ile birlikte öldürülmüştür.
Bu konuyu daha önce tartışmıştık:
Mustafa Suphi'leri Anıyoruz (http://turandursun.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=5293&postdays=0&postorder=asc&start=0)
http://pante.blogcu.com/3156525/
******
Osmanlı'nın son yıllarında siyaset sahnesinde İttihat ve Terakki Partisi ile Hürriyet ve İtilaf Partisi'ni görmekteyiz.
İttihat ve Terakki partisi karmaşık bir yapı arzediyor. Genelde milliyetçilerden oluşuyor.
Bir kanadı Almancı, bir başka kanadı Turancı. Almancı, Turancı olmayıp sadece vatansever olup da ülkesinin güçlenmesini, kalkınmasını, birlik-bütünlüğünü isteyenler de var, hürriyetçiler de.
Hürriyet ve İtilaf Partisi ise liberallerden, özgürlükçülerden oluşuyor. Genelde İngilizci bir siyaset izliyorlar. Saltanat ve hilafetten yanalar. Osmanlı'nın batılılaşmasını savunuyorlar. Bağımsızlığa, birlik-bütünlüğe önem vermiyor, anti-emperyalist bir mücadele düşünmüyorlar. Ayrılıkçılarla uyumlu bir politika izliyorlar.
Münferit olarak Rıza nur gibi önce İttihatçı sonra İtilafçı, Mehmet akif gibi önce İtilafçı sonra İttihatçı olanlar da var. Ya da İtilafçı olmasına rağmen vatansever olanlar da.
O dönemde Kemalistlerden söz edilemez. Milli Mücadele yıllarında İttihatçıların önemli bir bölümü Kuvayi Milliye saflarına katılmıştı. Bir bölümü ise zaman zaman kendi aralarında toplanıyordu. Enver Paşa'nın Bakü'de öldürülmesinden sonra iyice zayıflayan İttihatçılar, kara kemal ile İzmir'de, cavit Bey ile İstanbul'da yeniden toparlanmaya çalıştılar. Mustafa Kemal'e suikast girişimlerine de karışan İttihatçıların bir kısmı İzmir suikasti nedeniyle asıldı. Kara Kemal ise yakalanacağını anlayınca intihar etti. Zaman içinde de İttihatçılar tamamen tasfiye oldu.
Ama Atatürk'ün ölümünden sonra aşırı milliyetçilikle yeni ittihatçıların ortaya çıktığı söylenebilir.
Günümüzün nasıl Yeni İtilafçıları varsa ve yurtseverliği reddediyor, bağımsızlığı önemsemiyor, ABD ve AB işbirlikçiliği yapıyor, ılımlı İslam'a yeşil ışık yakarak dincilerle ittifak içinde oluyorsa;
aynı şekilde günümüz İttihatçıları da var ki bunlar da aşırı Milliyetçi, ırkçı, Turancı, demokrasiyi ve özgürlüğü önemsemeyen faşist ve *darbeci bir zihniyete sahipler.
Tarih ders almayı gerektiren benzerliklerle dolu. Yeter ki doğru görüp, doğru düşünelim.
evrensel-insan
11-04-2008, 21:28
Saygideger pante;
M.Suphi ve arkadaslari hakkindaki vermis oldugun bilgileri dikkatle okudum.Bazi yeni bilgiler edindim.Yalniz ne *onlarin akibeti hakkindaki kararimda ne de Ataturk'un diktator tutumu hakkinda ki kararimda bir degisiklik olmadi.
Saygilarimla;
evrensel-insan
M.Suphi ve arkadaslari hakkindaki vermis oldugun bilgileri dikkatle okudum.Bazi yeni bilgiler edindim.Yalniz ne *onlarin akibeti hakkindaki kararimda ne de Ataturk'un diktator tutumu hakkinda ki kararimda bir degisiklik olmadi.
Saygıdeğer Evrensel-insan;
Olsun. Takma kafana.
Kolay değil ön yargılardan, inançlardan kurtulmak.
Bu genel bir sorun.
Umarım birgün düzelir. *:)
Öncelikle 31 Mart vakasının bu gün tarih bilim açısından netleştirilememiş bir olay olduğununun altını çizmem gerekiyor. Geçtiğimiz hafta pazar günü Kanal 1'de yayınlanan "Tarihin Arka Odası" adlı programda popüler tarihçimiz Murat Bardakçı'dan da aynı belirlemeyi duydum."31 Mart vakası bir muammadır" benzeri söylemlerde bulunuyor. 31 mart isyanını salt şeriatçi bir ayaklanma olarak tanımlayan resmi tarihçi söylem artık daha az taraftar buluyor.
Bu konu günümüzdeki ideolojik/siyasal duruşa göre kişilerin sömürdüğü konu olmaktan çıkarılarak Tarih Bilimsel açıdan değerlendirilmelidir. Bu açıdan 31 vakasının nedenleri arasında şu seçenekler sunulmaktadır:
31 Mart vakasının kimin işi olduğu konusunda bir çok belirsizlikler vardır. Çünkü kimse bu isyana sahiplenmedi yada sahiplenemedi. Bu isyanın kim yada kimler tarafından çıkarıldığı tespit etmek imkansız görünüyor. Ama burada o dönemde gelişen olaylara ve siyaset mantığına bakarak bir tahminde bulunabilir.Birincisi tarih boyunca bir örgüt devlet mekanizmasında yerini sağlamlaştırmak için kendine komplolar düzenleyip sonrada olaya müdahale etme yöntemi vardır. Bu yöntemle muhalefetin sesini bastırıp etrafa hakim olma olanağı elde edilmiş. Bu yöntemi göz önünde bulundurulduğu zaman İttihatçıların 31 mart vakasını çıkarmış olabilirler.
İkinci bir görüş de şudur ki o da prens Sabahattin’dir. Prens Sabahattin İttihatçılara muhalefettir.Prens Sabahattin İngiliz yanlısı idi. İngilizlerin yıldızı İttihatçılarla bir türlü yıldızı barışmamışlardı.Burada Prens Sabahattin İngilizlerin desteğini alarak Böyle bir harekete girişmiş olabilir.Ama ortada Prens Sabahattin’in bu olayı üstelendiğine dair kesin bir delil bulunmamaktadır. Prens Sabahattin’in olayı üstlenmemesinin sebebi isyancıların kontrolden çıkması olarak değerlendirilebilir. Fakat Hiçbir zaman Prens Sabahattin’in bu olaydaki parmağı olup olmadığı kesin olarak tespit edilemedi.
Üçüncü bir tahminde de şöyle bulunabilir. O dönemde Volkan gazetesinin sahibi Derviş Vahdeti askerlerin İttihatçıları protesto eden yazıları gazetesinde yayımlıyordu. Derviş Vahdeti Nakşibendi tarikatından olup İngiliz hesabına çalışan biriydi. İngilizler de İttihatçıları İstemiyorlardı.
Dördüncü olarak da isyanı düzenleyen gurubun softalar yani medreseliler olabilir. Çünkü Meşrutiyetten önce Medreselerde okuyan öğrenciler Askerlikten muaf tutulmuşlardı. Onun için taşradaki gençler askerlikten kurtulmak için medreseye gidiyorlardı. İttihatçılar Meşrutiyetten sonra bu uygulamayı ortadan kaldırarak medreseye giren öğrencileri sınava tabi tutarak başarısız olanları askere gönderiyorlardı. Bu durum haliyle medreselileri İttihatçılara düşman etmişti.
Beşinci bir gurup da kadro dışına çıkarılmış subaylar düşünülebilir. İttihatçılar Harbokulu mezunu olmayanları subaylıktan çıkarıyorlardı. Sadece İstanbul’da bulunan 1. Ordudan 1.400 alaylı subay kadro dışına çıkarılmıştı. Bu haliyle kadro dışına itilen alaylı subaylar İttihatçılara düşman oldular.
Altıncısı da Arnavut ulusçularını sayılabilir. Arnavut milliyetçileri İttihatçıların Arnavutlulara karşı gütmüş oldukları Türkleştirme politikalarını benimsemiyorlardı.
Tarihsel bir olgu değerlendirilirken bir kaç etkeni göz önüne alıp diğer etkenler göz ardı edilerek yargıya varmak bilimsel bir tutum değildir. 31 mart isyanına şeriatçi bir kısımın ve özellikle Derviş Vahdeti ve halktan bir kısım gericinin katıldığı biliniyor ancak bunların esas isyanı başlatan grup değil de başlayan bir isyandan kendilerine göre pay çıkarmak isteyen bir grup olduğuna dair dikkate değer bir iddia söz konusu.
Bu durumda muhalif tüm grupları aynı kefeye koymak ve muhalefet gerekçesini göz önünde bulundurmaksızın tüm grupları şeriatçi veya "şeritçi işbirlikçisi" sıfatını yakıştırmak İttihatçı zihniyeti günümüze taşımak olur. İttihatçılar her ne kadar monarşiye göre önemli bir ilerlemeyi simgelese ve Cumhuriyetimizin öncülleri olsa da, döneminde sokak ortasında muhalif gazete yazarlarını öldürecek kadar şiddetten yana olduklarını da göz önünde bulundurmak zorundayız. Bu durumda İttihatçılara karşı muhalif harekette meşru olanlar ve meşru olmayanlar ayrımı yapmak durumundayız.
Görünen odur ki bir yandan resmi tarihçilerimizin ve ulusalcılarımızın "31 vakası şeriatçi ayaklanmadır" indirgemeciliği diğer yandan da günümüzdeki şeriatçi basının "31 mart vakası İttihatçıların düzmecesidir" şeklindeki indirgemeciliği kendi ideolojik çıkarları için minareye kılıf uydurmaktan öte anlam taşımamaktadır. Olay daha karışık olup akademik düzeyde incelemeleri gerektirmektedir.
Bunlardan dolayı "Günümüz Yeni Osmanlıcı'ları da aynı fikir babaları Prens Sabahattin'ler, Ali kemal'ler gibi şeriat ve emperyalizmle işbirliği içindeler. " sözü hiç bir bilimsellik içermediği gibi demagojik saldırıdan öte anlam taşımamaktadır.
Emperyalizmle işbirliği konusunda en kati olarak emin olduğumuz ise İttihatçıların Alman emperyalizminin uşağı durumuna düştükleridir. Bu öyle vahim bir duruma gelmiştir ki Ruslar Erzurum, Trabzon ve Van'ı aldıklarında bile daha doğrusu vatan savunmamız bile şüphede iken Almanlara yaranmak için Galiçya cephesine (Ukrayna civarları) Osmanlı birlikleri yollamışlardır. İtilafçıların İngiliz yanlılığının ise bir sistem modeli düzeyinde mi yoksa daha derin bir düzeyde mi olduğunu araştırmak gerekli. Bu konuda net bir bilgim yok.
Hürriyet ve İtilaf Partisi ise liberallerden, özgürlükçülerden oluşuyor. Genelde İngilizci bir siyaset izliyorlar. Saltanat ve hilafetten yanalar.
1910'da kurulan osmanlı Sosyalist Fırkası 1913'de Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na katılıyor acaba Osmanlı Sosyalistleri de mi saltanat ve hilafetten yana idiler? :)
31 Mart olayı bir muamma değildir.
31 Mart'ı muamma olarak sunanlar kendi üzerlerindeki suçlamadan sıyrılmak isteyenlerdir.
Bunlar da en başta gerici yobaz şeriatçilerdir ve Ahmet Altan gibi 2. cumhuriyetçilerdir.
31 Mart kesin olarak bir karşı devrimdir.
Bu karşı devrimin ardında İngiltere ve Abdülhamit vardır.
Başlayışı ile olsun, gelişimi ve sonucu ile olsun 1908 Devrimine, Meşrutiyete ve İtihatçılara karşı olduğu net olarak bellidir.
İsyancılar buldukları yerde İttihatçıları, İttihatçı subay ve mebusları öldürüyorlardı.
Taksim Kışlasında, Sultanahmet'te ve kentin çeşitli yerlerinde toplananlar "Şeriat isteriz" diye bağırıyorlardı. İsyana sahiplenilmemesi, isyanı kimlerin çıkardığını belirsizleştirmez.
Abdülhamit'in, Derviş Vahdeti'nin, Prens Sabahattin'in, Said Nursi'nin çıkıp ta "İsyanı biz başlattık" demesi beklenmemeli. Derviş Vahdeti'nin, Şeyh Sait molla'nın, Prens Sabahattin'in İngiliz ajanı, İngiliz beslemesi oldukları sabittir.
1910'da kurulan osmanlı Sosyalist Fırkası 1913'de Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na katılıyor acaba Osmanlı sosyalistleri de mi saltanat ve hilafetten yana idiler? Yoksa bu da bir İttihatçı uydurması mıdır?
İştirakçi Hilmi de İngiliz ajanlarındandır. Kurduğu parti bilinen sosyalist bir parti değildir.
"Osmanlı İştirakiyyün Partisi"dir. Yayın organlarında işçileri, emekçileri savunmak yerine Prens Sabahattin'e destek veren, onun görüşleri doğrultusunda fikir sunan bir yol izlemiştir.
Kurtuluş savaşına da karşı çıkmış ve İngilizleri desteklemişlerdir. Halbuki gerçek sosyalistler milli mücadeleyi destekliyorlardı ve Kuvayi Milliye'ye katılmışlardı. Milli Mücadelenin başlarında bir Bolşevik rüzgarı esiyor ve İngiliz işbirlikçileri ve saray tarafından Kuvayi Milliye komünist-Bolşevik olmakla suçlanıyordu. Ama İngiliz Hilmi pardon İştirakçi hilmi hizmetlerine karşı İngilizlerin hediyesi kırmızı arabasıyla geziyor ve Kuvayi Milliye aleyhi konuşmalar yapıyordu.
Dolayısıyla İtilafçılara katılmaları şaşılacak birşey değildir.
Türkiye'deki hiçbir devrimin öncülüğünde sınıfsal bir yapı yoktur.
Hiçbiri burjuva devrimi de değildir, proleterya devrimi de.
Hiçbir devrime ne burjuva, ne de proleterya önderlik etmemiştir.
Kemalist devrim de dahil, 1908 devrimi ve ulusal Kurtuluş Devrimi döneminde gelişmiş bir burjuvazi ve proleteryadan sözetmek mümkün değildir.
Yani bir anlamda halk devrimlerden kopuktur.
Biraz 1908 devriminde, biraz da Ulusal Kurtuluş Devriminde halkın katılımı görürüz.
1960 Devrimi dahi yukardan aşağı gerçekleşmiş olup halktan kopuktur. Hatta halka rağmen yapıldığı söylenebilir.
Tanzimat fermanı, 1876 1. Meşrutiyet, 1908 Devrimi, Ulusal Kurtuluş Devrimi, Kemalist Devrim ve 1960 Devrimi birbirini tamamlayan ulusal demokratik devrimlerdir ve hala tamamlanmamıştır.
Bu devrimleri burjuva devrimi olarak adlandırmak yanlıştır.
Ama tüm devrimler burjuvazinin ve işçi sınıfının gelişmesine katkıda bulunmuştur.
Belki bu nedenle bazıları Küçük Burjuva devrimleri olarak adlandırılabilir.
Türkiye 1950'de bir karşı devrim yaşamıştır. Kemalizm yıkılmış, tekelci burjuvazi hakimiyet kurmuştur.
1960 devrimi, reformist burjuvazinin desteğiyle tekelci burjuvaziye bir darbe ile Kemalizmi yeniden hakim görüş kılmıştır. ABD destekli tekelci burjuvazi yediği tokattan sonra Kemalizmi göstermelik olarak vitrininde tutup egemenliğini sürdürmüştür.
*
Ulusal demokratik devrimleri tamamlayıcı devrim şartları 1980 öncesi oluşma aşamasındaydı.
Ancak 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri ile önü kesilmiştir.
Bu devrim gerçekleşseydi eğer ilk defa Türkiye'de işçi sınıfının, halkın katıldığı bir devrimden sözedebilecektik. Ancak yeterince gelişmemiş ve gerici karakterli işbirlikçi *burjuvazinin kendi çıkarlarına olmasına rağmen benimseyemediği bu devrimi engellemesi neticesinde gerçekleşemedi.
Ulusal demokratik devrimin tamamlanması kaçınılmazdır. Fakat burjuvazinin gerici karakteri devam etmekte ve bir geri dönüş ile karşı devrim süreci yaşanmaktadır.
Bu durumda devrimin yine yukardan aşağı gerçekleşmesi eksik kalmasına neden olacak, ne tam bağımsızlık sağlanabilecektir ne de tam demokrasi.
Demokratik bir halk devriminin yaratılabilmesi ve 2. Kurtuluş savaşının kazanılabilmesi için öncelikle karşı devrime giden geri dönüşün durdurulması, solun toparlanması, işçi sınıfının devrimci sendikal örgütlenmesinin gelişmesi ve tüm anti-emperyalist yurtsever demokrat katmanların omuz omuza aynı saflarda toplanması gerekmektedir.
31 Mart'ı muamma olarak sunanlar kendi üzerlerindeki suçlamadan sıyrılmak isteyenlerdir.
Sanırım tarihçi Murat Bardakçı'ya kimse ne şeriatçi ne de 2. Cumhuriyetçi diyebilir.
31 Mart sadece dinî bir ayaklanma değildi, işin içerisinde askerin başkaldırması ve siyaset de vardı ama isyanın gerçek niteliği hiçbir zaman ortaya çıkarılamadı. Bu sayfada iki gün boyunca, 31 Mart'ın az bilinen bazı ilginç yönlerini okuyacaksınız...
http://arsiv.sabah.com.tr/2007/04/15/haber,0D19F86BCD554B1481AAAF36685117DB.html
TALEPLER SİYASİ İDİ: İsyancıların talepleri beş maddeden ibaretti ve öncelik dini değil, siyasi konulara verilmişti: 1. Hükümetin istifası, 2. Meclis Başkanı Ahmed Rıza Bey ile Hüseyin Cahid (Yalçın) ve Talât Beyler'in (Talât Paşa) işi bırakmaları, 3. Daha önce görevden alınmış olan alaylı subayların birliklerine iade edilmeleri, 4. Şeriatın uygulanması, 5. Ayaklanmaya katılanların affı.
31 Mart olayı bir irtica ayaklanması idi ama irtica sözüyle o dönemde bugünün gericilik ve dinyobazlık kavramları değil, 1908'de ilân edilmiş olan İkinci Meşrutiyet öncesi döneme, yani Sultan Abdülhamid'in mutlak istibdadının hüküm sürdüğü günlere dönme arzusu kastedilirdi. İrticacı diye Abdülhamid dönemini özleyenler hatırlanır, bugünün irticacısına, o zamanlarda sadece yobaz denirdi. Meşrutiyet'in ilânından sonra binlerce kişi birbirini irticacı iddiasıyla ihbar etmiş ve Türkiye'de bir mürteci avı başlamıştı.İkinci Meşrutiyet'in ilk aylarında yayınlanan gazetelerde mürteci sözünün siyasi anlamıyla ilgili olarak çok sayıda yazı, haber ve karikatür çıkmıştı.
http://arsiv.sabah.com.tr/2007/04/15/haber,8F2B7196226142C99CED56F3F0211AFC.html
31 mart isyanında şeriat yanlılarının yer aldığı biliniyor bunda bir mutabakat sorunumuz yok. Ancak çok daha ön planlarda İttihatçıların alaylı subayları tasviyesinden tutun muhalifleri yol ortasında kurşunlayarak estirdikleri terör ortamından rahatsız olanlar ve Abdülhamit hükümetinde yer alıp yeni hükümette yer alamayanların husumetine kadar geniş bir muhalefet kesiminin önemli yer tuttuğu da anlaşılıyor.
İttihatçıların isyanı bastırmaları da anlaşılır bir şey. Ancak tüm isyana "şeriatçi" damgası vurarak kendilerine karşı her türlü muhalefete şiddet ve tasviye uygulamaları konusunda haklı eleştiriler var günümüz aydınları arasında. Bu eleştiriler salt şeriatçi veya 2. Cumhuriyetçilerle kısıtlı da tutulamaz.
Günümüzün ittihatçileri nasıl ki kendilerine karşı olan hareketleri hemence şeriatçi veya bölücü tanımlamasına sokup askeri ve hukuksal yolla tasviyesine meylediyorlarsa o dönemdeki İttihatçiler de 31 Mart vakası içinde yer alan küçük bir grup olan İttihad-ı Muhhammediye örgütünü sanki tüm 31 mart vakasının asli unsuruymuş gibi gösterip muhaliflerini temizlemenin aracı yaptılar.
Gerek dönemin İttihatçileri gerekse de günümüzün İttihatçileri 31 vakasını salt şeritçilerle laikler arasında bir mücadeleye indirgemişlerdir. Böylece kişileri ikisi arasında bir seçim yapmaya ve dolayısıyla da aydın bir insanın kendi yanlarında yer almasına çalışmışlardır.
Günümüz Türkiyesi ile ilgili benzeri İttihatçi anlayışları da görmekteyiz: Bu gün bir demokrat AKP'den rahatsızlığını belirtir ancak bunun demokrasiyi rafa kaldıracak derecede bir gerekçe olmadığını ifade ediyor ise İttihatçılarımıza göre bu demokratlar "şeriatçilerle işbirlikçi"dir. Darbeyi savunmadıkları için "emperyalizmin uşaklarıdır", liberal değil "liboş"lardır.
Günümüz Türkiyesinin bu merkeziyetçi otokratik siyasal yapısının ülkemizin gelişimi önünde bir engel olarak görüyorsak hem siyasal alanda mücadele hem de destek almaya çalıştıkları tarihsel arka plan olarak İttihatçılığın merkeziyetçi otokratik yapısının deşifresi gerekmektedir. Bu nedenle İttihat ve Terakki dönemini esas olarak laiklerle şeriatçiler arası mücadeleye indirgeyen aradaki demokratik muhalefeti görmezden gelen anlayış deşifre olmalıdır ve zaten olmaktadır.
Sadece belli ideolojik çevrelerden değil tarafsız sayılabilecek ve tarih bilimsel çalışmalarda da olay gün yavaş yavaş gün ışığına çıkmaktadır.
Sosyalist Nazım Hikmet'in dizelerine bir bakın, bir de günümüz Yeni Osmanlıcısı, yeni İtilafçısı, yeni mandacısı liberal Altan'ların şu sözlerine:
"Cumhuriyet gazetesinin eski binası İttihat ve Terakki'nin merkeziydi."
“Devlet ve vatan kavramlarımız geçmiş yüzyıla ait. Bu, bütün dünyada böyle. Hâlâ insanlar toprağın insandan daha önemli olduğuna inanıyor. Hâlâ genel kural toprak için insan feda edilmesi. İnsan için toprak feda edilmesini düşünmek bile bütün ülkelerde bir ihanet...
“Ben bir tek insanı öldürmemek için on bin metre toprağı feda ederim”
“...Ben devletlerin bağımsız olmasının halklar için çok büyük tehlikeler doğurabileceğini düşünüyorum”
“Ben bağımsızlık kavramının tümüyle ortadan kalkması gerektiğine inanıyorum. Bu dünyanın en tehlikeli kavramlarından biri”
“Kahrolsun bağımsızlık”
“Vatanı sevmek yerine babamın dediği gibi işimizi sevmeliyiz”
“Ben, vatanı sevmenin vatandaşın işine yaradığını görmedim hiç.”
“Ben vatanı kiraz ağacının gölgesine ve kadın memesine satarım”
Ben bu sözleri Ahmet Altan'ın söylediğine inanmıyorum. Eğer yukarıdaki sözlerin gerçek olduğu iddia ediliyorsa -ki aktarıldığına göre iddia ediliyordur- kaynak gösterilmesi gerekir. Ahmet Altan hangi gazete veya dergideki yazısınında, ne zaman bunlar söylemiştir?
Google'de arama yaptım ve Ahmet Altan'ın kendi yazılarında bu ifadelerini göremedim. Sadece turksolu.org gibi nasyonel sosyalist sitelerde ve kanka.net gibi ne olduğu belirsiz birkaç sitede aynı sözler geçiyor.
Dolayısıyla bilim namusu adına ya alıntıların Ahmet Altan'a ait olduğu gösterilmeli ya da yazı tekzip edilmelidir diye düşünüyorum.
“Ben vatanı kiraz ağacının gölgesine ve kadın memesine satarım”
* * bu ve benzeri şeyler olsa olsa Ahmet Altan ın romanlarında kişilere söylettikleri kurgulardan alınmış olabilir.
Roman kahramanlarının konuşmalarını ise yazarın düşüncesi gibi lanse etmek ne derece dogrudur. Ama gene de makale içeriginde yazmış ise ben de makalelerin adresini bilmek isterim.
* *saygılarımla
Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz.
Ahmet Altan'ın yılardır yaptıkları ortada,şimdide taraf gazetesinde benzer söylemlere devam ediyor.
Alıntıyı bilmem ama yeni yazdıkları farklı değil ki aynısını şu anda da yazıyor zaten.
Sevgilerimle
Ahmet Altan'ın yılardır yaptıkları ortada,şimdide taraf gazetesinde vatan hainlğine devam ediyor.
* *aydoe bu betimlemeni anlamakta zorluk çekiyorum. Vatan hainliginin cezasının idam olması gerekiyor. Sence savcılar mı işlerini yapamıyor yoksa kelimelere verdigimiz anlamlarda aşırıya mı gidiyoruz. Bu kadar kolay mı vatan haini olmak. Ya da bize ters düşeni vatan haini olarak mı suçluyoruz. Bir de bu vatan hainliginin kıstası ne ve nasıl tespit edilebiliyor. Bir insanı karalamak bu kadar kolay olabiliyor mu.
* *saygılarımla
Aydoe,
"Vatan hainliği" hukuksal bir suçtur ve aynı zamanda günlük konuşma dilimizde bir hakarettir. Böyle ağır bir suçlamanın haklı ve meşru dayanakları olmalıdır. Siyasal görüşü milliyetçilik olmayan kişiye "vatan haini" sıfatı yakıştırılamaz. "Vatan haini" yaftası vurmak bu kadar ucuz olamaz. Seninle benzeri siyasal görüşleri paylaşmayanlara "vatan haini" damgası vuramazsın, yanlış yapıyorsun.
Eğer Ahmet Altan'ın yazılarında vatan hainliği varsa ya savcılarımız uyuyor veya sen savcıya suç duyurusunda bulunmadığın için sen de bu vatan hainliğine göz yumarak paylaşmış oluyorsun.
Ayrıca Tüzüğümüzün Forum Kurallarının 4. maddesini hatırlatmak isterim:
4- Kişilik Hakları İhlallerine ve Hakaretlere Göz Yumulmayacaktır
a) Gerek bu forumun üyelerine gerekse de tarihsel, politik şahsiyetlere, çeşitli kurumlara; başka din, mezhep, ırk ve cinsiyetteki kişilere yönelik, onlar burada olmasa bile hakaret, aşağılama, kişilik hakkı ihlali içeren söz ve ifadelerde bulunulamaz. Bu tür mesajlar yöneticiler tarafından silinecek, ifade tarzına göre gerekli görülürse disiplin cezası verilebilecektir.
Ben bu sözleri Ahmet Altan'ın söylediğine inanmıyorum. Eğer yukarıdaki sözlerin gerçek olduğu iddia ediliyorsa -ki aktarıldığına göre iddia ediliyordur- kaynak gösterilmesi gerekir. Ahmet Altan hangi gazete veya dergideki yazısınında, ne zaman bunlar söylemiştir?
Google'de arama yaptım ve Ahmet Altan'ın kendi yazılarında bu ifadelerini göremedim. Sadece turksolu.org gibi nasyonel sosyalist sitelerde ve kanka.net gibi ne olduğu belirsiz birkaç sitede aynı sözler geçiyor.
Dolayısıyla bilim namusu adına ya alıntıların Ahmet Altan'a ait olduğu gösterilmeli ya da yazı tekzip edilmelidir diye düşünüyorum.
Bu sözler Ahmet Altan'ın romanlarında geçmektedir. İroni de olsa, mecazi anlamda da kullanmış olsa, roman kahramanına söyletmiş de olsa çirkindir. Bunları aklından geçiren, kurgulayan insanın "ateş olmayan yerden duman tütmez" misali bir tarafında benzer düşünceler yatıyordur.
Bu söylemleri babasının tabiriyle enseyi karartıyor.
İroni de olsa, mecazi anlamda da kullanmış olsa, roman kahramanına söyletmiş de olsa çirkindir. Bunları aklından geçiren, kurgulayan insanın "ateş olmayan yerden duman tütmez" misali bir tarafında benzer düşünceler yatıyordur.
* *Pante o halde bu vatan haini kitapları yakmalı mıyız. Bu romanları yakarsak kurtulacak mıyız.
* *Gerçekten ilginç buluyorum *ve senin gibi bir insanın, aydoe gibi bir insanın bunları yazabilecegine inanamıyorum.
* * Arkadaşlar bir romandan bahsediyoruz, ve tahayyüllere de sınır ve ket vurmaktan bahsediyoruz. Böyle bir yasaklama olabilir mi. Romanlara, romancılara yasak getirilebilir mi. O halde 12 Martı, 12 Eylülü neden eleştiriyoruz.
* *saygılarımla
Bu güne kadar Ahmet Altan'ın yedi romanını okudum. Hiç bir romanında yukarıdaki alıntıların çağrıştıracağı basitlik, vatan hainliği, insanlara ve ulusuna yabancılık veya nefret gibi temalara rastlamadım.
Özellikle "Kılıç Yarası" ve onun devamı olan "İsyan Günlerinde Aşk"ı hayatımda okuduğum en iyi yerli romanlar arasına sokabilirim. Tarihsel atmosfer içinde aşk, sadakat, kıskançlık gibi temaları ve psikanalitik bilinçdışı kavramının insan yaşamındaki etkisini bana göre başarılı şekilde veren bir yazar.
"Kılıç yarası" adı romanında Selanik'te intihar saldırısı yapan Bulgar komitacı ve Bulgar dağlarında komitacı avı yapan Osmanlı jandarması pasajları ile günümüze de gönderme yapıyor. Bunlara katılınır veya katılınmaz ama yukarıdaki alıntıları romanın içinden cımbızlayıp işte Ahmet Altan budur demek demagojiden öte anlam taşımaz. Roman bütünlüğü içinde değerlendirilmelidir. Bu kural sadece Ahmet Altan için değil bütün yazarlar için geçerlidir.
Bu nedenle bu tip cımbızlamaları bir yerden bulup aktarmak yerine romanın tamamı içinde değerlendirmeyi öneririm.
Ahmet Altan ile ilgili bir alıntı da benden ama makalenin tamamı:
Kim bu Türklük düşmanları ?
12 Mart 2007
Benim anladığım kadarıyla Türk olmak çok kolay bir şey…
“Kahrolsun emperyalizm,” “kahrolsun Ermeniler,” “kahrolsun hainler,” diye bağırdın mı, tamam, sen iyi bir Türksün.
Bu mu gerçekten Türk olmak?
Yetiyor mu bu kadarı Türk olmaya?
Yabancı bir ülkenin ajanı buraya gelip Türk taklidi yapmaya kalksa hiç de zorlanmayacak.
Üç cümle ezberleyip bağırdı mı, sadece Türk olmayacak bir de “vatansever Türk” olacak…
Ne kolaymış Türk olmak…
Türklerin ana dili olan Türkçeyle bir sayfalık bir kompozisyon bile yazamıyormuşsun…
Yazmayı bırak, Türkçe düzgün cümleler kurarak beş dakika konuşamıyormuşsun…
Bunlar önemli değil…
Beş tane Türk şairinin adını söyleyip, iki tane şiiri ezberleyememişsin…
Türkçe yazılmış iki roman okumamışsın…
İkinci Meşrutiyet’in hangi tarihte ilan edildiğini bilmiyormuşsun…
Mahmut Şevket Paşa’nın adını bile duymamışsın…
Babıali baskınında vurulan Harbiye Nazırı’nın adını söyleyemiyormuşsun…
Balkan Savaşı’nı nasıl kaybettiğimiz konusunda bir fikrin yokmuş…
Çanakkale Savaşı’nın komutanı kimdi diye sorulduğunda boş boş bakıyormuşsun…
Şeyh Galip’in adını bile duymamışsın…
Tasavvuf’un ne olduğunu bile bir kere düşünmemişsin…
Ali Paşa’dan bir anekdot bile anlatamıyormuşsun…
Kanuni’nin çadırında boğdurduğu şehzadesinin adını bilmediğin gibi, böyle bir olaydan haberdar bile değilmişsin…
Birinci Meclis’te neler tartışıldığını hiç merak etmemişsin…
Harekat Ordusunun üç ünlü kurmay subayını say desem, sayamıyormuşsun…
Bunların hiçbiri önemli değil.
“Kahrolsun vatan hainleri” diye bağırdın mı sen Türksün.
Türklüğün nasıl olması gerektiğini anlatabilirsin.
Türklerin çıkarının ne olduğunu herkese öğretebileceğine eminsin.
Savaşmayı, öldürmeyi alkışlamak Türk olmak için yeterli sence.
O savaşların niye kaybedildiğini araştırmak, yeni yenilgilere engel olmaya uğraşmak ise Türk düşmanlığı.
Balkan savaşı öncesinde Cemil Topuzlu’nun neler söylediği, o savaşa hangi şartlarda girildiği, yenileceğimizi bilenlerin bile neden ağzını açamadığı konusunda bir fikrinin olmaması neyi değiştirir?
Savaşı “hainler” yüzünden kaybettiğimizi söyler çıkarsın işin içinden.
Bu tek cümle seni “iyi bir Türk” yapar.
Türklüğün böylesine “cehaletle”, “cinayetle”, “zorbalıkla” özdeşleştirildiği bir başka dönem daha var mı acaba tarihimizde?
Kim bu adamlar?
Türklüğü bu kadar ucuzlatan, çirkinleştiren adamlar kim?
Amaçları ne?
Ne günahlarımızı bilirler, ne sevaplarımızı bilirler.
Tarihimizin ne gölgesinde, ne ışığında dolaşmışlar.
Dilimizi sevmiyorlar, edebiyatımızı sevmiyorlar, mizahımızı sevmiyorlar.
Ama Türklük hakkında konuşur duruyorlar.
Türklüğün zorbalık olduğunu anlatıyorlar.
Hayatımın hiçbir döneminde ırkımın, kavmimin, geçmişimin, “Türk olduğunu iddia eden” birileri tarafından bu kadar aşağılandığını görmedim.
Hiçbir zaman milliyetçi olmadım, hiçbir zaman ırkçı olmadım ama artık benim bile tahammülümü aşan bir saldırı altında Türklük.
Düzgün bir Türkçe bile konuşmayı beceremeyen birileri kendilerini “Türklüğün” sahibi gibi sunmaya çalışıyor.
“Cahil olmayan, zorba olmayan” biri Türk olamazmış inancını yaymaya uğraşıyor.
“Türkleri” dünyanın “lanetlileri” haline getirmeye çabalayan bu adamları kim destekliyor, niye destekliyor?
“Türk olmak” adına “Türklüğü aşağılayan” bu adamların arkasında kim var?
Niye Türklüğe bu kadar düşmanlar?
Yunus Emre’si, Pir Sultan’ı, Nazım’ı, Cahit Sıtkı’sı, Yahya Kemal’i, Necip Fazıl’ı, Halit Ziya’sı, Peyami Sefa’sıyla parlak bir geçmişin, zengin bir dilin, derin bir duyarlılığın çocuklarıyız biz.
Dilimizi, şiirimizi, efsanelerimizi, masallarımızı, mizahımızı, hicvimizi seviyoruz.
Her Türk’ün övüneceği bu büyük mirası da “Türklüğü zorbalıkla ve cehaletle “ özdeşleştirmeye çalışan bu kuşkulu insanların çirkinleştirmesine izin vermeyeceğiz.
Edibali’yi, Şeyhülislam Yahya’yı, Kaygusuz Apdal’ı, Karacaoğlan’ı, Mevlana’yı vahşice, barbarca saldıran bu insanlara karşı savunacağız.
Türklerin nasıl şiir yazdığını bilmeyen, bu dili sevmeyen birilerinden bu kavmi korumak zorundayız.
Bin yıllık bir mirası üç günde kirletmeye uğraşıyorlar çünkü.
Kavmimizin güzel ve değerli olan nesi varsa parçalamak, yok etmek istiyorlar.
Hiç kimse Türklüğe bu kadar düşmanca saldırmamıştı.
Üstelik bu kez saldıranlar bizim bayraklarımızı sallıyorlar.
Ahmet Altan
http://www.haberosmaniye.com/yazi/111961
Pante o halde bu vatan haini kitapları yakmalı mıyız. Bu romanları yakarsak kurtulacak mıyız.
Neden kitapları yakılsın ya da vatan haini damgası vurulsun ki?
Liberal düşüncenin ne olduğu bilinsin..
Bu düşüncelerin ülkeye ve halka ne kazandıracağı, ne kaybettireceği görülsün.
İran'ın da Altan'lar gibi liberalleri vardı. Şimdi dövünüyorlar.
Deniz gezmiş'lerin tam bağımsızlık mücadelesi ile Altan'ların tam bağımlılık mücadelesi arasında yerimiz ne olmalı sizce?
Altan'lara sessiz kalmak ya da alkışlamak mı?
Gericilerle ittifak içinde olanların, halka yanlış mesaj verenlerin, devrimcilerin "Onlar ortak biz pazar" *dediğine mahkum kalanların, yazdıklarını eleştirmeyelim mi?
Deniz Gezmişler'in yolu yanlış idi. En az 400 yıldan beri hayatın her alanında gerileyen bir toplumun sorunlar yumağını ülkede sadece 17 yıldan beri varolan Amerikan varlığına bağlamak ancak azgelişmiş bir toplumun örtülü milliyetçiliği olabilirdi.
-Kız çocuklarını okula göndermemek ABD emperyelizminden kaynaklı mı idi?
-Doğudaki kan davası ABD kayanaklı mı idi?
-Geriliğimizin önemli nedenlerinden olan kadercilik ve şükürücülük ABD menşeli mi idi?
-ABD ile ilişkiler kurulmadan önce Türkiye'de demokrasi daha iyi mi işliyordu?
-ABD ile ilişkiler kurulmadan önce sanayileşmekte olan bir ülke mi idik?
-Varlık Vergisi denen tarihi yüz karamız 1944 yılında tek parti iktidarı (CHP) döneminde çıkarılmadı mı?
Bunların hangilerini düzeltmek için Deniz Gezmişler mücadele etti?
Kendi iç düzenimizden, kendi kültürel hayatımızdan ve geleneğimizden gelen etkenleri görmezden gelerek veya arka plana atarak Rusya'ya karşı bir ileri karakol olarak Türkiye'yi kullanan ABD'ye neredeyse tüm geriliğimizin baş sorumlusu ilan etmek ne derece haklı idi? Bence hatalı bir tahlil ve hatalı bir mücadele perspektifi idi. Bu hatalı perspektifin kaynağı da kendi ülkemizdeki gerçekler değil Lenin'in dünya gericiliğinin baş kaynağını emperyalizm (başta ABD gören) teorisi idi. ABD saldırgan ve hegemonyacı bir ülke idi kuşkusuz. Ancak ülkemizdeki geriliğin ve gelişememenin baş nedeni o değildi.
Deniz Gezmişler, Çayanlar demokrasi için, evrensel insan hakları için, düşünce özgürlüğü için mücadele etmediler. Acı ama gerçek. Onlar iktidarı ele geçirip, üretim araçlarına zor yoluyla el koymak ve tüm "burjuva" partilerini tasfiye ederek Marksist-Leninist diktatoryanın altında adeta sihirli çözüm olacağına inanıyorlardı. Demokrasi ve İnsan Hakları, Özgürlükler onlar için burjuva değerler idi. Takipçileri bu değerlerin basit burjuva değerler olmadığını ancak 1980 döneminde hapishanelerde işkenceler altında kaldıktan sonra anlayabildiler maalesef. Ancak bu acı tecrübelerden sonra anlaşılabildi İnsan Hakları'nın ne kadar değerli olduğu. İçi boş bir söylem olmaktan öte gerçek bir gereklilik olduğu.
Yurtseverlik; *Sınırları belli bir yurdu, toprağının altındaki hammadde kaynakları, üzerinde yaşayan her dilden, her dinden, her etnik kökenden insanları, ormanları, suları, kıyıları, doğal kaynakları, hayvanları, kısacası her şeyiyle ve bir birey olarak sevme, sahiplenme, korumaya hazır olma, bunun sorumluluğunu taşıma duygusudur.
Yurtseverlik, barışçılığın, demokratlığın, özgürlükçülüğün, bağımsızlıkçılığın ayrılmazıdır; bireyler için evrenselliğe açılan bir kapı, sosyalistlerin olmazsa olmazıdır. Türkiye, liberallerin, İslamcıların, milliyetçilerin değil yurtseverlerin, sosyalistlerin omuzlarında aydınlığa taşınacaktır.
Cumhuriyet 12.04.2008
Ayıpları Görmeyelim.. Huzurumuz Kaçmasın(!)
DENİZ BANOĞLU
Kimi gazetelerle bazı gazetecilerin son iki hafta içindeki gelişmeler nedeniyle gündeme gelmesinden sonra, bu sorunun, yani, “Gazeteci kimdir” sorusunun yanıtını aslında Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu yaptığı açıklamayla verdi. Ama kim dinler ki? Gazetecinin görevi doğru haber vermektir, haberde yorum yoktur, basın ahlakına, etiğine uygun davranır gibi gazeteciyi tanımlayan bu değerleri kim dinler ki?..
Çünkü günümüzde ve toplumumuzda gazeteci, gazeteciden başka her şeydir; yargıçtır, hâkimdir, hukukçudur, bilirkişidir, avukattır, nifakçıdır, iş karıştırandır, çıkarcıdır, akıl verendir hatta o kadar akıl verendir ki, bu özelliği kimi zaman, “ muhbirliğe “ kadar uzanır.. Eleştiriyi aşağılamakla, yorumu yargıyla karıştırır. Beğenmediğiyle alay eder, yerin dibine geçirir; genel geçer doğrularla, içinde yaşadığı toplumun değil, kendi çıkarlarıyla örtüşen kişi, kurum ve yöneticileri beğenir. İlkesi pek yoktur, dün “evet” dediğine yarın “hayır” diyebilir. Dün sol gösterirken bugün sağ vurur...
Günümüz gazetecileri bir âlemdir velhasıl... Tabii sözümüz, bu meslekte olan ülkemizdeki bütün gazetecilere değil... Ancak son zamanlarda sayıları öylesine çoğaldı ki, tam da huzura gereksinim olduğu bir dönemde, asli görevleri, sorumlulukları barışçıl ortama katkıda bulunmak olduğu halde, aksine toplumda ürküntü, güvensizlik, kargaşa ortamı yaratıyorlar. Öyle ki, bir yanda yedi sivil toplum kuruluşu “sağduyu çağrısı
yaparken (ki onlar da iktidar yanlısı olarak biliniyorlar) diğer yanda demokrasi ve insan hakları havarileri İslam yanlısı gazetecilerle, kendilerine “liberal demokrat” yakıştırması yapan gazeteler de “vur abalıya” veryansın ediyorlar, ülkeyi tehlikeli bir kaosa sürüklüyorlar... Bu arada ülkenin başbakanı ne yazık ki, hukukta, özgürlüklerde ve demokraside nasıl ki hep iktidarın çıkarlarını gözetiyorsa, medya konusunda da sadece hükümetin icraatlarını eleştiren medyayı görüyor ve bir tarafa yükleniyor... Hedef gösteren, saldıran İslami medya masum çünkü onun gözünde..
Ve böylece AKP’yi kurtarma operasyonuna baş koyan gazeteciler, gazeteciliklerini unutup yargıçlığa, hâkimliğe, muhbirliğe, akıl hocalığına soyunuyorlar.
Fethullah’ a “sivil toplum kuruluşu” diyen, Saidi Nursi hayranı biri çıkıyor, “Ergenekonu 2 tetikçiden ibaret mi sandınız” diye bilgiçlik taslıyor; akademisyenleri, kimi gazetecileri, avukatları, dernek ve vakıfları, işadamlarını hedef gösteriyor... Daha da ileriye giderek, AKP’ye partisini kapattırmamak için akıl veriyor, öneriyor. “Kanımızın son damlasına kadar savaşın, ‘bu etik değilmiş , şık değilmiş
sözlerine aldırmayın!.. Kanunları değiştirmek AKP’nin boynunun borcudur “ diyor.
Emre Aköz’ ün incileri bunlarla da bitmiyor tabii... Bu bilgiç-yargıç-hâkim gazeteciyi daha yakından tanımak isteyenlerin Gürkan Hacır
ın, “Önce Köşeler Gevşedi REFLEKS” kitabını okumalarını öneririm.
Kendisini çok esprili ve zeki sandığına emin olduğum bir diğer gazeteci de, ( Engin Ardıç ) yaşı 80’nin üstündeki bir meslektaşıyla (pek çok yazısında yaptığı gibi) amiyane bir biçemle alay ediyor. Bir zamanların sıkı solcusu bir gazeteci yazarın tanınmış gazeteci oğlu Ahmet Altan ise hangi tarafta olduğu açıkça belli olan gazetesi Taraf’ta, kendisine vahiy gelmiş olmalı ki, “korkunç bir olay olacak” öngörüsü ile, “darbeci” yakıştırması yaptığı
Kemalizmin kökünü kazımaya ” adeta ant içiyor..
Bir dönem, karşıt görüşte olan kimi cumhuriyetçileri, “ ülke bölünecek paranoyasına “ kapılmakla suçlayan Ahmet Altan ve benzeri gazeteciler, nedense şimdilerde kendileri “ bir darbe paranoyasına” kapılmış görünüyorlar... Kemalizmi darbecilikle, üç büyük kentte sokaklara dökülen milyonlarca masum protestocuyu da aynı suçlamayla özdeşleştirmeyi başka nasıl izah edebilirsiniz ki?..
Ama beni şaşkınlıktan şaşkınlığa düşüren son inanılmaz bombayı büyük gazeteci(!) Mehmet Barlas patlatıyor... (Belki de şaşırmamak gerekirdi ya) “Huzuru korumak için ayıpları görmezden gelmek de bir yoldur” diyor ve müthiş bir edebi benzetmeyle Ömer Seyfettin ‘in Yüksek Ökçeler adlı öyküsünü örnek gösteriyor. Önce bacaklarını, ayaklarını rahatlatmak adına ökçeli ayakkabılarından vazgeçip yumuşak terlikleri giyen evin sahibi kadın, daha sonra artık eskisi gibi ökçelerin sesinden uyarılmayan hizmetkârların tatsız olaylarını görüp iç huzuru kaçınca, onların ayıplarını görmemek için tekrar ökçeli ayakkabılarını ayağına geçiriyor.
Kıssadan hisse, “toplumların yumuşak terliği demokrasidir, şeffaflıktır, hukukun üstünlüğüdür, çoğunluktur” diyen Barlas sonra, “Ama bunlar, ayıpları yapanların huzurunu kaçırabilir. Bazı toplumlarda bu ayıpları yapanlar , ‘Uzlaşalım, herkes eskisi gibi devam etsin, huzurumuz kaçmasın ’ der... Hatta bazı toplumlarda ayıpları yapanlar, huzursuzluğun sebebi olarak halkı ve demokrasiyi gösterebilirler” (Acaba kimleri kastediyor dersiniz?) diye devam ediyor ve huzurumuz bozulmasın diye ayıpları görmezden gelmenin doğru çözüm olabileceğini ima ediyor... Ayıpları kimin yaptığını anladınız değil mi ?
Bizim “kıssadan hissemiz” de: Aman huzurumuz kaçmasın diye, biz de halk olarak, iktidarın toplumu İslamlaştırma karşıdevrimini, belediyelerin, ihalelerin, kimi büyük para babalarının ve hatta Meclis içindeki bakan ve milletvekillerin örtülü yolsuzluklarını sineye çekelim.. Türkiye Cumhuriyeti’nin yavaş ve emin adımlarla İslam cumhuriyetine, ulusal bütünlüğünün federe devlete dönüştürme gizli planlarını , “yani bu büyük ayıpları görmezden” gelelim, aman huzurumuz bozulmasın diye... Öyle mi?.. Buna, pes doğrusu demekten başkaca bir yorumumuz yok. İşte 21. yüzyılda gazeteciliğin ve gazetecilerin geldiği nokta...
Tarih: 17 Nisan 1933. Yer: İstanbul.
Türkiye gençliği, ulusal sorunlarına ve tarihsel değerlerine önem veriyordu. Yeni bir ülke yaratma heyecanıyla doluydular.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/8686726.asp?yazarid=218&gid=61&sz=15228
68 liler *ilerici devrimcidir,sosyalisttir.Emperyalizme karşı olmak ve yurtseverlik ideolojileri gereğidir.
Hareketi yalnızca Abd emperyalizmine başkaldırı olarak görmek yanlıştır.
Asıl amaç sosyalizmdir, bağımsız demokratik halk cumhuriyetidir.
Feodalizm ve kapitalizmin tasfiyesi ile kurulacak halk cumhuriyetinde,feodal kaynaklı cinsler arası eşitsizlik,kan davası,eğitim eşitsizliği,sanayileşememe yada etnik ayrımcılığın olmayacağı öngörülmektedir.
Sosyalist gençlik akademik demokratik talepler için mücadele etmiştir.
Bağımsızlık olmadan hiçbiri olmaz.
saygılar
31 Mart Vakası konusunda Murat Bardakçı'nın yazısı ile en azından bir orta noktada birleşiyoruz.
Murat Bardakçı isyanın *gericilerle birlikte, *Harbiyeli subayların emrine verilmelerini kabul etmeyen Avcı taburları tarafından çıkarıldığını söylüyor.
Doğrudur. Yazımda Taksim kışlasındaki ayaklanmaya da yer vermiştim. Ama ne tesadüftür ki bu askerler de isyanda"şeriat isteriz" diye bağırıyorlar.
Bu "şeriat isteriz" sloganı o dönemin her kesimden gericilerinin ortak sloganıdır. her kalkışmada bu sloganla ortalığı inletirler. Örneğin bu, günümüzdeki "tekbiiiiiiiir" çekmeye benzer.
Tabi ki "şeriat isteriz" sloganıyla bugünkü şeriatçilerinin isteği dile getirilmiyor. Zaten o dönem ülkede şeriat var. Ama gittikçe şeriatten uzaklaşıldığı ve eski istibdat dönemlerinin arzulandığı ifade ediliyor.
Murat Bardakçı'nın yazısından öğreniyoruz ki isyanı üstlenen de varmış ve bir şeriatçi örgütmüş.
Yani sonuçta ortada bir muamma yok. Muamma denebilecek olan isyanın arkasındakilerdir.
Prens Sabahattin ve yanlılarının isyandaki rolü, İngiliz parmağı, Abdülhamit'in etkisi kanıtlanamıyacak türde ama olasılığı yüksek faktörlerdir.
Prens Sabahattin ve yanlılarına gericilerle işbirliği suçlamasının nedeni, fikirlerini İslam'a göre şekillendirilmeleri, iyileştirilmiş şeriat hedeflemeleridir. O nedenle devrimlere karşıdırlar ve bu konuda birbirlerine destek verirler. İştrakçi Hilmi'nin kurduğu sözde sosyalist parti bile sade İslam'ı hedeflemekte, İslam uygulandığında bunun sosyalizm olacağını öne sürmektedir.
Bu konularda İngilizlerden de destek bulmaktadırlar. O dönemin ingiliz politikası, günümüzün ABD politikasıyla benzerdir.
Elbette bunun karşısında bir vatan hainliği suçlaması getirilmesi yanlıştır. Şeriatçilerin ki de kendilerine göre bir kurtuluş reçetesidir, İtilafçıların ki ve İttihatçıların ki de..
"Bunların asıl amacı devleti yıkmaktı, İngilizlere satmaktı vs." suçlamalar basite kaçmak olur.
Günümüzde de bir insan vatanını sevmeyebilir. Ya da vatan sevgisi onun gözünde politika olarak değersizdir. Vatandan ziyade vatandaşı önemli görür. Yurtseverliği gereksiz bulur.
Bağımsızlık da aynı şekilde. Varsın ülke bir büyük ülkeye ya da ülkelere bağımlı kalsın. Hiç olmazsa onların sayesinde gelişir, kalkınır.
Önceki yazımda böyle düşünenlerin kendilerine hain denildiğinde kızdıklarını belirtmiştim.
Böyle düşünenlerin hainlikle suçlanmayı sineye çekmeleri de gerekir. *Çünkü bırakın anti-emperyalizm ve tam bağımsızlık anlayışını, "gavur" tabirinin yaygın olduğu, "Türk'ün Türkten başka dostu yoktur" anlayışının yoğun olduğu, "Hristiyan ve Yahudilerden dost olmaz" inancının hakim olduğu bir toplumda bu düşüncelerin hoşgörü ile karşılanacağı düşünülemez.
Nitekim Ahmet Altan buna alıştığını söylüyor.
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=6097954&yazarid=150
Deniz Gezmişler'in yolu yanlış idi. En az 400 yıldan beri hayatın her alanında gerileyen bir toplumun sorunlar yumağını ülkede sadece 17 yıldan beri varolan Amerikan varlığına bağlamak ancak azgelişmiş bir toplumun örtülü milliyetçiliği olabilirdi.
Sevgili Cem;
Deniz Gezmiş'lerin yolu yanlış olabilir.
Ama Deniz Gezmiş'lerin ülke sorunlarının tümünü ABD varlığına bağladıkları savı yanlış.
Onların böyle bir tahlilleri yok.
Emperyalizme bağlılıktan kurtulmadıktan sonra sorunların çözülemeyeceğini söylüyorlar.
Yani öncelikle ekonomik ve siyasi bağımsızlığı kazanmanın şart olduğunu söylüyorlar.
Bunun içinde o dönemde çok tartışılan Milli Demokratik Devrim görüşü var.
Mdd sorunların çözümü değildir, sorunların çözümüne ortam sağlamaktır.
Sorunların çözümü ise mdd'den sonra sosyalist devrimle mümkün görülmektedir.
Deniz Gezmiş'ler bu ülkenin bağımsızlığından başka bir şey istemediler.
İşte kendi sesinden savunması ( daha doğrusu yargılaması):
http://www.turkish-media.com/forum/index.php?showtopic=11860
Emperyalizme bağlılıktan kurtulmadıktan sonra sorunların çözülemeyeceğini söylüyorlar.
Kızları mal gibi görüp başlık parası almanın, namus cinayetlerinin, kan davalarının, kızları okula göndermemenin, kaderciliğin, rüşvetlerin ABD emperyalizmiyle ne ilgisi var? ABD ülkede iken bile bu sorunların çözümünde ne gibi engeli olabilirdi?
Deniz Gezmişlerin iddiaları ülkemizin gerçekliğinden kopuk ve tamamen Lenin'in emperyalizm Teorisi'ne dayanan bir iddia idi. 1971 yılında Türkiye'deki ABD varlığı 17 yıllık idi. ABD'nin esas varlık sebebi ise SSCB'ye karşı Türkiye'deki üslerden faydalanmak idi. Yani gerçek amaçları Türkiyeye hakim olmak bile değildi. Sadece bir ileri karakol olarak önemimiz vardı. ABD'ye bağımlılıktan söz edilebilse bile Türkiye'yi kıskacına almış ve bizim toplumsal ve siyasal düzenimize egemen olmuş bir ABD varlığından söz edilemez idi. Nitekim yoğun ABD muhalefetine rağmen 1974 Kıbrıs çıkartmasını yapmamız bunun en önemli kanıtlarından biridir.
Yabancı büyükelçileri kaçırıp beynini patlatmakla, İngiliz memurları kaçırıp katletmek veya katledilmesine neden olmakla anti-emperyalist olunmaz. 1960 larda ve 70 lerde okuma oranı düşük olan ülkemizde insanlara artı-değer teorisi, diyalektik materyalizm, devlet teorisi öğretmek ve benimsetmek zor olduğu için anti-emperyalizm adı altında ama aslında örtülü bir azgelişmiş ülke milliyetçiliği ile yaklaşmaya çalıştılar. Anti-emperyalizm ile milliyetçilik ortak yönleri olan siyasetler olduğu için halkın milliyetçilik duyguları bazı Marksistler tarafından da sömürüldü.
Kör ölür badem gözlü olurmuş. Senin söylediklerinde bu kapıya çıkıyor. Gezmişlerin idamının yanlış olduğunu ben de düşünüyorum ama anti-emperyalist kahramanlar olarak lanse edilmelerinin yanlış olduğunu düşünüyorum.
Deniz Gezmiş'ler bu ülkenin bağımsızlığından başka bir şey istemediler.
Bu kadar çarpıtmayın. Marksist-Leninist düzen için mücadele ettiler.Tek amaç bağımsızlık değildi. Parlamenter düzenin lağvedilmesi ve zor youyla kamulaştırma gibi ML hedefleri pas geçerek "bağımsızlıktan başka şeyler istemediler" demek safdillik olur. Ancak tutukluluktan sonra avukatların verdiği taktikle anti-emperyalistliklerini öne çıkarmış olabilirler. Böylece mahkemeyi biraz yumuşatmak istemiş olabilirler.
Ant-emperyalistlik adam kaçımayla beynini patlatmakla olmaz. Meclisi lağvetmekle değil o meclisi gerçek çoğulcu demokrasiye çevirme mücadelesiyle olur. İnsan Haklarını ülkedeki temel değerler arasına sokma mücadelesiyle olur. Farklı etnik toplulukların haklarını vermekle olur. Ülkeyi çağdaş uygarlık seviyesine getirmekle olur. Bunun yolu da demokrasiyi kırpmakta, askıya almakta değil geliştirmektedir.
Bu arada sol-liberalizm ve Ahmet Altan hakkında da biraz konuşalım.
Bu sözler Ahmet Altan'ın romanlarında geçmektedir. İroni de olsa, mecazi anlamda da kullanmış olsa, roman kahramanına söyletmiş de olsa çirkindir.
Bence asıl çirkin olan Ahmet Altan şunları söyledi diyerek alıntı kaynağı vermeden cımbızlama yapmaktır.
"Bu sözler Ahmet Altan'ın romanlarında geçmektedir" ifadesini ben sorguladıktan sonra değil alıntıyı ilk verdiğinde belirtmen gerekirdi. Bu dürüstlük gereğidir. Bir yazının o kişinin gazete köşesindeki makaleden alıntılamakla bir romanındaki kahramanın konuşmasından alıntılamak her şeye rağmen farklıdır. Alıntılanan sözler roman kahramanınınsa anlaşılır bir şeydir ve yazarının hayal gücü, abartıları ve mecazlarıyla ilgilidir ancak gazetedeki siyasal makale köşesinde yer alıyor ise seviyesizliktir, affedilebilir değildir. Bu farkı belirtmeden filanca şöyle sözler sarfetti demek okuyucuyu aldatmaya yöneliktir.
Gelelim liberalizme. "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" tekerlemesi feodaliteden yeni çıkışta bireysel teşebbüsün her şeye kadir olacağına yönelik klasik dönem liberalizminin söylemidir. Sadece özgürlüklerin ve serbestinin insanlığın kurtuluşu için yeterli olamayacağı ve "bırakınız yapsınlar" anlayışının toplumun durumunu daha kötüye bile götüreceği 19. yy. da bile anlaşıldı. Marksistlerin dillerine doladıkları bir tekerleme olmaktan öte ne ABD'de ne de İngiltere gibi en kapitalist ülkelerde bile hiç bir zaman böyle bir "bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler" anlayışı uygulanmadı. 1800 lerin ilkel dönem liberalizminin söylemi Marksistler için çok iyi bir anti-propaganda silahı olduğu için 2000 li yıllarda bile tekerleme olarak kullanıldı.
Liberalizm şöyle tanımlanabilir:
Liberalizm, özgürlüğü birincil politik değer olarak ele alan bir ideoloji, politika geleneği ve düşünce akımıdır. Genel anlamda liberalizm, bireylerin ifade özgürlüğüne sahip olduğu, din, devlet ve kimi zaman kurumların gücünün sınırlandırıldığı, düşüncenin serbest bir şekilde dolaştığı, özel teşebbüse olanak sağlayan bir serbest piyasa ekonomisinin olduğu, hukukun üstünlüğünü geçerli kılan şeffaf bir devlet modeli ve toplumsal hayat düzeni hedefler.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Liberalizm
Günümüzde dünya çapında çok geniş bir siyasal yelpazenin kabullendiği gerçek bir çoğulcu parlamenter rejim liberalizmin ürünüdür. Faşizm, Marksizm-Leninizm, Şeriatçilik gibi ideolojiler *çoğulcu parlamenter düzene uzun süre direndiler. Ancak günümüzde çoğu Marksistin artık gerçek bir çoğulcu parlamentoyu savunduğunu görüyoruz. Eskiden burjuva parlamento diye küçümsedikleri liberal demokrasinin bugün en yılmaz savunucuları oldular. İşte bakın ÖDP'ye bakın TKP'ye bakın EMEP'e, bakın bağımsız aday Baskın Oran'ın programına. Hepsi gerçek bir çoğulcu parlamenter düzen istiyor.
Aynı şekilde Evrensel İnsan Hakları 1980'e kadar sosyalist çevrelerce küçümsenirdi. Basit ve hatta önemsiz bir burjuva hedefi idi. Ancak liberalizmin ürünü olan Evrensel İnsan Haklarının bugün en çok savunanları sosyalistler oldu. Çünkü 1980 sonrası hapishanalerde işkencelere, kırımlara uğradılar ve dışarıda İnsan Haklarından yana tavır koyacak ciddi bir topluluk yoktu. Bunun eksikliğinin hayatiyetini anladılar. AKP'nin, devletin geçmişteki parti kapatmalardan sonra demokrat olması/olmaya çalışması gibi sosyalistlerimiz de İnsan hakları ve özgürlükler gibi değerleri ancak eksikliğinin zararını gördükten sonra anlayabildiler. Bu örnekler liberalizmin sağ ve sol kesimlere sağladığı kati üstünlüklerdir. Kendini kabul ettirmiştir.
Liberalizmin özgürlük ve demokrasi ikeleri dünyayı o kadar derinden etkiledi ki günümüzün aşırı sağcı ve şeriatçi düzenleri bile kırpılmış da olsa, eksik de olsa çoğulculuğa kısmen yer vermek durumunda kaldılar.
Düşünce özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, kadın-erkek eşitliği, eşcinsel hakları, cinsel devrim gibi çağdaş dünyanın pek çok değeri liberalizmin sayesinde yerleşti ve yerleşmekte.
Bu gün dünyamıza yol gösteren liberalizmin demokrasi ve özgürlükler ilkesi, sosyalizmin ise eşitlik ilkesidir.
Liberalizm demokrasi, özgürlükler ve insan hakları gibi alanlarda sosyalizme karşı kati üstünlüğünü kanıtlamıştır. Buna rağmen fırsat eşitliği, gelir dengesi gibi konularda liberalizm halen çözüm olarak görünmemektedir. Bu alanda sosyalizm alternatif gibi görünse de Serbest Piyasa Ekonomisi'nin alternatifi olarak sunulan Merkezi Planlama Ekonomisi fiyaskolarla sonuçlanmıştır. Şu durumda dünyanın önünde serbest piyasa ekonomisine devam etmek ancak sosyal devlet ilkesini de maksimum düzeyde uygulamaya geçirerek eşitlik ilkesini en azından belli bir düzeyde sağalamaya çalışmaktan başka çıkar yol görünmüyor.
Bu bilgiler ışığında, liberalizmin çoğulcu demokrasi, özgürlükler ve insan hakları gibi değerlerini sosyalizmin ise sosyal devlet ve eşitlik gibi değerlerini bünyesinde toplamaya çalışan akıma sol-liberalizm diyoruz. En azından ben böyle tanımlıyorum.
"Bu bilgiler ışığında, liberalizmin çoğulcu demokrasi, özgürlükler ve insan hakları gibi değerlerini sosyalizmin ise sosyal devlet ve eşitlik gibi değerlerini bünyesinde toplamaya çalışan akıma sol-liberalizm diyoruz. En azından ben böyle tanımlıyorum." Cem
* Üretim ilişkilerine atıfta bulunmadığınız sürece tamamı ayakları havada söylemlerdir, ütopyadır. Baraj, nükleer santral yapmadan elektrikle ısınalım gibi bir şey söylüyorsunuz. Sorum şu; iyide elektriği nerden sağlıyacaksınız?
*Bu anlamda, sevgili Cem üretim ilişkileri aynı kalsın, üstyapıyı değiştirelim diyorsunuz, olur değiştirelim ama nasıl.
*İşin temeli üretim ilişkilerini yeniden düzenlemekten geçer.Siz üretim araçları mülkiyetini düzenlemezseniz üst yapıda hiç bir şey yapamazsınız.
*Örneğin Tekeli, Demir-Çelik fabrikalarını, Telekomu satarak ne sosyal adalet sağlanır nede insan hakları. Tam tersi olur. Örneğin bir Arçelik tesislerinin satılmasına liberalizm adına müsade edemezsiniz o tesisler Türkiye'ye, halka aittir. Bu halk, Türkiye olmasaydı o tesisler de olmazdı.
Bu nedenle ekonomik varlıklar ulusaldır, halka aittir.
* *Telekom, Demir-Çelik de stratejik önemi olan kurumlardır.
*Selamlar.
Kızları mal gibi görüp başlık parası almanın, namus cinayetlerinin, kan davalarının, kızları okula göndermemenin, kaderciliğin, rüşvetlerin ABD emperyalizmiyle ne ilgisi var? ABD ülkede iken bile bu sorunların çözümünde ne gibi engeli olabilirdi?
ABD emperyalizmiyle ilgisi var çünkü tüm bu sorunlar ekonomi ile, siyasetle ilişkilidir, birbirinden kopuk değildir. Çözümü de siyasidir, ekonomiktir. ABD bağımlılığından, IMF'den, borçlardan kurtulamadığımız sürece belimiz bükük kalır ve bu sorunları sürekli yaşarız.
Deniz Gezmişlerin iddiaları ülkemizin gerçekliğinden kopuk ve tamamen Lenin'in emperyalizm Teorisi'ne dayanan bir iddia idi. 1971 yılında Türkiye'deki ABD varlığı 17 yıllık idi. ABD'nin esas varlık sebebi ise SSCB'ye karşı Türkiye'deki üslerden faydalanmak idi. Yani gerçek amaçları Türkiyeye hakim olmak bile değildi. Sadece bir ileri karakol olarak önemimiz vardı. ABD'ye bağımlılıktan söz edilebilse bile Türkiye'yi kıskacına almış ve bizim toplumsal ve siyasal düzenimize egemen olmuş bir ABD varlığından söz edilemez idi. Nitekim yoğun ABD muhalefetine rağmen 1974 Kıbrıs çıkartmasını yapmamız bunun en önemli kanıtlarından biridir.
Kapitalizmin yegane alternatifi sosyalizmdir, Deniz Gezmiş'lerin zamanında da öyleydi, şimdi de öyle. O nedenle yanılmamışlardır.
Bu kadar çarpıtmayın. Marksist-Leninist düzen için mücadele ettiler.Tek amaç bağımsızlık değildi. Parlamenter düzenin lağvedilmesi ve zor youyla kamulaştırma gibi ML hedefleri pas geçerek "bağımsızlıktan başka şeyler istemediler" demek safdillik olur. Ancak tutukluluktan sonra avukatların verdiği taktikle anti-emperyalistliklerini öne çıkarmış olabilirler. Böylece mahkemeyi biraz yumuşatmak istemiş olabilirler.
Ant-emperyalistlik adam kaçımayla beynini patlatmakla olmaz. Meclisi lağvetmekle değil o meclisi gerçek çoğulcu demokrasiye çevirme mücadelesiyle olur. İnsan Haklarını ülkedeki temel değerler arasına sokma mücadelesiyle olur. Farklı etnik toplulukların haklarını vermekle olur. Ülkeyi çağdaş uygarlık seviyesine getirmekle olur. Bunun yolu da demokrasiyi kırpmakta, askıya almakta değil geliştirmektedir.
Evet, Deniz Gezmiş'lerin yaptığı sadece bağımsızlık mücadelesidir.
Bunu idamdan kurtulmak için değil, serbest olduğu dönemlerde de, ilk mücadele yıllarında da söylemiştir. Deniz Gezmiş denince "Tam Bağımsız Türkiye" akla gelir, onunla sembolleşmiştir.
http://www.alevileriz.biz/showthread.php?t=20019
Mahir Çayan'lar için "tek yaptıkları ülkenin bağımsızlığını istemekti" diyemeyiz.
Devrimci partiyi kuran, sosyalizmi hedefleyen, öncü ve *halk savaşı stratejilerini oluşturup ML mücadelesi verenler ise Mahir Çayan'lardı.
evrensel-insan
13-04-2008, 17:31
Saygideger arkadaslar;
Daha oncede yazmistim.Osmanlilar dahil Turkiye tarihinde hic bir zaman anti emperyalist bir cikis olmamistir ve olamazdi da.
Konuya soyle bakalim. Bir ulke kapitalizm de gelismis ve artik disa acilip dis sermayeyi ulkesine aktarmak durumunda ve sen bu disa acilisa ve disaridan gelecek paraya karsi cikiyorsun veya ulkenin disariya yatirim yapmasina karsi cikiyorsun. Iste boy le bir durumda bu karsi cikis antiemperyalisttir.
Osmanli dahil, tum cikislar emperyalist guclerin ulkeyi ele gecirmemesine karsi cikislardir. Yani anti hegemonyacidir. Ki bu da dogaldir. Hic bir ulke ulkesinin baskalari tarafindan isgal edilmesine razi olmaz.
Ayrica hangi tarihte olursa olsun-kurtulus savasi dahil-butun bu cikislar milliyetci iceriklidir.
Bu karsi cikislarin hicbiride maalesef anadolu ve osmanli gelenegi temelindeki cok seslilige yani milli-dini kokensel cesitlilige cevap verememistir. Aksine toplumu kutuplastirmistir.
Bu cikislar genelde Turk milliyetci cikislardir. BU CIKISIN TEMELINIDE ITTIHAT VE TERAKKI ORTAYA ATMIS VE ATATURK BU TURKLESTIRME POLITIKASINA ONCULUK ETMISTIR.
Daha sonra gelen ve kendilerini solcu diye tanitan iktidarlar da ayni milliyetcilige devam etmistir.
Ayrica 1950 lerde de yavas yavas guclenmeye baslayan dini kesim-solcu temelli iktidarlarin Turk milliyetciligi'nden dogan ayrimi da kucaklayarak 2000 lerde sesini duyurmus ve simdi de TC' yi tehdit etmektedir.
Deniz Gezmis ve 1968 kusagi hareketide halktan kopuk bir gerilla hareketi olmanin yaninda Amerikanin ulkeyi ele gecirme tehlikesine karsi yapilan bir girisimdir.
Bu girisimlerdeki bagimsizlik sloganlari da kimilerince Ataturk icerikli kimilerince Sosyalist bir devrime donusumlu algilanmistir.
Turkiye de olan tum cikislarin anti temeli *dis hegomanyaya karsi cikistir.
Bu hegemonyaci gucler de emperyalist gucler oldugu icin sanki onlarin hegemonyasina karsi cikis, emperyalizme karsi cikis gibi algilanmistir.
Simdi soruyorum, dis hegemonya ya karsi cikan milliyetci icerikli gucler, kendi hegemonyalarini kurmak istememismidir?
Eger Turkiye kapitalist uretim iliskilerinde yetersiz kalinca dis ulkelere yatirim yapmayacak midir yani emperyalist olmayacakmidir?
Bu tip yatirimlar denenmemektemidir? Gerek "Turki" Cumhuriyetlere gerekse Kuzey Iraga olsun.
Ama ne yazikki emperyalist gucler suyun basini tutmus yeni bir emperyalist ulke olanagina kapilari kapatmistir.
Hatta eskisi gibi ulkeleri somurmekten ziyade tamamen ele gecirmeye veya disaridan kendi istedikleri gibi yoneltmek ve yonlendirmeye soyunmuslardir.
Bugun de olan budur.
Saygilarimla;
evrensel-insan
Bence asıl çirkin olan Ahmet Altan şunları söyledi diyerek alıntı kaynağı vermeden cımbızlama yapmaktır.
"Bu sözler Ahmet Altan'ın romanlarında geçmektedir" ifadesini ben sorguladıktan sonra değil alıntıyı ilk verdiğinde belirtmen gerekirdi. Bu dürüstlük gereğidir. Bir yazının o kişinin gazete köşesindeki makaleden alıntılamakla bir romanındaki kahramanın konuşmasından alıntılamak her şeye rağmen farklıdır. Alıntılanan sözler roman kahramanınınsa anlaşılır bir şeydir ve yazarının hayal gücü, abartıları ve mecazlarıyla ilgilidir ancak gazetedeki siyasal makale köşesinde yer alıyor ise seviyesizliktir, affedilebilir değildir. Bu farkı belirtmeden filanca şöyle sözler sarfetti demek okuyucuyu aldatmaya yöneliktir.
El İnsaf!
Bu sözler gerçekten Ahmet Altan'a ait olmasa ya da çarpıtılmış olsa eleştirilmesi doğal da, kaynak diye kitaplarını veya köşe yazılarını buraya dökebilmem mümkün değil herhalde. Ya da tek tek her sözünü araştırıp nerede yazdığını çıkarmam olanaksız. İnternet bu sözleriyle dolu yıllardır. Yazarken böyle bir itiraz geleceğini düşünmediğim için belirtmedim.
"Devletten Kemalizmin kökü kazınacak" diyen adam neyin kök, gövde, budak salmasını arzuluyor devlette acaba? Tabi ki şeriatin. Kemalizme razı değil ama şeriate razı."Korkmayın" diyor. "Bu ülke şeriati yaşadı. Şeriat döneminde hovardalık da yapıldı, içki de içildi" Bu sözleri eleştirmeyelim mi? Neden gerek duyuyor bu söylemlere? Kimlere yaranmak istiyor?
"Dinden Korkmayın" diye başlık atıp yazarken şeriati şirin gösteriyor. "Türbanlı Kız" ı yazarken laikliği eleştiriyor. "Şeriatin başkenti" diye yazıp İstanbul'un eski dönemini överken aynı zamanda şeriati de övüyor. "Türklük" le ilgili yazarken Türklüğü aşağılıyor. Şimdi bu yazdıklarım, hep geçmişten aklımda kalanlar. Bunları yazabilmek için tek tek kitapları, interneti mi karıştıracağım size ispatlayabilmek için. Bu sözlerine alışkın olduğumuz bir adam.
Liberalizm, özgürlüğü birincil politik değer olarak ele alan bir ideoloji, politika geleneği ve düşünce akımıdır. Genel anlamda liberalizm, bireylerin ifade özgürlüğüne sahip olduğu, din, devlet ve kimi zaman kurumların gücünün sınırlandırıldığı, düşüncenin serbest bir şekilde dolaştığı, özel teşebbüse olanak sağlayan bir serbest piyasa ekonomisinin olduğu, hukukun üstünlüğünü geçerli kılan şeffaf bir devlet modeli ve toplumsal hayat düzeni hedefler.
Bu liberalizm, kapitalizmden farklı birşey mi oluyor?
Üretim araçları, özel mülkiyet, artık değer, sermaye ihracı vs. bu sistemde farklı mı?
Demokrasi, sosyal demokrasi, sosyalist demokrasi, burjuva demokrasisi yerine farklı bir demokrasi mi getiriyor?
Yoksa sermayeye vahşi kapitalizm yerine, faşizm yerine yeni tavsiyelerde mi bulunuyor?
Sermaye sınıfı krize girdiğinde *takar mı böyle özgürlüğü-demokrasiyi?
Liberalizm, eşeğe kürk giydirmek gibi kapitalizmin süslendirilmiş halinden başka birşey değildir.
Liberal sol ise, sol içindekilerin daha sonra sağ sapmalarıdır. Soldan dönenlerin felsefi olarak yüzlerini sola döndürmeleridir. Ama göbeklerinden kapitalizme ve emperyalizme bağlıdırlar.
Daha oncede yazmistim.Osmanlilar dahil Turkiye tarihinde hic bir zaman anti emperyalist bir cikis olmamistir ve olamazdi da.
Konuya soyle bakalim. Bir ulke kapitalizm de gelismis ve artik disa acilip dis sermayeyi ulkesine aktarmak durumunda ve sen bu disa acilisa ve disaridan gelecek paraya karsi cikiyorsun veya ulkenin disariya yatirim yapmasina karsi cikiyorsun. Iste boy le bir durumda bu karsi cikis antiemperyalisttir.
Osmanli dahil, tum cikislar emperyalist guclerin ulkeyi ele gecirmemesine karsi cikislardir. Yani anti hegemonyacidir. Ki bu da dogaldir. Hic bir ulke ulkesinin baskalari tarafindan isgal edilmesine razi olmaz. Evrensel-insan
Bu durumda Osmanlı imparatorluğu emperyalist değil miydi?
Yunanlıların, Sırpların, Bulgarların bağımsızlık mücadelesi de anti-hegemonyacı.
Türkiye'yi işgal edenler de emperyalist değil, hegemonyacıydı öyle mi?
Ulusal Kurtuluş Savaşı da anti-emperyalist değil, anti-gegemonyacı.
Üstelik de bu anti-hegemonyacılar Türk milliyetçisi, vay faşistler vay!
Deniz Gezmis ve 1968 kusagi hareketide halktan kopuk bir gerilla hareketi olmanin yaninda Amerikanin ulkeyi ele gecirme tehlikesine karsi yapilan bir girisimdir.
Bu girisimlerdeki bagimsizlik sloganlari da kimilerince Ataturk icerikli kimilerince Sosyalist bir devrime donusumlu algilanmistir.
Turkiye de olan tum cikislarin anti temeli *dis hegomanyaya karsi cikistir.
Deniz Gezmiş'ler de milliyetçiymiş, bak bunu bilmiyorduk!!'
Simdi soruyorum, dis hegemonya ya karsi cikan milliyetci icerikli gucler, kendi hegemonyalarini kurmak istememismidir?
Eger Turkiye kapitalist uretim iliskilerinde yetersiz kalinca dis ulkelere yatirim yapmayacak midir yani emperyalist olmayacakmidir?
Bu tip yatirimlar denenmemektemidir? Gerek "Turki" Cumhuriyetlere gerekse Kuzey Iraga olsun.
Ama ne yazikki emperyalist gucler suyun basini tutmus yeni bir emperyalist ulke olanagina kapilari kapatmistir.
Hatta eskisi gibi ulkeleri somurmekten ziyade tamamen ele gecirmeye veya disaridan kendi istedikleri gibi yoneltmek ve yonlendirmeye soyunmuslardir.
Bugun de olan budur.
Hiç bir halk, hiç kimse anti-emperyalist değildir bu durumda. Çünkü ellerinde olsa kendileri de emperyalist olurdu. Anti-emperyalist olabilmek için ülkesinin de sermaye ihracına, sömürüsüne karşı çıkmak gerekirmiş.
Evrensel-insan;
Bu da anti-emperyalist mücadeleleri eleştirmenin ve küçümsemenin başka bir taktiği mi?
"Hırsızlar ceza almasın çünkü ellerinde olsa diğer insanlar da hırsızlık yaparlar" demeye benziyor.
Ya da;
"Kadınlar, erkeklerin yerinde olsaydı, onlar da ezerdi, şiddet gösterirdi" demek gibi birşey.
"Ernesto Che Guavera'ya *anti-emperyalist denebilmesi için onun ülkesinin emperyalist olduğunu bekleyip Che'nin bu emperyalizme de karşı çıktığını görmek şarttır." diyebilir miyiz senin mantığına göre?
Mahir Çayan'lar için "tek yaptıkları ülkenin bağımsızlığını istemekti" diyemeyiz.
Devrimci partiyi kuran, sosyalizmi hedefleyen, öncü ve *halk savaşı stratejilerini oluşturup ML mücadelesi verenler ise Mahir Çayan'lardı. * pante
* * öncelikle pantenin bu yazısına bir şerh koyarak başlayalım. Kuzguna yavrusu dünya güzeli gelirmiş, o hesaba düşmeyelim. *:lol: . Şayet bir 71 tahlili yapacak isek İbrahim Kaypakkaya yı ve harekerini bundan muaf tutup yok sayamayız. Bence sol kemalizmden en ciddi kopuşu gerçekleştiren ve dogruya en yakınları dile getiren odur. Bunun altını çizmek istiyorum. Mahir de Deniz in farklı bir versiyonudur ve gürüşlerinde tutarlılık olmadıgı pratik olarak ortaya çıkmıştır.
Bundan sonraki tüm alıntılar Cem e ait ve eleştiriler de ona yönelik. Ayrıca belirtmeye gerek görmüyorum.
Bu kadar çarpıtmayın. Marksist-Leninist düzen için mücadele ettiler.Tek amaç bağımsızlık değildi. Parlamenter düzenin lağvedilmesi ve zor youyla kamulaştırma gibi ML hedefleri pas geçerek "bağımsızlıktan başka şeyler istemediler" demek safdillik olur. Ancak tutukluluktan sonra avukatların verdiği taktikle anti-emperyalistliklerini öne çıkarmış olabilirler. Böylece mahkemeyi biraz yumuşatmak istemiş olabilirler.
* * Denizlerin, Mahirlerin ML için mücadele ettikleri dogru bir tespittir, ancak bu mücadeleyi örgütleyip yürütürken Kemalizm hastalıgından ve MDD tezleriniden de kurtulamadılar. Denizlerde teori yoktu. Nitekinm Mahirin kesintisiz devrim tezleri olmasına ragmen THKO hareketine ait tek bir teorik tahlil bile yoktur. Tek belge Hüseyin İnan ın kaleme aldıgı Türkiye Devriminin Yolu adlı broşütdür. O da son derece kısıtlı ve yetersizdir. Nitekim 12 Marttan sonrak ayrışmada bu broşütle ilk atrışma yaşanmış ve TKEP adını alan grup bu tezleri geliştirmeye çalışmış, daha sonra TDKP adını alacak olan grup ise tamamen yeni bir eleştiri/ özeleştiri temelinde yeni bir siyaset örgütlemiştir. Bu *hareket de 12 Eylül süreceine damgasını vuran iki hareketten biri olmuştur. Öteki Dev Yol idi.
* * Denizlerin avukat taktigi ile icazet almak için söylemlerini hafifleştirdikleri gerçege aykırıdır. Onlar öyle düşünüyorlardı ve düşündüklerinden asla taviz vermediler. Kaldıki hareketin siyasi önderi ve teorik gücü Hüseyin İnan dır. Deniz pratik ve efsanevi bir önderdir, militandır. İnançlı ve kararlıdır. Denizler sosyalist bir toplum özlüyorlardı ama ne oldugundan haberleri de pek yoktu. Açıkça onu araştırmaya da pek vakitleri olmamıştı. Mdd tezlerinden, Dogan Avcıoglundan kemalizmden etkilenmişlerdi. Onlarınki bir başkaldırı idi ve inançları için de zerre kadar bile düşünmediler, isyan ettiler ve tavizsiz bir biçimde ölümü seçtiler. Asla yılmadılar ve pişmanlık duymadılar. Denizin idam sehpasındaki son sözleri yaşasın Marksizm Leninizm, Yaşasın Türk ve Kürt halkalarının Kardeşligi olmuştur.
Ancak günümüzde çoğu Marksistin artık gerçek bir çoğulcu parlamentoyu savunduğunu görüyoruz. Eskiden burjuva parlamento diye küçümsedikleri liberal demokrasinin bugün en yılmaz savunucuları oldular. İşte bakın ÖDP'ye bakın TKP'ye bakın EMEP'e, bakın bağımsız aday Baskın Oran'ın programına. Hepsi gerçek bir çoğulcu parlamenter düzen istiyor.
* *12 Eylül ciddi bir kıyımdı ve devlet tüm devrim güçlerini teslim olmaya zorladı, sindirdi, umutsuzluga sevk etti, böldü, parçaladı. Bu korku ve sinme devrim saflarında yılgınlıga yol açtı ve siyaset düzenin izin verdigi sınırlarda yapılmaya başlandı. Bunun ismi legalizmdir, oportunizmdir. Marksistle hiç bir zaman legal ve parlementer mücadeleyi reddetmediler.Tarih boyuncada Rusya dahil tüm ülkelerde şartlarını buldukları anda uygulandılar ve fatdalandılar. Temel önerme şudur. Marksistler var olandüzenin kanun ve yasalarına baglı olarak siyaset yapmazlar ve kendilerini bununla sınırlandıramazlar. Marksist tez açık ve nettir. Temel çelişki emek ile sermaye arasında olduguna göre bu çelişkinin çözümü mülksüzlerin mülksüzleştirilmesidir. Yani üretim araçlarının mülkiyetine toplum tarafından el konulmasıdır.
Burjuvazi bunu isteyerek ve kendiliginden teslim edecek ise ne ala, ama biliyoruz ki böyle bir şey imkansızdır. O halde Marksistler tüm legal yollaradan faydalanmakla beraber her zaman için yer altına çekilmeyi bilmelidirler ve gerektigi anda derhal illegal mücadeleye dönerler. Bu bir taktiktir ve ülke konjöktörü ile baglantılı bir durumdur. Bunun aksini iddia edenin de Marksistim diye geçinmeye hakkı yoktur.
* * *
* *2. enternasyonel den beri yaşadıgımız süreç bu ve bugünkü legalistlerin de yaptıgı bunun dışında bir şey degil. Bir Marksist asla mücadelesini burjuvazinin çizdigi hat üzerinden sürdüremez. Mücadelenin taktikleri sınıf mücadelesi tarafından belirlenir, buna uygun örgütlenme taktikleri izlenir. Ortam yasal mücadeleyi gerektiriyorsa ve imkan varsa mücadele yasal verilir. Ortam şiddet ve baskıya yöneliyorsa parti yer altına ve savunmaya çekilir. Ancalk temel starateji var olan burjuva devlet mekanizmasını paramparça ederek yerine işçi-köylü devletinin devrimci mekanizmasını kurmaktır. Bunun tek yolu da tarihi anlamda zordur ve bu zorun yönelecegi devlet aygıtları ile militarize güçler ve bürokratik mekanizmadır. Ekonomik olarak sermayenin toplumsallaşması ve rüşvet çarkının, borsanın yok edilmesidir. Türkiyede yaşanan bu süreç devrimin geri çekildigi tüm ülkelerde de yaşanmıştır ve hep sanki Marksistlerin fikir degiştirmesi diye alkışlanmıştır. Emek ile Sermaye arasındaki temel çelişki çözülemedigi müddetçe Marksistlerin fikirlerinin degiştilecegi bir ortam da yoktur. Olsa olsa yaşanan, eski ve yılgın Marksistlerin Marksizmi revize etme çabalarından başka bir şey degildir. Burjuvazi için kabul edilebilir bir Sözde Marksiszm de en çok burjuvazi tarafından alkışlanır.
ABD'nin esas varlık sebebi ise SSCB'ye karşı Türkiye'deki üslerden faydalanmak idi. Yani gerçek amaçları Türkiyeye hakim olmak bile değildi. Sadece bir ileri karakol olarak önemimiz vardı. ABD'ye bağımlılıktan söz edilebilse bile Türkiye'yi kıskacına almış ve bizim toplumsal ve siyasal düzenimize egemen olmuş bir ABD varlığından söz edilemez idi. Nitekim yoğun ABD muhalefetine rağmen 1974 Kıbrıs çıkartmasını yapmamız bunun en önemli kanıtlarından biridir
* * Cem, Vehbi Koç un nasıl Koç oldugunun serüveni bile Türkiyede emperyalizme bagımlı gelişen İşbirlikçi tekelci burjuvazinin gelişmesine başlı başına bir örnektir. İşbirlikçilikten kompradorluga giden süreçte tayin edici güç ABD emperyalizmi idi. Bunu nasıl yadsıyabildigine ve olayı basit bir üs meselesine indirgedigine de hayret ediyorum. KIbrıs belki bir kalkışma idi ama sonucu da kimin patron oldugunu gösterdi. Sömürge ile yarı sömürge kavramını iyi degerlendirmek lazım. Arada yarı sömürge statüdeki bir ülkenin bazan kendi milli gururu ya da çıkarları için efendisine isyan edişi de vardır.
* * Liberalizmin kazanımları diye vaaz ettigin şeylerin tamamı ise sosyalistler sayesinde kazanılan şeylerdir. Ha, bu ilkeleri daha sonra burjuvazi ile uzlaşma temelinde liberalizm batagına giren yılgın sosyalistlerin savunuyor ve hayata geçiriyor olması da ayrı bir ironidir.
* * *saygılarımla
Bu sözler gerçekten Ahmet Altan'a ait olmasa ya da çarpıtılmış olsa eleştirilmesi doğal da, kaynak diye kitaplarını veya köşe yazılarını buraya dökebilmem mümkün değil herhalde.
Bir alıntı yazının genel bütünlüğünden koparılıp aktarılıyorsa değiştirme yapılmamışsa bile bir çarpıtmadan veya yanlış aktarımdan bahsedebiliriz. Örneğin "Bir Türk dünyaya bedeldir" sözününden yola çıkıp Ataya azılı faşist damgası koyan olabilir.
Kaynağın belirtilmesi ise en azından kaynağın bir makale mi olduğu yoksa bir roman mı olduğu gibi kısıtlı ama önemli bilgiyi içermeli. Kitabın adını ve sayfasını veremesen bile ne tür bir yazı olduğunu verebilmelisin ki okuyucuyu aldatmış olma.
Kapitalizmin yegane alternatifi sosyalizmdir
Ekonomik bir sistemin alternatifi başka bir ekonomik sistemdir. Kapitalizm bir ekonomik sistemi ifade eder. Sosyalizm ise siyasal bir sistemdir. Doğru ifade "Kapitalizmin yagane alternatifi Merkezi Planlama Ekonomisi" olmalı idi. Sosyalist siyasal sistemin ekonomik düzeni Merkezi Planlama Ekonomisi'dir.
evrensel-insan
14-04-2008, 05:07
Saygideger pante;
Benim antiemperyalizmi kuculttugumu de nereden cikardin algilamis degilim.
Bu durumda Osmanlı imparatorluğu emperyalist değil miydi?
Yunanlıların, Sırpların, Bulgarların bağımsızlık mücadelesi de anti-hegemonyaci-Pante
Butun bu bagimsizlik mucadelesi,milliyetci temelde verilmis,osmanlinin boyundurugundan kurtulma savasidir. Yani osmanli hegemonyasindan.
Osmanlilar nasil emperyalist olsun,daha kapitalist uretim iliskileri yoktu,ulkede.
Bugun bu saydigin ulkelerin ekonomik uretim iliskileri nedir sence? ve nereye dogru gidiyor?
"Hırsızlar ceza almasın çünkü ellerinde olsa diğer insanlar da hırsızlık yaparlar" demeye benziyor. -Pante.
Evet benim savasim Hirsizligi ortadan kaldirma savasidir.
Bunu ben bir yazimda baska bir ornekle vermistim. Demistimki:Ortada bir sandalye varsa isteyen oturur isteyen oturmaz. Eger siz sandelyeye oturulmamasini istiyorsaniz o zaman sandalyeyi kaldirirsiniz.
Ikinci benzetmeni pek algilayamadim ama onada soyle bir aciklik getireyim.Feminizm ve lezbiyancilik erkeksel karakterin bir urunudur. Yani erkegi dislamak.
Ben siddetten yana olmadim ve olmayada niyetli degilim. Yalniz siddeti onlemek icin once gucun hakimiyetini onlemen gerekir.Guc hakimiyeti oldukca ve bu guc siddete donustukce siddet onlenemez.
Ben bosunami amerikan idealizmi diyorum da emperyalizmi demiyorum. Cunku bu artik sistemli bir guctur. Onemli olan bu sistemli guce karsi koyabilecek sistemli alternatif gucu yaratmak gerekir.
Emperyalizmin anlam ve icerigini iyi algilayalim ve ona gore antiemperyalizmi ortaya koyalim.Sana biri baski yapiyorda sen o baskiya karsi cikiyorsan, neye karsi cikmis oluyorsun,somuta degilmi?
Baski yapanin dusuncesine degil,fiziki yapisina karsi cikiyorsun.
Iste Ataturk te bu fiziki yapiya karsi cikmistir.O fiziki yapinin dusuncesine degil.
Bunun iyi algilanmasi ve bu farkin iyi gorulmesi gerekir.
ATATURK YASASAYDI, KAPITALIST URETIM ILISKILERINI DISARIYA TASISAYDI, DISARIDAN ARTI GELIR SAGLASAYDI.O ZAMAN ATATURK'UN ANTIEMPERYALIZMINI NASIL ACIKLAYACAKTIN?
Ataturk'un cagdas ve murebbeh ulkeler duzeyine cikma hayali sence neydi?
Bugun Erdogan'in yaptigi nedir?Dis ulkelere yapilan yatirimlari emperyalizm le degilde ne ile acikliyacaksin?
Ayrica Turkiye de hicbir hareket bilincli gelismemistir.Zaman zaman dunyanin getirdiginin ruzgarina kapilinmistir, okadar.
Ayrica asagidaki linki de okumani oneririm.
http://www.turandursun.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=7937
Saygilarimla;
evrensel-insan
Iste Ataturk te bu fiziki yapiya karsi cikmistir.O fiziki yapinin dusuncesine degil.
Ben de katılıyorum bu düşünceye. Atatürk, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi ülkelerdeki sisteme hiç bir zaman karşı çıkmadı. Tam tersine muasır medeniyetler seviyesi olarak ulaşılması gereken hedefimiz olarak onları gösterdi. Amerika'ya gönderdiği beğeni ve dostluk mesajları içeren videosunu youtube'de bulabilirsniz. Kibarlık olsun diye bu konuşmayı yaptığını söyleyemeyiz çünkü benzeri mesajları Kurtuluş Savaşımızı aktif olarak destekleyen SSCB'ye hitaben yapmamıştır.
Bu nedenle gerek Atatürk'ü gerekse de Kurtuluş Savaşımızı anti-emperyalist değil anti-hegemonyacı olarak nitelemek doğru olacaktır diye düşünüyorum. Yabancıların hegemonyasına karşı tam bağımsızlık ilkesine dayanan milliyetçi bir kurtuluş savaşı söz konusudur. Anti-emperyalizm farklı bir kavramdır ve Kurtuluş Savaşı'nın bununla ilgisi yoktur. Anti-emperyalist mücadele kapitalizmle de mücadeleyi gerektirir. Oysa Atatürk'ün İzmir İktisat Kongresinde net şekilde ifade ettiği gibi hedefi liberal bir ekonomi idi. Milli burjuvaziyi oluşturmayı ve güçlendirmeyi hedefliyordu.
Başlıktaki konu iyice dağıldı.
İttihatçıları ve Ahrarcıları araştırırken inkilap.info adlı Atatürkçü bir site buldum:
http://www.inkilap.info/xx-yy-baslarinda-osmanli-devleti/merkeziyetcilik-adem-i-merkeziyetcilik-tartismalari.html
Bu sayfada şu sözler geçiyor:
...Prens Sabahattin kanadı bölgesel özerklik, yerinden yönetim, bireysel girişim ve kişisel özgürlükleri savunurken; ittihatçı kanat merkeziyetçi, Türkçü, seçkinci ve otoriter bir anlayışa sahiptiler ve Alman Friedrich List’in millî iktisat düşüncesini savunmaktaydılar. Oysa Sabahattin kanadı İngiliz iktisadî görüşü olan serbest (liberal) ticaret anlayışına sahiptir.
Her iki kanatta meşrutiyetçi ve laik eğilimlere sahiptirler.
Buradan anlaşıldığı üzere İttihatçılar laiklik taraftarı Ahrarcılar ise şeriatçi veya ılımlı şeriatçi filan değillerdir. Her iki akım da laikliği savunmaktadır.
Yukarıdaki yazıda önemli bulduğum bir diğer belirleme Alman merkeziyetçi iktisadının İttihatçılar, liberal İngiliz iktisadının ise Ahrarcılar tarafından savunulduğu. Anlaşılıyor ki mandacılık değil siyasal ve iktisadi model olarak bir benimseme söz konusu o dönemde.
evrensel-insan
14-04-2008, 15:34
Saygideger cem;
Dedigimi algiliyan ilk kisi olarak seni kutluyorum.
Bunun boyle olmasi kimsenin istemi degildir.
Bu tarihsel gelisimin getirdigi bir surectir.
Onemli olan tarihin getirdigi olgunun analizini dogru yapmaktir.
Saygilarimla;
evrensel-insan
Sevgili evrensel-insan,
Sanırım biraz da İngiltere'de uzun süre yaşamanın verdiği etki ile bizim kullandığımız bazı kelimelere farklı anlamlar yüklüyorsun. Birkaç kez rastladım buna mesela millet ve ulus kelimelerine farklı anlam vererek İngilteredeki Galler, İskoçya ve Briton kimliklerini anlattığın yazında olduğu gibi. "Millet" i etnik topluluk anlamında kullanmışsın Galler, iskoçya gibi. Ulusu ise Britanyalı olmak daha doğrusu üst kimlik olarak tanımlamışsın. Bunu ancak pante'nin sorgusu sonrası verdiğin yanıtla anlayabildim.
Bu gibi terimlerin açıklanışındaki farklı yorumun nedeniyle bazı yazılarında anlamı yakalamamız mümkün olamıyabiliyor. Sanırım zaman geçtikçe ve iletişim arttıkça daha fazla ortak kavramlar temelinde anlaşılırlığın artacaktır.
evrensel-insan
14-04-2008, 18:31
Saygideger cem;
Beni algilamak icin gosterdigin cabana, tesekkurlerimi sunuyorum.
Soyle izah edebilirim. Millet, genelde milli, milliyet,milliyetci ve milliyetcilik ile baglantili ve Turkcede hep bolunmuslugun ifadesi olmus. Kadin milleti,sofor milleti gibi.O yuzden milliyetcilik deyince benim aklima tek duzelik geliyor. Yani Turk milliyetciligi, Kurt milliyetciligi v.s.
Ulus ise daha birlestirici,butunleyici,toplayici bir kavram. Ulus, ulusal,ulusculuk,ulusallik,
Daha oncede belirttigim gibi "Turk"kavrami-Fransa ihtilalinden sonra-ilk defa 1902 yilinda osmanli topraklarinda milliyetci temelde kullanilmistir.Eger milliyetcilikten onceki bir "Turk "olusumundan bahsedeceksek; buna ulus demek belki daha dogru olur.
Ben bu temelde milleti bir koken, ulusuda bir bayrak ve toprak butunlugu altinda yasayan milletler toplulugu-azinlik degil,biribirinden ayrilamaz ve herhangi biri one cikarilamaz-temelde algiliyorum. Ingilizce olarak bakarsak; milletin karsiligi KOKEN, ulusun karsiligi, BIRLESIK MILLETLER TOPLULUGU olur.Yani Turk ulusu icinde kokenin alevi,sii-din acisindan- veya kurt,ermeni olabilir.
Bu konuda daha detayli bilgi icin asagidaki linke bakabilirsin
http://www.turandursun.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=7933
Saygilarimla;
evrensel-insan
Aslinda vermeden once sunu da belirteyim.Daha Turkiye'nin iktidari ve aydin gecinenleri.Bu farki algilayamadigindan,hala konusmalarinda ingiltere ve ingiliz terimleri kullaniyorlar.Burasi Birlesik krallikliktir.Bu krallikta,ingiltere,galler,iskocya,ve kuzey irlanda vardir.Buyuk britanya ise bu ulusun kimligidir.Yani tek ise briton,genel anlamda british citizen dir.Bu British Ctizen'in kokeni herhangi bir millet olabilir.Yani ingiliz,iskoc v.s. vardir,ama ulus olarak British-Britanyali-dir.Bunu ayakta tutan hak ve ozgurluklerin sivil toplum eliyle devlet destekli hukukunun,bir tek sarti vardir,o da ANTIAYRIMCILIK'tir.
Cem'in mesajıyla ulus-millet *abukluğunun nedenini anladık.
Evrensel-İnsan;
Millet ve ulus eş anlamlı sözcüklerdir.
Bu İngiltere'de de, Türkiye'de de aynı olmalı.
Büyük Britanya'ya ulus, Galler'e, İskoçya'ya millet denmez.
Hepsi ulustur, millettir.
Bunlar Birleşik milletleri oluştururlar ve Birleşik Krallık çatısı altında toplanırlar.
İngiltere ya da İngiliz dememizin nedeni bilmemekten değil kolaya kaçmaktan.
"Kapitalizmin alternatifi sosyalizmdir" derken de. Ayrıca Merkezi planlama ekonomisi demiş olsam her okuyan sosyalizm vurgulamasını anlayamazdı.
Avrupa da bu kolaylığa kaçmıştır. Osmanlı'dan bahsederken "Türkler" demiştir.
Keşke dediğin gibi olsaydı. Yani Türkiye çatısı altındakiler "ulus", diğerlerine millet denseydi.
Bunun yerine halk sözcüğü kullanılır.
Hegemonya, yayılmacılık gibi terimler emperyalizm tanımı içinde yer alırlar. Hegemonyayı ayrı ele alıp, "anti-emperyalist değil *anti-hegemonyacı" görüşüne katılmıyorum.
evrensel-insan
14-04-2008, 19:09
Saygideger pante;
Sana *bir soru Kurtler ve kurt nedir?
Ikinci sorum.
Bir emperyalist ulke, baska bir emperyalist ulkeyi isgal ediyor. Isgal edilen emperyalist ulkede ulkesini kurtarma savasi veriyor.Isgal edilen ulkenin verdigi savas anti emperyalist midir? Degilse, nedir?
Saygilarimla;
evrensel-insan
Sana *bir soru Kurtler ve kurt nedir
Kürtler, Mezopotamya'nın yerlilerinden olup batıda Zagros dağlarından doğuda Toros dağlarına kadar güneyde Himrin dağlarından kuzeyde Kars-Erzurum platolarına kadar uzanan coğrafyada yoğunlaşmış olan 40 milyon civarında nüfusa sahip etnik gruba mensup ve Hint-Avrupa dili konuşan halklardandır.
http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%BCrtler
Kurt (Canis lupus), köpekgiller (Canidae) familyasının en yaygın türü. Köpek bir alt türü olarak kurdun yakın akrabasıdır.
Türklerin eski inançlarında ve mitolojilerinde kurtlar kutsal sayılır ve göğe doğru uluyarak Göktanrı'ya dua ettiğine inanılırdı.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kurt
:)
Ikinci sorum.
Bir emperyalist ulke, baska bir emperyalist ulkeyi isgal ediyor. Isgal edilen emperyalist ulkede ulkesini kurtarma savasi veriyor.Isgal edilen ulkenin verdigi savas anti emperyalist midir? Degilse, nedir?
Emperyalistlerarası savaşta taraflardan birine anti-emperyalistlik yakıştırılamaz.
Ancak işgale karşı mücadele veren halk anti-emperyalisttir.
evrensel-insan
14-04-2008, 21:35
Saygideger pante;
Seninle tartisiyorum gibi bir his var icimde.
Sen Turkiyede'ki cok sesli milli-dini kokensel yapiyi her kesimin kimlik *hak ve hurriyetlerini taniyacak, hek kesimin birbirinin kimligini kabul ve saygi temelinde ki yapiyi kur da, nasil kurursan kur.Bu konuda da onerilerini bekliyorum.
İngiltere ya da İngiliz dememizin nedeni bilmemekten değil kolaya kaçmaktan.-Pante.
Sakin ha yanilipta burada bir irlandali'ya,gallerli'ye iskoc'a ingiliz demeyesin.Hic ummadigin bir tepkiyle karsilasabilirsin.
Bunun kolaya kacma neresinde onuda algiliyamadim.Ingiltere demek Britanya demekten daha mi kolay, yoksa uzerinde inat edilen bir alisilagelmislik mi?
Ayrica sana bir haber daha, Kurtler burada kokenlerine o kadar sahip cikiyorlarki onlara da sakin Turk demiyesin.
Neyse umarim en azindan amerikan idealizmiyle, amerikan emperyalizmi arasindaki farki algilamisindir.
Sana bir soru daha; Kurtulus savasindan once Yunanlilar Izmir'i isgal etmislerdi.Onlar da o zaman emperyalistmiydi?
Aslinda isin ilginci, *kurtulus savasi genelde Yunanlilar'a karsi verildi.Yunanlilar o tarihte henuz emperyalist olmadiklarina gore; nasil Yunanlilara karsi verilen savas antiemperyalist oluyor?
Yalniz bana Yunanlilara verilen destekten bahsetmiyeceksin. O konumuzun disinda.
Saygilarimla;
evrensel-insan
Sakin ha yanilipta burada bir irlandali'ya,gallerli'ye iskoc'a ingiliz demeyesin.Hic ummadigin bir tepkiyle karsilasabilirsin.
Bu sadece Türklere has bir durum değil. Dünya genelinde yaygın.
Ayrica sana bir haber daha, Kurtler burada kokenlerine o kadar sahip cikiyorlarki onlara da sakin Turk demiyesin.
Merak etme. Türkiye'de de aynı.
Neyse umarim en azindan amerikan idealizmiyle, amerikan emperyalizmi arasindaki farki algilamisindir.
Amerikalılara göre Amerikan idealizmi olabilir.
Karşıtlarına göre ABD emperyalizmidir.
Anlayamadığım ise senin de bir Amerikalı gibi düşünmen.
Sana bir soru daha; Kurtulus savasindan once Yunanlilar Izmir'i isgal etmislerdi.Onlar da o zaman emperyalistmiydi?
80 öncesi grevlerine burjuvazinin saldırdığı da olurdu.
Grevdeki işçilere saldıranlar ülkücülerdi.
Ülkücüler burjuvazi miydi?
Ama bu saldırılara karşı direnenler anti-faşist idi.
Yunanlılar da emperyalistlerin taşeronu idi.
Umarım anlamışsındır..
evrensel-insan
14-04-2008, 22:30
Benim bir amerikali gibi dusundugumu de hangi yazima veya cumleme gore cikardin?
Amerikalilara gore amerikan idealizmi degil, felsefeye gore. Ayrica hep insanin ve insanligini butunlugunu savunan ben, tek olarak amerikan idealizmine karsiyim.Bunca yazimdan sonra bu, hala algilanmadiysa; yapacak bir sey yok.Isteyen kendi yorumuyla beni istedigi dusunceden kabul edebilir.
Saygilarimla;
evrensel-insan
Benim bir amerikali gibi dusundugumu de hangi yazima veya cumleme gore cikardin?
Amerikalilara gore amerikan idealizmi degil, felsefeye gore. Ayrica hep insanin ve insanligini butunlugunu savunan ben, tek olarak amerikan idealizmine karsiyim.Bunca yazimdan sonra bu, hala algilanmadiysa; yapacak bir sey yok.Isteyen kendi yorumuyla beni istedigi dusunceden kabul edebilir.
ABD, emperyalist tanımlamasını küçültücü, aşağılayıcı bulur.
O nedenle 19. yüzyılın idealistlerinin tanımı olan "Amerikan İdealizmi" ni tercih eder.
Amerikalılar'a göre ABD emperyalizmi yoktur, Amerika idealizmi vardır.
Halbuki gelinen noktada artık emperyalizm de değil, ultra-emperyalizm tanımından, dünya imparatorluğundan söz edilmesi tartışılmaktadır.
Böyleyken senin tersine Amerikan İdealizmi demen, anti-emperyalist sözcüğüne karşı çıkman haliyle Amerika sevdalılarını anımsatıyor.
Irak'taki ABD zulmünü izleyip te buna "Amerikan İdealizmi" demek ABD'yi yüceltmek olur.
Sapık için "Hovarda" demek gibi birşey bana göre..
"Kapitalizmin alternatifi sosyalizmdir" derken de. Ayrıca Merkezi planlama ekonomisi demiş olsam her okuyan sosyalizm vurgulamasını anlayamazdı.
"Sosyalizm" kelimesinin en azından bazı toplumsal kesimlerde olumlu bir çağrışımı var. Ancak Merkezi Planlama Ekonomisi (MPE) 'ni bugün sosyalistlerin büyük bir bölümü ağzına alamıyor. Ne ÖDP'nin ne Baskın Oran'ın ne de diğer pek çok sosyalistin programında yok. Peki ne var? Belli bir şey yok. Bu durumda kapitalizmin karşısında alternatifi konamayan muğlak bir "sosyalizm" var. "Sosyalizm" kelimesinin arkasına saklanılıp MPE perdelenmeye çalışılıyor. MPE dediğimizin devlet kapitalizmi olduğu konusunda da geniş kesimler arasında muatabakat var.
Yunanlılar da emperyalistlerin taşeronu idi.
Bence taşeron filan değillerdi. Uyanıklık yapıp savaşın ileri aşamalarında İngilizlerin safında savaşa katıldılar. Kendi adlarına parsayı kapmaya çalıştılar. 400 yıl kölesi oldukları Türklere karşı intikam almak istiyorlardı. İngilizler, Yunanlılar kendi saflarında savaşa katıldığı için Yunan işgaline karşı cephe almadı. Ama ısrarlı bir şekilde Yunan işgalini sağlamaya da çalışmadı. Nasıl ki Versay antlaşması sonrası bir süre Almanyada kalıp sonra çıktılarsa Anadolu'dan da aynı şekilde çıktılar.
Ben öncesinde bir soru sormuştum, "Üretim ilişkilerini, dolayısıyla üretim araçlarının mülkiyetini düzenlemeden, siyasi üst yapı düzenlenebilirmi?
*Kısaca altyapı (üretim ilişkileri), üst yapıyı (devlet tipi ve şeklini) belirler. Bu kabule bir itirazınız varmı bunu merak ediyorum. Alternatif olarak sosyalist sistem dayatmasında olduğum sonucunu çıkarmayın, çünkü ben bugüne kadar uygulanmış sosyalizm pratiğinin doğru olmadığına inanıyorum, teorinin de yeniden düzenlenmesi gerektiğini düşünüyorum.
*Ama bunu yaparkende de Marksizm'in temel alınması gerektiğini düşünüyorum.
Selamlar.
Bence taşeron filan değillerdi. Uyanıklık yapıp savaşın ileri aşamalarında İngilizlerin safında savaşa katıldılar. Kendi adlarına parsayı kapmaya çalıştılar. 400 yıl kölesi oldukları Türklere karşı intikam almak istiyorlardı. İngilizler, Yunanlılar kendi saflarında savaşa katıldığı için Yunan işgaline karşı cephe almadı. Ama ısrarlı bir şekilde Yunan işgalini sağlamaya da çalışmadı. Nasıl ki Versay antlaşması sonrası bir süre Almanyada kalıp sonra çıktılarsa Anadolu'dan da aynı şekilde çıktılar.
İzmir'in işgali, Batı Anadolu'nun Yunanlılara verilmesi değil taşeronluk.
İşgalin tarihi 15 Mayıs 1919.
Milli mücadele daha sonra bildiğiniz gibi.
Taşeronluktan kastım, milli mücadeleyi dağıtma görevini Yunan Ordusunun üstlenmiş olması.
Bu tarih ise 1921. Arada 1,5 sene zaman farkı var.
İngiltere, milli mücadeleye karşı kendisi asker getirip riske girmektense Yunanlıları kullanma yoluna gitmiştir. Bu anlamda Yunan Ordusu emperyalizme taşeronluk etmiştir.
Yoksa ne iş vardı Yunanlıların Bursa'da, Eskişehir'de, Ankara yolunda..
İngiltere'nin çekilmesi ise sanki "Her zaman olduğu gibi kısa işgal" şeklinde sunulmuş.
Kalabileceğine inandığı yerde 300 yıl dahi kalmış, Hindistan örneği. Sudan'daki işgali *65 yıl, Mısır'da 40 yıl sürmüş.
Türkiye üzerindeki düşünceleri ise 1921'de değişmeye başlıyor. Yani milli mücadeleyi gördükten sonra. Karşı durmanın risklerini düşünüyor. Kuvayi Milliye'yi daha da gğçlendirip Ortadoğu'daki çıkarlarını riske atmak istemiyor. Bir yandan Yunanlıları Ankara'ya sürüyor ama diğer yandan Ankara'yla iyi ilişkiler kurmaya özen gösteriyor.
Anti-emperyalizm ve milliyetçilk konusunda bir noktaya değinmekte yarar var.
Emperyalizm, milliyetçiliği körükler.
Anti-emperyalist mücadelenin enternasyonalist bir boyutu olmadığı takdirde zamanla aşırı milliyetçilik, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık gelişir.
Ülkemizdeki anti-emperyalistler genelde devrimciler, ulusalcılar ve ülkücü-milliyetçi gruplar olarak öne çıkmaktadır.
Ulusalcılar olarak nitelenen grup her ne kadar milliyetçi olarak eleştirilse dahi, ülkücü-milliyetçilerle aynı kefeye konulması yanlış olur. Ulusalcıları ırkçılıktan uzak, barıştan yana *yurtseverlerler olarak görmek gerekir. Ancak enternasyonalist niteliklere sahip oldukları söylenemez.
Devrimciler ise enternasyonalisttir.
Anti-emperyalist mücadelede devrimcilerin öncülüğü ya da güçlü katılımı, ulusalcıların aşırı milliyetçiliğe kaymasını önleyecek önemli bir faktördür. Aksi takdirde ulusalcılarda da bir sağ sapma oluşumu kaçınılmaz olur.
Ne yazık ki ülkemizdeki etnik sorunlar nedeniyle devrimcilerin emperyalizm tahlilleri de sapmakta ve bu durum anti-emperyalist mücadeleye devrimci katılımda bir pasifizme neden olmaktadır.
Bu pasifizme yol açan etkenlerden bir diğeri ise liberal sol politikalardır.
Sevgili vgm,
Senin o soruna yanıtını pazar günü evde yazmıştım ama sanırım gönderemeden evde işler çıktı ve bu arada benim oğlan kendi tarafında oturum açınca yazı da kayboldu.
Aynı kapitalist üetim ilişkilerinin hakim olduğu 3 farklı ülkeyi sunmak istiyorum:
Birincisi günümüzün İran'ı. Üstyapısı şeriat.
İkincisi 1932-45 arası Almanya. Üstyapı faşizm.
Üçüncüsü günümüzün Hollandası, İsveçi. Üstyapı çoğulcu demokrasi.
Görüldüğü üzere benzeri kapitalist üretim ilişkiler her üç grupta da aynı olduğu halde yani altyapı aynı olduğu halde üstyapılar bibirinden çok farklı. O halde altyapının üstyapıyı belirlediği şeklindeki Tarihi Materyalizm teorisi yanlıştır. Marks bu konuda yanılmıştır. Altyapının üstyapıyı belirlemesi bazı tarihsel şartlarda çok belirgin olabilir ama genel geçer bir ilke olarak altyapının üstyapıyı belirlediğini düşünmüyorum. Son birkaç yüzyıldan beri iletişim ve ulaşım teknolojilerinde gelişme, sivil toplumun ve demokrasinin gelişimi üstyapının altyapıdan bağımsız şekilde şekillenmesini arttırdı.
Tarihin daha eski dönemlerinde ise altyapının üstyapı üzerindeki etkisi çok daha yüksekti. Pek çok insan kendi köyünde doğup orada da ölüyordu. Haberleşme ve ulaşım olanakları kısıtlı idi. Bu da kültürel gelişme önünde bir engel oluşturuyor ve altyapı üstyapıyı günümüze göre daha çok belirliyordu. Marks büyük ihtimalle eski çağlardaki bu ilişkiyi tarihin genel yasası zannetti. Günümüzde ve gelecekte de geçerli olacak bir yasa olarak varsaydı. Öznenin karşısında nesneye haddinden fazla ağırlık verdi diye düşünüyorum.
evrensel-insan
16-04-2008, 19:11
Saygideger Pante;
Evet, bu basini devlet olarak amerikanin cektigi sistemli felsefe, amerikan idealizmi.
Bu onlarin ve yahudi ust yapisinin ,dunyayi ortacag karanligina gomme ve vatandassal toplumlari kolelestirme ve bireysel toplumlari robotlastirma onlarin ideali.
Eger bu farkina varilmazsa ve alternatif bir felsefe sunulmazsa, korkarim bu idealleri gerceklesecek.
O yuzden bunun bilincinde olup, global temelde ve her ulke kendi payina duseni yaparak bu idealizmin gerceklesmemesi icin biran evvel harekete gecmeli.
Asil biz buna amerikan emperyalizmi dersek, arkasindaki felsefeyi ve ne yapmak istedigini algilamamis oluruz.
Bugun amerikan idealizminin idealinin gerceklesmemesi icin global temelde her aydin ustune dusen gorevi yapmali.
Bu sistemler butununu cok iyi algilamalidir. Devrimciligin her ulke sartina gore degistigi gunumuzde, ilericiligin algisi bu olmalidir. Eger insani ve onun insanligini korumak ve kalicilastirmak istiyorsak.
Amerikan idealizminden ,amerika ust yapisinin hoslanacagi cok aciktir. Cunku amaclari zaten-eger onlenemezse-bu ideallerini gerceklestirmek.
Bizim amacimiz; *onlarin ne dusundugune gore hareket etmek *degil;bu dusuncelerinin temelinde ne yattigini gostermek olmalidir.
Saygilarimla;
evrensel-insan
O halde altyapının üstyapıyı belirlediği şeklindeki Tarihi Materyalizm teorisi yanlıştır. Marks bu konuda yanılmıştır
* * *Sevgili Cem
* * *Marksist devlet teorisini bilmedigini düşünüyorum. Marksizme göre devlet bir sınıfın diger sınıf/sınıflar üzerindeki baskı ve tahakküm aygıtıdır ve devletin özü şiddettir. Bu sosyalizmde de böyledir. Sosyalizmi burada komünizmin ilk aşaması olarak ele alıyorum. Devletin sönme sürecidir.
* * Sınıflar ve buna baglı olarak devlet ortaya çıktıgından beri bu öz degişmemiştir. Devleti elinde bulunduran sınıflar ve bunların bileşimi ile sınıf karakterleri devletin yapısını belirler. Bu yapı ekonomik temele göre şekillenir. Burjuva sınıf, feodal sınıf, aristokrasi vb gibi. Devletin biçimini belirleyen ise o devlet sınırları dahilindeki sınıf mücadelesinin boyutları tarafından belirlenir ve degişik biçimler alabilir. En gerici ve en acımasız biçim olan fasizm olabilir ya da en demokratik biçim olan demokrasi olabilir ya da eski üretim biçimine mensup sınıflarla ittifak ve işbirligi içerisindeki gerici bir burjuva diktatörlügü olabilir. Bu üç biçim senin sordugun üç ülkeye de cevap takabül eder.
* * Dolayısıyla burada Marksizme hata bulunamaz. Üstelik de devlet meselesi Marksistlerin haklı olduklarının teyidi olan meseledir. Bence hata burada sende ve senin Marksizm konusundaki hatalı ve kısıtlı bilgilerindedir.
* * *saygılarımla
Marksist devlet teorisini bilmedigini düşünüyorum
Sevgili Dilaver,
Biliyorum hatta bunun Marksist devlet teorisi değil aslında Leninist devlet teorisi olduğunu da biliyorum. Diyebilirsin ki Leninizm de Marksizmin bir uzantısıdır tartışılabilir tabi. Ama gene de Leninist olmayan Marksistlerin özellikle günümüzde azımsanmayacak düzeyde olduğunu hesaba katarak devlet teorisinin Marks'a değil Lenin'e ait olduğunu vurgulamakda fayda var. Marks devlet teorisinden bahsetmez bildiğim kadarıyla. Bu konu "Devlet ve Devrim" kitabında Lenin'in ele aldığı bir konudur.
Devlet, bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki hakimiyetinin aracı olabilir. Ancak olabilir demekle hep böyle olur demenin arasındaki farka dikkat çekmek istiyorum. Benim görüşüm şudur ki demokrasi gelişebildiği ölçüde devlet bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki hakimiyet aracı olma vasfını kaybeder. Burada anahtar sözcük demokrasidir.
Demokrasinin gelişmiş şekilleri özellikle II. dünya savaşı sonrası oluştuğu için önceki dönemlerde devletin bir sınıf aygıtı olma vasfının ağırlıkta olduğundan bahsedebiliriz.
Aslında II. dünya savaşı sonrasına değil de daha gerilere de götürebiliriz. Daha Lenin döneminde bu devlet teorisinin yanlış olduğunu üsütüne basa basa belirten birisi vardı: Kautsky. Tarihin Lenin'i değil Kautsky'yi haklı çıkardığını düşünüyorum.
Sana sadece Lenin'in broşürü "Dönek Kautsky" i okumanı değil Kautsky'nin kendi dilinden kendisini okumanı tavsiye ederim:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=132688&sa=38471027
sevgili cem
* tarih lenini onlarca binlerce kez dogruladı bir kere degil. Yaşam ekim devrimi ile leninin haklılıgını ispat etti. Sana fazla bir şey söylemeyecegim ama bir tek ayrıntıyı gözden geçirmeni isteyecegim. Bugün Marks ile Lenin arasında çelişki bulanların, Kautsyky nin haklı oldugunu savunanların bir tanesinin devrimden bahsedebileceginin örnegini verebilir misin. Tema aynıdır. Devrimden vaz geçebilmek için çelişki bulunacak. Burjuva legalizmine batılacak. Burjuvaziye yeni vasıflar addedilecek.
* *Mesele bir tanedir. Devlet ve Devrim.
* *Evet o kitap tarihi bir kitaptır, bir manifestodur ve sapına kadar Marksisttir. Ama devrime karşı olanlar devrimi ılılmlaştırmaya, devrimi parlementerleştirmeye çalışan herkes o kitabı reddetmek ve Marks ile Lenin arasında çelişki bulmak zorundadırlar. Onun için bu tezlere güler geçerim. Marks devrimdir. Örnek mi Paris Komünü ile ilgili yazıları. Marks dan devrim harcinde bir şey çıkmaz, çıkamaz.
* * Tarih Kautsky nin üzerinden geçerek Lenin in devlet ve Devrimini kanıtladı. Fazla irdelemiyorum çünkü her yazımda bana sataşaıldıgı için ( *Marksistlere ) girmek zorunda kalıyorum. O zaman da başlıgın mecraı degişiyor.
* * saygılarımla
evrensel-insan
17-04-2008, 05:19
Saygideger arkadaslar;
Tarihsel gelismede kapitalizm de dahil, o doneme kadar olan degisiklikler alt yapinin ust yapiyi etkilemesi ve ust yapinin bunun bilincine vararak bu degisime ayak uydurasi temelinde olmustur.
Sosyalist algi, bir ust yapi algisidir.Bir ust yapi degisimi ve devrimidir.Alt yapiya yansitilamadan da, maalesef sona ermistir.1900 'den sonraki nihilist temelli cikislar, bireyci akilcilik cikislaridir.
Bu bireylerden yetkisi ve ust yapiyi yonlendirebilenler, ulkelerinin alt yapilarina bakmadan hareket etmislerdir.
O yuzden altyapi cesitli ulkelerde ayni olsa bile ustyapilarda degiskenlik gozlenebilir.
Isin ilginci, bu bireyler ayni zamanda kendi bireyci akilcilik temellerinde-ki bu ilk olarak SSCB tarafindan Afganistan'a uygulanmak istenmistir-baska ulkelerin de ustyapilarini degistirmeye yonelmislerdir.
Amerika onderligindeki Afganistan ve Irak harekatlari.
Dolayisiyle mesele artik alt ust yapi uyumu degil,bireyci akilciligin iktidar ve ekonomik gucunun zorunlu veya gonullu kabul ettirilme cabasidir.
Amerikan idealizmi gudumlu AKP harekati bunun en guzel ornegidir.
Dolayisiyle butun terimler -demokrasi,cumhuriyet,hak,hukuk,adalet,esitlik,ozgu rluk v.s.
bu bireyci guclerin iktidarlarinin algisina endekslenmistir.
Yani altyapinin, ust yapinin yonetim ve yonlendirimine bagli kilinma mentalitesidir. Iste bu mentalite dunyayi ortacag karanligina suruklemekte ve guc temelinde insanoglunu kalici temelde iki ayri kutuplu tek yanasimli yonetim ve yonlendirime suruklemektedir.
Bunun kabulunu de ya gonullu-ideolojik temelde-ya da zorunlu-guc kullanarak yapmayi amaclamaktadir. Iste insanligin onundeki tehlike global anlamda bu kadar buyuk ve acimasizdir.
Bunun anlami"ben seni yonetip yonlendirecegim,sende benim istedigim gibi yonelip yonetileceksin.Bu senin kaderin,yazin,gucsuzlugun bilincsizligin v.s. gonullu veya zorunlu kabulun olacak oyle veya boyle buna boyun egeceksin."dusunce temelidir.
Bireyin de secim hakkiya, hem buna ve hemde kendine karsi verilecek insanlik savasi, ya yonetim kadrosunda yer almak, yada robotlasarak yonetilenler arasinda yer almak olacaktir.
Vatandasin ise tek secenegi"aklini kullanip kendi cikari dogrultusunda veya bilincsiz bir temelde yonetim ve yonlendirim koleligi veya icinde bulundugu ulke ve toplumun bireyci akilcilik temelli ve amerikan idealizmi yonlendirmeli yonetim kadrosunda yer almak.
Saygilarimla;
evrensel-insan
Sonuç olarak günümüzün Yeni Osmanlılar'ını aynı o dönemdeki gibi iki grupta değerlendirebiliriz.
Birincisi Yeni İtilafçılar-Yeni Mandacılar, ikincisi ise Yeni İttihatçılar-Yeni Irkçılar.
Yeni İtilafçılar:
Bunlar Atatürk’e karşıdırlar. Kemalizmi hiç sevmeyen her fırsatta eleştirendir.
Atatürk ilke ve devrimlerinin artık önemsiz ve geçersiz olduğunu ileri sürerler.
Türk sözüne tahammülleri yoktur. "Türk" diyeni ırkçılıkla, milliyetçilikle suçlarlar.
Türklerin tarihte bir aydın, bir filozof, bir bilim adamı çıkaramadığını söyleyerek aşağılarlar.
"Vatanı değil vatandaşı seviyoruz" diyerek yurtseverliğe karşı çıkarlar.
Bunlar dindar değil ama dincidirler, laiklik ilkesini beğenmez, demokrasiyi kafi görürler.
Bunlar körü körüne AB’ye bağlıdırlar. AB ne derse doğru olduğuna inanırlar.
Bunlar AB’nin fonlarından beslenirler... ABD ve Avrupa vakıflarınca desteklenirler.
Bunlar 301. maddeye çok sinirlenirler. Yeniden düzenlenmesine bile katlanamazlar.
Bunlar ABD aşığıdırlar. ABD’nin her yaptığı işin doğruluğuna inanırlar.
Antiemperyalist mücadeleye karşı çıkar, tam bağımsızlığı saçma bulurlar.
Bunlar PKK’yı terörist örgüt kabul etmeyenlerdir. Federasyon, eyalet sistemini savunurlar.
Bunlar Kıbrıs’ta “Ver Kurtulcu”durlar.
Bunlar sözde Ermeni soykırımını kabul edenlerdir.
Kurtuluş Savaşını, Çanakkale Zaferini küçümserler, aşırı abartıldığını iddia ederler.
Bunlar AKP’yi çok severler, liderlerinin gömlek değiştirdiğini öne sürerler.
Onlara göre AKP reformcu, ilerici, dönüşümcü, AB’ci bir partidir, asla dinci bir parti değildir...
Bunlar demokrasiyi sadece dört yılda bir yapılan seçimlere endekslerler.
AKP yüzde 47 oy aldığına göre her şeyi yapabilir, her kanunu değiştirebilir, istediği gibi kadrolaşabilir, yargıya da müdahale edebilir.
Bunlar AKP’ye karşı yapılan eleştiriler karşısında sizi “darbecilik”le damgalarlar.
Bunlar için en önemli duruş TSK’ye her vesileyle çatmaktır.
Bunlara göre türban takmak özgürlüktür.
Yeni İttihatçılar:
Bunlar "Vatan, millet, Sakarya" cılardır.
Sanki kendilerinden başka vatanı seven yokmuş gibi sahiplenirler.
Bunlar bayrağa " Nereye dikilmek istersen söyle, oraya dikeyim seni" diye seslenirler.
Bunlar "Dünya Türk olsun!" diye saçmalarlar. Hala Turan hayalindedirler.
Bunlar "Kürt sorunu yok, Kürt istilası var" diye ırkçılık yaparlar.
Bunlar Kıbrıs'ta çözüm istemez, imkan olsa Kıbrıs'ın tamamını almak isterler.
Bunlara göre Musul-Kerkük Türktür ve topraklarımıza katılmalıdır.
Azınlıklara tahammülleri yoktur. Zaten sayelerinde azınlık da kalmamıştır ülkede.
Bunlar baskıdan, şiddetten yanadırlar, despot yönetim isterler. Birçoğu faşisttir.
"Sallandıracaksın 10-15 kişiyi Taksim Meydanında bak nasıl çözülüyor" diye düşünürler.
Bunlar "Ya sev ya terket" çidirler. Gerekirse Kürtlerin de tehcir edilmesini savunurlar.
Şehit cenazeleri en önemli propagandalarıdır. Şehitler üzerinden parsa toplamaya çalışırlar.
Bunlar darbecidir, her fırsatta darbe tahrikçiliği yaparlar.
Bunlar dincilerden daha dinci olduklarını ispatlamaya çalışırlar.
"Tekbiiiiir! "Ya Allah! Bismillah Allahuekber!" sloganını çok severler.
Bunlar "Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar müslümanız" derler.
Bunlar Hrant Dink'i öldürenlere "Türkiye sizinle gurur duyuyor" demekten utanmazlar.
Bunlar şimdilerde Atatürkçü geçinirler, hatta Deniz Gezmiş'çi geçinenleri dahi vardır.
Bunlar maceracıdır. Ellerine silah, bomba aldılar mı dünyayı fethedeceklerini sanırlar.
Kurtlar Vadisi en sevdikleri dizidir. Polat Alemdar ve Memati gibi olma hayaliyle tutuşurlar.
Aklıma gelenler bunlar. Eksiğimi tamamlar, fazlamı belirtirseniz sevinirim.
Aklıma gelenler bunlar. Eksiğimi tamamlar, fazlamı belirtirseniz sevinirim.
"Tekbiiiiir! "Ya Allah! Bismillah Allahuekber!" sloganını çok severler.
Bunlar "Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar müslümanız" derler.
Yeni İttihatçıları MHP li olarak tanımlıyorsun. Yanlış.
Eski İttihatçılar "Tekbiiiiir! "Ya Allah! Bismillah Allahuekber" demezdi, yenileri de demiyor. Yeni İttihatçıları MHP'lilerle karıştırmamak gerekli. Perinçek tutuklanırken orduyu kışkırtmak için "Bu tutuklamalar orduya karşı yapılmıştır" demişti kameralara karşı. Sadece İP içinde de değil CHP içinde ve merkez sağ içinde de darbecilik yanlıları var.
İttihatçılıkta dini değil milliyetçi motifler vardı. Yeni ittihatçılıkta da böyle. Yeni ittihatçılıkta postmodernizm de var. Silahlı darbe değil hukuksal darbeler de var.
Bunlar için en önemli duruş TSK’ye her vesileyle çatmaktır. * pante
http://www.turandursun.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=8235
* *burada anlatılanlardan sonra vesile gerekiyor mu. Arada 10 sene var, 28 sene degil.
* * saygılarımla
Yeni İttihatçıları MHP li olarak tanımlıyorsun. Yanlış.
Eski İttihatçılar "Tekbiiiiir! "Ya Allah! Bismillah Allahuekber" demezdi, yenileri de demiyor. Yeni İttihatçıları MHP'lilerle karıştırmamak gerekli. Perinçek tutuklanırken orduyu kışkırtmak için "Bu tutuklamalar orduya karşı yapılmıştır" demişti kameralara karşı. Sadece İP içinde de değil CHP içinde ve merkez sağ içinde de darbecilik yanlıları var.
İttihatçılıkta dini değil milliyetçi motifler vardı. Yeni ittihatçılıkta da böyle. Yeni ittihatçılıkta postmodernizm de var. Silahlı darbe değil hukuksal darbeler de var.
Yeni İttihatçılar olsun, Yeni İtilafçılar olsun tek parti ya da tek örgütte toplanmış değillerdir.
Bunlar bütün özellikleriyle eskilerle tıpatıp eşit de değillerdir.
Yeni İtilafçılara AKP, DP, ANAP, LDP, ÖDP ve DTP içinde rastlayabiliriz.
Yeni İttihatçıları ise MHP, İP, CHP, DSP, BBP gibi partilerle, birtakım *derneklerde görebiliriz.
Saydığım maddelerden birkaçı bir partiyi işaret edebilir. Bu sadece, o partiyi kastettiğim anlamı taşımamalı.
burada anlatılanlardan sonra vesile gerekiyor mu. Arada 10 sene var, 28 sene degil.
12 Eylül'ün ilk aylarında mahallemizdeki askerlerin başındaki komutan sol Kemalist bir devrimciydi ve görevli olduğu dönemde güzel sohbetlerde bulunmuştuk.
Askerliğim sırasında komutanım olan binbaşı da sol görüşlüydü.
Bu durumda benim orduyu solcu olarak görmem mi gerekir?
Yaklaşık 10-15 senedir dincilerden ordunun solcu olduğu, üst subayların çoğunun komünist olduğu yönünde eleştiriler duyarım.
Daha 3-4 gün önce bir AKP'li işadamı şöyle diyordu: " Asıl takiyeyi solcular yani askerler yapıyor ama takiyyeci diye müslümanlar tanınmış bir kere."
Bunların gözünde de ordu solcu.
Jandarmanın operasyonlarında ve halkla ilişkilerinde polisten farksız bir tutumu vardır. "Ordu" demiyorum jandarma. Jandarmadaki görevliler de askerdir, dolayısıyla "ordu" kapsamındadır ama;
İçişleri Bakanlığına bağlıdır. Bu farkı çok iyi görmek gerekir.
Ve; Jandarma komutanlığı ile diğer komutanlıklar arasında gizli bir çekişme, bir mesafe vardır.
Ordu'nun içinde de her görüşten asker vardır. Uygulamalar da bölgeden bölgeye, komutanlıktan komutanlığa farklılıklar vardır. Örneğin Deniz Kuvvetlerinin, Kara ve Hava Kuvvetlerine göre kültür seviyesi daha yüksek, daha uygar olduğu bilinir.
Münferit bir olaydan yola çıkarak *tüm ordu suçlanmamalı. Ordu, ne sadece Genelkurmaydır ne de Jandarma. Hepimizden bir parça var orduda, erinden subayına kadar. Önemli olan ülke yönetimidir. Ülke doğru, güzel yönetilirse, demokrasi gerçek anlamda uygulanırsa bu orduya da yansıyacaktır.
Lenin, devrim öncesi bildirilerinde "Askerler, İşçiler, Denizciler, Değerli Yoldaşlar!" diye seslenirdi.
Biz de ise askerler daha baştan düşman gibi görülüyor, halktan sayılmıyor. Bu çok yanlış!
ay ışığı jandarmanın
süngüsünü yakıyor
mahpus yoldaş pencereden
jandarmaya bakıyor
ve diyor ki o, jandarma sen
kardeşimsin köylümsün
kırlarında salgın gezen
köyden geldin belki dün
jandarma biz sosyalistiz
dostuz yalnız biz sana
kurtuluşun bizimledir
elini uzatsana
jandarma sen ah bir bilsen
sana ne iş verdiler
belki bir gün zabit sana
köylünü kurşunla der
anan karın çocukların
köyünde aç kaldılar
ne hükümet el uzatır
ne ağadan medet var
jandarma biz sosyalistiz
dostuz yalnız biz sana
kurtuluşun bizimledir
elini uzatsana
nazım hikmet ran
evrensel-insan
21-04-2008, 22:19
Saygideger arkadaslar;
Bir devrimci parca da benden olsun.
Uludag'in eteginde;
Bir cehennem sehri var.
Bir sehir ki burjuvalar,
Yesil Bursa diyorlar.
Hayde hay.
Dar sokaklarinda gezer,
Issizlik ve yoksulluk.
Fabrikalar, ipek boyar,
Genc kizlarin kaniyla.
Hayde hay.
Biz cikariz Uludag'a,
Bir kucak odun icin.
Onlar cikarlar oraya,
Zevk icin, sefa icin.
Hay de hay.
Saygilarimla;
evrensel-insan
Dinci-liberal ittifak bugün, tarihimizdeki tüm devrimcileri "darbeci" ilan edip yargısız infaz yapıyor. Ama kendi tarihlerini unutuyorlar:
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/9524799.asp?yazarid=218&gid=61&sz=49961
Darbeci Liberaller
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=9585267&yazarid=72
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/9593100.asp?yazarid=72
oncugenc
06-08-2008, 16:26
'' enternasyonal sosyalist büro, Abdülhamit'in Türkiye'de büyük devletlerin yardımıyla uzun yıllar ayakta tuttuğu kötü şöhretli rejimin yıkılmasını sevinçle karşılar. Türk imparatorluğundaki halkların böylece kendi kaderlerini tayin etme olanağını bulmalarını ve doğmakta olan bir proleteryanın sınıf mücadelesini dünya proleteryasıyla sıkı bir birlik içinde yürütebileceği özgür bir siyasal rejimin kurulmasını selamlar. ''
lenin 16 ekim 1908
''enternasyonal sosyalist büronun toplantısı''
oportünistler, henüz 'demokrasi' altında 'sosyal barışın' hakim olacağını ve fırtınaların gereksiz olduğunu övmeye doyamadan, asyadaki şiddetli dünya fırtınalarının yeni bir kaynağı doğdu. rus devrimini, türk, iran ve çin devrimleri izledi. işte bugün bu fırtınalar ve onların avrupadaki tepkileri çağında yaşıyoruz.
lenin 1 mart 1913
'' karl marks'ın öğretisinin tarihi kaderi ''
Engse Hohol
04-06-2017, 17:24
Almanya'dan Türkiye'ye izne gelen Osmanlı torunu, yolculuk sırasında at değil, uçak kullanarak Osmanlı sünnetine hakaret etti. Uçağa binmek yerine ataların Osmanlı gibi at sırtında gelseydin samimi olabilirdin, böyle değilsin.
https://lh3.googleusercontent.com/-shT-Vy7c3MM/WTQXZJg7z4I/AAAAAAAADSg/q5h7CAZqH4g5W7_CXQAmTH_3BZBNqVbYQCL0B/w495-d-h558-p-rw/usl5z5.jpg