PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Canlar ve Ulucanlar


sargon
19-04-2008, 04:06
Bu konuda birseyler yazmayi hep istedim. Hala da nasil baslayacagima ve nasil yazacagima karar verebilmis degilim aslinda. Bazi olaylar insanlarin hayatini derinden etkiler, aradan yillar gecse de unutulamayanlarin arasina yazilir. Iste bu da benim unutamadiklarimin en onemlisi, unutamadiklarim icinde birinci sirada yeralan. Hayatimin en buyuk travmasi, sahte sosyalizm cigirtkanliklari ile gerceklerin catistigi, nefretlerin kusulup, ofkenin saha kalktigi, kafa karisikliginin kursunlarla aydinlandigi, renklerin siyah ve beyaz olarak ikiye ayrildigi yer.

Ulucanlardan bahsediyorum. Ulucanlari, gorduklerimi, yasadiklarimi anlatmaya calisacagim. Cok anlatan oldu, daha da olacaktir. Bu yararli da birsey. Cunku genc kusaklarin bunlari bilmesi gerektigine inaniyorum. Bir ideolojiye daha fazla sarilmak, devrime simsiki kenetlenmek icin degil. Iskencecilerden nefret etmek yada onlari affetmek icin falan da degil. Sadece ve sadece "insan" olabilmek icin, insanliktan cikmanin da ne oldugunun bilinebilmesi icin.

Bir hikaye, icindeki canli kanli insanlari tanimadan hicbir anlam tasimayacaktir. O yuzden bu hikayeye can katan birinden bahsederek baslamak yerinde olacak. Bu kisi topraksiz, 6 cocuklu bir ailenin, gun boyu ailecek aganin topraginda calisan kucuk bir ogludur. Elazig'in Karakocan'indan gelip Izmir Aliaga'nin fabrikalarinda iscilikle suren, sonra devrimci olan siradan biridir. Yani sizin gibi, bizim gibi biri.

Onunla ilk olarak cezavine gorusune gittigimde tanistim. Kendisinden cok emin, karsisindakine saygiyla yaklasan, eglenceli, sohbeti ilgiyle dinlenen biriydi gordugum. Yazdiklarini zaten severek okuyordum, ilk kez de kadinlar kogusunun gorus yerinde tel orgulerin iki tarafinda oturarak gorusmustuk. Tel orgunun yirtik bir yerinden bana kivrilmis bir kagit rulosunu gizlice vermisti. Verdigi sey cikardigimiz derginin bir sonraki sayisinda basilacak yazisiydi.

Birkac ay sonra, ayni cezaevinde, ama bu sefer gorus yerinde degil, gardiyanlar esliginde kalacagim kogusa goturuldugumde karsilacaktik. Hafif yagan yagmurun altinda uzun uzun birlikte volta atarak ilk sohbetimizi yapacaktik. Adi Habip Gul'du.

sargon
19-04-2008, 04:12
DEP milletvekili Mahmut Alinak, Habip'le daha once cezaevinde tanismis ve onun yasam oykusunden cok etkilenmisti. Onunla ilgili bir roman yazmayi dusunuyordu. Bu yuzden Habip'ten yasam oykusunu anlatan bir yazi istemisti. Ulucanlar katliamindan sonra Mahmut Alinak'in elindeki bu yazi Cumhuriyet Dergi'de yayinlandi. Isterseniz once o yaziyla baslayalim.

---------------------------------------------

"arkadaşları bazen 'tünelci' diye takılırlardı ona. kendine ait olmayan sahte habip gül adiyla yakalandığında onca işkenceye rağmen bu isimde ısrar etmiş, mahkemelerde birçok kez bu isimle yargılanıp cezalar almıştı.mahmut alınak, "seni yazmak istiyorum, bir sakıncası yoksa bana yaşamöykünü yazar mısın" diye sormustu ona. habip söz verdiği yazılari 4 haziran 1998'de ulaştırmıştı mahmut alınak'a. ankara ulucanlar cezaevi'nde yaşamının sona erdirilmesinden 16 ay önce...

habip'in öyküsü...

zamansız güz soğuğunun kars'ı çepeçevre sardıgı ugursuz bir pazar aksamıydı. televizyonlar ankara ulucanlar cezaevi'nde isyan çıktığını haber veriyorlardi. devlet güçlerince girişilen operasyon sonucu bazı tutukluların öldürüldüğü bildiriliyordu.

televizyonun başına geçmis, öfke kasırgasına tutulmuş halde haberleri dinliyordu. habip gül adını işitince oturduğu kanepede taş kesildi. aklına ilk gelen, sakin bir deniz gibi bakan habip'in masmavi gözleri oldu. gülümsüyordu. sonra kadifemsi bir görüntü veren kıpır kıpır parlak kumral saçlarıi uçuştu gözlerinin önünde. arkasından sırasıyla yüksek alnı, hafif çıkık elmacık kemiği ve ortanın üstünde gösteren fidan boyu canlandi belleginde. hıçkırıklar arasında telefona koşup, dar gün dostunu aradı. sadece, "habip.. habip.." diyebildi boğuk bir sesle. dostu,"yapma!" dedi acıyla. başka da herhangi bir şey konuşmadilar. dostu tam olmasa da anlamıştı habip'in başına gelenleri.

dizginsiz hıçkırıklar arasında yığıldığı masada habip'le ilk karşılaştıgı anı hatırlamaya çalıştı. kutsal görünüyordu o an şimdi ona. ama tüm çabası boşa gitti. belleğinde o anı gösteren tek bir resim bile yoktu. sabun köpüğü gibi silinip gitmişti her şey.

kendisinin de terörist diye kilit arkasına kapatıldığı günlerde tanışmıştı habip'le. ziyaretçi görüşüne gidip gelirken karşılaşıyorduk herhalde, diye düşündü. ama kör bir karanlığa bakar gibiydi, hiçbir şey göremiyordu. "ah, ah keşke seni görüş yerinde hiç bekletmeseydim, paha biçilmez o zamanı hiç çalmasaydim" diye haykırarak, sarsıla sarsıla ağlamaya koyuldu.

cezaevinden çiktiktan sonra içi burkularak geride biraktigi dostlarini sik sik ziyarete giderdi. ulucanlar cezaevi o her zamanki soguk ve resmi tavriyla karsilardi onu. disçi koltuguna oturmaktan beter sikiciliktaki islemler tamamlanirdi önce. deniz gezmis, yusuf aslan ve hüseyin inan'in asildiklari asirlik agacin önünden geçerek birinci kata çikardı sonra. bir dönem birlikte siyaset yaptigi eski kogus arkadaslari, ziyaretçileriyle bu kattaki bir odada görüstürülüyorlardi. erken getirildikleri için zaman israf olmasin diye ilkin onlarla görüsürdü. sonra da alt kattaki dostlarina giderdi. ama oraya hep geç kalmis olurdu. cezaevi ziyaretlerinde zamanin nasıl geçip gittigi fark edilmezdi. ateslenen sohbetin alevi, zamani hizla yutup tüketirdi. eski kogus arkadaslariyla vedalaştiginda kogus kapilarinin kapanmasina on bes-yirmi dakika gibi kisacik bir zaman kalmıs olurdu. saatine bakarken utanca bogulup, hizla disari atardi kendini. içini dolduran agir bir suçluluk duygusuyla soluk soluga asagi kattaki görüsme odasinin yolunu tutardi. habip'i o hiç degişmeyen sakinligiyle gögsünde kollarini kavusturmus halde kendisini beklerken bulurdu. beklemekten yorulup görüsme umudunu yitiren öteki dostlari, geriye sitemlerini birakip çoklukla gitmis olurlardi. ama habip gitmezdi, son ana kadar sabirla onu beklerdi. o, binbir özür dileyip bagislanma isterken, habip tatli bir gülümsemeyle karsilik verip, rahatlatirdi onu.

habip'in tünel kazarak cezaevlerini kalbura çeviren firar serüvenleri iste bu ziyaretlerindeki sakalasmalar sirasında çalinmisti kulagina. arkadaslari bazen 'tünelci' diye takilırlardi ona. kendine ait olmayan sahte habip gül adiyla yakalandiginda onca iskenceye ragmen bu isimde israr edisi ve mahkemelerde birçok kez bu isimle yargilanip cezalar alisi, onun hayat macerasini daha da çekici hale getiriyordu. kisilikleri henüz köklesmemis olanlar, habip'teki çelik cesaretin kirintisini bile tasisalar, fark edilmek için herhalde çok kasintılı dururlardi. çalimlarindan geçilmezdi. ama habip öyle degildi. siradandi. böyle gösterissiz olmak için de kendini hiç zorlamazdi. güvenli insanlarin alçakgönüllülügü onu hayranlik verici bir dogalliga büründürürdü.

elindeki romanin yazimi tamamlanmak üzereydi. yeniden yazmak istiyordu. ele alacagi konular üzerinde kafa yordugu bir sirada habip'in hayatini yazma fikri alevlenmisti kafasinda. habip'le en son görüsmesinde, "seni yazmak istiyorum, bir sakincasi yoksa bana yasamöykünü yazar misin," diye sormustu. habip ise, kaç günlük oldugunu simdi hatirlayamadigi bir süre istemisti ondan. birbirlerini artik bir daha görmeyeceklerini bilmeden o gün vedalasmislardi. çünkü o, yillar süren uzun bir ayriliktan sonra dogup büyüdügü topraklara geri dönecekti. onlar bir daha hiç görüsmeyeceklerdi.

habip, söz verdigi yazilari ortak bir dostlari araciligiyla ulastiracakti ona. 4 haziran 1998 tarihli dört sayfalik yazi, memleketine döndügünün ikinci haftasinda eline geçmisti. her satirini çizerek ve içi yanarak defalarca okumustu. romani yayimlanmis, ancak bekledigi ilgiyi nedense görmemisti. basladigi yeni romanin yazimi kesintilerle sürüyordu. habip'in yasamindan etkilenerek kurguluyordu yeni romanini.

o lanetli pazar aksaminda televizyon haberiyle kedere boguldugunda, habip'le en son görüsmesinin üzerinden on bes ayi askin bir süre geçmisti. gecenin ürpertici sessizliginde masanin basina geçip, habip'in yasamöyküsünü yeniden okudugunda içinde bas edemedigi bir titreme dolasiyordu.

vartor
19-04-2008, 04:27
Sevgili sargon,
* *Hatiralarin uzucu de olsa, bir insanin digerine nasil zulum yapabildigini, buna sebep olan nedenleri arastirip ortaya dokerek, *insan denen su mahluku anlamamiza faydali olacaktir. Bir kitapta insani "katil maymun" diye adlandirmisti bir yazar, kendi teorisine gore, insan olabilmenin bir sarti da katilligi. Nitekim gecmise bakarsak hem kendi, hem de diger canlilara dehset sacan ve hunharca oldurebilen bir baska canli turu yok gibi dunyada....

sargon
19-04-2008, 16:08
sevgili vartor, benim amacim da tam olarak buydu. Su insan denilen mahlukati anlamak.. Bir suru politik, toplumsal, kulturel iliskiler uzerinden bakilip bu tur sonuclar cikaranlar da olacaktir elbette. Zaten insan denilen yaratik butun bunlarin hem bir urunu hem bir nedeni. Ben anlatmaya biraz daha devam edeyim simdi.

Cumhuriyet Pazar Eki yukardaki bolumden sonra Habip'in yazisini aktariyordu. Habio'in anlatisi bittikten sonra Pazar Eki'nin son cumleleri soyleydi:


habip'in cezaevinden daktilo edip gönderdigi yasamöyküsü bittiginde saatler geceyi yarilamisti. televizyonlar, ulucanlar cezaevi'nde öldürülenlerin adlarini haber veriyordu. kars rahat uykusundaydi, tipki ankara, istanbul gibi. habip'in ruhu caddelerde ve sokaklarda kol geziyordu. kars'in sakli gecesinde aci bir hiçkirik patliyordu.

Habip. ilginc yasam hikayesini 4 sayfalik bir yaziyla soyle anlatiyordu:

-------------------------------------------------

"1/1/1965 tarihinde elazig karakoçan ilçesi çalakas (balcali) köyü'nde dogmusum" diye baslamisti habip, kendi yasamöyküsü'ne. "üçü kiz üçü erkek, alti kardestik. kardeslerin en küçügüydüm. çok yoksulduk. köyde tek karis topragimız bile yoktu. köy agasinin tarla ve çayirlarinda çalisirdik. yariciydik. aga yan yatip kilini bile kipirdatmazken, terimizle can verip yeserttigimiz ürünün yarisi onun olurdu. ablam aganin hayvanlarina çobanlik yapardi. dag tas demeden, koca üç mevsim hayvanlarin arkasi sira sürüklenmesinin karsiligi olarak bir gömlek ya da entari alirdi. ne zaman fersiz gözleri çukura kaçmis çelimsiz bir kiz çocugu görsem, ablam gelir gözlerimin önüne. babamla annem yazgilarina sikâyetsizce boyun egmislerdi. ama ben ve agabeylerim agadan nefret ederdik. hep öfkeyle bakardik ona.

yaz boyu tarlada çalisan zavalli babam, ekmek parasi kazanmak için kisin da büyük kentlere giderdi. babami çok özlerdim. aylar sürerdi bu ayrilik. döndügünde ise, dünyalar benim olurdu. agabeylerim büyüyünce, onlar da bu gurbet kervanina katildilar. dur durak bilmeden yazin köyde, kisin da büyük kentlerde çalisirlardi.

yillar birbirini kovalayıp gidiyordu. ablalarim evlenip gitmislerdi. böylece tarlada çalismanin yaninda, evin ömür törpüleyen agir isleri de anneme kalmisti. agabeylerim de evlenip metropollere yerlesmislerdi. evde çocuk olarak bir ben kalmistim. yazin aganin tarlalarinda çalisirken, kisin da okuyordum. ilkokulu bitirdigimde on dört yasindaydim. çünkü okula geç baslamistim. babam çok istedigi halde ortaokula gönderemedi beni. okumak istedigimi söyledigimde, bana yalvarmayla dolu gözlerle bakip karsimda kederle boynunu büküsünü simdi bile hatirlamaya dayanamiyorum.

devrimcilerle o yil tanistim. çok geçmeden ... hareketiyle organik iliski kurdum. köyleri dolasip tarlalarda çalisiyor, yaprak kesiyorduk. ayrica köprü ayaklarina ve yol kenarlarina yazi yazmak gibi çalismalar da yapiyorduk. bütün bu çalismalar ...nin gerilla faaliyetlerini de olusturuyordu.

1980, 12 eylül darbesi tüm devrimci hareketleri oldugu gibi, bizi de biçti. ben örgüt içinde fazla taninmadigim için, darbenin pençesi yakama yapismadi.

1981-82'ye gelindiginde örgüt dagilmisti. kadrolar çogunlukla tutuklanmisti. geriye kalanlar da askere gitmisti. ben de bu boslugu 1983 yilinda evlenerek doldurdum. köyümüzün önünden sakinlikle akan peri nehrinin karsi kiyisindaki köyden hanim adindaki bir kizla evlendim. daha önce birbirimizi tanimiyorduk. ortak bir tanidigimizin araciligiyla evlendik. evlenmek, büyük bir borç yükünün altina girmek demekti. baslik parasi, dügün masrafi derken epey borçlanmistim. alacaklilar kapiya dayanmadan para kazanmaya baslamaliydim. birkaç ay çalismak üzere izmir'e, agabeylerimin yanina gittim. ilk insaat isçiligim çesme ilçesinde basladi. dev gibi yükselen bir insaatta çalisiyordum. bina her an üstüme yikilip, beni altina alacakmis gibi bir duygu uyandirirdi bende. kis boyu tek bir günümü bile bos geçirmeden para biriktirmeye çalistim. omzumdaki borç baskisi yüzünden bazen bogazimdaki ekmekten bile kismak zorunda kaliyordum. borçlarimi karsilayacak kadar para biriktirdikten sonra, yazin köye döndüm. ilk kiz çocugumuz o yaz dünyaya geldi. kisin "gurbet", yazin da köyde ekin derken, kapiya askerlik gelip dayandi. bir yil kaçak dolastiktan sonra askere gittim. iki aylik askerken ikinci kizim dogdu. askerligim sürerken aldigim bir mektupla babamin öldügünü haber aldim. o gün ve sonraki birkaç günde tarifsiz acilar çekmistim. ama zamanin sifali merhemi içimdeki baba acisini çok geçmeden dindirmisti.

derken askerlik bitti. parasizdim. bu halimle evime gidemezdim. biraz para kazanmaliydim. izmir aliaga'da bir demir-çelik fabrikasinda is bulup, çalismaya basladim. yil 1987, üçüncü kizim dünyaya gelmisti. askerlik bittikten ancak üç ay sonra köyüme gidebildim. isyerimden izin almistim.

...... örgütüyle bu demir-çelik fabrikasinda çalisirken tanistim. dergimizin ilk sayisini dinmeyen bir susuzlukla okumustum. yillar sonra devrimcilerle yeniden karsilasmak ve yepyeni bir örgütle tanismak benim için tarif edilmez müthis bir duyguydu. bir yandan fabrikada çalisiyor, bir yandan da siyasal dostluklar kuruyordum. tüm benligim devrim atesiyle yanip tutusuyordu. o çok sevdigim köyüm aklima bile gelmiyordu artik.

1988 baharinda hayvanlarimizi satip, baba ocagini terk ettik. aliaga helvaci köyü'ne yerlesmistik. burada arkadaslarimin yardimiyla yaptigim iki gözlü bir gecekonduda yasamaya basladik.

örgütsel faaliyetlerim hizla sürüyordu.

bu arada bir de oglum olmustu.

1991 29 nisan'inda örgüte karsi baslatilan bir operasyonda evim basilarak gözaltina alindım. on bes günlük siki bir iskenceden sonra tutuklanarak buca cezaevi'ne konuldum. cezaevine konulusum, karim ve çocuklarim için tastamam bir yoksulluk demekti. ailede çalisabilecek kisiler varsa, örgütten ekonomik yardim almamak seklindeki karar nedeniyle karim bir yemekhanede is bulup çalismaya basladi.

cezaevi bitip tükenmeyen açlik grevleriyle karsilamisti bizleri. birçok kısa süreli, dönüsümlü açlik grevine girdik. eskisehir cezaevi'nin açilisi, ilk uzun süreli açlik grevi deneyimimin de baslangici oldu. kirk bes gün sürmüstü. barikatlar, direnisler derken bir yil buca cezaevi'nde kaldim. bir yil içinde sadece bir kez ziyaretçi görüsü yapabildim. çünkü otuz ay sürecek olan mektup ve görüs yasagi cezasi almistim.

mahkeme bir yil sonra terörle mücadele yasasi'na göre üç yil hapis ve 83 milyon lira da para cezasi verdi bana. arkasindan urla cezaevi'ne sevk edildim. burada üç ay kaldiktan sonra, "adli mahkûmlari isyana tesvik edip örgütlemekten" kemalpasa cezaevi'ne sürgün edildim. her gittigim cezaevinde mektup ve görüs yasagi da arkamdan geliyordu. hapis cezasini burada doldurdum. geriye bana verilen 83 milyonluk para cezası kalmisti. bu parayi devlete ödedigimde serbest kalacaktim. böylece ya parayı ödeyecektim ya da hapiste kalmaya devam edecektim. düzenin önümüze koydugu kötü bir tercihti bu. neyse ki çok kafa yormam gerekmedi. parayi ödemedim. cezanin mesrulugunu kabul etmis olacaktim yoksa.

para cezası hapis cezasina çevrildi. on bir ay 20 gün daha yatacaktim. kazdigimiz 35 metrelik bir tünelle dört kisi, 19 mayıs 1993 safaginda özgürlüge kostuk. on ay "cezam" kalmisti firar ettigimde. benim için firar, üç yildan beri görmedigim karimi ve çocuklarimi daha yillarca görmemek anlamina da geliyordu. her zaman söylüyorum, hiç unutmadigim ve anlatmakta güçlük çektigim iki ani var hayatimda: birincisi, yillar süren uzunca bir örgütsüzlükten sonra 87 ekim'inde ...... örgütüyle tanistigim anin duygularidir. ikincisi ise, tünelden çiktigimda yüzüme vuran ilk yel ile özgürlüge atilan o ilk adimdir. ve tünelin ucuna kadar gelip de geri dönen bir arkadasin ahmakligi...

firar ettikten sonra ilk faaliyet alanim adana oldu. soluk soluga geçen sekiz ayin sonunda bir randevuya giderken pusuya düstüm ve yakalandim. bir ay önce yakalanan iki genç yoldasimiz iskenceye dayanamayip, randevu yerini vermek zorunda kalmislardi. üzerimde onlarca bildiri ve afisin yani sira sifreli telefon numaralari ve adresler vardi. burada habip gül sahte kimligiyle yakalanmistim. emniyete götürüldükten kisa bir zaman sonra bir polis gelip yüzüme uzun uzun bakti, "ben bunu bir yerden taniyorum. izmir kemalpasa cezaevi'nden firar edenlerden birinin gazetede çikan fotografina çok benziyor, iyice arastirin!" dedi. habip gül'le aynı memleketli (marasli) oldugu için de sirtima iyi bir hemseri tekmesi vurarak çikip gitti. bu umulmadik rastlanti isimi epeyce zora sokacakti. dört gün süren soluksuz iskencenin agirligi, kimligimin sahteligi üzerineydi. üzerimden çikan telefonlarla adreslerin sifrelerini de gizli tutmam gerekiyordu. kimlikteki sahte habip gül ismine de simsiki sarilmaliydım. sonuna kadar direndim. direnmekten baska seçenegim de yoktu.

bir gün tim sefi beni odasına götürdü. tabii ayakta duramadigim için sürükleyerek götürüyorlar. "bomban patladi, bosuna direnme, kimligin sahtedir" dedi gözlerinde zafer kazanmis insanlarin pariltisiyla. "ben habip gül'üm! aksini ispatlamak sizin isiniz" diye direttim sogukkanlilikla. iskenceci çok sinirlenmisti. yanindakine, "gelen faksi getir, bu o..... çocugu taniyacak mi bakalim?" diye bagirdı. faksta gösterileceksşeyin habip gül'e ait bilgiler oldugunu tahmin etmekte gecikmedim. isin kötüsü, ben daha önce ne habip gül'ü, ne de fotografini görmüştüm. neyse gözlerim açildi. iskenceci, katlanmis bir faks kâgidinda bir fotograf göstererek "kim bu lan" diye öfkeyle sordu. fotograftaki habip gül hafif bir siritmayla bize bakiyordu. olupbitenlere gülüyor gibiydi. ben gayet sakince, "benim!" dedim. deliye dönmüstü. "ulan sana benzemiyor!" diye köpürdü. yay gibi gerilmisti, sinirinden tir tir titriyordu. az önce faks kâgidında fotografini bana gösterdigi habip gül'e ait renkli bir fotografi baska fotograflarla karistirarak, "madem öyle, bunlarin içinden kendini (habip gül'ü) bul!" dedi. bana biraz önce faks kâgidinda gösterilen siyah-beyaz fotografi kafamda canlandirarak, renklisini elimle koymus gibi buldum. "ben buyum" dedim. yani allah var, fotograftaki adam bana hiç benzemiyordu. bir defa gözleri siyahtı onun. benimki mavi. iskenceciler saskinlik içindeydiler. "nasil olur lan, bu sana hiç benzemiyor!" diye çaresizce debelenip duruyorlardi. ama kabul etmekten baska sanslari da yoktu. çünkü agzimdan baska bir söz alamayacaklarini artik onlar da biliyorlardi. on dört gün süren iskenceden sonra bir gece alip beni daga götürdüler. burada öldürüp cesedimi topraga gömeceklerini söyleyerek, saga sola ates ettiler. bu tehditleri de ise yaramayinca, bir disimle birkaç kaburgami kirarak beni emniyete geri götürdüler. kollarimdan askiya asilmam yüzünden koltuklarimin alti yirtilmisti. ters askidan ayak bileklerimin derisi çok kötü bir şekilde yüzülmüstü. copla tecavüz girisimlerinden makatimda agir bir hasar meydana gelmisti. oturamiyordum. oturup kalkarken dayanilmaz acilar çekiyordum. bedenim bütün bütün acilara bogulmustu. ama her ne pahasina olursa olsun dayanacaktim. dayanmaliydim!

gözaltindan çiktigimda sol tarafim tutmuyordu.

tim sefi son gün beni dgm'ye götürürken omuzlari çökmüs halde yakiniyordu: ".... örgütü senin gibi on kisiyi buraya gönderirse biz ... yedik demektir. bir dahakine karsilasirsak seninle bu kadar ugrasmak yerine ..."

habip gül adini mahkemede de sahiplendim. dgm bu adla beni tutukladi. yirmi gün adana cezaevi'nde kaldim. sonra da malatya dgm'de yargilanmak üzere malatya e tipi 'ne gönderildim. burada yedi ay tutulduktan sonra yine habip gül adiyla tahliye edildim. buradaki mahkemem hâlâ sürüyor.

cezaevinden çiktiktan sonra istanbul'a gittim. habip gül kimligi desifre olmustu. artik isimi görmeyecekti. ben de altan ersoy kimligiyle gizli faaliyetlere basladim. ben artik altan ersoy idim. gerçek adimi bazen tatli bir nostaljiyle hatirlayip, tebessüm ediyordum.

1995 yilinin 26 nisan günü istanbul bagcilar'daki evimiz gece yarisi polislerce basildi. baskinda bir bayan arkadasla gözaltina alindik. örgütümüze yönelik bu operasyonda ayni gecede, ayni saatlerde degisik semtlerde alti ev daha basilmis, dokuz yoldasimiz yakalanmisti. altan ersoy adina düzenlenen kimligin sahteligi gözaltina alinisimizin ertesi günü ortaya çikti. yollarimiz habip gül ile yeniden kesişmişti. belli ki birbirimizi çok sevmistik! habip gül oldugum ve adana'da yakalandigim her nasilsa ortaya çikmisti. ben de habip gül ismine itiraz etmedim. besbelli yine habip gül olarak tutuklanacaktim.

iskencede kaldigimiz on üç günlük sürede iskenceciler kendi karargâhlarinda yenildiler. devrimci onurumuzu çignetmedik.

on üç gün sonra tutuklanıp bayrampasa cezaevi'ne götürüldük. ben yine habip gül adiyla tutuklanmistim.

rastlantidir, cezaevine girdikten birkaç gün sonra eskisehir yeniden açildi. tüm cezaevlerinde süresiz açlik grevleri patlamisti. bu üçüncü 45 günlük açlik grevim olacakti. 45 gün süren direnisimiz, devletin isteklerimizi kabul etmesiyle son buldu.

bayrampasa cezaevi'nde sekiz ay tutuklu kaldiktan sonra yine ayni isimle, habip gül olarak serbest birakildim. istanbul 4 no'lu dgm'deki davam hâlâ sürüyor.

tüm bu olupbitenlerden annemin, karimin ve çocuklarimin haberi yoktu. nasil olsun ki? polisin defalarca karimi gözaltina alip beni sormus olmasindan da elbette benim haberim olamazdi. sokakta ogluma seker verip, eve gelip gelmedigimi sorduklarini da sonradan ögrenecektim. birkaç kez de annemi, "oglunu vurduk, gel cesedini al" diyerek morga götürmüsler. sonra da, "işte senin oglunu da bir gün böyle vuracagiz!" deyip geri göndermisler.

bayrampasa cezaevi'nden çiktiktan sonra baska sahte bir kimlikle faaliyetlerime devam ettim. bir-bir buçuk ay sonra bir sekilde bacagimdan yaralandim. kursun kasigimdan girip siniri kopararak disari çikmisti. gizli çalismanin tahmin edilebilecek kosullari yüzünden dört gün doktora gidemedim. çok kan kaybettim. hem ameliyat olmak hem de siyasal faaliyetlerimi sürdürebilmek için ankara'ya geldim. ameliyat olduktan bir süre sonra çift koltuk degnegiyle gezmeye basladim. yarali bacagim boydan boya alçiya alinmisti.

tam koltuk degneklerini atmis ve bacagimdaki alçiyi yeni çikarmistim ki, ankara'da örgütümüze karsi girisilen bir operasyonla tekrar yakalandim. bayrampasa cezaevi'nden saliverilmemin üzerinden alti ay geçmisti. bu kez üzerimde hüseyin yadigar özüdogru adina düzenlenen sahte bir kimlik vardı. iskenceciler beni öldüreceklerini söylüyorlardi. ölümü göze aldigim için tehditleri beni hiç mi hiç etkilemiyordu. tehditleri irademin beton duvarina çarpip tuzla buz oluyordu. on üç gün içinde iki kez gece yarisi gölbasi'na götürüldüm. bir çukura yatirip sagima, soluma ates ettiler.

ankara'da ... subesi'nin garaj olarak da kullanilan alt katinda, bir metre derinliginde kapakli bir tuvalet çukuru var. beni bu tuvalet çukuruna koyup, kapagi üzerime kapatarak orada her seferinde, bir saate yakin pisligin içinde tutuyorlardi. kollarimdan asiyor, bedenime elektrik veriyorlardi. yarali bacagimi tekmeleyip, kasigimdaki kısmen yirtik sinirleri büsbütün koparmaya çalisiyorlardi.

orada, devrim ile karsidevrimin iradeleri çarpisiyordu. on üç gün sonra sistematik iskence artik bitmis, sira parmak izlerimi almaya gelmisti. parmak izi tespitine götürülüyoruz. parmak izlerim alindiktan on dakika sonra beni bir odaya götürdüler. sivil giyimli bir komiser, üstüme hisimla gelerek suratima sertçe bir tokat atti ve "sen kimsin lan, adin ne?" diye kükredi. ben de gayet sakin, "hüseyin yadigar özüdogru" dedim. "peki 1995 yilinin 26 nisan günü istanbul'da altan ersoy olarak yakalanan kim?" evet, anlasilan kimligimin sahte oldugu açiga çikti. yeni bir kimlik arastirmasinin önünü kesmek için, hazir bir cevapla, "orada bir yanlislik var" dedim. "o kimligi bulmustum. genel kimlik kontrolü sirasinda üzerimde iki kimlik bulundugu için gözaltina alindim ve serbest birakildim. yoksa ben altan ersoy falan degilim" dedim. neyse ki, bekledigimden de erken ikna olup, bir-iki tehditten sonra beni terörle mücadele subesi'ne geri götürdüler. terörle mücadele subesi'nin kapisina geldik, garaj kapisinin anahtari yok. ariyorlar. bir yandan telsizle içeriden kapinin açilmasini anons ederken, bir yandan da hüseyin yadigar özüdogru ehliyetiyle, yani benim ehliyetimle kapiyi kurcaliyor komiser. böyle kurcalarken ehliyetin kösesi kirildi. bana dönüp ehliyeti gösterdi, "allah bilir bu da sahtedir. bunu kiracagim sana da ... verecegim" dedi. ben de gayet normal bir sekilde, "olur, bence mahsuru yok" diye karsilik verdim. komiser, satasmalarina böyle rahat bir sekilde cevap verdigimi görünce, "babacan" bir tavirla, belki de aciyarak "niye lan?" diye sordu. "çünkü, sen benden her kimlik sordugunda, onu sana gösteririm de ondan" diye karsilik verdim. bu sözlerime sinirlenen iskenceci, küfrederek suratima birkaç yumruk savurdu. o sirada garajin kapisi açilmisti. beni götürüp, hücreme attilar. o gece, yanima kimse ugramadi. ama kapi her açildiginda, mutlaka baska bir sahte kimligim açiga çikti, düsüncesiyle her seferinde baska bir kimlik için kafamda bir sürü cevap hazirlamak zorunda kaldim.

sabah, yani on dördüncü gün, dgm'ye çikarildim. bu kez, hüseyin yadigar özüdogru olarak dgm'ye çikmistim. savciya, bu yeni kimligimle ifade verdim. savcinin odasindan çiktim. uzun bir beklemeden sonra tam hâkimin odasina girecekken, tim sefi, elinde bir faksla yanima geldi. istanbul'dan bir faks geldigini, benim habip gül oldugumu ve daha önce de istanbul ve adana'da yakalandigimi, hisimla söyledi. benden önce, hâkimin yanina giderek, durumu açikladi. beni yeniden emniyette sorguya almak için hâkimden izin istedi. bu beklenmedik gelisme üzerine ifadem hâkimlikçe, habip gül olarak alındi. bütün iskencecilerin surati görülmeye degerdi o sirada. bizi nasil on dört gün atlattin, diye köpürüyorlardi.

22 mayis 1996 günü habip gül olarak ankara ulucanlar kapali cezaevi'ne geldigimde perisan bir haldeydim. süresiz açlik grevi, bizden iki gün önce, 20 mayis günü baslamisti. bir haftalik bir dinlenmeden sonra süresiz açlik grevine katildim. grevin ellinci gününde, örgütümüzün karariyla, gönüllü olarak, ölüm orucuna basladim. on iki sehit verilerek 20 temmuz günü sonuçlanan ölüm orucunun bittigi gece hastaneye kaldirilirken kalp krizi geçirdim. doktorlarin müdahalesiyle, yasama dönmüsüm.

yeniden habip gül olmustum.

ankara ulucanlar cezaevi'ne geldikten on bes gün sonra sabah gazetesinde fotografimla beraber gerçek kimligimin açiga çiktigini okudum. nevzat çiftçi... tabii bu duruma benimle beraber tutuklanan yoldaslarim epeyce sasirdilar. parmak izlerimden yola çikarak polis, gerçek kimligime yani nevzat çiftçi'ye ulasmisti. bundan emin olmak için anneme gidip fotografimi göstermisler. "eger senin oglunsa gel cenazeyi al!" demişler. annem panikleyerek aglamis ve fotografin bana ait oldugunu söylemis. böylelikle, annem, karim ve çocuklarim yedi yil sonra nerede oldugumdan ve yasadigimdan haberdar oldular. ancak ölüm orucu bittikten sonra ailemle görüsebildim. o gün, rastlantiyla çocuklar için açik görüs vardi. daha üç aylikken ayrildigimiz oglum yoldas, ziyaretime geldiginde yedi yasindaydi. kocaman bir delikanli olmustu. yüzünde utangaç bir ifade vardi. hayatin garip cilvesi, oglum beni tanimamisti. çünkü beni sadece fotograflarimda görmüstü. tanimlanmasi güç tuhaf duygular içindeydim. oglumun büyümüs olmasi bana gurur ve güven veriyordu. onun kosup bana dogru gelmesini beklerken, baska bir arkadasimin kucagina gitmesi, bizi epey güldürmüstü. sonra da böyle güldügümüz için yoldas'a karsi suçluluk duyup utanmistik.

simdi çocuklarimla iliskilerimin pek iyi oldugu söylenemez. birbirimize karsi adeta birer yabanci gibiyiz. ayri kaldigimiz o koca yillar, aramizda görünmez bir duvar örmüs sanki.

nevzat çiftçi (habip gül) 4.6.1998"

sargon
19-04-2008, 21:44
Habip'in hikayesi boyle. Morgda cekilmis fotograflarini gordugumde taninmaz haldeydi. Yuzu bicak ve falcata ile dogranmis, parca parca olmustu. Daha sonra dava dosyasindan okudugum otopsi raporunda ise cesetten kan elde edilemedigi yaziyordu. Operasyonda bilincli olarak hedeflenen iki kisiden biri Habip idi. Digeri ise Ismet Kavaklioglu. Ismet'i cok vahsi bir sekilde oldurmuslerdi. Inanilmaz agir iskenceler yapmis, yuzunu taninmaz hale gelene kadar asitli bir madde ile bozmuslar ve sonra da yakmislardi.

O hafif ciseleyen yagmur altinda ilk uzun voltamizda, ben henuz emniyette gozaltinda iken, bir tunel hazirliklarinin daha patlamis oldugunu ogrenecektim. Bu tunelin ortaya cikmasi Habip'i cok etkilemisti. Kendisini cok hazirlamis, psikolojisi ciddi sekilde sarsilmisti. Sonraki gunlerde cezaevinin kendi temposu herseyin ustunu tekrar orttu. Ta ki o vahsi operasyon gelene kadar..

Umit'le disardayken tanisiyordum. Ogrenci hareketi icinden one cikmis, gordugum en zeki insanlardan biriydi. Sadece zeki degil, inanilmaz bir birikim ve yine inanilmaz bir hafizaya sahipti. Elinde hicbir kaynak yokken oturup 10-15 sayfalik NATO tarihi, bir o kadar detayli sekilde Israil'in Kurt Sorunu'na ilgisi uzerine yazilar yazdigini hatirliyorum. Bu kadar seyi nerden ogrendigini soranlar oldugunda soyle bir cevap veriyordu: "Babam kucukken bana bir ansiklopedi almisti. Onu okudum, hepsini ordan ogrendim." Cezaevine girmeden birkac ay once evlenmisti. Bazi insanlar zeka ile duygusalligi biraraya kolayca getiremezler, Umit bunu bir sekilde beceriyordu. Soylediklerini kavrayabilmek icin her iki ozellige de bir olcude sahip olmak gerekiyordu.

Tek tek insanlari anlatma sansim yok. Katledilenler icinde en yakindan tanidigim insanlardan kisaca bahsederek geciyorum. "Katliamin nedeni neydi" diye soracak olursaniz, gorunuste son derece basit ve anlamsiz birseydi. Sorun, ben iceri girdigimden beri suren bir sorundu. 40 kisilik kogusta sayimiz nerdeyse hic 100'un altina dusmuyordu. Bu yuzden pencere onlerine, masalarin ustlerine, bos olan her yere yataklar yapilmasina karsin yine de yetmiyordu. Cezaevi yonetimi ile yapilan gorusmeler ve yeni kogus talebi de karsiliksiz kalmisti. Bu yuzden surekli eylemler yapip duruyorduk. Yaz gelince havalandirmayi kapattirmayip oraya yataklar yapilmaya baslandi. Gece yildizlari seyrederek uyumak guzel de oluyordu. Ama bu is boyle surup gidemezdi tabii. Temsilcilerin baska bir kogusu isgal etme karari ile eylem en yuksek noktaya geldi. Yakinimizdaki adli tutuklularin kaldigi 20 kisilik kucuk bir kogus isgal edildi. Orda kalan adli mahkumlar diger koguslara dagitildi. Bunun uzerine cezaevi yonetimi gorusleri kaldirdigi gibi temsilcilerle gorusmeyi de kesti. Gun boyu maltada dolasan gardiyanlari da cekti. Bunun anlamini cezaevi deneyimi olanlar iyi bilirler. Gardiyanlarin maltadan cekilmesi, bir operasyon yapilacagi anlamina gelir. Gardiyanlarin rehin alinma ihtimali dusunulerek gardiyanlar maltadan cekilir ve daha sonra asker iceri girer. Ortaligi yakip yikar, mahkumlari dayaktan gecirir ve yeniden "huzur"u saglar. Goruslerin kesilmesi icerde yakini olan aileleri de huzursuz etmisti. Bunun bir tehlike isareti oldugunu onlar da anlamis, cezaevi yakininda adeta kamp kurmuslardi, ancak operasyondan bir gun once aileler de zorla cezaevi civarindan uzaklastirildilar.

Operasyonun gercek nedeni ise tabii ki siyasilerin bir kogusu isgal etmeleri degildi. F Tipi cezaevleri hazirlaniyordu. Siyasiler F tiplerine gonderileceklerdi. F tipi cezaevleri konusunda buyuk bir tepki oldugunu idare de biliyordu. Bu isin tek tek cezaevleriyle halledilemeyecegi ve daha buyuk bir hazirlik yapilmasi gerektigi de ortadaydi. Muhtemelen F tipine karsi bircok cezaevinde birden direnisler olacakti. Bu direnislerin kirilmasi icin de buyuk bir operasyon yapmak gerekecegi acikti. Iste Ulucanlar ilerde yapilacak bu operasyonun ilk deney yeri oldu, pilot operasyon Ulucanlar'da yapildi. Ulucanlar operasyonu ile yapilacak olan sey onceden gosterildi ve bir olcude gozdagi verilmek istendi. Operasyonun sertlik duzeyi de buna uygun sekilde ayarlanmisti. Operasyonun yonetimi ne Cezaevleri Genel Mudurlugunde ne Adalet Bakanligi'nda ne de Emniyet Mudurlugunde idi. Zaten cezaevlerinin dis korumasi polise degil jandarmaya aitti. Operasyon direk olarak Jandarma Kuvvetleri Komutanligi tarafindan yonetiliyordu.

evrensel-insan
20-04-2008, 04:34
Saygideger sargon;

Cunku genc kusaklarin bunlari bilmesi gerektigine inaniyorum. Bir ideolojiye daha fazla sarilmak, devrime simsiki kenetlenmek icin degil. Iskencecilerden nefret etmek yada onlari affetmek icin falan da degil. Sadece ve sadece "insan" olabilmek icin, insanliktan cikmanin da ne oldugunun bilinebilmesi icin. -sargon

Guzel bir yazi,ilgiyle takip ediyorum.

Saygilarimla;
evrensel-insan

sargon
20-04-2008, 16:39
Operasyon Basliyor

Bu arada sunu da eklemem gerekiyor. PKK'lilarin Ulucanlar'daki tutumu cok elestirildi. Ancak burda haksizlik yapildigini dusunuyorum. PKK'lilar sureci degisterebilmek icin ellerinden geleni yaptilar. Sorun suydu. Siyasiler iki kogusta kaliyorlardi. Bunlardan birini PKK'lilar ile Turk sol gruplari olarak paylasiyorduk. PKK gerilimi tirmandirmak istemiyordu. Cezaevlerinde genel olarak farkli bir tutumlari vardi. PKK'ya gore cezaevlerindeki mucadeleyi on plana cikarmak dogru degildi, bu kamuoyunun Kurt sorunu ile ilgisini baska yonlere cevirme potansiyeli tasiyordu. Cezaevinde yapilacak hersey buna bagli olarak dusunulmeliydi. Bunun disinda bir baska ciddi endiseleri oldugunu da dusunuyorum. O da suydu: Turk solunun tum cezaevlerindeki toplam mahkum sayisi 1200 civarinda iken PKK'nin 10.000'den fazlaydi. PKK'nin cezaevlerinde sert bir direnis hatti olusturmaya calismasi devletin icerde buyuk bir katliama girismesine yol acabilirdi. *Bu endiselerinde de hakliydilar, cunku cok daha basit durumlarda, PKK'lilara donuk katliamlar yapilmisti. Son olarak PKK'li olarak cezaevlerinde tutulanlarin onemli bir kismi siradan koylulerdi. Bircok kisiye son derece basit olaylardan dolayi cok agir cezalar verilmisti. Bu kisileri sert bir mucadeleye sokmaya calismak dogru degildi.

Bu yuzden PKK'li mahkumlar temsilcileri araciligi ile yonetime bazi onerilerde bulundular. Yonetim bizim temsilcilerle gorusmuyordu ama PKK'li temsilcilerle gorusuyordu. Kogustan ayrilmayi kabul ettiklerini, kendilerine onerilen herhangi bir kogusa gecebileceklerini soylediler. Ancak idare bunu da kabul etmedi.

26 Eylul 1999 gunu gece saat 03:30'da nobetciler tarafindan uyandirildik. Operasyon baslamisti. Gozcu kulelerine ve catilara yerlestirilen askerler koguslara dogru ates ediyorlardi. Ilk ates ozellikle isgal edilen kucuk kogusun kapisindan iceriye dogru yapilmisti ve ilk ateste yaralanan kisiler tasinarak bulundugumuz kogusa getirildiler. Operasyon ertesi gun oglen saatlerinde sona erdiginde ilk ateste yaralanan kisilerin bir kismi olmustu. Umit de ilk ates sirasinda yaralananlar arasindaydi. Baldirina gelen kursun agir bir kanama yaratiyordu. Saglik islerinden anlayan arkadaslar yaralilarin kanamasini durdurmak icin birseyler yapmaya calisiyorlardi. Kulelerden ve catilardan acilan ates biraz azalinca bulundugumuz kogustan yan kogusa gecmeye calisacaktik. Saldiri durumunda yan kogusa gecilmesi icin karar alinmisti. Yan kogusa gecerken yaralilarin da tasinmasi gerekiyordu. Isin en zor kismi da buydu. Cunku iki kogusun kapisi arasinda yaklasik 5-6 metrelik ustu acik bir koridor vardi ve bu koridor tam da gozcu kulelerinin onune dusuyordu. Kulelere dizilmis askerler koridora ates ediyorlar ve diger kogusa gecis olanaksiz oluyordu. Gecis isini soyle yapiyorduk. Bir kisi kapida bekliyordu. Diger kapida da karsi taraftakiler bekliyorlardi. "Hadi" deyince firlayip 5-6 metreyi kosar adim geciyorduk. Eger yolda vurulan, tokezleyen olursa diger taraftakiler iceri cekmeye calisiyorlardi. Bu islemi bir de yaralilarla birlikte tekrarlamamiz gerekiyordu. Kursun yagmuru altinda herkes diger kogusa gecmeyi basardi.

Bizim yan kogusa gecmemizin ardindan PKK'lilar direnmeyeceklerini soyleyerek ellerini kaldirip teslim oldular. Buna ragmen agir bir sekilde dayaktan gecirilmekten kurtulamadilar.

Yan kogusa gectigimizde sayimiz 65 idi. Yaklasik 10 kisi de agir sekilde yarali idi. Tahmin ediyorum operasyon sonunda olen 10 kisiden 6'si bu ilk ates sirasinda yaralanmis olanlardi. Catilarda, kulelerde, maltada ve disarda yuzlerce robokop elbiseli asker vardi ve biz 50 kisilik bir topluluk bu buyuk silahli guce karsi direnmeye calisiyorduk. Operasyonun hizini kesmek icin yemek yapmakta kullanilan tupgazlardan biri patlatildi. Bir baskasinin ucuna hortum baglanarak ucundan ates cikan ilkel bir mekanizma yapildi. Ustelik bu ates iki de bir sonuyordu, su sikilmaya basladiktan sonra da hic yanmaz oldu. Ancak bu ilkel metotlarin boyle bir guce karsi cocuk oyuncagi gibi gelecegi acikti. Operasyon son derece hazirlikli baslamisti. Degisik birliklerden 2000 civarinda asker, cok sayida ozel tim ve sivil polis getirilmisti. Bunun disinda itfaiye araclari da getirilmisti.

Itfaiye hortumlari gozcu kulesine cikarilarak kogus ve havalandirmaya su sikilmaya baslandi. Bunun ne icin yapildigini basta anlamamistim, ama Eylul sogugunda birkac saat icinde yedigimiz su bizi sirilsiklam yapip herkesin gucunu tuketince amac anlasilir oldu. Ardindan yine itfaiye araclarindan kopuk sikilmaya basladi. Havalandirma kisa zamanda belimize kadar kopukle doldu. Bu arada catidaki robokoplar gaz bombalari ve catidaki kiremitleri ustumuze atmaya basladilar. Gaz bombalarindan nefessiz kalanlar siddetli sekilde oksuruk krizine giriyor ve kusmaya basliyordu. Kafama gelen kiremitlerden her tarafim kan icinde kalmisti. Bu arada once Abuzer'in sonra Umit'in oldugu haberi geldi. "Devrim sehitleri olumsuzdur" sloganlari atiliyordu. Habip, Umit'i kucagina yatirmis, agliyordu. Olmeden bir sure once Umit'in elini tutup, "dayan" demistim, "dayan sabaha az kaldi, kurtulacagiz". Gulumsemeye calisti, "buraya kadar, bu is bitti" diye dusundugunun farkina vardim. Umit'e kardesi bir isim takmisti: Gece batmayan gunes". Son sozleri soyle olmustu: "Gunes batti."

sargon
20-04-2008, 17:26
Kogusta Kalanlar

Havalandirmada durmak olanaksiz hale gelmisti. Kafam yariklar icinde kalmisti ve zonkluyordu. Kiremitler, kursunlar, gaz bombalari ustumuze yagmur gibi yagiyordu. Disarda daha fazla kalmam olanaksizdi. Kosarak kogusa girdigimde kogusun icinde sadece birkac kisinin oldugunu farkettim. Sanirim ben kogusa girerken, robokoplar havalandirmaya girmis ve ordakileri alip goturmustu. Daha sonra ogrendigime gore bir grup kolkola girerek disari cikmis ve askerlere dogru yurumus, bu arada uzerlerine ates acilmis ve cogu yaralanmisti. Kogusta kalan 7-8 kisi en son grup olmustuk. Kapidan iceri girdigimde birisinin kapidan bagirdigini duydum. Diger kogusun temsilcisi Enver'di. Ayagindan kursun yemisti, yuruyemiyordu. Onu iceri cekip, bir ranzaya yatirdim. Surekli "ayagim dondu, ayagimi cevir" diyordu. Gercekten de kursun ayagini parcalamis ve ayagi yana dogru yatmisti. Bir plastik boru ve bez parcasi yardimiyla ayagini duzeltip sabitlemeye calistim. Ama o kadar ilkel birseydi ki, ilk darbede borunun da bezin de cikmis olduguna eminim.

Pencerelerden, kogusun icine gaz bombalari atilmaya basladi. Gaz bombalarini bir islak havlu yardimiyla tutup tekrar disari atmaya calisiyorduk ama bu, nerdeyse imkansiz bir seydi. Bombalar surekli ziplayip duruyordu. Yanlarina yaklasmak da imkansizdi. Duman insanin agzindan burnundan giriyor ve insani adeta krize sokuyordu. Bu arada kogusun kapisinda robokop'lar gorundu. Kapiyi acip kogusun icini taramaya basladilar. Dolaplari bir araya getirerek barikat olusturmaya calisan iki uc kisi yere dustu. Bunlardan birinin adi Aziz Donmez'di. Aziz birkac ay once bir ogrenci olayindan tutuklanan 10-15 kisilik bir grupla birlikte gelmisti. Bunlarin cogu ilk mahkemede serbest birakilmis, geriye Aziz'le birlikte birkac ogrenci kalmisti. Muhtemelen bir sonraki mahkemede onlar da birakilacaklardi. Ancak talih Aziz'e gulmemisti. Ailesi birkac hafta sonra Aziz'in tahliyesini beklerken, morgdan olusunu alacakti.

Iriyari bir robokop beni yakalayip disari cikardi. Kollarimdan bacaklarimdan tutularak yere yatirildim ve ustumde ne varsa parcalayarak cikardilar. Bir tek don ve atlet kalmisti ustumde ve vucuduma dort bir yandan cop darbeleri iniyordu. Sonra ayaklarimdan tutup suruklemeye basladilar. Iki tarafli dizilmis bir robokop ordusu arasindan gecerken cift tarafli olarak coplaniyordum. Bu arada basim surekli bir yerlere carpiyor, bayilip kendimden geciyordum. Bazen gelen bir sonraki cop darbesi ile ayiliyordum. 200 metrelik bir koridorun sonunda yari baygin vaziyette beni getirdikleri yer cezaevi hamaminin onu idi. Belli ki burasinin operasyon sonrasinda iskence yeri olarak kullanilmasi onceden kararlastirilmisti.

Koguslarin haftada bir hamami kullanma haklari vardi. Cok kisi hamami kullanmazdi. Kogusun tek kisilik bir banyosu vardi. Burasi kullanilirdi daha cok. Sicak su yoktu ama istedigimizde elektrikli isiticiyla su isitip banyo yapabiliyorduk. Sabah spor yapanlar ise spordan sonra soguk suyla dus aliyorlardi. Ben de sabahlari spora katilir, bazen soguk bazen ilik suyla dus alirdim. Bu yuzden hamam sadece iki uc kez gittim. Eglenceli bir saat oluyordu. Sakalasarak, sarki turku soyleyerek sicak suyla yikaniyorduk. Bu sefer sicak suyla degil sicak insan kaniyla banyo yaptiracaklardi bize.

sargon
20-04-2008, 18:48
Hamam

Hamam'in onunde betondan genisce bir alan vardi. Cirilciplak soyularak elleri arkadan kelepcelenmis insanlar, aralarinda birer metrelik mesafeler birakilarak bu alana yuzukoyun yatirilmisti. Her yerde kandan golcukler olusmustu. Beni de kalabalik icinde bir yere yatirdilar. Bu et yigininin arasinda askerler dolasiyor ve canlari kimi cekerse butun gucleriyle ellerindeki Israil sopalarini indiriyorlardi. Bu iskencenin onlara buyuk bir zevk verdigini hissettirecek sekilde gulusuyorlar, egleniyorlar ve halimizle alay edecek sozler ve kufurler ediyorlardi. Daha once cok defa gozaltina alinmis, kimisinde dayak yemis, kimisinde de iskence de gormustum. Ogrenciligimden beri polisler ve askerlerle, emniyet ve jandarma ile iyice tanismistim. Ancak burda yedigim coplarin siddeti hicbirine benzemiyordu. Demir gibi sert ve agir olan bu sopalar sirtima indiginde cigerlerim yerinden sokulecekmis gibi geliyordu. Arada bir bayiliyordum, yeni bir cop darbesiyle kendime geliyordum. Sagimda dolumda kandan olusmus olan golcuklere basimi bastiriyorlar, kan banyosu yaptirmanin zevkini tadiyorlardi.

Asil buyuk iskence ise hamamin icinde yapiliyordu. Hamamin icinden o kadar canhiras sekilde cigliklar geliyordu ki, bunlari dinlemek iskence gormek kadar aci verici birseydi. Hamamin icine daha onceden secilmis kisiler konulmustu. Habip ve Ismet bunlarin arasindaydi. Hamamda o kadar vahsi bir iskence suruyordu ki, bu iskence elektrik, filistin askisi, su sikma, haya burma gibi seylerle bile karsilastirilamaz. Genellikle emniyetlerde yapilan iskencelerde polis disardan anlasilacak sekilde hasar vermemeye ve oldurmemeye dikkat eder. Ne de olsa, giris ve cikista doktor kontrolu, hukuksal birtakim araclar, kamuoyu etkisi gibi faktorler vardir. Burda ise iskencenin onunde artik hicbir sinir yoktu. Oldurene kadar ve en vahsi sekilde iskence yapma yetkisini almis olduklari belliydi. 20-30 kisiyi gozden cikardik diyorlardi ve mumkun oldugunca guclu bir gozdagi verilmesi hedeflenmisti.

Habip'in cesedi morga geldiginde yuzunde onlarca derin falcata yarigi vardi. Ismet'in ise yuzu tamamen yakilmisti. Vahsi bir iskenceden sonra uzerlerine ates edilerek oldurulmuslerdi. Her ikisi de hamama canli olarak girmis olu olarak cikmislardi. Cemal Cakmak da oldurmek uzere hamama alinanlardan biriydi. Onun seslerini hala hatirliyorum. Cemal'in kurtulmasinin nedeni ise oldu sanilmasi olmustu.

Askerlerden biri basima dikilmis, tufeginin ucuna taktigi kasaturasini gozumun kenarinda cevirip duruyordu. Sanirim gozumu cikarmasindan korku duymam onun icin eglenceli birseydi. Birisi meslegimi sordu: "Muhendisim" dedim. Belki de yanlis bir cevapti. Hic cevap vermemek, yada baska bir sey soylemek daha dogru birsey olabilirdi. Ne bok yemeye burda oldugum uzerinden bir hakaret *ve coplama yagmuru basladi bu sefer. 20 yasinda askerligini yapmakta olan, siradan insanlardi bunlar. Bu kadar nefreti nasil ve nerde biriktirdiklerini anlamak mumkun degildi. Bilincim gidip gelirken kollarimdan tutup kaldirdilar. Kamyonet benzeri bir aracin uzerine ciripciplak cesetler ustuste yigilmisti. Omuzundaki rutbelerden subay oldugunu anladigim birisi ustuste yigilmis o et yiginindan birisinin kafasini kaldirdi ve bana "bunun adi ne" diye sordu. Her gun birlikte oldugum, tanidigim biriydi, ama kafam karismis, bilincim bulanmisti. Cocugun adini hatirlayamiyordum. Yari bilincli bir sekilde bir isim soyledim ama yanlis bir isim soylemistim. O zaman bir travma yasadigimi farketmemistim, ama beni tekrar kulce gibi betonun ustune atip dovmeye basladiklarinda hala o cocugun ismi neydi diye dusunuyordum.

Hamamin onune getirildigimizde ogle saatleriydi. Iskence esliginde hava kararmis, cesetler kaldirilmis, baska cezaevlerine sevk edilecek olanlar ayrilmis, cezaevi ringlerinin icine cuval gibi atilarak gonderiliyorlardi. Yari baygin yari ayik gecen saatlerden sonra kendime geldigimde hamamin onunde duvar dibine karsilikli olarak oturtulmus oldugumuzu hatirliyorum. Soylendigine gore bizi once duvar dibinde ayakta tutmuslar ve ben bir iki defa yere dusmusum. Aramizda doktor ve hemsireler gezmeye baslamisti. Vucudunda patlamamis yada kursun yememis yeri olan kalmamisti zaten. Kiminin ayagi, kiminin eli, kiminin kafasi parcalanmis, cok sayida kursun yarasi olan vardi.

Aramizda gardiyanlarin ve doktorlarin gezmeye baslamasi iskencenin artik bittigi anlamina geliyordu diye dusunuyordum. Ama bitmemisti. Doktor ve hemsireler arada bir cekiliyor, askerler tekrar dolasmaya basliyorlardi. Onlarin aramizda gezmesi iskence demekti artik. Karsimdaki duvarin dibine oturttuklari genc bir cocuga takmislardi bu sefer. Askerlerden biri cebinden bir fotograf cikarip gosteriyordu. "Bu resme iyi bak. PKK'li itler oldurdu kardesimi, daha 19 yasindaydi" Icindeki butun ofkeyi o cocuktan cikarmak istiyordu sanki. Elleri arkasindan kelepceli, dayak yemekten ve vahsetten kendinden gecmis olan o cocuk da herhalde ayni yaslardaydi. Yasanmis butun nefretler sanki orda birikmisti. Iki asker esliginde cocugun ayaklarini tutup kicina cop sokmaya calistilar. Bir taraftan da istiklal marsini soyletmeye calisiyorlardi. Dehsetle soylenen boyle bir istiklal marsini herhalde simdiye kadar kimse duymamistir. Daha sonra sira dayak esliginde herkese "en buyuk asker bizim asker" dedirtilmesine gelmisti. Iskencenin son kisimlari bir kisilik ezme cabasi bicimindeydi.

Goruldugu gibi yapilan iskencenin bir konusturma, bilgi alma amaci falan yoktu. Yapilmasi gereken bir gosteriydi, bir gozdagi idi. Yillardir cezaevinde yatan insanlardan alinacak bir bilgi de yoktu zaten. Tumuyle insanlarin kisiliklerini ezmeye donuk bir iskenceydi bu. Bu sirada hep bu 20 yasindaki gencecik askerlerin nasil bu hale gelebildigini, insanliklarindan nasil bu kadar cikabildiklerini dusundum. Belli ki yasamlarinin butun sikintilarini, ezilmisliklerini, yetersizliklerini bu nefretin icine yerlestirmislerdi.

Hamamin onunden alinip nasil goturuldugumu yarim yamalak hatirliyorum. Kollarimdan tutarak beni tasiyan gardiyanlar koridorlardan gecerken, etrafta duran diger gardiyanlarin saskinlik ve korku dolu bakislarindan, urkuntu veren bir goruntum oldugunu hissediyordum. Iskencenin agir kismi bitmisti, ama iskence bitmemisti. Bir hucreye atildigimda yanimda uc kisinin daha oldugunu, sonra onlarin alinip hastaneye goturuldugunu, bir ay sonra baska bir cezaevine sevk edilirken soylemeseler belki de hicbir zaman hatirlayamayacaktim. Muhtemelen beynim hasar gormus ve yasadiklarimin bir kismi silinmisti.

sargon
21-04-2008, 00:45
Hucre

Goturuldugum yer kaldigimiz koguslarin arka tarafinda kalan ve musahade adi verilen hucrelerdi. Buraya genellikle koguslarda disiplin cezasi alanlar, dusmani olup oldurulme tehlikesi yasayanlar, bir de cocuk tecavuzu gibi, mahkumlarin arasina konuldugunda mahkumlar tarafindan oldurulme tehlikesi olan kisiler konulurdu. Cogu zaman sadece birkac kisi olur, hucreler bos dururdu. Hukumlu olanlar diger cezaevlerine dagitilmis, daha mahkemesi surenler ise bu hucrelere getirilmisti.

Dedigim gibi, ilk hucreye atildigimda yanimda birkac kisi daha varmis, ama ben 30 gun boyunca tek basima hucreye atildigimi saniyordum. Bu kisimlar silinmisti. Bu arada digerleri alinip hastahaneye goturulmustu. Benim basimdaki yariklar ise dikissiz sekilde kendi kendine birlesti, hala o yariklarin izlerini nisane gibi tasiyorum. Vucudum kulce gibiydi. Kan kokuyordum. Uzerimdeki atlet parca parca olmus, sadece omuzlarimdan sarkan iki bez parcasina donusmustu. Bu bez parcalari da kan rengini almis ve sertlesmisti. O sekilde iki gune yakin uyumustum. Bir ara hucrenin mazgalindan atilan bir su sisesinin yere carpmasiyla yada gardiyanin bagirmasiyla uyandim. Birisi su gondermisti. Bu arada uzaktaki hucrelerden bayanlarin sesi geliyordu. Bana sesleniyorlardi. Atlet ve don gondermislerdi. Katliamin ardindan ilk olarak birileriyle konusmus oldum. En azindan birkac kelime ile "iyiyim, siz nasilsiniz" seklinde birseyler soyledim. Sonra yeniden uyumaya devam. Sanirim ucuncu gunde, *sonraki bir ay boyunca hucreyi paylasacagim arkadaslarim geldi. Yan hucreler de doldu. Belki kursun yaram olmadigi icin, belki de hamam iskencesi sirasinda doktorlara "iyiyim" dedigim icin hastaneye goturulmemistim. Gelenlerin anlattigina gore ordaki askerler hastaneyi ikinci bir iskence yerine cevirmisler. Doktorlar ve hemsireler cikinca, odalara askerler giriyormus. Ordaki iskencenin de hamamin onunde son safhada yapilana benzer sekilde kisiligi zedelemek amaciyla yapilan turden bir sey oldugunu anladim.

Arka arkaya hucrelere getirilenlerle hucreler doldu. Her bir hucrede 2-3 kisi kaliyordu. Baska bir kogusta kalan kadinlar, daha operasyonun basinda alinip baska bir yere goturulmuslerdi. Bayan koguslarinda silah kullanmamislardi. Ancak kadinlarin sert direnisiyle karsilasmislar, buna ragmen agir yaralanma ve olu olmadan hepsini alip tecrit etmeyi basarmislardi. Simdi yarisi kadin olmak uzere 30-35 kisi 10-12 hucreye dagitilmistik. Ikinci fasil burda olacakti. Bu sefer asker yoktu, kapismamiz gardiyanlarla olacakti.

Bayanlar aclik grevi baslatmislardi. Ayni zamanda sayim vermeme eylemi yapiyorlardi. Aslinda sayim pek anlamli bir sey de degildi, cunku zaten hucrelerden hic cikarilmiyorduk. Havalandirma diye birsey yoktu artik. Gun boyu gardiyanlar koridorda dolasiyor ve mazgaldan iceri bakarak bizi izliyorlardi. Dolayisiyla hucreler gun boyu gozetim altindaydi. Sabah ve aksam sayim yapiliyordu. Sayimlarda 20-30 kisilik bir gardiyan grubu toplu sekilde geliyor, hucrenin mazgalindan bakip sayim aliyordu. Bizim eylemimiz ise su sekilde oluyordu: Bir kisi mazgalin onunde durup sayim vermeyecegimizi soyluyordu. Mazgalin onunden cekilmedigi icin gardiyanlar kapiyi aciyor, icerdekileri tartakliyor, gardiyanlardan birisi "bir, iki, uc" diye sayiyor ve sayim alinmis oluyordu. Zaten bir hucrede ya iki ya uc kisi vardi. Bu islem her sabah ve her aksam suruyor, her gun iki posta iceri giriliyor ve her gun bir hucrede digerlerinden daha agir bir saldiri oluyordu. En direnisci olanlar bayanlardi. Duvarlarin kireclerini kaziyorlar, bardaklara su doldurup karistirarak ustlerine atiyorlardi. Birkac gunden sonra gardiyanlar yagmurluk giyerek sayim almaya basladilar.

Disardan bakildiginda bu direnisin bir anlami yokmus gibi gorunur. Aslinda bizi bu hucre gunlerinde ayakta tutan birsey oldu bu kucuk direnis. Cok sayida arkadasimiz olmus ve agir bir iskenceden gecmistik. Kisiligimiz zedelenmeye calisiyordu. Bu basit direnis, bir tur kisiligimizi, onurumuzu ayakta tutma ifadesiydi.

Hucrelerden bagirarak birbirimizle konusuyorduk. Uzaktaki hucrelere ses ulasmadigi icin, bazi konusmalari ortalarda yer alan hucrelerin tekrarlayarak diger tarafa iletmesi gerekiyordu. Nerden geldigini bilmedigim giyecekleri ustumuze gecirmistik. Ustume bol gelen pantalonun belini bir ip yardimiyla sikarak uydurmustum. Herkes ne varsa ustune gecirmisti. Hucrenin pencere cami kirik oldugu icin iceri surekli soguk giriyordu. Ozellikle aksam saatlerinde cok soguk oluyordu. Battaniyelere sarilarak oturuyorduk. Geceleri donusumlu olarak nobet tutuyorduk. Bu da pek anlamli birsey degildi, zaten uc kisinin oldugu bir hucrede nobet tutsak ne olacakti, tutmasak ne. Ama bize iyi geliyordu. Direniyor, hala ayakta oldugumuzu en azindan kendimize gostermis oluyorduk. Zaten ancak iki kisinin uyuyabilecegi bir yatagimiz vardi. Bir kisinin nobet tutmasi sayesinde donusumlu olarak uyumus oluyorduk.

Sayimlar sirasindaki dayak isini artik siraya bindirmislerdi. Butun hucrelere giriyorlar ancak, genellikle tartakliyorlar, ama bir hucrede biraz daha kapsamli bir dayak isine girisiyorlardi. Bir seferinde birinin basina kilitle vurunca cocuk kendinden gecti, alip revire goturduler. Gunde iki posta dayak yiyen taraf olmaktan bikmistik artik. Uc kisi konusup karar verdik. Bu sefer geldiklerinde biz de saldiracaktik. En azindan birkac yumruk atardik. Gercekten de dusundugumuz gibi oldu. Bu sefer biz de birkac yumruk atmayi basardik. Tabii daha cok dayak yiyen biz olduk. Yine de birinin dugmesi ve saati gunun ganimeti olarak elimizde kaldi.

Gardiyanlar de kendi caplarinda eylem yapmaya baslamislardi. Onlar da aksam yemeklerini hucrelerin onundeki bir yerde hazirliyorlardi. Biz aclik grevinde oldugumuz icin, bu guya bize karsi bir eylemdi. Birbirleri ile surekli "domatesi getir", "etleri dogradin mi" falan seklinde sohbetler edip, irademizi kirmaya calisiyorlardi. Butun yasadiklarimizdan sonra bunlar insani gulduren, hatta icini sizlatan seylerdi. Bunun, insanin kendini asagilamasi anlamina geldigini farkedemiyorlardi.

Burda bir noktanin altini cizmek istiyorum. Ne kendi caplarinda bize psikolojik baski uygulamak niyetindeki gardiyanlar, ne vahsi sekilde iskence yapan yirmili yaslarindaki askerler siradisi, anlasilmaz, psikopat insanlar falan degillerdi. Sizin, benim gibi siradan insanlardi. Ancak, yaptiklarinin insanlik disi bir sey olmadigina kendilerini inandirmislardi. Bunun icin karsilarindaki insanlarin ne kadar cani insanlar olduguna inanmalari gerekiyordu once. Bazen iskenceciler korkunc mahlukatlar olarak anlatilir. Tumuyle toplumun disinda olan, psikopat ozellikli, yanina yaklasilmaz tipler olarak cizilir. *Bu kisilerden nefretle soz edilir. Intikam hissi veren yaratiklar olarak dusunulur. Iskencecisini bulup oldurmek isteyenlere yada iskencecilerimi affettim diyenlere rastlanir. Halbuki iskence yapanlarin cogu psikopat falan degildir. Siradan insanlardir. Kotu deneyimlerinin ustunu ortup, bunlari yok sayip, yasamayi boyle surdurmeyi basardiklarini dusunuyorum. Tabii butun bu ustunu ortmeler, yok saymalar zamanla karakter bozulmalarina da neden olur. Kiskirtilmis nefrete eslik eden bir yasanmislari yok sayma hali bizim toplumumuzda cok yaygin ve cok koklu bir durum oldugundan bunun kapsamli sekilde incelenmesi gerektigine inaniyorum. Ben nedense o zamanlar bile iskencecilerimden nefret etmeyi basaramadim. Yillardan beri de zaten bunun anlamsiz, sacma bir duygu oldugunu dusunuyorum.

Hucrelerin hep kotu yanlarindan bahsettim. Iyi yanlari da vardi tabii. Ornegin ayni hucrede kaldigimiz iki arkadasla uzun sohbetler etmis ve birbirimizi cok daha yakindan tanima olanagi bulmustuk. Hatta bu sohbetler herkesin kendi gecmisi ile bir hesaplasmasina da donusuyordu. Duygusal olarak birbirimize daha cok baglanmistik. Sabaha karsi son nobetin bende oldugu bir gun, mazgal deliginden gunesin dogusunu gordum. Haftalardir gunes falan gormemistim ve dakika dakika mazgal deliginin altindan ustune kadar kayisini seyretmek icimde buyuk bir sevinc dalgasi yaratmisti. Yillar once Nemrut daginda gunesin dogusunu seyretmeye ciktigimda gordugum mercimek tanesine benziyordu. Nazim'in "bugun Pazar, beni gunese cikardilar" dediginde nasil "bahtiyar" oldugunu o gun anladim.Gunesin nasil kutsal bir varlik oldugunu butun hucrelerimde hissediyordum sanki.

Hucre gunlerimiz bir ay kadar surdu. Aslinda daha katliam sirasinda butun cezaevlerinde eylemler yapilmis, bircok cezaevinde gardiyanlar rehine alinmis ve bizim bir baska cezaevine sevk edilmemiz icin bir anlasma yapilmisti. Bunun uygulanmasi icin bir ay aclik grevi esliginde, gunde iki ogun sopa yiyerek beklememiz gerekecekti. Bir ayin sonunda ilk olarak disari cikmistim. Ustumuz dokuluyordu, bir aydir hic banyo yapmamistik, ama gunesin altinda durmaktan hepimiz "bahtiyardik". Ekim ayi olmasina karsin parlak bir gunes ve civil civil bir hava vardi disarda. "Olenler dovuserek olmus", "gunese gomulmuslerdi", biz ise o gunesin kutsalliginda yasami solumaya devam edecektik.

sargon
21-04-2008, 01:42
Ulucanlar Davasi

Hucrelerde kalirken dogru durust disardan haber alamiyorduk. Cezaevine yeni getirilen mahkumlar olmustu. Bunlar araciligiyla tek tuk bazi seyler ogreniyorduk. Bartin cezaevine getirildigimizde Ulucanlar'daki katliami yapanlar olarak hakkimizda dava acildigini ogrendik. Hem bir katliama ugramis, hem vahsi bir iskenceden gecirilmis, hem de suclu ilan edilmistik. Olen 10 kisiden 5'ini bizim oldurdugumuz iddia ediliyordu. Buna gore bizim bir av tufegimiz varmis ve isyan cikardiktan sonra kendi arkadaslarimizi oldurmusuz. Tabii bu uydurma hikayenin yalan oldugu cok gecmeden ortaya cikti. Iki tane itirafci bulmuslar ve onlarin ifadelerine dayanarak bizi bir kez daha mahkum etmeye calisiyorlardi. Bu kadar ikiyuzluluk, bu kadar sahtekarlik olur mu demeyin. Ben bu ikiyuzlu tutumu yillar boyunca defalarca gordum. Insanlari oldurup, sucu dusmanlarinin ustune atmak icin duzenekler hazirlamak bizim burokrasimizde nerdeyse yuzyillik bir gelenek haline gelmis durumdadir.

http://www.milliyet.com.tr/2000/06/03/haber/hab03.html

Boylece mahkum avukatlarinin actigi davaya karsilik, devlet de bize dava acmisti ve her birimiz icin 100 yildan fazla cezalar istiyordu. Ilginc olan bu davada tutuksuz yargilaniyorduk. Zaten kendi davalarimizdan dolayi tutuklu durumdaydik. Bu davadan tutuksuz yargilanmanin anlami dava durusmalarina goturulmemizi engellemekti. Ilk durusmada bir kac kisiyi mahkemeye goturduklerinde verilen ifadeler ve cok sayida avukatin davayi gonullu olarak izlemesi uzerine davalarin her durusmasi bir olay haline geliyordu. Gazetelerde yazilar cikiyordu. Bu davanin ve bu olayin ustunun kapatilmasi ve unutturulmasi gerekiyordu. Hayatinin bir doneminde iskence yapmis, katliamlara katilmis bir kisi nasil ki bu olayin ustunu ortup, sanki hic yasanmamis gibi davranirsa, devlet de bu olaya sanki hic olmamis gibi yaklasiyordu. Gazetelerde yer almasi, Ulucanlardan bahsedilmesi, hele bir de devletin katliam yapmis gibi gosterilmesei kabul edilebilecek, affedilebilecek birsey degildi. Sadece mahkumlar davadan uzaklastirilmamis, kitle orgutlerine ve avukatlara da inanilmaz baskilar yapiyorlardi. Operasyonun sorumlusu olan Jandarma Genel Komutanligi her suclunun yaptigi gibi saldirmayi tercih ediyordu. Davanin avukatlarina bile dava acildi ve ceza istendi.

http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2002/03/15/100559.asp

Ulucanlar Katliami daha sonra Meclis Insan Haklari Inceleme Komisyonuna da geldi. Ama her zamanki gibi burokrasinin kirli yollarinda kayboldu gitti.

Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu da katliamla ilgili bir rapor hazırlayarak, “güvenlik güçlerinin ölüm ve yaralanmalara sebebiyet veren aşırı güç” kullandığını kaydetti. Suç duyuruları sonucu yarbay, binbaşı ve yüzbaşı rütbeli subayların da içinde olduğu 161 kişi, Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısında çıktı. O dönem Ankara İl Jandarma Alay Komutanlığı’nda görevli Yarbay Ali Öz, Binbaşı Zahit Engin, Çankaya İlçe Jandarma Bölük Komutanı Yüzbaşı Muhittin Ateş, Jandarma Okullar Komutanlığı’nda görevli Yüzbaşı Nevfel Denizyılmaz ile birlikte yargılandı. Operasyona katılanlar “adam öldürmek, işkence ve kötü muameleden” yargılanırken; sanık subaylar “otorite sağlamak” için operasyon yapıldığını öne sürdü. Öz, bir duruşmada Cumhuriyet Savcılığı’nın 25 Eylül 1999’da cezaevinde arama yapılmasını istediğini aktardı. Ardından arama için 26 Eylül 1999 sabahı Ulucanlar Cezaevi’ne giderek arama yaptıklarını kaydeden Öz, tutukluların aramaya direnmesi üzerine bir jandarma erine zimmetli uzun namlulu silahı alıp “sadece uyarı ateşi” yaptığını ileri sürdü. Ulucanlar davası da TSK mensuplarının yer aldığı diğer davalar gibi halen sürüncemede.

http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=9958

sargon
21-04-2008, 01:49
Medya

Katliamdan sonra hucrelerde oldugumuz icin gazetelerde neler yazildigini bilemiyorduk. Ama yillardan beri bildigimiz tutumun surdugunu tahmin ediyorum. Bu sirada hangi gazetelerin nasil seyler yazdigini arastirmadim. Hurriyet gazetesinin tutumunu ornek olay olarak veriyorum. Asagidaki yaziyi eksi sozlukten aktariyorum.

------------------------------------------------------

hürriyet gazetesi, 28 eylül 1999 günü, yani baskından iki gün sonra "beş dakika önce" manşetiyle çıktı. birinci sayfanın neredeyse yarısını kaplayan bir fotoğrafın (sayfamızda gördüğünüz fotoğraf) eşlik ettiği haberin spotu, fotoğrafı da açıklıyordu:

"ankara kapalı cezaevi'ndeki teröristler, kanlı isyanı başlatmadan 5 dakika önce ellerinde sopalarla hatıra fotoğrafı çektirdiler. (...) kanlı olaylara sahne olan ankara merkez ulucanlar kapalı cezaevi'ndeki terör suçundan hükümlü dhkp-c, tkp (ml), tikko, tkip ekim örgütü üyeleri, isyandan 5 dakika önce çektirdikleri bir fotoğrafta, 'devrimci tutsaklar teslim alınamaz' deyip üç ayrı örgütün imzasını attılar. ancak bu fotoğrafta görülen üç teröristin isyanda öldüğü ortaya çıktı."

gerçek ertesi gün ortaya çıktı: o fotoğraf ulucanlar cezaevi'nde beş dakika önce değil, başka bir cezaevinde tam beş yıl önce çekilmişti.

hürriyet, birkaç gün sonra, iç sayfalarda üç-beş satıra sığdırdığı tek sütunluk bir haberle, "beş dakika önce"nin doğru olmadığını duyurdu okurlarına ve özür diledi.

on gün sonra da genel yayın yönetmeni ertuğrul özkök, köşesinin bir bölümünü konuya ayırdı. yazdıklarının tamamı şöyle:

"geçen hafta cezaevi isyanı sırasında hürriyet'in birinci sayfasında bir fotoğraf yayınladık.

"fotoğrafta, cezaevindeki bazı sol görüşlü mahkûmların ellerinde sopalar ve alınlarında bantlarla poz verdiği görülüyordu.

"bu fotoğrafın ulucanlar cezaevi'ndeki isyandan önce çekildiği yolunda bilgi almıştık.

"kaynağımız, fotoğraftaki üç kişinin cezaevindeki çatışmada öldüğü yolunda bilgi vermişti.

"ancak daha sonra bu fotoğrafın bir başka cezaevinde çekilidiğini öğrendik.

"öğrendiğimiz anda da hiç tereddüt etmeden düzeltme yaparak yayınladık.

"birçok meslektaşımız ve meslek kuruluşu, bu haber dolayısıyla haklı olarak bizi eleştirdi.

bu meslekte bundan büyük ceza da olamaz.

"biz de o cezayı hak ettik.

"ne yazık ki, dünyanın birçok büyük gazetesi günün heyecanı içinde zaman zaman bu tür yanlışları yapabiliyor."

işte hepsi bu... meselenin özüne zerrece girmeyen bir bakış açısı... meselenin özü şurada: acaba -sonradan iddia edildiği gibi- olayın tek yanlı bir katliam olduğunu kanıtlayan bazı bilgiler ulaşsaydı hürriyet'e, "günün heyecanı içinde" gazete bu bilgileri haberleştirecek miydi?

hürriyet o kadar teşne ki eline geçen bu fotoğrafı kullanmaya, küçük bir gayretle neyin ne olduğunu açığa çıkaracak iki ipucundan bile faydalanamamış:

1. "kaynak", fotoğraftaki üç kişinin çatışmada öldüğünü söylüyor... gazete, ölenlerle fotoğraftakileri karşılaştırmayı neden düşünmemiş acaba?
2. olayların olduğu gün mevsim normallerinin çok dışında, çok sıcak bir hava vardı. oysa fotoğraftakiler kalın yün kazaklar ve paltolar içindeydi.

yaşananın tipik bir dezenformasyon olduğu apaçıktı ama, gazete yönetiminin bunu görmeye niyeti yoktu.

bunun sonuçlarını tahmin edebilirsiniz: yeni dezenformasyonlar... daha aradan bir ay geçmeden yenisi gelecekti..

libertarian, 07.09.2004

dilaver
21-04-2008, 02:14
Sargon, bir kere daha ürpererek, bir kere daha tüylerim diken diken olarak bir kere daha nefret hisleriyle yazdıklarını okudum ve o günlere tekrar geri gittim.

* O günler Ecevit'in başbakanlıgı altındaki günlerdi. Türkiyede haber alma imkanı yoktu. Cezaevleri direnişleri ve katliamları sürerken haberleri ancak yurtdışı internet sitelerinden alabiliyorduk. İnsanlar öldürülüyordu ve azgın bir bilinçsizleştirme kampanyası da bununla atbaşı gidiyordu ve bunu yapan devlet idi. Bunu yapan ordu idi.

* Bu yazını devletin ve ordunun degiştigini iddia eden arkadaşlara ithaf ediyorum. On senede ne tür bir demokratik yapılanma ile bize ordunun degiştigini açıklamalarını istiyorum.

* *Olayı örtbas etmenin anlamı yok. Bu olayın faili bizatihi devlet, bizatihi ordudur. Ulucanlarda başlayan katliam daha sonra tüm cezaevlerinde de devam ettirildi ve düşünen insanların F tipi tecritleri için bir gerekçe oldu. 12 Eylülün işkenceci subayları bugünün paşalarıdır. Onlardan bir tanesinin bile yargılandıgını hesap verdigini hatırlamıyorum.

* *Lanetliyorum, kahrediyorum ve nefretle anılmasını ve asla unutturulmamasını diliyorum. Ben de bu başlıga bazı enstantaneler yazmak isitiyorum. Mehmet Fatih Öktülmüşü anlatmak istiyorum. Daha başka arkadaşlardan da yazacaklar olacaktır mutlaka.

* *İşte Türkiyenin gerçegi budur. Bu Türkiyedir. Bu Türk ulusunun egemenlik biçimidir.

* * Tercih herkesindir.

* * Ben insanım ve insanlıgı seçiyorum. Safım o gün oldugu gibi bugün de direnenlerin yanı. Benden sonra gelecek olan nesillerin bu işkencelere alet olmamasını diliyorum. Bunun da tek yolu var.

* *Var olan siyasi erki demeokratik bir şekliyle degiştirmek. Muhtaç oldugumuz kudret ise nasırlı ellerimizde vardır diyorum.


* * saygılarımla

sargon
21-04-2008, 02:32
Tarihimizi Bilmek

Ulucanlar davasi ile ilgili cok sey yazildi. Bazilari kitaplastirildi. Asagidaki kitapta olay yeri inceleme tutanaklari, bazi mahkumlarin ifadeleri, hastane ve otopsi tutanaklari gibi bazi belgeler var. 103 ile 108. sayfa arasinda ise bazi cesetlerin fotograflari var. Cesetlerin sadece fotograflarindan bile ne kadar agir iskenceler yapildigini, kimisinin yakilmis oldugunu gorebilirsiniz.

http://www.ozgurluk.org/kitaplik/pdf/UlucanlarKatliami.pdf

Katliami filme alma denemeleri de oldu. Ben henuz hicbirini seyretmis degilim. Henuz son derece amatorce girisimler olmasina karsin, bu konunun anlatilmaya devam edilmesini son derece anlamli buluyorum. Butun kirli isleri kapatarak, yokmus gibi yasamaya devam etmek, bu katliamlarin surmesinin devam etmesinden baska birsey saglamayacaktir.

http://www.ozgurluk.org/kitaplik/webarsiv/vatan/vatan79/sinema.html

Asagidaki linkte Murat Ozcelik'in resmini gorunce sasirdim. Ayni komunde kaliyorduk. Ne kadar degismis. O zaman daha 22 yasindaydi ve 5 yildir cezaevindeydi. Simdi Sinema Televizyon bolumunde okuyormus ve katliamin belgeselini yapmayi planliyormus.

http://www.alevileriz.biz/showthread.php?t=28534

Deniz Gezmis, Yusuf Inan ve Huseyin Aslan'in idam edildigi Ulucanlar'da daha sonra da Erdal Eren de idam edilecekti. 2000 yilina girerken, Ulucanlar, tarihe bir de katliam hediye edecekti. Feride Cicekoglu'nun "Ucurtmayi Vurmasinlar", Yilmaz Guney'in "Duvar" filmlerinin kahramani da Ulucanlar'di. Sayisiz siyasi tutuklu Ulucanlar'dan gecmisti. Katliam sirasinda basbakan olan Bulent Ecevit bile kisa bir sure Ulucanlar'da kalmisti. *Simdi Ulucanlar Cezaevi kapatildi. Buraya da Madimak Oteli gibi bir baskinla alisveris merkezi, otopark falan yapilmasini engellemek icin kitle orgutleri epey caba harcadilar. Cezaevi ziyarete acildigi gun ziyaretci akinina sahne olmus. Eger gitme sansim olsaydi, gidip gezmeyi isterdim. Insan acaba nasil duygularla dolardi buralari gezerken. Fotograflarina bile bakarken tarif etmesi guc duygularin hucumuna ugruyorum. Siz de buyuk acilara evsahibi olmus bu cezaevini gormek isterseniz asagidaki linkten fotograflar kismina girip izleyebilirsiniz.

http://ulucanlar.mimarlarodasiankara.org/

Simdi Ulucanlari genclerin hayal dunyasina birakmislar. Cok da iyi birsey yapmislar. Gecmisini bilmeyen bir toplum gelecegini kuramaz denir ya, bu da tarihimizin onemli bir sayfasi. Kirli sayfalardan biri elbette. Ama ancak kirli sayfalari bilmekle, aydinlik bir gelecek kurulabilir.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=220608

Saygilarimla

sargon
21-04-2008, 02:49
sevgili dilaver,

neler hissettigini cok iyi anliyorum. Gercekten de Turkiye'nin ciplak kaldigi bir tablo Ulucanlar. Bu olaylar Dogu'da, ucra bir kosede gerceklesmedi. Turkiye'nin kalbinde, Ankara'nin ortasinda yasandi. Bunlarin unutulmamasini, ozellikle yeni kusaklarin bu yasananlari bilmesini istedim. Ben devrim pesinde kosmuyorum artik. Dusuncelerim degisti, ideolojik bir bakis acisina sahip degilim. Ama yasananlarin bircok onyargiyi, inanci, saplantiyi parcalayacak gucte olduguna inaniyorum. Kimlerin neler yapmis oldugunu, ne kadar buyuk bir kirlilik oldugunu, icimizde biriken bu irini dokmedigimiz surece huzur bulamayacagimizi gostermek istedim sadece. Umarim yazdiklarim daha temiz bir ulke yaratabilmek icin kucuk bir katkida bulunur.

aydoe
21-04-2008, 12:02
http://www.tkip.org/uploads/RTEmagicC_Habib_2.jpg.jpg
* * * * * * * * * * * * * * * *Habip Gül/Nevzat Çiftçi


Bir civan yiğitti Habip,
Yaşamın alnında uzayan
Kalabalık bir çizgi
Kararlı, derin...
Ve cengaver bir proleter
Köpüğünde
O şarabi düşlerin
Çakır gülüşü
Karakoçan göklerinden damıtılmış
Ferah bir türkü
Öylesine berrak,
Coşkun,
Sevecen...
Ekim’in saçlarında
Kumral bir rüzgardı esen
Munzur eteklerinden
Ve özgürlük
Saf,
Tortusuz...
Parti’nin bayrağında
Dalga dalga büyüyen
Tanıktır hücreler,
İşkence tezgahları
Asla eğilmemişti başı
De ki, çelikten yoğrulmuştu gövdesi
Habip yoldaşın
Atıldı en öne
Duvarlar
Demir kapılar tanık
Kor çelikten bir ırmak gibi aktı
Ateşinde kavganın
“İnancın olduğu yerde zulmün hükmü yoktur!”
“Ben tercihini yapmış bir işçi sınıfı devrimcisiyim, bir komünistim. Bu kokuşmuş düzen ve çürümüş devlet karşısında mevzilenmiş savaşıyorum. Bizim savaşımımız, bilimsel temellere dayanıyor ve gücünü, tarihsel haklılığını bu bilimsel nesnelliğinden alıyor.”
“Benim savunmamda yer alan ve iddianamede de altı çizilmiş olan “ÇÜRÜMÜŞ DÜZENİNİZİ VE KOKUŞMUŞ DEVLETİNİZİ YIKACAĞIZ” cümlesine gelince. Bu cümleyi, benim SOSYALİZM idealimi ve bu düzen karşısında konumlanışımı çok net olarak ifade ettiği için, bilinçlice kullandım. Ben örgütlü bir devrimciyim, bir komünistim. Nasıl ki sınıfsal konumunuz gereği, tarih siz yargıçlara, mesup olduğunuz sermaye sınıfının sömürü, soygun, zulüm ve vahşetine toplum nezdinde ‘meşruluk’ sağlama, işçi sınıfı ve emekçileri cezalar yoluyla yıldırıp boyun eğmeye zorlama görevi yüklemişse; aynı tarih bana da, sınıfsal konumum gereği, sizin de mensubu olduğunuz sermaye sınıfının saltanatını yıkma ve benim sınıfsal çıkar ve özlemlerimi ifade eden ‘SOSYALİZM’i ve ‘KOMÜNİZM’i kurma sorumluluğu yüklemiştir. İşte sizin düzeninizi ve devletinizi yıkmak, bu tarihsel sorumlululuğum çerçevesindedir.
“Bugün artık daha güçlüyüz, çünkü özlemlerimizin kurmayı “PARTİMİZİN AYAK SESLERİ DAHA ŞİMDİDEN DUYULUYOR!”
Habip Gül

vartor
21-04-2008, 17:14
Of, of. Insanligindan utaniyor insan sargon'un hikayesini okudukca. Ne yazik ki tek hikaye degil insanligi sorusturan, yuzlercesi, binlercesi yasanmis ve yasaniyor.Yakin gecmiste, hele Ecevit doneminde boyle olaylar oldugunu duymamistim, insanin aklina kimler, hangi gayelere hizmet icin bu sekilde canavarlasabiliyor sorusu geliyor. Galiba cevap yine insanin kendi dogasinda: karincayi bile ezmeyecek bir kimse, kendi hemcinslerine, hem de sadece degisik dusundugu icin, fikir farkliligindan dolayi bu derecede acimasiz olmasini, ne akil ne de mantik izah edebilir.

evrensel-insan
21-04-2008, 22:07
Saygideger arkadaslar;

Bir baskasina, hemde acimasizca tum insanlik disi his ve duygularla muamele etmek ve bu muameleyi dusuncesine sindirebilmek isin bir yonu; bunu ne amacla, ne elde etmek, neyi ispatlamak, neye hizmet etmek, neyin mukafatini almak icin yapmak baskabir yonu.

Bu iskenceciler acaba iskence yapmadiklari zaman ne hissediyorlar? Veya normal yasamlarinda toplum ve aileleri icinde yasamlarinin bu yonunu nasil sakliyorlar veya nasil degerlendiriyorlar, kendilerini bu iskenceyi yaparken, yaptiklarinin haklari olduguna nasil inandiriyorlar?

Bu kisiler ozel mi yetistiriliyorlar,nasil ve neye gore seciliyorlar, insanogluna hangi boyunduruga inanmislik boyle bir davranis yaptirabilir?

Acaba bu tur bir davranis icindeylerken dusuncelerinden neler geciyor?

"Hatirla Sevgili"dizisinde de bu tip sahneler vardi.Kamuoyu acisindan, bunlarin sergilenmesinin altinda ki amac nedir"Sizde boyle olursaniz, size de aynisini yapariz" mi? Yoksa
"boyle seyler yapmadan once iyi dusunun, basiniza gelecekleri goze alabiliyorsaniz,yapin"mi?

Hayvan da bile olmayan bu vahset, insanoglunu hangi katagoriye koyuyor?

Tarihte insanoglunun, hayvani da golgede birakan bu yanasimi dogal bir icgudumu,dusuncenin bir urunu mu?

Bir insanin baska bir insana insanlik disi bir zarar verebilmesi, hangi terimle, hangi psikolojik bir yapiyla aciklanabilir?

Arkadaslar, bu ve buna benzer sorular benim dusuncemin cevap verebilecegi sorular degil; ve ne cevap verirsem vereyim-kendi kendime-verebilecegim her cevap mantigimin algisinin disinda kaliyor.

Belki de ne nakli sorular ne de akli sorular kokeni, benim cevapsiz birakabilecegim konular degil.Fakat beni bu sorular caresiz birakiyor.

Bunu ne akla, ne mantiga,ne duyguya ne dogalliga, ne de herhangibir kokene oturtamiyorum.Bu sorulara dusuncem bir cevap uretemiyor.

Eger cevap verebilecek bir dusunce yapisina sahip olanlar varsa;duymak isterim.

Ayrica bu tip bir bilgilenmeden sonra-su anki bilincimle-nasil bir haleti ruhiye de oldugumu,neler dusunup hissettigimi de iletemiyorum.Ne hakka, ne hukuka,ne adalete, ne suca, ne cezaya ne dusunceye,ne anlayisa, ne de algiya bas vuramiyorum.

Saygilarimla;
evrensel-insan

sargon
22-04-2008, 13:49
sevgili evrensel,

yasadiklarimi yillardir bir ruhsal travma gibi icimde tasimak benim icin buyuk bir yuktu. Hep bunlari yazmak istedim, ama nasil yazacagimi nasil anlatacagimi bir turlu bilemedim. Nihayet kendimi asmayi basarip yazabildim.

Insanlar kotu deneyimlerini unutmaya calisirlar, boyle bir seyin hic yasanmadigini varsayma egilimi gosterirler. Bu bir tur korunma mekanizmasi ayni zamanda. Ancak bilincimizin derinlerine dogru ittigimiz bu gercekler surekli bizi rahatsiz eder. Davranislarimizin, tepkilerimizin belki de onemli bir kismi bu yok saydigimiz gerceklerin bize bilinssizce yaptirdiklaridir. Entellektuel duzeyi daha yuksek olanlar ise bunlari yok sayabilmek icin mantik kapanlari olusturur kendilerine. Bu acimasiz kapanlar sayesinde bir sureligine de olsa hem kendilerini hem baskalarini vahsetin algisindan uzaklastirmis olurlar. Ancak bu, gercekte, unutmaya calismaktan da berbat bir mekanizmadir. Cunku bu entellektuel canilik ayni seylerin ilelebet surmesini saglayacak bir negatif toplumsal hizmette bulunmustur. Toplumu koturum eden, curuten bir hizmettir bu.

Bir insanin bir digerine nasil bu caniligi yapabildigini anlamak kolay birsey degil. Ilk basta sorumlu tutabilecegimiz seyler burokratik-otoriter devlet yapilanmasi, ideoloji ve dinlerin hizmeti gibi seyler olabilir. Ancak daha derin katmanlarda insan denilen yaratigin aslinda son derece masum davranis ozelliklerinin yattigini gordugumuzde belki de bu tepeden bakisin tek basina yetersiz bir cozumleme oldugunu dusunebiliriz. Karen Horney, "uysal tip" adini verdigi kisiliklerde, ilgi isteyen, surekli bir baskasina yaslanma ihtiyaci gosteren karakter ozelliklerini anlatir. Guclu bir erkege yaslanarak kendini guvende hisseden bir kadinda boyle bir davranis biciminin oldugunu dusunebiliriz. Gunluk yasamda cokca gordugumuz bu tiplere insanlar genellikle sefkatle yaklasirlar. Zaten istenen sey sadece ilgi ve sefkattir. Diyalektigin cilvesi, en cok sado-mazosistik bozukluklar bu tiplerden cikar.

Burokratik-otoriter devlet yapisina sahip dogu toplumlarinda bu tur bir davranis biciminin cok yaygin oldugunu dusunuyorum. Bu bence bir davranis bozuklugu degil, toplumsal yapinin yayginlastirdigi, urettigi bir sey. Soylenecek cok sey, aciklanmasi gereken cok katman var. Umarim zamanla bunlari Osmanli toplumunun gelismesi icinde ele alma, daha detayli degerlendirme sansini da buluruz.

evrensel-insan
22-04-2008, 19:53
Saygideger sargon;

Herseyden once, hem yazini hemde bu yaziyi yazabilecek ozguvenini cani gonulden kutluyorum.

Kisilerin bazi gereksiz psikolojik travmalari vardir:Gurur,erkeklik, asagilanma,v.s. ve bunlar kisiye oyle bir korku salarki; bu korku yuzunden, bazi gercekler tarihler boyu su yuzune cikamamistir.

Hem ortaya cikarilamayanlar, hemde bu ortaya cikaramamanin vermis oldugunun kisiligine yansimasi, kisiye hic arzu etmedigi bir yasam ve dusunce sunar.

Bence herkes hicbir olayi-icerigi, duzeyi ne olursa olsun-icine atmamali, toplumla paylasamasa bile, yakinlariyla mutlaka paylasabilmeli.

Bu onun hem kendi dusunsel ve davranissal sagligi, hemde yasamsal iliskileri acisindan cok onemlidir.Burada belki"gecmis olsun"dan baska klasik ve gecerli bir cumle yoktur.Ama olaylarin paylasilmasi en azindan olayi tasiyanin yukunu hafifletmeye yarayabilir.

Olayin baska bir acisi da"davulun sesi uzaktan hos gelir"yonudur.

Ben kucukken dedem anlatirdi.
Savas aninda oyle bir an gelirmiski susuzluktan postallarinin suyunu sikip icerlermis.

Tabi burda ve senin olayinda, hicbir zaman olayi dinleyen, olayi yasayanin yasadigini yasayamaz.Ama en azindan olayi dinleyenin -yasamamis olsa bile-anlatilanlari yasayanla hissi temelde paylasim olanagi olur.

Bu da belki, onunla olan iliskisinde ona daha dikkatli daha deger verici ve daha yardimci yanasimin nedeni olur.

Ayrica bu konuda ki pasifist icedonuk yapini yenip, aktif disadonuk yapini ortaya cikararak, yapmis oldugun bu disavurumun sende de buyuk bir rahatlama yapacagini umuyor, tekrar gecmis olsun diyorum.

Not:Bende, boyle bir olayin benzer baska bir yonune sahit oldum.

Agabeyimin arkadasi,Kibris harekatina gitmisti.Bazan orada gorduklerini anlatmaya calisir, geceleri uyuyamazdi.Her anlatisinda yapanlar adina utanc duyar, o gunleri tekrar yasardi.

Onun sonu hic iyi olmadi.Once toplum icinde yasayamaz duruma geldi, sonra ailesi icinde. Bilincini kaybetti. Zararli damgasi yeyip, Bakirkoy'e yerlestirildi.Ara ara ziyaretine giderdik ve o da disari cikardi.

Bir gun evde kendi basina yalnizken intihar etti.

Buna benzer bir olayida benim yakin arkadasim yasadi.SSCB'nin sona ermesiyle bosluga dustu ve hayati "anlamsiz"bulup intihar etti.

Intihar mektubu ise-ilginctir-ailesine yonelikti"benim istediginiz gibi bir cocuk olmami belki basaramadim ama,istediginiz okulu birtirdim.Bu diplomam benden size hediye olsun.Artik sizin istediginizi gonul rahatligiyla yerine getirebildigime gore, bence artik yasamin anlami kalmadi.Cunku biliyorum, sizin istediginiz gibi bir cocuk olamayacagim." *

Saygilarimla;
evrensel-insan

sargon
22-04-2008, 23:28
sevgili evrensel,

verdigin ornekler cok carpici. Dusunuyorum da eger Ulucanlar'da katliama ve vahsete ugruyanlarin safinda degil de katliami ve vahseti yapanlarin safinda olsaydim ne yapardim acaba? Ornegin o sirada askerligini yapmakta olan ve operasyon icin birliklerinden getirilen 2000 askerden biri olsaydim. Yada daha da ileri gidelim, iceri girip savunmasiz insanlarin uzerine ates edenlerden biri olsaydim. Kesinlikle hicbirsey anlatmayacak ve hatta bu konudan bahsedildigi zaman ustunu ortmek, kapatmak, hatta katledilenleri suclamak isteyecektim. Baska turlu insan nasil yasayabilir?

22-04-2008, 23:37
Sargon üç yıla yakın sitemizin üyesi olmasına rağmen bu konudan hiç bahsetmemişti. Şimdi yazdığında ise tüm bu yaşadıklarına rağmen bir kin ve nefret propagandasını değil objektif olmaya çalışan bir anlatıyı görüyorum. Bunları yaşıyan birisinin böyle bir anlatı düzeyini koruyabilmesini takdire değer görüyorum.

Anlatılanlar, Türkiye'de çözülmesi gereken esas meselesinin demokrasi ve insan haklarını oturtmak olduğunu bir kez daha gösteriyor bana.

mehmetcan2004
23-04-2008, 17:57
Tekrar merhaba,Sargonun ulucanlar kapalı cezaevinde yaşadığı vahşeti okuyunca birşeyler yazmak istedim.Sargon yaşadıklarını yazmasının nedenini şöyle özetlemiş"yasadiklarimi yillardir bir ruhsal travma gibi icimde tasimak benim icin buyuk bir yuktu. Hep bunlari yazmak istedim, ama nasil yazacagimi nasil anlatacagimi bir turlu bilemedim. Nihayet kendimi asmayi basarip yazabildim.

* * * * * * * * *Insanlar kotu deneyimlerini unutmaya calisirlar, boyle bir seyin hic yasanmadigini varsayma egilimi gosterirler. Bu bir tur korunma mekanizmasi ayni zamanda. Ancak bilincimizin derinlerine dogru ittigimiz bu gercekler surekli bizi rahatsiz eder."Yaşanan bu katliamla ilgili bütün tanıklıkların yazılması anlatılması tabiki çok önemlidir. Yazıda benim dikkat ettiğim katliamı yapan kişilerin psikolojisi ile ilgili yapılan tespittir.Bu konuda da bana göre sargon doğru sonuca ulaşmıştır. Evet bu katliamı yapan kişiler aramızda dolaşan normal sıradan insanlardır.Ama nasıl canavarlaşmışlardır?OTORİTE KARŞISINDA NASIL BOYUN EĞMİŞLERDİR.İşte bu konu sosyal psikolojinin de ilgi alanı olmuş bu konu ile ilgili önemli deneyler de yapılmıştır. Evet yanlış duymadınız deney yapılmış ve çok ilginç sonuçlara ulaşılmıştır.Deneyi yapan bilim adamı Stanley Milgram'dır.Milgram, Nazilerin Yahudileri yok etme planlarının nasıl uygulamaya konulduğuna duyduğu ilgi yüzünden bu deneyleri başlatmıştı. Bugün bu deneyi özetleyelim .MİLGRAM DENEYİ :
İlk olarak 1963 yılında Yale Üniversitesinden psikolog Stanley Milgram tarafından yayınlanan "İtaat üzerine davranışsal inceleme" isimli makalede açıklanmış olan çok meşhur bir bilimsel deneydir. Kendisinin daha sonra 1974 yılında yayınladığı "Otoriteye boyun eğmeye deneysel bir bakış" isimli kitabında özetlediği gibi, deneyin amacı katılımcının kişisel vicdanıyla çelişen bir emre itaat etmekteki gönüllülüğünü ölçmektir.
Deneylere ilk olarak Adolf Eichmann'ın Kudüs'de yargılanışından 1 yıl sonra temmuz 1961 yılında başlanmış. Milgram deneyini "Yahudi soykırımı sırasında Eichmann ve 1 milyon suç ortağı sadece kendilerine verilen emre mi uymaktaydılar ?. O halde suç ortağı sayılmaları doğru mu?"" sorusunun cevabını bulmak amacıyla tasarlamıştı.

Soldaki resme bakınız;.
Deney uygulayıcı (E) denek(S)'i bir diğer denek olduğuna inandığı (A)'ya acı veren elektrik şokları vermeye ikna eder. (A) aslında bir aktördür ve S acı veren şokları arttırdıkça(arttırdığını sandıkça) feryat etmeye başlar. Aktör (A) 'nın yalvarmalarına karşın denek (S) deneye devam eder.

Deney tam olarak şöyle yapılmıştır..:
Gazete ilanı ve doğrudan mektup başvuruları ile Yale'de yapılacak bir bellek deneyi için denekler toplanır. Deneyin bir saat süreceği ve katılımcılara $4.5 dolar verileceği açıklanmıştır. Yaşları 20 ila 50 arasında ve ilkokul terk'den doktora derecelisine her eğitim düzeyinden (hepsi erkek) katılımcılar gelirler.
Deneyin uygulamacısı katılımcıya ve katılımcı gibi görünen aktöre deneyi anlatır. Deneyin cezalandırılmanın öğrenme üzerine etkilerini ölçmek üzere yapıldığı söylenir.
Katılımcıya ve aktöre birer kağıt verilir. Kağıtlardan birinde "öğrenci" öbüründe "öğretici" yazdığı söylenir. "Öğretici" yazan kağıdı alan tesadüfen kendisinin öğretici seçildiğini sanır. Aslında kağıtlardan herikisinde de ""öğretici"" yazmaktadır ancak Öbürü(aktör) kendi elindekinde "öğrenci" yazdığı iddiasıyla ortaya çıkmıştır.
Öğretici seçilen deneğe nasıl olduğunu anlaması için 45 voltluk bir ceza çarpılması uygulanır. Bu Öğreticinin öğrenciye uygulayacağı cezanın küçük bir örneğidir. Daha sonra öğretmene kelime çiftleri verilerek bunları öğrenciye öğretmesi istenir. Kelime çiftlerinin hepsini bir kere okuduktan sonra öğretici sadece ilk kelimeyi okuyup olası 4 cevabı da okuduktan sonra öğrenciden ikinci kelimeyi bilmesini ister. Öğrenci bitişik odada cevabı 4 butondan birine basarak verir. Eğer yanlış cevap verirse kendisine elektrik şoku uygulanacak ve uygulanan şok her yanlış cevapta 15 volt arttırılacaktır. Öğretici öğrenciye gerçekten şok verdiğini sanır. Aslında bitişik odaya geçtiğinde öğrenici(aktör) ceza butonuna bağlı çalışan bir teypi harekete geçirir. Seviye biraz arttıktan sonra aktör duvara vurmaya, bitişik odadan seslenerek deneye başlamadan önce sözettiği kalp rahatsızlığı durumundan sözederek cezayı kesmesini istemeye başlar. Belirli bir düzeyden sonra ise öğreniciden artık hiç ses gelmemeye başlar.
Çoğu denekten ancak bu noktadan(yani öğrenciden artık ses gelmemeye başlamasından itibaren) deneyi durdurup, öğrencinin durumuna bakma talebi gelir. Bu düzey 135 volt civarındadır. Çoğu denek ancak bu noktadan sonra deneyin amacını sorgulamaya başlar.

Milgram kendisi deneyini şöyle anlatmaktadır;
İtaat konusunun felsefi ve hukuki yönleri son derece önemlidir. Ancak somut bazı durumlarda insanların tam olarak nasıl davranacakları hakkında bize pek fikir vermez. Yale üniversitesinde hazırladığım basit bir deneyle, sıradan bir bireyin bir başka bireye sadece kendisine öyle emredildiği için ne dereceye kadar acı verebileceğini ölçmeye çalıştım.
Deneye katılanların çoğu açısından otoritenin baskısı, başkalarını incitme konusundaki temel vicdani güdülerin üstüne çıkmakta idi. Mağdurların acı çekerken attıkları çığlıklar kulaklarını tırmalasa da denekler otoritenin kendilerinden istediğini yerine getirdiler. Otoritenin emirlerini yerine getirir iken en son aşamaya kadar gitmekte bile isteksizlik göstermediler.

evrensel-insan
23-04-2008, 18:08
Saygideger sargon;

Ben kokenli bir, boyle birsey iste.Bir an gelirki; bilinc altinda biriken insanlikbu ben kokeninde rahatsizlik uyandirir.

Bu bilinc alti oyle bir yapi alirki; ya bilincsizce dusunceyi kaplar ve kisiyi kendinden koparir, ya da bu bilince insanligin hatirlanisi olarak yansir ve disavurum,caresizlik,intiharv.s. olarak gunah cikattirir.

Sonucta onemli olan bilincaltindakinin kisinin kendi kontroluyla bilince tasiyabilmesi ve bunun mucadelesini gogusliyebilme kararliligina ve azmine sahip olabilmesidir.

Gerisi zaten kendiyle hesaplasmadir ki; bu da kisinin hem insanliga ve insan olmaya dogru attigi bir adim,hem de her ben cikisinda ki"acaba"suphesidir.

Ben senin bu disavurumundan, insan olmaya dogru onemli bir adim attigini ve sen istesen de istemesen de bunun bundan sonraki yasamina-bazilari karsi ciksa bile, sen kendin bir anlam veremesen bile-hem dusunsel hem de davranissal bir degisiklik getireceginin bilincindeyim.

Bu olacak degisiklikten korkmayacak ve bunu geri cekme mucadelesi vermeyeceksin.Iste bunu yaptigin an baska sorunlar seni bekliyor olur.Bu yasamindaki attigin buyuk adim icin seni tekrar kutlarim.

Saygilarimla;
evrensel-insan

ozgur_beyin
23-04-2008, 18:35
sevgili sargon yazdıklarını bir bütün olarak okudum. hem kalemine hemde ,insani kalitene hayran kaldım.
bir filozof olgunluğuyla herşeyi kendi içinde çözüp sonuca ulaştırmışsın. bu gıpta edilecek bir durum.
belki uzaktan gazel okumuş olacağım ama, habib gül kendilerine hayat hakkı tanımayan ağaya kin duyup
bütün yaşamını karatıp aynı şekilde çocuğunun ve karısınada benzer acılar yaşatmış. ona ağanın yaptıklarını
olaya hiç bir dahli olmayan ailesine yaşatmış.
tabiki bu benim görüşüm yanlıştır doğrudur , her iki yöndede tenkit edilebilir.
sargon senin içerden baktığın olaya hürriyet dışardan! şöyle bakmış


27 Eylül 1999 Cezaevinde isyan





11 ölü, 26 yaralı


Devlete pankartlı meydan okuma
Ankara Merkez Kapalı Cezaevi, aranmaya direnen örgüt üyelerinin jandarmaya ateş açmasıyla savaş alanına döndü. 4 saat süren jandarma-mahkûm çatışmasında 11 mahkûm öldü, 6'sı asker 26 kişi de yaralandı.
İstanbul Bayrampaşa Cezaevi'nde geçen hafta 7 kişinin ölümü ile sonuçlanan silahlı çatışmadan sonra dün de Ankara Merkez Kapalı Cezaevi savaş alanına döndü. Çatışma, bu kez çete grupları arasında değil, koğuşlarda arama yapmak isteyen jandarma ile yasadışı örgüt üyeleri arasında çıktı. Çatışmada 11 mahkûm öldü, 20 mahkûm yaralandı. Militanların 4 tabancayla açtıkları ateş sonucu bir jandarma binbaşısı, 2 astsubay ve 3 uzman çavuş vuruldu.
TÜNEL İHBARI
Bazı mahkûmların tünel kazarak firar edecekleri ihbarını alan jandarma dün sabaha karşı koğuşlarda arama yapmak istedi. Ancak terör suçluları koğuşlarına çekilerek, hem havalandırma kapılarına hem de koğuş kapılarına barikat kurdu. Mahkûmlar, içeri girmek için barikatları kaldıran cezaevi personeli ile güvenlik güçlerine karşı 4 adet tabanca, molotofkokteyli ve tüplerin ağzına hortum bağlayıp lav silahı gibi kullanarak saldırdılar.
6 ASKERİ VURDULAR
DHKP-C, MLKP ve TİKKO militanları, barikatı yarıp koğuşa ilk giren jandarma astsubay ve uzman çavuşlara kurşun sıkmaya başladılar. İlk kurşun bir astsubayın karnından girip sırtından çıktı. İkinci ve üçüncü kurşun, başka bir astsubayın kasıklarına isabet etti. Daha sonraki kurşunlar ise üç uzman çavuşa isabet etti. Operasyonu yöneten Jandarma Binbaşı, yaralı jandarma astsubay ve uzman çavuşları çıkarmaya çalışırken, militanların kurşun yağmuruyla yüz yüze kaldı. İşte bu sırada Jandarma Binbaşı da başından yaralandı. Şans eseri, binbaşının başına isabet eden kurşun, ölümcül yara açmadan sıyırıp geçti.
JANDARMADAN KARŞI ATEŞ
İşte bu an, operasyonun seyrini değiştirdi. Koğuşa ilk giren jandarma subayları birer birer yaralanınca, jandarmalar da kendilerine silah sıkan eylemcilere ateşle karşılık verdi. Saat 11.00'i gösterirken, güvenlik güçleri barikatı yardı ve gözyaşartıcı gaz sıkarak içeri girdi. İsyan bastırıldı, ancak bunun faturası da ağır oldu. Karşılıklı çatışma sırasında, 11 tutuklu ölü, 2O tutuklu ise yaralı olarak ele geçirildi.
6 TABANCA BULUNDU
Yaralılar Numune ve Ankara Hastanesi'nde tedavi altına alınırken, ölenler adli tıp morguna kaldırıldı. Silahlı çatışmanın bitmesiyle birlikte koğuşlarda arama yapıldı. Aramalarda biri kalem şeklinde olmak üzere 6 tabanca, çok sayıda şiş ve kesici alet ve cep telefonu ele geçirildi. Olaylara karışan 33 tutuklu ve hükümlü başka cezaevlerine götürüldü. Çatışmada yaralanan subay ve astsubaylar GATA'da tedavi altına alındı.
Bu arada cezaevindeki isyana Leyla Zana'nın da aralarında bulunduğu PKK'lı tutuklu ve hükümlüler katılmadı. PKK koğuşlarına giren görevliler, tutuklu ve hükümlüleri cezaevinin uzak bir bölümüne naklettiler.
91 infaz memuru rehin
ANKARA Merkez Cezaevi'nde isyana destek amacıyla İstanbul'da ve yurdun çeşitli yerlerinde bulunan cezaevlerinde 91 infaz koruma memuru rehin alındı.
İstanbul Bayrampaşa Cezaevi'nde 4, Üsküdar E Tipi Kapalı Cezaevi'nde 14 infaz koruma memuru, sol örgütlere mensup mahkûmlar tarafından rehin alındı. Bartın, Çankırı, Çanakkale, Aydın, Buca, Bergama cezaevlerindeki DHKP- C'li tutuklu ve hükümlüler de dün sabah erken saatlerde toplam 32 infaz koruma memurunu rehin alarak isyan başlattı. Gebze'deki cezaevinde de 20 infaz memuru rehin alındı. Daha sonra iki kadın infaz memuru serbest bırakıldı.
Aydın E Tipi Kapalı Cezaevi'nde kalan DHKP-C'li tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu koğuşta da dün sabaha karşı isyan başlatıldı. Saat 01.00'den itibaren DHKP/C'li 40 tutuklu ve hükümlü, malta denilen koğuş koridoruna eşya yığarak, sayıma gelen görevlileri engelledi. Cezaevi yönetimine direnen mahkûmlar gün boyu direnişi sürdürdü ve sayım vermedi. Bursa Özel Tip Cezaevi'nde, tutuklu ve hükümlüler, önceki gece sayım vermeyerek eylem başlattı.
Ceyhan Özel Tip Cezaevi'nde bir haftadır sayım alınamadığı öğrenildi.
Kocaeli'nin Gebze İlçesi'ndeki Özel Tip Cezaevi'ndeki tutuklu ve hükümlüler, dün öğle saatlerinde 2 müdür yardımcısı ile 2'si kadın 20 infaz koruma memurunu rehin aldı. 320 tutuklu ve hükümlü, önceki geceden bu yana sayım vermiyor.
Bayrampaşa ve Ümraniye'deki Üsküdar E Tipi Cezaevleri'nde de siyasi mahkûmlar direnişe geçti. Bayrampaşa Cezaevi'nde 4, Üsküdar E Tipi Cezaevi'nde de 14 infaz koruma memurunu rehin alan siyasi tutuklular eylemlerini sürdürüyor.
İhbarcı diye mahkûmun parmaklarını kestiler
Cezaevinde jandarmayla silahlı çatışmaya giren yasa dışıörgüt üyelerinin çatışma sırasında kendi arkadaşlarından birinin parmaklarını kestikleri de ortaya çıktı. Militanların, içerde olup biteni polise sızdırdığından şüphelendikleri bir mahkûmu işkenceyle sorguladıkları anlaşıldı. Yasadışı örgüt üyelerinin aylardır sayım vermedikleri ve koğuşları eğitim kampı gibi kullandıkları bildirildi.
Ölü ve yaralıların isimleri
Cezaevinde çıkan çatışmada ölenlerin adları ve üyesi oldukları örgütler şöyle:
Habip Gül (TKİP), Nevzat Çiftçi (PKK), Abuzer Çat (MLKP), Halil Türker (TİKKO), Mahir Emsalsiz (TİKKO), Önder Gençaslan (TİKKO), Ümit Altıntaş (TKİP), Ahmet Sallan (DHKP-C), Aziz Dönmez (DHKP-C), Zafer Kırbıyık (TKİP) ve Ertan Özkan.
Adalet Bakanlığı'nın yaptığı açıklamada Yıldırım Doğan, Savaş Kor, İsmail Balcı, Mehmet Keskinkan, Enver Yanık, Cafer Tayyar Bektaş, Murat Özçelik, Hasan Çoban, Erdal Gökoğlu, Bektaş Öz, Ertan Özkan, Cenger Aslan, Veysel Eroğlu, Barış Gönülşan, Özgür Saltuk, İsmet Kavaklı, Resul Ayaz ve Halil Doğan adlı hükümlü ve tutukluların da yaralı olduğu kaydedildi.

yalnız hürriyet habib gül'ü ikiye bölmüş! *habib gül *hem tkip'li *hemde pkk'lı (nevzat çiftçi) olmuş.

senin yazdıklarından önce benim hafızamda bu iş F TİPİ CEZAEVİ İSYANI OLARAK KALMIŞ.
İÇERDEN BAKTIĞINDA senin ağzından F tipi cezaevine niçin karşı çıkıldığını öğrenmek isterim

sargon
23-04-2008, 19:57
sevgili ozgur,

F tiplerine neden karsi cikildigi cok acik aslinda. Tecrit'ten dolayi. Kamuoyu bu acidan dogru bir noktadan karsi cikiyordu. F Tiplerine karsi eylemlerin, olum oruclarinin ve sonraki surecin de birebir icinde yer aldim ve bunu da ayrica anlatmak gerek. Ama bu surec Ulucanlar kadar basit degil. Daha karmasik, daha uzun ve cok daha fazla aci verici. Ulucanlar'da sorun daha basitti ve sorumlu da tek tarafti. F Tiplerinde olayin bir sure sonra ikinci bir sorumlusu da olustu. F Tiplerine direnen sol orgutler bence hatali tutumlari nedeniyle bircok olumun dolayli sorumlusu oldular. Icice gecmis yuzlerce hikayeden olusan bir surec F Tip sureci.

Tecrit ile insanlar caresizlik psikolojisine itiliyorlardi. Ben F tiplerinde bir yil kaldim. Ilk uc ayinda da tek kisilik hucredeydim. Bu bir yil icinde sadece haftada bir saat ailemle gorusuyordum. Bunun disinda hayatla iliskimiz sadece gardiyanlarla oluyordu. 3 kisilik hucrelerde kalanlar icin de dunya 3 kisiyle sinirlaniyordu. Gomlek, pantolon ve don sayisindan, sadece 3 kitap bulundurabilme hakkina kadar hersey o kadar sinirli idi ki, bunalim gecirmemek icin gercekten guclu bir psikolojiye sahip olmak gerekiyordu. Ciktiktan birkac ay sonra, benim yakinimdaki bir hucrede kalan bir cocugun intihar ettigini okudum gazetelerde. Sonrasinda birkac intihar daha oldu. (Olum orucundan olme degil yani) Gerci haftada bir iki kez ortak alanlara cikma hakki veriliyordu: Spor salonunu kullanabilirsiniz diyorlardi. Ama olum oruclari surdugu icin bunlar kullanilmiyordu. Hatta cikmadan bir iki ay once cezaevi mudurleri bana gelip, bilgisayar kurslari duzenlemek istediklerini, mahkumlara kurs vermeyi kabul edip etmeyecegimi sordular. O sirada olum oruclari suruyordu ve bu istekleri, surmekte olan olum oruclarini etkisizlestirmek icin yapilan bir girisimdi.

O zaman mudurlere "tilki avi" oykusunu anlattim. Bu hikayeyi Lenin'in bir makalesinde okumustum. Hikaye soyle birseydir. Tilki avi nasil yapilirmis, biliyor musunuz? Tilkinin bulundugu yer tespit edildikten sonra, bolgenin etrafina belli araliklarla kirmizi direkler cakilirmis. Ancak bir bolum bos birakilirmis. Tilki, son derece kurnaz bir hayvan oldugu icin, kirmizi diregi gordugunde orda bir tehlike olacagini anlar ve hemen ordan uzaklasirmis. Aslinda diregin yanindan rahatca gecip gidebilecekken, kurnazliginin esiri olurmus. Kirmizi diregin olmadigi yeri bulunca ordan gecmeye calisirmis. Avcilar da o bolgede oturup beklerlermis. Mudurlere dedim ki, "siz bize hicbir cikis yolu birakmiyorsunuz, bir yeri acsaniz, en azindan belli sayida insanin belli sureler gorusmelerini falan saglasaniz, bu is cozulur. Bu bir irade savasidir, hicbir hak vermeden burda kalmayi kabul edeceksiniz diyorsunuz. Tilkiyi avlamaya calismiyorsunuz, intihar etmeye zorluyorsunuz." Herneyse, sonucta tekliflerini kabul etmek icin olum oruclarinin bitmesi gerektigini soyledim. Tabii *bizim konusmamizla olacak sey degildi. Isler tepelerde baglanmisti.

Sol orgutler acisindan ise olayin sadece bir insani sorun olarak alindigini hic sanmiyorum. Tecrit insanlarin yalniz olmasinin otesinde, orgutsel olarak da cokus demekti. Insanlar yalniz birakilacak ve teslim alinmis olacaklardi. Tabii ayni zamanda bazi cezaevi faaliyetleri de son bulmus olacakti. Bazi gruplar disarda cikardiklari dergilerin yazilarinin yarisindan fazlasini cezaevlerinde hazirliyorlardi. Bu bitecekti. Cezaevi Nazim'in dedigi gibi "kizil bir universite" idi. Kocaman kutuphaneler vardi. Birike birike binlerce kitaptan olusan kutuphaneler olusmustu. Bu yuzden cezaevlerinden cok yazar cikmistir. Komun tarzi bir yasam vardi. Bu da insanlari birbirine bagliyordu ve guclu bir dayanisma yaratiyordu. Orgutler, cezaevlerini egitim yeri olarak kullanabiliyorlardi. PKK'lilarin egitimlerine birkac defa kulak misafiri oldum. Gulmeden durmak imkansizdi. Yasi 60 civarinda bir koylu amca'ya birseyler okutmuslar. Engels kim diye soruyorlar. Adamcagiz adini bile soyleyemiyordu. Siradan koyluler falan cezaevlerinde, belki de ilk olarak kitap okuyorlardi. Tabii olumsuz seyler de vardi. Orgut disiplini, orgutlerin ic isleyisleri, emniyette cozulmus olanlari daha dusuk bir statude kabul etme, bir orgutte yer almayan "bagimsiz"larin nerdeyse soz hakkinin bile olmamasi gibi. Butun bunlar sona erecekti. Bu, orgutler acisindan cezaevine giren kisinin onlar icin bitecegi anlamina geliyordu. Insanlar uzerindeki kontrollerini tumuyle kaybedeceklerdi.

Su anda durum nedir bilemiyorum. Sonucta bu is hala cozulmus degil. Bence F tipleri sorun olmayi surdurecektir, ama gecmisteki bicimiyle degil, yeni bicimde sorunlar ureterek.

sargon
23-04-2008, 20:43
Hurriyetteki yaziyi ilk olarak okuyorum. Aslinda bu pek disardan bakis sayilmaz, sanirim Jandarma Komutanliginin kendilerine verdigi bilgileri yazmislar. Hemen hemen hepsi uydurma. "Devlete pankartlı meydan okuma" diye baslik acmislar ki, utanc verici bir baslik. Hani silahli meydan okuma deseler mantigini anlardim. Pankart'li meydan okuma nasil birseymis? Kaldi ki, ortada zaten pankart mankart yoktu. Bu vahset icinde pankartin lafi mi olur ya.

Hucrelerden cikarildiktan sonra, gittigim cezaevinde dava dosyasi, otopsi tutanaklari, iddianame vb. seyleri okumustum. Ordan hatirladigim kadariyla kursun yarasi almis olan asker yoktu. Birkac yarali vardi. Bunlar da kadinlari alirken yasanan arbedede yaralanmislardi. Cogu da isirik, ayak burkulmasi, incinme gibi basit seylerdi. Bunun disinda erkekler kogusuna saldirida da kendi attiklari gazdan etkilenen askerler olmustu. 2000 kisinin katildigi bir operasyon sirasinda basit birkac yaralanmaydi hepsi de. Belki de yanlis hatirliyorumdur, dava dosyalari elimde yok. Ama o kadar cok ates edildi ki, belki de seken kursun falan olmustur. Benim hatirladigim kursunla yaralanan bir asker dosyada yoktu.

Operasyon sirasinda mahkumlarin silah kullandigi uydurma, eger boyle birsey olsaydi, kesinlikle epey asker olurdu. Cunku catilarda ve gozcu kulelerinde hedef teskil edecek sekilde duruyorlardi. Oldukca yakin bir mesafedelerdi ve silah kullanilmis olsa isler daha degisik olurdu. Ayrica, orgutlerin bu konuya nasil baktiklarini da biliyorum. Ellerinde silah olsa bile boyle bir olayda kullanmazlardi. Bu bir intihar olurdu. Daha dogrusu muhtemelen hicbirimiz yasamiyor olurduk. Gecmiste de orgutler cezaevlerinde bildigim kadariyla hicbir zaman silah kullanmadilar. Bugune kadar yuzlerce, binlerce eylem olmustur, ben silahli bir eylem hatirlamiyorum. Silah elde etseler bile bunu eylemlerde kullanmazlar, bunun katliama yolacacagini bilirler, ancak firar eylemlerinde guvenlik amaciyla tasirlar.

Cezaevlerinde tabanca, sis, cep telefonu vb. her zaman olmustur. Bunlarin buyuk kismi cezaevi mudurleri ve gardiyanlar tarafindan iceri sokulur ve mahkumlara yuksek ucretlerle satilir. Adli koguslardaki mafya agalari bunlarin ana alicisidir. Genellikle adli koguslar araciligiyla da siyasi koguslara gelir. Tabii fiyati iki katina cikmis olarak. Ben de daha sonraki bir cezaevinde adlilerden bir telefon satin almistim. Zamanin parasiyla epey bir para bulmak gerekmisti. Bu is son derece gizli yapilir. Ulucanlarda eminim en az 3-4 tane telefon cikmistir. Cezaevi idaresi de bunu bilirdi. Zaten kendileri sokuyorlardi. Ama bir taraftan da konusmayi engellemek icin onleyiciler koyup telefonlari etkisiz hale getiriyorlardi. Tabii bu is daha cok siyasi koguslar icin uygulaniyordu. Tabanca da sokulmus olabilir. Bu da muhtemelen firarlar sirasinda kullanilmak uzere saklanmistir. Adli koguslarda her zaman silah oluyordu, hala da vardir. O gunlerde cezaevleri ile ilgili olumsuz kamuoyu olusturmak icin ortak calistiklari birtakim adamlara epey bir is yaptirdilar. Bu olaylardan biri soyleydi: Nuris ve adamlari, sanirim cezaevi mudur yardimcisini *oldurmuslerdi ve sonra da baska cezaevine surulmuslerdi. Ring aracindan indiginde Nuris'in ustunden silah cikmisti mesela. Dusunebiliyor musunuz? Jandarma bu mafyaciya operasyon yapiyor, yakaliyor, baska yere gonderiyor, gittigi cezaevine girecegi sirada, aaaa, adamin ustunde silah varmis! Muhtemelen cezaevi mudur yardimcisini Nuris'lere infaz ettirdiler. Jandarma komutanliklari ve cezaevi mudurleri son derece kirli bir agin icindeler. Istedikleri gibi at oynatiyorlar.

Hurriyet gazetesinin yaptigi sey gazetecilik degil. Kirlilikten kokusmus adamlarin kendilerine verdigi yalan dolani haber diye yazmak nerden gazetecilik oluyor ki. Gazeteci dedigin, gider gardiyanlardan, doktor ve hemsirelerden, mahkum yakinlarindan, hastane gorevlilerinden, surdan burdan bilgi almaya calisir. Bunlar ellerine tutusturulani, bir de susleye pusleye yazan papaganlar sadece. Nasil gazeteyim diye geciniyorlar, sasiriyorum. Sadece bu olayda degil, bircok olayda da gazetecilik falan yaptiklarini dogru durust gormuyoruz. Ertugruk Ozkok, ertesi gun, hata ettik, yanlis yazmisiz diye ozur diliyor, ama yine ayni yalan dolani yazmayi surduruyor. Gazetecilik anlayisi bozuk. Ortada bir iddia varsa, arastirilir degil mi. Bunlar polis, jandarma ellerine ne verirse basiyorlar. Bunun adi gazetecilik degil, resmi haber bulteni, borazanlik yapmak olabilir ancak. Ben asil, neden arkadaslarimizi bizim oldurdugumuzu yazmamislar ona sasirdim. Cunku jandarmanin iddiasi 10 kisiden 5'ini bizim oldurdugumuz seklindeydi. Herhalde bu tezgah mantiksiz gelmis ki, bu sefer de once mahkumlar ates etti, asker de cevap vermek zorunda kaldi seklinde cevirmisler lafi. Belki de bu iddia daha sonra ortaya atilmistir. Cunku ben katliamdan 30 gun sonra katil zanlisi oldugumuzu ogrendim.

Basin ahlaki adina utanc verici bir durum.

mehmetcan2004
23-04-2008, 23:47
Sevgili Sargon,ulucanlar kapalı cezaevi anılarının başlangıcında "Hayatimin en buyuk travmasi, sahte sosyalizm cigirtkanliklari ile gerceklerin catistigi, nefretlerin kusulup, ofkenin saha kalktigi, kafa karisikliginin kursunlarla aydinlandigi, renklerin siyah ve beyaz olarak ikiye ayrildigi yer."demişsin.Bu sözlerinle *tam olarak neyi ifade ettin ?Bunu biraz açıklarsan görüşlerine ve tartışmaya yeni bir boyut katacağını düşünüyorum.Saygılarımla

sargon
24-04-2008, 01:05
sevgili mehmetcan, Cem'in de yukarda dedigi gibi Turkiye'nin acil bir devrime ve acilen sosyalizme degil acilen demokrasi ve insan haklarina ihtiyaci oldugunu dusunuyorum. Yukardaki sozlerim, o gun olayi yasayan insanlardan cok, bugun ayni olaylari yasayan insanlarla ilgili. Cezaevinde katledilen devrim ve sosyalizm isteyenlerdi, katledenler de bu istemin karsisina silahla cikip ezenler. Kimin hangi safta oldugunu bundan daha net olarak ortaya koymak mumkun mudur? Eger renkler bir katliam aninda siyah ve beyaz olarak ayrilmazsa, baska hicbir zaman ayrilmaz.

Kafa karisikligi terimini de o sirada olenler ve oldurulenler ile ilgili degil, bugun bu kafa karisikligini surdurenler icin kullandim. Cunku bu katliam tek bir ornek degildir. Ordunun yaptigi tek katliam da degildir. Osmanli ve Turkiye'nin tarihi boyunca en buyuk katliamlar bizzat ordu tarafindan yapilmistir. Bu, gayet dogal da birsey. Burokratik devlet mekanizmasinin beyni ordudur. Insanlarin kafasini karistirmak isteyenler iki de bir ordunun misyonu, devrimciligi, susu busu uzerine ahkam kesiyorlar. Halbuki bu, 80 yildan beri degil 1908'den beri suren burokratik-otoriter devlet yapisinin kutsanmasindan baska baska birsey degildir. Haa, Ulucanlar'da burjuvazinin de tam destegi vardi. Burjuvazimiz akilsiz degil tabii ki, nerde destek verecegini bilir.

Devlet burokrasisinin arkasina gecenler simdi bir de bunu sosyalizm boyasiyla boyamaya basladilar. 110 yillik burokrasi tarihimizden nerdeyse bir de sosyalist devrimciler uretilecek. CHP'nin boyasi acik kirmizi, sosyalizmle alakasi pek anlasilmiyor. Ama oraya kan akitmaya calisanlarin renkleri de pek bir parlak kirmizi, cart kirmizi. Sitesinde bas koseye Deniz Gezmis'i koyup, utanmadan acikca irkcilik yapan Turk Solu'ndan, kendisi tutuklanirken "ordumuz yipratiliyor" diye feryat eden ama sosyalistligi ve devrimciligi hic elinden birakmayan Dogu Perincek'e, iskencecilerimi affettim, artik fasist demeyecem diye dokturen ihtiyar kurt Ilhan Selcuk'a kadar bir sosyalizm furyasidir gidiyor. Bunlarin hepsi sahte sosyalisttir. Devlet burokrasisinin destekcileridir. Gericidirler. Devrimci ordulari Ankara'nin gobeginde katliam yapmistir, hem de devrimcileri katletmistir. Hizbullahcilara karsi ise oldukca esnek davranmis, tutuklamalardan sonra, simdi hepsini disari cikartmistir.

Orduyu, burokratik-otoriter devlet mekanizmasini beyni olarak goruyorum. Ancak bundan dolayi askerlere karsi bir nefretim oldugu dusunulmesin. Babam da askerdi. 30 yil askerlik yaptiktan sonra emekli oldu. Bir defasinda benden dolayi polisler emniyet mudurlugune goturup, iskence odalarini falan gezdirmisler. Gozunu korkutacaklar hesapta. Sinirlenmis, "ulan" demis, "sizin yasiniz kadar askerlik yaptim, gozumu mu korkutacaksiniz benim". Babamla cok tartisirtik. Tahmin edilecegi uzere hic anlasamazdik. Ben devleti yikacagiz, devrim yapacagiz, sosyalizmi kuracagiz gibi seyler soyleyip duruyordum. Bir gun sinirlendi, "devleti yikacaklarmis, bakalim kim kimi yikiyor, sizi postalimizin altinda ezeriz" demisti. Bunu hic unutmuyorum. Tabii, sonrasinda kendisi de cezaevlerine goruse geldi, bana moral vermeye calisti hep. Hala farkli dusunuruz. Ama o baba, ben oguluz.

Demek istedigim, askerlere karsi bir tepkim yok. Ailemde cok asker var. Hatta Umit'in babasi da emekli askerdi. Benim derdim insanlarla degil. Mekanizmanin kendisiyle. Bu mekanizmanin bu kadar sert olmasinin nedeni herseyin hakimi, sahip, egemen, kahraman, yilmaz vb. pozisyonundan hic asagi inmemesi. Bu mekanizma surdugu surece demokrasi hayaldir. Devletin yikilmasi degil, ama kendinden menkul devlet sahipliginin artik bitmesi gerekiyor. Insanlar biraz nefes alsin yahu..

evrensel-insan
24-04-2008, 03:17
Saygideger sargon;

Asagida senden verdigim bu iki alinti, aslinda benim anlatmaya calistigimin baska bir ifadesi.Tek ekleyecegim bireysel bilincin egitimini ve ogretimini verecek ve onun hak ve hurriyetinin hukukunu oturtacak sivil toplum destekli bir devlet yapisi.

sevgili mehmetcan, Cem'in de yukarda dedigi gibi Turkiye'nin acil bir devrime ve acilen sosyalizme degil acilen demokrasi ve insan haklarina ihtiyaci oldugunu dusunuyorum.-sargon

Benim derdim insanlarla degil. Mekanizmanin kendisiyle. Bu mekanizmanin bu kadar sert olmasinin nedeni herseyin hakimi, sahip, egemen, kahraman, yilmaz vb. pozisyonundan hic asagi inmemesi. Bu mekanizma surdugu surece demokrasi hayaldir. Devletin yikilmasi degil, ama kendinden menkul devlet sahipliginin artik bitmesi gerekiyor. Insanlar biraz nefes alsin yahu..-sargon

Saygilarimla;
evrensel-insan

dilaver
24-04-2008, 04:49
sevgili mehmetcan, Cem'in de yukarda dedigi gibi Turkiye'nin acil bir devrime ve acilen sosyalizme degil acilen demokrasi ve insan haklarina ihtiyaci oldugunu dusunuyorum.


* * sevgili Sargon

* * İş düşünmekle olup bitseydi her şey çok kolay olurdu ama ne yazık ki böyle olmuyor. Başka bir başlıkta tartışıyoruz burada girmeyi düşünmüyorum ama o başlıktan bir alıntı yapmak farz olacak. Bak 30 lu yıllarda Amerikan Elçisi ne diyor :

" Aynı zamanda Halk Partisi nin bir baştan bir başa yeniden örgütlenmesi başladı. Eger çıkardıgım sonuçlarda yanılmıyorsam, bu yeniden örgütlenme Halk Partisi'nin faşist ilkelere dayalı bir siyaysal egitim örgütüne dönüştürecektir ve faşizmin Türkçesi Yeni Kemalizm olacaktır." ( Joseph Grew- Çalkantılı Dönem, Kırk Yılın Diplomatik Kaydı,1904-1945, sf 880 )

* * * Elin adamı bu tespitleri yapabiliyor ama biz o kadar şartlanmışız ki Kemalizme karşı bilinçsiz bir teslimiyet içerisindeyiz ki hiç bir şeyi göremiyoruz, görmemekte direniyoruz. Bu elbette nereden baktıgımıza göre degiliyor. Önemli olan gözlükler, kimin gözlükleri ile bakıyoruz.

* * * 12 Eylül den bir süre sonra ben de aynı senin ve Cem in düşündügü gibi düşünmeye başlamıştım. Önemli olanın devrim degil demokrasi oldugunu düşünüyordum. Ama o günden bu yana yaşadıklarımız, şahit olduklarımız artık bu görüşümün ne kadar geçersiz ve ne kadar hayalci oldugunu bana kanıtladı. *Bunun en büyük kanıt ve deneyimini sen bu başlık altında dile getirdin. Aradan 18 sene geçmiş, Türkiyede sınıf hareketi diye bir şey klmamış, buna ragmen bu ülkenin çocukları sadece devrimci degerlere sahipler diye tecrit edilmeye çalışılıyor ve buna direnenler de vahşice katlediliyor.

* * * Daha önce de yazdıgım gibi cezaevleri direnişlerini an be an yurt dışı net baglantılı olarak izlemiştim. Özellikle de Çanakkale direnişi sırasında hiç uyumamıştım. Onlarla ölmüş, onlarla dirilmiştim. Ama pratik düzenin ve devletin gerçek yüzünü ortaya bir kere daha döktü, demokrasi mücadelesinin devrim mücadelesinden ayrılamayacagını gösterdi. Aradan 18 sene geçmesine ragmen, Türkiyede hiç bir ciddi sınıfsal etkinlik olmamasına ragmen, elinde bulundurdugun, tutsak aldıgın sayıları onlarca ifade edilebilecek bu insanlara karşı kinin amacı ne olabilirdi. Bunun tek bir anlamı olabilirdi, sınıf kininin en üst egemen biçimi; yani fasizm. Ve insanlar, degerler yok pahasına imha edildiler. Aslında bu topluma bir göz dagı idi. Toplum tepkisiz bir toplum haline getirilmek isteniyordu ve bunda da başarılı oldular.

* * * Bugünkü şartlar altında komünist olmak çok zordur, komünist degerlerinizi izah edebilmek çok zordur. Azgınca yürütülen depolitizasyon ortamında Kürt meselesini dile getirmek çok zordur. Kürtlerin Kendi Kaderlerini tayin etme hakkını savunmak çok zordur. Bizi bu noktaya getirdiler. Bugün yürütülen savaşın hiç bir anlamı yoktur. Tek anlamı sınıf mücadelesi gerçeginin üstünü kapamaktır. Bunu da bu haksız savaşı sürdürerek ve bir laik anti laik sürtüşmesi yaratarak devem ettiriyorlar. Kaldırın bu iki sorunu o zaman düşünün toplum nereye gider.

* * * *Evet dün sizlere acımasıca Ulucanlarda saldıran devlet bugün kendi evlatlarının kanı ile yaşıyor. Çözüm ellerinin altında dururken o şehitler pahasına düzenini sürdürüyor. Kan üzerinden nemalanıyor. Kürt Meselsinde çözüm hiç bu kadar yakın olmamıştı ama görüyoruz ki insanları kamplaştırarak düzeni sürdürmek daha kolay geliyor.

* * * *Ben hesap yapmadım ama bir yapan olsa eminim ki Apo yakalanmadan evvel ölen asker sayısı Apo yakalandıktan sonra ölenden daha azdır. Her gün insanlar ölüyor, her gün savaş derinleşiyor ama burjuvazinin ve onun koruyucusu güçlerin, onun sınıf dayanaklarının umurunda degil bu. Onların düzeninde hiç bir şey şaşmıyor ve bu anlamsız savaşın içerisinde karlar büyüyor. Bu anlamsız savaşın içerisinde insanlar daha da yoksullaşıyor. Başını mı kaldırdın, ya vatan hainsisin ya da terörist. Halbu ki çözüm o kadar yakındaki. Elinin altında duruyor. Bu koz kanı durdurmak için degil kan akıtmak için kullanılıyor.

* * * *2001 senesinde Kartal cezaevine girmiştim. Normalde 2 gün kalınması gereken müteferrikadan sabah 8 de koguşa çıktık. Bu ilginç bir durumdu. Tüm müteferrika koguşlarını boşalttılar. Neden diye sordugumda misafir gelecek, yenilere yer açıyoruz dediler. Saat 11 e dogru gazetelerden okudugumuz kadarıyla Metriste İBDA-C nin isyan ettigi söylendi ve akşamına o koguşların yeni misafirinin ibda-c ciler oldugu anlaşıldı. İlginç olan isyan çıkmadan 3 saat evvel çıkacak muhtemel isyanın faiilerinin yerinin hazırlanması idi. Bu ülkede her şey programlı yapılıyor ve uygulanıyor.

* * * Bu yüzden de ham demokrasi hayalleri asla gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyler. Bu ülke 85 senedir bu tarzda yönetiliyor. Dün takriri sukun ile Tatili eşgal ile yapılanlar senin amanında Ulucanlar ile yapıldı bugün başka türlü yapılıyor ama mantık hep aynı, hiç degişmiyor.Bunları ayrıntılı olarak sınıfsal analiz denemesi başlıgına yazmayı planladıgımdan burada girmiyorum. Ancak her zaman tüm komplo halka ve onun degerlerine karşı yapılıyor. Bak bu konuda itirafı İsmet Paşa yapıyor, ne diyor Şeyh Sait ile ilgili degerlendirmesinde:

" İki yıl önce karşısında bulundugumuz olayların en önemlisi Şeyh Sait Ayaklanması ile beliren eylem degildi. Asıl mesele memleketin genel yaşantısında meydana gelen karışıklıktı, anarşik durumdu. Bu, memleketin bir çok zamanlardan beri başına musallat olan başlıca derttir. "

* * * * * *Ve ne yapılıyor, daha 1925 senesinde Şeyh Sait İsyanı bahanesi ile 33 kişi tutuklanıyor, İstiklal Mahkemesine çıkarılıyor. İçlerinde Sadrettin Celal Antel'in de bulundugu altı kişi 7 şer yıla, aralarında Şevket Süreyya nın da bulundugu 6 kişi 10 ar yıla , Nazım Hikmet ve Şefik Hüsnü gibi yakalanmamaış olanların da bulundugu kişiler de gıyaplarında 15 er yıla mahkum edilirler. Daha cumhuriyet 2 yıllıktır. Halbuki, bize hep mirengi noktasının Şeyh Sait oldugu ögretilmişti degil mi. Ama Türkiyede o günden bugüne, hatta Osmanlıdan bu yana işler hep böyle yürüyor.

* * * * * Demem o ki, bu ülkede devrimsiz bir demokrasi mümkün degildir. Devlet mekanizması o kadar çürümüş, o kadar laçkalaşmıştır ki mutlaka taze olanla degiştirilmesi gerekir. Türkiye de bir alt üst oluş olmadan demokrasiye sahip olabilmek de bir hayaldir. Bu alt üst oluşun ismi de devrimdir.


* * * saygılarımla

ozgur_beyin
24-04-2008, 09:52
Demem o ki, bu ülkede devrimsiz bir demokrasi mümkün degildir. Devlet mekanizması o kadar çürümüş, o kadar laçkalaşmıştır ki mutlaka taze olanla degiştirilmesi gerekir. Türkiye de bir alt üst oluş olmadan demokrasiye sahip olabilmek de bir hayaldir. Bu alt üst oluşun ismi de devrimdir. DİLAVER


Sevgili dilaver, inandığın devrim, (nasıl bir devrim olduğunu bilmiyorum) seni devrim açısından pollyanna'cı
yapmış.zannediyorsunki devrim olursa her sorun çözülecek. tıpkı *atatürkün zamanını özleyen *atatürkçülerle,
asrı saadeti özleyen müslümanlar gibi. tarihin geri vitesi yoktur
devrim ,halkın desteği olmazsa, olmaz. deniz gezmiş ve arkadaşlarıda bu yanlışı yaptılar.
senin, kurtuluş simidi olarak baktığın ''devrim'' *şark toplumlarında yaygın olan olan bir ''halaskar'' veya mehdi
bekleme fenomenidir.
türkiyedeki insan dokusu belli. elimizdeki kadrolarda belli. bu ''devrim'i yaptığında ne değişecek.
bugün büyük köy kitleleri her devrim lafından ''gomunist'i anlıyor. ne olduğunu bilmediği ,gomunistliği bir
umacı gibi görüyor.
ayrıca hamam, kurna, tas ve sabun aynı kalıp yalnızca tellaklar değişince sorun nasıl bir çözüme ulaşır
.
halaskar= kurtarıcı

qw19
24-04-2008, 12:20
Sevgili dilaver;

Kemalizm diye bir şey ne zaman oldu ki şimdi olsun. Olmayan bir olguya karşı çıkmayı da ben anlamıyorum. Sizin varmış gibi davranmanız Kemalizmi var etmiyor. Bunlar Atatürk adını lekelemeye yönelik karalama kampanyalarından başka bir şey değil.

Atatürk istese hilafeti de kurardı, padişahta olurdu, diktatörde olurdu bu ne o zaman dönüp dönüp güya "Kemalizm faşizmdir" demek. Çok bayıldığın kürtler bugün emperyalistlerin yanında bir taraf mı taraf. Ne anlatıyorsun peki? Senin bakış açınla ve mantığınla sosyalistde olmaman gerekiyor bunu bir izah et.

Ama sağ sapma sol, etnik ayrılıkçılar, neo liberaller ile şeriat yanlıları tam bir ittifak içerisindeler.

Selamlar.

24-04-2008, 13:52
Sosyalist solun büyük bir bölümü geçmişten beri yanlış bir yol izleyerek sistemi düzeltip geliştirmek yerine sistemi yıkmaya çalıştı. Bu aslında Leninizm anlayışına uygundu. Bu nedenle kendi iç mantığında hatalı da sayılmazdı.

Parlamenter düzen gerçek bir çoğulcu parlamentoya dönüştürülmeye çalışılmak yerine yıkılıp tek partili rejime dönüştürülmeye çalışıldı. 1980 li yıllara kadar çoğu sosyalist için Evrensel İnsan Hakları kavramı nerdeyse aşırı sağcıların küçümsediği kadar küçümsenen bir kavramdı. Fazla önemsenmemesi gereken burjuva değer olarak görüldü. 1970 li yılların Marxist dergilerine bir bakın. Evrensel İnsan Hakları ve çoğulcu demokrasi üzerine pek bir şey göremezsiniz.

ML'ler için adeta sihirli olan kelimeler iktidarın ele geçirilmesi, "burjuva" partilerin daha doğrusu kendileri haricindeki diğer tüm partilerin tasviyesi ve üretim araçlarının kamulaştırılması idi. İnsan haklarının ve çoğulcu demokrasinin küçümsenmesinin nedeni de bu asıl hedeflere varmak yerine böyle ara aşamalara takılıp kalmamak idi. Asıl hedefin art plana atıldığı düşünülüyordu.

Ancak gerek 12 eylül sonrası gerekse de sargonun anlattığı örnekteki gibi pek çok trajedi İnsan haklarının hiç de küçümsenecek bir değer olmadığını pek sosyaliste düşündürttü. tabi dilaver gibi eski anlayışında ısrar edenler de söz konusu ama gene de gözle görünür biçimde bir değişikliğin olduğu da bir gerçek.

Çoğulculuk ve insan hakları kavramlarının siyasal hayatımızda bu dönemden sonra belirginleşmeye başlaması da bu sefer pek çok insana sosyalistlerin "kendi çıkarları" açısından Evrensel İnsan Haklarını kullandığı olarak yorumlandı. Benzetme yapacak olursak AKP lilerin Kemalist baskısı altında İslami çizgiden saparak demokrasiye tutunması gibi sosyalistler de devlet baskısından korunmak için İnsan Haklarını öne çıkardı. TAYAD, İHD, Cumartesi Anneleri gibi kurum ve birliktelikleri özellikle 1990 larda görmeye başladık.

Tüm bunlar Türkiye sosyalist harketinin adını ciddi olarak duyurmaya başladığı 1960 lardan 1990 lara kadar yanlış çizgi izlediğini gösteriyor. Aradaki 30 yıl gerçek bir çoğulcu rejimi kurmak ve insan haklarına dayanan bir eğitimi ve hukuğu sağlamak için kullanılabilirdi. O döenlerde Milli Demokratik Devrim (MDD) ile kasdedilen bile bundan farklı ve sekter bir yaklaşım idi. MDD ile kasdedilen çoğulcu bir rejim ve yaygın sivil toplum örgütlerinin olduğu bir sistem değil kapitalist batı ile ilişkiye giren devleti ve meclisini zor yoluyla ortadan kaldırıp "halkın" temsilcisi olduklarını iddia eden farklı sosyalist örgüt ve partilerin ortak iktidarı idi. Bunun adına da ne ilginçtir ki "demokratik" demişlerdi. Burada anlatmak istediğim 1960 lı 70 li yıllardaki Marksist "demokratik devrim" anlayışının şu an Türkiyede oluşturmaya çalıştığımız gerçek bir çoğulcu demokrasiden çok farklı olduğudur.

Sosyalizm, özgürlükler ve demokrasi olmaksızın bir diktatörlüktür. Sadece ekonomik eşitlikçilik mutlu bir toplum oluşturmaya yetmez. Leninizm sosyalizm adına dünyaya büyük felaketler getirmiştir. Türkiyede devletin hiç bir zaman değişemeyeceği iddiası Leninizmi beslemekten başka anlam taşımaz. Tanzimattan beri toplumumuz çok büyük değişikliklere uğramıştır. Şeriattten laikliğe geçebilen bir devlet otokratik bir demokrasiden çoğulcu demokrasiye neden geçemesin? Bunlar mümkündür. Üstelik 200 yıldır avrupalı gibi olmaya çalışan bir devlet ve toplum vardır. Bundan dolayı demokratikleşmenin devlet için meşru modelleri de var idi. Bu büyük bir avantajdı. Ancak hatalı bir mücadele çizgisi yaklaşık 30 yıllık kaybımıza yol açmıştır. Devletim totaliterizmine karşı bir başka totaliterizm çözüm olmamak şöyle dursun ateş ve barutun yanyana gelmesi gibi oldu ve varolan demokratik haklar ve özgürlükler de geriledi. Ülke çok kan kaybetti.

Şimdi önümüze bakmaktan başka yapabileceğimiz bir şey yok.

dilaver
24-04-2008, 17:02
ayrıca hamam, kurna, tas ve sabun aynı kalıp yalnızca tellaklar değişince sorun nasıl bir çözüme ulaşır

* * sevgili özgür benim demek istedigim de tam da bu işte, başka bir şey degil. Aynı hamam ve aynı tas oldugu için tellakların degişmesi ile çözüme ulaşılmıyor. Burada hamam ve tas devlettir, onun militarize güçleri ile bürokrasisidir. Demokrasinin önündeki engeller bunlardır. Bu malzemeler burda bulundugu müddetçe bir şey elde edilemiyor. Mesele hamamı ve tası degiştirmektedir. Ben bunu öneriyorum, sizler ise tas ve hamam aynı yerde kalsın ama tellakları degiştirelim diyorsunuz, bunun nasıl olabilecegini ben anlmakta zorlanıyorum, anlayan beri gelsin.

* * sevgili Vgm
*
* * Atatürk ile ilgili bir şey yazdıgımı zannetmiyorum, ama her ne hikmetse bu tür tartışmalar belli ki birilerinin dini ya da milli dogmalarına aykırı düşüyor ve o zamanda hemen karşımıza Atatürk çıkarılıyor, daha ilerisi de vatan hainligi oluyor. Benim yaptıgım sadece Abd büyükelçisinin devletine verdigi raporu buraya alıntılamaktı. Kabul edersiniz ya da etmezsiniz ama tarih unutmuyor.

* * *Atatürk bu ülkenin ulusal bir degeridir, ancak unutmayalım ki onun döneminde Mustafa Suphiler öldürüldü, Nazım zindanlardan çıkamadı . Bunlar tarihsel gerçekler. Tarihin bir gün zindanda yaşayanların bakış açısından yazıldıgı dönemler de gelecek. O zaman resmi tarih yeniden yazılacak ve hakeden hakettigi yerde duracak. Atatürkün o zamanki yazımda tabu ve kutsallıklardan arındırılmış biçimde bir önder ve örgütçü olarak uygun şekilde bu tarihte yer alacagını düşünüyorum. Ama her tartışmanın içerisine Atatürk ün katılmasını da anlmakta zorlanıyorum.

* * *sevgili Cem

* * *Sosyalizm karşıtlarının iki ortak noktası var. Birincisi Lenin i Marks dan ayırma çabaları, ikincisi ise sosyalizmi Sovyet deneyimi ile özdeşleştirip eleştirilerini Sovyetler üzerinden yöneltmeleri. Ve de içi boş bir Marks yaratma çabaları. Bu ilk defa olmuyor, belli ki son olacaga da benzemiyor. Marks da devrim olmadıgını zannediyorlar ve Lenini yok ederek devrimi ortadan kaldırabileceklerini zannediyorlar.

* * *Sınıflı toplumların tarihi boyunca tarihi yaratan şey devrimler ve sınıfların mücadeleleri. Bunun başka bir örnegi görülmüyor. Tarih sınıfların mücadeleleri ile ezen ezilen çelişme ve çatışmaları ile ileriye dogru yol alıyor. Sınıflar yok oluncaya kadar da bunun böyle olabilecegi anlaşılıyor. Bugün gerek bu ülkede gerekse de dünyada kan gövdeyi götürüyor, her gün binlere varan insan hayatını kaybediyor. Bunun bir tek anlamı var; yeniden bölüşüm talepleri.

* * * Yoksulluktan bıkan, dayanamayan insanlar yeniden bölüşmeyi talep ediyorlar, buna karşın mülkiyeti ellerinde bulunduranlar mülkiyetin getirdigi parasal ve siyasal güçle bu insanların taleplerini yok etmeye çalışıyorlar. Haiti de de, Mısır da da olan budur. Irak ta da farklı bir şey yaşanmıyor, diger tüm dünya ülkelerinde. Mülk sahibi güçler bunu devlet adındaki aygıtla yerine getiriyorlar ve bu da işin hukuki tarafı oluyor. Devlet öldürünce katliam cinayet olmuyor, ama bireysel bir eylem cinayet oluyor.

* * * Şimdi temel sorun şu; bu yeniden bölüşüm nasıl gerçekleştirilecek. Bu yeniden bölüşümü gerçekleştirebilen modern diye tabir ettigimiz ileri kapitalist ülkeler var. Onlar bizlerden aldıklarını kendi ülke işçi sınıflarına vermişler ve geçici anlamda olayı izole etmişler. Onlar kendi ülkelerinde yaşayan ( mülteciler haricindeki ) emekçilerini böyle pasifize ediyorlar ama ne pahasına , bizim gibi ülkelerdeki insanların yoksullugu ve kanı pahasına. Bizler ölüyoruz, onlar ise demokrasi nutukları atıyorlar.

* * *Net bir olay yaşıyoruz hem ülkede, hem dünyada. Açlık tehlikesinden bahsediliyor, gıda krizinden bahsediliyor. Acaba dünya toprakları dünya insanlarını besleyemeyecek kadar küçük müdür, yoksa bu kıtlık yanlış üretim, yanlış kaynak degerlendirmesi ve yanlış bölüşümden mi kaynaklanmaktadır. İşte kapitalizmin bizi getirdigi çıkmaz budur. Bir tarafta bir tarım ülkesi olan Türkiyede pirinç ekimi geriletiliyor, diger tarafta var olan pirinç spekülatörlere satılıyor ve darlıktan bahsediliyor. Bir tarafta insanlar pirinç bulamıyor, diger tarafta birileri ellerinde stokladıkları pirinçi 5 misli fiyata satıyorlar ve mülk sahibi oluyorlar. Ne pahasına, insanların açlıkları, sefaletleri ve ölümleri pahasına. Dünyada 100 milyon insan ölüm sınırında. Pirinç yiyemiyor ve bir takım insanlar daha pahalı pirinç satabilmek için bu insanların ölmesini bekliyorlar.

* * *Şimdi buna nasıl formül bulacagız. Sargon yıllar evvel bu sömürüye karşı bir formül geliştirmiş ve başına gelenleri, yaşadıklarını bu başlıkta yüregimiz daralarak okuduk. Sargonun eline top tüfek, bomba vs aldıgını zannetmiyorum. O yeniden bölüşüm talep etmişti ve bu ugurda insanları örgütlemeye çalışmıştı. Başına gelenler ortada. Bu filmi biz 40 sene önce de yaşadık, bizden öncekiler 50 sene önce de yaşadı ve ilk yaşayanlar ise *bunu 1925 lerde yaşadılar. Bu cumhuriyet tarihimiz boyunca. Daha öncesi de var elbette. Demek ki 85 senedir hiç bir şey degişmiyor. Üstelik Sargonun yaşadıkları Ecevit iktidarı dönemindedir. Fazla söze gerek var mı.

* * *Sosyalistler hiç bir zaman günlük ekonomik ve akademik talepler için mücadeleyi küçümsemezler. Ancak bunu iktidar stratejisine baglı olarak yaparlar. Önemli olan üretim güçlerini harekete geçirebilmektir, bunlarla düzeni köşeye sıkıştırabilmektir. Talepler ancak böyle elde edilebilir. Önümüzde çok somut bir örnek var. 1 Mayıs olayı. Tüm dünyada , neredeyse tüm ülkelede legal olan ve bayram olan 1 Mayıs bizde hala susturulmaya çalışılıyor. Devlet tüm kurumları ile yeni bir katliama hazırlanıyor, bunu da aleni yapıyor. Çalışanlara göz dagı vermeye çalışıyor. Peki ne yapacagız, susup oturacak mıyız.

* * *Bu ülkede ufak tefek de olsa demokratik kazanımlar olduysa bu direnenler ve teslim olmayanlar sayesindedir. Şayet 98 de 10 binlerce insan Ulucanlar cezaevini sarmış olabilseydik, acaba bu katliamı gerçekleştirmeye cesaret edebilirlermiydi. Bunu yapamadıgımız için oradan ölüler çıktı ve bu bir provaydı, bunu sonra diger cezaevlerine de yaydılar. Aslında yapmak istedikleri bir gözdagı vermek idi. Yoksa 98 lerde ne ciddi bir sınıf mücadelesi ne de ciddi bir kalkışma vardı. Toplum hissizleştirilmeye çalışıldı, tepkisizleştirilmeye çalışıldı ve bunda da başarılı olundu.

Şeriattten laikliğe geçebilen bir devlet otokratik bir demokrasiden çoğulcu demokrasiye neden geçemesin * demişsin

* * * ama işte esas yanılgı da burada yatıyor. Türkiye hiç bir zaman laik olmadı, ama bu şekil kabul ettirildi. Türkiye de yeni bir devlet dini yaratılmak istendi ve herkesten buna biat etmesi istendi. Edenler iyi vatandaş oldular, etmeyenler ise suçlu. Türkiyede hep din ile oynanıldı ve bunun sancılarını bugün çekiyoruz. Diyanet denilen kurum bunun için var. Bu da aşşagıdan yukarı bir devrim gerçekleşmedigi için bu yüzden oldu. Tabanda bir kaynaşma olsaydı bugün her şey farklı olurdu.

* * *Devrim bir alt üst oluştur. Başbakanın deyimi ile ayak takımının yönetme çabasıdır. Dogrudur biz ayak takımı içerisinde yer alıyoruz ve yönetmeye talibiz, yeniden bölüşüm istiyoruz. Ayak takımına karşı olan başlar ise bu devrimin karşısında durmaya çalışıyorlar ama ne yazık ki tarih daha böyle bir engelleme ile tanışmadı. Geçici yenilgiler olabilir, geçici geri çekilmeler, geri dönüşler olabilir ama kapitalizmin şu an yaşadıgı kriz bizim önümüze iki seçenek sunuyor. Ya sosyalizm ya da ortaçag köleligi.

* * *Şunu düşünmenizi öneriyorum. 98 leri hatırlayın Türkiyenin iöçinde bulundugu toplumsal şartların panoramasını bir çizmeye çalışın. Ve şunu düşünün; Sargon ne yaptı ki bu olanları yaşadı. Devletin koruması altında bir tutuklu olması gerekirken bunlara maruz kaldı. Biz dışarıda olanlar nasıl böyle bir şeye müsaade ettik ve acaba ona yapılanların utancını yüregimizde hissedebiliyor muyuz.


* * saygılarımla

qw19
24-04-2008, 18:35
" Aynı zamanda Halk Partisi nin bir baştan bir başa yeniden örgütlenmesi başladı. Eger çıkardıgım sonuçlarda yanılmıyorsam, bu yeniden örgütlenme Halk Partisi'nin faşist ilkelere dayalı bir siyaysal egitim örgütüne dönüştürecektir ve faşizmin Türkçesi Yeni Kemalizm olacaktır." ( Joseph Grew- Çalkantılı Dönem, Kırk Yılın Diplomatik Kaydı,1904-1945, sf 880 )

* * *Elin adamı bu tespitleri yapabiliyor ama biz o kadar şartlanmışız ki Kemalizme karşı bilinçsiz bir teslimiyet içerisindeyiz ki hiç bir şeyi göremiyoruz, görmemekte direniyoruz. Bu elbette nereden baktıgımıza göre degiliyor. Önemli olan gözlükler, kimin gözlükleri ile bakıyoruz. dilaver

* * * Bunun üzerine yazıyı yazdım, sözüm aynı zamanda Atatürkçüyüm, Kemalistim diyenlereydi. Gerçektende olmayan birşeyci olmak, olmayana kızmak eleştirmek bunu anlamam tabiki mümkün değil.

* * *Sevgili Cem;

* * Size gene aynı soruyu soracağım üretim ilişkileri ne olacak. Ben cevabını bildiğimden değil ama bu soruyu pas geçip üst yapı değişikliklerini değerlendirmeniz makul gelmiyor.

Selamlar.

mehmetcan2004
24-04-2008, 20:32
Sevgili Sargon dün sorduğum soruya cevap yazmışsın teşekkür ederim.Söylediklerinde katılmadığım yanlar.Herşeyden önce sınıflı toplumlarda devlet egemen sınıfın elinde bir şiddet aracı ise bunu muhaliflerine karşı uygulayacaktır.Sadece şiddet değil başka araçlarlada ideolojisini de geniş kitlelere mal edecek sömürüsünü meşru kılmaya çalışacaktır.Yazında "Devlet burokrasisinin arkasina gecenler simdi bir de bunu sosyalizm boyasiyla boyamaya basladilar. 110 yillik burokrasi tarihimizden nerdeyse bir de sosyalist devrimciler uretilecek. CHP'nin boyasi acik kirmizi, sosyalizmle alakasi pek anlasilmiyor. Ama oraya kan akitmaya calisanlarin renkleri de pek bir parlak kirmizi, cart kirmizi. Sitesinde bas koseye Deniz Gezmis'i koyup, utanmadan acikca irkcilik yapan Turk Solu'ndan, kendisi tutuklanirken "ordumuz yipratiliyor" diye feryat eden ama sosyalistligi ve devrimciligi hic elinden birakmayan Dogu Perincek'e, iskencecilerimi affettim, artik fasist demeyecem diye dokturen ihtiyar kurt Ilhan Selcuk'a kadar bir sosyalizm furyasidir gidiyor. Bunlarin hepsi sahte sosyalisttir. Devlet burokrasisinin destekcileridir"demişsin.Bunlar doğru tespitler ama bu çevreler zaten başından itibaren aynı ideolojik zemindeydiler bu anlamda ideolojik tutarlılıklarından bile bahsedebiliriz.Arkadaşlar basın taraması yapmışlar.Peki ben şunu sorayım İlhan Selçuk'un o dönemdeki cezaevlerine bakışı neydi?Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki o dönemde katliamlara karşı çıkmıştır kendisi ve cumhuriyet gazetesi çevresi.Belirttiğin bu çevrenin kafası karışık dğildir. Tam tersine tutarlıdırlar.Esas olarak tutarsız olan kim?İşte bu soru cevaplandırılırsa katliamların nedeni bu kadar ölümler karşısında sessizlik daha iyi anlaşılır sanıyorum Türkiye Cumhuriyeti devleti Osmanlının mirasını devralmıştır.Devlet yönetme konusunda engin bilgi ve tecrübeye sahiptir. Devlet YA DA *egemen sınıf *muhalifini ezmek için "öteki"göstermeyi başarandır.İŞTE BU BİRİKİMİ SOLUN YETERİNCE DEĞERLENDİRMEDİĞİ İNANCINDAYIM.Burada şunu sırmak istiyorum yüzlerce insan ölüme gittiği halde bugün bu olaylar unutulmuşsa, devletle hesaplaşılamamışsa hatta insanlar bu olayları kanıksamış ve devleti haklı görüyorlarsa o zaman bu beyinleri bu kadar rahat ölüme götüren hareketlerin de ideolojik yetmezliklerinden sözetmek gerekmez mi?saygılarımla

aydoe
24-04-2008, 21:34
http://arama.yore.com.tr:8081/cumhuriyet/9909/28/i/28CU01.jpg

Cezaevlerinde olaylara tepkiler büyüyor; hükümetin istifası istendi
Ölümler karanlık
* Ankara Ulucanlar Cezaevi'ndeki olaylar sırasında yaşamını yitirenlerin sayısı 11'e yükseldi. Koğuş işgal ettikleri ve tünel kazdıkları öne sürülen mahkûmların öldüresiye dövüldükleri iddia ediliyor. İHD Ankara Şube Başkanı Lütfü Demirkapı ''Ölen gençlerimizin yüzü o kadar tanınmayacak hale gelmiş ki 3 kez kimlik değiştirmek zorunda kaldık. Yani, ölü sandıklarımız sağ, sağ sandıklarımız ölü olabilir'' dedi.
ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - Ankara Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi'ndeki olayların çıkış nedeni konusundaki sis perdesi dağılmadı. Olayda ölen 11 kişinin otopsisine avukatların alınmaması kuşkulara neden olurken, avukatlardan Zeki Rüzgâr , olaylarda ölen ve yaralananlara bakıldığında, çatışmadan çok, tutuklu ve hükümlülere yönelik bir saldırı olduğunun görüldüğünü söyledi. Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ile görüşen İHD Ankara Şube Başkanı Lütfü Demirkapı , ölenlerin yüzünün tanınmayacak hale geldiğini kaydederek ''Ölen gençlerimizin yüzü o kadar tanınmayacak hale gelmiş ki 3 kez kimlik değiştirmek zorunda kaldık'' dedi. Kızılay'da toplanan bine yakın tutuklu ve hükümlü yakını ''hükümetin istifasını'' istedi.

Ankara Ulucanlar Merkez Cezaevi'nde gerekçesi açıklanmayan bir nedenle siyasi tutuklu ve hükümlülere düzenlenen operasyon sonucu ölenlerin sayısı 11'e yükseldi. Operasyonla ilgili resmi bir açıklama yapılmazken tutuklu ve hükümlülerin ''koğuş işgal ettikleri'', ''tünel kazdıkları'' gibi gerekçeler öne sürüldü. Pazar günü saat 03.00'te başlayan, 11 kişinin öldüğü, çok sayıda yaralının bulunduğu olaylar sonrasında Ulucanlar Cezaevi dünü sakin geçirdi. Yaralılardan Feyzullah Koca yaşamını yitirirken, öldüğü açıklanan Erkan Özkan 'ın yaralı olduğu, ölen kişinin İsmet Kavaklıoğlu olduğu öğrenildi. Ölenlerin otopsisi konusunda da kuşkulu açıklamalar yapıldı. Keçiören'de, Adli Tıp Kurumu'ndaki otopsi çalışmalarına alınmayan avukatlar uygulamaya tepki gösterirken, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Merkez Yürütme Kurulu üyesi avukat Vedat Aytaç , avukatlar olarak gözlemci sıfatıyla otopsiye katılmak istediklerini, savcı Musa Türkaya 'ya istemlerini bildirdiklerini, ancak savcının ''alınmayacak'' talimatı verdiğini kaydetti. Aytaç şöyle konuştu:

''Savcı karar vermeye yetkili, ancak gerekçe olarak 'Yasada bir hüküm yok' diyor. Ölenlerin yakınlarının kimlik tespitinde bulunması yasaya uygun. Avukatlar için ise yasal bir düzenleme yok. Çeşitli iddiaların gündemde olduğu bir durumda, bizce avukatların otopsiye katılması gerekir.'' ÇHD üyesi avukat Zeki Rüzgâr da olaylarda ölen ve yaralananlara bakıldığında bir çatışma değil, doğrudan saldırıya maruz kaldıklarının görüldüğünü söyledi.

Hükümete istifa çağrısı
Tutuklu ve hükümlü yakınlarıyla demokratik kitle örgütü temsilcileri dün cezaevindeki katliamı protesto etmek üzere gerçekleştirdikleri eylemde hükümetin istifasını istediler. Yurt genelinde yaşanan ve Ulucanlar Cezaevi'nde 11 kişinin ölümüyle sonuçlanan olaylar nedeniyle dün Numune Hastanesi'nde bekleyen tutuklu ve hükümlü yakınları öğle saatlerinde yürüyerek Kızılay'a geldiler. Tutuklu yakınları, ''Zindanlar boşalsın, tutsaklara özgürlük'' , ''Anaların öfkesi katilleri boğacak'' , ''Katil devlet hesap verecek'' , ''Devrim şehitleri onurumuzdur'' ve ''Faşizmi döktüğü kanda boğacağız'' sloganları attılar.

Demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler ve sendikalar adına yapılan ortak açıklamada, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde yaşananların katliam olduğu belirtilerek ''11 insanın vahşice öldürülmesinden ve onlarca insanın yaralanmasından hükümet sorumludur'' denildi. Devletin yeni oyunlar peşinde olduğu belirtilen açıklamada, ''Yaklaşık bir aydır tutuklu ve hükümlü yakınları, İHD ve ÇHD, Adalet Bakanı, Ceza ve Tevkifevleri Müdürlüğü ve cezaevi idaresi nezdinde görüşme taleplerinde bulunarak, sadece tutuklu ve hükümlülerin yatma sorununu çözmeye çalıştılar. Fakat ilgili makamlardan olumlu hiçbir yanıt alınamadı'' denildi.

Bayrampaşa Cezaevi'nde geçen hafta meydana gelen ve 7 kişinin ölümüyle sonuçlanan mafya hesaplaşmasının, devletin cezaevleri politikasını gözler önüne serdiği ve devletin acizliğini bir kere daha kanıtlayan bir biçimde gerçekleştiği belirtildi. Açıklamada şunlar kaydedildi:

''Devlet bu acizliğini örtbas etmek, cezaevleri politikalarının meşruluğunu yaratmak, kendini haklı çıkarmak için faturasını birilerine çıkarmak zorundaydı. Ve Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde talepleri sadece kaldıkları koğuşta insanca yatabilmek olan masumane ve insancıl talepleri nedeniyle tutuklu ve hükümlülere vahşice saldırarak 11 insanın yaşamını ve onlarca ağır yaralı insanı, çıkarması gereken faturaya bedel biçti. İnsan hakları paketinden söz edenler siyasi tutuklu ve hükümlülere ilaç dahi vermezken, çetelere uyuşturucu ve silahlar içeri nasıl sokulabilmektedir? Cezaevlerinin bazı koğuşları nasıl lüks otellere dönüştürülebilmektedir? Devlet yetkilileri asıl bu konularda kamuoyuna açıklamalar yapmalıdır. Cezaevinde olmayan tüneli, silahları, olmayan isyanı ve olmayan insan haklarını tüm kamuoyu bilmektedir.''

''Devrim şehitleri için'' eylemciler 1 dakikalık saygı duruşunda bulundular. Bir tutuklu annesi ''Çocuklarımızın hesabını soracağız. Kanımızın son damlasına kadar... Onurlu insanlar bunun hesabını sormalıdır'' diye konuştu. Araştırmacı-yazar Doç. Fikret Başkaya ve ÖDP Genel Başkan Yardımcısı Yıldırım Kaya da eylem yerine gelerek tutuklu yakınlarına destek verdiler. Açıklamanın ardından seçilen heyet, Adalet Bakanlığı önüne siyah çelenk bırakmak için eylem alanından ayrıldı. Ancak Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, heyet ile görüştü.

Heyetin dönüşünü bekleyen tutuklu yakınları ise Güven Park'ta oturarak alkışlarla olayı protesto ettiler. Eylemcilerin taşıdıkları ''Hücre tipi insanlık suçudur. Öleceğiz, teslim olmayacağız'' pankartları dikkat çekti. Aşırı sıcağın da etkisiyle bir tutuklu annesi baygınlık geçirdi.

Zılgıt ve alkışlarla hükümeti protesto eden eylemciler, bazı basın mensuplarıyla tartıştılar.

Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ile görüşen heyetin içinde yer alan İHD Ankara Şube Başkanı Lütfü Demirkapı, görüşme sonrasında ailelere bir açıklama yaptı. Türk ile görüşmesinde cezaevlerindeki sevk ve operasyonların derhal durdurulmasını istediklerini belirten Demirkapı, başka yerlere sevk edilen tutuklu ve hükümlülerin yerlerinin ise ailelerine bildirilmesi yönünde taleplerini ilettiklerini kaydetti.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) avukatlarının ölen tutuklu ve hükümlülerin Adli Tıp'ta yapılan otopsilerine katılmalarını reddettiğini ifade eden Demirkapı, ''Bakan, ÇHD avukatlarının söz konusu durumu için sulh ceza mahkemesine itirazda bulunabileceklerini belirtti. Sanırım, avukatlarımız otopsiye katılabilecekler'' diye konuştu. Ölen tutuklu ve hükümlülerin yüzünün tanınmayacak hale geldiğini kaydeden Demirkapı, şöyle konuştu:

''Ölen gençlerimizin yüzü o kadar tanınmayacak hale gelmiş ki 3 kez kimlik değiştirmek zorunda kaldık. Yani, ölü sandıklarımız sağ, sağ sandıklarımız ölü olabilir. Bakan'a 'Bir koğuş talebi için bu kadar olayın yaşanmasına gerek var mıydı' diye sorduğumuzda, kendileri, içeriden silahla karşılık verildiğini ve üzerlerine düşeni yaptıklarını söyledi.''

Görüşmede, tutuklu ve hükümlü yakınlarının Numune Hastanesi'ndeki yaralılarını belirli periyotlarla ziyaret etmelerinin de sağlandığını belirten Demirkapı, Adalet Bakanı'nın ve hükümetin istifasını istedi. Basın açıklamasının bitiminden sonra oturma eylemi yapan grup dağıldı. Grubun bir kısmı Numune Hastanesi'ndeki yakınlarını ziyaret etmek üzere hastaneye gitti

* ****** * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * ********* * * * * * * * * * * * * * *********

Tepkiler sürüyor

'Başbakan ve Adalet Bakanı
istifa etmeli'

* Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı Ali Ersin Gür, cezaevinde planlı katliam yapıldığını öne sürdü. ÖDP Genel Başkan Yardımcısı Saruhan Oluç, devletin otoriteyi sol mahkûmları öldürerek sağlamaya çalıştığını savundu. CHP, yaşanan olaylar karşısında yetkililerin seyirci kaldığını belirterek Adalet Bakanı'nı istifaya çağırdı.
Haber Merkezi - Yurt genelinde cezaevlerinde yaşanan ve Ulucanlar Cezaevi'nde 11 kişinin ölümüyle sonuçlanan olaylarda hükümet sorumlu tutulurken Adalet Bakanı'nın istifası istendi. Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Genel Başkanı Ali Ersin Gür , cezaevinde planlı ve programlı katliam yapıldığını söylerken CHP, cezaevlerinde yaşanan olayları izlemek amacıyla komisyon oluşturdu. DİSK Genel Sekreteri Murat Tokmak ve Limter-İş Genel Başkanı Kazım Bakış cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin can güvenliklerinin devlete emanet edildiğini vurgulayarak Adalet Bakanı'nın istifa etmesini, sorumluların da acilen belirlenmesini istediler. İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Hüsnü Öndül , Ulucanlar Cezaevi'nde 2 Eylül'den bu yana sorun yaşandığını belirterek, tünel olmadığını, Adalet Bakanlığı'nın ''yalan'' söylediğini savundu. Öndül, Ulucanlar'da yaşanan sorunun nedenini şöyle anlattı:

''5. koğuşta 120 kişi kalıyor, o koğuşun kapasitesi en fazla 60 kişi. 5. koğuştaki tutuklulardan bazıları bitişikteki adli mahkûmların bulunduğu 7. koğuşun duvarını delerek girdiler. 2 Eylül tarihinde, 'Biz burada kalacağız. Bize koğuş tahsis edin' dediler. Çünkü mart ayından beri 5. koğuştakiler bir yatağı ya çift kişi paylaşmak zorunda ya da nöbetleşe uyumak zorundalar. Havaların iyi olması nedeniyle yazın nöbetleşe dışarda yattı bu insanlar.''

İdarenin 13 tane koğuşu bulunduğunu belirten Öndül, ''İdarenin yapması gereken, bazı koğuşlarda 5 kişi kalıyor, o 5 kişiyi başka yere alıp siyasileri o tarafa geçirmekti. 20 günden beri sorun devam ediyor. En son 23 Eylül'de İHD Ankara Şube Başkanı, Cezaevleri Genel Müdürü'nün bilgisi altında cezaevine gitti, yönetimle bu tutuklular arasında görüşmeler yaptı. 15-20 güne kadar problemin çözülebileceği konusunda anlaşma sağlandı. İdare çeşitli gerekçelerle düzenleme yapamadı'' diye konuştu. Olayların yönetim beceriksizliğinden kaynaklandığını belirten Öndül, ''Sorunu öldürerek çözmeye dönüştürmek.. dolayısıyla devlet böylece otoritesini sağlamış oluyor. Düzenleyici, insanların haklarına saygılı devlet fonksiyonunu icra etmek yerine öldürmek, yok etmek suretiyle problemi çözdüğünü sanıyor'' dedi.CHP, yaşanan olaylar karşısında yetkililerin seyirci kaldığını belirterek, Adalet Bakanı'nı istifaya çağırdı. CHP, cezaevlerinde yaşanan olayları izlemek amacıyla bir komisyon oluşturdu. Başkanlığını Genel Sekreter Yardımcısı Bekir Yurdagül 'ün yaptığı komisyonda, MYK üyeleri Algan Hacaloğlu, Orhan Veli Yıldırım ile PM üyeleri Fuat Çay, Sabri Ergül, Demet Işık, Esin Fatma Temel görev aldı. Yurdagül, komisyon adına dün yaptığı açıklamada, demokrasi geleneğinin, hukuk devleti anlayışının bir kez daha yara aldığını ve iç barışın bir kez daha kanadığını söyledi. Yurdagül, şunları söyledi: ''Cezaevinde huzuru ve can güvenliğini sağlamakla yükümlü olanlar ne yazık ki olayların önüne geçememişler, bir tür yargısız infaz görüntüsüne dönüşen şiddet uygulamasına seyirci kalmışlardır. Bu olaylar ülkemizde infaz sisteminin çökmüş olduğunun en son kanıtıdır. Ne yazık ki Adalet Bakanlığı ülkemizde insan haklarına saygılı bir yargı ve infaz sisteminin kökleşmesine öncülük edememektedir. Sayın Bakan söylem ve icraatı ile olayların ve çağın gerisinde kalmıştır. Olayların bu noktaya gelmesinde en üst düzeyde sorumluluk taşıyan Adalet Bakanı Sayın Hikmet Sami Türk' ü derhal istifaya davet ediyoruz.''

ÇHD Genel Başkanı Ali Ersin Gür , ''Bayrampaşa'da mafyanın kendi iç hesaplaşmasına ses çıkarmayan yönetim, hükümet, siyasi düşüncelerinden dolayı içeride bulunan insanlara karşı bırakın öyle bir hoşgörü göstermeyi, bunlara karşı cinayet işlemiştir'' diye konuştu.

DİSK Genel Sekreteri Murat Tokmak , ''Mahkûmların silah kullanmış olması bir gerekçe olarak kabul edilemez. Cezaevi yönetimlerinin görevi silahların cezaevine girmesini engellemektir. Kendi görevlerini yapmamış veya yapamamış olanların, bu kusurları sonucunda ortaya çıkan bir durumu, sınırsız şiddet uygulamaya gerekçe olarak kullanmaları kabul edilemez'' dedi.

ÖDP Genel Başkan Yardımcısı Saruhan Oluç da, ''Cezaevlerindeki mafya mensuplarına elini süremeyen, onların her türlü faaliyetine göz yuman ve imkân sağlayan devlet, otoritesini sol mahkûmları öldürerek sağlamaya çalışıyor. Çeteleri, işkencecileri insani nedenlerle affetmeye kalkışan Ecevit ailesi ve hükümeti, siyasi nedenlerle cezaevlerinde olanların da insan olduklarını bilmelidir'' diye konuştu.

* ******** * * * * * * * * * * * * * * * * * * * **********

65 gardiyan rehin tutuluyor
Bayrampaşa, Ümraniye, Gebze, Bartın, Bergama, Çanakkale, Aydın, Buca, Bursa ve Çankırı cezaevlerindeki protesto ve rehin alma eylemleri sürüyor. Mahkûmlar Ulucanlar Cezaevi katliamının sorumlularının cezalandırılıp nakillerin durdurulmasını istiyorlar.
Haber Merkezi- Ankara Ulucanlar Kapalı Cezaevi'nde önceki gün düzenlenen operasyon sonucu 11 siyasi tutuklu ve hükümlünün öldürülmesi üzerine Bayrampaşa, Ümraniye, Gebze, Bartın, Bergama, Çanakkale, Aydın, Buca, Bursa, Çankırı cezaevlerinde başlayan protesto ve rehin alma eylemleri sürüyor. PKK davası tutukluları dışındaki sol görüşlü hükümlü ve tutukluların gerçekleştirdikleri eylemlerde 65 cezaevi görevlisi rehin tutuluyor. Ankara Ulucanlar Kapalı Cezaevi olay sonrası sakinleşirken ölümleri protesto etmek için merkez ve diğer cezaevlerinde başlatılan eylemler sürüyor. İstanbul'da Bayrampaşa Cezaevi'nde bulunan Cezaevi Merkezi Koordinasyonu ile avukatlar ve savcılığın görüşmeleri sürüyor. ''Katledilen arkadaşları üzerinden pazarlık yapmayacaklarını'' belirten siyasi tutuklu ve hükümlülerin istemleri şöyle:

* Yapılan operasyonun sorumluları halka açıklansın, sorumlular açığa alınsın.

* Hastanelerde tedavi gören siyasi tutuklu ve hükümlülerin tedavileri avukatlarının nezaretinde yapılsın.

* Sürgüne gönderilen siyasi tutuklu ve hükümlüler derhal Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'ne geri getirilsin.

Dört gardiyanın rehin tutulduğu Bayrampaşa Cezaevi'nin çevresinde panzer desteğinde güvenlik önlemi alan Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü polisleri, tutuklu yakınları ile araçları bölgeye sokmuyor. Bayrampaşa Cezaevi Hastanesi'nin önünde bekleyen tutuklu yakınları, hükümeti suçlayarak, ''Marmara depreminde gerçek yüzleri ortaya çıkanlar, çetelere ve mafyaya karşı elleri kolları bağlı kalanlar, gündemi değiştirmek için silahsız, savunmasız evlatlarımıza saldırdı'' diye konuştular.

Ümraniye Cezaevi'nde siyasi tutuklular 14 gardiyanı rehin tutarken koğuş pencerelerinden, ''Yaşasın Ulucanlar direnişimiz'' ve ''Cesaretiniz varsa gelin'' yazılı pankartlar açtılar. Siyasi tutuklular gün boyu slogan atarken 3 panzer eşliğinde yüzlerce polis sıkı güvenlik önlemlerinin alındığı cezaevi önünde tutuklu yakınlarına müdahale etti.

Eyleme destek vermek amacıyla alkış tutan tutuklu ve hükümlü yakınlarından 3 kişiyi gözaltına alan polis, aileleri cezaevi önünden uzaklaştırdı.

Ümraniye Cezaevi'ne dün saat 13.00'ten sonra itfaiye araçları, özel timler, ambulanslar sevkedilmesi üzerine başlayan hareketlilik, ''Operasyon olacak mı?'' sorusunu gündeme getirdi. Cezaevinden saat 15.00'de ayrılan terörle mücadeleden sorumlu emniyet müdür yardımcısı Atilla Çınar , operasyon söylentilerini yalanladı.

Gebze Cezaevi'nde de 2 müdür yardımcısı ile 2'si kadın 18 gardiyanın rehin alınmasıyla başlayan gerginlik devam ederken, siyasi tutuklu ve hükümlülerin dün 2'si kadın 5 gardiyanı serbest bıraktığı öğrenildi.

Bergama Cezaevi'nde C-3 ve C-4 koğuşlarında kalan tutuklu ve hükümlü 118 kişinin rehin alma eylemi devam ediyor. Rehin alınan Nejat Erken, Erdal Karaca, Gazanfer Çağlayan, Ferhat Yener ve Şeref Yatar adlı infaz koruma memurlarının sağlık durumlarının iyi olduğu bildirildi.

100 siyasi tutuklu ve hükümlünün bulunduğu Buca Cezaevi'nde ise durumun sakin olduğu bildirildi. Cezaevi Savcısı Yaşar Aslan , olayların başlamasıyla birlikte aldıkları önlemler sayesinde cezaevinde kalan tutuklu ve hükümlüler tarafından rehin alma olayı gerçekleşmediğini söyledi.

Aslan, tutuklu ve hükümlülerin yaklaşık 1.5 aydır ''sayım vermeme' ' eylemine devam ettiklerini belirtti.

Aydın E Tipi Cezaevi'nin 2 koğuşunda kalan terör suçlusu 42 tutuklu ve mahkûmun başlattığı sayım vermeme eylemi de sürüyor.

Aydın Cumhuriyet Başsavcı Vekili Nevzat Turgut , cezaevindeki son durum ile ilgili olarak şunları söyledi:

''Cumartesi gece yarısından sonra mahkûmlar sayım vermemeye başladı. Tutuklu ve hükümlüler sayımı engellemek amacıyla 2 koğuşun kapıları önünde barikat kurarak girişleri engelliyor. Her türlü olaya karşı cezaevi içinde ve dışında sıkı güvenlik önlemleri aldık. Mahkûmlar yemek saatlerinde yemekhaneye çıkmıyor. Koğuşlarda bulunan yiyecekleri kullanıyorlar. Sağlık tedbirlerini arttırdık. Rehin alma olayı yok.''

Bartın Özel Tip Kapalı Cezaevi'nde A3 Koğuşu'ndaki DHKP/C terör örgütü üyesi 42 tutuklunun Ankara Ulucanlar Cezaevi'ndeki olayı protesto amacıyla Aydın Pek, Faik Hotalak, Hikmet Candemir, Ali Top, Baki Tan, Mustafa Yılmaz ve Ahmet Durmuş' u rehin almışlardı.

* * * * * * * * * * * * * * * * ************ * * * * * * * * * * * * * * * * * ************

GÜNDEM
MUSTAFA BALBAY
Bayrampaşa'dan Ulucanlar'a...
İstanbul Bayrampaşa Cezaevi'nde meydana gelen olayların soruşturması başlamadan, Ankara Ulucanlar Cezaevi patladı. İki olayın meydana geliş biçimi, öncesi ve sonrasında yaşananlarda büyük farklılıklar dikkati çekiyor.

Şu ikilemle karşı karşıyayız:

Ya yönetimde büyük bir irade dağılması var ya da son derece planlı gelişmelerle karşı karşıyayız.

Biri ötekinden ürkütücü...

Bayrampaşa'da cezaevi içindeki iki grup kapışmış, en güvenli düello yeri olarak idari bölüm seçilmiş, silahlar patlamış, 7 kişi yaşamını yitirmişti. Çatışmalar sırasında cezaevi yönetimi taraflara şu çağrıyı yapmıştı:

- Lütfen çatışmayı bırakıp masaya oturun...

Ulucanlar'da sabaha karşı 03.00'te ''tünel ihbarı'' alınıyor, koğuşlara girilmek isteniyor, direnişle karşılaşılıyor, ardından olanlar oluyor. Dün öğle saatlerinde ölü sayısı 11'e çıkmıştı. Otopsi sonucunda ölenlerin büyük çoğunluğunun ''darp'' nedeniyle yaşamını yitirdiği ortaya çıktı.

İki ölüm nedenini alt alta koyalım:

Birinde cezaevindekiler çatışıyor, yönetim seyrediyor.

Ötekinde yönetim koğuşlarla ilgili aldığı bir ihbarın ardından içeri giriyor. Ölü ve yaralı sayısı içeri nasıl girildiğini ortaya koyuyor.

Her iki cezaevinde de olaylar sonrası yapılan aramada çok sayıda silah bulunuyor. Silahların içeri nasıl sokulduğu bir türlü ortaya çıkarılamıyor. Bayrampaşa için yerleşik kanı şu:

Mafya içeride bir düzen kurdu. Bu düzenin korumalığını da cezaevi yönetimi yapıyor. İçeriye silah, esrar, para giriş-çıkışı düzenli bir şekilde yapılıyor. Tarifeler, alım-satımlar o kadar düzenli ki devlet maliyesi yanında bakkal defteri kalır!

Ulucanlar Cezaevi'nde de silah çıkıyor. İddiaya göre, olaylara karışanların tümü örgüt elemanı. Oraya silahlar nasıl girdi?

Geçen hafta boyunca yaşananlar gösteriyor ki, cezaevlerinde sorun içeride değil dışarıda.

Tünel nerede?
İki cezaevini karşılaştırmayı bir tarafa bırakıp, Ulucanlar'a gelirsek... Olayla ilgili bilgiler çelişki dolu. Haber önce şöyle yayıldı:

Güvenlik güçleri tünel ihbarını değerlendirmek isteyince olay çıkmış...

Bu gibi durumlarda olay yatıştıktan hemen sonra tünel gazetecilere gösterilirdi. Bu kez böyle bir durum yok. Yöneticiler, ''tünel nerede'' sorusuna, ''Haa evet, onunla ilgili ayrıntılı açıklama daha sonra yapılacak'' karşılığını veriyorlar.

İkinci çengelli soru, ölenlerin üzerindeki yaralar. Öncelikle şunu anımsatalım; cezaevlerindeki kişiler devletin koruması altındadır. Mafya üyesinden katiline, siyasi suçludan hırsıza kadar devlet cezaevine koyduğu tüm hükümlülerin can güvenliğinden ve sağlıklı olmasından sorumludur. Ulucanlar'da yaşananlar bu ilkeyle çelişiyor.

Siyasi tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu cezaevlerinde farklı yakınmalar da var. Örneğin, bir kişi tutuklu olarak bu koğuşlara geldiğinde orada kim hâkimse onun kontrolü altına girmek zorunda. Kimi aileler, çocuklarının cezaevlerinde militanlaştığını söylüyorlar. Bunlar olayın bir yüzü. Öteki yüzü, devletin sorumluluğu. Diyelim ki Ulucanlar Cezaevi'ndeki tutuklu ve hükümlüler gerçekten de tünel kazdılar ve içeri güvenlik gücünün girmesini istemediler. Orası dağ başı değil, devletin kontrolü altında. Çevrede geniş güvenlik önlemleri alarak ve Bayrampaşa'daki mafya üyelerine yapıldığı gibi çağrıda bulunarak bir çözüm aranamaz mıydı?

Yazının başındaki saptamaya dönersek, bu yapılanlar ya irade dağılmasının ürünü ya da cezaevlerindekiler 'korunacak-yok edilecek' gibi öngörmeye bile dilimizin varmadığı bir ayrımla karşı karşıya...

TBMM 1 Ekim'de açılıyor. Hemen ardından af konusu gündeme gelecek. Cumhurbaşkanı'ndan dönen af, son yaşanan olayların gölgesinde tartışılacak. Yargının hukukçulara değil de siyasetçilere teslimi halinde neler olabileceğini yaşayarak görüyoruz.

Af yasası nasıl çıkacak, şu aşamada kestirmek olanaksız. Hükümet ortaklarının o andaki anlaşma duygusunun karşılıklı izdüşümünün ortak yansımalarındaki sınırsız uyuma bağlı...

Ancak şu gerçek ki, son bir hafta içinde cezaevlerinde meydana gelen olaylar affedilmez yönetim hatalarıyla dolu.. * * * * * * * * * * *

* * * * * * * * * * ********** * * * * * * * * * * * * * * ************* * * *

POLİTİKA GÜNLÜĞÜ
HİKMET ÇETİNKAYA
Devlet İnsan Öldürür mü?..


Başbakan Bülent Ecevit , ABD'ye giderken Brüksel'de gazetecilere, Ankara Ulucanlar Merkez Cezaevi'nde 11 kişinin ölümüyle ilgili gelişmeler konusunda şu saptamayı yaptı:

''Devlet, otoritesini cezaevlerine yerleştirecek!..''

Aynı saatlerde İstanbul Bayrampaşa , Ümraniye, Çankırı , Aydın, Bartın , Bergama, Çanakkale , Gebze cezaevlerinde de eylem başlamış, tutuklu ve hükümlüler çok sayıda gardiyanı rehin almıştı...

Benim kafamda ise Ecevit'in şu sözleri dolaşıyordu:

''Bunlar cezaevi nakillerine ve aramalara karşı eylemler. Aslında devlet son günlerde, cezaevlerinde otorite sağlamak için ciddi bir atılıma girmiş durumda...''

Devlet bir aygıt değil midir?

Bu aygıtı işletmek ise siyasal iktidarın işidir...

Cezaevlerinin içinde bulunduğu durum, ilkelliğin bir fotoğrafını oluşturuyor...

Çeteler, mafyanın tetikçileri, hırsızlar, soyguncular cezaevlerini bir 'rant' merkezine dönüştürmüş durumdalar...

Silah, eroin, esrar, cep telefonundan elde edilen 'avanta' 5 trilyon liralık döviz cezaevinde ele geçince acaba Başbakan Ecevit ne düşündü?..

Sanırız devlet aygıtının işlemediğini...

Bence devlet aygıtı elli yıldır işlemiyor; Türkiye ilkellik çemberinden bir türlü kurtulamıyor...

Diyelim ki, Ankara Ulucanlar Merkez Cezaevi'nde isyan çıkaran tutuklu ve hükümlüler ortalığı yakıp yıktılar, güvenlik güçlerine saldırdılar; devlet aygıtı, tutuklu ve hükümlüleri öldürmek için mi hareket edecek?..

Türkiye'nin sadece son on yılına baktığımızda, terör suçlarından cezaevlerinde yatan tutuklu ve hükümlülerin susturulmak için öldürülmüş olduklarını görüyoruz...

3 Ağustos 1989' da Aydın E Tipi Cezaevi'nde nakiller sırasında öldürülen Mehmet Yalçınkaya ve Hüseyin Hüsnü Eroğlu 'nu bugün kaç kişi anımsar?..

Diyarbakır ve Buca cezaevlerindeki o öldürme olaylarını acaba Başbakan Ecevit bugün neden unuttu?..

***

Cezaevlerinde eylem yapanların suçu ne olursa olsun, devlet onları korumak zorundadır...

Devleti çeteden ayıran, hukuk kurallarına bağlılığıdır. Çetenin bir kuralı yoktur. Oysa devletin vardır. Devlet, başta anayasa olmak üzere, evrensel bildirgelere bağlıdır.

Cezanın amacı yalnızca cezalandırmak değildir. Aynı zamanda suçluyu topluma kazandırmaktır.

Eğer devlet devletse, hükümlü ve tutukluların birer insan olduklarını unutmaz...

Hapis yatanlar bilirler; cezaevine atılan sanık, toplum ve devlet tarafından 'düşman' görülür. Üzerine kapanan demir sürgülü kapı, özgür ve uygar dünyayla arasına duvar örer!..

Cezaevlerinde kaçakçılara, çetelere, devleti soyanlara ayrıcalıklar tanınır; onların, dışarıdaki düzenlerini içeriye taşımalarına olanak sağlanır...

Bu düzen, askeri dönemlerde de yaşanır, sivil dönemde de...

12 Eylül 1980 sonrası söylenen bir sözü anımsatalım hemen:

''Asmayalım da besleyelim mi?''

O, ''Asmayalım da besleyelim mi'' görüşü, bugün şöyle değiştirilmiştir:

''Öldürmeyelim de besleyelim mi?''

Bu anlayış, çağın insancıl hukuk anlayışıyla bağdaşmaz...

***

Bugün cezaevine mafyanın tetikçileri egemen...

Onlar Bayrampaşa'da kendi aralarında hesaplaşıyorlar. Müdürün odası önüne, yedi kapıyı açıp gelenler birbirlerini kırıyorlar...

Devlet bir aygıttır...

O aygıtı kullanan siyasal erk, cezaevlerinde katliam yapamaz, çete gibi davranamaz...

Gazetelere bakıyorum, televizyonları izliyorum...

Ankara Ulucanlar Merkez Cezaevi'nde 11 kişi öldürüldü...

Neden, niçin?..

Türkiye demokratik bir hukuk devletiyse Başbakan Bülent Ecevit, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk bu soruya yanıt vermelidir...

Çetenin bağlı olduğu bir kural yoktur, devletin ise vardır!..

Devlet, cezaevlerinde otorite kurmak için tutuklu ve hükümlü öldürmez!

Eğer siyasal erk, cezaevlerini 'terörün kaynağı' olarak görüyorsa suçu kendinde aramalıdır!..

sargon
24-04-2008, 22:38
aydoe, Cumhuriyet gazetesinin o donem yazdiklarini sayende okumus olduk. Sunu belirteyim ki, Cumhuriyet gazetesi Ulucanlar sirasinda da daha sonraki olum oruclari sirasinda da diger medyaya gore cok daha ilerici bir cizgi tutturdu. Ozellikle Oral Calislar bu konuda cok duyarli idi, defalarca cezaevlerini kosesinde yazdi. Ve cok da dogru noktalardan yaklasiyordu. Bunun disinda yukardaki yazilardan da anlasilacagiz uzere Mustafa Balbay ve Hikmet Cetinkaya gibi bazi yazarlar devlet tarafindan yapilan propagandanin etkisi ile olayi pek kavrayamamislarsa da yinede demokrat bir tutum almaya calismislardi. Ama asil olarak Cumhuriyetin haber yazilarini hazirlayanlar daha objektiflerdi.

Benim sahte "sosyalizm cigirtkanligi ile gerceklerin catismasi" sozlerim uzerinden Ilhan Selcuk'u, Dogu Perincek'i, ve bilumum orduyu devrimci ilan edenleri elestirmem baska bir konudur. Burda kastedilen sey aciktir. Hem devrimcileri katledip, hem de devrimci olunamaz. Bu sanirim acik bir konu.

Mehmetcan arkadasin soylediklerini ve sorularini ise tam olarak anlamadim. Tutarlilik tutarsizlik tartismasindan cikarak bir takim elestiriler getiriliyor ama ben acikcasi henuz anlayamadim.

mehmetcan2004
24-04-2008, 23:26
Merhaba sevgili Aydoe, cumhuriyet gazetesindeki yazıları yayınladığın için.Sevgili Sargon"Mehmetcan arkadasin soylediklerini ve sorularini ise tam olarak anlamadim. Tutarlilik tutarsizlik tartismasindan cikarak bir takim elestiriler getiriliyor ama ben acikcasi henuz anlayamadim."diye yazmışsın.Yazımın son cümlelerinde soru olarak sordum aslında.Kafa karışıklığı içinde olan cumhuriyet gazetesi, doğu perinçek ve türk solu çevresi değildir.Bu çevreler başından beri aynı şeyleri söylüyorlardı.Kendi içinde tutarlı olduklarını söylüyorum.Sosyalizm değildi savundukları bir çeşit ittihatçı ideolojinin versiyonuydu bu hareketler.Bunu da açık açık söylüyorlardı.Ama cezaevleri direnişi sırasında o kadar beyin ölüme gitmişse başka bir ülkede olsa belki yer yerinden oynayacakken bu gün geniş kitleler nezdinde bu ölümlerden dolayı devlet nerdeyse haklı görülüp olayın üstüne örtü çekilmişse, kafa karışıklığı esas kimde diye soruyorum.Cezaevleri direnişini yöneten hareketlerin basiretsizliklerini ,ideolojik yetmezliklerini ,kendilerine de bulaşmış ittihatçı ideolojiyi masaya yatırmaları gerekmez mi?Devlet öldürmüştür evet.Ama insanlar bu kadar rahat pervasızca öldürülüyorsa bu hareketlerin de kendilerine pay çıkarmaları gerekir diyorum.saygılarımla

sargon
24-04-2008, 23:34
Evet haklisin mehmetcan, bu da ayri bir tartisma. Ama su anda bu anlayislarin nerdeyse hic bir onemi kalmadigi icin ben tartismayi dusunmedim. Simdilik kalsin diyorum. Devrimci orgutlerin tartismalari bitip tukenmez. Pireyi deve yapma ve amip seklinde bolunerek ureme yetenegi oldugu icin, burda yapilacak tartisma da bizi ozden epey uzaklastirir. Bu konuda Ulucanlar'la ilgili olarak degil ama olum oruclari ile ilgili soylenecek cok sey var aslinda. Zaten hayat bunun cevabini verdi. Devrimci orgutler desteklerini buyuk olcude kaybettiler. Hatalarini orgutsel guclerini yitirerek odediler.

hornet512
25-04-2008, 00:38
Bu başlıkta yazılanları üzüntümden okumaya cesaret edemedim.
Ne korkağız.
Şükür aramızdan böyle cesur bilinçli insanlar çıkıyor.

aydoe
25-04-2008, 12:28
“İnancın olduğu yerde zulmün hükmü yoktur!”
“Ben tercihini yapmış bir işçi sınıfı devrimcisiyim, bir komünistim. Bu kokuşmuş düzen ve çürümüş devlet karşısında mevzilenmiş savaşıyorum.''
“Benim savunmamda yer alan ve iddianamede de altı çizilmiş olan “ÇÜRÜMÜŞ DÜZENİNİZİ VE KOKUŞMUŞ DEVLETİNİZİ YIKACAĞIZ” cümlesine gelince. Bu cümleyi, benim SOSYALİZM idealimi ve bu düzen karşısında konumlanışımı çok net olarak ifade ettiği için, bilinçlice kullandım. Ben örgütlü bir devrimciyim, bir komünistim.'' * Habip *Gül

Habip Gül inanmış bir insan ve sınıfsal kökeni var ,yani bir proleter.
Keşke tüm devrimciler proleter olsaydı.Ne yazık ki sosyalist ve komünist *örgütlenmeler işçi sınıfı temeline oturamamış ve küçük burjuva sol hareketler olarak kalmıştır.
Komünist örgütlenmelerde gençler ve aydınlar,küçük burjuvalar sınıfsal bilince sahip olmadıklarından yılgınlık ve pasifizme teslim olmuşlardır.
Bunda ülkemizde yeterli proleter kadroların varolmaması ve komünist örgütlenmelerin sınıfsal temele oturmaması etkendir.
Komünist hareketlerin ve partilerin yanlışları birçok genç devrimcinin gereksiz ölmesine ve gereksiz cezalar almasına yol açmıştır.
Nihai mücadele için uzun soluklu mücadele değil günlük kendini var etme ve popüler politikalar izlenmiştir.
Oportünizm ve revizyonizm hakim olmuştur.

El elin eşeğini türkü söyleyerek ararmış, sınıf kökeni olmayan komünistte işçinin emekçinin hakkı için ancak bir yere kadar savaşırmış.
Demek ki ülkemizin sınıfsal analizini gerçekten doğru yapmak ve devrimci güçleri doğru birliktelikte doğru hedefe götürmek gereklilikmiş.

qw19
25-04-2008, 14:29
Türkiye de yeterli proletaryada yoktu ve bence bu şanstı çünkü devrimler hiçbir zaman proletaryanın gelişmiş (sayıca, nitelikçe) olduğu ülkelerde olmamıştır. Devrim için şartlar vardı çünkü köylülük vardı.

*Kapitalizmin gelişmiş olduğu yerlerde proletarya da gelişmiştir ama kapitalizm bu ülkelerde krizleri reformlarla aşabilmiştir.

*Proletarya hiç bir ülkede devrim yapmamıştır.

*"Entellektüelin Geleceği" William Goldberg çok ilginç bulacağınızı sandığım bir kitap.

Selamlar.

okinono
09-05-2008, 09:40
Devrimci orgutlerin tartismalari bitip tukenmez. Pireyi deve yapma ve amip seklinde bolunerek ureme yetenegi oldugu icin, burda yapilacak tartisma da bizi ozden epey uzaklastirir. Bu konuda Ulucanlar'la ilgili olarak degil ama olum oruclari ile ilgili soylenecek cok sey var aslinda. Zaten hayat bunun cevabini verdi. Devrimci orgutler desteklerini buyuk olcude kaybettiler. Hatalarini orgutsel guclerini yitirerek odediler.-Sargon
..............
Sevgili Sargon;

Sorunu tespit etmek ve çözümü bulmak için çok önemli bir paragraf yazmışsınız.
Ölüm oruçları çaresizliğin direnişi olarak alkışlanırken, birilerinin de bu gücü bölmek yerine tek merkeze toplamak için çaba sarfetmesi gerekmiyor mu sizcede?

Amipler gibi bölünmeye neden olan insan faktörünün ortak paydası olarak neyin olması gerektiğini daha ne kadar deneyecek bu halk.

Gücü insanın elinden almadan, bu bölünmelerin ardı arkası kesilmeyecektir. Uzun yıllar oldu, bireye dayalı örgütlenmelerin hep o bireyler tarafından sekteye uğratıldığını anlayalı benim de.

Özgürlük deyince sınırsız seks anlayan devrimcilerde gördüm, Allah deyince, şeyhinin abdest suyundan içerek arındığını sanan da..

Anladım ki, mücadele insandan daha yüksekte kurulmalı. Zira insan beşer şaşar.

Uzun sürede, doğru ile yanlışın oyunu olarak algıladım mücadeleyi. Oysa anladım ki, iki yanlış birbiri ile kavga ediyor.

Gerçekler sadece birer malzeme. Allah size uzun ömür versin, bir gün Ulucanlar'ın hikayesini politik bir çıkar için sizden daha fazla dile getirecek ve sizin üzerinizden pirim yapmaya çalışacak sözde milliyetçi veya Dinci veya emperyalist kişileri de maalesef göreceksiniz.

Sonra ne mi olacak ?

Kocaman bir hiç.
Eylemler ve işkenceler ulucanlar sanat galerisinin duvarlarına sıkışmış olarak en nadide tabloların arkasında gizli dekor olacak o kadar.

Oysa böyle olmak zorunda değil. İnanın ki değil.

Ulucanlar ifade tutanaklarını print edip satır satır okudum. Aklıma gelen ilk şey, bu insanların geride kalanlarına ne olduğuydu.


Artık mücadelenin savaş ile olamayacağına karar verdim. Çünkü kapitalizmin üretmediği silahlar ile emperyalizme karşı savaşılamaz. Aynı silahlara sahip olmak için, aynı emperyalin kapısını çalmak ise devrim adına emperyal için savaş demektir.

Bizim savaşımız artık gönülleri feth etmek olmalıdır. Bu ne kişilerin yaldızlı sözleri ile olabilir ne de mantığın kurduğu fasit oyunlar ile. Bu sadece ve sadece Acı, sevgi ve Aşk ile olabilir. Pasif ama kararlı ve sessiz, içerisinde insana ait hiç bir öğe olmayarak bölünemeyecek, TEK ve emsalsiz Kadir-i Külli Şey.

Bu nedenledir benimde arayışım. Hepimizin gözü önünde olan ve şiddeti zuhurundan gizlenmiş gerçek.

Çekilen acıların ve nice insanların bedenlerindeki izlerin birer anlam kazanabilmesi için o bedenlerden tek bir bedene taşınması kim ne derse desin şarttır.

Aksi taktirde yirmi santimlik rendeye tek tek giden koca çınarlar gibi, bu her iki yanlışın kavgası olan planya, daha nice çınarları da kendi mahzenlerinde kullanmak için dümdüz rendeleyecektir. Direnenler çürüğe çıkıp talaş olarak gömülecek, en sağlamları da en ağır taşıyıcı kolonlar olarak onlara eli kolu bağlı olarak cilalı ve boyalı yüzleri ile hizmet edecektir. Örneğin emsallerini hergün köşe başlarında yazanların adlarından biliyoruz zaten.

Hayatta kalabilmek için insan Tanrıyı yarattıysa, Şimdi insan Tanrıyı neden öldürmek isterki. Hele hele Tanrı insanı yaratıysa zaten dünya bir komündür. Zira Adalet eşitliği gerektirir. Bir komün-ist de kendi yaşadığı mekanda o eşitlik için mücadele eder zaten.

Hangi lider kadınlara zaaf duymamış ki, bu güdünün bir tatminidir o kadar. Çok iyi bildiğiniz sanıyorum ki, yataktaki performans fiziki şartlar eşit olduğunda cepteki güç ile doğru orantılıdır. Peygamber davranışları da bundan başka bir şey değildir.

Mesele, Kuralın kimden geldiği değil, kuralın ne olduğudur. Ve o kurallar ve söylemleirn kim tarafından söylendği değil neyi içerdiğidir. Ve o kural koyucunun en son ne dediğini aramak olmalıdır amaç.
Eski söze yeni tevil değil, yeni söze eski tastik demekten de kastım budur.

Kişisel olarak umudumun en kırıldığı anda bu başlığınızdaki mükemmel duruş ve söylem ilaç gibi geldi. Teşekkür ederim.

Not:Yav şimdi okudum da ne kadar kopuk yazmışım. Nedendir bilmiyorum ama; ne silmeye kıyabildim; ne de düzeltmeye. Bilirsiniz konu dağıtmakta üstüme yoktur. Bunu da öyle sayın olur mu :)

Selamlar.

aydoe
09-05-2008, 10:14
Sayın Okinono,
Çok güzel yazmışsınız,bir doğaçlama içinizden geldiği gibi duygularınızla aşkınızla yazmışsınız.

''Bu sadece ve sadece Acı, sevgi ve Aşk ile olabilir.''

Ama çok duygusalsınız biraz arabeske kaçıyorsunuz

''Eski söze yeni tevil değil, yeni söze eski tastik demekten de kastım budur.'' Oki

Doğruları görüpte arkamıza Allahı alalım demektense,insan olalım insanlık mücadelesini verelim demek daha hayırlıdır diye düşünmekteyim.
Evrensel hocam gibi yapayım ,benim bir mana ve ideoloji başlığım vardı,orda dünya üzerinde adil ve güzel bir yaşamın kurulamamasını ben mana ve ideolojilere bağlamak istemiştim.
Mana ve ideoloji şartmıdır demiştim.
Evet ilkel komünal toplumlarda mana ve ideoloji yoktu ,böyle bir arayışlarıda yoktu.
Toplumlar farklılaştıkça ve değişik mana ve ideolojiler yaratıldıkça insanların birlik ve bütünlüğü bozulmuştur.
Çözüm demokrasidir,insanlığın dünyaya egemen olmasıdır.
sevgiler

dilaver
09-05-2008, 10:25
12 Eylül sabahı biz zaten yenildik. 12 Eylül sabahı devrimi terk ettik. 12 eylülü sabahında ya da ögleninde layık oldugu gibi karşılayabilseydik bu günlere gelmezdik. Ya da daha beteri veya daha iyisi olurdu kim bilir. 12 Eylülü kendi yöntemleri ile karşılamalıydık ama yapamadık.


saygılarımla

evrensel-insan
09-05-2008, 10:31
Saygideger aydoe;

Çözüm demokrasidir,insanlığın dünyaya egemen olmasıdır.-Aydoe

Yukaridaki senden verdigim alinti da ufak bir celiski ve sorun var.Demokrasi sinifli toplumlarin bir urunudur.Ayrica ayrilmislik kokeninin en temel ayrimlarindan biridir.

Cunku demokrasi iki temelde madalyonun iki yuzudur.Birincisi-ki benim insan hak ve hukuku siirimi hatirla-demokrasiyi uygulayan ve uzerine demokrasi uygulanan ayrimi vardir.Ikincisi ise demokrasinin canavar yuzudur.Yani gonullu uyguluyamadigin zaman, zorunluya basvurmak yani diktatorluk.

Insanligin dunyaya egemenligi ise, demokrasi ile degil;bireysel bilinci olan her tekin bu bilincini butun insanlar adina dusunce ve davranisa tasimasiyla mumkundur.Bu da daha once belirttigim gibi saygi ve vicdan konusudur.

Demokratik anlayista hicbir zaman-ki keske olsa ama tarih gostermemistir-demokrasiyi verenin, uzerine demokrasi verdigi yararina oldugu gorulmemistir.O sadece kendi duzenini korumak ve kollamak icin demokrasiye bas vurmustur.Yoksa uzerine demokrasi uyguladiginin "iyiligini"dusundugu icin degil.

Saygilarimla;
evrensel-insan

aydoe
09-05-2008, 10:43
Sayın Evrensel
Demokrasiyi veren olmayacak ki benim demokrasi anlayışım halk demokrasisidir,tüm insanların, organizasyon veya yönetim politikasını şekillendirmede eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimidir.

Sizin öngördüğünüz saygı ve vicdan sahibi insanlar dünyaya egemen olunca nasıl bir yönetim olacak?

evrensel-insan
09-05-2008, 10:55
Saygideger aydoe;

Varsayarak soyluyorum.Insan olmayi bilincli olarak hem dusunce hemde davranista basarmis bireylerin oldugu bir ortamda, yonetime, yonetilmeye ihtiyac varmi? Kim kimi neye gore ve hangi ihtiyac temelinde yonetecek.?

Yonetim de ayni demokrasi gibi erkeksel kokenli dusunce temelinin ayrilmislik icerikli ayrimciligidir.

ERKEKSEL KOKENLI DUSUNCENIN TEMELI VE OLMAZSA OLMAZI AYRIMCILIKTIR.

Her ayrimcilik gibi bir ikilem ust, alt iliskisi ve karsitlik sorunudur.

Insan ve insanligin butunlugu birligiyle bagdasmaz.

Saygilarimla;
evrensel-insan

aydoe
09-05-2008, 11:17
Yönetimden ne anlıyorsunuz?
Herkes kafasına göre takılacakmı,tabiki toplumsl kararlar insanlık adına yapılması gereken şeyler için biraraya gelinerek bazı kararlar alnacaktır ve toplumsal yapı ve belirli kurallar olacaktır.

evrensel-insan
09-05-2008, 11:22
Saygideger aydoe;

Yönetimden ne anlıyorsunuz?-Aydoe.

Senden rica etsem, bu sorunun cevabini verirmisin?

Senin ne anladigini algilamak adina.

Saygilarimla;
evrensel-insan

aydoe
09-05-2008, 11:30
Dünyada kaç milyar insan yaşıyor,bunların hepsininde belli bir vicdan ve saygı düzeyini vede akıl düzeyini sabitliyemeziniz.
Dünya üzerinde saygı sevgi ve vicdanı egemen kılsanızda yinede bir onur kurulu gibi yaşlı bilgelerden ve toplumsal saygı ve sevgi gören insanlardan oluşan bir kurulun alacağı kararlar olmalıdır.
Bu toplumsal kararlara uymayanlar ise toplumsal kabul görmeyerek cezalandırılmalıdır.

imhotep
09-05-2008, 12:14
Kemalizm'in ilerici yönünü göremezseniz onu pek tabii olarak Faşist ilan edersiniz.

Kemalizm, feodal bir toplumdan çağdaş bir toplum yaratmanın projesidir. Çağdaşlaşma yolunda geç kalmış bir toplumda gayet demokratik insan hak ve özgürlülerine son derece önem veren bir şekilde devrim yapmayı nasıl düşünebiliriz ? Devrim'in özüne aykırıdır bu. Her devrimde kan akar, kansız devrim olmaz. Önemli olan bu devrimin ilerici mi ya da gerici mi olduğudur. Siz olması gereken kavramları yerleştirmeyi düşünen bir devrime o kavramları neden uygulamadı diye suç atarsanız vahim bir hataya düşersiniz.

Neydi toplumun evrimsel mekanizmaları ? Bunu bir hatırlayalım ve Kemalizm'e eleştirilerimizi bu çerçevede yöneltelim. Bu devrimin de başarısız yanları olmuştur elbet. En önemlilerinden, Toprak reformunu gerçekleştirememiştir ne kadar istemiş olsa da. Asıl oturup bunları sorgulayalım ve bunları bir şekilde nasıl gerçekleştirebiliriz onları düşünelim. Kuru kuruya etnik millyetçilik söylemleri ile Sosyalizm görünümlü Wilsonculuklarla olmuyor bu işler.

Esas düşman olan emperyalizm ile mücadele edileceğine, mücadeleyi bu ülkenin devrim tarihine ya da ulus devlete yönlendirirseniz hayal edilen sosyalizme asla ulaşamayız. Hayalciliklerle değil nesnel, olabilir fikirlerle hareket etmek esastır.

Saygılar

evrensel-insan
09-05-2008, 12:44
Saygideger aydoe;

Dusunce ve onun uretecegi dusunme yetisi ayni epistemoloji gibidir.

Dusunce hangi beyinden cikiyorsa-bu sen, ben , o farketmez-cikabilecek dusunme ancak o beynin o gunku gelismislik sinirinin afakiyla sinirlidir.

Ben bu konu uzerine dusunme uretimimi 1994 ten beri yapiyorum.Dolayisiyle o gunun dunyasini bugunden ortaya koymak; koyan beynin dusuncesiyle paraleldir.Bu gun dunyada varsayalim ki insan olma yolunda en cok yol almis beyine bunu sorsak onun verecegi de kendi dusunmesiyle paralel olacaktir.

Eminim ki sen bu soruya-degisime bilincli yoneldigini varsayarak ve 24 saatini bu yonde dusunce uretimine harcadigini varsayarak ve tum boyundurugu veren tutsakliklardan gun be gun arindigini varsayarak-belirli bir zaman sonra verecegin cevap farkli olacaktir.

YANI, INSAN OLMUS BIR BEYNE SAHIP OLMAYAN BIR BIREY OLARAK, NE KADAR O TOPLUMU VE TOPLUMUN NASIL OLACAGINI DEGERLENDIRIRSEK DEGERLENDIRELIM.SONUCTA INSAN OLMUS BIR BEYNIN URETECEGI DUSUNCEYI URETMEMIZ VE OYLE DUSUNMEMIZ IMKANSIZDIR.

Bence bu konuda spekulasyon yapmak yerine, evrensel kokenle sinirlanmis insanoglu dusunce sisteminin insan olmus gibi dusunce uretmesinin olanaksizliginin bilincine varmak gerekir. Hani bir benzetme vardir, bilirsin aritmetigi ogrenmeden matematigi ogrenemezsin diye.

Eger sen yonetimi bir ayrimci kavram olarak gormuyorsan, bilemem.

CUNKU INSAN OLMUS BIREYLERIN DUNYASINDA AYRIMA,AYRIMCILIGA, SOYUTA, PSIKOLOJIYE,FARKA v.s. YER OLMAYACAKTIR.

HER BIREY DUSUNCESINI HEM KENDI GELISMESI HEMDE INSANLIGIN GELISMESI ICIN URETECEKTIR.

TABI KI URETILEN DUSUNCELER CESITLI OLACAKTIR FAKAT HEPSI INSAN VE INSANLIGA HIZMET EDECEKTIR.

AKSI HER BIREYIN AYNI DUSUNMESINI GETIRIRKI, BU ZATEN ROBOTLUKTUR VE AMERIKAN IDEALIZMININ KURACAGI DUNYANIN IDEALIDIR.

YA DA BU DUSUNCE TEMELINDE BIREYI VEYA ONUN BENIM TEMELINI ONE CIKARAN BIR DUSUNCE URETIMI BIZI ESKIYE YANI AYRIMA VE FARKA GOTURECEKTIR.

Bugun onemli olan uretilecek dusuncenin-tarifimdeki gibi birey yonu-saygi- ve insan yonu-vicdan-in temel olgu olmasidir.

Belki o gun geldiginde bu temellerden de arinilmis olunacaktir.Belki de bugun hic bilemedigimiz hayal bile edemedigimiz bir dil yapisi, iliski bagi ve yasam standarti gelisecektir.

Saygilarimla;
evrensel-insan

sargon
25-07-2008, 13:55
Ulucanlar katliami Hrant Dink suikasti davasi dolayisiyla yeniden kamuoyunun gundemine gelmeye basladi. Bu konuda dun Can Dundar bir yazi yazmisti. Katliamin bas sorumlularindan Albay Ali Oz olaydan bi ay sonra Ahmet Taner Kislali suikastinin ustunu ortmekle igrasiyordu. 8 yil sonra ise Trabzon'da Hrant Dink suikasti ile ilgili yapilan ihbarlarin ustunu ortmekle ugrasiyordu. Bugun Umur Talu, olayin baska bir yonune deginmis. Ulucanlarda henuz yargilanmalari surmekte olan insanlar Albay Ali Oz'un tufeginden cikan mermilerle katledilirken, degerli basinimiz ne yapmaktaydi. Bunun hesabini kimse vermeyecek mi?

Umur Talu'ya tesekkur edip, yazisini aktaralim. Unutmayacagimizi ve unutturmayacagimizi bu katiller bilsinler. Bilsinler ki, bundan sonra katliamlar tezgahlarken "devletimiz ne olsa kirli, bizi sonuna kadar korur" diye dusunmesinler. Birgun hepsinin hesabinin sorulabilecegi akillarinin bir kosesinde dursun.

Umur Talu'nun Sabah gazetesindeki yazisi (http://www.sabah.com.tr/2008/07/23/haber,CF6373CCCE864032B57757DAD1ECED81.html)

kandahar
25-07-2008, 15:55
Konunun ilk yazılarını okudum; ilginç ve öğreticiydi. Yalnız kendinizde hiç hata bulamamışsınız ve baştan aşağı mazlum edebiyatı yapmışsınız gibi geldi sayın Sargon. Benim başıma bunca şey gelse önce "ben nerede yanlış yaptım?" derdim; "ben tamamen doğruydum ama dünya çok zalim bir yer" değil. Bizim komünistlerin genel tavrı hep bu. Doğu tipi idealizmin acı sonuçları diyelim...

ozgur_beyin
25-07-2008, 16:07
sevgili kandahar,sevgili sargon'unbenim avukatlığımaihtiyacı yoktur ama yazılarından
bunu hissettim. sargon ne dediğini vene yazdığını bilen arkadaşımızdır bundan emin ol.
ortada dengesiz kullanılan bir güç var.sen sargonun yeinde olsan neyapardın?
atlar boşuna dememiş BEKARA KARI BOŞAMAK KOLAyDIR diye sende bunu yapmışsın
umarım hayatın boyunca sargonun yaşadıklarını yaşamazsın.

kandahar
25-07-2008, 16:21
Yanlış anlaşılmasın; ben terörizm ve savaş durumu haricinde kimseye orantısız güç uygulanmasından yana değilim. Sorunuza gelince; ben Sargon'un yerinde "olsaydım" diye düşünebilirim ama böyle bir şeyin mümkün olmadığını da bilirim. Çok şükür gençlik heyecanlarım kısa sürdü o arada da kimseye kapılıp saçma sapan işlere kalkışmadım.

Bu arada okuduğum yazılar arasında sayın Sargon'un babasının bir sözü dikkatimi çekti "sizi postallarımızın altında ezeriz" ben bu sözün de kendisi tarafından yanlış algılandığını düşünüyorum. Babası görmüş geçirmiş bir insanın gerçekçi yaklaşımı ile oğlunun çocukça bulduğu hareketlerine sinirlenip böyle sert bir söz söylemiş ancak bunun ardında bir bilgi ve bilinç de var, nitekim babasının dediği çıkmış ve kendileri de postalların altında ezilmiş. Benim yazıda ilgimi çeken bu tür pek çok noktalar da var.

Bu arada ne dediğini bilmez bir insan da demedim kendisine, ancak insan bazı şeyleri yaşarken, hatta yaşadıktan sonra bile bazı şeylerin farkına varamayabilir. Bunda da anlaşamadığımız bir nokta yoktur sanırım.

Son sözlerinize geleyim; bekara karşı boşamak kolaydır demiştiniz; doğrudur. Fakat çirkef bir karıyla evlenmeyip başına bela almamak da gene o bekarın kendi elindedir, öyle değil mi?

sargon
25-07-2008, 22:07
Sevgili kandahar, bilmiyorum yaşın nedir, ne kadar deneyimin olmuştur, bu sözleri söylerken ne kadar deneyime dayanıyorsun ve de benim söyleyeceklerim seni ne kadar ikna edecek, anlam ifade edecek yada ne kadar inancaksın? Bütün bu soru işaretlerine karşın, yine de birkaç cevap vermemek kendi adıma burnu büyüklük olurdu.

Herşeyden önce benim açımdan yaşananlar bir gençlik heyecanı değildi. Dediğin gibi gençlik heyecanları da yaşadım. Birilerine inanıp, onların peşinden koştum. Sonra bir dönem sütten dilim yandı, yoğurdu üfleyerek yedim. Ama burda anlatmış olduğum Ulucanlar sürecinin bunlarla hiçbir ilgisi yoktur. Tamamen bilinçli bir şekilde devrimci mücadelenin içine tekrar girdim ve cezaevine gönderildim. Birileri yanlış karar vermişsin diyebilir, kaldı ki ben de yanlış şeyler yaptığımı düşünüyorum. Ama benim düşünce tarzımın senin muhakeme tarzınla kesinle bir benzerliği yok. Bu farklılığı anlatabilmek için bir konuyu açıklamam gerekiyor, çünkü şu anki devlet bürokrasisinin etekleri altında geliştirilmeye çalışılan sahte, çarpık çurpuk devlet-sosyalizmi (buna paradoksal biçimde milliyetçi sosyalizm de diyebilirsin) mentalitesinin bu ülkede yıllardır ölümüne mücadele etmiş, bir çok şeyi göze almış binlerce devrimcinin mentalitesi ile hiçbir ilgisi yoktur.

Söze vatanseverlik demagojisi ile başlayayım. Bence politik iddiası olan herkes bir vatanseverdir. Bir insan vatanı için doğru olan bir yol olduğuna inanıyorsa, bunu diğerlerine anlatmak ve onları da ikna etmek çaba harcar. Bazıları bu yolun komünizm olduğuna inanır, bazıları şeriat olduğuna, bazıları liberalim der bazıları kemalizm, kimisi diktatörlükle kimisi demokrasiyle kurtuluruz der. Eğer birisi için bunların hiç önemi yok ise, kendi işimi görürüm, kesemi doldururum, ben çıkarıma bakarım kardeşim diyorsa, o kişiyi vatansever olmamakla suçlayabilirsin belki. Bu bile bir ölçüde haksızlık olur. Muhtemelen o insan da kendisine öğretilenlerle böyle bir düşünce sistemine ulaşmıştır.

Kendi çıkarına bakmak, başka hiçbirşeyi umursamamak genellikle liberalizme yüklenir. Turgut Özal'ın darbe sonrasında uyguladığı liberal darbe koşullarında uygulanan liberal politikalardı ve bu düşünceye zemin oluşturdu. Halbuki liberalizm de vatansever olmamak değildir. Asıl olarak baskı rejimlerinde istenen insan tipi bu kategoriye girer. Bu acı bir eleştiridir belki, ama yanıbaşımızdaki insanlara kadar bulaşan bir virüstür. En yaygın şekilde "sen kim, ülkeyi kurtarmak kim", "bırak bu işleri, kendini kurtar kendini", "senin taptığın halkın senin için ne yaptı, aha gördün, bırak halkı falan düşünmeyi", "koskoca devlet var, ordu var, sen mi başedeceksin bunlarla" gibi düşünceleri hayatımızın her anında görürüz. Bu düşünce tarzı baskı rejimlerinde yaygınlaştırılır. Hatta öyle bir hal alır ki, bazı politik akımlar diktatörlerin yalakası, destekçisi haline bile gelirler. Türkiye'deki devrimci hareketlerin en önemli yanı bence bu konuda almış oldukları tutumdur. Sisteme, devlete, orduya, polise yaslanmamışlardır, devlet savunucusu olmayı akıllarının ucuna bile getirmemişlerdir. Bunun dışında ise en temel konularda bile yanlış tespitlerinin ve mücadele anlayışlarının olduğunu düşünüyorum.
Bu ayrı bir tartışma ve zaten ben kendimi devrimci olarak da komünist olarak da tanımlamıyorum.

Bu söylediklerim açısından şöyle bir iddiada bulunacağım ve bunun kesinlikle abartılı olmadığına inanıyorum. Bugün devlet, ordu, sistem savunuculuğu yapanlar vatansever olduklarını iddia ediyorlar ama bu kesimin büyük bir kısmı vatansever falan değildir. Eğer hasbelkader Mustafa Kemal yakalanmış ve ülkede farklı bir gelişme olmuş olsaydı, örneğin padişahlık sistemi devam ediyor olsaydı, bugün vatansever, Kemalist, yılmaz devlet savunucusu olanların büyük çoğunluğunun kesinlikle "padişahımız sen çok yaşa" diye bağıracak tipler olduğuna inanıyorum.

Bir mücadelenin içinde olmanın kötü birşey gibi tanımlanması bu açıdan bakıldığında diktatörlüklerin toplumlar için yaptıkları bir kodlamadır, insanlara layık bulunan elbisedir. Burda bilgelik yoktur, diktatörlüklerin başta askerlere sonra da halka yaptıkları basit bir kodlama vardır. Babam da buna inanıyordu, bize sürekli devlete karşı mücadele etmekten uzak durmamızı söylemesinin altındaki basit gerçek bir asker olarak devlet mekanizmasının ne kadar çirkef ve katliamcı olabileceğini bilmesiydi.

Benim bu yazıyı yazarken amacım mazlum edebiyatı yapmak değildi. Bunu söyleyen hiçbirşey anlamamış demektir. Ortada açık bir katliam vardır, ve de katliama uğrayan kişilerin önemli bir kısmı henüz mahkemeleri devam eden kişilerdir. Amacım açık şekilde tanık olduğum olayları anlatarak, salt ideolojik saplantılarından dolayı devleti, orduyu, şu yada bu devlet mekanizmasını kutsal ilan edenlerin ne kadar yanıldıklarını göstermekti. Bunlar Türkiye'de bir defalık olmuş olaylar falan değildir. Her gün, yüzlerce benzer olay yaşanmaktadır, ama en mülayim, en iyi niyetli insanları bile birer caniye dönüştürme gücü olan dinler ve ideolojiler sayesinde bunların üstü rahatlıkla örtülebilmekte, en azından çarpıtılabilmektedir.

Son olarak sözlerin içinde öyle şeyler var ki, seni rahatlıkla eli kanlı bir katile çevirebilecek potansiyel taşıyorlar. Bunu umarım inanarak, farkında olarak söylememişsindir. Çünkü acılarını bir gün ağır şekilde yaşayabilirsin. Örneğin diyorsun ki, "Yanlış anlaşılmasın; ben terörizm ve savaş durumu haricinde kimseye orantısız güç uygulanmasından yana değilim." Bunun ne demek olduğunun farkında mısın? Demek ki terörizm ve savaş durumunda orantısız güç kullanılabilir. Bunun anlamı düpedüz katliamların meşrulaştırılmasıdır. Terörizm zaten oldukça subjektif bir kavram, her rejim bunu dilediği şekilde kullanabilir. Herhangi bir durumda orantısız güç kullanılmasının anlamı şudur. Bir birliğinize saldırı yapılır. Siz bu saldırıyı yapanlara destek verdiğini düşündüğünüz bir köyü gidip haritadan silersiniz. Tarihteki bütün katliamcıların buna benzer gerekçeleri de olmuştur. Ben hiçbir şekilde orantısız güç kullanılmasından yana değilim demen gerekiyordu. Koyduğun koşullar açıkça orantısız güç kullanılmasından yana olduğun anlamına geliyor.

Sevgili kandahar, kısaca şunu söyleleyim. Eğer bir konuda gerçekten iyi düşünmüş ve hazırlık yapmışsan söyleyeceklerinin herkese yararı olacaktır, tartışmak da anlamlı olur. Ancak ne söylediğini ve bunların anlamını tam olarak bilemiyorsan, sözlerinin sonuçlarını tartamıyorsan biraz daha iddiasız laflar etmen daha yararlı olacak derim.

kandahar
26-07-2008, 02:00
Analitik düşünmeyi tercih ettiğim için yazıları parça parça alıp değerlendireceğim sizin için mahzuru yoksa;

Sevgili kandahar, bilmiyorum yaşın nedir, ne kadar deneyimin olmuştur, bu sözleri söylerken ne kadar deneyime dayanıyorsun ve de benim söyleyeceklerim seni ne kadar ikna edecek, anlam ifade edecek yada ne kadar inancaksın? Bütün bu soru işaretlerine karşın, yine de birkaç cevap vermemek kendi adıma burnu büyüklük olurdu.

Yaşım 24. Deneyime inanırım ama deneyim her şeydir demem; bilgi, düşünce ve deneyim sıralamasında salt deneyim (yaşamış olmak, tecrübe) en sonda gelir bence. Söylediklerinizin yalan olduğunu söylemedim zaten diğer yandan, fakat söylediklerinizin objektif olamayacağını; gerçeğin diğer yönünü gösteremeyeceğini de biliyorum. Hiçbir olay tek taraflı bir doğrunun neticesi değildir.

Herşeyden önce benim açımdan yaşananlar bir gençlik heyecanı değildi. Dediğin gibi gençlik heyecanları da yaşadım. Birilerine inanıp, onların peşinden koştum. Sonra bir dönem sütten dilim yandı, yoğurdu üfleyerek yedim. Ama burda anlatmış olduğum Ulucanlar sürecinin bunlarla hiçbir ilgisi yoktur. Tamamen bilinçli bir şekilde devrimci mücadelenin içine tekrar girdim ve cezaevine gönderildim. Birileri yanlış karar vermişsin diyebilir, kaldı ki ben de yanlış şeyler yaptığımı düşünüyorum.

Sorun zaten gençlik heyecanı döneminde insanların yetersiz bilgi-donanımla, romantik hayallerle boyundan büyük işlere kalkışmaları ve o arada bir ideolojiye kapılmaları. İslamcı örgütlerden, sol örgütlere ve PKK'ya neden hep bu yaş grubundaki gençler hedeflenir bunu kendinize sormanız gerekmez mi? Ayrıca hiçbir bilgisi olmayan insanlara ideolojik eğitim verip hayatlarının yolunu onların ellerinden örgüt ve ideolojinin inisiyatifine almak ne derece doğru, demokratik ve dürüst bir davranıştır bunu da sormak isterim.

Siz "ben bir süre sonra kendi isteğimle katıldım" diyorsunuz; fakat o gençlik heyecanlarınız döneminde sol değil de İslami örgütlere kapılsanız ve değerlerinizi bunlar şekillendirse bu sefer bunlar sizin doğrularınız olmayacak mıydı? Bunu soru olarak sormuyorum; değerlendirip yorumlamanız için soruyorum. Çünkü anlatmak istediğim şey başka.

Neyse neticede en azından yaptığınız yanlışları farketmişsiniz; karşı tarafın yanlışları da olmuştur, hem de kimi sizin yanlışlarınızdan çok daha büyük yanlışlar. Fakat son tahlilde insanların seçimleri sonucu başlarına gelenler kendi eylemlerinin nihayetinde oluşmuştur.

Söze vatanseverlik demagojisi ile başlayayım. Bence politik iddiası olan herkes bir vatanseverdir. Bir insan vatanı için doğru olan bir yol olduğuna inanıyorsa, bunu diğerlerine anlatmak ve onları da ikna etmek çaba harcar. Bazıları bu yolun komünizm olduğuna inanır, bazıları şeriat olduğuna, bazıları liberalim der bazıları kemalizm, kimisi diktatörlükle kimisi demokrasiyle kurtuluruz der. Eğer birisi için bunların hiç önemi yok ise, kendi işimi görürüm, kesemi doldururum, ben çıkarıma bakarım kardeşim diyorsa, o kişiyi vatansever olmamakla suçlayabilirsin belki. Bu bile bir ölçüde haksızlık olur. Muhtemelen o insan da kendisine öğretilenlerle böyle bir düşünce sistemine ulaşmıştır.

Bence burada yanılıyorsunuz; politik iddiası olan herkes vatansever olamaz. Siz kendiniz idealist olduğunuz için herkesi idealist sanıyorsunuz; halbuki durum bu değil. İdealist olabilmek için bir ideali olmak yeterli değildir; belli bir eğitimi, bilgiyi de hazmetmiş olmak gerekir, sadece ideali olana idealist değil, hayalperest denir. Buradan hareketle vatansever olduğunu düşünen herkes idealist anlamda vatansever de olamaz, çünkü sadece vatanını sevmek vatansever olmak için yeterli değildir. Vatanına hizmet edebilmenin yollarını düşünen, öğrenen, araştıran, üreten bu yolla vatanına hizmet eden kişi olabilmek gerekir. Eğer "vatansever" diye adlandırdıklarınızın hepsi bahsettiğim gibi olsa zaten hemen her konuda ortak paydada buluşabilmeleri mümkün olurdu. Buna dayanarak hem Devrimciler'in, hem İslamcılar'ın, hem Ülkücüler'in en başta ihtiyaç duydukları ve eksikliğini çektikleri şeyin de eğitim olduğunu söylemek isterim.

Kendi çıkarına bakmak, başka hiçbirşeyi umursamamak genellikle liberalizme yüklenir. Turgut Özal'ın darbe sonrasında uyguladığı liberal darbe koşullarında uygulanan liberal politikalardı ve bu düşünceye zemin oluşturdu.

Bence darbe koşullarında liberalizm değildi bu; bilakis darbe liberalizm için yapılmıştı. Böylece bir taşla pekçok kuş vurulmuş oldu; hem ülkenin idealist gençleri harcandı, hem daha sonraki apolitik ortam hazırlandı, hem de liberalizme karşı olası toplumsal muhalefet daha oluşmadan engellenmiş oldu. Bu arada solcular ve ülkücüler de niyetleri ne olursa olsun neticede darbeye payandalık etmiş olmaktan başka bir işlev görmedi. Kabullenmeniz zor olacak belki ama bence acı çektikleriyle kaldılar.

En yaygın şekilde "sen kim, ülkeyi kurtarmak kim", "bırak bu işleri, kendini kurtar kendini", "senin taptığın halkın senin için ne yaptı, aha gördün, bırak halkı falan düşünmeyi", "koskoca devlet var, ordu var, sen mi başedeceksin bunlarla" gibi düşünceleri hayatımızın her anında görürüz. Bu düşünce tarzı baskı rejimlerinde yaygınlaştırılır. Hatta öyle bir hal alır ki, bazı politik akımlar diktatörlerin yalakası, destekçisi haline bile gelirler. Türkiye'deki devrimci hareketlerin en önemli yanı bence bu konuda almış oldukları tutumdur. Sisteme, devlete, orduya, polise yaslanmamışlardır, devlet savunucusu olmayı akıllarının ucuna bile getirmemişlerdir.

"Neme lazımcı" tutum geçiş dönemlerinde istenen bir durumdur, ekonomi-medya, eğitim gücüyle ya da Türkiye'de olduğu gibi terör-kontra-terör ortamıyla sağlanabilir. Önce terör ortamı oluşturulur ya da zaten mevcut bir terör ortamı vardır; ardından kontra-terör ortamı başlar. Bu arada terör ortamının oluşmasına küçük ya da büyük, bilinçsiz biçimde katkıda bulunmak da sadece istenen düzene geçişte yaratılacak ortam için başkalarının piyonu olmaktır. Fakat baskı konusunda düşünülmesi gereken başka noktalar var; önümüzdeki süreçte Türkiye'nin gittikçe liberalleştiğini, "özgürleştiğini" göreceksiniz, ve hepsi geçen 30 yılda yaşanan sürecin neticesi olarak ortaya çıkacak. Omurgasız, kendisini özgür sanan, medyada pompalanan fikirlere adapte olup kendisini demokrat zanneden bir gençlik türeyecek; size kıyasla çok daha "özgür" de olacaklar... Buradaki düşüncelerimi kendiniz değerlendirin; daha ilerisini fazla açmayacağım; biraz daha köküne indiğimde hemen söylediğim her şeyi söylenmemiş saymanıza neden olabilir, o yüzden bundan sonrasını burayı okuyanların kendi değerlendirmelerine-bilgilerine bırakıyorum.

Bir mücadelenin içinde olmanın kötü birşey gibi tanımlanması bu açıdan bakıldığında diktatörlüklerin toplumlar için yaptıkları bir kodlamadır, insanlara layık bulunan elbisedir. Burda bilgelik yoktur, diktatörlüklerin başta askerlere sonra da halka yaptıkları basit bir kodlama vardır. Babam da buna inanıyordu, bize sürekli devlete karşı mücadele etmekten uzak durmamızı söylemesinin altındaki basit gerçek bir asker olarak devlet mekanizmasının ne kadar çirkef ve katliamcı olabileceğini bilmesiydi.

Düşünceyi bilinçli ya da bilinçaltınızın geliştirdiği biçimde çok güzel aktara aktara buraya getirdiniz fakat bu arada kendinizle birlikte İslamcı örgütleri, Ülkücüleri de akladınız, hatta biraz daha ileri gidersem düşman saydığınız "devleti" de akladınız. Mücadele etmek neden doğal olarak iyi bir şey olsun? O halde "devlet" de size karşı mücadele etmiş olmuyor mu? Bilgelik mücadele etmekte değil, "doğru" için mücadele etmekte. O doğruları bulmak için de önce öğrenmek ve düşünmek gerekiyor. Çünkü yanlış mücadelelerin neticeleri de yanlış oluyor.

Bu arada babanızı elbette sizden iyi tanıyamam, fakat hala o sözdeki zihinsel arkaplanı doğru anladığınızı düşünmüyorum. Babanız bilgilerine dayanarak sizi azarlamış. 20-25 yaşında gençlerin devrimci değil ancak yem olabileceğini görmüş. Eylem temelinde yaklaşınca teoride ve pratikte temelleri sağlam kuruluşlara dayanan ve güçlü bir ordusu bulunan bir ülkede devrim yapmak ihtimal dahilinde bile değildir.

Benim bu yazıyı yazarken amacım mazlum edebiyatı yapmak değildi. Bunu söyleyen hiçbirşey anlamamış demektir. Ortada açık bir katliam vardır, ve de katliama uğrayan kişilerin önemli bir kısmı henüz mahkemeleri devam eden kişilerdir.

"Mazlum edebiyatı" derken yalan söylediğinizi ifade etmedim, okuduğum yazılarda içinde bulunduğunuz grupların hatalarına hemen hiç temas etmeyip bütün suçu ordu ve devlet mekanizmasına attığınızı anlatmak istedim. Katliama gelince; işte anlamadığım noktalardan birisi de o. Pekala iş hiç o noktaya gelmeyebilirdi, neye güvenip de cezaevinde isyan çıkardınız?

Son olarak sözlerin içinde öyle şeyler var ki, seni rahatlıkla eli kanlı bir katile çevirebilecek potansiyel taşıyorlar. Bunu umarım inanarak, farkında olarak söylememişsindir. Çünkü acılarını bir gün ağır şekilde yaşayabilirsin. Örneğin diyorsun ki, "Yanlış anlaşılmasın; ben terörizm ve savaş durumu haricinde kimseye orantısız güç uygulanmasından yana değilim." Bunun ne demek olduğunun farkında mısın?

Katil olabilmek için bir mazlumu öldürmek gerekir. Şahsen herhangi bir insanı kasıtlı olarak haksız yere öldürmüş birisini rahatlıkla öldürebilirim, en ufak vicdan azabı da duymam. Terör ve savaş durumlarında elbette orantısız güç kullanılabilir, orada kastettiğim savaş dahilinde olan bir durumdur, muharip güçleri kapsar. Harple ilgisiz sivillerin katledilmesi anlamına gelmez bu söylediğim.

Ben hiçbir şekilde orantısız güç kullanılmasından yana değilim demen gerekiyordu. Koyduğun koşullar açıkça orantısız güç kullanılmasından yana olduğun anlamına geliyor.

Tekrar yazayım; harp durumunda orantısız güç kullanılmalıdır, hatta şarttır. Düşmanı en zayıf anında yakalayıp toptan imha etmek bazen daha fazla insanın ölümünü önlemek için şarttır. Karşımızdaki insanların elinde uçak, helikopter yok diye bizim de elimize kalaşnikof alıp dağ-tepe dolaşmamızı gerektirmez "orantısız güç" kavramı.

sargon
26-07-2008, 03:12
Sevgili kandahar, aramızda hemen hemen 20 yaş kadar bir fark var. Yazdıklarından enerjini burda harcamanın isabetli olduğunu görüyorum. Zira bu yaşlarda birçok insan bu düşüncelerle rahatlıkla katil olabiliyorlar. Kullanılmak her yaşta mümkündür, kullanılmayı engelleyecek şey ise ideolojisinin önüne insanlığını koymayı başarabilmektir. İnsanların dinlerinden veya ideolojilerinden kolay kolay vazgeçmeyeceklerini biliyorum. Bunun için çözüm önce insanım sonra milliyetçiyim, önce insanım sonra sosyalistim, önce insanım sonra islamcıyım diyebilmektir. Umarım insanlığın ulaştığı bu ileri aşamaya ulaşırsın. Ben kendi adıma çok yıllar harcadım. Geldiğim nokta bu oldu. Sana başarılar dilerim.

kandahar
26-07-2008, 03:22
Valla Sargon amca, bu düşüncelerimden katil olabileceğim sonucunu çıkardıysan benim de söyleyeceğim hiçbir şey yok daha. Ben de size başarılar dilerim.

evrensel-insan
26-07-2008, 05:05
Saygideger sargon;

Bunun için çözüm önce insanım sonra milliyetçiyim, önce insanım sonra sosyalistim, önce insanım sonra islamcıyım diyebilmektir. Umarım insanlığın ulaştığı bu ileri aşamaya ulaşırsın.-sargon.

Ben bu alintidaki, insan kelimesi yerine; birey koyuyorum.

Bunun en gerekli nedeni; birincisi, insan eger bu ayrimci degerleri tasiyorsa; o zaman insanin, birliginden, butunlugunden ve beraberliginden bahsetmek mantiksizdir. Bu degerler, kisinin degerleridir.

Ikincisi, insan olmak; fiziksel degil, dusunsel ve davranissal bir olgudur. O yuzden, insani insan yapan degerler; ayrimci, ayristirici degil; butunleyici ve birlestiricidir.

Ne zaman, bir birey-vatandas degil-; insan degerleriyle dusunur ve davranirsa; ancak o zaman dusunce ve davranista,yasamindaki iliski ve iletisimde insan olur. Bunun aksi, fiziksel insani; ona verilen, dogal dusunceye hapsetmek, sanki bu onun kaderiymis gibi gostermek demektir.

Bence her kisi, insan nedir ve nasil olmalidir? sorusunu; kendisini, dunyadaki yasayan hic bir insan ozlu bireyden ayirmadan sormalidir.Verecegi cevapta, insana yakisan insan ozlu ve insanlik degerli olmalidir.

Saygilarimla;
evrensel-insan

okinono
26-07-2008, 12:08
Ben bu alintidaki, insan kelimesi yerine; birey koyuyorum

..........

Sevgili Evrensel insan

Koymak bir fiildir. Bizim gibi aklı duşt olanlar da sizin bunca yazınızdan sonra birey kelimesinin sonuna "e" harfi ekleyerek cümlenizi şöyle okumakta haklılar kanaatindeyim.

"Ben bu alintidaki, insan kelimesi yerine; bireyE koyuyorum."

Ne diyelim hayırlı koyuşlar ve bol traşlı ütüler dilemek düşer bizlere :)

Selamlar

evrensel-insan
26-07-2008, 20:25
Saygideger okinono;

Insan olma ve insanlik sunma yolunda, once birey olma; bol trasli utuyse, siz almayin. Siz bol bol kisir dongu icinde "don baba donelim, hacilara gidelim" teranasini, bikmadan ve usanmadan, sanki herseferinde yeni soyluyormussunuz gibi, soylemeye devam edin.

Ne yapalim, sonucta herkesin dusuncesi ve davranisi kendini baglar. :rolleyes:. Yeterki baskalarina zarar vermesin.

Saygilarimla;
evrensel-insan

dilaver
19-12-2008, 21:56
8 sene önce bugün F Tipi Cezaevlerine nakilleri durdurma amacıyla ölüm orucu sürdüren siyasi tutuklu ve hükümlülere karşı 20 cezaevine operasyon yapıldı. 29 tutuklu ve hükümlü ile iki askerin öldüğü operasyona 'Hayata Dönüş' adı verildi. Müdahalenin ardından F Tipi Cezaevleri'ne sevkler başladı. Bu operasyonu naletliyorum . Bu operasyon devlet eliyle insan imha etmenin bariz bir göstergesiydi. 8 sene öce 19 Aralık'ta gerçekleştirildi.

Bu vesileyle başka bir operasyonu da güncelliyorum ve ona karışanların aklanmasını da kınıyorum.

http://www.bianet.org/bianet/kategori/bianet/111477/ulucanlar-katliaminda-cezasizlik-temyize-gidecek

saygılarımla

dilaver
21-12-2008, 00:52
'Hayata Dönüş' Operasyonu'nda yaşamını yitiren tutukluların listesi :

1. Ahmet İbili. Ateşli silah yaralanması ve yüzeysel yanıklar. Ümraniye.
2. Ali Ateş. Ateşli silah yaralanması. Bayrampaşa.
3. Ali İhsan Özkan. Bursa.
4. Alp Ata Akçayüz. Ateşli silah yaralanması. Ümraniye
5. Aşur Korkmaz. Ateşli silah yaralanması. Bayrampaşa.
6. Berrin Bıçkılar. Yanık ve ölüm orucu sonucu ölüm. Uşak.
7. Cengiz Çalıkoparan. Ateşli silah yaralanması. Bayrampaşa.
8. Ercan Polat. Karın alt kısmında ateşli silah yarası. Ümraniye.
9. Fahri Sarı. Kurşunla ölüm. Çanakkale.
10. Fırat Tavuk. Yanma sonucu ölüm. Bayrampaşa.
11. Fidan Kalşen. Kurşun ve yanma sonucu ölüm. Çanakkale.
12. Gülser Tuzcu. Yanma sonucu ölüm. Bayrampaşa.
13. İlker Babacan. Çanakkale.
14. İrfan Ortakçı. Çankırı.
15. Murat Ördekçi. Ateşli silah yaralanması. Bayrampaşa.
16. Murat Özdemir. Bursa.
17. Mustafa Yılmaz. Ateşli silah yaralanması. Bayrampaşa.
18. Nilüfer Alcan. Yüzü ve elleri 1. derecede yanık, duman zehirlenmesi. Bayrampaşa.
19. Özlem Ercan. Yanma sonucu ölüm. Bayrampaşa.
20. Seyhan Doğan. Yanma sonucu ölüm. Bayrampaşa.
21. Sultan Sarı. Çanakkale.
22. Şefinur Tezgel. Yanma sonucu ölüm. Bayrampaşa
23. Ünsal Gedik. Kafasında ekimoz var. Karbonmonoksit zehirlenmesi olabilir. Ümraniye.
24. Yasemin Cancı. Uşak.
25. Yazgülü Güder Öztürk. Yanma sonucu ölüm. Bayrampaşa.
26. Halil Önder. Ceyhan.
27. Hasan Güngörmez. Ölüm Oruçcusu. Sincan.
28. Rıza Poyraz. Ateşli silah yaralanması, künt kafa travması. Ümraniye.
29. Kimliği Belirsiz. Ateşli silah yaralanması ve yüzeysel yanıklar sonucu tanınmaz durumda. Ümraniye.
30. Kimliği Belirsiz. Ateşli silah yaralanması ve yüzeysel yanıklar sonucu tanınmaz durumda. Ümraniye.

saygılarımla

Onursal Bedirhan
21-12-2008, 04:14
Bu kadar insanın ölümüne sebebiyet ver + F tipi ile tutuklu ve mahkumları psikolojik olarak bitkisel hayatada mahkum et. Bunun adınada utanmadan sıkılmadan "hayata dönüş" diyorlar :)

dilaver
23-01-2010, 19:12
http://celigesuverenlerleelele.blogspot.com/

saygılarımla

kharon
17-03-2013, 22:57
Asagidaki linkte Murat Ozcelik'in resmini gorunce sasirdim. Ayni komunde kaliyorduk. Ne kadar degismis. O zaman daha 22 yasindaydi ve 5 yildir cezaevindeydi. Simdi Sinema Televizyon bolumunde okuyormus ve katliamin belgeselini yapmayi planliyormus.

Sn Sargon,

Film "Ölücanlar" ismi ile çekilmiş ve gösterilmiş, internette bulamadım ama ilk fırsatta izleyeceğim. Aşağıdaki linkte Murat Özçelik ile yapılan röportaj var.
Murat Özçelik CNN (http://video.cnnturk.com/2011/yasam/2/17/ulucanlar-nasil-olucanlar-oldu)

Bir belgesel daha var, Ulucanlar Cezaevi Büyük yüzleşme (http://www.alpbugdayci.com/alpbugdayci.asp?ana=103&alt=0) adı, Ulucanlar'ın kurulduğu günden müze olduğu güne kadar tarihini anlatıyor, belgeselin 3. bölümünde katliam ile ilgili bazı görüntüler ve o günü yaşayanların anlattıkları var.

Saygılar.

Subat
18-03-2013, 00:11
Bu konuyu defalarca okumuşumdur. Bir çok yerde de paylaştım. Her anımsadığımda tüylerimi diken diken eder. Nasıl bir kin, nasıl bir duygu insanı bu hale getirebilir? Hangi kızgınlık insanı insanlığından edebilir? Anlamak mümkün değil!

Subat
26-09-2013, 11:32
Bu arada once Abuzer'in sonra Umit'in oldugu haberi geldi. "Devrim sehitleri olumsuzdur" sloganlari atiliyordu. Habip, Umit'i kucagina yatirmis, agliyordu. Olmeden bir sure once Umit'in elini tutup, "dayan" demistim, "dayan sabaha az kaldi, kurtulacagiz". Gulumsemeye calisti, "buraya kadar, bu is bitti" diye dusundugunun farkina vardim. Umit'e kardesi bir isim takmisti: Gece batmayan gunes". Son sozleri soyle olmustu: "Gunes batti."

errata
26-09-2013, 17:09
Türk devletinin gerçek içeriğini bu tür konulardan okuyup idrak etmesi gereken düz adam hiç bir zaman bunlara tenezzül etmeyecek. Zira egemen takımı bunun olmasına izin vermez. Düz adamın yapacak daha önemli işleri var.

O, maç çıkışlarında adam bıçaklayacak, sokakta öpüşenleri saçından tutup sürükleyecek, ülkücü mitinglerinde slogan atacak veya Hrant Dink'i falan vuracak.

Tüm bu yaşananların günden güne açığa çıkması, dünyanın gelişmesi ve bilgiye hızlı ulaşabilmek bile düz adamın ayıkmasına, şu devlet denen mekanizmanın pisliğinin farkına varmasına yetmedi. Gezi Parkı'nda yaşananlar ise hava civa.

Hala, gerçekte mazlum olmasına rağmen "can havliyle" saldırganlaşan insanları topluca lanetleyerek rahatlıyoruz.

Travestiler neden adam bıçaklar, tinerciler neden saldırgandır, çingeneler neden çalar, Kürt'ler neden terörist olurlar hiç bir zaman bilemeyeceğiz. Zira bilmek için yorulmak, üzülmek, travmalardan geçmek lazım.