dial_ektik
23-05-2008, 05:19
"Burjuva Aydınlanmasının serüveni ve Emekçi Aydınlanması
Ender Helvacıoğlu
Burjuva uygarlığının şafağında Modernizm, Bilimsel Devrim ve Aydınlanma, insanlığa büyük kurtuluş umutları, büyük çözümler ve yepyeni bir toplum ve evren modeli sundu. Günümüz burjuvazisi ise, gençlik dönemindeki bütün bu niteliklerini küpeşteden attı. Büyük çözümler, kurtuluş ideolojileri, ilerleme, gelişme, üretim, doğanın kavranabileceği anlayışı, bütün bu kavramlar günümüzün post-modernist burjuvazisinin hedef tahtasında. Burjuvazi insanlığa ancak teknolojik bir "yeni ortaçağ" vaat edebiliyor. Aydınlanmanın ve sosyalizmin "öldürüldüğü" bir toplum, işte böyle bir toplumdur. Bu bir uygarlık krizi durumudur. İnsanlığın yepyeni bir uygarlık anlayışına, yeni bir Aydınlanma atağına, yeni bir gelecek projesine ihtiyacı var. Burjuva Aydınlanması, emek-sermaye çelişkisinin sermayenin önderliğinde çözüleceği ilkesine dayanmıştı. Barutu çabuk tükendi. Emekçi Aydınlanması, emek-sermaye çelişkisinin emek lehine çözülerek ortadan kaldırılması zemininde oluşabilir.
Böyle bir başlık altında yazılacak yazı sayfalar dolusu olabilir. Bu denli boyutlu bir konunun birkaç dergi sayfasıyla hakkını vermeye olanak yok. Bu nedenle formülasyonlar biçiminde ilerleyeceğiz ve bir perspektif sunmaya çalışacağız.
Marx ve Aydınlanma
1) Kapitalist Batı Uygarlığının temelinde yatan Modernizm, Bilimsel Devrim ve Aydınlanmanın çıkış noktası şudur: Doğadaki süreçler, herhangi bir doğaüstü ve fizikötesi gücün tasarrufları sonucunda oluşmamıştır, doğa yasalarına tabidir ve insanoğlu aklıyla bu yasaları kavrayabilir. Kısacası Aydınlanma, insanın kendi kaderini kendi ellerine alma mücadelesindeki en önemli kilometre taşlarından ve bilimsel düşüncenin binlerce yıllık dinsel düşünceye karşı en büyük zaferlerinden biridir.
Marx'ın Aydınlanmaya yönelik tavrı, reddetmek değil, eleştirerek aşmaktı. Marx, Bilimsel Devrim ve Aydınlanmaya sahip çıktı, kendi kuramının kaynağı olarak gördü ve miras kabul etti. Öte yandan Marx, mevcut Aydınlanma hareketinin burjuva karakterini ve sınırlılıklarını da tespit etti, bu hareketin keskin bir eleştirmeni oldu ve aşmaya çalıştı.
Marx, burjuva Aydınlanmasını geçmişin (feodal/haraçlı ideolojinin) perspektifinden eleştirmedi; bu hareketi, sınıfsal karakterinden kaynaklanan sınırlılıklarından dolayı geçmişi köktenci bir biçimde aşamadığı noktasında eleştirdi ve Aydınlanmayı derinleştirmenin yollarını aradı. Bu bakış açısıyla Marx, geleceğe uzanabilecek bir hat çizebildi.
Burjuvazinin sisteminde 'aklın egemenliği'
2) Batılı toplumlar, burjuvazileri önderliğinde "aydınlandılar". Feodal düzeni, aristokrasiyi, dinsel düşünceyi, "Tanrı egemenliği"ni, kendi ortaçağlarını burjuvazileri önderliğindeki devrimlerle yıktılar ve aştılar. 500 yıllık bu pratik, insanlığın düşünsel hazinesine büyük bir katkı yaptı ve gözbebeği gibi korunması gereken bir miras bıraktı. Bu madalyonun bir yüzüdür.
Madalyonun diğer yüzünde ise, "burjuva önderliği"nin getirdiği sınırlılıklar bulunur. Burjuvazinin temsil ettiği sistem (kapitalizm) başından itibaren; 1) Sermayenin emek üzerindeki egemenliğine ve sömürüsüne, 2) Kapitalist-emperyalist Ezen Ülkelerin, dünyanın dörtte üçünü kapsayan Ezilen Ülkeler üzerindeki yıkım ve talanına, tahakkümüne, sömürüsüne dayanır. Dolayısıyla burjuva aydınlanması, burjuva laikliği, burjuva insan hakları ve özgürlüğü, toplumun egemen, yönetici, elit kesimleriyle sınırlıdır. Emekçi sınıflara ve ezilen halklara gelindiğinde ise, burjuva aydınlanması, gericiliğe, ortaçağ karanlığına, dinciliğe, despotizme, yıkıma, talana, köleliğe ve sömürüye dönüşür. Emekçiler ve ezilen halklar, burjuvazinin istediği ve sınırladığı kadar "aydınlanabilirler", ötesi yasaktır.
Burjuvazinin ideologları, burjuva aydınlanmasının bu güdüklüğünü perdelemeye çalışır. Onlara göre, aydınlanma aklın egemenliği demektir ama, bu "aklı" burjuvazi ve onun devleti temsil etmektedir. Böylece "aklın egemenliği", burjuva sınıfının ve onun devletinin egemenliğine dönüştürülür. Emekçiler ve ezilen halklar kendilerine dayatılan bu akıl kadar "akıllı" olabilir. Emeklerini kime satacaklarına (yani kim tarafından sömürüleceklerine) karar verebilecek kadar "özgür" olabilirler. Mülkiyetleri ne kadarsa o kadar "hak sahibi"dirler. Kısacası, paran kadar aydınlanırsın, özgürleşirsin ve hak sahibi olursun. Burjuvazinin sistemi böyle işler.
Laplace'ın denkleminden Napolyon'un denklemine
3) Burjuva Aydınlanmasının bu ikili karakteri ve sınırlılığı süreç içinde belirginleşmiştir. Burjuvazi, halk kesimlerini de peşine takıp aristokrasiye karşı savaşırken radikaldi, ilericiydi ve devrimciydi. Toplumun gelişmesinin önünde engel olan çürümüş bir sistem yıkılıyordu ve devrimin bilimi ve felsefesi yapılmaktaydı. Aydınlanma hareketinin en radikal düşünürlerinin Fransız Devrimi süreci içinde ortaya çıkması tesadüf değildir. Ne zaman ki burjuvazi aristokrasiyle olan hesabını kesip kendi düzenini sağlamlaştırdı, feodal ideolojiye karşı düşünsel alanda verdiği mücadelenin de dozu düştü.
18. yüzyılın ikinci yarısı boyunca 1789 Fransız Devrimini düşünsel alanda hazırlayan filozofların (Montesquieu, Rousseau, Voltaire, Diderot, Helvetius, d'Alembert, d'Holbach, Concordet vb.) feodal (dinsel) ideolojiye getirdikleri eleştirilerdeki radikalliğe, daha sonraki dönemlerin burjuva düşünürlerinde rastlanmaz. Doğaldır, çünkü 18. yüzyıl Fransız filozofları devrimin teorisini yapıyorlardı, daha sonrakiler ise düzenin…
Bu noktada, devrimden 15 yıl sonra iktidara gelerek kendisini imparator ilan eden Napolyon Bonapart ile düşünür-matematikçi Laplace arasında geçtiği söylenen diyalog ilginçtir. Laplace, denkleminde Tanrının yerini soran Napolyon'a, "İhtiyaç duymadım" diye yanıt verir. Devrimci geleneği sürdüren Laplace'ın ihtiyacı yoktu belki ama, Avrupa'yı fethetme sevdasındaki Napolyon'a askerlerini motive etmek için (egemen sınıfların binlerce yıldır yaptığı gibi) Tanrı gerekiyordu. Laplace'ın denklemi ile Napolyon'un denklemi arasındaki fark, burjuva Aydınlanmasının da serüvenini yansıtır.
Fransız Devrimi ile ondan 60 yıl sonra gerçekleşen 1848 Alman burjuva demokratik devriminin nitelikleri arasındaki farklar da burjuvazinin gericileşme sürecine güzel bir örnektir. Fransız Devriminin köktenciliğine ve halkçılığına karşın, Alman Devrimi, aristokrasiyle bir tür uzlaşma yaparak, yukardan aşağıya bir dönüşüm çizgisi izledi (Prusya tipi devrim). Tabii buradaki esas etken, bağımsız talepleri doğrultusunda harekete geçen ve devrime damgasını vurmaya çalışan proletaryanın varlığıydı. Bütün emekçi kesimleri peşine takan Fransız burjuvazisi Fransız aristokrasisine karşı alabildiğine radikal vuruşlar yapabildi ve bu durum devrimin felsefesine de yansıdı. Devriminde geciken Alman burjuvazisi ise, artık bağımsız bir sınıf olma yolunda ilerleyen proletaryanın tehdidi altındaydı. Toplumun radikal bir biçimde aydınlanması ve devrimin aşağılara yayılması, Alman aristokrasisi ile birlikte Alman burjuvazisini de süpürebilirdi. Konunun uzmanları bu durumun Alman aydınlanmacılarının (Kant, Hegel vb.) düşüncelerine de yansıdığını belirtirler. Alman düşünürleri, Fransız meslektaşları kadar radikalleşme lüksüne sahip olamamışlar, düzen ve devlet vurgusunu öne almışlardır. Kaldı ki, 19. yüzyılın ikinci yarısına doğru Fransız burjuvazisinin pratiğinde ve ideologlarının düşüncelerinde -bırakın Voltaire-Rousseau-Robespierre radikalliğini- Napolyon radikalliğinin bile yerinde yeller esmektedir. Pek milliyetçi Fransız burjuvazisi, 1871 Paris Komünü sırasında, baş düşmanı Alman burjuvazisiyle anlaşıp kendi halkını kılıçtan geçirdi.
Burjuva aydınlanması mı? Burjuva özgürlükçülüğü mü? Hatta burjuva demokratik ulusçuluğu mu? Proletarya ve emekçi sınıflar sahneye çıkana kadar!
Laiklik kavramına getirilen tanımlardaki dönüşüm de bu sürece güzel bir örnek teşkil eder. Devrimci burjuvazinin laiklik tanımı "din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması"dır. Din, bu dünyadan kovulmuş, öte dünyaya sürülmüştür. Düzenci burjuvazi ise laiklik tanımını el çabukluğuyla "din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması" biçimine sokar. Din, bu dünyaya tekrar davet edilmiştir; devlet laik kalmalıdır ama halka din lazımdır. Günümüzde bu tanım bile reddedilmiş, laiklik kavramı -çıkış ilkelerinin tam zıddı biçiminde- "dinlere eşit uzaklık, din ve vicdan özgürlüğü" olarak tanımlanmaya başlanmıştır ve bu da burjuvazinin ulaştığı noktayı gösterir.. "
Yukardaki makale Bilim ve gelecek dergisinden alınmıştır.toplam 3 bölümdür.
Ender Helvacıoğlu
Burjuva uygarlığının şafağında Modernizm, Bilimsel Devrim ve Aydınlanma, insanlığa büyük kurtuluş umutları, büyük çözümler ve yepyeni bir toplum ve evren modeli sundu. Günümüz burjuvazisi ise, gençlik dönemindeki bütün bu niteliklerini küpeşteden attı. Büyük çözümler, kurtuluş ideolojileri, ilerleme, gelişme, üretim, doğanın kavranabileceği anlayışı, bütün bu kavramlar günümüzün post-modernist burjuvazisinin hedef tahtasında. Burjuvazi insanlığa ancak teknolojik bir "yeni ortaçağ" vaat edebiliyor. Aydınlanmanın ve sosyalizmin "öldürüldüğü" bir toplum, işte böyle bir toplumdur. Bu bir uygarlık krizi durumudur. İnsanlığın yepyeni bir uygarlık anlayışına, yeni bir Aydınlanma atağına, yeni bir gelecek projesine ihtiyacı var. Burjuva Aydınlanması, emek-sermaye çelişkisinin sermayenin önderliğinde çözüleceği ilkesine dayanmıştı. Barutu çabuk tükendi. Emekçi Aydınlanması, emek-sermaye çelişkisinin emek lehine çözülerek ortadan kaldırılması zemininde oluşabilir.
Böyle bir başlık altında yazılacak yazı sayfalar dolusu olabilir. Bu denli boyutlu bir konunun birkaç dergi sayfasıyla hakkını vermeye olanak yok. Bu nedenle formülasyonlar biçiminde ilerleyeceğiz ve bir perspektif sunmaya çalışacağız.
Marx ve Aydınlanma
1) Kapitalist Batı Uygarlığının temelinde yatan Modernizm, Bilimsel Devrim ve Aydınlanmanın çıkış noktası şudur: Doğadaki süreçler, herhangi bir doğaüstü ve fizikötesi gücün tasarrufları sonucunda oluşmamıştır, doğa yasalarına tabidir ve insanoğlu aklıyla bu yasaları kavrayabilir. Kısacası Aydınlanma, insanın kendi kaderini kendi ellerine alma mücadelesindeki en önemli kilometre taşlarından ve bilimsel düşüncenin binlerce yıllık dinsel düşünceye karşı en büyük zaferlerinden biridir.
Marx'ın Aydınlanmaya yönelik tavrı, reddetmek değil, eleştirerek aşmaktı. Marx, Bilimsel Devrim ve Aydınlanmaya sahip çıktı, kendi kuramının kaynağı olarak gördü ve miras kabul etti. Öte yandan Marx, mevcut Aydınlanma hareketinin burjuva karakterini ve sınırlılıklarını da tespit etti, bu hareketin keskin bir eleştirmeni oldu ve aşmaya çalıştı.
Marx, burjuva Aydınlanmasını geçmişin (feodal/haraçlı ideolojinin) perspektifinden eleştirmedi; bu hareketi, sınıfsal karakterinden kaynaklanan sınırlılıklarından dolayı geçmişi köktenci bir biçimde aşamadığı noktasında eleştirdi ve Aydınlanmayı derinleştirmenin yollarını aradı. Bu bakış açısıyla Marx, geleceğe uzanabilecek bir hat çizebildi.
Burjuvazinin sisteminde 'aklın egemenliği'
2) Batılı toplumlar, burjuvazileri önderliğinde "aydınlandılar". Feodal düzeni, aristokrasiyi, dinsel düşünceyi, "Tanrı egemenliği"ni, kendi ortaçağlarını burjuvazileri önderliğindeki devrimlerle yıktılar ve aştılar. 500 yıllık bu pratik, insanlığın düşünsel hazinesine büyük bir katkı yaptı ve gözbebeği gibi korunması gereken bir miras bıraktı. Bu madalyonun bir yüzüdür.
Madalyonun diğer yüzünde ise, "burjuva önderliği"nin getirdiği sınırlılıklar bulunur. Burjuvazinin temsil ettiği sistem (kapitalizm) başından itibaren; 1) Sermayenin emek üzerindeki egemenliğine ve sömürüsüne, 2) Kapitalist-emperyalist Ezen Ülkelerin, dünyanın dörtte üçünü kapsayan Ezilen Ülkeler üzerindeki yıkım ve talanına, tahakkümüne, sömürüsüne dayanır. Dolayısıyla burjuva aydınlanması, burjuva laikliği, burjuva insan hakları ve özgürlüğü, toplumun egemen, yönetici, elit kesimleriyle sınırlıdır. Emekçi sınıflara ve ezilen halklara gelindiğinde ise, burjuva aydınlanması, gericiliğe, ortaçağ karanlığına, dinciliğe, despotizme, yıkıma, talana, köleliğe ve sömürüye dönüşür. Emekçiler ve ezilen halklar, burjuvazinin istediği ve sınırladığı kadar "aydınlanabilirler", ötesi yasaktır.
Burjuvazinin ideologları, burjuva aydınlanmasının bu güdüklüğünü perdelemeye çalışır. Onlara göre, aydınlanma aklın egemenliği demektir ama, bu "aklı" burjuvazi ve onun devleti temsil etmektedir. Böylece "aklın egemenliği", burjuva sınıfının ve onun devletinin egemenliğine dönüştürülür. Emekçiler ve ezilen halklar kendilerine dayatılan bu akıl kadar "akıllı" olabilir. Emeklerini kime satacaklarına (yani kim tarafından sömürüleceklerine) karar verebilecek kadar "özgür" olabilirler. Mülkiyetleri ne kadarsa o kadar "hak sahibi"dirler. Kısacası, paran kadar aydınlanırsın, özgürleşirsin ve hak sahibi olursun. Burjuvazinin sistemi böyle işler.
Laplace'ın denkleminden Napolyon'un denklemine
3) Burjuva Aydınlanmasının bu ikili karakteri ve sınırlılığı süreç içinde belirginleşmiştir. Burjuvazi, halk kesimlerini de peşine takıp aristokrasiye karşı savaşırken radikaldi, ilericiydi ve devrimciydi. Toplumun gelişmesinin önünde engel olan çürümüş bir sistem yıkılıyordu ve devrimin bilimi ve felsefesi yapılmaktaydı. Aydınlanma hareketinin en radikal düşünürlerinin Fransız Devrimi süreci içinde ortaya çıkması tesadüf değildir. Ne zaman ki burjuvazi aristokrasiyle olan hesabını kesip kendi düzenini sağlamlaştırdı, feodal ideolojiye karşı düşünsel alanda verdiği mücadelenin de dozu düştü.
18. yüzyılın ikinci yarısı boyunca 1789 Fransız Devrimini düşünsel alanda hazırlayan filozofların (Montesquieu, Rousseau, Voltaire, Diderot, Helvetius, d'Alembert, d'Holbach, Concordet vb.) feodal (dinsel) ideolojiye getirdikleri eleştirilerdeki radikalliğe, daha sonraki dönemlerin burjuva düşünürlerinde rastlanmaz. Doğaldır, çünkü 18. yüzyıl Fransız filozofları devrimin teorisini yapıyorlardı, daha sonrakiler ise düzenin…
Bu noktada, devrimden 15 yıl sonra iktidara gelerek kendisini imparator ilan eden Napolyon Bonapart ile düşünür-matematikçi Laplace arasında geçtiği söylenen diyalog ilginçtir. Laplace, denkleminde Tanrının yerini soran Napolyon'a, "İhtiyaç duymadım" diye yanıt verir. Devrimci geleneği sürdüren Laplace'ın ihtiyacı yoktu belki ama, Avrupa'yı fethetme sevdasındaki Napolyon'a askerlerini motive etmek için (egemen sınıfların binlerce yıldır yaptığı gibi) Tanrı gerekiyordu. Laplace'ın denklemi ile Napolyon'un denklemi arasındaki fark, burjuva Aydınlanmasının da serüvenini yansıtır.
Fransız Devrimi ile ondan 60 yıl sonra gerçekleşen 1848 Alman burjuva demokratik devriminin nitelikleri arasındaki farklar da burjuvazinin gericileşme sürecine güzel bir örnektir. Fransız Devriminin köktenciliğine ve halkçılığına karşın, Alman Devrimi, aristokrasiyle bir tür uzlaşma yaparak, yukardan aşağıya bir dönüşüm çizgisi izledi (Prusya tipi devrim). Tabii buradaki esas etken, bağımsız talepleri doğrultusunda harekete geçen ve devrime damgasını vurmaya çalışan proletaryanın varlığıydı. Bütün emekçi kesimleri peşine takan Fransız burjuvazisi Fransız aristokrasisine karşı alabildiğine radikal vuruşlar yapabildi ve bu durum devrimin felsefesine de yansıdı. Devriminde geciken Alman burjuvazisi ise, artık bağımsız bir sınıf olma yolunda ilerleyen proletaryanın tehdidi altındaydı. Toplumun radikal bir biçimde aydınlanması ve devrimin aşağılara yayılması, Alman aristokrasisi ile birlikte Alman burjuvazisini de süpürebilirdi. Konunun uzmanları bu durumun Alman aydınlanmacılarının (Kant, Hegel vb.) düşüncelerine de yansıdığını belirtirler. Alman düşünürleri, Fransız meslektaşları kadar radikalleşme lüksüne sahip olamamışlar, düzen ve devlet vurgusunu öne almışlardır. Kaldı ki, 19. yüzyılın ikinci yarısına doğru Fransız burjuvazisinin pratiğinde ve ideologlarının düşüncelerinde -bırakın Voltaire-Rousseau-Robespierre radikalliğini- Napolyon radikalliğinin bile yerinde yeller esmektedir. Pek milliyetçi Fransız burjuvazisi, 1871 Paris Komünü sırasında, baş düşmanı Alman burjuvazisiyle anlaşıp kendi halkını kılıçtan geçirdi.
Burjuva aydınlanması mı? Burjuva özgürlükçülüğü mü? Hatta burjuva demokratik ulusçuluğu mu? Proletarya ve emekçi sınıflar sahneye çıkana kadar!
Laiklik kavramına getirilen tanımlardaki dönüşüm de bu sürece güzel bir örnek teşkil eder. Devrimci burjuvazinin laiklik tanımı "din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması"dır. Din, bu dünyadan kovulmuş, öte dünyaya sürülmüştür. Düzenci burjuvazi ise laiklik tanımını el çabukluğuyla "din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması" biçimine sokar. Din, bu dünyaya tekrar davet edilmiştir; devlet laik kalmalıdır ama halka din lazımdır. Günümüzde bu tanım bile reddedilmiş, laiklik kavramı -çıkış ilkelerinin tam zıddı biçiminde- "dinlere eşit uzaklık, din ve vicdan özgürlüğü" olarak tanımlanmaya başlanmıştır ve bu da burjuvazinin ulaştığı noktayı gösterir.. "
Yukardaki makale Bilim ve gelecek dergisinden alınmıştır.toplam 3 bölümdür.