Orijinalini görmek için tıklayınız : Hainlikte Son Nokta.
AKHENATON
04-06-2008, 06:29
Hükümet Kyoto Protokülü'nü imzalayacak
Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Bakanlar Kurulu toplantısının ardından yaptığı açıklamada, hükümetin küresel ısınmaya karşı Kyoto Protokolü'nü benimseme kararı aldığını söyledi.
KÜRESEL ısınmayla mücadeleyi öngören Kyoto Protokolü, Birleşmiş Milletler’in 1997 yılında Japonya’da düzenlediği çevre toplantısında katılımcı hükümetler tarafından kabul edildi.
Japonya’nın Kyoto şehrinde kabul edilmesi sebebiyle ismi “Kyoto Protokolü” olarak anılan protokol, sera etkisi yaratan gazların salımlarını (emisyon) kısmak üzere sanayileşmiş ülkelere çeşitli hedefler belirleyen uluslararası bir anlaşma. Kyoto protokolü, 2012 yılına kadar dünya ikliminde sera etkisi yaptığı kabul edilen karbondioksit oranını 1990 yılına göre yüzde 5,2 oranında azaltmayı hedefliyor.
Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, Kyoto protokolünü tanıma müzakerelerini tamamladıklarını ve imzalanmak üzere Dışişleri Bakanlığı aracılığı ile hükümete sevk ettiklerini
ozgur_beyin
04-06-2008, 06:39
sevgili akheneton, '' hainliğin son noktası'nı anlayamadım.
hainliği yapan kim? kyoto'yu imzalamya hazırlanan hükümetmi?
CO2 %50 sinden fazlasını salan amerika ve diğer kodomanlar imzalamıcak ben imzalicam.
Yohh yaa
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/1/1e/Kyoto_Protocol_participation_map_2005.png/300px-Kyoto_Protocol_participation_map_2005.png
Kyoto Protokolü'ne katılım: Yeşil: İmzalayanlar, Sarı: İmzalama sürecinde olanlar, Kırmızı: Protokolü imzalayan fakat anlaşmayı reddeden ülkeler, Gri Protokolü İmzalamayanlar
milomanara
04-06-2008, 07:07
Bende anlamadım hainlik konusunu. Başkaları erdemsiz diye bizde mi öyle olmalıyız? Ayrıca bu protokol sanıldığı gibi ekonomi için kötü sonuçlar doğurmayabilir, şöyle ki, artık bir çok küresel yatırımcı sosyal sorumlulukları ile pazarda tutunabiliyor, yani çocuk emeği, kötü çalışma şartları, çevreyi kirleten ülkelerin ürünleri bilinçli kullanıcı ve markalar tarafından da tercih edilmiyor. En ucuzu arayan merdiven altı yatırımcıları kaçırır mı? Evet, bana kalırsa çok da hayıflanılacak bir konu değil bu. Zaten mevcut sanayimizle biz kendi kotamızı doldurmuyoruzdur bile(burayı atıyorum, bizim kotayı bilen varsa anlatsın).
Hainlik ABD'ye.
Türkiye, ABD'yi yalnız bıraktı.
Kyoto protokolünü imzalayan 176 ülkeden sonra nihayet bir ayıptan kurtulacağız.
Geç de olsa, 2012'ye kadar karbon salınımı ile ilgili bir önlem çalışmasına girmesek de, protokole taraf olmadığımızdan protokol altında yürütülen çalışmalara katılamasak da, 2012'de yapılacak müzakerelerde söz sahibi olamasak da, hiç olmazsa 2012'den sonra saygınlığımız olacak.
Geç kalınmış bir şey türkiye çoktan imzalamalıydı
evrensel-insan
04-06-2008, 07:49
Saygideger arkadaslar;
Yukaridaki haritada da goruldugu gibi;ABD- Kırmızı: Protokolü imzalayan fakat anlaşmayı reddeden ülkeler-sinifinda. Onemli olan imza mi?, yoksa andlasmanin kabulu mu?
Cunku, ben ABD gudumlu iktidarin onlarin sozunden cikacagini zannetmiyorum. Belki de, ABD, Avrasya'da kendine bir renktas bulma ihtiyacini duymustur.
Saygilarimla;
evrensel-insan
Cunku, ben ABD gudumlu iktidarin onlarin sozunden cikacagini zannetmiyorum. Belki de, ABD, Avrasya'da kendine bir renktas bulma ihtiyacini duymustur.
Düne kadar kıpkırmızıydık. Yüzümüz de kızarıktı.
Yavaş yavaş sararmaya başladık.
Kısa zamanda sapsarı oluruz.
Son anda bir aksilik çıkmazsa yeşillenmeye başlarız.
2012'de yemyeşiliz. :)
evrensel-insan
04-06-2008, 08:15
Saygideger pante;
Aslinda yesil, muslumanlarin rengi, o yuzden elbet bir gun yesile donerler.Ayni zamanda cevreyi de temsil ediyor ya, yesil.
Biz o zaman cevre rengi olarak algilariz, muslumanlarda din rengi, mesele kalmaz.
Saygilarimla;
evrensel-insan
Sömürgecilik şekil değiştiriyor. Diyorlar ki, 3. dünya ülkelerine: sizin küresel ısınma ile baş edecek gücünüz, teknolojiniz yok. Ama bizim var. Biz teknolojimiz ile bununla mücadele edelim. Siz ise bize para ödeyin.
Peki küresel ısınmaya neden olacak fabrikaların bacaları kimin? Kim sana niye para ödesin?
sevgili evrensel,
eger senin iddia ettigin gibi olsaydi dunyanin simdi kipkirmizi olmasi gerekmez miydi? Butun bunlar da bir oyun mudur yoksa? Eger degilse, bu demek ki senin tezlerin her durumda islemiyor. Bu durumda ya teorini cope atman yada modifiye etmek gerekmiyor mu? Aksi turlu yeni bir din yaratma cabasinda oldugundan suphelenileceginden korkmaz misin? Biliyorsun dinler birbirinin hep amansiz dusmanlari, en iyi durumda rakipleri olmustur.
evrensel-insan
04-06-2008, 11:21
Saygideger sargon;
Yazdigim iki yazidan da nasil boyle bir anlam cikardigini algilamis degilim.
Ikinci yazim, ironik icerikliydi.
Birinci yazim ise, avrasya da bir kirmizi olmadigindan bahsediyordu-haritada-Dunya neden kipkirmizi olsun ki anlamis degilim, acarsan sevinirim. Imzalamak eger otomatikman kabul etmeyi gerektirmiyorsa, yesille kirmizinin farki ne? Yesiller, imzalamislar ve de kabul mu etmisler? ABD neyi imzalamis neyi kabul etmemis? Bunun bir oyun olup olmadigini zaman gosterecek. Su anda Kyoto yururluktemi? degilmi? Bir islerligi var mi? yok mu?
Sonra ben dinin ne oldugunu bile bile yeni bir din nasil yaratabilirim? Aciklarmisin.
Benim dedigim tek sey, amerikan idealizminin insan ve insanligi ortacag batakligina gomme ideali. Ya bu onlenir! ya da-boyle giderse-razi olunur. O yuzden ne demek istedigini pek algilayamadim, biraz daha acarsan memnun olurum.
Saygilarimla;
evrensel-insan
abd herzamanki gibi dünyaya zarar vermede birinci ülke....
BenDeniz
04-06-2008, 15:44
Besbelliki;durum vahim!!
Bukadar vahim olmasa bu hükümet,bu kararı almazdı.
AKHENATON
05-06-2008, 00:30
protololü okumayıp , düşüncelerin kamuoyu ile oluşturulması ne acı bir durum, hemde kendini okuyor diyen insan için.
AKHENATON
05-06-2008, 00:34
Sömürgecilik şekil değiştiriyor. Diyorlar ki, 3. dünya ülkelerine: sizin küresel ısınma ile baş edecek gücünüz, teknolojiniz yok. Ama bizim var. Biz teknolojimiz ile bununla mücadele edelim. Siz ise bize para ödeyin.
Peki küresel ısınmaya neden olacak fabrikaların bacaları kimin? Kim sana niye para ödesin?
teşekkürler sayın derdar , konunun daha bir çok detayı var ki bunlardan en önemlisi gelişmiş ülkelerin ellerinde bulunan radyoaktiviteli atıkların az gelişmiş ülkelere postalanmasında kolaylık.
bir kaç ay sonra nükleer santral tezgahları başlayacak ve abd ile avrupanın atıkları Türkiyeye transfer edilecek.
Küresel emperyalistler tarafından finanse edilen greenpeace ülkemizde işini iyi yapıyor.her kesin beynini uyuşturmuş halde.
milomanara
05-06-2008, 01:37
Sayın Akhenaton, kavram kargaşası içinde olduğunuz zararlı gaz salınımı ile nükleer enerji konularını karıştırmanızdan belli. Hiç kimse Tükiye'ye nükleer atık postalaymaz, ne bu ülkede buna izin verebilecek(ima bile edebilecek) kanun var ne de gelişmiş ülkeler eneji yolu üzerinde ki ülkemizde bir çevre krizini ister.
Nükleer eneji konusundaki cehaletinizi de " bir kaç ay sonra nükleer santral tezgahları başlayacak ve abd ile avrupanın atıkları Türkiyeye transfer edilecek." cümlenizden anlıyorum. Nükleer santraller belli saflıktaki radyoaktif maddeleri yakıt olarak kullanır(bunlar gerçekten yanmaz, mekanik sistemle tepkimeye sokulup ısı elde edilir, türbin döndürülür, elektrik elde edilir). Saflığı azalan radyoaktif madde nükleer atık olarak adlandırılır ve en güçlü radyoaktivitenin bile geçemeyeceği bariyerle korunan yerlerde saklanır.
Radyoaktif atık dediğimiz maddelerin yaır ömrü vardır ve bazıları için yüz binlerce yılı bulan yarı ömürleri tamamlandığında bu maddeler çok büyük oranda kurşun elementine dönüşür. Yakın zamanda rus bilim adamlarının yaptığı çalışma gösteriyor ki radyoafktif yakıtların bir takım işlemlerle(aktif izotoplara elektron ekliyorlarmış) yarı ömürleri saniyeler mertebesine indiriliyor. Hayata geçtiğinde nükleer atık kavramını literatürden silecek bir çalışma bu(http://www.newscientist.com/channel/fundamentals/mg19225741.100-halflife-heresy-accelerating-radioactive-decay.html).
Tabi ki çevremizi koruyalım. Unutmayın ki güneş nükleer eneji ile çalışıyor ve enerji skalasının tepesinde nükleer enerji var. Bu çok güçlü enerjinin terbiyesi zaman alıyor ve acı kayıplara sebep oluyor doğrudur ama insanlar buhar enerjisini bile terbiye edene kadar ne kayıplar verdiler. Kimse buhar kazanları patladı diye yapmaktan vazgeçmedi. Asıl hainlik bu teknolojiye kıçımızı dönüp kokar yakıtımız tezekle idare etmeye çalışmaktır. Bizi evrenin keşfine götürek yakıt nükleer yakıttır.
Evet, Kyoto diyorduk değil mi? :)
AKHENATON
05-06-2008, 02:52
kant boşuna dememiş , insan ışığı göremez sadece ışıkla görür diye.hiç kimse atık postalaymazmı bekle gör.ben senden radyo aktif atıklarla ilgili bilgi istemedim önce düşünmesini öğren sonra söylem yap ,bu maddelerin stoklama maliyetinden başlayabilirsin.
rus bilim adamları şöyle demiş , vay efendim dünyayı rus bilim adamlarımı yönlendirip yönetiyor , peki rus bilim adamları bunu neden söylemiş.yoksa ellerinde çokmu atık var.pas edecek yermi arıyorlar.
sana 2 tane makale vereyimde oku beni yorma , belki bizde bir gün düşüncelerimizi oluştururken bu çocuksuluktan kurtuluruz.tek ümidim bu.
--------------------------------------------------------------------------------------
Kyoto Protokolü nasıl ortaya çıktı?
Dünyanın ısınma sürecine girdiğine ya da kullanılan fosil yakıtların atmosferde birikerek sera etkisi yapacağına ilişkin düşünceler 1880’li yıllardan itibaren zaman zaman ortaya atıldı. Ancak daha çok tahminlerden oluşan, o günün koşullarında bilimsel olarak ispatlanamayan bu görüşler yeterince yüksek sesle dile getirilemedi, getirildiğinde de egemen güçler tarafından çıkarlarına dokunduğundan dolayı susturuldu.
1970’li yıllarda bilimsel veriler ışığında bazı gazların sera etkisi yaratabileceği konusunda bilim çevreleri fikir birliği aşamasına geldiler. 1979 yılında, Dünya Meteoroloji Örgütü, bilim adamlarını Birinci Dünya İklim Konferansı için Cenevre’de topladı. Konferansın sonunda hükümetlere insanın sebep olduğu iklim değişiminin olumsuz etkilerinin önlenmesi için çağrıda bulunuldu. Aradan altı yıl geçtikten sonra Avusturya’da düzenlenen yeni bir konferans ile sera gazının küresel ısınmaya etkileri araştırılmaya başlandı. Burada karbondioksit miktarının 2030’lu yıllarda iki katına çıkacağı tahmininde bulunuldu. Buna rağmen konu pek ses getirmedi.
Küresel ısınma ile ilgili tezler asıl olarak 1988 yılında ABD’de yapılan toplantıdan sonra yankı buldu. NASA’ya bağlı olarak çalışan iklim uzmanı James Hansen, 1988’de katıldığı bir toplantıda sera gazlarının etkilerinden bahsederken, kuraklıkların, sellerin ve daha farklı doğal olayların artma olasılıklarını gözler önüne serdi. Hansen bu konuşmayı yaparken –doğanın bir azizliği mi diyelim– ABD’de yılın en sıcak günü idi ve orta batı, tarihinin en kurak dönemlerinden birini yaşıyordu. O ana kadar herhangi bir sıcaklık değişimini kesin olarak kabul etmeyen bilim adamları, hükümetler ve ABD yönetimi, olayın ABD’de gerçekleşmesinin büyük etkisi ile sıcaklık değişimini kabul etmekle kalmadı, bunun “küresel bir ısınma” olduğunu da görünürde kabul etti. Vandana Shiva’nın da dediği gibi, “bundan üç yıl önce Etiyopya ve Sudan’da binlerce kişinin açlıktan ölmesi Kuzey Hükümetlerinin çölleşmeyi ve kuraklığı acil küresel çevre sorunları olarak değerlendirerek harekete geçmeleri için yeterli olmamıştı.… Ne de olsa ölümler Afrika’da, ‘dışarılarda bir yerlerde’ olmuştu.”[1]
Dünyanın jandarmasından böyle bir ses gelmesi elbette bütün bilim adamlarını ve BM’yi etkiledi. Hansen’in yarattığı ivme ile BM, Hükümetlerarası İklim Değişimi Panelini (IPCC) gerçekleştirdi. Dünyanın farklı ülkelerinden yaklaşık 2000 bilim adamının katıldığı IPCC, 1990 yılında, küresel ısınmaya “insanın yaptığı etkinin” henüz ispatlanamadığını bildiren bir rapor yayınladı.
Birinci raporun iki yıl sonrasında, 1992’de, Brezilya’nın Rio de Janerio kentinde UNCED (Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı) toplandı ve 160’tan fazla ülkenin katılımı ile İklim Değişimi Çerçeve Konvansiyonu imzalandı.
1995 yılının sonlarına doğru IPCC nihayet ikinci raporunu açıkladı. Bu raporda, yaklaşık 2000 bilim adamından gelen verilere dayanılarak, iklim değişiminin doğal nedenlerden dolayı değil, “insan etkilerinden” (kuşkusuz burada “insan etkileri” diye bahsedilen olgu aslında kapitalist üretimin etkileridir) kaynaklı olduğu açığa kavuştu.
En sonunda, Nisan 1997’de, eski Japon imparatorluk başkenti Kyoto’da düzenlenen konferansa katılan ülkeler, atmosfere karıştıklarında sera etkisi yaratan karbondioksit, metan, kloroflorokarbon, hidroflorokarbon, asitoksit gibi gazların emisyonunu (salım) engelleyecek ya da azaltacak koşulların altına imza attılar. Ancak bilimsel bulgularla ortaya atılmasından Kyoto Protokolünün imzalanmasına kadar geçen on sekiz yıllık süre, hâlâ küresel ısınmanın ve iklim değişiminin dünyadaki bütün ülkeler tarafından kabul edilmesine yetmemişti. Özellikle ABD, Rusya Federasyonu ve Avustralya anlaşmayı imzalamamakta direniyorlardı. Rusya dışında bu süreçte hâlâ değişen bir şey yok.
Petrol Tekellerinin Gölgesinde: Kyoto Protokolü
1997 yılında imzalanan ve o dönemin ABD başkanı olan Clinton’ın da onayladığı anlaşmayla, sanayileşmiş ülkeler genelinde, baz yıl olarak kabul edilen 1990’daki sera gazı yayma oranının 2008-2012 arasında yüzde 5,2 oranında azaltılması hedefleniyor.
Kyoto Protokolü, sonuç olarak burjuva bilim adamlarının hazırladıkları ve petrol devlerinin gölgesinde imzalanan bir anlaşmadır. Ve bundan dolayı anlaşmanın her satırı petrol kokmaktadır.
Örneğin:
“İlgili uluslararası çevre antlaşmaları kapsamındaki taahhütler ile sürdürülebilir orman düzenleme uygulamaları, ağaç dikimi ve ağaç takviyesine/desteğine ilişkin teşvikler dikkate alınarak Montreal Protokolü ile düzenlenen sera gazlarına ilişkin rezervlerin korunması ve iyileştirilmesi…”[2]
Doğanın dengesinin rayına oturması için fosil yakıt kullanımının ortadan kaldırılması değil, daha fazla “ağaç dikerek” karbondioksit emisyon miktarını normal seviyeye çekmeye çabalama maddesi! Yani bir taraftan doğaya fosil yakıtlardan karbon kökenli maddeleri salmaya devam edelim, ama diğer taraftan da bu karbonu ortadan kaldırabilmek için çevreyi ormanlık hale getirelim! Kuşkusuz kimse ormanlık alanların arttırılmasına hayır demez. Ancak burjuvazi ve onun “bilim” adamları ormanlık alanları kendi üretim alanlarına dokunmadan arttırmanın yolunu arıyorlar ve buldular da. Buna göre eski ağaçlardan oluşan ormanlar yok edilerek, bunların yerine genç ve daha hızlı büyüyen ağaçlardan oluşan ormanlar oluşturulacak. Bu durum çevreyi korumak adına yapılan en büyük cinayettir kuşkusuz. Kâr dışında bir düşüncesi olmayan kapitalistler ve onların yalakaları, bu ormanları kesip yerlerine tek tip ağaç dikmekle birinci olarak doğanın çeşitliliğini tehlikeye atıyorlar. Diğer taraftan, bu ormanlarda yaşayan canlıların yaşam alanlarının ormanlar yeniden orman haline gelene kadar ellerinden alınacağını biliyor, ama görmezden geliyorlar. Ormanlık alanları fabrika yapmak ya da geniş tarım arazileri elde etmek için ortadan kaldıran kapitalistlerin çevreyi ormanlaştırma projesi tam bir ikiyüzlülüktür.
Anlaşma uyarınca, protokolün imzalandığı dönem sürecinde “pazar ekonomisine” yeni geçmiş olan ülkeler [Rusya ve diğer eski bürokratik diktatörlükler] karbondioksit emisyonlarını 1990 dışındaki bir yıla dayanarak indirme hakkına sahipler. Bu ülkeler sözü geçen dönemde eski teknolojilerden dolayı yoğun karbon salımı yapan ülkelerdi. Çözülüş sürecinin tamamlanmasının ardından bu ülkelerin hemen hepsinde ekonomik çöküntü yaşandı. Ve bunun sonucu olarak da aslında bugün, 1990’lardaki karbondioksit emisyon oranlarından çok daha düşük oranlara sahipler. Gelişim süreçleri içindeki bu ülkelerden Rusya’ya 1990 seviyesinin %50’si, Ukrayna’ya ise 1990 seviyesinin %150’si kadar bir artış yapma hakkı verildi. Bu ise dünya çapında karbondioksit emisyon miktarının azalmasına değil, tersine artmasına hizmet edecek bir durumdur.
Anlaşmanın başka bir maddesi ise emisyon hakkı transferine olanak tanıyor. Yani Kyoto Protokolünün öngördüğü emisyon miktarından daha fazla emisyon yapan bir ülke, daha az emisyon yapan bir başka ülkeden emisyon hakkını alarak o ülkenin kullanmadığı miktarı kullanabilme hakkına sahip olacak. Yani tam bir ikiyüzlülük! Kısmak değil, aksine kotaların son damlasına kadar kullanılması için açgözlü bir saldırganlık! Tüm burjuva anlaşmalarında olduğu gibi kendi sorumluluğundan kaçmak için ikiyüzlüce her yola başvurma.
Anlaşmanın bir diğer noktası da, emperyalist piramidin üstündeki ülkelerin emperyalist piramidin altındaki ülkelere yapabileceği teknoloji transferinin kapısının açık bırakılmasıdır. Böylece ileri ülkeler kirli teknolojilerinden vazgeçmeden, üretimlerini başka ülkelere kaydırarak üretimlerine devam edebilir, bu süreç zarfında da daha gelişmiş teknolojiler için altyapı oluşturabilirler. Yani protokolün “ruhunu” delmek için muhtelif türde gedikler zaten açılmış durumda.
ABD’li büyük enerji tekelleri daha başından itibaren iklim sözleşmesini sabote etme tutumu içine girdi. Öncelikle Mobil Oil, Exxon, Texaco gibi petrol devlerinin satın aldığı “bilim” adamları ortalığı karıştırmaya başladılar. Farklı farklı, iler tutar yanı olmayan teoriler ile gündemi değiştirmeye, toplantıları baltalamaya çabaladılar. Zaten bu petrol devlerinin doğrudan temsilcisi olan G. W. Bush’un iktidara gelmesinden sonra ise ABD Kyoto protokolüne karşı kesin tavrını ortaya koyarak anlaşmadan çekildi.
Petrol şirketleri-siyaset ilişkisi: ABD’de partilere yapılan para yardımları (milyon $)
1997 1998 Demokratlar Cumhuriyetçiler
Mobil Oil 5,24 6,16 %16 %84
Exxon 5,21 5,62 %12 %88
Texaco 4,23 5,63 %24 %76
Shell Oil 2,29 3,72 %26 %74
ABD, siyaseti kimin belirlediğinin çok güzel bir örneğidir. Ve çevre konusu da son tahlilde siyasi bir yön içerir. ABD ekonomisinin egemen gücü olan silah ve petrol tekelleri, egemenliklerini sürdürebilmek için çevreyi katletmek, dünyayı yaşanmaz hale getirmek pahasına savaşlara ve petrol kullanımına devam edeceklerdir.
Kyoto doğrultusunda yapılanlar ve yapılmayanlar
Kyoto Protokolünün yürürlüğe girebilmesi için, gaz emisyonunun en az yüzde 55’inden sorumlu olan ülkeler tarafından onaylanması gerekiyordu. Normal olarak 2000 yılından itibaren emisyon hacimlerinde daraltma yapılmasını öngören, 2008-2012 yılları arasında ise 1990 yılının en az %5,2’si kadar azaltma yapılmasını planlayan anlaşma, yeterli sayıda ülkenin imzalamaması sonucu uzun süre yürürlüğe giremedi. Nihayet AB’nin birtakım pazarlıklarla Rusya’yı razı etmesi sonucu Rusya 2004 sonunda anlaşmayı onayladı. Böylece anlaşmanın geçerli olması için gerekli olan yüzde 55’lik oran tutturuldu. Ve bunun ardından geçtiğimiz Şubatta anlaşma yürürlüğe girdi.
Ancak, bu gazları en çok üreten ülke olan ABD (%25) ve %3,2’sini üreten Avustralya tarafından reddedilmesi, aslında anlaşmayı ölü doğmuş bir çocuk haline getirmiştir. Çin ile Hindistan’ın “gelişen ülkeler” adı altında yükümlülükten muaf tutulması, ABD ve Avustralya gibi ülkelerin şu anki en büyük itiraz noktalarını oluşturuyor. Bu ülkelere serbestlik tanınması, doğal olarak diğer kapitalist ülkelerin bu ülkelerle rekabet gücünde bir zayıflamaya yol açacak.
Kyoto Protokolünde %8’lik bir artış yapmasına izin verilen Avustralya bugün 1990 yılı oranlarının %17 ilerisine geçmiş durumda. ABD şimdilik %20 gibi bir fazlalık taşısa da, 2010 yılında bu oran tahminlere göre %30’lara ulaşacak.
Burada üzerinde durmayacak olsak da küresel iklim değişim senaryolarında nasıl bir durumdan bahsedildiğini bilmek gerekiyor. Bilim adamlarının gözlemleri doğrultusunda yapılan bilgisayar simülasyonlarına göre iklim değişiminin en çok vuracağı bölgeler Kuzey Avrupa, Sibirya, Çin’in kuzey bölgeleri ve Afrika ile Batı Avrupa’nın kıyı şeridi olarak görülüyor. Yapılan simülasyonlar doğrultusunda, Amerika’yı doğrudan ilgilendiren (!) bir durum yok. Bu bölgelerde yaşayan insanların kuraklık ya da seller ile karşılaşması, bu bölgelerin buzul haline gelmesi gibi senaryolar bundan dolayı ABD hükümetini ilgilendirmiyor.
Bununla birlikte anlaşmayı imzalayan ülkelere bakıldığında bu ülkelerin de anlaşma doğrultusunda olumlu adım attıklarını söyleyebilmek söz konusu değil. En büyük emisyon oranına sahip olan ülkeler arasında yer alan Kanada anormal bir patlama göstererek 1990’dakinin %130’una ulaşmış durumda. Yanı sıra Almanya’da %4’lük, Hollanda’da ise %17’lik bir sapma söz konusu.
Kyoto Protokolü çözüm olabilir mi?
Bilim adamlarının yaptıkları araştırmalara göre yaşanan ısınmanın sebebi doğaya bugün salınan karbondioksitten kaynaklanmıyor. Yaşadığımız sıkıntılar, sıcaklıkların değişimi, kasırgaların şiddetlerinin artması gibi doğa olaylarının sebepleri 1960’larda gerçekleşen karbon kökenli salınımlardır. Yaşadığımız son dönemde salınan gazların etkileri ise bundan 10-15 yıl sonra görülmeye başlayacak.
Bugün yapılan salım 1960’larla kıyaslanamayacak kadar fazla. Kapitalizmin eşitsiz de olsa dünyanın her yerinde gelişmesi ve bundan dolayı fosil yakıtların kullanımının artması, doğanın geleceğinin hiç de parlak olmadığının sinyallerini veriyor.
BM’nin yaptığı araştırmalara göre, atmosferde biriken karbon kökenli gazların yüzde 80’i, ulaşım, ısınma ve sanayide fosil yakıtların kullanılmasından kaynaklanıyor. Eğer atmosferdeki gaz oranı sabitlenebilirse küresel ısınma ile başa çıkılabilir. Ancak atmosferdeki gaz oranının sabitlenebilmesi için ABD, Avustralya, Kanada gibi ülkelerin derhal karbondioksit salımına son vermesi –%5 indirim değil, tamamen durdurması– gerekiyor. Bu ise kapitalizm altında gerçekleşemeyecek bir durumdur.
Kyoto Protokolü burjuvazinin bilim adamlarınca öngörülenler doğrultusunda yapılmış olan bir anlaşmadır. Bu anlaşma kapitalist ülkelerin kendi çıkarlarını zedelemeden doğayı sözde kurtarma çabalarının göstermelik belgesidir.
Kapitalist ülkelerin hükümetlerinin kendi temsil ettikleri sınıfın –burjuvazinin– çıkarlarına uygun düşmediği sürece diğer ülkelerin burjuva hükümetleri ile işbirliğine girmesi söz konusu olamaz. Kyoto Protokolü ne kadar önemli gibi gösterilirse gösterilsin, farklı farklı ülkelerin kapitalistlerinin çıkarları rekabet nedeniyle çatıştığından bir anlam içermiyor.
Yaşadığımız dünyanın bugünkü durumuna gelmesinde en büyük etken kapitalist üretim sistemidir. Doğayı temizlemek, karbondioksit emisyon miktarlarını düşürmek, yaşanabilir bir dünya kurmak gibi beklentiler bu üretim sisteminin özüne tümüyle aykırıdır. Daha fazla kâr elde etmenin tek dürtü olduğu bir dünyada, rekabet gücünü düşürecek önlemler, kapitalistlerin alabileceği önlemler olamaz. Hele bunu kapitalistlerin en üst birliklerinden biri olan Birleşmiş Milletler’in sağlaması hiç mümkün değildir.
Doğada yaratılan tahribatın giderilebilmesi için tek yol temiz enerji kaynakları ve teknolojileri kullanmak ve geniş bir seferberlik anlamına gelen çalışmalar yapmaktır. Bunun anlamı ise mevcut üretim sisteminin kökten değiştirilmesi, dünya ölçeğinde planlı, doğa ve insanla barışık hale getirilmesidir. Böyle bir ekonomi ise kapitalizmin doğasına terstir ve bunun savaş için milyarlarca dolar ayırıp çevreyi katledenler tarafından değil, kapitalizmi ortadan kaldırabilecek tek güç olan işçi sınıfı tarafından hayata geçirilebileceği açıktır.
Kâr amaçlı üretim yerine insanlığın gerçek ihtiyaçlarının üretildiği bir dünyada, petrol ve silah tekelleri gibi doğayı birinci dereceden tahrip edecek yapılar bulunmayacağından dolayı, temiz enerji kaynakları devreye sokularak çevre ile dost teknolojiler kullanılabilir.
Dünyayı küresel bir ısınma tehdidinden kurtaracak olan tek yol, onu kapitalistlerin elinden kurtarmaktır. İşçi sınıfının ve dünyanın kurtuluşu birbirine kopmaz biçimde bağlıdır. Bu bağlamda ne dünyanın kurtuluşunu işçi sınıfının kurtuluşundan bağımsız olarak, ne de işçi sınıfının kurtuluşunu dünyanın kurtuluşundan bağımsız olarak düşünemeyiz.
Ozan DEMİRCİ
AKHENATON
05-06-2008, 02:54
Bir suç işlendiği zaman ilk akla gelmesi gereken şey "bu kime yarar?" diye sormak.
Küresel ısınma ve getirdiği felaketler karşısında gelişmiş ülkelerin takındığı tavra baktığımız zaman ikinci sınıf polisiye filmlerin uyanık dulları akla geliyor.
Hani hayat sigortasından faydalanmak için kocasını öldürüp de polis gelince karalar bağlayan, yalandan ağlama krizleri geçiren dullar.Küresel ısınma "sayesinde" bazı ülkeler milli zenginliklerini ikiyle çarpacaklar desek herhalde abartmış olmayız.
Kim bu bazıları?
En başta Kanada, Rusya ve Danimarka. Ardından da Japonya, Çin, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer Batı Avrupa ülkeleri.
Yani ne BM'nin Güvenlik Konseyi'nin daimi üyeleri ne de G10 grubunun ülkeleri küresel ısınmadan şikâyetçi değiller, tam tersine, neredeyse zil takıp oynayacaklar.
Neden?
Yukarıda sunduğumuz haritayı bir elinize alın, küresel ısınma konusunda gelişmiş ülkelerin kopardığı gürültüyü ise diğer elinize.
Küresel ısınma "sayesinde" erimeye başlayan buzullar bu güne kadar geçilmez sanılan deniz yollarını ve kara parçalarını ulaşıma açıyor ve bu kuzey yarı kürenin zengin ülkeleri için mükemmel bir haber.
Madenler ve petrol
Öncelikle Kanada ve Rusya, bir ölçüde de ABD ve Danimarka şimdiye kadar -50°'ye varan aşırı soğuklar nedeniyle kullanamadıkları bir kaç milyon kilometre karelik alanı kullanıma açıyorlar.
Altın, gümüş, petrol, doğal gaz, kurşun, elmas, çinko kaynayan bu bölgenin yeraltı zenginlikleri Kuzey Kutbu'na kıyısı olan ülkeler için son derecede önemli bir gelir kaynağı olacak.
Birçok maden için dünya rezervlerinin üçte birinin bu bölgede bulunduğunu söyleyebiliriz.
Meselâ Rusya'nın Sibirya'daki kömür, petrol ve doğal gaz yatakları enerji karşılığı olarak dünya rezervlerinin %30'unu teşkil ediyor.
(FELDEN Marceau, « la confrontation océanique : Arctique contre Pacifique », la revue maritime, 1992. )
Bu konuda Rusya Bilimler Akademisi üyesi Igor Tomberg'in
"Doğu Sibirya ve Uzak doğu Rusya'nın geleceğidir" başlıklı makalesi okunabilir.
(« La Sibérie orientale et l'Extrême-Orient sont l'avenir de la Russie », Russian News and information agency Novosti, 24 ocak 2006.)
Kanada'nın da Kuzey Kutup dairesine yakın toprakları sayesinde uranyum ihracatında dünya birincisi, doğal gazda ise dünya ikinci olduğunu hatırlayalım.
Aynı ülkenin kuzey adalarındaki elmas rezervleri ise dünya rezervlerinin %15'i kadar. Haliyle bu bölgelerin ısınması yeraltı zenginliklerinin işletme maliyetlerini düşürüyor.
( http://www.canada.gc.ca/)
Küresel ısınmanın zevkten havalar uçurduğu bir başka ülke de ABD demiştik.
Alaska'nın karadaki petrol rezervleri 10.4 milyar varil yani ABD'nin 16 aylık tüketimi kadar. (SAUMURE Eric, « États-Unis et pétrole : l'Alaska et l'Arctique en ligne de mire », La Grande époque, ocak 2006 .)
işte bunun için eriyen buzların boşaltacağı açık denizde petrol aramak, çıkarmak ve boru hattı döşemek çok daha ucuz olacak.
Strateji
Panama Kanalı ABD deniz kuvvetlerinin ve Amerikan ticaret filosunun yumuşak karnı.
Bu kanalın işlemesine mani olabilecek bir deniz kazası veya terörist saldırı hem deniz kuvvetlerinin ikiye bölünmesine hem de iki okyanus arasındaki ticaretin kilitlenmesine yol açabilir.
Ayrıca Panama Kanalının genişliği (ya da darlığı) Nimitz sınıfı uçak gemilerinin bu su yolunu kullanmasına engel.
Gene aynı sebeple panamax denen boyutlardaki ticaret gemileri ile taşımacılık yapmak zorunda ABD ile ticaret yapan ülkeler.
Panamax gemiler sadece 4500 konteynır taşırken post-panamax denen gemiler 12 bin konteynır taşıyarak maliyeti düşürebiliyorlar.
Malaca ve Süveyş gibi kanalların da buna benzer kısıtlar getirdiğini ve buzların erimesiyle ABD'li stratejistlerin uykularını kaçıran bu kâbusların sona ereceğini kısaca belirtelim.
Asırlardır sıcak denizlere inmek ve büyük ticaret yollarına erişmek için savaşan Rusya da eriyen buzlardan nasibini alacak. Bugüne kadar kışın donmayan çok az limanı bulunan bu ülke birden bire istemediği kadar kıyı kentine kavuşacak. Gerek askerî gerekse ticarî manevra kabiliyetini arttıracak olan Rusya küresel ısınmanın çok sevindirdiği ülkelerden.
Kısalan ticaret yolları
Batı Avrupa, Doğu Asya ve Kuzey Amerika limanları birbirlerine yaklaşacak eriyen buzlar "sayesinde".
Ne kadar? 5000 ilâ 15 000 km.
Bu ne kadar önemli? 3000-4000 konteynır taşıyabilen bir yük gemisinin günlük maliyetinin 10 bin dolar olduğunu dikkate alırsanız ÇOK ÖNEMLi. En azından kutup ayılarından, balinalardan, foklardan ve hayatı tehlikeye girecek olan bir milyar insandan çok daha önemli (!).
Daha ayrıntılı bir fikir edinmek için Londra, Hamburg, New York, Vancouver, ve Yokohama (Tokyo) limanları arasındaki mesafenin kısaltılmasına Kanada geçişinin katkısını gösteren şu tabloya bakmak yeterli.
12
Unutulmaması gereken bir diğer nokta ise Kuzey-Batı geçişi (Kanada) adı verilen yolun bir alternatifinin de Kuzey-Doğu geçişi (Rusya) olduğu. Uydu fotoğraflarının ortaya koyduğu ve denizcilerin de teyid ettiği gibi Rusya kıyılarında erime daha hızlı.
Hali hazırda yılın altı ayı buzkıran gemilere ihtiyaç duyulmadan erişilebilecek birçok liman mevcut artık Sibirya'da.
Kesin mi? Ne zaman? Önlenebilir mi?
Bu konudan bahsedilirken 2100'lerden konuşuluyor genellikle.
Oysa buzların erimesi çoktan başladı ve gerek hükümetler gerekse taşıma firmaları bu yeni duruma hazırlık yapıyorlar.
Örneğin Hudson körfezindeki Churchill limanı eskiden ekimde donmaya başlarken 2004'ten beri kasım ayına kadar trafiğe açık.
Limanın ve bölgedeki demiryolunun sahibi olan OmniTRAX firması kapasitenin artırılması için 35 milyon dolar yatırım yaptı. Rusya'da ise Murmansk limanını büyütmek için petrol şirketleri 5 milyar dolar harcamaya hazırlanıyorlar
Özetle küresel ısınma dündü. Buzların erimesi bugün. Gerçekte alınması gereken önlemlerin çok gerisinde olan Kyoto protokolünün dahi imzalanmamış olması önümüzdeki 30 yılda çok şeyin değişeceğini haber veriyor.
Artık "küresel ısınmanın önüne nasıl geçeriz?" sorusu anlamını yitirdi. Artık çok geç.
Çünkü bu doğal felaketin "memnun" edeceği ülkeler ve firmalar dünyanın en güçlüleri iken zarar görecek olanlar da en fakirler ve en zayıflar. Bu aşamada "bizi bekleyen zorluklara nasıl göğüs gereriz?" tarzından sorular sormak daha gerçekçi olacak.
Kaybedenler: Müslümanlar
Geçen şubat ayında Paris'te IPCC'nin (Intergovernmental Panel on Climate Change) son toplantısı yapıldı. Bu tür toplantıların kim bilir kaçıncısı olan bu sonuncusu da 1400 sayfalık bir rapor yayınladı. IPCC'nin internet sitesinden bu rapora erişmek mümkün : http://www.ipcc.ch/.
Hangi ihtimalle nelerin değişeceğini uzun uzadıya anlatan rapora göre yaşadığımız dünya artık eskisi gibi olmayacak. Yağışlar daha seyrek ama daha yoğun olacak meselâ.
Denizden uzak bölgelerde olumsuz etkiler daha sert hissedilecek. Tarımın en azından geleneksel yolla yapılan tarımın zorlaşacağı günler bekliyor bizi.
Elbette ağırlaşan iklim koşulları, zorlaşan tarımsal üretim ve yükselen yiyecek fiyatları ilk önce fakir ülkeleri ve zengin ülkelerin fakir insanlarını vuracak. Raporu hazırlayan uzmanlar milyonlarca insanın eko-sığınmacı olarak yiyeceğin daha bol olduğu bölgelere akın edeceğini, bunun da etnik ve sosyal gerginlikleri körükleyeceğini öngörüyorlar.
Bu koşullarda elbette ki gelişmekte olan ülkelerin zaten doyma noktasında olan altyapıları, polis, sağlık vb teşkilatları çökebilir. Bütün bu çalkantılar en fazla 20-25 yıla yayılacak.
Yani ülkelerin uyum sağlamak için çok fazla vakitleri kalmadı. Bu veriler karşısında kırılgan demokrasilerin çökebileceği, bir tür eko-faşizm tehlikesiyle karşı karşıya olacağımızı da söylemek için kristal bir küreye ihtiyacımız yok.
Küresel ısınma nedeniyle kutup ayıları ve foklar ile beraber hayatı tehlike altına girecek olan bir milyar insan var. Bu insanların yaklaşık olarak yarısını müslümanlar oluşturuyor :
Meselâ Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Orta Asya yağışların azalacağı öngörülen bölgeler arasında.
Bangladeş gibi ülkelerde ise suların yükselmesinden ve verimsizleşen tarım arazilerinden dolayı kaybedilecek yaşam alanları milyonlarca insanı mülteci durumuna düşürecek.
1970-2004 arasındaki sıcaklık artışını gösteren aşağıdaki haritada 1 ilâ 2 derecelik sıcaklık artışı gözlemlenen bölgeler İslâm Alemi'nin önemli bir kısmını kapsıyor.
Bunlara ek olarak ticaret yollarının yer değiştirmesiyle bazı Müslüman ülkeler stratejik önemlerini kısmen kaybedebilecekler: Rusları sıcak denizlere bağlayan tek yol olan Karadeniz ve Boğazlar yolu ve benzeri şekilde Mısır'daki Süveyş ve Endonezya'daki Malaca boğazının önemini azalacak.
Bu yeni yollar özelikle ekonomisi kanal geçiş ücretine bağlı olan Mısır'ın GSMH'sı için ciddi bir tehdit. Basta Rusya olmak üzere birçok endüstri ülkesinin ekonomilerinin ağırlık merkezi kuzeye kayacak.
Dünyanın ısınması yeni bir şey değil
Kyoto protokolü veya IPCC gibi inisiyatifler bizce göz boyamadan öteye gitmiyor. Zira küresel ısınma neredeyse 200 yıldır bilim adamlarınca tartışılan bir konu.
1824'te Fransız matematikçi Fourrier ve 1896'da Nobel ödüllü İsveçli fizikçi Arrhenius hem karbon dioksitin ısınmadaki rolünü hem de insanların buna katkısını ispatladılar.
1956'da Revelle ve Suess okyanusların bu kadar CO2'i yok edemeyeceğini, insanlığın geri dönüsü imkânsız bir jeofizik deney yapmakta olduğunu söylediler. Kaynak olarak :
1. Fourier'nin Annales de chimie et de physique'de yayınlanan « Remarques générales sur la température du globe terrestre et des espaces planétaires », (cilt 27-1824, sayfa 136-167)
2. Arrhenius'un The London, Edinburgh and Dublin Philosophical Magazine and Journal of Science'ta yayınlanan « On the Influence of Carbonic Acid in the Air upon the Temperature of the Ground », (seri 5, 1896, sayfa 237-276)
3. Revelle ve Suess'in Tellus'ta yayınlanan « Carbon Dioxide Exchange between the Atmosphere and the Ocean and the Question of an Increase of Atmospheric CO2 during the Past Decades » (cilt 9-1957, sayfa 18-27)
Makaleleri okunabilir.
Muhtemel sonuçlar
200 yıldır "geliyorum" diyen bu felaketin en sert darbeyi vuracağı coğrafya İslâm coğrafyası.
1. Zenginlerle fakirlerin arasındaki farkların artacağı,
2. Zaten sınırlı olan maddî kaynakların çevre felaketlerini tazmin için kullanılacağı,
3. Eğitim ve sağlık bütçelerinin daha da azalacağı,
4. Açlığın yol açacağı iç göçlerin yeni etnik kavgalara zemin hazırlayacağı
aşikâr.
Bu koşullar altında zaten ağır aksak ilerleyen İslâm demokrasileri iç rakiplerini daha da güçlenmiş olarak karşılarında görebilirler. Çevre felaketlerinin oluşturacağı kriz ortamları silahlı güçlerin bir kurtarıcı/tek kurtarıcı olarak görülmesini kolaylaştırabilir.
"Ülkemizin içinde bulunduğu zor koşullar altında" diye başlayan, devleti ve orduyu kutsallaştıran söylemler kul hakkının savunulmasını daha güçleştirebilir.
Ne yapmalı?
Ne yapMAmalı? Sorusundan başlayacak olursak ABD veya Rusya'ya lanet okumanın, Bush ve Putin kuklası yakmanın kimseye faydası olmayacağını sanırım geçmiş tecrübelerimizden öğrendik.
Müslüman yönetimler asırlardır sadece bilime sırt çevirmekle kalmadılar halklarının eğitim seviyelerini de düşük seviyede tuttular.
Müslüman aydınlar ise çevre hassasiyetinin siyasal hayata ciddi olarak giriş yaptığı 60'lı yıllardan beri bu konuya gereken önemi vermediler. ALLAH'ın bize emanet ettiği doğayı savunmayı Peace & Love t-shirt'lü hippilere bıraktılar. Türkiye'de de muhafazakâr olsun olmasın hiç bir siyasî partinin bir çevre politikası yok.
Küresel ısınmayı yaklaşan bir sorun olarak görmeyi, Kyoto gibi göz boyayıcı hareketlerden medet ummayı bir kenara bırakmalıyız. Olmuş bir kazadan sonra nasıl tamir yoları aranırsa biz de zaten ısınmış ve daha da ısınacak bir dünyada ayakta durabilmek için kötünün iyisi somut çözümler aramalıyız.
İslâm ülkeleri küresel ısınmanın tehdit ettiği diğer ülkeleri de (Güney Amerika'nın kuzeyi, Güney Doğu Asya, vb) bir araya getirerek ortak bilim komiteleri kurmalı ve bu komitelerle devlet başkanlarından sıradan vatandaşlara kadar herkesin uygulaması gereken somut önlemler ortaya koymalılar. Bu tür bir bilimsel çalışmadan çıkabilecek muhtemel kararlar ve eylemler şunlar olabilir:
1) Soğutma, sulama ve deniz tuzunu arıtma gibi ihtiyaçlardan dolayı enerji gereksinimi artacağı için güneş enerjisi ve nükleer enerji konusunda işbirliği,
2) Deniz suyundan sulama suyu elde etme,
3) Deniz suyuyla tarım,
4) Mülteci kentleri kurma konusunda ilerleme,
5) Kentlerin alt yapısını (içme suyu, kanalizasyon vb) iyileştirme.
Daha genel anlamda müslümanlar artık yüzlerini bilime ve teknolojiye çevirmeliler. Gerçek hayata tekabül etmeyen ideolojilerin, aidiyet savaşlarının terk edilmesi için küresel ısınma güzel bir fırsat oluşturabilir.
Kaynakça
Kitaplar
- Tangredi, Küreselleşme ve deniz gücü (Globalization and maritime power, university Press of the Pacific, Honolulu, Hawaii, 2004)
- Godard ve André, Kutup bölgeleri (Les milieux polaires : Armand Colin, 1999)
- Amiral BESNAULT, Kuzey kutbunun jeostratejisi (Géostratégie de l'Arctique : Economica, 1992)
Makale ve dergiler
- Igor Tomberg'in yazıları – İngilizce ve Rusça (http://en.rian.ru/ )
- Eric Luxemburger, Kuzey deniz yolu: Kuzey Buz Denizi'nin ısınmasını beklerken, (« La route maritime du nord : en attendant le réchauffement climatique de l'Océan Arctique », Deniz kuvvetleri Etüd Dergisi sayı 32, ekim 2005)
- BjØrn TORE GODAI, Norveç dış işleri bakanı, « Kuzey Avrupa işbirliği», NATO dergisi Cilt 42, haziran 1994
- Hervé Coutau-Bégarie, Buzlar Savaşı : Millî Savunma Dergisi, Mayıs 1989 (« Arctique : la guerre des glaces »)
Raporlar
- Arctic Climate Impact Assessment, « the press syndicate of the university of
Cambridge", http://www.cambridge.org/
- Fransız senatosu Ekonomik temsilciliğinin Rusya ve kuzey geçişleri üzerine raporu http://www.senat.fr/rap/r03-161/r03-16122.html
- Avrupa Enerjisi temini güvenlik raporu http://www.senat.fr/rap/r00-218/r00-218.html
Türkçe internet sitelerinin küresel ısınma sayfaları
NTV "Olumlu" etkiler : http://www.ntvmsnbc.com/news/410450.asp
"Yeni petrol kaynagi kuzey kutbu mu?" http://www.katipler.org/forum/printer_frie...ts.asp?TID=7459
Yeşiller partisi : http://www.yesiller.org/V1/index.php?optio...&Itemid=116
TEMA vakfı http://www.tema.org.tr/CevreKutuphanesi/Ku...reselIsinma.htm
WWF Türkiye
Green Peace Türkiye http://www.greenpeace.org/turkey/campaigns.../iklim-de-i-imi
CNN Türk http://www.cnnturk.com/BILIM_TEKNOLOJI/BILIM/KURESEL_ISINMA/
Zaman Gazetesi
http://pazar.zaman.com.tr/?bl=5&hn=376&sy=20070225
Radikal Gazetesi
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=220779
Mehmet Yılmaz - Derin Düşünce
milomanara
05-06-2008, 03:06
sana 2 tane makale vereyimde oku beni yorma , belki bizde bir gün düşüncelerimizi oluştururken bu çocuksuluktan kurtuluruz.tek ümidim bu.
Sayın akhenaton, çocuksuluktan kurtulmak gibi bir niyetim hiç bir zaman olmadı. Bizlerin kanıksadığı günlük olaylara bende çocuklar gibi, ilk kez görüyormuşcasına şaşırmak isterim. Bu başlıktaki diğer konularda sizinle, uslubunuzdan rahatsız olduğum için tartışmayacağım.
Esen kalın.
Akhenaton, herseyden once forumlarda tartismalar sirasinda muhatabina dikkatli sekilde hitap etmelisin. Tartismada uslup ve hakaret forumlarin saglikli surebilmesi icin zorunludur. Bunlari ihlal etmeyi surdurmemeni diliyorum. Muhataplarini hakaret ve saldirganlikla kacirtmaya calisan bir forum uyesine forumumuzda yer yoktur.
Kyoto Protokolu ile ilgili actigin baslik ve sonra vermis oldugun iletiler tartismayi gelistirmek acisindan oldukca uygundu. Konu hakkinda ilginc kaynaklar bulmussun, ama tartismayi bilmedigin icin butun bir tartismayi berbat etmissin. Bunu duzeltip katkida bulunursan bizim icin de kendin icin de zenginlestirici olur.
Konuyla daha once ilgilenmemistim. Aslinda oldukca ilgi cekici bir konuymus. Yine de sinirli okuyabildim. Birinci alinti, yani Marksist Tutum adli sitedeki alintiyi begenmedim. Yazar objektif davranmamis. Zaten kullandigi ifadelerle de adeta bir mumin gibi hareket etmis. Kyoto Protokolu ile ilgili elestirileri ise ayni Harun Yahya'nin evrim elestirilerine benziyor. Oldukca anlamsiz carpitmalar oldugu icin yazidaki icerigin tumu de heba olmus.
Ilgilenecekler icin protokolu vereyim:
http://www.kuresel.org/kyoto-protokolu-turkce.html
Yazar 2. maddedeki agac dikme, ormanlari buyutme kismina takmis. Protokolun fosil yakitlari kullanmayi azaltmak yerine, orman dikerek karbon emisyonunu dusurmeyi hedefledigini iddia edecek kadar ucmus. Halbuki bahsettigi kisimda 8 tane daha alt baslik var. Bir dizi onlem sayiliyor orda.
Protokolde Pazar ekonomisine yeni gecen ulkelere bazi esneklikler saglanmis. Bu belki elestirilebilecek bir nokta iken, yazar burdan da anlamsiz sonuclar cikartmis. Hatta Rusya'nin 1990'da bugunkunden daha ileri bir sanayisi oldugunu ileri suruyor ki, bu hepten garip bir iddia. Gelir dagiliminin daha iyi oldugu acik da, uretimin daha fazla oldugu tamamen sacma.
Gelismis ulkelerin kirlilik yaratan teknolojilerini azgelismis ulkelere gondererek bu kirlilikten kurtulmalarini da Protokole bagliyor ki, bu hepten anlamsiz bir iddia. Kirlilikten degil, ucuz isgucunden yararlanabilmek icin zaten bu surec yasaniyor. Yazar kafayi Protokol'e takmis ya, herseyin sorumlusu olarak onu gostermesi gerekiyor. Arka arkaya mantiksiz argumanlar getirdigi icin de yazisi kolayca cop tenekesini boyluyor.
Marksistler eskiden boyle iman dolu yazilar yazmazlardi, daha objektif degerlendirmeler yaparlardi.
Ikinci yazi ise Protokol ile ilgili degil, daha cok Kuresel Isinma'nin hangi ulkelere nasil etkileri olacagi ile ilgileniyor. Bence ilginc saptamalarla dolu bir yazi. Asil olarak bu sorunun dunyanin onumuzdeki yuzyila nasil etkilerinin olacagini tartismak gerekiyor.
Son olarak konunun butun onemine ragmen, basligin neden hainlikle iliskilendirilmis oldugunu anlayamayan kisilerden birisi idim. Ama sanirim simdi biraz daha tahmin edebiliyorum. Bunun nedeni tartisma kulturumuz ile ilgili. Siddeti ve saldirganligi gecer akce olarak gorup tartisma kulturunu yok etmeye calisan bir yerlesik ve egemen kultur ile karsi karsiyayiz. Bu kulturde karsi oldugu her sey hain ve alcak, benimsedigi her sey ise kahramandir. Boyle olmasaydi be bu topicin basliginda hainlik edebiyati olurdu, ne de Marksist Tutum yazarimiz bu kadar kendinden gecerdi.
AKHENATON
05-06-2008, 05:04
Sayın akhenaton, çocuksuluktan kurtulmak gibi bir niyetim hiç bir zaman olmadı. Bizlerin kanıksadığı günlük olaylara bende çocuklar gibi, ilk kez görüyormuşcasına şaşırmak isterim. Bu başlıktaki diğer konularda sizinle, uslubunuzdan rahatsız olduğum için tartışmayacağım.
Esen kalın.
tamam misketlerini geri veriyorum.:o
AKHENATON
05-06-2008, 05:16
sargon ;
öncelikle uskuba uslubla cevap veririm ve bunu bir adım öne taşırım.bunada hakkım olmalı diye düşünüyorum.yazılarım açık ve nettir , takiyeye asla yer vermem.
gelelim konuya ;
yazılarda bir çok bilim adamının ısınmayla ilgili düşünceleri varken sizin cımbızlama tekniği ile bir kaç cümle üzerinde yorum yapmanıza tam anlam veremedim.Size göre bu protokol tam olarak izalanmalımı.bu protokolün imzalanması küresel ısınma veyahut soğutmanın önüne geçebilecekmi yoksa sadece emperyalizm içinmi kullanılacak.
bu protolün imzalanmasımı amaç yoksa , kutuplardaki manyetik baskı sonucunda meydana gelen küresel ısınma ve soğumaya karşı gelişmiş ülkelerin kendileri için almış olduğu bir önlemmidir.Ortodoksin bilim pek fazla gündeme getirmesede Dünyanın olagan üstü dönemleri her zaman olmuştur ki ; bunlar din kitaplarına bile yansımıştır. (Tufan ; sakın tufanı din kitapları şeklinde yazdığımı düşünmeyin, 4.arkeoloji konferansında kanıtları ve etkileri nettir.)
konu nedenmi hainlikle açıldı ; emperyalizme hizmet ettiğini düşündüğüm için.şiddet ve saldırganlık hayatın doğasında vardır.güçlü olan ayakta kalmayacakmıydı, yoksa dinemi yöneldiniz.:)
güçlü olan ayakta kalmayacakmıydı Akhenaton
Tartışma konusunun dışında ama şerh koymak istedim. Güçlü olan degil dogaya ayak uydurabilen ayakta kalır. Dinozorlar ve Mamutlar da çok güçlü idi, ama dogaya yaşam şartlarına ayak uyduramadılar. İnsan ise biraz daha farklı.
saygılarımla
öncelikle uskuba uslubla cevap veririm ve bunu bir adım öne taşırım.bunada hakkım olmalı diye düşünüyorum.yazılarım açık ve nettir , takiyeye asla yer vermem.
Bu tutum kesinlikle kabul etmedigimiz bir tutumdur. Karsindaki kisi saldirgan davranmis, hakarette bulunmus ise yapman gereken moderatorlere haber vermektir. Ayrica simdiye kadar aldiginiz uyarilardan ortaya cikan tablo bu saldirganligi baslatan kisinin genellikle senin oldugun seklinde.
Konuyla ilgili olarak ise,
Marksist Tutum adli sitedeki yaziyi elestirdim. Aradan cimbizla cekmedim. Yazinin ilk bolumu olan "Petrol Tekellerinin Gölgesinde: Kyoto Protokolü" kismindaki uc ana argumani elestirdim, ki bu uc arguman da bolumun butun iddialarini olusturuyordu. Bolumun basliginda ve son kisminda ise Protokolun petrol tekelleri tarafindan zorlandigi iddia ediliyor. Bunu desteklemek icin ise tam tersine yazarin iddiasini curuten bir tablo verilmis. Buna gore petrol sirketleri buyuk cogunlukla Cumhuriyetcileri desteklemisler. Ama ABD'nin Cumhuriyetci hukumeti Protokolu imzalamamakta direnen tek ulke. Hatta yazida petrol tekellerinin tuttugu bilim adamlariyla bu konuyu gundemden uzaklastirmak icin ne kadar caba gostermis oldugu anlatiliyor. Yazar surekli kendini tekzip ediyor.
Goruldugu gibi Marksist Tutum'da yayinlanan Ozan Demirci'nin yazisi bastan asagi tutarsizliklarla dolu. Ayrica bircok bilim adaminin aciklamasi yok. Sanirim ikinci yaziyi kastediyorsun. Bu yaziyi elestirmedim zaten. Tersine ilginc buldugumu soyledim. Tartisilmaya deger ciddi argumanlar var.
Akhenaton, sanirim muhataplarinin yazdiklarini da dikkatle okumuyorsun.
Kyoto protokolü küresel ısınmanın önüne geçebilir mi ? Buna verilecek cevap kesinlikle hayırdır. Ama unutulmaması gereken şey bir şeyler yapmanın, çözüm aramanın başlanması gerektiğidir.
Doğaya fosil yakıtlar yolu ile fazladan saldığımız karbondioksit ve benzeri gazlar iklimimizde onulmaz yaralar açıyor. Daha önce ozon tabakası problemi ciddiye alındığı için oldukça sıkı önlemler ve antlaşmalarla bu konuda iyimser olmamız için yeterli düzelmeler sağladı. Sera etkisi yapan gazlar konusunda ise insanlığın işi biraz daha zor. Nedeni son derece açık. Neredeyse uygarlığımız fosil yakıtlarla elde edilen enerjiye bağımlı.
Alternatif enerji kaynaklarının yaratılması özellikle petrol kartellerinin güçlü direnişini kırabilecek bir destek olmadığı için bugünden yarına ortada görünmüyor. Karbon salınımının belli bir düzeyde tutulabilmesi için BM tarafından uygulamaya konulmaya çalışılan Kyoto Protokolünün en büyük muhalifi sera etkisi yapan gazların en büyük üreticisi olan ABD.
Atmosfere salınan karbondioksitin %25'i ABD kaynaklı. Onu Rusya ve kömüre dayalı enerji yatırımları ile Çin izlemekte.
Bugün karbon salınımını doğanın absorbe edebileceği sınırlara getirsek bile olumlu sonuçları ancak yüzyıl içerisinde görebilecek olmamız işin ne denli vahim olduğunu anlatıyor. Artık önümüzdeki dönem içerisinde küresel ısınmanın ik ve en kötü şekilde bulunduğumuz coğrafyayı vuracağını söylemek kehanet değil.
Akheneton'un ikinci alıntısında bu oldukça açık biçimde anlatılmış. ( dinsel göndermeler ironik olsa da). Bu nedenle hükümetin Kyoto Protokolüne imza atması neden Hainlikte son nokta olsun ? Hala anlamış değilim.
AKHENATON
01-11-2008, 13:45
AKHENATON bir kez daha haklı çıktı.
Her zaman olduğu gibi.
http://www.hurriyet.com.tr/dunya/10258491.asp?gid=229&sz=23143