PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Tarih / Tarihimiz


mhmd
25-06-2008, 14:21
ÖN SÖZ

Değerli arkadaşlar,

Uzun zamandır düşündüğüm bir çalışmayı dikkatinize sunmaya çalışacağım.
Bulunduğumuz sitenin en büyük özelliği, tarihin sorgulanması ve tarihi bakış üzerinedir. Hal böyle iken; Tarihsel olay ve olguların değerlendirilmesi için yazdığımız binlerce forumdan çok azı bilimsel temeller üzerine bina edilmektedir.

Yazarlarımızın pek çoğu tarihsel değerlerdirme yapmaktan uzak yazılar yazabilmektedir. Ancak asıl mesele bundan sonra başlamakta, tarihi bakış süzgecinden geçmeyen yazılar okuyucu tarafından doğru olarak algılanmakta ve yanlış değerlendirmelerle sonuçlanmaktadır.

Bir yazarın yazdıkları içerisinde "Şimdi savunma olarak o dönemin şartlarını...." diye başlayan cümleler, küçümseme ve hatta hata olarak kabul edilebilmektedir.

Tüm bu sonuç ve gereklilikler doğrultusunda sunmaya çalışacağımız yazının başarıya ulaşmasını Yüce Rabbimizden niyaz ederiz.

---.---

KAYNAK HAKKINDA

Bu çalışmamızın büyük bir kısmında (Tarihsel bakış ve Osmanlı Tarihi) fikir ve eserlerinden yararlanmayı düşündüğümüz tarihçilerimiz Türk Tarih Profesörü Sn. İlber ORTAYLI ve Türk Toplum Bilimci Sn. Prf. Reşit Emre KONGAR'dır.

İlber Ortaylı (d. 1947), Türk tarih profesörüdür.

"1947 yılında Bregenz, Avusturya`da Kırım Tatarı bir ailenin çoçuğu olarak dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini İstanbul ve Ankara'da tamamladı. 1965'te Ankara Atatürk Lisesi'nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (1968) ile Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünü bitirdi. Viyana Üniversitesi'nde Slavistik ve Orientalistik okudu.

Yüksek lisans çalışmasını Chicago Üniversitesi'nde Prof. Halil İnalcık ile yaptı. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden "Tanzimat Sonrası Mahalli İdareler" adlı tezi ile doktora derecesi aldı (1978), "Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman Nüfus[z]u" adlı çalışmasıyla da doçent (1979), 1989'da profesör oldu.

Viyana, Berlin, Paris, Princeton, Moskova, Roma, Münih, Strazburg, Yanya, Sofya, Kiel, Cambridge, Oxford ve Tunus üniversitelerinde misafir öğretim üyeliği yaptı, seminerler ve konferanslar verdi. Yerli ve yabancı bilimsel dergilerde 16. yüzyıl ila 19. yüzyılı Osmanlı tarihi ve Rusya tarihi ile ilgili makaleler yayınladı. 1989-2002 yıllları arasında Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde İdare Tarihi Bilim Dalı Başkanı olarak görev yapmış, 2002 yılında Galatasaray Üniversitesi'ne, 2 yıl sonra Bilkent Üniversitesi'ne geçmiştir. Halen (2005) Topkapı Sarayı Müdürlüğü görevini de yürütmektedir. Şu anda Galatasaray Üniversitesi'nde tarih dersleri vermektedir

İlber Ortaylı, Uluslararası Osmanlı Etütleri Komitesi yönetim kurulu üyesi ve Avrupa İranoloji Cemiyeti üyesidir."
http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0lber_Ortayl%C4%B1

"Prof. Reşit Emre Kongar (d. 13 Ekim 1941, İstanbul), Türk toplum bilimci.

Babası, Şişli Terakki ve Pertevniyal Liseleri felsefe öğretmenlerinden İhsan Kongar, annesi ise yine Şişli Terakki Lisesinde bir süre felsefe öğretmenliği yapan, Zapyon Kız Lisesi felsefe öğretmeni Mesude Kongar'dır.

İlk, orta ve lise eğitimini Şişli Terakki Lisesi'nde gören Kongar, 1958-1959 öğretim yılında fen şubesinden mezun oldu. 1963 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü'nü, 1966 yılında da Michigan Üniversitesi Sosyal Çalışma Yüksek Okulu'nu, M.S.W derecesiyle bitirdi. 1968 yılında Hacettepe Üniversitesi'nde Sosyal Çalışma Yüksek Okulu'nu kurdu ve buraya müdür olarak atandı.1981 yılı Temmuz ayında "Atatürk ve Devrim Kuramlar" adlı takdim teziyle Hacettepe Üniversitesi Senatosu'nca profesörlüğe yükseltildi.

15 Şubat 1983 tarihinde, askerî rejimin üniversite konusundaki uygulamalarını protesto etmek için üniversiteden istifa etti. 1983-1987 yılları arasında Hürriyet gazetesinde danışmanlık, 1987-1991 yılları arasında ise KAMAR Kamuoyu Araştırma Şirketi'nde yöneticilik yaptı. 17 Nisan 1992 yılında Kültür Bakanlığı Müsteşarlığı'na atandı. Kasım 1995'de bu görevini bırakıp Hacettepe Üniversitesi öğretim üyeliğine geri döndü. 2001 yılında Cumhuriyet gazetesi yayın danışmanlığına atandı. Halen Yıldız Teknik Üniversitesi'nde saat başı görevli ve Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde fahri hocalık yapmakta, ayrıca Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığını sürdürmektedir."
http://tr.wikipedia.org/wiki/Emre_Kongar

Devam edebilir...

galapagos
25-06-2008, 19:38
her ikiside sevdiğim insanlar devamını sabırsızlıkla bekliyorum...

mhmd
26-06-2008, 16:20
TARİH NEDİR?

Pek çokları, çeşitli tanımlamalar getirmişlerdir, tarih kavramına.
Kısaca, toplumsal bilimlerin tamamını içine alan ve beşeri ilişkilerin temelleriyle ele alındığı geçmiz zaman bilimi diyebiliriz.

Biraz daha akademik olarak bakarsak;
"Araştırma alanı olarak, tarih insan kayıtlarına, yazılı ya da sözlü kaynaklara dayanır. Tarihi bilgi, geçmişteki olaylara ilişkin bilinenlerin, tarihe ilişkin güncel düşünce çerçevesiyle yorumlanmasıyla oluşur.

Tarih kelimesinin Batı dillerindeki tüm karşılıkları Grekçe istoria, istorien sözcüğünden gelmektedir. (Latince: his-toria, İtalyanca: storia, Fransızca: histo-rie, İngilizce: history, Almanca: Histo-rie). İyonya lehçesinde bildirme, haber alma yoluyla bilgi edinme anlamlarında kullanılan kelime, Attika lehçesinde görerek, tanık olarak bilme anlamlarının yanı sıra çok daha geniş bir anlam içeriğiyle fizik, coğrafya, astronomi, bitki ve hayvan bilgisi ve hatta giderek doğa bilgisini kapsayacak şekilde kullanılmıştır."
Kaynak, http://tr.wikipedia.org/wiki/Tarih

Esasen kavramsal olarak, henüz bir problem yoktur. Hemen hemen tüm kaynaklar aynı doğrultularda bilgiler verirler. Ancak her sosyal bilimin en büyük açık kapısı olan subjektiflik ve taraflılık, tarih biliminin oluşturulmasında da en büyük problemdir.

TARİHE BAKIŞTA HATALAR

Sn. Raşit Emre KONGAR, Tarihe bakışımızda 3 ayrı başlık altında problemleri şu şekilde sıralamaktadır.

1. İnsanlar Tarihi, genellikle sahip oldukları ideolojilere göre saptırırlar.
Tarihe bakarken, genellikle kasıtlı yapılan yanlışların altında yatan bu ideolojik saptırma en çok dinci ve milliyetçi çizgide, Müslümanlığı ve Türklüğü yüceltmek veya tam tersine, haksız ve yanlış suçlamalarla yermek ve küçültmek konularında görülür.

Sitemizde de bu tip saptırmalar oldukça sık yaşanmaktadır. Müslüman kimlikle katılım sağlayan yazarlar tüm aktarımlarını İslamiyetin vasıflarını üstün ve abartı ile vermektedir. Keza, karşıt taraf da hiçbir olumluluğu görmeden tüm olumsuzlukları abartarak ve tarihsel perspektiften uzak değerlendirmektedirler.
-Ateistler vatanperver olamaz!
-İnançsızlık, bilgisizliktir!
-Müslümanlar geridir!
-Türkler adam olmaz!
Gibi sloganlarda bu tip görüşler aktarılır.

2. İnsanlar kimi zaman ele alınan olay ya da olguları, genel tarih ve dünya bağlamı dışında, soyut biçimde, dünya konjoktüründen ve tarihsel süreçlerden yalıtarak irdeler.
Tarihte bir olay incelenirken çevresi unutulur!

Türkiye aleyhine kullanılan Ermeni sorunu, hukuksal ve toplumsal temeli 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasına, tarihsel ve dinsel temeli Birinci Haçlı Seferine kadar dayanan bir siyasal süreç olarak görülmez. Doğu Anadolu bölgesinde birden bire ayaklanarak sivilleri katleden bir toplum olarak yansıtılır!
Sitemizde İslam Tarihi incelenirken birden bire oluşmuş ve öncesiz bir tarih sunulur. İnsanlık sanki İslam tarihi ile başlamış olarak bilinir!

3. Tarih incelenirken yapılan en önemli yanlışlardan biri de, geçmişin, bugünkü kavramlar ve terimlerle irdelenmesi ve değerlendirilmesidir.

En tipik örnek; Osmanlı İmparatorluğunun 14. ile 17. yüzyıllar arasındaki temel yapısının "insan hakları" bağlamında değerlendirilmesi yanlışıdır. İster Osmanlıyı ve İslamı yüceltmek, isterse Osmanlıyı ve Müslümanlığı yermek adına yapılsın, böyle bir irdeleme yanlıştır.
Sitemizde bu hususta düşülen hata ise İslam tarihini günümüz değerleri ve kavramları ile açıklamaya kalkışılmasıdır. Pedofili, Polijini, Kölelik, Cariye v.s. terimlerin o günki karşılıkları ile bu günki karşılıkları arasında farklar görülememektedir.

Devam edebilir...

KızıL
27-06-2008, 21:57
gelmez birdaha heraklitos gibi babası....

Aydınus
28-06-2008, 01:18
''Devam edebilir...'' mhmmd

Niye 'devam edecek' değil de 'devam edebilir' ; birşey anlamadım doğrusu .

dilaver
28-06-2008, 01:27
Alkışlayın diyor, tehdit ediyor. Yoksa yazmam diyor. :)

saygılarımla

not : bu şaka idi ama şimdiye kadar yazıdan bir şey alamadık. Esas heyecanlı kısmının bundan sonra olması gerekiyor. :) Devamını dileriz.

mhmd
28-06-2008, 10:08
:)

"Alkışlayın diyor, tehdit ediyor. Yoksa yazmam diyor"

Her şakada bir gerçeklik payı olduğunu söylerler. Öyleyse açıklamak lazım gelecek.

Okuyucu için her zaman anladığı anlam, yazının ifade etmek istediği anlamla örtüşmeyebilir.
Kutsal metinlerde dahi, düz çevirileri alarak hiçbir değerlendirme ve incelemeye tabii tutmadan, "Aha bak işte burda -BİZ dedi, demek ki; TEK değilmiş, bir sürü varlarmış.!!!" yorumlarını çok okuduk.
Bu yüzden şaka yollu da olsa anladığınız anlam burada yok.

Nedeni şudur;
Daha önceki serilerimize baktık, onlarda kullanmış olduğumuz "Devam edecek..." kelimesi, gelecek zamanı bağlayan ve kesinlik ifade eden kipte kullanılmaktaydı.
Oysa ki, bazıları henüz bitmedi ya da bitiremedik.
Ola ki; elimizde olmayan nedenlerden ötürü bitiremeyeceğimiz bir dizi olur ise okuyucuya mahcup olmamak için bu şekle döndük.
Yani;
Devam edebilir... :D

mhmd
28-06-2008, 11:13
OSMANLI TARİHİNE BAKIŞ

Osmanlı tarihine bakışı Sn. İlber ORTAYLI şu şekilde yorumlamaktadır;

"Osmanlı tarihçiliği, maalesef yaşanan ve yahıyan tarihe uygun ve o darecede başarılı bir yazım değildir. Bu, gökemli bir tarihtir. Bizzat Avrupa tarihinin oluşumunda, vazgeçilmez bir parçadır. Onun içindir ki, Avrupa milletlerinin %80'i bugün Osmanlı tarihini ciddi bir şekilde tetkik etmektedirler."

Gerçekten de biraz tarihimize inmeye başladığımız zaman elimizde çapsız ve sığ bilgiler bulmaktayız. Bu bilgilerin çoğu da propagandalara kurban gitmektedir.

İstanbul'un alınmasında Fetih coşkusu yaşayanların, üç gün üç gece şehrin talanını bilmemeleri bir yanda. Ortaçağ dünyasında kuşatma ve savaşla alınan kentlere uygulanan uygulamalardan bihaberlerin, sadece bu talan ve soygun için İstanbul'u işgal edişini söylemeleri bir yandadır.

Bunun müsebbibi tarihimiz değil tarihçilerimizdir.

"Türk ulusu arasında bu tarih, gereği gibi yazılmamıştır. Büyük sentezler yoktur ortada. Büyük sentezlerin olmadığı bu ortamda, halka dönük vulgarize edebiyat dediğimiz basitleştirilmiş bir tarih yazımı da yoktur ve tabii okul kitapları da istenenden çok uzaktadır. Bu kitaplar pedagojik bakımdan zayıftır. Çocuklarımız, gençlerimiz tarihi sevecek durumda değillerdir.

Büyük Osmanlı tarihçileri kimlerdir?

Hiç şüphesiz ki mazide önemli vakanüvislerimiz vardır. Daha sonra üstünde duracağız. Ama bizim çarpıcı biçimde bilimsel düşünceye sahip olan, saygın diyebileceğimiz ilk kişi Ahmet Cevdet Paşa'dır. 19. asır Türkiye'sinin, Türk edebiyatının, Türk hukukçuluğunun dehasıdır. Eski harflerden oluşan on iki ciltlik Tarih-i Cevdet, itiraf etmeliyim ki, bugünkü Türk Latin harflerine doğru dürüst çevrilememiştir. Türk dilinde sadeleşmeyi teşvik eden ve bizatihi yazdığıyla bunu sağlayan, cümle kuruşu, üslubu itibarıyla bugünkü Türkçeye, Bugükü Türklere bu kadar yakın olan bir ayazarı biz bilmiyoruz."

Bu konuyu, T.D. Sitemizde zannedersem "Bunları Biliyor Muyuz" başlığında vermeye çalışmıştık.
Kendi tarihimizi ciddi yazanların eserleri dahi henüz dilimizde yayınlanmamıştır. Yayınlananlar ise daha çok taraflı ve eksik olarak aktarım yapmış yabancı literatür alıntılarıdır.
Bu alıntıların bizlere vereceği Tarih ve Tarihimiz şuuru ne derece doğrudur?
Devam edelim...

"Fuat KÖPRÜLÜ'yü bütün eserleriyle tanımıyoruz. Daha ilginci, araştırmalarını tamamen yeni harflerle kaleme almış rahmetli Profesör Ömer Lütfi BARKAN'ı bile tam tanımayız. Halbuki bunlar şimdi ebediyete intikal eden ve modern Türk tarihçiliğinin, üslupları ve metodları itibariyle, öncüsü olan büyük adamlarımızdır."

Demek ki; tarih yapıcılarımız, az da olsa var olmalarına rağmen eserleri ve güncellikleri günümüze aksettirilmemektedir.

Tam da burada Sn. Raşit Emre KONGAR'ın konu hakkındaki yorumlarını vermek isteriz;

"Türkiye'de resmi tarihin birtakım eksikleri ve yanlışları olduğu muhakkaktır.
Ne yazık ki, resmi tarihe bir seçenek olarak oluşturulan gayri resmi tarih de, kimi zaman tarihi gerçeklere tümüyle aykırı öyküler uydurmuştur.
İşin korkunç yanı, dinci politikacıların ağzından sık sık tekrarlanan bu yalanlar, geniş kitleler tarfından gerçek gibi algılanmaya başlamıştır.
İşin ilginç yanı, resmi tarih tezi de kaçınılmaz olarak dinci milliyetçi cizgide oluşurulduğu için, zaman zaman Cumhuriyet karşıtı söylemlerle tarihi saptıran, gayri resmi tarihle resmi tarih aynı yönde eksik da yanlışlara düşme tuzağından kurtulamamışlardır.

Atatürk'ün Samsun'a gittiği derme çatma Bandırma adlı geminin kocaman bir şilep olduğu ya da İstiklal Mahkemellerinde yüzbinlerce Müslümanın inançlarından dolayı idam edildiği gibi kaba yalanları bir yana bırakırsak bile, örneğin Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunda 4. Haçlı seferi gibi işlevsel bir olayın rolü, bizim tarih eğitimimizde hiç yer almaz."

Gerçekten de çaplı ve derinlemesine, tarafsız bir tarih anlayışımız olamamıştır. Yukarıdaki her iki uzmanımızın da belirttikleri ile kendi tarihimizle dahi yüzleşmemiz imkansız gibi görülmektedir.

Bu böyledir, böyledir de; her iki taraftan yapılan yorumlar bir o kadar keskin ve bilimseldir!!! diyebilir miyiz?

Devam edebilir... ;)

Aydınus
28-06-2008, 20:32
OSMANLI TARİHİNE BAKIŞ

Osmanlı tarihine bakışı Sn. İlber ORTAYLI şu şekilde yorumlamaktadır;

"Osmanlı tarihçiliği, maalesef yaşanan ve yahıyan tarihe uygun ve o darecede başarılı bir yazım değildir. Bu, gökemli bir tarihtir. Bizzat Avrupa tarihinin oluşumunda, vazgeçilmez bir parçadır. Onun içindir ki, Avrupa milletlerinin %80'i bugün Osmanlı tarihini ciddi bir şekilde tetkik etmektedirler."

Gerçekten de biraz tarihimize inmeye başladığımız zaman elimizde çapsız ve sığ bilgiler bulmaktayız. Bu bilgilerin çoğu da propagandalara kurban gitmektedir.

İstanbul'un alınmasında Fetih coşkusu yaşayanların, üç gün üç gece şehrin talanını bilmemeleri bir yanda. Ortaçağ dünyasında kuşatma ve savaşla alınan kentlere uygulanan uygulamalardan bihaberlerin, sadece bu talan ve soygun için İstanbul'u işgal edişini söylemeleri bir yandadır.

Bunun müsebbibi tarihimiz değil tarihçilerimizdir.

"Türk ulusu arasında bu tarih, gereği gibi yazılmamıştır. Büyük sentezler yoktur ortada. Büyük sentezlerin olmadığı bu ortamda, halka dönük vulgarize edebiyat dediğimiz basitleştirilmiş bir tarih yazımı da yoktur ve tabii okul kitapları da istenenden çok uzaktadır. Bu kitaplar pedagojik bakımdan zayıftır. Çocuklarımız, gençlerimiz tarihi sevecek durumda değillerdir.

Büyük Osmanlı tarihçileri kimlerdir?

Hiç şüphesiz ki mazide önemli vakanüvislerimiz vardır. Daha sonra üstünde duracağız. Ama bizim çarpıcı biçimde bilimsel düşünceye sahip olan, saygın diyebileceğimiz ilk kişi Ahmet Cevdet Paşa'dır. 19. asır Türkiye'sinin, Türk edebiyatının, Türk hukukçuluğunun dehasıdır. Eski harflerden oluşan on iki ciltlik Tarih-i Cevdet, itiraf etmeliyim ki, bugünkü Türk Latin harflerine doğru dürüst çevrilememiştir. Türk dilinde sadeleşmeyi teşvik eden ve bizatihi yazdığıyla bunu sağlayan, cümle kuruşu, üslubu itibarıyla bugünkü Türkçeye, Bugükü Türklere bu kadar yakın olan bir ayazarı biz bilmiyoruz."

Bu konuyu, T.D. Sitemizde zannedersem "Bunları Biliyor Muyuz" başlığında vermeye çalışmıştık.
Kendi tarihimizi ciddi yazanların eserleri dahi henüz dilimizde yayınlanmamıştır. Yayınlananlar ise daha çok taraflı ve eksik olarak aktarım yapmış yabancı literatür alıntılarıdır.
Bu alıntıların bizlere vereceği Tarih ve Tarihimiz şuuru ne derece doğrudur?
Devam edelim...

"Fuat KÖPRÜLÜ'yü bütün eserleriyle tanımıyoruz. Daha ilginci, araştırmalarını tamamen yeni harflerle kaleme almış rahmetli Profesör Ömer Lütfi BARKAN'ı bile tam tanımayız. Halbuki bunlar şimdi ebediyete intikal eden ve modern Türk tarihçiliğinin, üslupları ve metodları itibariyle, öncüsü olan büyük adamlarımızdır."

Demek ki; tarih yapıcılarımız, az da olsa var olmalarına rağmen eserleri ve güncellikleri günümüze aksettirilmemektedir.

Tam da burada Sn. Raşit Emre KONGAR'ın konu hakkındaki yorumlarını vermek isteriz;

"Türkiye'de resmi tarihin birtakım eksikleri ve yanlışları olduğu muhakkaktır.
Ne yazık ki, resmi tarihe bir seçenek olarak oluşturulan gayri resmi tarih de, kimi zaman tarihi gerçeklere tümüyle aykırı öyküler uydurmuştur.
İşin korkunç yanı, dinci politikacıların ağzından sık sık tekrarlanan bu yalanlar, geniş kitleler tarfından gerçek gibi algılanmaya başlamıştır.
İşin ilginç yanı, resmi tarih tezi de kaçınılmaz olarak dinci milliyetçi cizgide oluşurulduğu için, zaman zaman Cumhuriyet karşıtı söylemlerle tarihi saptıran, gayri resmi tarihle resmi tarih aynı yönde eksik da yanlışlara düşme tuzağından kurtulamamışlardır.

Atatürk'ün Samsun'a gittiği derme çatma Bandırma adlı geminin kocaman bir şilep olduğu ya da İstiklal Mahkemellerinde yüzbinlerce Müslümanın inançlarından dolayı idam edildiği gibi kaba yalanları bir yana bırakırsak bile, örneğin Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunda 4. Haçlı seferi gibi işlevsel bir olayın rolü, bizim tarih eğitimimizde hiç yer almaz."

Gerçekten de çaplı ve derinlemesine, tarafsız bir tarih anlayışımız olamamıştır. Yukarıdaki her iki uzmanımızın da belirttikleri ile kendi tarihimizle dahi yüzleşmemiz imkansız gibi görülmektedir.

Bu böyledir, böyledir de; her iki taraftan yapılan yorumlar bir o kadar keskin ve bilimseldir!!! diyebilir miyiz?

Devam edebilir... ;)


mhmmd arkadaşım ;

Lütfen beni yanlış anlama , şevkini de kırmak istemem fakat , bu yazı ile neyi amaçladığını doğrusu hala anlayabilmiş değilim .

Diyorsun ki , tarihi konular ideolojilere göre ele alınıp değenlendiriliyor . Doğrudur , gerçekten de öyle .

Yazında şöyle bir cümle geçiyor , diyorsun ki :

''Gerçekten de çaplı ve derinlemesine, tarafsız bir tarih anlayışımız olamamıştır. Yukarıdaki her iki uzmanımızın da belirttikleri ile kendi tarihimizle dahi yüzleşmemiz imkansız gibi görülmektedir.'' mhmmd

Sıradan insanların değil , uzmanların da hemfikir olduğu üzere çaplı ve derinlemesine , tarafsız bir tarih anlayışımız yok ve tarihimizle dahi yüzleşemiyor isek sen şimdi bize sadece ve sadece bunu anlatmak için mi bu yazıyı kaleme alıyorsun ?

Oysaki bunu tarihi konularda açılmış herhangi bir başlıkta birkaç cümle ile belirtebilirdin ve kendini de boşu boşuna yormak durumunda kalmazdın .

Unutma mhmmd ; bundan sonraki anlatacaklarına ve o , çok çok itibar ettiğiniz İlber Oltaylı Hoca'dan alıntılayarak yapacağın her iddiaya karşı kurmuş olduğun üstteki cümle sürekli olarak ve her vesileyle karşına çıkarılacaktır .

''Bu böyledir , böyledir de ; her iki taraftan yapılan yorumlar bir o kadar keskin ve bilimseldir!!! diyebilir miyiz ?'' mhmmd


Mantık , yukarıdaki cümledeki gibi işlerse , ( ki kendi içinde haklı olabilir ) o zaman tarihi konularda bundan sonraki ortaya atılacak olan iddiaların keskin veya bilimsel olacağına nasıl inanacağız ve buna kim karar verecek ; İlber Ortaylı mı ?

Neyse , bekleyelim görelim bakalım .

mhmd
28-06-2008, 23:16
Sn. Aydınus,

Sorularınızın ve aklınıza takılanlar için birinci yazımızın ÖN SÖZ bölümüne bir kez daha bakmanızı önerebiliriz.

Ancak bir teziniz var ki, gerçekten de üzerinde düşünmedik desek yalan olur.
"Oysaki bunu tarihi konularda açılmış herhangi bir başlıkta birkaç cümle ile belirtebilirdin ve kendini de boşu boşuna yormak durumunda kalmazdın ." Diye belirtmişsiniz.

Sitede bulunuş amacımız öğrenmektir. Şahsen fikirlerimizi sabitleyerek 'geleni, geldiği gibi göndermek' düsturu ile tartışmak, hele hele kendi fikrimizi baz kabul edip lafazanlıklar değildir tarzımız.
Bu site bize çok şey vermiştir. Bizim yazdıklarımız da verici tarzda olmalıdır diye düşünürüz. Yoksa, bunca özel işimiz arasında yazılarımıza ayırdığımız vakit ile kendi kendimize tatmin amacımız olamaz.

Diziye kabaca baktıktan sonra yazınızı yazmışsınız. Ricamız, bir kez daha ve başından itibaren okumanız. Eğer okursanız sadece Sn. İlber ORTAYLI'dan faydalanmadığımızı ve iki ayrı uzmanın görüşleri ile yazımızı sunduğumuzu görürsünüz.

Bir ricamız daha olacak;
Yazınızda renk farkı ile en öne çektiğiniz üstü kapalı tehditler bize işlemez. Hatamızı her daim yazmanız, bizim daha iyi bilgilere ulaşmamızda yardımcı olur. Ve bizden ancak teşekkür alırsınız, başka da bir şey beklemeyin.

pante
29-06-2008, 00:08
İlkokul döneminde okuduğumuza inanırdık da, orta ve lise dönemlerinde tarih kitaplarındaki abartmalar, yanlı yazılar bayağı sırıtırdı. Yazılmayanları, gizlenenleri, çarpıtılanları bilmezdik ama savaş anlatımlarından belli olurdu objektif olunmadığı. Kaybedilen savaşlara gösterilen sebepler, futbol fanatiklerinin "hakem taraf tuttu, şike, kalecinin hatası vs." gerekçelerine benziyordu. Sanki kaybedilmesi olağan değilmiş gibi.
Petro'ya deli diyen, Katerina'yı Baltacı'yla ilişkilendiren, Ulubatlı'lar yaratan, Osmanlı'yı bir Türk İmparatorluğu olarak sunan bir resmi tarihi eleştirirken, farklı açıdan eleştirenleri de tanımaya başladık. Anladık ki biz "resmi tarih yalan" dedikçe bunlar nemalanıyor.

Örneğin "Yalan söyleyen tarih utansın" diye resmi tarihi eleştiren kitapta, resmi tarihten çok daha fazla saçmalık ve yalan vardı. Abdülhamit'i göklere çıkaran, Vahdettin'i asıl kurtarıcı ilan eden, Çanakkale Zaferini evliyalara maleden bir zihniyet, resmi tarihi eleştirerek parsa topluyor.

Bunun yanında Çanakkale Zaferini zafer olarak görmeyen, Kurtuluş Savaşını küçümseyen, anti-emperyalist bir savaş olmadığını savunan, Ermeni diasporasını destekleyerek soykırım iddiasında bulunan, Atatürk'ün Mustafa Suphi'leri öldürttüğünü öne süren, Şeyh Sait isyanını farklı göstermeye çalışan, Dersim isyanının bastırılmasını bir soykırım olarak niteleyenler var. Örneğin bir başka başlıkta "Türküm diyen faşisttir" diye düşünen zihniyet sahibinin Dersim'de 5 milyonun katledildiğini (resmi tarihi eleştirerek) uydurması gibi. Bu örnekler çoğaltılabilir. Resmi tarih, Ermenilerin yaptıkları katliamlardan sözettiğinde biz "Sanki bizimkiler yapmadı" diye eleştirirken, diğer resmi tarih eleştiricileri " Ermeniler katliam yapmadı, Türkler yaptı" diye tek yanlı düşünebiliyor.

Diyeceğim şu ki; Resmi tarih çarpıtılmıştır, süslenmiştir, abartılmıştır ama her resmi tarihi eleştirenin de doğru söylediği sanılmasın. Onların söylemleri resmi tarihten çok daha çarpık, çok daha abartılı ve yalanlarla dolu.

İlber Ortaylı ve Emre Kongar iyi bir seçim..

evrensel-insan
29-06-2008, 02:35
Saygideger pante;

Tarihte neler oldugunu belirtebilmek ve bu belirtinin gerceklik payini algilayabilmek, bence duygusal ve kendi tarihini yazan acisindan objektif degildir.

Tarihte bazan oyle carpitmalar olurki; herhangi bir savasin galibi-ki objektif olarak bir taraftir-iki ayri kaynakta farkli iki taraf olarak gosterilebilir.

Surasi bir gercekki; Osmanli ve Turkiye tarihi, hem tarihi yasayanlar acisindan, hemde tarihi yazanlar acisindan, hep tek taraflidir ve tamamen duygu yukludur. Ustelik, karsi taraf acisindan da asagilayici, hakaret hatta nefret uyandirici ve dusman kilici bir iceriktedir.

O yuzden hic bir zaman, ne Osmanliyi ne de Turkiye'yi degerlendirirken hep karsi taraf suclanmis ve bizim taraf-ki bu suclamaya ragmen-kahraman ilan edilme, ya da yenilginin temeli yine karsi tarafin bir "hilesine" baglanmistir.

Surasi cok acidir ki, bizim tarihimizi ne biz yazmis, ne de biz anlatabilmisizdir.

Ustelik her olaya bakan ve degerlendiren, kendi tarafindan bakarak degerlendirmistir. Oyuzdende objektif gercekler hic bir zaman su yuzune cikmamistir ve cikamiyacaktir.

Sizi bilmem ama, ben sahsim adina, Emre Kongar'a pek guvenemem. Bakis acisi hem objektif degildir, hemde belirli bir ideoloji temelinde olaylari yorumlamaktadir.

Sunu da unutmamak lazim, tarihin herhangi bir doneminde hic akla gelmeyecek bir iddia sunuluyor ve bu kamuoyuna yansiyorsa, bunun gerceklik payini anlayabilmek ve fikir yurutebilmek zordur. Ama unutmamak gerekirki, "ates olmayan yerden duman cikmaz".

Ben sahsim adina,-Turkiye'de nasil kandirildigimin bilincine ve farkina vardigim icin-tarihi, yabanci kaynaklardan ogrenmeyi yegliyorum. Tabi ki aldigim tum bilgileri, kendi icinde nedenleyerek ve sorgulayarak ama objektif olabilmek kaydiyla.

Saygilarimla;
evrensel-insan

Squall
29-06-2008, 11:31
Bunun yanında Çanakkale Zaferini zafer olarak görmeyen, Kurtuluş Savaşını küçümseyen, anti-emperyalist bir savaş olmadığını savunan, Ermeni diasporasını destekleyerek soykırım iddiasında bulunan, Atatürk'ün Mustafa Suphi'leri öldürttüğünü öne süren, Şeyh Sait isyanını farklı göstermeye çalışan, Dersim isyanının bastırılmasını bir soykırım olarak niteleyenler var. Örneğin bir başka başlıkta "Türküm diyen faşisttir" diye düşünen zihniyet sahibinin Dersim'de 5 milyonun katledildiğini (resmi tarihi eleştirerek) uydurması gibi. Bu örnekler çoğaltılabilir. Resmi tarih, Ermenilerin yaptıkları katliamlardan sözettiğinde biz "Sanki bizimkiler yapmadı" diye eleştirirken, diğer resmi tarih eleştiricileri " Ermeniler katliam yapmadı, Türkler yaptı" diye tek yanlı düşünebiliyor.

Diyeceğim şu ki; Resmi tarih çarpıtılmıştır, süslenmiştir, abartılmıştır ama her resmi tarihi eleştirenin de doğru söylediği sanılmasın. Onların söylemleri resmi tarihten çok daha çarpık, çok daha abartılı ve yalanlarla dolu.



Söylenmesi gereken tüm doğruları gene sen dile getirmişsin dostum..tebrikler.

frodo
30-06-2008, 18:41
Aslında mhmmd arkadaşın emek verdiği bu çalışmanın bitmesini beklemek gerekir diye düşünüyordum. Ama bir ara giriş yapmak gerekecek: çünkü eğer yanlış anlamadı isem genel doğruların yanında yanlış bir "tarihsel savunma" anlayışı gelişiyor arkadaşımızın emeklerinde.

Sitemizde bu hususta düşülen hata ise İslam tarihini günümüz değerleri ve kavramları ile açıklamaya kalkışılmasıdır. Pedofili, Polijini, Kölelik, Cariye v.s. terimlerin o günki karşılıkları ile bu günki karşılıkları arasında farklar görülememektedir.


Dikkat çekmeye çalıştığım şeyin ipuçları yukarıdaki alıntıda uç vermiş zaten. Sitede islâm tarihi eleştirilerinin bir özelliği var. Sözkonusu tarih, en azından Muhammed Mustafa'nın dönemi sıradan bir tarihsel vaka olmaktan çok daha fazlasıdır. Ortada kainatın yaratıcısından vahiy yolu ile alınan emirlerin uygulandığı iddiası vardır. Bu durum konumlanışımızı örneğin Attilla'nın ya da Timur'un yaptıklarına yaklaşımımızdan farklı kılar.

Attilla'nın, Timur'un veya Atatürk'ün değerlendirilmesinde "dönemin ahlaki, kültürel, ideolojik gerçeklerinden kopartarak yargılama yapılamaz.

Ama cariyeler konusunda, köleler konusunda İslâmi pratik için yapılacak savunma "ne yapalım o dönemin koşulları bunları gerektiriyordu" türünden olacaksa, vahiy yolu ile alınan emirlerin olmaması durumunda ancak geçerli olur.

Bizim iddiamız da budur. Kuran ve emirleri bugünkü bakış açımızla kabul edemeyeceğimiz olguları içerdiği için yaratıcının emirleri olamaz. Aksi durumda "yaratıcı" insan gerçekliğine boyun eğmiş olur. Ganimet kavramının dönemsel önemi üzerine kullarının bir kısmına başkalarının mallarını gasp etme özürlüğü veren, yine kullarının bir kısmını savaşlarda yenildiler diye galip gelenlere cariye veya köle olmaya mahkum eden, peygamberine neredeyse sınırsız evlilik izni veren "yaratıcı" sizce örneğin süpernova patlamalarını bile hesaplayıp gerçekleştiren "yaratıcı" ile aynı olabilir mi ?

Evet tarihin özeti olan insan, geriye tarihe bakarken ister istemez bugünkü bakış açısına uyumlu olguları seçerek subjektifleşir. Bu durumdan kurtulabilmenin önerilen bir çok yolundan birisi de karşılaştırılmalı tarih anlayışıdır. Bu günden geriye bakarken öznel yargılarımızdan mümkün olduğunca uzaklaşıp gerçekleri bulmaya çalışmalıyız.

okinono
30-06-2008, 21:36
Ama cariyeler konusunda, köleler konusunda İslâmi pratik için yapılacak savunma "ne yapalım o dönemin koşulları bunları gerektiriyordu" türünden olacaksa, vahiy yolu ile alınan emirlerin olmaması durumunda ancak geçerli olur.

Bizim iddiamız da budur. Kuran ve emirleri bugünkü bakış açımızla kabul edemeyeceğimiz olguları içerdiği için yaratıcının emirleri olamaz. -Frodo
...........

Sevgili Frodo,
Bu sizce tanrıyı ret etmek için yeterli bir sebepmidir?
Yoksa sebeplerden sadece birimidir?
Eğer sebeplerden sadece birisi ise diğer sebepleride ana başlıklar hailnde yazarmısınız?

Selamlar

pervane
30-06-2008, 23:09
Şurda iki satır okuma keyfimiz vardı. Darbeci frodo yapacağını yaptı yine,
gidin tanrıyı başka başlıkta kovalayın! mhmmd abiyi rahat bırakın :(

frodo
01-07-2008, 01:52
Ama cariyeler konusunda, köleler konusunda İslâmi pratik için yapılacak savunma "ne yapalım o dönemin koşulları bunları gerektiriyordu" türünden olacaksa, vahiy yolu ile alınan emirlerin olmaması durumunda ancak geçerli olur.

Bizim iddiamız da budur. Kuran ve emirleri bugünkü bakış açımızla kabul edemeyeceğimiz olguları içerdiği için yaratıcının emirleri olamaz. -Frodo
...........

Sevgili Frodo,
Bu sizce tanrıyı ret etmek için yeterli bir sebepmidir?
Yoksa sebeplerden sadece birimidir?
Eğer sebeplerden sadece birisi ise diğer sebepleride ana başlıklar hailnde yazarmısınız?

Selamlar

Sevgili oki başlığın konusu Tarih ve Tarihimiz. Benim araya giriş nedenim dinlerin özel olarak islam tarihinin neden ilgili dönem tarihsel koşullarında "hafifletilemeyeceğini" vurgulama amaçlıydı. Bu türden bir yaklaşım ancak sözkonusu pratiğin sadece ve sadece gerçek insana ait olduğunun kavranması ile mümkündür. Eğer bu pratiğin kaynağının vahiy yolu ile edinilmiş bilgilere dayandığını kabul ediyorsanız o zaman tarihsel olayların kendi koşulları içerisinde değerlendirilmesi sözkonusu olamaz.

Muhammed'le başladığı varsayılan islam pratiği bana göre tamamı ile insana aittir ve ben bu koşullar altında örneğin küçük yaşta bir çocukla yapılan evliliği anlayabilirim. Çünkü ilkel bedevi yaşam kültürü böyle bir tuhaf anlayışa cevaz vermektedir.

Ama mhmmd arkadaşımızın alıntıladığım bölümdeki kafa karışıklığı açıktır. Hem yazısına başarılı olması için Allah'tan niyaz ederek başlamakta hem de gerek kuranda gerekse sünnet kayıtlarında anlamakta güçlük çektiğimiz kavramların tarihsel koşullar gözönüne alınmadan eleştirilmesine sitem etmektedir.

okinono
01-07-2008, 10:18
Haklı olarak Pervane'den fırçayı yedik. Bence hak ettik de...

Ayrıca cevabınızda kurgusal olarak size hak verdiğim bir yer de var.

Ama sevgili mhhmd hocamın buram buram emek ve içtenlik ve amaç kokan yazısını bölmemek için ayrı bir başlıkta bu konuyu tartışmak gerekiyor sanırım.

Hem kafama bişey takıldı siz yazınca. Yeni başlığı beklliyorum.

Selamlar

mhmd
01-07-2008, 12:31
Bir Çin atasözü der ki;
-Başarısızlık, başarıdan daha çok şey öğretir.

Biz, yapmış olduğumuz hatalardan dersler almasını ve yolumuza daha doğru bir şekilde devam etmesini belki de bu başlıkta hep birlikte öğrenebiliriz.
Tüm katılımcıların; gerek yergi, gerekse destek adına yaptıkları her türlü katkı için teşekkür ederiz.

okinono
01-07-2008, 13:51
Hz.Ömer'in Mısır'ı feth ettiği ilk gün direkt olarak kütüphaneyi yaktırmasının amacını tarihe bu başlıktaki bakış ile nasıl bakmamız gerekiyor sizce mhhmd hocam?

Yani demem odur ki, nasıl ermeniler tek yönlü düşünüyor, nasıl inançsızlar tek yönlü düşünüyor deniyor; inançlı olan bizlerinde inaç tarihimiz ile yüzleşme zamanımız gelmedi mi?

Düşünsenize sevgil Frodo gibi kırk düşünüp bir yazan bir arkadaşımız bile bu yanılgıların elenmesi ve ortaya konan gerekçeleri bugünün tarihi ile yine inançlıların tarihe bakış açısı ile bakarak, uymadığını söylüyor.

Bu söylenen inançsızlıktan farklı bir şey bence.
Bu gerçeğin peşinde olanların karşısına, birilerinin doğru diye dayattığı ve bu dayatmayı Allah'ın gücü ile sözde korumaya aldıklarını söyledikleri, tamamen mecazi zevkler için ortaya konmuş güç; işte bu güce karşı da bugünü yaşayan insanların o gücü temsil edenleri irdeleyerek ve söylemlerini okuyarak Allah adına abanmış bu yer cüce tanrılarının yanlışlarını söylemesi ve karşılarında olması ile Mutlak gerçeğin peşinde giderken birden Tanrıyı ret etmiş olarak kendilerini bulması ile son buluyor.

Ama burada suçlu kim ? Ve asıl cezayı hak edenler kimler. Bir müslüman olarak ben kendim köşe bucak bu sözde Allah temsicilerden köşe bucak kaçarken, yaşamın hengamesinde bunları değerlenirebilecek zamanı olmayan insanlarımız ne yapacaklar.

Zaten sizin de benim de ve Allah'tan başka hiç bir güce yer yüzünde boyun eğmemeye and içmiş diğer inanırların da asıl mücadelesi bu değil mi?

Bu vesile ile bu başlığın önemi bir kat daha arttı bence. Unutmayalım İnanç bir tercihtir. Tercihleri tetikleyen en önemli şey ise tercihi libas olarka giyen kişidir.

Bu sitenin adam gibi adam tanımına uygun bir kaç kişiden biri olmanız ve bunu gerçeğin peşinde bıkmadan usanmadan dile getirmeniz ve yazmanızdan ötürü her bir yazdığınız harf adedince kazandığınız sevapların semeresini hem bu dünyada hemde ahirette almanız vaad edeninin vaadinin muktezası gereği haktır.

İyi ki varsınız. Sizden çok şey öğrendim.

Selamlar

evrensel-insan
02-07-2008, 00:29
Saygideger arkadaslar;

Cok genel anlamda, Turkler, o kendilerine has ozelliklerini, tarihsel olarak, ilk zorla muslumanlastirildiklari zaman kaybetmeye baslamislardir. Buna son zamanlardaki-Osmanlidan baslayan-Turklestirme de eklenince-ki bu da Turklerin, kendilerine has ozelliklerini kaybetmeye devaminda bir halkadir ve cok onemlidir-Artik, Turklerin o eski turkler oldugunu savunmak cok zor.

Turklugun icine ve o insanlik dolu ozune, disaridan siringalanan muslumanlik ve turkculuk, tarihin de gerceginin ortaya konamamasindaki en buyuk etkendir.

Aslinda gonul isterki, bizi bizden koparan degerleri tartisacagimiza bizi biz yapan degerlere yonelmemiz ve tarihi bu gozle incelememiz.

Ben hala bu eski tarihsel ozumuzun biryerlerde saklandigina inaniyorum. Onemli olan, sagduyumuzla bunu bulup ortaya cikarmak.

Arkadaslar, herkes soyle bir gozden gecirsin ve tarihi bilgisini, bilincini, birikimini ve tecrubesini yoklasin.

BIZI BIZ YAPAN DEGRLER NEYDI? BUNLAR ARTIK BIRER HAYALMI, ACABA?

Tarihe bu temelden baslamaya ne dersiniz?

Saygilarimla;
evrensel-insan

mhmd
02-07-2008, 10:07
KURULUŞ

Osmanlı'nın her dönemi tartışmalı olmuştur. En büyük kavgaların verildiği yıkılış döneminde ve Türkiye Cumhuriyetinin temellendirilmesinde dahi henüz bilimsel, tarafsız görüşler toplumda bulunmamaktadır. Tarihsel olarak çağımıza yakın, yıkılışı dahi anlamlandıramayan bizlerin kuruluşu anlamlandırma çabalarımız pek tabiidir ki ırk ve dinsel eksenden öteye pek çıkamamıştır.

Sn. Raşit Emre KONGAR, kuruluş için şunları söyler;

"Bilindiği gibi Osmanlıların, öteki Müslüman Türk beyliklerine olan üstünlüğü, yani kendilerine imparatorluk yolunu açan olay, Beyliğin Trakya'ya geçmesi, Rumeli'nin zenginliklerine ulaşmasıdır.
Osmanlı'nın Trakya'ya geçmesi ile doğrudan doğruya Bizans desteğiyle gerçekleşmiştir; bu anlamda Osmanlı Beyliği'ne imparatorluk yolunu açan devlet BİZANS'TIR!!!

Öykü çok ilginç:
Bizans, o sıralarda Yuannis Paleolog ve Yuannis Kantakuzen adlı iki imparator adayının rekabetini yaşamaktadır.
Taht kavgasında komşusu olan Osmanlı Beyliği'nin desteğini almak isteyen Kantakuzen, Orhan Bey'den yardım ister. Orhan Bey de kızı Theodora ile evlenmek karşılığında Kantakuzan'in imparatorluğuna destek verir.
Zaten Orhan Bey'in birinci eşi de Yarhisar Tekfuru'nun kızı Holofira'dır, Müslüman olup Nilüfer Hatun adını almıştır.
Böylece Orhan Bey, Osmanlı Beyliğinin imparatorluğa doğru olan yürüyüşünde "hanedanlar arası evlilik kurumunu" başarıyla kullanan bir devlet adamı kimliği kazanır.
Kazanır ama bizim "resmi tarih" bu olayı hemen hemen görnmezden gelir. Oysa, bu "damatlık" ilişkisi, sonradan iyice gelişecek, evlilikler ve tahta çıkmalar yoluyla Orhan Bey, bir başka Bizans imparatorunun, rakibinin kızıyla evlenen Yuannis Paleolog'un da bacanağı olacaktır.
Kayınpederi Kantakuzan'e Sırplar ve Bulgarlara karşı da yardım edecek ve bunun karşılığında Gelibolu'daki Çimpe Kalesi'ni alarak burayı üs olrakak kullanıp Trakya'da genişleyecektir.
Bu genişleme ise Osmanlı Beyliği'ne imparatorluk yolunu açan Rumeli'nin fethi sürecini başlatır."

Başkaca başlıklarda, Osmanlı hanedan eşlerinin milliyetleri hakkında yazılanların pek çoğu ırk temeline dayandırılmaktadır. Evet sonuç budur, farklı ırktan ve inançtan insanlardan oluşan bir haremden bahsedebiliriz. Ancak, bu sonucun nedeni Türk ırkını aşağı görmek ya da düşman olmaktan çok öte ve derinlerde büyük bir siyasetin var olduğunu görmekteyiz.

Osmanlı İmparatorluğu hakkında bir başka siyasi olgu da gerek dinsel gerekse ırksal tepkiler doğrultusunda toplumdan uzak tutulmaktadır.
Bu olguyu Sn. İlber ORTAYLI şöyle izah eder;

"Osmanlı Devleti tarihin gerçek anlamdaki son üniversal, yani beynelminel, çihanşümul imparatorluğudur.
Burada bizim imparatorluktan kastettiğimiz şey, tarihteki büyük Roma'dır ve onun varisi ve devamı olan İkinci Roma'dır. Bizans, yanlış bir kelimedir. Çünkü bu şehrin kurulduğu noktanın klasikteki ismidir Byzantion ve o imparatorluğa "Bizans, Bizans medeniyeti, Bizanslı" demek 16. yüzyıldaki Alman hümanistlerinin, Hieronymus Wolff'un işidir. Niçin "Bizans" demiştir, tartışılır.

En başta: Alman imparatorluğunun, yani mukaddes Roma Germen İmparatorluğu denen imparatorluğun -ki Ortaçağ'da kurulmuştur- rakibini bir şekilde tarih sahnesinden silmek amacını taşımaktadır. Yani İstanbul, Türkler tarafından fethedildikten sonra ortaya atılan bir terimdir bu. Bizanslıların kendileri hiçbir zaman bu terimi kullanmazlar. Kendileri için Romalı, ülkeleri için Roma gibi tabirler kullanırlar, ki biz Türkler daha Selçuklu devrinden beri bunu Rum olarak düşünmüşüzdür. Rumluk bir etnisite değildir, bazılarının zannettiği gibi bir etnik birimin adı değildir. Bir imparatorluğun, Roma İmparatorluğunun tebasının adıdır.
Dinlerin ve dillerin üstünde bir tutum takınmaktır. Nihayet Üçüncü Büyük Roma, Müslüman bir Roma'dır ve Türklerin kurduğu bir Roma İmparatorluğu'dur. Bu, böyle tarihi bir yakıştırma da değildir aslında. Çünkü Rum tabirini, Roma tabirini bizim ecdadımız kullanmıştır ve kendilerinin, bu anlamda bir varis ve tek olduğu üzerinde hemfikirdirler."

İstanbul hayatımız, Tuzla Piyade Okulunda başlamıştı. Hafta sonları mutlaka İstanbul'u tanımak için heyecan ile Okuldan ayrılışlarımı hatırlarım. Tek başıma tarihin derinliklerine inmenin sarhoşluğu, salaş bir otelde zar zor sabah etmek ve sabahın ilk ışıkları ile yine kendimi, tozlu, küf kokulu, sessiz tarihin kollarına bırakmanın keyfini hiçbir şeye değişmezdim.

Bu gezilerimden birinde Aksaray tarafında bir caminin mimarisi dikkatimi çekmişti. Oldukça ince ve el işlemeleriyle donatılmış olan caminin süslemesinde, altı köşeli Davut yıldızı kullanılmıştı. Bir camide Davut yıldızı bize o dönem için bir şok etkisi vermişti. Ta ki; bir belgeselde, şu an ülke sınırlarımız dışındaki bir coğrafyada, ortodoks hıristiyan bir topluluğun kendilerini hala daha Osmanlı saymalarını duyduğumda olduğum şok gibi.

Irk ve din bizlerin beyinlerimizde çok fazla yer kaplamış, onların böyle bir dertleri pek olmamış.
Bu temeller üzerine de bizlerin klasik değerlendirmeleri de her zaman kadük kalmaya mahkum gibi görünmektedir.

Devam edebilir...

evrensel-insan
02-07-2008, 20:33
Saygideger mhmd;


Burada bizim imparatorluktan kastettiğimiz şey, tarihteki büyük Roma'dır ve onun varisi ve devamı olan İkinci Roma'dır.-I.O.

Sn.Ilber Ortayli'nin soylemis oldugu 1. Roma ve II. Roma benzetmesine destek olsun diye, benim daha once animasyon olarak verdigim haritalarin linkini buraya alintiliyorum.

http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=5958&page=13

Saygilarimla;
evrensel-insan

mhmd
02-07-2008, 22:57
Sn. evrensel-insan,

Vermiş olduğunuz linkte bir hata olmadığına emin misiniz?

evrensel-insan
02-07-2008, 23:02
Saygideger mhmd;

Ne gibi bir hata, link cikmadimi?

129 ve 130 numarali yazilar, sayfanin sonuna dogru.

Saygilarimla;
evrensel-insan

mhmd
04-07-2008, 09:22
OSMANLIDA TÜRK

Gerek sitemiz içerisinde gerek dışarıdan almış olduğumuz iletişimlerde, Osmanlı hakkında iki ayrı çizgi oluştuğunu daha önceden sunmuştuk.

Bunlardan biri, Osmanlı'yı tamamıyla Türk-Müslüman ikilemi doğrultusunda gören ve Milli! Tarih!!! şuuru ile yoğrulmuş Milli Eğitime yansıtmış kısımdır.
Diğeri ise Osmanlı hakkında ne Türklük bırakır ne de Müslümanlık. Varsa da düşmanlık, yoksa da düşmanlık.

Oysa ki tarihin içinden gelenler bize farklı bir Osmanlı imajı çizer.
Sn. Raşit Emre KONGAR, Osmanlı'da Türklüğü şöyle izah eder;

"Resmi tarih görüşü, Ankara Savaşında Yıldırım Beyazit'in yenilgisini çözümlerken, sisli hava, Yıldırım'ın ordusunun küçüklüğü ve yorgunluğu, Timur'un ordusundaki fillerin savaş aracı olarak kullanılması gibi öğelere yer verir.
Oysa asıl yenilgi nedeni, savaş sırasında, ordunun sol kanadında konuşlanmış olan Kara Tatarlar'ın Osmanlı'ya arkadan oklarla saldırması, sağ kanadında ise Aydın, Germiyan, Saruhan ve Menteşe kuvvetlerinin Timur'un yanında yer alan beylerin yanına geçmesidir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunda Anadolu'daki Türk beylikleri arasındaki rekabet ve savaşlar da en az Bizans ve Avrupa ülkeleriyle olan savaşlar kadar önemlidir ve Ankara Savaşı da o zamanın koşullarına göre doğal olan bu Türk beylikleri arasındaki rekabet dolayısıyla yitirilmiştir.

Nitekim ileride göreceğimiz gibi, tarih bilgisi (ki o dönem Padişahları için tarih bilgisi, aile tarihi anlamını taşımaktadır) çok kuvvetli olan Fatih Sultan Mehmet, hem bu olaydan hem de onu izleyen kardeşler arası taht kavgalarının belirlediği "Fetret Devrinden" önemli dersler çıkarmış ve imparatorluğu bu derslerden öğrendikleri üzerine kurmuştur."

Bu yazıyı aktarırken birden Türklerin kılıç zoruyla ve büyük katliamlar sonucu Müslüman olduğunu yazan yazarlar aklımıza geldi. Sonuç bir kısmı ile doğrudur. Ancak bu bilginin veriliş amacı çok farklıdır.
Şayet bizler de bu amaç doğrultusunda bilgi veriyor olsa idik; Ankara savaşı ve Türk Beyliklerin ihanetini nasıl vermemiz gerekirdi?

Tarih, bir oyun değildir. Tüm kimliğimiz ve geçmişimizi bir kenara bırakıp, tarafsızca okursak tarih tarih olur. Gerisi tevatürden öteye pek geçmez.

Açımızı değiştirip baktığımızda Sn. İlber ORTAYLI konu hakkında şunları söyler;

"Üniversal, kozmopolit bir imparatorluk diye burada yüz bir çeşit dil her yerde geçerli değildir. Devlet hayatında belirli diller konuşulur ve özellikle orduda kesinlikle bir dil ve bir unsur hakimdir.

Nasıl eski Roma'da Latince ve eski Roma şehrinin sert askerlik kuralları hakimse, Bizans'ta Helen dili hakimdir ve Osmanlı'da bu kesinlikle Türkçe'dir ve etnik olarak da Türklüğe, kültürel bakımdan Türkleşmeye dikkat edilir.

Eyalet askerleri yani yeniçeriler, sipahiler ve cebeciler çeşitli milletlerden devşiriliyor. Ama onlara Türkçe öğretiliyor, onlar İslamlaştırılıyor ve onların geçmişle bağları kopuyordu. Ordu bu nedenledir ki etnik özelliğini Türk tarinde en uzun zaman boyu koruyan müessesedir. Bugünlere kader bu özelliği devam etmiştir ve bunun da bir ölçekte bilincindedirler.

İşte bu imparatorluk yapısı içinde bir temel unsurun bulunması gerekir. Bu temel faktör, imparatorluğu sürükleyen ana unsur, her imparatorlukta belirli bir gruptur. Bizim imparatorluğumuz içindeyse bunun büyük ölçekte Türk kökenli unsur olduğunu söylemek mümkündür.
Ama bu hiçbir şekilde başka unsurlardan da devamlı olrak taze kuvvet alınmasını engellememiştir. Bu anlamda bir kabileci milliyetçilik bizim imparatorluk hayatımıza uzaktır."

Osmanlı ile Türklüğü ve hatta İslamliyeti ayıran ve hatta düşman addedenler, bu bilgilerin doğruluğunu araştırmalıdırlar.

Tarihsel olgular, tarihsel süreç ve tarih içinde değerlendirilmek zorundadır. Bu açıdan baktığımızda ne Osmanlı'yı Ankara savaşında arkadan vuran Kara Tatarları ne de diğer beylikleri hain diye damgalayamayız.
"Kardeş katli" konusunda ise Fatih Sultan Mehmet'i cani ilan etmeden önce uzun uzun düşünerek tarihe inmekten başka bir çaremiz de pek yoktur.

Devam edebilir...

Cem
07-07-2008, 18:18
Tarih Bilimi bize neden gerekli sorusunu önemli görüyorum. Buna verebildiğim yanıtlar arasında en çok öne çıkanı yeni kuşaklara insanlığın gelişimini, "doğruların" geçmişten günümüze nasıl evrildiğini göstermek olarak görüyorum.

Örnek olarak Fatih Sultan Mehmet'in kundaktaki kardeşini öldürtmesini salt bir olgu olarak yeni kuşaklara anlatmak fazla bir anlam ifade etmeyecektir. Taraf tutmamak, ideolojik yorumda bulunmamak adına bu ve buna benzer olayları filan tarihte filanca padişah şu, şu kardeşlerini öldürtmüştür gibi bir ifade olayı sıradanlaştırır ve çocuklarımıza yapılanın doğal ve sıradan olduğunu fikrini verir. Belki de günümüzde şiddet toplumu olmaktan bir türlü çıkamamamızın nedenleri arasında yeni kuşaklarımızı bu tarih anlayışıyla yetiştirmemiz yer alabilir.

Fatih ve diğer pek çok padişahı "cani" veya benzeri terimlerle anmak da doğru olmayacaktır çünkü onlar o dönemin insanlarıdır ve o dönemin koşullarında değerlendirilmelidir ancak günümüzün insan hakları ve hukuk devleti kavramlarının bizi o dönemlerden nasıl ayırıp daha gelişmiş bir üst uygarlık seviyesine getirdiği mutlak şekilde yeni kuşaklara verilmelidir. Aksi takdirde yeni kuşaklarımız içinde bulunduğumuz toplumsal sorunlar karşısında yeni ve yaratıcı çözümlere yönelme yerine çözümü geçmiş modellerde arama, Osmanlı hayranlığı, demokrasi ve insan hakları kavramlarına yabancılaşma yaşayacaklardır.

Padişahların özevlatlarını ve kardeşlerini öldürtme geleneği örneğinden devam edersek, bu kötü geleneğin Tanzimat Fermanı ve takip eden Osmanlıdaki modernleşme reformları ile ortadan kaldırıldığı vurgusu yapılmalıdır. Eğer bu ve benzeri olumsuz geleneklerin ortadan kaldırılma süreçleri anlatılmaz ise daha önceden belirttiğim gibi yeni kuşaklar 19. yy Osmanlı modernleşme sürecinin özünü kavrayamaz, batı taklitçiliği gibi kaba ve sığ yorumların etkisinden kurtulamaz.

Mesele Fatih'i cani olarak tanımlamak ve Osmanlı düşmanlığı yapmak değil yeni kuşaklarımıza daha güzel bir dünya için tarihsel perpektif vermektir.

Bunların ışığında Tarih Bilimi, belgelerin toplanması ve dönemindeki anlamı açısından objektif olmalı ama günümüz için anlamı açısından ideolojik olmalıdır. Bu ideoloji evrensel insan hakları, özgürlükler ve haksızca ezene karşı ezilenden yana olmak olmalıdır görüşündeyim.

mhmd
08-07-2008, 10:23
FATİH SULTAN MEHMET (GİRİŞ)

Pek tabiidir ki; tarih incelemelerinde olabildiğince tarafsızlığın yanına bir de komplekslerimizi kaldırarak oturmalıyız.
Biz ne isek oyuz.
Abartarak herhangi bir yere gelemeyeceğimiz gibi, yerin dibine geçirerek de geleceğimizi inşa edemeyiz.
Biz, tarihin içindeki hiçbir safhanın ideolojik olmasını doğru bulmuyoruz. Ne verilerin toplanmasında ne de günümüze aktarımında.
Her aşamada objektif olunmalıdır. Doğrusu budur.
Verilen örnek Fatih Sultan Mehmet idi..
Konumuz da tam burada kalmış.

Sn Reşit Emre KONGAR, bu kişilik için şunları söyler;

"Resmi tarih tarafından, Fatih'in İstanbul'u fethettikten sonra kenti yağmalattırmadığı, tümüyle koruduğu öne sürülür.

Kenti olanaklı olduğu ölçüde koruduğu doğrudur ama yağmalattırmadığı doğru değildir, zaten olamazdı da; çünkü bütün din-tarım imparatorluklarının fetihlerinde, galip gelenlerin zenginleşmesi, askerlerin canla başla dövüşmelerinin sağlanması amacıyla yağma yapılır.

Yenilenlerin canı, malı, ırzı, yenenlerindir.
Nitekim Fatih Sultan Mehmet de, İstanbul'u fethettikten sonra üç gün üç gece kente girmemiş, askerlerinin yağmalaması için beklemiştir.

Kenti fetheden Osmanlı askerleri, bütün değerli eşyayı yağmalamış, bu arada fidye verebilecek zenginlikte olanları özellikle seçerek Bizanslıları tutsak almıştır.

Hatta tarih kitapları, Bizanslılar kuşatma sırasında toplu halde kiliselerde toplandıkları için bu seçme ve tutsak alma işinin oldukça çabuk ve doğru seçimlere dayalı bir biçimde yapıldığını yazar.

Müslüman-Türk tarihçiler, kentin yağmalanmadığı biçiminde çarpıtmalar yaparken, Batılı tarihçiler de Fatih Sultan Mehmet'in kardeş katlini yasalaştıran kanlı bir padişah olduğunu söyleyerek onu karlamaya çalışır.

Oysa bu konudaki Fatih Kanunnamesi, Osmanlıların 20. yüzyıla kadar parçalanmadan gelmeleriri sağlamıştır.
Yeri gelmişken belirteyim;
Bence Osmanlı-Türk tarihinde iki dahi vardır.

Fatih Sultan Mehmet
ve
Mustafa Kemal ATATÜRK

Biri, tüm dünyayı ve tarihin akışını etkileyen bir imparatorluk kurmuş, öteki de tarih akışını değiştirerek yıkılmış, yenilmiş, işgal edilmiş bir din-tarım imparatorluğundan, çağdaş bir Türkiye Cumhuriyeti yaratmıştır."

Aynı konunun Sn. İlber ORTAYLI tarafından incelenmesi ise şöyledir;

"Fatih Sultan Mehmed, hakkında çok şeyler yazılabilecek bir hükümdardır. Mensubu olduğu kavim ve dini camia, Fatih Sultan Mehmed hakkında müstakil bir eser meydana getirememişken ve şarkiyat araştırmaları da başlangıç dönemindeyken, onunla ilgili hacimce ve içerik olarak büyük bir eser yazıldı.

Bu eser, Franz BABİNGER'in Mehmed Fatih ve Zamanı adlı büyük kitabıdır. Bu kitapta büyük kusurlar ve zaman geçtikçe de daha iyi anlaşılan bazı abartma ve saptırmalar vardır.
Yayınlandığında büyük ses getirmişitr. Ancak kitap, Türçe'ye birkaç yıl önce çevrilmiştir. (Yayınlandıktan 50 yıl sonra)

Bu eserde çizilen Fatih portresi büyük Mareşalin portesidir, fakat eksiktir. Yazarın, Fatih'in asker dehasını iyi yansıtacak bilgi ve kabiliyeti yoktur. Ayrıca karşımızda Fatih gibi üniversal entellektüel bir zat vardır. Hakkını vermek lazım, Babinger buna dokunmuştur ve Fatih'in bu yönünü bizden daha iyi resmetmiştir.

Fatih Sultan Mehmed Han, şarkta iki asırdır örneği hiç görülmeyen hele hele bugün kendi milleti arasında hiç olmayan, komplekssiz, Batıya ve Doğuya açık, kendi hukukuna sahip bir entellektüeli temsi etmektedir.

Bu entellektüel, Babinger'in tarif ettiğine göre, Kritovulos, Languschi gibi ya yerli Rumlar ya da diplomat İtalyanlar, Venedikli veya alakasız Avrupalı münevverlerin tasvir ettiği gibi; Yunancaya oldukça vakıf, Farsçayı ve Arapçayı zaten bilen, dünya tarihini, hatta Homeros'un İlyada'sını okuyan, okutturan, şerh ettiren, tabii ki İran mitolojisini bilen ve Türkiye'nin sadece İslam değil, İslam öncesi tarihini bile merak eden büyük bir adamdır.

Böyle bir münevver portre, bugün için mevcut değildir. Esasen İslam dünyasının münevverleri iki asırdır sadece kompleksler içinde kıvrandıkları için, böyle kendinden emin bir insana büyük saygı duymalı ve onun örnek almalıdırlar. Bu yönü üzerinde kimse durmamaktadır. Babinger bütün önyargılarına rağmen Fatih Sultan Mehmed'in bu yönünü çok iyi tasvir etmiştir."

Herşeyden önce kendi kendimize haksızlık yapmaktayız. Tarihimize haksızlık yapmaktayız.
Göklere çıkardığımız için değil, yerin dibine gönderdiğimiz için değil, araştırmadığımız için bile değildir bu haksızlık.
Araştırıp yapılan yayınları dahi okuma işlevini yerine getirmeden fikir yürüttüğümüzdendir.

Bilgisizce fikirler sahibi olduğumuzdandır bu haksızlık.

Devam edebilir...

evrensel-insan
08-07-2008, 13:03
Saygideger mhmmd;

Arastirmalarin ve guzel onerilerin icin tesekkurler. Su hicbir zaman unutulmamalidirki, gecmisi dile getirmek herzaman bir subjektif yorumdur.

Bundan dolayidir ki, gecmis ile ilgili yapilan yorumlar; yapanin subjektif bakis acisina gore, hep farkliliklar gostermistir. Sonucta da okuyucu kendi dusuncesine en uygun yazani tercih edecektir. Dolayisiyle tartisma yorumsalliktan oteye gidemeyecegi gibi; bir de ikinci el olacaktir.

Bahsettigin konuda bilinen, yoruma acik olmayan ve herkesin hemfikir oldugu tek bir tarihi gercek vardir. O da Constantinopolis'in, Fatih tarafindan fethidir.

Ataturk icinde ayni sey gecerlidir.TC nin, kurucusu olmasi.

Saygilarimla;
evrensel-insan

Cem
08-07-2008, 18:02
Tarihsel olguların günümüz için anlamı ideolojiler dışı olamaz görüşündeyim. Örneğin 16. yy. da Almanya'da ortaya çıkan Martin Luther avrupanın ortaçağ karanlığından çıkışında çok önemli bir isimdir. Tarihçilerin çok büyük bir bölümü onu ayınlanmanın önemli isimleri arasında sayar. Siz şimdi Luther'i objektiflik adına ne olumlu ne olumsuz yargı bildirerek anlatamazsınız yeni kuşaklara. Ancak tarihsel belgelerin toplanması açısından objektif olunmalıdır.

Fatih örneğine dönersek. Madem Fatih'i objektif olarak değerlendirmek istiyoruz o halde şunları da not etmemiz gerekir:

-Fatih Sultan Mehmet, avrupa matbaayı keşfetmişken onu Osmanlıya sokmayan padişahlarımızdan biridir.
-Enflasyon Osmanlı devletinde ilk kez Fatih döneminde başlamıştır. Çünkü Fatih devri çok sayıda savaşla geçmiş dolayısıyla devlet bütçesinde açıklar başlamıştır.
-Fatih döneminde ülke o kadar kanlı yönetilmiştir ki ondan sonra yerine geçebilecek iki veliahttan daha sofu daha daha barışçıl çizgide olan aday II. Beyazıt oturtularak halk biraz nefes aldırılmıştır.
-Fatih ile birlikte Anadolunun Türk beylerinin saraylaraki varlığı son bulmuş Devşirmeler dönemi başlamıştır.
-Fatih devrinde 40 civarında Hurufi salt inançlarından ötürü Edirne'de canlı canlı yakılmıştır.
-Rumelihisarı ve Anadolu hisarı arasından geçmeye çalışan bir bizans gemisi batırıldıktan sonra kıyıya yüzerek çıkan mürettabatları kazığa oturtularak idam edilmişlerdir.
-İstanbulun işgalinden birkaç gün evvel kuşatmanın kaldırılmasına dair Macar kralının mesajını getiren elçiyi İstanbul alınana dek hapise attırmıştır.
-Veziri ,Çandarlı Halili idam ettirmiş ve ailesinin tüm mal varlığına yargısız el koydurmuştur. Çandarlı ailesinin mal varlığı Fatihten sonraki padişah II. Beyazıt döneminde iade edilmiştir.
-Fatih, ağzı köpürerek 47 yaşında ölen babası II. Murat'ın katil zanlısıdır.
-İstanbulun işgalinden birkaç gün sonra şehrin belediye başkanı Natoras'ı, 9-10 yaşlarındaki çocukları ile birlikte kafasının kesilmesi emrini Fatih vermiştir. Hatta Natoras'ın önce çocuklarının idam edilmesini ardından kendi kafasının kesilmesini istediği ve bunun uygulandığı tarihsel kayıtlarda geçmektedir.

Tüm bunları göz ardı ederek iyi bir işgalci olduğu için Fatih'i kutsayamayız. Hele kadının toplumdaki durumunu iyileştiren, demokratik ve laik cumhuriyeti kuran en azından temellerini atan Atatürk ile Fatihi salt "dehalık" kıstası ile kıyaslamak hatalı sonuçlara ulaşmamıza yol açabilir. Bizim için önemli olan tarihsel kişilerin dehalıkları değil neler yaptıkları veya yapmaya çalıştıklarıdır. Bu açıdan fatihin İstanbuldaki Rumları bağışlaması ve özgürlüklerini vermesi günümüze artı olarak geçmiştir.

Aydınus
08-07-2008, 23:07
Sevgili 'Evrensel İnsan' benim çok daha önceki yorumumda söylemek istediklerimi bir çırpıda yazıvermiş .

Aslında yazmak istemiyordum ama ...

Objektiflik ?...

Şu ''objektiflik'' kelimesi kadar komik bir kelime olabilir mi ?

Ne siyasi konularda ne de tarihi konularda kimse objektif davranamaz . Her yorum subjektiftir , herkes olaya kendi açısından bakar . Buna İlber Oltaylı da dahildir . Yok , eğer İlber Ortaylı ''ben objektifim'' diyorsa , o zaman da İlber Oltaylı'ya hemen şöyle sorular yöneltirler :

- Buna sen mi karar veriyorsun , yoksa başkaları mı ?

- Eğer ki sen karar veriyorsan ; nesin sen , kerameti kendinden menkul şeyh mi ? Eğer başkaları buna karar veriyorsa , o zaman da adamın yüzüne bozacının şahidi şıracıdır sözünü söyleyiverirler .

- ''Ben tarihçiyim,bilim adamıyım '' diyorsan , diğerleri nedir ; mesela senin o , eleştirdiğin tarihçi Babinger ?

- Babinger'in yorumu subjektif , berikininki subjektif , cümle aleminki subjektif ... Kala kala bir tek seninkisi objektif öyle mi ?

- Yoksa bu ülkede ''falanca tarihçi objektiftir '' diye özel lisans veren bir kurum veya kuruluş var da biz mi bilmiyoruz ?!


***

Gelelim şu ''Kardeş Katli Fermanı''na ...

İddiaya göre , bu ferman sayesinde Osmanlı uzun müddet ayakta durmuş .

Ben de diyorum ki , Fatih'e kadar kardeş katli mi vardı ?

Hayır yoktu ; ama Osmanlı Devleti pekala da ayaktaydı ve batmıyordu .


***

Şimdi de şu kardeş katli fermanının nelere mal olduğunu ele alalım :

Bilirsiniz , bazı deli kimseler dahi Osmanlı padişahlığı yapmıştır .

Peki , bu padişahlar doğuştan mı delidir , yoksa sonradan mı delirmişlerdir ?

Evet , yanılmadınız ; ağabeyleri padişah olan şehzadeler ya derhal boğdurulmuşlar ya da hücreye atılmışlardır . Hücreye kapatılan bu talihsiz şehzadeler kendilerine bağlanan bir maaş , birkaç cariye ( hizmetçi ) ve eşleri ile her an , her saniye , her dakika padişahın vereceği bir emirle kementle boğdurulma korkusu içerinde yaşamaya mahkum edilmişlerdir . Ve bu oldukça ağır ölüm korkusu zamanla bu padişahların ruhsal sağlığını bozmuş , bu talihsizler dengeleri bozuk bir şekilde koca imparatorluğun başına geçmişlerdir .

Fatih'e otuz tane Lala ( öğretmen , eğitmen ) tutulurken , Fatih'in bu insanlık düşmanı fermanı sonrası dünyaya gelen zavallılara ise Lala tutmaktan geldik geçtik , kafalarının üzerine her an düşebilecek bir ''demokles kılıcı'' asılmış , hayatları da Bostancıbaşına ölüm emri verecek baştaki padişahın ağzından çıkacak iki kelimeye bağlanmıştır .

Bu şartlarda yaşamaya mahkum edilen bu padişahlardan sen ne bekleyebilirsin ? Keşke Fatih de bu şartlarda yaşadıktan sonra işbaşına gelseydi de biz de bilseydik diğerleri niye bu kadar yeteneksiz olmuşlar .

Bu ferman yüzünden bazen başa geçecek olgun şehzadeler bulun(a)madığından oyun yaşındaki çocuklar bile padişah olmuş , daha doğrusu yapılmak zorunda kalınmıştır .

Böylesi çocuk yaştakiler başa geçtiği için ve devlet yönetecek olgunlukta da olmadıklarından devlet yönetiminde çok başlılık hüküm sürmüş , saray resmen bir yığın entrikalarla sarsılmıştır . Ve bu sarsılma içten içe çürümeyi de beraberinde getirmiş , haliyle Osmanlı geriledikçe gerilemiş , nihayet batışa doğru hızla doludizgin yol almıştır .

Buyrun , buradan yakın ; işte size kardeş katli fermanının sadece birkaç neticesi ...

***

Ayrıca , bu İlber Ortaylı gibi tarihçiler Fatih'le başlayan saraylaşma sürecinden kesinlikle ve kati surette bahsetmezler . Oysaki bu durum çok önemlidir .

Fatih'e gelinceye kadar oldukça sade ve halkla içiçe bir hayat yaşayan Osmanlı Padişahları , Fatihin başlattığı saraylaşma neticesinde içerisinde yaklaşık olarak 100.000 kişinin bulunduğu bu debdebeli saraylara kapanmışlar , sonrasında tamamen halktan ve somut hayattan kopmuşlardır .

Ayrıca bu , saraylaşma ve saray zamanla korkunç entrikaların çevrildiği bir arenaya dönmekte de gecikmemiş ; Bizanstan adeta kötü bir miras gibi alınan bu entrikalar da zamanla Osmanlının köküne kibrit suyu dökmüş , imparatorluğun içten içe kıvranmasına , nihayetinde de batıp gitmesine sebep olmuştur .

İlber Ortaylı bahsetmez bunlardan .

Bahsetmez , çünkü o objektif bir tarihçidir !

Not : Bu yorum subjektif bir yorumdur .

Aydınus

mhmd
09-07-2008, 12:22
İlginiz, serimizi canlandırmakta, yeni yeni bilgilere ulaşmamızı kolaylaştırmaktadır. Tüm katkılarınız için teşekkürler.

Sizlerin de hatırlatması ile OBJEKTİF olarak yaptığımız belirtmelerin tamamını değiştiriyoruz. Onun yerine SUBJEKTİF olarak devam ediyoruz.

FATİH SULTAN MEHMET (DEVAM)

Sn. Reşit Emre KONGAR, Fatih Sultan Mehmet hakkındaki fikirlerini devam ettirir.

"Osmanlı Devletini gerçek bir imparatorluk olarak kuran padişah Fatih Sultan Mehmet'tir.
Kendisine 'Roma İmparatoru' diyen Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethettikten sonra imparatorluğu kurumlaştırmak için yaptığı işleri şöyle özetlemek olanaklıdır.

1. Osmanlı İmparatorluğu içinde ve Anadolu'da, Osmanlı ailesine rakip olabilecek Müslüman-Türk kökenli ailelerin siyasal gücünü kısıtlamış ve sınırlamıştır.
Sadrazamı Müslüman-Türk kökenli Çandarlı Halil Paşa'nın kellesini almış, yerine devşirme Mahmut Paşa'yı veziri azam yapmıştır.

Çandarlı Halil Paşa'nın idam nedeni tartışmalıdır. Kimileri Bizans adına casusluk yaptığına ilişkini dedikoduların olduğunu söyler. Kimileri ise Fatih Sultan Mehmet'in ilk tahta çıkışında düşman saldırısı karşısında, kendi yerine babasını yeniden padişahlığa çağırmasını bağışlamadığını belirtir.

Nedini ne olursa olsun, Fatih Sultan Mehmet'in, Osmanlı İmparatdorluğu içinde kendi ailesi yani Osmanlı ailesine rakip olabilecek Müslüman-Türk kökenlilerin gücüne son verdiği açıktır.

Unutulmamalıdır ki, o dönemde hala Anadolu'da Karamanoğulları, İsfendiyaroğulları, Akkoyunlular gibi başka Müslüman-Türk beylikleri vardır ve Fatih Sultan Mehmet yaptığı savaşlarla bunlara son vermiş ve Osmanlı İmparatorluğunun rakipsiz egemenliğini sağlamıştır.

İmparatorluğunu güvence altına almak isteyen Fatih Sultan Mehmet ilk olarak, aile dışından gelecek rekabeti önlemiştir, bir yandan Osmanlı dışındaki Müslüman-Türk beyliklerini fethederken, öte yandan Osmanlı bürokrasisi içindeki Müslüman-Türk kökenli ailelerin yaratabilecekleri tehlikeyi durdurmuştur. Devşirme kökenli sadrazamların Osmanlı ailesine rakip olamayacakları açıktır.

2. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethettikten sonra yaptığı en önemli işlerden biri de Ortodoks Hıristiyanları koruması altına almak olmuştur.

Bizans'ın Batı Roma'dan yardım almasına karşılık, Vatikan'ın dayatması olan Katolik Kilisesinin üstünlüğünün kabul etmesini isteyenlere karşı büyük bir kampanya sürdüren ünlü Ortodoks din adam Georgios Shholario, fetih sırasında tutsak edilmiş ve Edirne'ye yollanmıştır.

İşte Fatih Sultan Mahmet bu din adamını buldurur, İstanbul'a getirtir ve onu tüm Ortodoks'ların Patriği ilan ederek, koruması altına alır.

Georgios Scholarios, zaten daha önce de belirttiğim gibi, Gennadius adıyla Pantokrator Kilisesine atanmış ünlü bir din adamıdır.

Fatih Sultan Mehmet bu ünlü din adamını Patrik atayarak hem Ortodoks tebaanın gönlünü kazanır, hem de Hıristiyanların mezhep kavgalarından yararlanarak Katoliklere karşı, Ortodokslarla stratejik bir ittifak kurmayı amaçlar.

3. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethettikten sonra yaptığı bir başka önemli iş, Doğu-Batı ticaretini elinde bulunduran Cenevizlilere ve Venediklilere, ticari etkinliklerini sürdürmelerini sağlayacak olan bazı imtiyazlar vermesidir.

Osmanlılar, kapitülasyon denilen bu ticari imtiyazları sadece dost ülkelerin tüccarına tanırlardı.

Fatih Sultan Mehmet gibi, Kanuni Sultan Süleyman gibi padişahlar bu kapitülasyonları, Hıristiyan dünyası içinde ittifaklar oluşturmak için, sadece ticari amaçla değil, siyasal hesaplarla da kullanmışlardır.

Tabii, Osmanlıların güçlü dönemlerinde işe yarayan kapitülasyonlar, gerileme döneminde, özellikle adli kapitülasyonlara da dönüşünce, imparatorluğun yıkılış nedenlerinden biri haline gelmiştir.

4. Osmanlı ailesi içindeki taht kavgalarını önlemek, bu yüzden imparatorluğun parçalanmasını engellemek için, öteki akrabalarının öldürülmeslerine yani şehzade katline izin vermesidir.

Bu yaptığı, gerek şeri hukuk, gerekse örfi hukuk açısından doktrinde çok tartışmalıdır ama sonuç olarak bu kanunnamenin örfi hukuk-şeri hukuk sentezine dayalı bir karar olduğu açıktır.

Fatih Sultan Mehmet'in çok iyi bir eğitim aldığı söylenir. Tabii bu eğitimin bir parçası da tarih bilgisidir. O dönem için tarih bilgisi esas olarak 'Osmanlı ailesinin tarihidir'.

Fatih Sultan Mehmet özellikle Yıldırım Bayezit'in Timur'a yenilgisinden sonra imparatorluğun içine düştüğü 'kardeş savaşlarını' yani Fetret Devrini çok iyi bilir.

Bu nedenle de bütün din-tarım imparatorlukların parçalayan kardeş kavgasını önlemek için bu kanunnameyi çıkarmıştır.

5. Fatih Sultan Mehmet, devlet yapısını kurumsallaştırmıştır. Sadrazamı Osmanlı bürokrasisinin başı yapmış, yeniçeriliği güçlendirerek, merkezi yönetimin egemenliğini pekişirmiştir.
Divan'ın idaresini sadrazamlara bırakarak, kendisi kafes arkasına çekilmiştir.
Sadrazamın yetkileriyle birlikte defterdarın, kazaskerlerin ve diğer üst düzey memurlarının görevlerini tanımlamış, böylece merkezi bürokasiyi kurumsallaştırmıştır.

6. Osmanlı tarihinin ilk devalüasyonunun yapmış, yani paranın değerini düşürmüştür.
Böylece merkezi yapıyı güçlendirmek ve genişletmek için gereken finansmanı sağlamıştır.

Şevket Pamuk diyor ki;
Tağşişi en çok sevenler, merkeziyetçi ve reformcu padişahlar. Osmanlı'da ilk teğşiş, Fatih Sultan Mehmet çocukken birinci kez tahta çıktığında yapılıyor. Sonra Fatih her on yılda bir tağşiş yapıyor. Bir başka büyük tağşiş 2. Mahmut zamanında yapılıyor.
Şevket Pamuk, verilerini zaman grafikleriyle açıkıyor. Akçenin içindeki gümüş miktarının düşürülmesini de grafikle göstermiş.

Buna göre 1844'ten sonra artık tağşiş yok. istikrar var, çünkü Batı '-Siz tağşiş yapmayın biz size borç verelim' diyor ve Osmanlı İmparatorluğu, Kırım Savaşı için tağşiş yapmak yerine Batı'dan borç alınca, iflas ediyor ve çöküyor.

7. Fatih Sultan Mehmet'in gerçekleştirdiği bir başka önemli devrim, kendi portresini yaptırmasıdır.
Resmi tarih genellikle Fatih'in İtalya'dan getirttiği ressam olarak sadece Gentile Bellini'yi belirtir.
Oysa Fatih Sultan Mehmet, Bellini'den başka daha birçok sanatçı, haritacı ve benzeri insanlar getirterek, İstanbul'da İslam kültürü açısından gerçek bir Rönesans başlatmıştır.

Bu çalışmayı yaparken danıştığım değerli tarihçi Murat BARDAKÇI da, Batılılaşma'nın Fatih Sultan Mehmet ile kurumsallaştığı kanısında olduğunu vurgulamıştır."

Birşeyleri, açıklama yapmadan çok kısa olarak maddeler halinde sunmak belki genel hakkında birşeyler verir lakin yargılar havada kalır.

Ya da hikayeleştirerek bir tarih aktarımı yapabiliriz. Bu aktarımımız da oldukça heyecanlı, sürükleyici ve cezbedici olabilir.

Ancak, her iki yöntem de tarih ve tarih incelemelerinde fazlaca yer bulmaz.

T. D. sitesi olarak hiçbir kısıtlama ve kutsal tanımadan sorduğumuz soruyu tarihimiz için de sormalıyız...
Sadece ve sadece bu sorunun cazibesidir bizi bu siteye bağlayan şey.

Neden? Sorusu ve sonrasında arayışlarımızdaki cevaplar.

Devam edebilir...

mhmd
09-07-2008, 17:03
Sn. aydınus,

"Ayrıca , bu İlber Ortaylı gibi tarihçiler Fatih'le başlayan saraylaşma sürecinden kesinlikle ve kati surette bahsetmezler . Oysaki bu durum çok önemlidir . "

Birinci yargınız hatalı, ikinci yargınız ise kesinlikle önemlidir.

Birinci yargınız için bundan sonraki bölümün açıklayıcı olacağını umuyorum.

Bir de devamlı bir şekilde Sn. İlber ORTAYLI'ya vurgu yapmaktasınız. Eserlerini okuyup da mı yazıyorsunuz?
Merak ettik. Şayet okuduysanız, hangi eserlerini okudunuz bir de onları yazabilir misiniz?

mhmd
09-07-2008, 17:26
Sn. cem,

"Tüm bunları göz ardı ederek iyi bir işgalci olduğu için Fatih'i kutsayamayız."

Kutsamıyoruz, tarihi bakış içinde değerlendirmede bulunan tarihçi ve toplumbilimci uzmanların görüşlerini aktarıyoruz. Aktardığımız tüm bilgiler kendi süzgecimizden geçen bilgiler bizim düşüncemizi destekler bilgiler değildir.
Bu yargınızın, ileride yazacağımız bölümlerin görülmesi ile değişeceğini umarız.

metalheart
09-07-2008, 18:15
http://www.turandursun.com/forumlar/showthread.php?t=3477&highlight=fatih+sultan+%FEiir

Aydınus
09-07-2008, 21:08
Sn. aydınus,
Bir de devamlı bir şekilde Sn. İlber ORTAYLI'ya vurgu yapmaktasınız.

Sayın mhmmd ; İlber Oltaylı'ya devamlı vurgu yapan ben değilim . Farkında değilsin belki ama , bunu yapan genellikle sensin .


Alıntılıyorum :


Aynı konunun Sn. İlber ORTAYLI tarafından incelenmesi ise şöyledir; mhmmd


Açımızı değiştirip baktığımızda Sn. İlber ORTAYLI konu hakkında şunları söyler; mhmmd


Bu olguyu Sn. İlber ORTAYLI şöyle izah eder; mhmmd


Osmanlı tarihine bakışı Sn. İlber ORTAYLI şu şekilde yorumlamaktadır; mhmmd


İlber Ortaylı (d. 1947), Türk tarih profesörüdür. mhmmd



***

Yazmış olduğun tüm yazılar İlber Oltaylı ile Raşit Emre KONGAR arasında dönüp duruyor . Daha doğrusu onlardan yapılan alıntılarla ...

Bu konuda şu ana kadar tam yedi yazı yazmışsın . Ve yedisi de bu iki şahıstan ALINTI yapmaktan başka bir şey değil .

Bundan sonraki yazıların da sanırım ve kuvvetle ihtimaldir ki , hep böyle alıntılardan oluşacak .

Evet , ben onu okudum ; peki sen Raşit Emre Kongar ve İlber Oltaylı haricinde kimi okudun ?

Alphonse de Lamartine' i okudun mu , İ.Hakkı Uzunçarşılı'yı okudun mu , Babinger'i okudun mu ?...

mhmd
09-07-2008, 23:23
Bu başlığın kişiselleşmesine izin vermeyeceğiz.
Amacımız ve kullanacağımız kaynaklar, ilk mesajımızda mevcuttur. Mesajları niceliklerine göre tasnif etmenin ötesinde okunsunlar diye yazmaktayız. Ve eğer okumuş olunsa idi;

"Yazmış olduğun tüm yazılar İlber Oltaylı ile Raşit Emre KONGAR arasında dönüp duruyor . Daha doğrusu onlardan yapılan alıntılarla ...
Bu konuda şu ana kadar tam yedi yazı yazmışsın . Ve yedisi de bu iki şahıstan ALINTI yapmaktan başka bir şey değil .
Bundan sonraki yazıların da sanırım ve kuvvetle ihtimaldir ki , hep böyle alıntılardan oluşacak ." :confused:

Sorusu sorulmayacak idi...

Dediğimiz gibi ilk yazımızda, dizimizi oluşturduğumuz kaynaklar açık olarak verilmişti.

"fikir ve eserlerinden yararlanmayı düşündüğümüz tarihçilerimiz Türk Tarih Profesörü Sn. İlber ORTAYLI ve Türk Toplum Bilimci Sn. Prf. Reşit Emre KONGAR'dır."

Her görüşten ciddi katkılar yapan arkadaşlara bir kez daha teşekkür ederiz.

Aydınus
09-07-2008, 23:34
''Bir de devamlı bir şekilde Sn. İlber ORTAYLI'ya vurgu yapmaktasınız. Eserlerini okuyup da mı yazıyorsunuz? '' mhmmd

''Merak ettik. Şayet okuduysanız, hangi eserlerini okudunuz bir de onları yazabilir misiniz?'' mhmmd

''Bu başlığın kişiselleşmesine izin vermeyeceğiz.'' mhmmd


***



Kimin olayı kişiselleştirdiğini sanırım şimdi daha iyi anlamışsınızdır .

Evet , bence de iyi olur . Olayı kişiselleştirmekten vazgeçtiğiniz için çok teşekkür ederim .

Hayırlı ALINTILAR ...

dilaver
10-07-2008, 00:52
Anlaşıldıgı kadarıyla bu başlıkta şahsi düşünmcelerimizi yazmamıza izin veirlmiş. O halde şimdilikl devrime gerek kalmamış. :)

Şimdi eski çagın tanıdıgı iki uygarlık var, biri eski roma, digeri de eski pers. Osmanlı ya da fatih ise bu zamana kadar olan uygarlıkların rn önemlilerinden virini yıkmış. Burada eski roma nının bizans üzerinden devam edildgini varsayıyorum.

Şimdi em büyük uygralıklardan birini yıkmanın onurunu anlamakta zorluk çekiyorum Sonuçta o onur bazı teorilşere göre gene batıya gidiyor ve Rönesansa yol açıyor.

Peki bu olayın biz türkler açısından önemi nedir. Bizi o zamanki ismi ile Constantinapol u (türkleştiremedik) kozmopolotliştirrerek ne elde ettik.

saygılarınla

mhmd
10-07-2008, 09:31
İstanbul'un bugün bulunduğu durum vahimdir. Çoğu zaman düşünürüz, bir batılı medeniyetin elinde olsa idi şu an İstanbul nasıl olurdu diye.

Çok çok büyük ihtimaller ile, gerçekten de muhteşem olabilirdi.

Olmadı.
Bizim elimizde hoyratça bozulmuş, soyulmuş, yıkılmış, barakalaştırılmış, içinden çıkılmaz sokaklara, pis kokudan önünden geçilmez haliçe, it izinin kurt izine karıştığı bir yere dönüştürülmüş.
Yazık olmuş.

Şehir turlarında gezilen yerlere dikkat ettiyseniz, tamamı Bizans ve Osmanlı yapıtları.
Ve bunların içinde daha çok şehir mimarisi uğruna yapılanların tamamı en az 1000 yıllık Roma eserleri.
Su sarnıçları kemerleri, çepeçevre hisarlar, gösteri alanları v.s.

Osmanlı aldıktan sonra yaptıklarına bakıyorsunuz. Köşk, saray, cami, alışveriş yerleri ve de hisarlar.

Bu yapılanlara bakınca birisi insan yaşamı için altyapılara önem verdiği görülürken diğeri, bu yapıların üzerinde yaşam alanlarına önem vermiş hissi doğuruyor.

Medeniyetin temsilcisi şehir için göstermelik de olsa son yüzyılda bizler bir şeyler yapmış mıyız?
Biz göremedik...

mhmd
11-07-2008, 11:53
Düşündüğümüz olguların beyinlerimizde iz düşümler çok önemlidir. Bu iz düşümleri olumlu ya da olumsuz olabilmektedir. Kısaca bunlara ön yargılar da demekteyiz.

Başkaca bir başlığımızda (Gri propaganda) bu ön yargılarımızdan ve oluşumlarından bahsetmeye çalışmıştık. Henüz tamamlanmamış olan çalışmamızdan da görülebileceği gibi dışarıdan ve yapay bir şekilde yönlendirmeler mümkün ve devamlı olarak da yapılmaktadır.

İncelemiş olduğumuz Osmanlı zamanında da yapılmıştır, şu an için o dönem hakkında da yapılmaktadır.

Ortaya atılan bir iddia çok çok yüzeysel olarak bırakılarak etrafı başkaca negatif örnekler ile örülür ve genellemeler yolu ile negatif iz düşümü sağlanabilinir.

Bunlardan biri de Fatih Sultan Mehmet'in zamanında saraylaşma ve protokolün başlangıcı olarak gösterilmesidir.

Bu olayın açılımını Sn. İlber ORTAYLI (zannedildiği gibi görmeden geçmemiş!!!) şu şekilde açar.

FATİH SULTAN MEHMET (DEVAM)

"Fatih'in bir özelliği de yaratıcılığıdır. İşte bu onun bilinmeyen tarafıdır. Şiiri, resim sanatına vukufu çok iyi anlaşılamamaktadır. Fakat hiç anlaşılamayan tarafı, tarihteki bazı büyük Roma imparatorları gibi protokol ve dünya çizmekteki marifetidir. Fatih Sultan Mahmed bir imparator portresine, dehasına doğuştan sahiptir, fakat o dehanın içinde, bir imparatorun görünümü ve etrafındaki protokolü, manzarayı büyük bir vukufla oluşturmuştur. İşte bunun üzerinde hiç durulmaz.

Evvela bir emperyal protokol oluşturmuştur, padişah nasıl yer, nasıl içer, sabah nasıl kalkar, gece nasıl yatar, halk arasına nasıl girer diye bir dizi protokol kuralı koymuş ve oluşturmuştur. Bu konuda tarihteki en başarılı hükümdarlardan olduğu açıktır. Bunu anlamak için müthiş bir kültür tarihi birikimimizin olması lazım.

Fatih'in hayatını ve imparator portresinin çizecek adamın, eski Roma'yı, Bizans'ı, muasır Rusya'yı, İran'ı, 16., 17. ve 18. asrın İspanyol, Fransız protokolünü çok iyi bilmesi gerekir. Fatih'in çizdiği emperyal protokol ve şahsiyet, Fransa'nın çok ilerisindedir. 14. Louis bunu çizenlerden biridir, ama onun ortaya koydukları abartmadır ve yer yer komiktir. Bunu çağdaş filmlerden ve eserlerden görüyoruz. 14. asırda çok yüzeltilen bu tarihi şahsilyetle Fransızların bugünkü torunları sadece alay ediyor...

14. Louis etrafındaki aristokrasiyi ezmek için otantik bir teşrifat düzeni icat etmiş. Bunlar bir hükümdarın yüksekliğinden çok, bir edepsizlik ve görgüsüzlüktü aslında.

Bu imparatorluğun son satveti, tebaayla olan ilişkilerde ortaya çıkmaktadır. Fatih Sultan Mehmed babasının ve dedesinin aksine bir divana hükmetmeyi, onu idare etmeyi kaldırmış, yani divanda oturup da falanın filanın hükmünü dinlemeyi, falanın filanın hükmüyle, sorusuyla karşılaşmayı veya onunla muhattap olmayı, belki o arada onun soracağı zekice bir soru veya tenkit karşısında kızarıp mosmor olmayı veyahut hiddete gelip onu haşlayıp onun seviyesine düşmeyi reddetmiştir. Bu bir emperyal tersim, bir hükmdarlık tersimidir.

Fatih tamanen kenara da çekilmemiş, kafes usulunü kullanmıştır. Kafes usulü çok entersandır ve biz bunu bilmiyoruz. Çok iyi biliyoruz ki Fatih, yemeği artık başkalarıyla yemiyor. Eğer birisiyle yemek yiyorsa bu çok önemli bir işarettir. Mesela Patrik Ghennadios'u bütün imparatorluğun Rum-Ortodoks Patriği olarak tayin ederken yemek yemiş, yalnız yemek yiyor. '-Reddettim öbürleriyle yemek yemeyi' diye açıkça kanunnamesinde yer alıyor. Bu bir hükümdarlık dizaynıdır. Bunun üzerinde durmak lazım.

Bunu yapmadığınız takdirde ne olursunuz, gene iyi olursunuz ama işte bütün orta zamanlardaki barbarların hükümdarları gibi herkesle bir arada olursunuz. Böyle bahadırlar arası, bir şef gibi samimi ama daha çok laubalilik içinde devam edersiniz. Bu tavır önemli konum, bunu yaptığı ölçüde imparatorlukta birtakım kompartımanları, birtakım dinleri birbirine bağlamak, onların arasında bir hiyerarşi tesbit etmek söz konusudur.

15. asırda, Rönesans'ın ortasında bizim karşımıza bir büyük Rönesans hükümdarı çıkmıştır. 15. yüzyıl Rönesansı'nın devlet yöneticisi, hükümdar protresi nerededir derseniz Fransa'ya, Roma'ya bakmayın. O portre İstanbul'dadır.Bu çok açık bir gerçektir.

Bunu ben söylemiyorum, başkaları söylüyor. Şimdi burada birkaç dil bilen, tarihler okuyan, musikiler dinleyen, Şark'a ve Garb'a açık, kendi emperyal protokolünü kendisi çizen, sarayını buna göre tersimleyen, mütevazı da olsa bir büyük hükümdar vardır.

Ve o, ateşli silahları kullanan bir ordunun başındaki mareşaldir. Bu da çok önemli. Babası da mareşaldi, dedesi de mareşaldir, büyük dedesi mareşaldir, fakat Fatih, ateşli silahların kullanıldığı, muasır bir odunun mareşalidir. Ve bütün bu özelliklerin etrafında bu genç insanın, bu dahinin çizdiği hükümdar portresi son derece orijinaldir. "


Devam edebilir...

evrensel-insan
11-07-2008, 20:06
Saygideger mhmd;

Medeniyetin temsilcisi şehir için göstermelik de olsa son yüzyılda bizler bir şeyler yapmış mıyız?
Biz göremedik...-mhmd

Ben birseyler yapmaktan vazgectim. Biz yapilanlari bile koruyabilmekten degerlerini bilebilmekten aciz kalmisiz, hala da kalmaya devam ediyoruz.

Bu durum sadece Istanbul icin degil; Anadolunun her kosesi icin gecerli. Konu ekonomi de degil, bu korumayi yapmayi arzulama ve orgutleme mentalitesi. Yani olmayan mentalite. Doganin dogalligini korumaktan aciz mentalite, eser mi korumayi dusunecek? Cikar goremezse neden dusunsun ki!

Bu toplum ve ulke, hep bir farkinin cikarlari elinde oyuncak olmus; her gelen fark, sadece kendi farkinin cikarini dusunmustur.

Bana soylermisiniz, Osmanlidan itibaren, hangi iktidar; ulkenin menfaatini, butun farklarin kardesligini dusunmustur? Boyle bir dusunceye sahip herhangibir iktidar gelmismidir acaba Anadolu'ya? Acaba neden gelmemistir veya getirilmemistir?
Bence herseyin cevabi bu sorunun analizinde ve teshisinde gizlidir.

Saygilarimla;
evrensel-insan

mhmd
12-07-2008, 12:21
Sn. evrensel-insan,

"Bana soylermisiniz, Osmanlidan itibaren, hangi iktidar; ulkenin menfaatini, butun farklarin kardesligini dusunmustur? Boyle bir dusunceye sahip herhangibir iktidar gelmismidir acaba Anadolu'ya? Acaba neden gelmemistir veya getirilmemistir?"

Sorunuza ilk cevap;
-Biz bilmiyoruz böyle bir iktidarı. Olur.

Ancak sorunuzun tarihsel boyutu önemlidir.
Ülke menfaati, her dönem için farklı imgelerden oluşur. Zaten uzmanlarımızdan birini de dediği gibi; -Tarih kavramları dahi Osmanlı aile tarihi kavramından öte bir şey izah etmiyordu.
Demek ki ülke menfaati olarak, ne kasıt ediliyor tarihsel süreçten bakarak anlamaya çalışabiliriz.

Farklılıkların veya halkların kardeşliği ise daha da çetrefillidir.
Dönem ortaçağ ve sosyolojik olarak din-tarım dönemine denk düşer. Din olgusu da politik siyasi bir aktördür. Bu durumda hangi farklılıkları birleştirmekten kim bahsedebilir. Üstünlük ayrışımlardan sağlanmaya çabalanmaktadır. Diğer dinlerden üstündür İslamiyet ve hatta İslamiyette diğer ekollerden üstündür Sünnilik!!!
Bize şu an çok garip ve hatta saçma gelse de o gün için geçerlidir bu önerme.

Garipsemeyin, toplumsal bilincin gelişmesi tamamlanmadan bazı şeyleri beklemektir garip olan.
Toplumsal bilinç evrimi, fizyolojik evrim ile bire bir alakalıdır. Bir basamağa çıkmadan bir üst basamağa geçemezsiniz.

Ancak bu sorunuzu günümüz için sorabiliriz.
O zaman da dönüp, fert olarak kendi aksimizden cevap veririz.
Beğensek de beğenmesek de.

mhmd
12-07-2008, 14:57
İNSAN YAKMA!!!

T.D. Sitemizin arama butonu ile Hurufi kelimesini arattırdık. Karşımıza çıkan sonuçlar;
Sn. commandante'nin, Hurufilik başlığı,
Sn. mutezile'nin, Said-i Nursi Cifir ve Ebced Hesapları başlığı,
Sn. tewderi'nin, Fatihin Yaktığı Matrix Tarikatı başlığı,
Sn. hiramusta'nın, Kuran'ın Sayısal Analizi başlığı,
Sn. dilaver'in, Osmanlıda Yeniçeri Baktaşi İlişkisi başlığı,
Sn. pante'nin, Kutsal kitaplardaki çelişkiler başlığı,
Sn. dilaver'in, Darwin Tanrısı başlığı ve
Bizim Tarih / Tarihimiz başlıklarını bulduk.

Bu başlıklarda gerek Hurufiliğin tanımı gerekse Osmanlı döneminde başına gelenler kısmen de olsa tek kelime ile de olsa geçmektedir.

Sn. cem'in bizim başlığımızda Fatih dönemi için vermiş olduğu açıklamanın teferruatını uzmanlarımızdan Sn. Reşit Emre KONGAR şu şekilde açmaktadır.

"Oysa ne yazık ki, Osmanlılar da inançlarından dolayı Hurufileri, üstelik de din adamlarından fetva alarak yakmışlardır.

Daha önce de belirttiğim gibi, çağ, din-tarım imparatorlukları çağıdır ve dinler ile mezhepler siyasal parti işlevi gördükleri için, 'inanç alanında' gibi görülen pek çok karar ve eylem, aslında 'siyasaldır', yönetime ilişkindir ve imparatorlukların güvenlikleriyle ilgili olarak alınmış ve yapılmıştır.

Bu eylemin altında, inanç sorunu değil, Hurufilerin saraya sızması sonunda ortaya çıkan bir siyasal sorun vardır.

1339 yılında Horasan'ın Esterabad kasabasında doğan, kendini son peygamber olarak ilan eden Şihabeddin Fazlullah tarafından 1386 da kurulmuştur. Genel olarak tasavvuf ve Bektaşilik inancı çevçevesinde incelenen bir mezheptir.
Fazlullah, evrenin özünün ve gerçeğinin kendi kişiliğinde göründüğünü öne sürmüş ve son peygamber olduğu iddiasında bulunmuştur.

Fazlullah 1394 yılında Şeyh İbrahim adlı bir din adamının fetvasıyla öldürülmüş, cesedi sokaklarda sürüklenmiştir.
Fazlullah'ın öldürülmesi Hurufiliğin yayılmasını durduramamıştır.
14. yüzyılın ikinci yarısında Irak't a, Azerbaycan'da ve Anadolu'da hızla yayılan Hurufilik, kurucunun ölümünden sonra da kurucunun halifeleri tarafından yayılmaya devam etmiştir.
Ünlü şair Nesimi de Fazlullah'ın halifelerinden biri olarak bu yayılmada üstün sanatıyla önemli bir rol oynamıştır.
(Bu arada Nesimi'nin Mısır Çerkes Kölemenleri Hükümdarı El-Mueyyed Şeyh'in emriyle 1418 yılında Halip'te öldürüldüğünü ve derisi yüzülerek yedi gün teşhir edildiğini de bu bölüme eklemeliyim. Unutmayalım ki, o dönemde her yeni mezhep, mevcut iktidarın ideolojisine bir siyasal muhalefet anlamını taşır ve ölümle cezalandırılırdı.)

Hurufiler, Müslümanlarla birlikte Hıristiyanları da etkileyerek geliştiler. Harflere dayalı yorumları, Hıristiyan inancını da kapsayan bir nitelik taşıyordu ve Fazlullah, Hz. İsa'nın yeniden dünyaya döneceğine inananlar tarafından da bu dönüşü simgeleyen peygamber (Yani Hz. İsa'nın yeniden dünyaya dönüşü) olarak kabul görüyordu.

Hurufiler, kurdukları inanç sistemiyle iktidarı da ele geçirmek istiyordu.
Zaten o dönemde her yeri mezhebin mevcut iktidara karşı siyasal bir seçenek oluşturmak için ortaya çıktığını biliyoruz.

Fazlullah'ın öldürülmesinden sonra İran'da çeşitli isyanlar çıkardılar ve bu isyanların kanlı bir biçinde bastırılmasıyla yavaş yavaş Anadolu'ya kaymaya başladılar.

Yayılmaları ve etkileri gittikçe artan Hurufiler, sonunda Fatih Sultan Mehmet zamanında saraya da sızdılar.

Aile üyelerini etkileyerek Padişah'a ulaşmaya çalışan Hurufiler, bu çabalarıyla büyük bir olasılıkla Hıristiyanların da imparatoru olmayı planlayan Fatih Sultan Mehmet'in ilgisi çekmiş olabilirler.

Fakat saraya sızmaları onları iktidara değil, alevlerin içine taşıyacaktı.

Durumun ciddiyetini Veziri Azam Mahmut Paşa'dan öğrenen, o zamanlar Edirne'de Üçşerefeli Camiinde müderrislik yapan Müftü Fahreddin-i Acemi derhal harekete geçmiştir.
Hem Hurufilerin yakılmaları için fetva vermiş, hem de kendisi bizzat diri diri ateşte yakılmalarını gerçekleştirmiştir.

Daha sonra gerek 2. Bayezit gerekse Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde de çeşitli baskı ve sürgün cezalarına uğramışlarsa da, Hurufiliğin yayılması engellenememiş, Hurufiler ve Hurufilik, Bektaşi-Alevi kütürü içinde yaşamaya devam etmiştir.

Hurufilerle ilgili bu tarihsel gerçekler 'resmi tarih' tarafından görmezden gelinen konuların başında gelir.
Hatta bazı tarihçiler tarafından tümüyle inkar edilir.
Oysa Osmanlı tarihi bir din-tarım imparatorluğu tarihidir ve bu tür imparatorluklarda egemenliğin dine ve geleneğe dayandığı bilindiğinden, bütün mezhep ve inanç kavgalarının kanlı bitmesi kimseyi şaşırtmamalıdır.

Tarihe ve bilime aykırı olan davranış, artık egemenliğin halka, millete dayalı olarak kullanıldığı günümüzde, hala din ve mezhep duygularını siyasal iktidar için sömürmektir.

Unutulmamalıdır ki, bu davranış çağımıza göre sadece gerilik değil, aynı zamada Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas olaylarında görüldüğü gibi sonu kanlı gelen bir inanç tahrikçiliğidir de."

Yazarımızın son tahlilinin önemine binaen yapmış olduğumuz renkli belirtmelere rağmen; Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas olaylarının Hurufi katliamı ile ne şeklen ne de nedensel olarak aynı olduğunu düşünmüyoruz.

Hurufi katliamında devletin (din devletinin) yasası (fetva) gereği resmi ve kayıtlı olarak yapılmasında siyaset bizzat gözetilmiştir.

Oysa ki Ülkemizde vuku bulan talihsiz ve vicdanın dayanamayacağı katliamlar, örtülü kişi ve örgütlerce bilinçsiz halkın yönlendirilmeleri ile gerçekleştirilmiştir. Ne tek bir kanunda ne de bir tek bir vicdanda haklılık çıkarılamayacak olaylardır.

Devam edebilir...

evrensel-insan
12-07-2008, 22:55
Saygideger mhmd;

Harcamakta oldugunuz emekleriniz ve verdiginiz cevabiniz icin tesekkurler.

Saygilarimla;
evrensel-insan

mhmd
14-07-2008, 16:45
KARMATİLER

Hurufiliği yazınca, bu mezhebi biraz daha yakından incelememizin uygun olacağını düşündük.
Dizimizde Hurufilik kavramının tarihi ve açılımlarını, bir önceki yazımızda vermiş olduğumuz arama sonuçlarındaki başlıklardan bulabilirsiniz.
Hurufiliğin tarihine Sn. KONGAR'ın bakışı şöyledir;

"Hurufilerden söz edince Karmatiler'i anımsamamak olmaz.
İslam tarihinin ne denli çapraşık, ne denli kanlı ve çatışmalı olduğunu vurgulayan, İsmailiye mezheplerinden biridir Karmatiler.

Karmatiler: 9. yüzyılda ortaya çıkmış olan ilk İslam komüncüleridir.(Siz bunu Komünistleri diye de okuyabilirsiniz.)
Yani Anadolu'da 'fetret devri'nde önem kazanan Şeyh Bedrettin hareketinin, Hurufilik gibi mezhep mensuplarının ataları.

Karmatilik, gizli bir örgüttür. Tarihteki ve günümüzdeki bütün gizli örgütlerin anası, Hasan Sabbah'ın Haşşaşinler'ine de kaynaklık ediyorlar.

Fütüvve yani Ahilik de bunlardan geliyor.
Arap yarımadasının güneyinde korsanlık yapıyorlar. Zenginden alıp yoksula vermek, genel uygulamaları. Bu açıdan Robin Hood'un da ataları!
930 yılında Mekke'yi fethedip Hacer-i Esved'i kaçırıyorlar. Karmatiler'le başa çıkamayan Abbasiler, Selçuklu Sultanı Melikşah'tan yardım istemek zorunda kalıyor.

İçki haram değil, şarap içiyorlar, güneş doğmadan iki rekat, güneş battıktan sonra da iki rekat namaz kılmanın, yılda iki gün oruç tutmanın yeterli olduğuna inanıyorlar.
Kıbleleri Mekke değil, Kudüs.
İslam tarihinde daha nice garip ve anlaşılması zor mezhep var."

Enteresan bilgiler.
Dün akşam (13.07.2008) National Geographic kanalında Kolombiya'nın meşhur kokain imparatoru Pablo Eskobar'ın hayatı vardı.

Eskobar ve Karmatilerin garip benzerlikleri gözümüze çarptı. O da uyuşturucudan kazandığı paranın bir kısmı ile fakir halka yardım ediyormuş. Zaten yakalanamamasının en büyük etkeni de buymuş. Halkın sevdiği bir kahraman.

Ailesine çok büyük bağlılığı ve bir sigara bile içmemesine rağmen, dünyanın en büyük uyuşturucu tüccarı ve düşmanlarına karşı acımasız bir cani.

Konumuzdan bir hayli uzaklaştık. İnşallah bir sonraki yazımızda toparlarız.

Devam edebilir...

spartacus
18-07-2008, 10:11
Osmanlı döneminde ya da o dönemin toplumsal sisteminde(feodal) siyasal örgütlenme ÜMMET biçimindedir. Dolayısıyla ümmet olan ile bir başka ümmet olan arasında kaçınılmaz bir siyasi çatışma söz konusu olacaktır(biz-öteki). Egemen ÜMMET anlayışı, yine egemenlerin hükmettikleri ümmet ve sınır dahilinde bir başka ümmete siyasal açıdan yaşam şansı tanımayacaktır. Burada en önemli sorun siyasallaşma ve devlet biçiminde örgütlenme noktasında ortaya çıkar. Asıl kaygı egemenlerin hükmettikleri(tarlalarının) sınırların küçülmesi olarak ortaya çıkar. Aslında -ki bana göre- belirli bir aidiyetin yada dinsel inancın vs siyasi açıdan örgütlenmesi bir suçtur. Ancak egemen olan kendi devletini bu suçun üzerine inşa ettiği için, gayrı-meşruluğunu ümmeti adına meşrulaştırır. Böylelikle aynı suçu diğerlerinede hem yüklemiş, hemde meşrulaştırmış demektir. Bu durumda başka aidiyetlere mensup olanlar, devlete karşı hiç bir ayrımsal düşünce ve örgütlenmesi olmasa dahi, potansiyel suçlu olurlar. Bu suçu onlara egemen olan aidiyet ve ona bağlı anlayış verdiği gibi, bunu her şeyden evvel kendi devletini yine aynı suça ve meşruiyetine dayandırarak yapmıştır.

Kısaca A ümmeti B ümmetini bastıracak, bunu yaparkende kendi suçunu yine kendisinin A olması ile örtbas etmeye çalışacak(! ne kadar güncel aslında!), diğerlerini bölücü, yıkıcı, din düşmanı, kafir vs gibi(bu gün terör denen olgu) suçlayarak bastıracak, susturacak, eziyet edecektir. Çünkü diğerleri A'nın çöplüğünde B olmakla zaten çoktan suçlu olmuşlardır. Aslında ve ne yazık ki Suç çöplüğün kendisidir. (Osmanlı'da en büyük baskı Alevilere yapılmıştır. Tarikatlar arasındaki çekişme ve çatışma çok daha lokal ele alınabilir ama siyasal örgütlenme açısından bir güç teşkil eden mezheplere çok daha geniş, siyasi bir açıdan bakmak gerekir)

Günümüzde ise geçmişin AİDİYET biçimi olan ümmetin yerini millet almıştır ve dünya üzerinde bu kargaşa temelinde egemenler durmaksızın kan dökmeye, insanları yakmaya devam etmektedir. Üstelik de bunların hepsi meşrudur. Ve malesef herkes suçludur birisincisi meşru görülen suç diğeride gayrı-meşru(kafir) suç tur. Bu suç öyle büyük bir suçtur ki geçmişin din dünyasında hiç bir korku filmini aratmayacak düzeyde nice toplumsal cinnetler vardır.

Din açısından Kur'an'a çok fazla girmek istemiyorum ama bir kez olsun Kur'an daki biz ve öteki, Allah'ın taraf tutması ve mutlu olması, yarattıkları arasında benim ümmetim, ötekinin ümmeti gibi ayrımlar gütmesi, cennet-cehennem ikilemi, sınav(herkesi A yapma mücadelesinin en belirgin örneği) kandırmacası, ilk islam siyasi örgütlenmesinin en katışıksız bir aidiyet ayrımcılığı üzerine oturtulmuş olması(zaten bundan doğmuştur, biz ötekilerden ayrı ve farklıyız), ötekini cezalandırıp berikini ödüllendirmesi, ganimetler sunması, ötekine acı ve zulüm sunması ve sadece kendi meşruiyetini kabul etmesi şartı(la ilahe..) vs. vs. vs düzleminde kurulmuş olan inançsal motifin, siyasal içeriğine bakmayı başarmayı deneyelim. Hem geçmiş, ama hemde bugünün dünyasının siyasal karakteri konusunda bazı ipuçları edineceğimiz konusunda şüpheye yer yoktur.

mhmd
29-07-2008, 12:59
Sn. spartacus,

"Günümüzde ise geçmişin AİDİYET biçimi olan ümmetin yerini millet almıştır ve dünya üzerinde bu kargaşa temelinde egemenler durmaksızın kan dökmeye, insanları yakmaya devam etmektedir. Üstelik de bunların hepsi meşrudur. Ve malesef herkes suçludur birisincisi meşru görülen suç diğeride gayrı-meşru(kafir) suç tur. Bu suç öyle büyük bir suçtur ki geçmişin din dünyasında hiç bir korku filmini aratmayacak düzeyde nice toplumsal cinnetler vardır."

Paragrafınıza bir yere kadar katılmamak mümkün değildir. (O bir yer: aidiyetin ümmetten millete geçişmesidir.)
Gerçekten de aidiyetler insanların arasındaki farklılıkların da ortaya çıkmasına sebeptir.

Ancak bu sebepler, sonuçların açıklanmasına yeter mi?
Ya da bu sebeplerin başkaca sonuçları yok mudur?

"Düşmanlarımız sadece tek bir ırk tanıyorlar; kendi ırkları. Tek bir din tanıyorlar; kendi dinleri. Tek bir siyasi parti tanıyorlar; kendi partileri. Kendilerinden olmayan ne varsa onlar açısından yok edilmeye mahkûmdur"

Diye belirtiyordu Sn. Aliya İZZETBEGOVİÇ, sizin tezlerinize paralel bir tez ileri sürerek.
Zaman, mekan ve olaylar doğrultusunda doğru ve haklı bir tez. Bizim gözümüzde haklı bir tez.

Ancak aynı düşünür bir de belirtmede bulunur;
"Kültür, dinin insan üzerindeki ya da insanın kendi üzerindeki etkisinden ibarettir, uygarlık ise zekánın doğa ve dış dünya üzerindeki etkisi anlamına gelir. Kültürün amacı terbiye sayesinde kendi kendine hákim olmak, uygarlığın amacı ise bilim sayesinde doğaya hakim olmaktır."

Birinci düşüncede, aidiyetlerin zararlarından bahsedilirken ikinci söylemde bu aidiyetlerin insan merkezli pozitif etkilerine yer açar.

Lise yıllarında, bir öğretmenimizin, belki de katılmayacağımız bir sözünü hiç unutamadım.
"Savaşlar medeniyetleri doğurur."
İkinci Dünya Savaşı, milyonlarca insanın ölümlerine sebep olmuştur. Ancak ortaya çıkan teknoloji değilmidir ki bu gün 20 saatlik kara yolculuklarını 1-2 saate indiren jet motorlu uçaklarda uçmaktayız. Uzay yolculuklarına başlamışız, elektronikte devrimler, nanoteknolojide buluşlar, kimyada biyolojide çağ atlamalar yaşanmaktadır.

Pek tabiidir ki insan ırkı daha da medenileşecek ve geçmişin, karanlık vahşi aidiyet sonuçlarını çok daha medeni bir doğrultuda gerçekleştirmeye çabalayacaktır.
Dün savaşlar ile kazanılanlar bu gün daha hafif çatışmalar, daha az insan kayıplı operasyonlarla sağlanmaya çalışılmaktadır.
Hiç bir şey kazanamasak bile, kayıplarımız ile çok şeyler öğrenebileceğiz.
Kim bilir, belki yarının dünyasında kurduğumuz medeniyetin ayaklarında kan lekelerine hiç rastlamayacağız.

Aidiyetler; vahşetleri doğurabilmektedir. Ya da bizlerin kurduğu medeniyetin sebebi de olabilmektedir. Her iki sonuca da ulaşmamız mümkündür.

Yazımızı, konumuz ile bire bir alakalı, bir Çin Ata sözü ile nihayetlendiriyorum.
"Çalışılmış düzensizlik, disiplinin; çalışılmış korku, cesaretin; çalışılmış zayıflık, güçlülüğün hazırlayıcısıdır."

Not: Son sözdeki düzensizlik, korku ve zayıflığın sonucunda ulaşılan aidiyetlerin yol açtıkları konusunda hemfikiriz.

evrensel-insan
29-07-2008, 18:59
Saygideger mhmmd;

"Düşmanlarımız sadece tek bir ırk tanıyorlar; kendi ırkları. Tek bir din tanıyorlar; kendi dinleri. Tek bir siyasi parti tanıyorlar; kendi partileri. Kendilerinden olmayan ne varsa onlar açısından yok edilmeye mahkûmdur" -mhmmd

Peki, genelde bu cumlenin karsiligi su olmuyor mu?

"Bizde, sadece bir irk taniyoruz, kendi irkimiz. Bizde tek bir din taniyoruz; kendi dinimiz. Tek bir siyasi parti taniyoruz; kendi partimiz. Bizden olmayan ne varsa, bizim acimizdan yok edilmeye mahkumdur."

Bu iki cumle ve deyim arasindaki tek fark, acaba bir zamir farki mi? yoksa, ikiside ayni tip bir ayrimci, menfaatci, kendisinden baskasina yasam hakki tanimiyan, bir zihniyetin, zamir farki mi?

Dunya da, herturlu, esitlik, demokrasi, hurriyet, ozgurluk, hak ve hukuk v.s. adina verilen savasin ozu; bu mentalite degilmi? Bu mentalite, bir ustunluk, erk savasinin bir ozu degilmi?

Yoksa, insan olma ve insanlik sunma, bu ayrimciliklami sinirli? Eger, oyle ise, insanoglu bitmis, kendi kazdigi kuyuya kendi dusmus, herhalde de, kendisini bu kuyudan cikaracak bir kurtarici bekliyor-tabi bu yine insanoglunun kendisi degilse, kim olacak; o da ayri bir konu- oturup kaderine aglasin. Ya da kendi disindaki insanustu, dogaustu, dunyaotesi, ogelere bel baglasin.

Saygilarimla;
evrensel-insan